THE SO CALLED “DEMOCRAT-GREEKS” BLAMED 26 YEARS TURKISH GOVERMENT TO GAIN WORLDWIDE SUPPORT.. FOR THE CRIMES THEY WERE COMMITTED AGAINST HUMANITY.
Read the full article at :

THE SO CALLED “DEMOCRAT-GREEKS” BLAMED 26 YEARS TURKISH GOVERMENT TO GAIN WORLDWIDE SUPPORT.. FOR THE CRIMES THEY WERE COMMITTED AGAINST HUMANITY.
Read the full article at :

Aydin ULUN/BERLIN | 14.06.2008
Berlin’deki ünlü modacımız Çiğdem Yiğit, yeni çalışma atölyesini açılışını mini bir defileyle kutladı.
Çizimlerinde klasik Türk motiflerini modern çizgi ve kesimlerle birleştiren Yiğit, bugüne kadar yaptığı bir çok defileyle moda severelerin beğenisini kazandı. 199 yılında Berlin’deki FHTW (Fachhochschule für Technik und Wirtschaft’nin, moda ve moda dizayn bölümünü başarıyla bitiren Çiğdem Yiğit, ‘Komm Mode Projesi’ adı altında mesleksiz 20 göçmen kadına da biçki dikiş ve dersleri veriyor.
Ayrıca bu yıl ağırlıklı olarak da anne – çocuk giysileri üzerinde yeni bir koleksiyon düşünüyorum. Bugüne kadar ağırlıklı olarak çalıştığım ipek çalışmalarına keten ve mevsimlik kumaşları da katıyorum. Bu yıl pelerinler pek moda. Özellikle omuz pelerinlerine yönelik şık kumaşları tercih ediyorum. Yaz giysiler ise defiledeki mankenlerde de gördüğünüz gibi daha cesur ve gizli bir erotizmi de içeriyor. Yeni moda atölyemde hedefleri artık daha da büyütüyoruz.’ dedi.

BERLIN (A.A) | 14.06.08
VitrA ürünlerini 75’den fazla ülkeye ihraç eden Eczacıbaşı Yapı Ürünleri Grubu’nun en büyük mağazası Almanya’nın Köln kentinde açıldı.
Ren nehri kıyısında 750 metrekarelik bir alanda hizmete giren mağazanın açılışında bir konuşma yapan ‘VitrA Bad GmbH’ Genel Müdürü Şafak Ozan (resimde), Eczacıbaşı Yapı Ürünleri Grubu hakkında bilgi vererek, grubun, 12’si yabancı ortaklı 40 kuruluşu olduğunu ve yaklaşık 10 bin çalışanının bulunduğunu söyledi.
Toplam 3,2 milyar dolarlık cirosuyla grubun geçen yıl da 280 milyon dolar yatırım yaptığını ifade eden Ozan, gelecek 3 yıl içinde de toplam 1 milyar dolarlık yatırımın öngörüldüğünü kaydetti.
Eczacıbaşı Yapı Ürünleri Grubu’nun Avrupa’da 2 binden fazla çalışanının bulunduğunu belirten Ozan, İngiltere, Fransa, Almanya, Benelüks ülkeleri, Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Hırvatistan, Hollanda, İsviçre ve Polonya gibi ülkelerde de faaliyet gösterdiklerini sözlerine ekledi.
Almanya’da 1911 yılından bu yana faaliyet gösteren ‘Engers Keramik’ adlı seramik şirketini 2005 yılı sonunda satın aldıklarını hatırlatan Ozan, günümüzde VitrA ürünlerini 75’den fazla ülkeye ihraç ettiklerini, İtalya, Çin, Dubai ve Kuzey Irak’ta da satış ofislerinin bulunduğunu, geçen aylarda da İrlanda, Bulgaristan ve Rusya mağazalarının hizmete girdiğini söyledi.
Eczacıbaşı Yapı Ürünleri Grup Başkanı Hüsamettin Onanç da, 50 yıllık başarılı bir dönemi geride bırakan VitrA’yı, banyo ve karo alanında bir dünya markası olarak konumlandırdıklarını belirterek, ‘Köln mağazası, dünyanın en büyük banyo ürünleri üreticisi arasında yer alma hedefimize ulaşmada önemli bir kilometre taşını oluşturuyor’ dedi.
Faaliyet gösterdikleri uluslararası pazarların içinde Almanya’nın ayrı bir öneme sahip olduğunu ifade eden Onanç, ‘Sektörümüzdeki ilk ihracatı 25 yıl önce Almanya’ya biz gerçekleştirdik. Yurt dışındaki ilk satış teşkilatımızı 1992’de Almanya’da kurduk. Almanya’da seramik sağlık gereçleri sektöründeki pazar payımız yüzde 13’e, akrilik küvetlerde yüzde 10’a ulaştı. Karo seramikte ise yüzde 12’lik payla pazar lideriyiz. Almanya’da 1500’e yakın kişiye istihdam sağlıyoruz’ dedi.

BERLİN (A.A) – 15.06.2008 – Türkiye Cumhuriyeti toprakları dışında kurulan ilk Şehit Aileleri Dayanışma Derneği, Almanya’nın başkenti Berlin’de faaliyete geçti.
Berlin Şehit Aileleri Dayanışma Derneği Başkanı Dursun Ali Tüfekçi, Türkevinde düzenlenen tanıtım toplantısında yaptığı konuşmada, şehitlerin ailelerinin hiçbir zaman unutulmamaları gerektiğini, çünkü genç yaşta şehit olan Türk askerlerinin, hayatlarının en verimli döneminde canlarını hiç düşünmeden Türkiye’nin refahı uğruna feda ettiklerini söyledi.
Türk insanının da bazen bu konuda duyarsız davrandığını savunan Tüfekçi, amaçlarının şehit ailelerine maddi ve manevi destek sağlamak olduğunu, bu amaçla şehit ailelerinin yakınlarına düğün ve sünnet gibi kutlamalarında yardımcı olacaklarını, rehabilitasyon amacıyla da sosyal merkezler kuracaklarını belirtti.
Şehit ailelerini bir çatı altında toplamak ve şehit aile yakınlarına eğitimleri için burs da vermek istediklerini ifade eden Tüfekçi, kendilerini yoğun şekilde destekleyen Berlin Türk Cemaati (TGB) Başkanı Bekir Yılmaz’a teşekkür etti.
Toplantıya katılan Berlin Konsolosu Selcan Şanlı, Türklerin yurduna bağlı ve ülkeleri için her zaman fedakarlık yapmaya hazır bir halk olduğuna vurgu yaparak, terör saldırılarında şehit olan Türk diplomatlarının da unutulmaması gerektiğini söyledi.
Şehit ailelerinin durumunun çoğu zaman iyi olmadığını, bu nedenle bu ailelerle dayanışmanın sürdürülmesi gerektiğini belirten Şanlı, Berlin Şehit Aileleri Dayanışma Derneği ile bunun sağlanacağını, başkonsolosluk olarak kendilerine her türlü yardımı yapmaya hazır olduklarını kaydetti.
TGB Başkanı Yılmaz, Türk insanının hiçbir zaman kendi ülkesiyle bağlarını koparmadığını ifade ederek, kendilerinin de gerekli her türlü yardımı yapacaklarını ve herkesten yardım ve destek beklediklerini söyledi.
Yılmaz ayrıca, Türklerin, içinde bulundukları topluma yönelik faaliyetlerini de artırarak sürdürmeleri gereğine işaret etti ve siyasi ve ekonomik alanda daha fazla çaba harcanması çağrısında bulundu.
Berlin Şehit Aileleri Dayanışma Derneği Genel Sekreteri Halil Ermiş, Türkiye’deki şehit ailelerine bir köprü oluşturacaklarını belirterek, ”Bu bayrak inmeyecek, bu vatan bölünmeyecek” dedi.
(EA-MCT)

-BERLİN EYALET MECLİSİ ÜYESİ ÖNEY, EYALET HÜKÜMETİNE
VATANDAŞLIK SINAVIYLA İLGİLİ SORU ÖNERGESİ SUNDU
BERLİN (A.A) – 15.06.2008 – Alman Yeşiller Partisi Berlin eyalet meclisi üyesi Bilkay Öney, Berlin eyalet hükümetine, yasal dayanağı olmadığı gerekçesiyle, 1 Eylülden itibaren Alman vatandaşı olmak isteyen yabancılar için zorunlu kılınacak sınavla ilgili soru önergesi sundu.
Öney, yaptığı açıklamada, Vatandaşlık Yasası’nın 11. maddesine göre sınava girmediği için hiç kimsenin vatandaşlığa geçme hakkından mahrum bırakılamayacağını, sınav sorularının da bir insanın ideolojisini yansıtmayacağını belirtti.
Soruları yanıtlayamayabilecek bir kişinin anayasaya bağlı olabileceğini, diğer yandan soruları yanıtlayanın ise aksi davranış sergileyebileceğini kaydeden Öney, bu nedenle tüm eleştirilerini bir soru önergesinde toplayarak bunu içişleri komisyonuna sunduğunu kaydetti.
Öney, soru önergesinde yer alan toplam 9 soruyla, Almanya İçişleri Bakanı Wolfgang Schaeuble’nin uygulamak istediği vatandaşlık sınavı için gerekli olan yasa değişikliğinin yapılıp yapılmadığını, bunun eyalet yönetimi tarafından bilinip bilinmediğini, vatandaşlık sınavının hangi amaçla yapılacağını, hangi kriterlere dayanılarak bir kişinin Alman vatandaşlığı talebinin reddedileceğini, sınava girmek istemeyen yabancıların hukuki açıdan ne gibi hakları olduğunu, eyalet yönetiminin vatandaşlık testiyle ilgili olarak hukuki ya da siyasi çekinceleri olup olmadığını bilmek istiyor.
(EA-HA-MCT)

BERLİN (A.A) – 15.06.2008 – Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya (KRV) Eyaleti Aile ve Uyum Bakanı Armin Laschet, 1 Eylülden itibaren Alman vatandaşı olmak isteyen yabancılar için zorunlu kılınacak Vatandaşlık Sınavını savundu.
Hristiyan Demokrat Birlik Partisi (CDU) üyesi Laschet, Der Spiegel dergisinin internet sitesinde yer alan açıklamasında, Sosyal Demokrat Parti (SPD) içinde ve muhalefet partileri tarafından başlatılan, “vatandaşlık sınavının uyuma zarar vereceği” şeklindeki tartışmaları da eleştirerek, bu tür tartışmaların vatandaşlık önünde yeni engeller oluşturulmak istendiği şeklinde intiba yarattığını belirtti.
Alman vatandaşı olmak isteyen yabancıların böyle bir bilgi sınavına tabi tutulmalarının doğal olduğunu, bu tür sınavların dünyada göç alan tüm ülkeler tarafından yapıldığını söyleyen Laschet, ”Bu sınav Alman tarihi, Yahudi soykırımı ve Almanya’nın özel sorumluluğuyla ilgili sorular da içermeli” dedi.
KRV eyaletinde bu sınava paralel olarak Alman vatandaşlığına geçilmesi yönünde bir kampanya başlatılacağını kaydeden Laschet, göçmenlere bu ülkede istenildikleri duygusunun verilmesini istedi. Laschet, muhalefet partilerinin ve çok sayıda Türk derneğinin sınav sorularının çok sayıda Alman vatandaşı için bile zor olduğu şeklindeki eleştirilerini de reddetti.
(EA-HA-MCT)

-ALMANYA TÜRK TOPLUMU BAŞKANI KOLAT:
-”VATANDAŞLIK SINAVININ MESAJI: BİZ ARTIK ALMAN VATANDAŞLIĞINA GEÇMENİZİ İSTEMİYORUZ”
BERLİN (A.A) – 14.06.2008 – Almanya’da 1 Eylül’den itibaren Alman vatandaşı olmak isteyen yabancılara uygulanacak vatandaşlık sınavına Almanya Türk Toplumu (TGD) da tepki gösterdi.
TGD Genel Başkanı Kenan Kolat, yaptığı açıklamada, vatandaşlık sınavının, 2007 yılında değişikliğe uğratılan Vatandaşlık yasasının sonucu olduğunu belirterek, ”Vatandaşlık sınavının mesajı: Biz artık Alman vatandaşlığına geçmenizi istemiyoruz” dedi.
Sertleştirilen Vatandaşlık yasasıyla Alman vatandaşlığına geçişlerin azaldığını, yeni sınavla daha da azalacağını ifade eden Kolat, ”Aslında biz kimsenin Alman vatandaşı olmasını istemiyoruz’ denilse hem bürokrasi azalır, hem de gerçek niyetler ortaya konulmuş olur. Almanya’da yaşayan herkesin bu ülkeyle ilgili bilgisi olması gereği hepimizce kabul edilir, ancak bu sınavla bu amaca ulaşılacağı çok kuşkuludur” diye konuştu.
Sınavda sorulacak soruların ancak üniversite eğitimi almış kişiler tarafından yanıtlanabileceğini, bunun da ”seçme Alman vatandaşlığı” yaklaşımını ve ayrımcılığı beraberinde getireceğini kaydeden Kolat, Ulusal Uyum Planı’yla yaratılan olumlu havanın yasal düzenlemelerle bozulduğunu, ırkçı saldırıların da bu dönemlerde arttığını ifade etti.
Almanya’daki genç nüfusun azaldığına da dikkati çeken Kolat, Alman hükümetinin, ülkede yaşayan yabancı kökenli gençleri kazanması gerektiğini, yapılan tüm yasal düzenlemelerin bunun tersine gittiğini, bu durumun değişmesi için tüm sivil toplum örgütlerinin stratejik birliğe gitmesinin şart olduğunu söyledi.
(EA-HA-ÇA)

BREMEN (A.A) – 15.06.2008 – Almanya’nın Bremen kentinde Sol Parti Bremen eyalet meclisi grubu tarafından düzenlenen Göç Konferansında, göç ve uyum sorunları tartışıldı.
Konferansa Sol Parti eyalet meclisi grup eş başkanları Peter Erlanson ve Monique Troedel ile başkan vekili Şirvan Çakıcı, Sol Parti Alman meclisi (Bundestag) üyesi Hüseyin Kenan Aydın, Yeşil Alternatif Liste’den Hamburg eyalet meclisi üyesi Nebahat Güçlü, Sol Parti Hamburg eyalet meclisi üyesi Zaman Masudi ve Almanya Türk Toplumu (TGD) Genel Başkanı Kenan Kolat ile iş adamları Yıldıray Cengiz ve Ahmet Güler de katıldı.
Milletvekili Çakıcı, burada yaptığı konuşmada, asıl amacın tüm toplumlar arasında diyaloğun pekiştirilmesi olduğunu belirterek, ”Seçim kampanyamızda ‘Burada evimizdeyiz’ sloganını kullanarak başarılı olmuştuk. Aynı slogan altında düzenlediğimiz göç konferansının da diyaloğu pekiştirmek olan amacımıza vesile olacağına inanıyorum” dedi.
Güçlü, Almanya’nın uyum politikasının beklenen düzeyde olmadığına dikkati çekerken, Milletvekili Aydın da, 40 ya da 50 yıldan bu yana Almanya’da yaşayan göçmenlerin bile hala dışlandıklarını, bunun da göçmen çocukların eğitim düzeyinin düşük olmasından kaynaklandığını savundu.
Uyumun tek yönlü gerçekleşemeyeceğini ifade eden Masudi, göçmen kökenli milletvekillerin göçmenlerin sorunlarına daha fazla eğilmeleri gerektiğini söyledi.
Kolat, Avrupa Parlamentosu, Alman meclisi ve eyalet meclislerinde toplam 28 Türk kökenli milletvekili bulunduğuna işaret ederek, ”Sorunları çözmek için göçmen asıllı vekiller, uyum komisyonlarından ziyade karar mekanizmaları olan bütçe komisyonlarında yer almalılar” dedi.
Ticaretin siyasetsiz olamayacağına vurgu yapan iş adamları da Sol Parti’nin göstermiş olduğu duyarlılığın diğer partilere örnek olması dileğinde bulundular.
Bremen Eyaleti Meclis Başkanı Christian Weber’in bir selamlama konuşması yaptığı konferans çerçevesinde kültürel etkinlikler de düzenlendi.
Göç ve uyum konularında düzenlenen çeşitli panellere katılan konuşmacılar, genel olarak uyumun sağlıklı bir şekilde gerçekleşebilmesi için insanların birbirleri hakkında değil, birlikte konuşmaları ve çalışmaları gerektiği belirtildi.
(EA-MCT)

Moskova’daki Askeri Tarih Devlet Arşivi’ni (RGVİA) araştıran akademisyen Mehmet Perinçek, Tuğgeneral Bolhovitinov’un 11 Aralık 1915’te karargahına gönderdiği 65 sayfalık raporu buldu. Rus komutan raporda, “Ermeni gönüllü birlikleri ırkçı duygularla Müslüman halka karşı vahşi kırımlara girişti” diyor.
RUSYA’nın başkenti Moskova’da bulunan Rusya Askeri Tarih Devlet Arşivi’nde (RGVİA) çalışmalar yapan İstanbul Üniversitesi araştırma görevlisi Mehmet Perinçek, Birinci Dünya Savaşı sırasında Kafkas cephesinde görevli Tuğgeneral Leonid Bolhovitinov’un karargahına gönderdiği raporu buldu. Diğer adı ’Çarlık Rusyası Askeri Arşivi’ olan merkezde bulunan tarihi belge, günümüzde Erivan hükümeti ve diasporanın sloganı haline gelen “Türkler 1915 yılında 1.5 milyon Ermeni’yi öldürdü” iddiasını ilk elden çürüten bilgiler içeriyor.
Sorumlu kendileri
11 Aralık 1915’te Rus karargahına gönderilen 65 sayfalık rapor, “Gerçek durum. Düzeltme” başlığını taşıyor. Taşnak Partisi’nin, “Kafkas cephesinde Ermeni
gönüllü çetelerinin faaliyetleri” başlıklı bir mektubu Rus Çarı’na iletmesinden iki ay sonra yazılan raporun girişinde, Ermenilerin kaleme aldığı bu mektuptaki bilgilerin “siyasi amaçlı” olduğu uyarısı yapıldıktan sonra, bölgedeki “gerçek durum” özetleniyor. Bölgede
patlak veren hadiselere, “Ermeni problemi olarak tabir edilen mesele” tanımını uygun gören Rus general, Osmanlı içinde istenmeyen unsur haline gelmelerinde
sorumluluğu Ermenilere yüklüyor. Raporda, “Ermenilerin verdiği ölü sayısına güvenmemek gerekir. Taşnak partisi bildirilerinde belirtilen kayıp rakamları
devamlı surette abartılıyor ve bunların siyasi amaç taşıdıkları şüphe götürmüyor. Bu kayıpların sorumluları da, kırımı ateşleyen Ermeni çetelerinin kendisidir” ifadesi yer alıyor.
İngiltere kışkırttı
Bölgede fitilin 1915’ten çok daha önce, 1890 tarihlerinde dış güçler tarafından ateşlendiğini merkeze bildiren Bolhovitinov, “Özellikle İngiltere, Osmanlı ile Çarlık Rusya arasında ittifak kurulup Ortadoğu’da yeni güç merkezi oluşmaması için, Türkiye’nin doğusundaki Ermenileri kışkırtarak karışıklık çıkartmıştır. Bundan önce, Türkler, Ermeniler ve Kürtler barış içinde yaşıyordu. Hatta bölgedeki Ermenilerin hayat koşulları, Kürtler’den ve Türkler’den bile iyiydi” diyor. Rus general şöyle yazıyor: “Rusya, Osmanlı içindeki Ermeni meselesini ilk başta uzaktan izlemekle yetinmiştir. İmparatorumuzun görüşü, Almanya ve üç ay sonra Osmanlı devletinin de bize savaş ilan etmesiyle değişti. Rus birliklerine ek olarak Ermeni gönüllü çetelerini kullanma kararı, Osmanlı’nın bize savaş ilanı sonrasında alındı. Zayıflayan Osmanlı Devleti, Rusya için potansiyel müttefik olmaktan zaten çıkmıştı.”
Rapordan tespitler
Cepheyi teftiş eden Çarlık Rusya’sı Tuğgenerali Bolhovitinov’un 1915 tarihli raporunda karargahına bildirdiği bazı tespitler şöyle:
Kullanıldılar Ermenilere kendi yardımlarıyla “Bağımsız Ermenistan” kurabilecekleri fikrini empoze eden Avrupa diplomasisidir. Bu fikrin aşılanmasında özellikle Ermeni diasporası aydınları kullanılmış ve onlar aracılığıyla Osmanlı’da yaşayan Ermenilere karışıklık çıkarmaları ve kan dökerek Avrupa kamuoyunu etkilemeleri öğütlenmiştir.
Feda edildiler Ermeni liderleri, gerçekleşmesi imkansız “Bağımsız Ermenistan” fikrine kapılarak Ermeni halkını Avrupa diplomasisi için feda etmiştir. Ermeni çeteleri, suni ayaklanmalar kışkırtarak, yoğun propaganda faaliyeti yürüterek ve Müslüman nüfus üzerinde her türlü tecavüzü uygulayarak kırımı ateşlemiştir.
Herkese terör Ermeni örgütleri, eylem biçimi olarak terörü benimsemişlerdir. Terörü, sadece başka milletlerden kişilere karşı değil, kendi fikirlerini benimsemeyen Ermenilere karşı da uygulamışlardır. Hatta özerklik karşılığında Rusya ile ittifakı da geçici bir araç olarak görmüşlerdir. Dolayısıyla Ermeni gönüllü birlikleri uzun vadede Rusya İmparatorluğu çıkarlarının aleyhinedir. Rusya’da terör eylemleri düzenleyen Taşnak komutanlarının 1914 affından yararlandırılması ve serbest bırakılması hatadır.
Vahşi kırımlar Savaş esnasında işgal edilen bölgelerde Ermeni gönüllü birlikleri ırkçı duygularla Müslüman halka karşı vahşi kırımlara girişmiş, nüfusu cins veya yaş ayırtetmeden ya imha etmiş ya da sürmüş, köylerini yerle bir etmiş ve mallarını yağmalamıştır. Bu uygulamalar sistemlidir. Düzensiz ve yağmacı Ermeni çeteleri, müttefik Rus ordularına karşı bile zaman zaman silah kullanmıştır. Rus yetkilileri bu yüzden önlemler almıştır.
Dehşet çeteleri
Rus general Leonid Bolhovitinov’un raporuna göre, Birinci Dünya Savaşı’na Rus saflarında katılan gönüllü Ermeni çeteleri, Anadolu topraklarında sivil halk arasında dehşet saçmıştı. Fotoğrafta görülen “Kazar” ve “Sepuh” gibi çeteler, Ruslar tarafından bile kontrol altında tutulamıyordu.
’Düşman’ın kaleminden
BUGÜNE kadar Rus arşivinin tozlu raflarında kalan ancak tarihi öneme sahip olan raporun, o dönemde Osmanlı ile düşman olan bir ülkenin askeri yetkilisi
tarafından hazırlanmış olması önem taşıyor. Raporu yazan Rus Tuğgeneral Bolhovitinov, Osmanlı İmparatorluğu’nun Almanya ve Avusturya-Macaristan
ile birlikte, İngiltere, Fransa ve Rusya’ya karşı savaştığı 1914-1918 yılları arasında Kafkas cephesinde bulunuyordu. Dolayısıyla gördüklerini diplomatik bir
çarpıtma yapmadan, asker gerçekçiliğiyle aynen üstlerine aktarmış olduğu sanılıyor. Sözde Ermeni soykırımı meselesinde en büyük sorun, tarihi belgelerin
nesnelliği. Özellikle Ermeni iddialarını destekleyen belgelerin, o dönemde Osmanlı’nın karşısında yer alan devletlerin diplomatları ve gazetecileri tarafından yazılmış olması dikkat çekiyor.
Çar’a sadakat yemini
Akademisyen Mehmet Perinçek’in ulaştığı tarihi fotoğrafta, Ermeni gönüllü çeteleri, Rus Çarı’na sadakat yemini ederken görülüyor. Çarlık Rusya generali Bolhovitinov, Kafkasya cephesinde Osmanlı ile savaşırken yazdığı raporunda, “Almanya’dan sonra Osmanlı Devleti de Rusya’ya savaş ilan etmeseydi,
kontrol altında tutulması çok zor olan Ermeni unsurunu gönüllü birlikler olarak Kafkas cephesinde kullanma düşüncemiz olmazdı. Ermeni çeteleri savaştan sonra
süngülerini rahatlıkla bize karşı da çevirebilir” diyor.
16 Haziran 2008
Nerdun HACIOĞLU / MOSKOVA

Yıllardır Atatürk’ü Batıcı bir devlet adamı gibi gösteren sağcı güçlerin yarattığı tahrifat, tam tersi kutupta başka bir tahrifata daha yol açtı. Sağcıların Atatürk’ü Batıcı gibi göstermesi gibi kimi
sözde solcu ve Kürtçü akımlar da Atatürk’ü “Kürtçü” göstermeye başladılar.
Bu zevata bakılırsa Atatürk, aslında Kürtlere özerklik verecekti. Perinçek’ten Apo’ya kadar Kürtçü akım bu tez üzerinde durarak, Atatürkçülere ve milliyetçilere, Kürtçülük aşılamaktadır. İşin garibi bu tezlerin hiçbir gerçek yanı yoktur ama tarih bilgisinden yoksun
“şu cahil Türklerimiz” Kürtçülerin bu oyununa gelmektedir. Bu yazımızda Kürtçülerin Kurtuluş Savaşımız, Cumhuruyetimiz ve Atatürk üzerinde yarattığı tahrifata karşı gerçekleri ortaya
koymaya çalışacağız.
Kürtçülerin en önemli tezi Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle Kürtlerin birlikte verdikleridir. Öyle bir tarih uydurulmuştur ki, Kurtuluş Savaşı’nı Atatürk Kürt ağalarla birlikte vermiştir. Kürtlerin
Kurtuluş Savaşımıza katıldıkları ise en büyük uydurmaların başında gelir.
O halde Kurtuluş Savaşımız boyunca Kürtlerin gerçekte ne yaptığını ortaya koyalım.
Kurtuluş Savaşımızın başlangıcında, Milli Güçleri idare etmek üzere Erzurum’da bir Heyet-i Temsiliye oluşturulur. 24 Ağustos 1919’da oluşturulan Heyet-i Temsiliye Mustafa Kemal Paşa başkanlığında 9 kişiden oluşur. Diğer temsilciler, eski Bahriye Nazırı Rauf Bey, eski Trabzon milletvekili İzzet Bey, eski Erzurum milletvekili Raif Efendi, eski Trabzon milletvekili Servet Bey, Erzincan’da Nakşi Şeyhi Fevzi Efendi, eski Beyrut valisi Bekir Sami Bey, eski Bitlis milletvekili Sadullah Efendi ve Mutki aşireti lideri
Hacı Musa Beydir.
Kurtuluş Savaşımızın bu ilk önder kadrosundan sadece Rauf ve Bekir Sami Beyler Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar yola devam etmişlerdir. Yani denildiği gibi Kurtuluş Savaşımız ağaların ve şeyhlerin desteğiyle verilmemiştir.
Ama burada çok daha önemli bir gerçeği de ortaya koymamız gerekmektedir. Mutki Aşireti reisi Hacı Musa Bey sözde Kurtuluş Savaşımızın ilk önderlerindendir. Belgeleri inceleyenler bunun böyle olduğunu kabul etmek zorunda kalırlar. Ancak gerçek bambaşkadır. Hacı Musa Bey, 1923 yılı Mayıs ayında Erzurum’da kurulan Kürt Azadi Cemiyeti’nin de lideridir. Azadi Cemiyeti’nin üyelerinden biri
de Şeyh Sait’tir. Azadi Cemiyeti İngilizlerle, Fransızlarla ve Sovyetler Birliği ile temas kurarak Bağımsız Kürdistan için destek aramıştır. Daha sonra bu örgüt İngiliz desteği ile başlayan Nasturi Ayaklanması’na katılır. Nasturi Ayaklanması’nın bastırılmasından sonra ise İran’a kaçarlar.
Mustafa Kemal de Nutuk’ta bu konuya şöyle değinir:
“Baylar, tarih, söz götürmez bir biçimde ortaya koymuştur ki, büyük işlerde başarı için yeteneği ve gücü sarsılmaz bir başkanın varlığı çok gereklidir. Bütün devlet büyüklerinin umutsuzluk ve
güçsüzlük içinde, bütün ulusun başsız olarak karanlıklar içinde kaldığı bir sırada ‘yurtseverim’ diyen bin bir çeşit kişinin, binbir türlü davranış ve inanç gösterdiği kargaşalı bir zamanda danışmalarla, birçok saygın ve erkli kişilerin sözlerine uyma zorunluluğuna inanmakla; sağlam, esaslı ve özellikle sert yürünebilir mi? Tarihte buna ulaşmış bir topluluk gösterilebilir mi? İkincisi baylar, ulus, ülke, siyasa ve ordu yöneticiliğinde hiç bulunmamış ve bu alanda değeri belirmemiş ve denenmemiş
gelişigüzel kişilerden, örneğin Erzincanlıbir Nakşi Şeyhi ve Mutki’li gibi zavallılardan da kurulabilecek herhangi bir temsilciler kuruluna, söz konusu durum ve görev bırakılabilir miydi?”
Mustafa Kemal’e idam kararı veren de Kürttü! Kürtlerin ağaları bunu yaparken milletvekilleri de boş durmaz.
Bitlisli Kürt milletvekili Yusuf Ziya Bey de Azadi örgütünün içindedir. Yusuf Ziya Bey aynı zamanda İngiliz ajanıdır. Mustafa Kemal Paşa, Yusuf Ziya Bey’den kuşkulanmakta ve onu takip ettirmektedir. Gerçekten de Mustafa Kemal’in kuşkuları gerçek olur ve Yusuf Ziya Bey Nasturi İsyanı’na katılır.
İşin daha da vahimi Yusuf Ziya Bey’in askeriye içinde de adamları vardır. Nasturi İsyanı’nı bastırmakla görevli birlikten, Fırka komutanı İhsan Nuri, Vanlı Rasim, Tevfik Cemal ve Teğmen Ali Rıza da Kürt örgütünün üyesidir ve isyan sırasında 270 askerle birlikte karşı tarafa geçerler! Görüldügü gibi Kurtuluş Savaşımıza katılan ve Türklerle savaşan Kürtlerle değil, Kurtuluş Savaşı’nın içine sızan, ancak kendi Kürt örgütlenmesini devam ettiren, İngiliz, Fransız işgalcilerle işbirliği yapan ve en sonunda da Türk askerine karşı cephe açan Kürtleri görüyoruz. Bu örgütün İngiliz desteğini sağlamak için Nasturi
isyanından üç yıl önce 1920 yılında yine Hakkari’de başka bir isyan çıkarttığını da kaydedelim.
Peki Kürtlerin Kurtuluş Savaşımız sırasındaki tek ihanetleri bu mudur?
Aslında Kurtuluş Savaşı’nın başından itibaren Mustafa Kemal’in karşısındadır Kürtler. Mustafa Kemal’in idam emrini veren Kürt Mustafa Paşa’dır!. Aynı Kürt Mustafa Paşa’nın eniştesi ise Kürt İzzet Bay’dir ve
İstanbul Hükümeti’nin İçişleri Bakanıdır. Kürt İzzet Bey de İngiliz ajanıdır. Kürt İzet Bey’in bir de yeğeni vardır Şerif Paşa, o da Kürdistan Teali Cemiyeti’nin Paris temsilcisidir. İstanbul Hükümeti’nin ve İngilizler’in Mustafa Kemal hareketini engellemek için kullanmayı düşündükleri kütle ise Kürtlerdir.
Damat Ferit, Kürdistan Teali Cemiyeti ile görüşerek onlara özerklik karşılığında Mustafa Kemal’e karşı savaşmayı teklif eder. Damat Ferit Yüksek Komiser De Robeck ile görüşerek Sevr koşulları gereğince 15 bin kişilik bir Kürt ordusu kurulmasını ve Kürtleri Mustafa Kemal’e saldırtmayı teklif eder.
Bu yönde en önemli girişim Ali Galip olayıdır. İngiliz ajanı Binbaşı Noel, Ali Galip ve Kürdistan Teali Cemiyeti liderleri Malatya’ya geçerler. Burada bir Kürt birliği kurarak Sivas yolunda Mustafa
Kemal’i öldürecekler ve Kongre’nin toplanmasına engel olacaklardır.
Ancak Mustafa Kemal girişimi haber alır ve tedbir alır. Malatya’da Türk birlikler İngiliz ajanı, Ali Galip ve Kürdistan Teali Cemiyeti liderlerini kıstırırlar. Tutuklama emri vardır. Noel, İngilizlerden
yardım ister. Saraya baskı yapılır fakat sonuç varmez. En sonunda kaçmak zorunda kalırlar.
Görüldüğü üzere daha Sivas Kongresi öncesinde bile Kürtler İngilizlerle, İstanbul Hükümeti ile birlikte Mustafa Kemal’e kaşıdır. İngiliz gizli belgeleri de bunu doğrulamaktadır. 28 Kasım 1919’da Mr. Kindson’un Londra’ya gönderdiği raporda şöyle yazılıdır:
“Kürtlere her ne kadar inanmasak da onları kullanmamız çıkarlarımız gereğidir. 9 Aralık 1919 tarihli Yüksek Komiser Robeck’in Lord Curson’a raporunda ise şunlar yazılıdır: “Kürtler bütün ümitlerini İngiliz hükümetine bağlamış durumdalar. Bu ara Mustafa Kemal gittikçe tehlikeli olmaya başlıyor.
Kuvvetler, Kürtleri Mustafa Kemal Paşa’ya karşı kullanmak için para ödemeye hazırdırlar”
Yunan ordusundaki Kürtler
Ama Kürtler bununla da yetinmemektedir. İngiliz Gizli Belgeleri’nin verdiği bilgiye göre Kürtler aynı zamanda Yunanlılarla da temas halindedir. Amasya’da Yunan temsilcisi ile görüşün Kürtler, Yunanlılara Türk ordusunda ele geçcirilen Kürt esirlere iyi davranılmasını ve bu esirlerin Türk ordusuna karşı kullanılmasını önerir. Teklif kabul edilir ve esir Kürtler Yunan ordusunun hizmetine girerler.
Kürt-Yunan işbirliğinin en büyük sonucu ise Koçgiri İsyanı’dır. Yunan ordusu büyük ilerleyişe geçmeden hemen önce Kürtler isyan eder. Yunan ordusu Bursa’ya doğru ilerlerken Kürtler
Sivas’a doğru yürümeye başlar. Amerikan Askeri Ateşesi durumu şöyle rapor eder:
“… Yunanlılar önemli bir zafer kazanırlarsa Kürt isyanı Türkiye’nin arkasını ciddi bir şekilde tehdit edebilir. Ancak Batıdaki savaş Türklerin lehine gelişirse, Türkler, ellerindeki yarım düzine yetenekli liderden biriyle Kürt sorununa son verebilir. İngilizler kuşkusuz bu durumu bilmektedirler. Gene de Kürt sorunu ile meşgul olduğu sürece Mustafa Kemal’in Musul’a el koyamayacağını düşünmektedirler. Dolayısıyla Kürt akımına yardımcı olmaktadırlar.” Koçgiri İsyanı’nın başlangıç tarihi sadece Yunan ilerleyişine değil aynı zamanda Londra ve San Remo Konferansları’na da denk gelir. Ankara Hükümeti böylece sıkıştırılmaktadır. Koçgiri İsyanı’nın liderlerinden Baytar Nuri isyan programını şu şekilde açıklar: “İlk önce Dersim’de Kürt istiklali ilan edilecek, Hozat’a Kürdistan bayrağı çekilecek, Kürt milli kuvveti Erzincan, Elazığ ve Malatya istikametlerinden Sivas’a doğru hareket ederek Ankara Hükümeti’nden Kürdistan istiklalinin tanınmasını isteyecekti. Türkler bu isteği kabul edeceklerdi. Çünkü isteğimiz silah kuvvetiyle desteklenmiş olacaktı.” Ayaklanma büyür ve isyancılar Ankara Hükümeti’ne bir muhtıra yollarlar. Telgraf yoluyla iletilen muhtıra şu maddelerden oluşmaktadır:
1-İstanbul Hükümeti’nce kabul edilen Kürdistan özerkliğinin Ankara Hükümeti’nce de tanınıp tanınmayacağının açıklanması
2-Kürdistan özerk yönetimi konusunda Mustafa Kemal hükümetinin ivedi yanıt vermesi 3-Elazığ, Malatya, Sivas ve Erzincan cezaevlerindeki Kürtlerin hemen salıverilmesi
4-Kürt çoğunluğu bulunan illerden Türk memurlarının çekilmesi
5-Koçgiri yöresine gönderilen birliklerin geri alınması.”
Kürtler bununla da kalmaz, 25 Kasım 1920 tarihinde Batı Dersim Aşiretleri reisleri adına TBMM’ye şu şekilde başvurur: “Sevr Antlaşması gereğince Diyarbakır, Elazığ, Van ve Bitlis illerinde bağımsız bir Kürdistan kurulması gerekiyor. Bu nedenle bu oluşturulmalıdır. Yoksa, bu hakkı silah zoruyla almaya mecbur kalacağımızı beyan ederiz.” Yunanlar Bursa’ya Kürtler Sivas’a saldırıyor Ankara Hükümeti, Batıda Yunanların Bursa’yı ele geçirmesine rağmen Kürtlere karşı geri adım atmaz. Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa isyanı bastırmak için bir plan hazırlar. Topal Osman komutasındaki Giresun alayı da Nurettin Paşa’nın emrine verilir. Türk Ordusu 11 Nisan 1921 günü Kürtlerin üzerine yürüyüş
başlatır. 45 bin kişilik Kürt milisleri ile çapışmalar 3 ay sürer. 17 Haziran 1921 günü isyancılar teslim alınır. Koçgiri isyanının bastırılmasından sonra BMM’deki Kürt milletvekilleri Ordu Komutanı Nurettin Paşa’nın halka zulmettiği, gereksiz yere kan döktüğü gerekçesiyle olağanüstü ve gizli bir oturum talep ederler. Kürtler isyanı bastıran Nurettin Paşa’nın kellesini istemektedir. Mustafa Kemal daha sonra Nutuk’ta şu şekilde anlatır:
“Nurettin Paşa merkez bölgesinde bir yıla yakın bu görevi yaptı ama yetkisi dışında kimi yurttaşların haklarına el uzatıyar diye milletvetkillerinin yakınmaları ve İçişleri Bakanlığı’na soru yöneltmeleri, Bakanlığın da yakınmaları yerinde görmesi üzerine Meclis’in isteğiyle Kasım 1921 başlarında görevden çıkarıldı. Meclis Nuettin Paşa’nın yargılanmasına da karar verdi. Bu iş, benimle Bakanlar Kurulu arasında bir sorun çıkmasına da yol açtı. Ben, Nurettin Paşa’ya uygulanmak istenen işlemi kabul etmedim. Fevzi Paşa Hazretleri de benim görüşüme katıldı. İkimizle, Batkanlar Kurulu arasında çıkan anlaşmazlık Meclisçe bir çözüme bağlandı. Meclis’te Nurettin Paşa’yı savundum, kendisini ağır bir
işleme uğramaktan kurtardım.”
Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Paşa, sadece Kürt isyanını bastırmakla kalmamış, isyanı bastıran komutanı da sonuna kadar savunmuştur. Mustafa Kemal’in, Meclis’te tek kalması ise son derece öğreticidir. Gerçekten de Birinci Meclis’te, Mustafa Kemal Paşa, Şeriatçılara ve Kürtçülere karşı tek başına kalmaktadır. Ama tek kalmak pahasına kendi komutanını savunmuştur! Görüldüğü üzere, daha Sivas Kongresi’nin toplanma hazırlıklarından başlanarak Kürtler, Kurtuluş Savaşı için çalışmamış, tam tersine hep Kurtuluş Savaşı’na karşı savaşmışlardır. Koçgiri ayaklanması bunun en büyük kanıtıdır.
Genel Kurmay Başkanlığı da bu isyanı şu şekilde değerlendirmektedir: “Siyasi bakımdan büyük bir önem taşıyan bu harekat dolayısıyla, Kürt bağımsızlık davasının ilk basamağının Koçgiri olayları ile kurulmak istendiği, bu dış etkilerin en açık ve kesin delilidir.” Bu değerlendirmeden de anlaşılacağı gibi, olay münferit bir isyan değil, bir davanın ilk adımıdır! Ardından gelecek olan Kürt isyanları da bunu kanıtlayacaktır. Nitekim isyanın liderleri de olayı böyle değerlenodirmektedir:
“Koçgiri, Kürt İstiklal Savaşı’nın bir merhalesidir, onunla bir meydan muharebesi kaybettik, fakat harp bitmedi. Biz son zaferi kazanacağız.”
Kürtlere özerklik Mustafa Kemal’in değil Damat Ferit’in programı Kürtler’in Kurtuluş Savaşı’na ne şekilde katıldıkları yalanını gördükten sonra şimdi de Mustafa Kemal’in Kürtlere özerklik vereceği yalanının nasıl uydurulduğuna geçebiliriz. 12 Eylül 1919’da İstanbul Hükümeti ile İngiltere arasında gizli bir antlaşma imzalanır. Sekiz maddelik anlaşma maddelerinden üçüncüsü şöyledir:
-Türkiye bağımsız bir Kürdistan kurulmasına karşı çıkmayacaktır.
Anlaşmanın altında Damat Ferit’in imzası vardır. Anlaşma’nın esas önemi Damat Ferit’in Mustafa Kemal hareketine, yani Türk milli hareketine karşı Kürt ayrılıkçılarıyla uzlaşması ve
Kürtleri Mustafa Kemal’e karşı kullanmasını saptamasıdır. Yukarıda bu kullanmanın ne şekilde hayata geçirildiğini görmüştük. İstanbul Hükümeti’nin bu tür bir yola girmesi aslında Damat Ferit
Hükümeti’nin sonunu getirir. Kabine değişikliği olur ve Ali Rıza Paşa Hükümeti kurulur. Bu değişiklik son derece önemlidir çünkü Kürt milliyetçiliğinin ve ayrılıkçılığının önü kesilecektir. Amasya Görüşmeleri bunun ilk safhasıdır. Kürtlere özerkliğin ilk belgesi imiş gibi sunulan Amasya Görüşmelerinde şu karar alınmıştır:
“Beyannamenin 1. maddesinde Osmanlı Devleti’nin düşünülen ve kabul edilen sınırı Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığı ve Kürtlerin Osmanlı topluluğundan ayrılması imkansızlığı izah edildikten sonra, bu sınırın asgari bir istek olmaz üzere elde edilmesinin temininin lüzumumüştereken kabul edildi. Bununla beraber, yabancılar tarafından görünüşte Kürtlerin bağımsızlığı maksadı altında yapılmakta olan tezvirlerinönüne geçmek için de bu hususun şimdiden Kürtlerce bilinmesi uygun görüldü.” Tutanaktan da anlaşılacağı üzere Ankara ile İstanbul’un yeni hükümeti, Kürt ayrılıkçılığına karşı ortak bir karar almışlar ve kurulacak ya da kurtarılacak devletin sınırlarının Kürtlerin oturduğu arazıyi de kapsadığını belirtmişlerdir. Bu tutanaktan çıkacak biricik sonuç, Kürtlerin oturduğu arazide ayrı bir devlet ve özerklik hakkının bu tutanakla reddedildiğidir. Ama ne hikmetse gördüğü her Kürt kelimesini özerkliğe yoran tarih heveslisi bir kısım hukuk asistanı bunu tam tersine yormaktadır.
Amasya görüşmesinin teyidi ise Misak-ı Milli’dir. Misak-ı Milli ise, özerklik değil ulusal bir devlet programıdır. Kuvayı Milliye’nin bu ilk belgesi, aynı zamanda İstanbul Meclisi’nin son kararında
özerklik yoktur! Dahası Misak-ı Milli için çalışan bir harekete katılan herkes de ulusal devleti kabul etmiş demektir. Milli Mücadele’nin Kürtlere özerklik vereceğini söyleyenlerin iddiası
aynı zamanda son derece de komiktir. Kürtler bağımsızlık ve özerkliği zaten Sevr ile kazanmışlardı. Sevr’e karşı çıkan bir hareketin Sevr’de dayatılan bir maddeyi savunması olacak şey değildir!
Kaldı ki ne Erzurum, ne Sivas Kongrelerinde de bu yönde alınmış bir karar yoktur. BMM’nin bu yönde aldığı bir karar da yoktur. Özerkliği savunan bir hareketin bunu bir karar olarak duyurması gerekmez miydi? Komik olmayı bırakın: Mustafa Kemal sizin gibi gizli bir Kürtçü değildi! Sizin gibi hem tek bayrak, hem de Kürtler kendi kendini yönetsin diyecek kadar hain değildi…
İngilizlerin Kürtlere özerklik uydurması
Mustafa Kemal’in Kürtlere özerklik vereceği uydurmasının kaynağı ise doğrudan İngilizlerdir!
Yukarıda bahsettiğimiz gibi Koçgiri isyanının bastırılmasından sonra Meclis’te Kürt milletvekilleri isyancılara destek çıkarlar. Uzun süren tartışmalardan sonra Mustafa Kemal’in isyanın bastırılmasını savunan konuşması üzerine tartışma kapanır. Ancak İngiliz raporlarına göre bu görüşmeler sırasında Kürtlere özerklik verilen bir karar alınır. Maddeler şunlardır:
1-Uygarlığın gereklerine uygun olarak Türk milletinin ilerlemesini sağlamayı hedefleyen BMM, ulusal gelenekleriyle uyum içinde, Kürt milletinin özerk yönetimini kurmayı üzerine alır.
2-Çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu bu topraklar için Kürt ileri gelenleri tarafından bir genel vali, vali yardımcısı ve bir müfettiş seçilebilir. …
4-Kürt ulusal meclisi doğu vilayetlerinde kurulacak ve 3 yıl için oluşturulacaktır.
5-Özerk yönetim Van, Bitlis, Diyarbakır vilayetleri, Dersim sancağı, bazı nahiye ve kazaları içine alacaktır.
Toplam 9 maddelik kanun tasarısı
İngilizlere göre kabul edilmiştir!
Ancak İngiliz raporlarının gösterdiği 10 Şubat 1922 tarihinde anılan gizli oturum yoktur! TBMM Gizli Celse Zabıtları yayınlanmıştır ve orada böyle bir gün yoktur! Olması da son derece saçma olurdu. Çünkü anılan 9 maddenin Sevr’den bir farkı yoktur. Kaldı ki Koçgiri isyanını bastıran bir Meclis’in bu kararları alması da mantıksızdır. Çünkü bu kararları alacak Meclis, mantıken isyancılarla anlaşır ve istenilen bu hakları verirdi. İngilizler yetmedi bir de Perinçek…
Atatürk’ün Kürtlere özerklik vereceğine ilişkin ikinci bir iddia ise İngilizlerden sonra Perinçek’ten gelmektedir. Atatürk 16/17 Ocak 1922 tarihinde çıktığı İzmit seyahatinde gazetecilerin sorularını
yanıtlar. Vakit gazetesi başyazarı Ahmet Emin Yalman’ın “Kürtlük Sorunu nedir? Bir iç sorun olarak değinmeniz iyi olur” sorusuna şu yanıtı verir:
“Kürt sorunu, bizim, yani Türklerin çıkarı için kesinlikle sözkonusu olamaz. Çünkü, bizim ulusal sınırlarımız içinde Kürt öğeleri öylesine yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde yoğun olarak yaşarlar. Bu yoğunluklarını da kaybede ede ve Türklerin içine gire gire öyle bir sınır oluşmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istesek, Türkiye’yi mahvetmek gerekir.
….
“Bu nedenle başlıbaşına bir Kürtlük düşünmekten çok Anayasamız gereğince zaten bir çieşit özerklik oluşacaktır. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir…”
Perinçek ve Apo, Atatürk’ün bu demecini Atatürk’ün özerkliği savunduğunun kanıtı olarak verirler. Oysa Uğur Mumcu’nun da belirttiği gibi Mustafa Kemal özerklikten değil bir çeşit özerklikten
bahsetmektedir. Bu ise, 1921 Anayasasına göre illerin manevi kişiliğe ve özerkliğe sahip olmaları maddesiyle uyum içindedir.
1921 Anayasasının 21. maddesi şöyledir:
“İl yönetimi yerel işlerde manevi kişilik sahibidir ve özerktir”
Buradan da anlaşılacağı üzere Atatürk, Kürtlerin kendi kendilerini yönetmesinden değil illerin kendilerini yönetmesinden bahsetmektedir. Zaten Kürtlerin yoğunluğundan bahsetmesi de bu nedenledir. Aslında Atatürk’ün bu açıklamasının özerklik için değil tam tersine Kürt sorununun kabul edilmemesi için bir dayanak olarak gösterilmesi gerekmektedir. Gerçekten de bu açıklamasında
Atatürk, Kürtlüğü reddetmekte, dahası Kürt sorununu kabul etmemektedir!
Dahası açıklamaların devamında Lozan’da tartışılan Musul meselesi ele alınmakta ve şu ifade edilmektedir: “İngilizler orada bir Kürt hükümeti kurmak istiyorlar. Bunu yaparlarsa, bu düşünce bizim sınırlarımız içindeki Kürtlere de yayılır. Bune engel olmak için sınır güneyden geçirmek gerekir.”
Yani Atatürk bizim sınırlarımı içindeki Kürtlerin olası bir talebine karşı olduğunu çok açık bir şekilde ifade etmekte bu nedenle de Musul’u vermemeyi savunmaktadır! Nitekim Lozan’da Türkiye,
Kürt meselesinin konuşulmasını dahi kabul etmemiştir! Çünkü Türkiye için artık böyle bir mesele yoktur! Şeyh Sait isyanı ve Mustafa Kemal tedbiri: Takrir-i Sükun, İstiklal Mahkemesi
İkinci uydurmanın da çürütülmesinden sonru Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet idaresinde Kürt meselesinin nasıl ele alındığına geçebiliriz. Burada karşımıza Musul Sorunu çıkar. İngilizler’le
Musul müzakereleri sürmektedir. Türkiye Musul’u geri almak için askeri bir harekatın da hazırlıklarını yapmaktadır. Tam bu ortamda Şeyh Sait isyanı patlak verir. Kürtler yine İngilizlerin oyuncağı olmuştur. İngiliz desteği ile ayaklanan Şeyh Sait, önemli başarılar kazanır. Başbakan Fethi Okyar’dır. Fethi Bey, isyanı çok önemsemez ve üzerine hemen gitmez. Daha sonra Meclis’te kendini savunacağı üzere “gereksiz kan dökülmesine karşıdır”
Tam bu sırada Mustafa Kemal, Ankara Garı’nda İsmet Paşa’yı beklemektedir. Hükümet değişir, İsmet Paşa kabinesi kurulur. İsmet Paşa hükümeti iki karar alır, biri İstiklal Mahkemelerinin kurulması, ikincisi Takrir-i Sükun kanunu. Bu, devletin isyanın üzerine sertlikle gideceğinin işaretidir. Takrir-i Sükun görüşmeleri, gizli Kürtçü liboşlarla, Cumhuriyetçilerin hesaplaşmasına dönüşür. Terakiperver
Cumhuriyet Fırkası liderleri, Kazım Karabekir, Ali Fuat, Rauf Bey, Takrir-i Sükun’a karşı çıkarlar. Onlara göre isyancılarla masum halkı ayırmak gerekmektedir. Takrir-i Sükun özgürlükleri ortadan kaldıracak ve bir dikta idaresi kuracaktır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın 15 milletvekili bulunmaktadır. Bunlardan özellikle Dersim milletvekili Feridun Fikri’nin isyancıları korumak için çırpındığı görülür. TCF’nin tüm muhalefetine karşın Takrir-i Sükun Yasası ve İstiklal Mahkemeleri’nin kuruluşu yasası kabul edilir. Çünkü başta Atatürk olmak üzere, Cumpuriyetçiler, isyancılara özgürlük tanımanın Cumpuriyet’in sonu olacağını görmektedirler. Cumhuriyet Halk Fırkası içinde de bir bölünme olmuştur. 92 millitvekili isyanın üzerine sertlikle gitmekten yana tavır koyarken 60 milletvekili buna karşı çıkmaktadır. Son noktayı Mustafa Kemal koyar. 2 Mart günü kürsüye çıkar ve kararı açıklar: “Milletin elinden tutmaya lüzum vardır. Devrimi başlayan tamamlayacaktır.” Nifak vardır vahdet olsun diyoruz Böylece Mustafa Kemal’in çözümü uygulanmaya koyulur. Mustafa Kemal muhalifleri ve ürtçüler ise özellikle İstanbul basınında yuvalanmıştır. Milli Savunma Bakanı Recep Peker durumu şu
şekilde ifade eder:
“… Türkiye’de devlet nüfuzu adına gösterilen hoşgörünün sonunda devlet işlemez hale gelmiştir. Çok yüksek adlar adına yapılmış yasalar da buna yol açmıştır. Basın, özellikle İstanbul sbasını Türkiye’de devlet gücü diye ne kadar kutsal yer ve makam varsa hepsini ite kaka meşruluk dışı bir çekişme aracı yapmıştır.
Bunlar, devlet kuruluşu diye ne varsa hepsine birden yalan ve iftiralarla saldırıp tüm devleti tahrip etmektedirler.
“Her sabah milletin yüzüne fışkıran mikroplu balgamlar masum halka devlet gücünün değerli birşey olmadığını aşılyamaktadır…
Hükümetimiz pislik yuvalarını temizlemeye yetkisi olmadan bu ülkenin yönetimini ele alamaz. İç tehhlike içinden yanan yangın gibidir. Eğer devlet kuruluşları, meclisler ve hükümetler, bu
yangını patlamadan önce bulup gereken yasal önlemleri almazsa yangın büyüdükten sonra önlem almaya da zaman kalmaz.
Herhangi bir düşünce ile ve herhangi bir amaçla, özgürlüğü yine bizzat özgürlüğe çevrilmiş bir silah gibi kullanmak, gerçeğe ve yurt yararına uygun değildir.”
Sonuçta isyan bastırıldı.
İsyanın elebaşılarındak 46’sı idam edildi.
Mehmet Emin Bey,
Meclis’te Cumhuriyet’in isteğini açıklıyordu:
“Memlekette nifak vardır vahdet olsun diyoruz. İhanet vardır sadakat olsun diyoruz. İzmihlal tehlikesi vardır beka olsun diyoruz. Ölüm vardır hayat olsun diyoruz.”

İngiltere Başbakanı Lloyd George, Anadolu’daki başarısızlığı gerekçe gösterilerek verilen gensoru ile başbakanlıktan düşürülürken Parlamento’da kendini şöyle savunuyordu: “Arkadaşlar! Yüzyıllar nadir olarak dâhi yetiştirir. Şu talihsizliğe bakın ki, o dâhi çağımızda Türkler’e nasip oldu ve benim karşıma çıktı.”
Selçuk Üniversitesinde Yrd. Doç. Dr. Nuri YAZICI tarafından, 11 Kasım 2002 tarihinde düzenlenen “Atatürk’ü Anlamak” konulu panelde sunulan bu yazı’nın tamamı için :

ABD’de Demokrat Parti’nin baskan adayi olacagi kesinlesen Barack Obama, Turkiye’ye ”Fener Rum Patrikhanesi’ne din hurriyeti taninmasi” cagrisinda bulundu.
Obama, Amerika’nin Sesi radyosunun Yunanca servisine konustu.
Obama’nin konusmasi, Yunan medyasinda “Obama Atina’yi hos surprizlerle sasirtti” yorumlariyla yer aldi.
Obama, Heybeliada Ruhban Okulu’nun acilmasini istedi, “Rumlara ait vakif mulkleri iade edilmeli” dedi.
Obama, Kibris sorununda cozumun de, “iki toplum tarafindan da kabul edilebilir ve BM kararlari ile AB anlasmalarina uygun olmasi” gerektigini kaydetti.

OSMANLI ERMENİLERİ : ‘KİM KİMİ KESMİŞ ?’
I. Giriş : ‘Kronoloji ve Tarih‘
Genelde her iki dal da birbirlerine karıştırılmakta olup, maalesef tarih eğitimi almış bazı kimselerin de kolaya kaçarak buna önayak olmalarına sıkça şahit olmaktayız.
Aslında, bunlardan birincisi; olayları zamana ve mekana yerleştirirken, ikincisi; olayların sebeplerini ve neticelerini araştırır veya araştırmak zorundadır. Tabiatiyle bunu yaparken de, kronolog‘un kendisine sunduğu tablo’ya sadık kalacak, ama ilaveten hukuki, kültürel, coğrafi, sosyolojik ve bir çok başka konudaki bilgisini de değerlendirecektir.
Biz de, aşağıda bu paragrafın ışığı altında neticeye, aşağıdaki başlıklar altında yapacağımız incelemeden sonra, ancak varabileceğiz :
II. Osmanlı–Ermeni Münasebetlerinin Bozulmasını Hazırlayan Sebepler
1. Balkanlar’daki 5 Asırlık Hakimiyet Mücadelesi : ‘Bogomilizm’
Osmanlı/Türk ordusu XIV. yüzyılın ortalarında Balkanlar’a ayak bastığında, yarımada da hem anarşi hem de despotizm hüküm sürmekte idi. Siyasi güç, gittikçe artan masraflarını karşılayabilmek için, toprağa dayalı küçük beylikleri ve bunların vasıtası ile köylü sınıfını gaddarca sömürmekte ve bu sınıf ayrıca siyasi gücün dayatmalarına tahammül edemeyip, dağa çıkan eşkıya tarafından da ezilmekte idi.
Diğer taraftan kiliseler arasında ki mücadelenin de büyük kurbanı yine küçük beyler ve köylüler olmakta idi ; bir tarafta katolikler, diğer tarafta da ortodokslar mücadele ederken, büyük halk kitleleri ‘Bogomilizm‘ inancına sarıldıkları için, vahşice her iki kilise tarafından yok ediliyorlardı.
Osmanlı devleti de bundan faydalanarak ve ezilen sınıflara emniyet telkin ederek kısa zamanda, yani otuzbeş yıl içinde (1389 tarihli I. Kosova) Balkan yarımadasına yerleşme imkanı buldu. Bu arada, Asya’dan gelmeye devam eden Türk boyları ve Tasavvuf erbabı da devamlı olarak Balkan’larda fethedilen yeni bölgelere yerleştiriliyorlardı. Doğu’da Ankara savaşı‘nın kaybedilip devletin parçalanması ile bu yayılma durmuş hatta gerilemiş olsa bile elli sene içinde çok daha güçlü bir şekilde tamamlanacak ve XV. yüzyılın ortalarında Aşağı ve Orta Balkanlar tamamen Osmanlılaşacaklardır. Bu günkü Macaristan’a tekabül eden Kuzey Balkan bölgesi için de bir yüzyıl daha Osmanlı-Cermen mücadelesi devam edecektir. XVIII. Yy’ın başlarına kadar, hatta günümüze kadar Balkanlar üzerindeki mücadele devam edecektir. Şu farkla ki, XVIII. yüzyıldan itibaren Germen otoritesini temsil eden Avusturya yerini, Rus Çarlığı‘na devretmiştir.
Avusturya İmparatorluğu‘na göre çok daha tehlikeli olan Rusya; « sıcak denizlere açılabilme » politikası olarak bölgede hakimiyeti planlamakta ve bunu bir yaşam mücadelesi olarak görmektedir. Oysa Avusturya için, bu sadece bir ‘ekonomik gelişme alanı‘ olarak görülmekte idi. Bunun dışında Rusya, kuvvetli komşusu İsveç’i de devre dışı bıraktıktan sonra, tüm gücü ile Osmanlı’ya yönelebilmesine rağmen; Avusturya Batı Avrupa’da ki sorunlarını halledemediğinden gücünü bölmek zorunda idi. Ancak en önemlisi; Avusturya katolik olduğundan ortodoks kilisesi Osmanlı’nın tarafını tutarken Rusya kiliseyi de ele geçirmiş bulunuyordu. Ayrıca Rusya’nın da bir İslav ülkesi olması kilise ve milliyetçilerin arasında ki mücadeleyi de kendi lehine çevirecek ve Osmanlı bölgede gittikçe yabancı, işgalci olarak görülecekti.
2. Rusya ve Pan-İslavizm : ‘Küçük Kaynarca Andlaşması ve İlk Siyasi Kayıtlar’
Osmanlı–Rus mücadelesinde konumuz açısından devrim noktası sayılabilecek; tarihin 1774 Küçük Kaynarca Andlaşması’nın imzalanması olduğundan kimse şüphe etmemelidir. O tarihe kadar Osmanlı yaptığı savaşları bazen kazanmış, bazen kaybetmiş ama yapılan andlaşmalara; Sınır düzeltmeleri veya/ve Ticari konuların dışında, siyasi netice verecek kayıtlar konulmamıştır. Oysa, ilk defa olarak bu anlaşmada; ‘Rusya’nın Osmanlı devletindeki ortodoksların hamisi oldukları ve istedikleri yerlerde konsolosluk açabilecekleri‘ kabul edilmiştir.
Birçok isim sahibi tarihçimizin önemsiz saydığı bu durum Avusturya’lı Tarihçi Hammer tarafından: “…..bu barış, tekrar edelim, o tarihten itibaren Türkiye’nin başında ki tüm belaların sebebi olmuş ve bu İmparatorluğun parçalanmasının başlangıcı olduğu gibi ileride de, en azından Batı’da, parçalanmasına sebep verecektir” cümleleri ile tarihine alınmıştır.
Buraya bir nokta koymadan evvel belirtelim ki; ‘bu tehlikeli bulunan hükümler bu tarihten sonra devamlı olarak Türklere dayatılmış ve bu gün dahi dayatılmaktadırlar‘. Konu üzerinde düşünmeyi sizlere bırakıyoruz.
Ancak, “en azından Batı’da” tabirine de dikkati çekmek isteriz. Çünkü o tarihlerde Ermeniler daha hala “Tebaay-ı Sadık, ‘Millet-i Sıdıka’ yani ‘Güvenilir Millet‘ olarak düşünülüyor ve kendilerinden devlet aleyhine bir davranış beklenmiyordu. Zaten neden olsun ki; bu sadık millet, ‘Osmanlı’nın ticaretini ve dış münasebetlerini elinde tutarak refahını arttırmaktaydı‘.
Küçük Kaynarca Andlaşması’nı takiben Ruslar, Balkanlar’da faaliyetlerini arttırdılar. Konsolosluklar kurarak hassas bölgeler yarattılar, silah–cephane ve hatta eleman göndererek evvela silahlı komiteler ve müteakiben de isyanlar çıkarttılar. Bağımsız Romanya’nın, Yunanistan’ın, Sirbistan’ın kurulmalarında rol aldılar. Fakat bir türlü Doğu Anadolu’da ki Ermeni halkını kışkırtamadılar. Çünkü Ermeniler, Ortodoks Rusya’nın din hakimiyeti kurmasından çekindikleri için, ekonomik olarak hakim oldukları Osmanlı İmparatorluğu‘na bağlı kalmayı tercih ediyorlardı. XIX. yüzyılın ortalarına kadar da bu böyle kaldı.
3. Paris İslahat Fermanına kadar Olaylar : ‘Azınlıklar Meselesi’
Oysa Rusya, 1828‘lerde Doğu Anadolu’yu eline geçirmiş ve Ermeni nüfusu ile yakın temasa girişmişti. XIX. yüzyılın ortalarında önemli bir değişiklik oldu. Genişlemekte olan Rusya, Hindistan sınırına dayanmış ve bundan İngiltere, Akdeniz’de donanma gezdirmeye başlamasından da Fransa rahatsız olduğundan, Boğazların kontrolünü istemesini bahane sayarak bu iki ülke (ileride Piemonte Krallığı da bunlara katılacaktır) Osmanlı İmparatorluğu yanında Rusya’ya harp ilan edecektir.
Savaşı Rusya kaybetmiş olmasına rağmen, yapılan barış Osmanlı İmparatorluğu’nun sonunu hazırlayacaktır. Nitekim İngiltere‘nin, Hint sınırlarını emniyete aldıktan ve Fransa ile beraber Boğazlar meselesine çözüm getirdikten sonra; sanki savaşı Rusya ile beraber Osmanlı’ya karşı kazanmışlar gibi barış masasında müştereken Osmanlı İmparatorluğu‘nda ki ‘Azınlıklar Meselesini‘ ortaya atmışlar ve Devlet-i Aliye’nin kabul etmesi gereken maddeleri görüşmeye başlamışlardır. Kendisine karşı kurulan bu kumpastan ürken Bab-ı Ali‘de, Fransız Elçisi‘nin tavsiyesi ve hatta müdahalesi ile bir seri düzenlemeyi muhtevi bir fermanı, Paris Konferansı devam ederken İstanbul’da ilan etmek zorunda kalmıştır. Bu ferman özü itibariyle; İmparatorlukta ki gayr-i müslimlere getirilen eşit hak ve eşit vazifelerden müteşekkil‘dir.
Tuhaftır ki, bu fermanın hükümlerine itiraz müslümanlarla aynı haklara sahip kılınan gayr-ı müslimlerden gelmiştir. Ve hatta, Fener Rum Patriği fermanı okuduktan sonra “umarım bir daha yerinden çıkmaz “ diyerek atlas kesesine tekrar yerleştirmiştir. Nedeni çok basittir: ‘Eşit hak ve eşit vazife, o güne kadar askerlik görevinden muaf tutularak, hayatının 20 senesini bu hizmette geçiren ve bu yüzden ekonomik hayata atılamayan müslüman Osmanlı‘nın durumuna düşmek İmparatorlukta ki diğer milletlerin işine gelmemektedir‘. Nitekim Avrupa, bu konuda yeniden baskı uygulayacak ve gayr-ı müslimler ‘bedel‘ tabir edilen bir ödeme ile bu görevden muaf tutulacak ve ekonomik üstünlüklerine devam edeceklerdir.
Tüm bu düzenlemeler sırasında hâla Ermeniler devletlerine bağlı sadık Osmanlı vatandaşları‘dırlar. Ancak bu devam etmeyecektir !..
Paris Konferansı‘nı takiben açılan sınırlardan giren misyonerlerin tesiri ve verilen bursların hevesi ile Ermeniler; tahsile Avrupa’ya veya Rusya’ya gidecekler ve orada devlet aleyhine teşkilatlanmaya başlıyacaklardır. Nitekim ileride Ermenilerin de Türklerin de başına belâ olacak komitelerin; ya Avrupa’da ya da Rusya’da kurulmaları tesadüfi değildir: ‘Taşnakustyan (‘Taşnak’) Komitesi Tiflis’te, Hınçak komitesi de Cenevre’de kurulmuşlar‘dır.
Osmanlı açısından büyük bir yenilgi ile biten 93 Harbi diye anılan harbin akabinde 3 Mart 1878 tarihinde imzalanan Ayastefanos Andlaşması ve bunun sınırlar açısından biraz hafifletilmişi olan Berlin Konferansı’nı takiben Osmanlı Doğu‘da küçülmüş, Kuzey–Doğu Anadolu’daki 800 yıllık Türk hakimiyetinde ki topraklar Rüya’ya terkedilmiş ve oralarda yaşayan müslüman ahali 800 yıldır beraber yaşadığı Ermenilerin insafına kalmıştır.
Bunun farkında olan Osmanlı da, bir yandan kendisini bağlayan andlaşmaların, diğer yandan da ülke dışında insafa terkedilen müslümanlara bir zarar gelmemesi için, içeride ki bir seri tahrike göz yummak zorunda kalmıştı. Elbetteki, bu da Osmanlı’nın zaafına yorulacak ve içeride ki Ermeni unsurları gittikçe azıtacaklardı. Őrneğin Hınçak komitecileri birbiri peşi sıra isyanlar çıkartacaklardır.
4. Osmanlı-Rus Savaşı: ‘Erzurum Mezarlığı, Dram ve Göç’e Zorlanan Müslümanlar’
1978 deki Osmanlı-Rus harbini takiben sınır düzenlemesi yapılırken; Rus delegeleri ile Osmanlı delegeleri Erzurum Vilayet Konağı’nda toplanırlar. Ruslar bu harpte, işgalleri altına almış oldukları Kars, Ardahan ve Ağrı Vilayetlerine ilaveten Erzurum’u da istemektedirler. Buna “argüment”, yani ‘kanıt’ olarak ; ‘bu bölgelerin nüfusunun çoğunluğunun Ermeni olduğunu‘ ileri sürerler. Osmanlı delegelerinden biri bunun üzerine; Rus delegesini kolundan tutup pencereye götürür ve bakınız der; ‘şu gördüğünüz Erzurum Mezarlığı, şuradan şuraya kadarı müslümanların gömülü oldukları yer, şu azıcık kısmı ise Ermenilerin. Bizim bildiğimiz kadarı ile bu adamlar ölülerini bizim gibi gömüyorlar, oturup yemiyorlar !..’. İşte bütün dram bu cümlede yatıyor.
Ondan sonra Doğu’da yerleşen zihniyet ise; ‘eğer bir barış görüşmesi yapılır da bir gurup diğerinden fazla çıkarsa, karşı taraf o toprakları kaybedecek‘ diye, sınırın karşı tarafinda ki müslümanlar bin çeşit tazyikle göçe zorlanıyor. Savaş başlayınca da, sınırın bu tarafında ki Ermeniler metazori sınırdan uzaklaştırılıyorlar. Özellikle belirtmeliyiz ki; Rus tarafında ki müslümanlara yapılan tazyikler kontrol edilmeyen ve ‘vahşet‘ derecesine erişen Taşnak Ermeni Çetecileri tarafindan yapılırken, bu tarafta yapılan ‘zorunlu göç’ disiplinli jandarma vasıtası ile gerçekleştiriliyor.
5. 1914 Rusya’ya Savaş İlan ve Ermeni İsyanları: ‘Zorunlu Göç-Muhacirler’
1914 Sonbaharı’nda Rusya’ya savaş ilan edilir edilmez; Rusya, 387.000 civarında ki müslümanı derhal sınırları geçip Osmanlı tarafına ‘iltica etmeye zorluyor‘. Bunun üzerine Bab-i Ali, sınır bölgelerinde, köylerde yaşayan Doktor, Eczacı, Baytar gibi amme hizmeti yapmayan Ermeniler hariç köylerinin boşaltılıp kendilerinin koruma altında derhal Güney’e gönderilip iskan edilmelerini ve boşalan köylere Rusya’dan gelen muhacirlerin yerleştirilmelerini karar altına alıyor.
Bu karar da, 3 hususa dikkat edilmesi gerekir :
i. Karar, Rusya’nın müslüman ahaliyi göçe zorlamasından sonra alınmıştır.
ii. Karar, şehirlerde oturan Ermenilerin ve bazı meslek gurubunda kişilerin göç etmesi ile ilgili değildir. Bunun anlamı şudur; bir guruba karşı sırf Ermeni oldukları için alınmış bir karar değildir.
iii. Karar da, bu Ermenilerin Güney’e iskan için gönderilmeleri ve hatta bunların geride kalan mallarının satılıp kendilerine, sahipleri bulunamadığı takdirde Ermeni kilisesine verilmesi hakkında da düzenlemeler bulunmaktadır. Bunların belgeleri mevcuttur.
6. Zorunlu Göç Koşulları: ‘Yorgunluk, Hastalık ve Kürt Eşkıyaları’
İlk anda 180-300.000 arasında Ermeni toplanarak köylerinden uzaklaştırılmış ve topluca Güney’e doğru yola çıkarılmıştır. Bu yolculuk çok zor şartlarda geçmiş ve özellikle yaşlı nüfus yorgunluk ve hastalıktan, genç nüfus ise yollarda ki Kürt Eşkıya‘nın saldırılarından önemli miktarda kırılmıştır. Bu konuda muhafız zaptiyelerinin yardımcı kuvvet isteyen onlarca telgrafı mevcuttur.
7.Ermeni İsyanları : ‘Yozgat ve Tokat’
Bu arada, geride kalan önemli miktarda Ermeni de vardır. Bunlar ya şehirlerde yaşayan Ermeniler ya da köylerde yaşayıp rüşvetle veya saklanarak geride kalmayı başarabilen Ermeniler‘dir. Bunlardan Rus ordusunun Sarıkamış felaketi üzerine yaptığı genel taarruzla işgal ettiği bölgede (Erzurum, Oltu, Erciş, Van, Malazgirt, Muş civarı, Tekman) olanları ile 1978 Andlaşması ile Rusya’ya terkedilen vilayetlerde olanları, bölgedeki müslüman nüfus üzerinde inanılmaz vahşetlerde bulunarak ciddi bir temizliğe girişmişlerdir. Şehirlerde oturan Ermenilere gelince, bunların zorunlu göçe mecbur edilmediğinin en büyük ispatı ise; 1917 Yozgat, 1917 ve 1918 Sivas‘taki Ermeni isyanları’dır. Eğer bu Ermeniler yok edildi iseler, nasıl silaha sarılmışlardır anlamak gerçekten zordur !.
8. Van Gerçeği : ‘Şark’ın Paris’i’
Bizzat bire bir yaşlılarla konuştuğumuz Van bölgesinin, bu gün bile ispatı mevcut bir gerçegini anlatmamıza müsaadenizi rica edecegiz:
‘Van şehri geçen asrın başında, iddiya göre şarkın Paris‘i adını taşır ve gurup vakti gümüş kakmalı faytonlarla Van‘lı müslüman veya gayri–müslim hanımlar göl kenarında dolaşırlarmış. Nüfusu ise; 1/3 Müslüman, 1/3 Ermeni ve 1/3 Yahudi imiş.
Bunlardan hali vakti yerinde olan müslüman ahali, eski Urartu zamanından kalan kale eteklerindeki göl kenarında bulunan mahallede oturur, göle 4-5 kilometre mesafedeki dağ eteklerinde de karışık olarak yaşarlarmış.
Rus ordusu gelince Edremit’e doğru geri çekilen Turk ordusu ile beraber önemli bir müslüman nüfusu da Van’ı terkeder. Bunun üzerine, Van Ermenileri Türk mahallelerini ateşe verirler ve kendi tabirleri ile taş üstünde taş bırakmazlar.‘ Belgeleri mevcuttur.
Hatta, yaşlı bir Van’lının anlattığına göre; ‘komşularını saklayan Van Ermenileri sonradan bunları kaçırmak bahanesi ile gemilere yükleterek kontrolleri altında ki Ahdamar adasına götürerek kurşunlarlar‘. 6 ay sonra Türk ordusu tekrar Van’ı geri alınca, bu sefer bir misillemeden korkan Van Ermenileri geri cekilen Rus ordusu ile birlikte kendi mahallelerini boşaltırlar. Gelen Türkler de, Ermeni mahallelerine yerleşir. Böylece göl kenarında ki, canım Van şehri yok olur ve bu günkü Van bir kara şehri olur.
9. Kars’ta ‘Ermeni Devleti’ ve ‘Ermenistan’
İşte, zorunlu göçten kurtulan Ermeniler de her tarafta çekilen Rus ordusu ile kuzeye ve doğuya yönelirler. Rusların yardımı ile kurulan Kars merkezli ‘Ermeni devletine‘ yerleşirler. Bu devletin ömrü kısa olur ve Kazım Karabekir tarafindan oradan da kovularak, bu günkü Ermenistan‘a kadar Anadolu‘yu terkederler.
III. Ermeni Soykırımı Suç İsnadı: ‘Malta ve Berlin’
1. Malta : ‘Delil Yok’
Bu yazımızın birinci kısmında İngilizler tarafindan aralarında “Ermenilere karşı Güney Kafkasya’da (Osmanlı topraklarında kalan Doğu Anadolu’yu anlayınız) yapılan toplu kıyımlar da bulunan bir seri suç isnat edilerek, Malta’ya gönderilen 140 devlet ricali hakkında bir türlü delil toplanamamış olmasından dolayı, Londra’da ki kabine güçlükler çekmektedirler.
Nitekim Londra’daki kabine ne kendi ellerindeki, ne de kontrolleri altındaki Osmanlı arşivlerinde de bir şeyler bulamayınca bir yandan Sevr’in 230. maddesi gereğince; ‘Mahkemeler kurulması’ndan vazgeçer. Fakat hiç olmazsa, Malta’dakilerin keyfi tutuklanmış olmamaları için ABD makamlarını yeniden sıkıştırarak ellerinde olduğunu sandıkları (!) delil ve belgeleri istemeye karar verirler.
Bu arada İngiltere Başsavcılığı da, 29 Temmuz 1921 tarihli notu ile; ‘şu ana kadar ellerine delil olarak verilen belgelere‘ veya‘bir mahkemede doğruluğuna inanılamayacak beyanlara dayanarak dava açabilmelerine imkan olmadığını’ bildirir.
Bütün bunlara tuz–biber ekercesine, ABD‘den de gelen cevapta, hayal kırıklığı yaratır. İngiltere’nin Washington Büyükelçiliği, Malta’daki tutuklular hakkında dava dosyasını hazırlamakla görevli Lord CURZON Komitesine gönderdiği yazıda; ‘bu tutuklular aleyhinde hiç bir delil bulunmadığını, sadece içlerinden ikisi hakkında bir delile dayanmayan ‘şifai şikayetler‘ olduğunu‘ bildirir. Bu belgenin orijinali şöyledir ;
‘…..….. I regret to inform Your Lordship that there was nothing there in which could be used as evidence against the Turks who are being detained for trial at Malta…..
Having regards to this stipulation and the fact that the reports in the possession of the Department do not appear in any case to contain evidence against these Turks which would be useful even for the purpose of corroborating information already in the possession of His Majesty’s Government.‘
Burada bir noktaya dikkat çekmek isteriz : “Malta’da bulunan tutuklular hakkında bir delil bulunamamıştır” cümlesine, ileride hukuki durumu değerlendirirken tekrar döneceğiz.
ABD‘de de istenilenler bulunamayınca, İngiltere Hükümeti ‘tüm iddialarından vazgeçip‘, tutukluları ‘muhtemel suçlu‘ durumundan ‘siyasi rehine‘ durumuna geçirir ve ileri bir tarihte de Anadolu’daki esir İngilizlerle değişimini kabul eder ki, bu husus niteliği itibariyla konumuzun dışındadır.
2. Berlin : ‘Talat Paşa’yı katleden Tayleryan’ ve ‘Andonyan Belgeleri’
Olayın uluslararası platforma taşınması isteğinin ikinci perdesi Berlin’de açılır.
İttihat ve Terakki Hükümetinin ikinci adami ve son Sadrazamı olan Talat Paşa Berlin‘de Tayleryan adında bir Ermeni komiteci tarafindan Mayıs 1921 tarihinde vurulur. Katil yakalanır. Mahkemesi sırasında “Talat Paşa’nın Ermenilere karşı soykırım (ilk defa telaffuz edilmektedir) sorumlusu olduğu ve Tayleryan’ın hareketinin katil olmayıp infaz olduğu veya en azından ağır tahrik altında bu davranışta bulunduğu‘ iddia edilir. Delil olarak da, ileride “Andonyan belgeleri” diye tarihe gececek İstanbul Dahiliye Nezaretinden (Talat Paşa’nın nezareti) Şam ve Halep mutasarrıflarına çekildiği iddia edilen ve bir yangında yandığı için‘asılları değil‘ de, ‘elle yazılmış kopyaları’ mahkemeye verilir. Bu belgelerde, Nezaret gelen Ermenilerin itlafını (yok edilmesini emreden cümleler kullanmaktadır). Mahkeme, bunları delil olarak kabul etmeyi REDDEDER.
Bu belgeler, Ermeni soykırımı iddialarında çok önemli yer tutar, hatta tek kaynak olarak bilinir.
Her ne kadar Türk tarafı, bu belgelerin sahte olduklarını, ne üslubun ne numaraların, ne de yazı tekniğinin uymadığını iddia ederse de, kimse inanmaz. Netice de; olayların üzerinden 75 sene geçer ve bu belgelerin sahte oldukları açılan arşivler* tetkik edildiğinde anlaşılır.
[*Teknik bir konu: Bir iç-işleri telgrafı arşivden silinemez, çünkü Nezaret‘ten mutasarrıflığa kadar en az tam 6 deftere kaydı yapılır (Nezaret mazbatası, telgrafhane muvasalat defteri, telgrafhane kabul defteri, alıcı telgrafhane kayıt defteri, telgraf teslim mazbatası ve mutasarrıflık kayıt defteri). Zaten kimse de bunu iddia etmez, ama belki bilmeyenleriniz vardır diye yazdık].
Bu telgrafların sahte oldukları ortaya çıkınca, hayatınızda duyabileceğiniz en komik savunma gelir Ermeni yanlılarından. ‘Eskiden Ermeni katliamı olmuştur, çünkü Andonyan belgeleri bunu ispatlamaktadır‘ derlerken, daha sonra ‘Andonyan belgeleri‘nin sahte olmaları bir şey değiştirmez, çünkü bu olayların olduğu zaten gerçektir’ demektedirler (Chalian; Les Armeniens).
IV. Sevr Barış Görüşmeleri
Bu arada, Paris’te Sevr barış görüşmeleri yapılmaktadır. Bazılarınız, ‘belki Sevr Barış görüşmeleri neden Paris’te yapılıyordu‘ diye düşünebilirler. Çok basit, çünkü Sevr barışı sadece galipler arasında görüşülmüş, hatta Paris’e gidip bir otel odasında kendilerinin dinlenmesi için yalvaran Osmanlı Sadrazamı ile ne görüşülmüş, ne de gönderdiği mektup okunmuştur.
Bu görüşmeler esnasında, ne kadar Osmanlı‘ya muhalif gurup veya etnik varsa, Ermeniler de dahil dinlenmiş, ama Türkler REDDEDİLMİŞTİR. Alınan karar‘dan sonra da, Osmanlı delegeleri Sevr’e çağırılarak tebligat yapılmıştır..
Ermenilerin bu arada olayı uluslararası alana çekmeleri neticesiz kalmamış ve kendilerine andlaşma ile ‘Doğu Anadolu‘ verilmiştir.
İstiklal savaşı sırasında, Doğu vilayetleri 3. Ordu tarafindan kurtarılınca, Ermeni olayları tamamen unutulmuştur.
Bu harekata son veren Gümrü Barış Andlaşması imzalandıktan sonra, her iki taraf baş delegesi hakkında, her biri tek kelimelik ama çok anlamlı iki kelime teati edilecektir:
‘Türk baş delegesi kalemi bırakırken imza için yanında bulunan Ermeni baş delegesine dönüp sormuştur : ‘- NİÇİN ?‘.
Ermeni delegenin de cevabı tek kelime‘dir : ‘- ALDATILDIK !..’.
V. Ermeni Diasporası : ‘ASALA’ ve Kürtler : ‘PKK’
Bundan itibaren aldatmalar Ermenilerden Kürtlere yönelmiştir. Dersim ve Şeyh Sait isyanları, 1930‘ların mali krizleri, 2. Dünya savaşı, Kore savaşı, Soğuk Harp filan derken, Ermeni istekleri unutulmuştur.
1960‘lı yıllarda Kürtler‘den bir fayda çıkmayacağını gören menfaat çevreleri, Ermeni Diasporasını organize ederek ‘ASALA‘ yı kurmuş ve desteklemiştir.
ASALA’nin yaptığı her cinayet sonrasında Batı medyası temcit pilavi gibi aynı resimleri aynı cümleleri neşretmiş ve Ermenileri desteklemiş, zaten soru sormaya alışkın olmayan sokakta ki adam da bunu ‘bir vakıa gibi‘ kabul etmiştir. Bir değişiklik de, 1920‘lerde Patrikhane‘nin bile 180-300 bin kişi olarak bildirdiği kayıp sayısı, 1960 larda 600 bin, 1966 dan itibaren 1 milyon ve ardından da 1.5-2 milyona çıkarılmıştır.
Zannederiz ki, dünya üzerinde öldükleri halde bile nüfusları artmaya devam eden ‘tek millet olan bu Ermenilerin‘ 1915 teki kayıpları olsa gerektir.
ASALA, 15 sene kadar ciddi bir faaliyet gösterdikten sonra; resmi olarak iç ayrılıklardan, gayri–resmi olarak da Türk istihbarat teşkilatının çalışmaları neticesinde çökmüştür.
Bunu takiben her ne hikmetse, yeniden Kürtlere dönülmüş ve ‘PKK‘ çıkarılmıştır, artık bunu biliyorsunuz.
Bugün, PKK’nın da çökertilmiş olması, ufak tefek gurup veya gurupcuklar dışında, ‘Ermenileri yeniden hortlatmaya‘ veya ‘yepyeni bir başka gaile yaratmaya‘ yöneltmiştir. Bu mahrekleri bakalım yarın karşımıza ne çıkacak?
Bir ara ‘Aleviler‘ üzerinde oyun oynanılmak istenmiş ve Almanya ile Belçika’daki Aleviler arasında ciddi örgütlenmelere başlanmışsa da, en azından şimdilik büyük çoğunluk buna itibar etmemektedir.
VI. Ermeni Tehciri ve İsyanlar
1915 Ermeni tehciri (zorunlu göçü) olayı’nda hareket, dini veya ırki bir guruba karşı değildir.
Olaydaki siyasi irade elimizdeki belgelere göre;( …) Cephe hattına yakın bölgelerdeki Rus yanlısı olan veya tesiri altında oldukları zannedilen Ermenilerden ilim (!) sahibi olmayanlara yöneliktir ve daha çok bölgeyi askeri açıdan temizlemek, askeri harekata uygun hale getirmek için yapıldığı anlaşılmaktadır. Nitekim başlangıçta, protestan Ermeniler, doktor eczacı vs gibi ilim sahibi ermeniler, şehirlerde bulunan ermeniler, devlet dairelerinde çalışan Ermenilerle beraber hasta, ama ihtiyar ermeni köylüler muaf tutulmuşlardır;
Uhdemizde bulunan bir hatıra var. Şöyle ki; 2 Türk subayı Ruslara esir düşüşlerini ve esaret hayatlarını anlatıyorlar. Bu iki subayımız, İstanbul’dan Erzurum‘da ki 3. Orduya tam 42 günde gidebiliyorlar. Gecikmelerinin en önemli sebebi; Sivas’tan itibaren yollarda ki Ermeni çeteleri yüzünden bir türlü yollarına devam edemeyişleri veya çok kısa etaplar yapabilmeleri. Bu çetelerin genelde protestan Ermeni ağırlıklı olmaları, tehcir kararının alınmasına mesnet teşkil etmiş olabilir. Ancak olayın tetikleyicisi, bizce Rus tarafından kovularak Türk tarafına tehcir ettirilen 300.000 civarında ki Türk’e, kritik bölgede yer açma arzusu olmalıdır. Bir gerçek var ki; evvela 300.000 Türk kovulmuş, müteakiben 300.000 ila 600.000 bin arasında Ermeni Güney‘e tehcir edilmiştir.
Ermeni nüfusu bu kadar mı idi ? Hayır, ancak bu nüfusun ne kadar olduğunun önemini anlamamaktayım. Çünkü bu nüfusun tamamı tehcir edilmemiştir. İspatı ise; bölgede 1915‘ten sonra ve özellikle savaşın son yıllarında Rus Çarlığının devrilmesi ile ordusunun geri çekilmesi üzerine arka arkaya patlak veren isyanlar‘dır. Kars, Ardahan, Dogu Bayezıt gibi 1915 lerde Rus işgali altında olan bölgeleri saymasak bile, Yozgat, Sivas, Merzifon gibi bölgelerde Ermeniler olmasalardı, bu isyanlar ne şekilde izah edilebilirdi ?!.
Van bölgesinde, 1916‘da Ermenilerin tamamının yaşadıklarını yazımızda anlattığımıza göre, genel bir Ermeni tehcirinden art niyet olmaksızın nasıl bahsedilebilir ? Normal bir insanın bunu idrak etmezi zor !. Maraş ve Kilikya bölgelerinde ki Ermenilerin bir tekine bile dokunulmadığını biliyorsunuz. Hatta bir telgraf‘ta; ‘Doğudan tehcir edilen Ermenilerin Kilikya bölgesine yerleştirilmeleri için yapılan çalışmaların, bölge Ermenileri tarafından istenmemesi hakkında‘. Bunların hepsinin üzerinde iyice düşünmek gerekli !..
Bir gün, bir Fransız Ermeni profesör ile Ani Harabelerini gezerken bize; “yaptığınız en kötü davranış erkekleri askere alıp, erkeksiz kalan köylerdeki kadın ve çocukları katletmenizdir” demişti. Kendisine bilgisinin yanlış olduğunu söylemiştik. Köylerdeki kadın ve çocukların katledilip–edilmemiş olmaları ayrı bir konu, ama bu bölgedeki Ermeni erkeklerin; ya Taşnak çetelerini kurarak Türk köylerine saldırdıklarını ya da Rus ordusuna iltica ederek Ermeni taburları teşkil ettiklerini belirttik. Bahsettiği Ermeni askerlerinin bunlar olduğunu anlatmıştık. Hiç duymamışmış !.. Tekrar edelim, 1915 olaylarından önce savaşın başlaması ile birlikte Rus ordusuna iltica eden ve kurulan Ermeni taburlarında görev alan Ermeni erkeklerinin en az 70.000 oldukları hesabedilmiştir. Zaten Rus işgali sırasında, ‘Rus subaylarını bile çileden çıkartacak derecede mezalimde bulunanlar da bunlardır‘ !.
VII. Sonuç : ‘Uzmanlarımız ve Halimiz’
1. Siyasi İrade Açısından : ‘Lewy Aram Andonyan’ın Sahte Belgeleri’
Ermenilerin nerede ise, hukukçuların dahi anlayamayacağı, eşi-benzeri görülmemiş bir mantık yürütmekte olduklarını yazımızda belirtmiştik. Bu iradenin mevcudiyetini baslangıçta, tamamen düzenleme olan ‘Andonian belgelerine‘ dayayan Ermeniler ve taraftarları, sonradan bunların sahtelikleri arşivler açılınca ortaya çıkınca büyük bir pişkinlikle, ‘bunun bir şeyi değiştirmediğini, çünkü Ermeni soykırımının zaten bir gerçek olduğunu ve başka belgelerinde muhakkak bilindiğini (?), ama şu sıralarda daha erişilemediğini‘ ileri sürmüşlerdir !..
2. Hukuki Açıdan : ‘İspat Yükü’
Hukuk mantığına aykırı gelen afaki tarafı ise; dünya kamuoyunun, ispat yükünü; ‘iddia eden Ermenilerden’ alıp ‘biz Türklere vermiş’ olmasıdır. Ermenilere ‘sen iddialarını ispat et‘ diyeceğine, biz Türklere ‘sen bunun doğru olmadığını iddia et‘ demiştir. Hatta, daha da ileri giderek ‘bizim müdafaamızı bile dinlememiş’tir. Fransızların tabiri ile buraya kadarı diyelim ki “bonne guerre”. Devletler arasında hak hukuk değil, ‘menfaatler hakim‘dir.
Ancak, bizi üzen ve anlamakta güçlük çektiğimiz husus şudur: ‘BU KONUDA HALA BİZİM KENDİ KENDİMİZİ SORUMLU TUTMAMIZ, YABANCILARIN ZORLAMALARINI KABUL ETMEYİ KENDİ İLİM ADAMLARIMIZIN, TARİHÇİLERİMİZİN ANLATTIKLARINA TERCİH ETMEMİZDİR‘.
3. Diğer Açılardan
Doğrudur, bu harekat kansız olmamıştır. Bölge’de hüküm süren iklim şartları bir taraftan, ikmal açısından hazırlıksız bulunulması diğer taraftan ve özellikle Kürt Çetelerinin, yanlarında yükte hafif pahada ağır değerlerlerle göç eden bu kafilelere devamlı saldırmaları yüzünden 60 bin civarında Ermeni’nin yollarda ve bir o kadarının da menzillerde telef olduklarını tahmin etmekteyiz..
Zaten, İstanbul Ermeni Patrikliği‘nin ilk verdiği rakkamlar 300.000 telefattan bahsetmekte idi. Bu gün iddia edilen rakkamlar, kamuoyu yaratmaya yönelik olup, ciddi değildir. Meraklıları, Meşrutiyet devrinde yapılan nüfus sayımına ait bilgileri bulup, bölgedeki tüm nüfusun bile buna yetmeyeceğini rahatlıkla görebilirler.
Yazımıza güncel bir olayla son vereceğiz. Belçika Fransız TV’sinde bir Türk uzmanın (?!) de iştirak ettiği bir program yapıldı. Ermeniler AB’ye girecek, Türkiye’nin soykırımını tanıması veya bu olmazsa AB Parlamentosu’nun bu konuda bir karar almasını istediler. Uzman (!) kişi, ‘sadece ve sadece, AB pazarlık şartlarında bunun mümkün olmadığını, böyle bir şartın ileri sürülemeyeceğini’ söyledi. Hatta, talihsiz başka cümleler de sarfetti. Biz, kendisinin yerinde olsaydık, bu konunun müzakere konusu olmadığını değil, ‘böyle bir şeyin olmadığını, iddiaların gerçek dışı bulunduğunu ileri sürerdik’.
Düşünebiliyor musunuz, Ermeni iddia ediyor ve diyor ki; “Eski Türk Ceza Kanunu’na göre, ‘Ermeni soykırımı olmuştur diyenler, hapis cezasına mahkum ediliyorlar”. Aynı zaman da bir hukukçu olan uzman (?!) kişi; “Eski Türk Ceza Kanunu’nda böyle bir madde yoktur” demiyor, ‘hapiste bu sebepten yatan kimse yoktur’ diyor. ‘Ne hale geldik’, düşünebiliyor musunuz ?!..
Mustafa Kemal ATATÜRK, 1 Mart 1992 tarihli TBMM açılış konuşmasında; ‘Ermeni sorunu denilen ve Ermeni milletinin gerçek olmayan isteklerinden çok, dünya kapitalistlerinin ekonomik yararlarına göre çözülmek istenilen sorun, Kars Antlaşması ile, en doğru şekilde çözüme ulaştırılmış oldu. Yüzyıllardan beri dostluk içinde yaşayan iki çalışkan halkın iyi ilişkileri memnuniyetle yeniden kuruldu’ diyor.
Yazdıklarımızı sadece bilgi paylaşımı olarak alınız. Nasıl herkes kendisine ait çalışmalarını bildiriyorsa ve bu acaip karşılanmıyorsa, biz de çalışmalarımızı bildirmek istedik.
Biline…
Hakan HANLI, Avukat
Uluslararası ve Avrupa Hukuku Uzmanı
Brüksel, 23 Nisan 2006
Telif Hakkı © 2006 Hakan HANLI. Her hakkı mahfuzdur.
Copyright © 2006 Hakan HANLI. All rights reserved.

Heyet-i Temsiliye’deki O Kürt!
Yıllardır Atatürk’ü olduğundan farklı göstermeye kalkışan ihanet şebekelerine bakılırsa Atatürk, aslında Kürtlere özerklik verecekti. Kürtçü akım bu tez üzerinde durarak Atatürkçülere ve milliyetçilere, Kürtçülük aşılamaya yeltenmektedir. İşin garibi bu tezlerin hiçbir gerçek yanı yoktur ama tarih bilgisinden yoksun kimi Türkler Kürtçülerin bu oyununa gelmektedir. Bu yazımızda Kürtçülerin Kurtuluş Savaşımız, Cumhuriyetimiz ve Atatürk üzerinde yarattığı tahrifata karşı gerçekleri ortaya koymaya çalışacağız.
Kürtçülerin en önemli tezi Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle Kürtlerin birlikte verdikleridir. Öyle bir tarih uydurulmuştur ki Kurtuluş Savaşı’nı Atatürk Kürt ağalarla birlikte vermiştir.. Kürtlerin Kurtuluş Savaşı’mıza katıldıklarıysa en büyük uydurmaların başında gelir. O halde Kurtuluş Savaşımız boyunca Kürtlerin gerçekte ne yaptığını ortaya koyalım.

Kürt Elebaşı Şeyh Sait
Kurtuluş Savaşımızın başlangıcında, Milli Güçleri idare etmek üzere Erzurum’da bir Heyet-i Temsiliye oluşturulur. 24 Ağustos 1919’da oluşturulan Heyet-i Temsiliye Mustafa Kemal Paşa başkanlığında 9 kişiden oluşur. Öbür temsilciler, eski Bahriye Nazırı Rauf Bey, eski Trabzon milletvekili İzzet Bey, eski Erzurum milletvekili Raif Efendi, eski Trabzon milletvekili Servet Bey, Erzincan’da Nakşi Şeyhi Fevzi Efendi, eski Beyrut Valisi Bekir Sami Bey, eski Bitlis milletvekili Sadullah Efendi ve Mutki aşireti lideri Hacı Musa Beydir.
Kurtuluş Savaşımızın bu ilk önder kadrosundan sadece Rauf ve Bekir Sami Beyler Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar yola devam etmişlerdir. Yani denildiği gibi Kurtuluş Savaşı’mız ağaların ve şeyhlerin desteğiyle verilmemiştir.
Ama burada çok daha önemli bir gerçeği de ortaya koymamız gerekmektedir. Mutki Aşireti reisi Hacı Musa Bey sözde Kurtuluş Savaşımızın ilk önderlerindendir. Belgeleri inceleyenler bunun böyle olduğunu kabul etmek zorunda kalırlar. Ancak gerçek bambaşkadır.
Hacı Musa Bey, 1923 yılı Mayıs ayında Erzurum’da kurulan Kürt Azadi Cemiyeti’nin de lideridir. Azadi Cemiyeti’nin üyelerinden biri de Şeyh Sait’tir. Azadi Cemiyeti İngilizlerle, Fransızlarla ve Sovyetler Birliği ile temas kurarak Bağımsız Kürdistan için destek aramıştır. Daha sonra bu örgüt İngiliz desteğiyle başlayan Nasturi Ayaklanması’na katılır. Nasturi Ayaklanması’nın bastırılmasından sonraysa İran’a kaçarlar.
Mustafa Kemal de Nutuk’ta bu konuya şöyle değinir:
“Beyler, tarih söz götürmez bir biçimde ortaya koymuştur ki büyük işlerde başarı için yeteneği ve gücü sarsılmaz bir başkanın varlığı çok gereklidir. Bütün devlet büyüklerinin umutsuzluk ve güçsüzlük içinde, bütün ulusun başsız olarak karanlıklar içinde kaldığı bir sırada ‘yurtseverim’ diyen bin bir çeşit kişinin, bin bir türlü davranış ve inanç gösterdiği kargaşalı bir zamanda danışmalarla, birçok saygın ve erkli kişilerin sözlerine uyma zorunluluğuna inanmakla; sağlam, esaslı ve özellikle sert yürünebilir mi? Tarihte buna ulaşmış bir topluluk gösterilebilir mi? İkincisi beyler; ulus, ülke, siyaset ve ordu yöneticiliğinde hiç bulunmamış ve bu alanda değeri belirmemiş ve denenmemiş gelişigüzel kişilerden, örneğin Erzincanl ıbir Nakşi Şeyhi ve Mutkili gibi zavallılardan da kurulabilecek herhangi bir temsilciler kuruluna, söz konusu durum ve görev bırakılabilir miydi?”
Mustafa Kemal’e İdam Kararı Veren de Kürt’tü!

Kürtlerin ağaları bunu yaparken milletvekilleri de boş durmaz. Bitlisli Kürt milletvekili Yusuf Ziya Bey de Azadi örgütünün içindedir. Yusuf Ziya Bey aynı zamanda İngiliz ajanıdır. Mustafa Kemal Paşa, Yusuf Ziya Bey’den kuşkulanmakta ve onu takip ettirmektedir. Gerçekten de Mustafa Kemal’in kuşkuları gerçek çıkar ve Yusuf Ziya Bey Nasturi İsyanı’na katılır.
İşin daha da vahimi Yusuf Ziya Bey’in askeriye içinde de adamları vardır. Nasturi İsyanı’nı bastırmakla görevli birlikten Fırka Komutanı İhsan Nuri, Vanlı Rasim, Tevfik Cemal ve Teğmen Ali Rıza da Kürt örgütünün üyesidir ve isyan sırasında 270 askerle birlikte karşı tarafa geçerler!
Görüldüğü gibi Kurtuluş Savaşı’mıza katılan ve Türklerle savaşan Kürtlerle değil Kurtuluş Savaşı’nın içine sızan ancak kendi Kürt örgütlenmesini devam ettiren; İngiliz, Fransız işgalcilerle işbirliği yapan ve en sonunda da Türk askerine karşı cephe açan Kürtleri görüyoruz. Bu örgütün İngiliz desteğini sağlamak için Nasturi isyanından üç yıl önce 1920 yılında yine Hakkari’de başka bir isyan çıkarttığını da kaydedelim.
Peki Kürtlerin Kurtuluş Savaşı’mız Sırasındaki Tek İhanetleri Bu mudur?
Aslında Kurtuluş Savaşı’nın başından itibaren Mustafa Kemal’in karşısındadır Kürtler. Mustafa Kemal’in idam emrini veren Kürt Mustafa Paşa’dır!
Aynı Kürt Mustafa Paşa’nın eniştesiyse Kürt İzzet Bey’dir ve İstanbul Hükümeti’nin İçişleri Bakanı’dır. Kürt İzzet Bey de İngiliz ajanıdır. Kürt İzzet Bey’in bir de yeğeni vardır : Şerif Paşa. O da Kürdistan Teali Cemiyeti’nin Paris temsilcisidir.
İstanbul Hükümeti’nin ve İngilizlerin Mustafa Kemal hareketini engellemek için kullanmayı düşündükleri kütle de Kürtlerdir. Damat Ferit, Kürdistan Teali Cemiyeti’yle görüşerek onlara özerklik karşılığında Mustafa Kemal’e karşı savaşmayı teklif eder. Damat Ferit Yüksek Komiser De Robeck ile görüşerek Sevr koşulları gereğince 15 bin kişilik bir Kürt ordusu kurulmasını ve Kürtleri Mustafa Kemal’e saldırtmayı teklif eder.
Bu yönde en önemli girişim Ali Galip olayıdır. İngiliz ajanı Binbaşı Noel, Ali Galip ve Kürdistan Teali Cemiyeti liderleri Malatya’ya geçerler. Burada bir Kürt birliği kurarak Sivas yolunda Mustafa Kemal’i öldürecekler ve Kongre’nin toplanmasına engel olacaklardır. Ancak Mustafa Kemal girişimi haber alır ve tedbir alır. Malatya’da Türk birlikler İngiliz ajanı, Ali Galip ve Kürdistan Teali Cemiyeti liderlerini kıstırırlar. Tutuklama emri vardır. Noel, İngilizlerden yardım ister. Saraya baskı yapılır fakat baskı sonuç vermez. En sonunda kaçmak zorunda kalırlar.
Görüldüğü üzere daha Sivas Kongresi öncesinde bile Kürtler İngilizlerle, İstanbul Hükümeti ile birlikte Mustafa Kemal’e karşıdır. İngiliz gizli belgeleri de bunu doğrulamaktadır. 28 Kasım 1919’da Mr. Kindson’un Londra’ya gönderdiği raporda şöyle yazılıdır :
“Kürtlere her ne kadar inanmasak da onları kullanmamız çıkarlarımız gereğidir.”
9 Aralık 1919 tarihli Yüksek Komiser Robeck’in Lord Curson’un raporundaysa şunlar yazılıdır:
“Kürtler bütün umutlarını İngiliz hükümetine bağlamış durumdalar. Bu ara Mustafa Kemal gittikçe tehlikeli olmaya başlıyor. Kuvvetler, Kürtleri Mustafa Kemal Paşa’ya karşı kullanmak için para ödemeye hazırdırlar.”

Yunan Ordusundaki Kürtler
Ama Kürtler bununla da yetinmemektedir. İngiliz Gizli Belgeleri’nin verdiği bilgiye göre Kürtler aynı zamanda Yunanlılarla da temas halindedir. Amasya’da Yunan temsilcisiyle görüşün Kürtler, Yunanlılara Türk ordusunda ele geçirilen Kürt esirlere iyi davranılmasını ve bu esirlerin Türk ordusuna karşı kullanılmasını önerir. Teklif kabul edilir ve esir Kürtler Yunan ordusunun hizmetine girerler.
Kürt-Yunan işbirliğinin en büyük sonucu ise Koçgiri İsyanı’dır. Yunan ordusu büyük ilerleyişe geçmeden hemen önce Kürtler isyan eder. Yunan ordusu Bursa’ya doğru ilerlerken Kürtler Sivas’a doğru yürümeye başlar.
Amerikan Askeri Ateşesi durumu şöyle rapor eder:
“… Yunanlılar önemli bir zafer kazanırlarsa Kürt isyanı Türkiye’nin arkasını ciddi bir şekilde tehdit edebilir. Ancak Batı’daki savaş Türklerin lehine gelişirse Türkler, ellerindeki yarım düzine yetenekli önderden biriyle Kürt sorununa son verebilir. İngilizler kuşkusuz bu durumu bilmektedirler. Yine de Kürt sorunuyla meşgul olduğu sürece Mustafa Kemal’in Musul’a el koyamayacağını düşünmektedirler. Dolayısıyla Kürt akımına yardımcı olmaktadırlar.”
Koçgiri İsyanı’nın başlangıç tarihi sadece Yunan ilerleyişine değil aynı zamanda Londra ve San Remo Konferansları’na da denk gelir. Ankara Hükümeti böylece sıkıştırılmaktadır.
Koçgiri İsyanı’nın liderlerinden Baytar Nuri isyan programını şu şekilde açıklar:
“İlk önce Dersim’de Kürt istiklali ilan edilecek, Hozat’a Kürdistan bayrağı çekilecek, Kürt milli kuvveti Erzincan, Elazığ ve Malatya istikametlerinden Sivas’a doğru hareket ederek Ankara Hükümeti’nden Kürdistan istiklalinin tanınmasını isteyecekti. Türkler bu isteği kabul edeceklerdi. Çünkü isteğimiz silah kuvvetiyle desteklenmiş olacaktı.”
Ayaklanma büyür ve isyancılar Ankara Hükümeti’ne bir muhtıra yollarlar. Telgraf yoluyla iletilen muhtıra şu maddelerden oluşmaktadır:
1- İstanbul Hükümeti’nce kabul edilen Kürdistan özerkliğinin Ankara Hükümeti’nce de tanınıp tanınmayacağının açıklanması.
2- Kürdistan özerk yönetimi konusunda Mustafa Kemal hükümetinin ivedi yanıt vermesi.
3- Elazığ, Malatya, Sivas ve Erzincan cezaevlerindeki Kürtlerin hemen salıverilmesi.
4- Kürt çoğunluğu bulunan illerden Türk memurlarının çekilmesi.
5- Koçgiri yöresine gönderilen birliklerin geri alınması.
Kürtler bununla da kalmaz, 25 Kasım 1920 tarihinde Batı Dersim Aşiretleri Reisleri adına TBMM’ye şu şekilde başvurur:
“Sevr Antlaşması gereğince Diyarbakır, Elazığ, Van ve Bitlis illerinde bağımsız bir Kürdistan kurulması gerekiyor. Bu nedenle bu oluşturulmalıdır. Yoksa bu hakkı silah zoruyla almaya mecbur kalacağımızı beyan ederiz.”
Yunanlar Bursa’ya Kürtler Sivas’a Saldırıyor

Ankara Hükümeti, Batı’da Yunanların Bursa’yı ele geçirmesine rağmen Kürtlere karşı geri adım atmaz. Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa isyanı bastırmak için bir plan hazırlar. Topal Osman komutasındaki Giresun alayı da Nurettin Paşa’nın emrine verilir. Türk Ordusu 11 Nisan 1921 günü Kürtlerin üzerine yürüyüş başlatır. 45 bin kişilik Kürt milisleri ile çarpışmalar 3 ay sürer. 17 Haziran 1921 günü isyancılar teslim alınır.
Koçgiri isyanının bastırılmasından sonra TBMM’deki Kürt milletvekilleri Ordu Komutanı Nurettin Paşa’nın halka zulmettiği, gereksiz yere kan döktüğü gerekçesiyle olağanüstü ve gizli bir oturum talep ederler. Kürtler isyanı bastıran Nurettin Paşa’nın kellesini istemektedir.
Mustafa Kemal Olayı Daha Sonra Nutuk’ta Şöyle Anlatacaktır :
“Nurettin Paşa merkez bölgesinde bir yıla yakın bu görevi yaptı ama yetkisi dışında kimi yurttaşların haklarına el uzatıyor diye milletvekillerinin yakınmaları ve İçişleri Bakanlığı’na soru yöneltmeleri, Bakanlığın da yakınmaları yerinde görmesi üzerine Meclis’in isteğiyle Kasım 1921 başlarında görevden el çektirildi. Meclis, Nurettin Paşa’nın yargılanmasına da karar verdi. Bu iş, benimle Bakanlar Kurulu arasında bir sorun çıkmasına da yol açtı. Ben, Nurettin Paşa’ya uygulanmak istenen işlemi kabul etmedim. Fevzi Paşa Hazretleri de benim görüşüme katıldı. İkimizle, Bakanlar Kurulu arasında çıkan anlaşmazlık Meclis’çe bir çözüme bağlandı. Meclis’te Nurettin Paşa’yı savundum, kendisini ağır bir işleme uğramaktan kurtardım.”
Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Paşa, sadece Kürt isyanını bastırmakla kalmamış, isyanı bastıran komutanı da sonuna kadar savunmuştur. Mustafa Kemal’in, Meclis’te tek kalmasıysa son derece öğreticidir. Gerçekten de Birinci Meclis’te, Mustafa Kemal Paşa, Şeriatçılara ve Kürtçülere karşı tek başına kalmaktadır. Ama tek kalmak pahasına kendi komutanını savunmuştur!
Görüldüğü üzere, daha Sivas Kurultay’ının toplanma hazırlıklarından itibaren Kürtler, Kurtuluş Savaşı için çalışmamış, tam tersine hep Kurtuluş Savaşı’na karşı savaşmışlardır. Koçgiri Ayaklanması da bunun en büyük kanıtlarındandır.
Genelkurmay Başkanlığı da bu isyanı şu şekilde değerlendirmektedir:
“Siyasi bakımdan büyük bir önem taşıyan bu harekat dolayısıyla, Kürt bağımsızlık davasının ilk basamağının Koçgiri olayları ile kurulmak istendiği, bu dış etkilerin en açık ve kesin delilidir.”
Bu değerlendirmeden de anlaşılacağı gibi, olay münferit bir isyan değil, bir davanın ilk adımıdır! Ardından gelecek olan Kürt isyanları da bunu kanıtlayacaktır. Nitekim isyanın liderleri de olayı böyle değerlendirmektedir:
“Koçgiri, “Kürt İstiklal Savaşı”nın bir merhalesidir, onunla bir meydan muharebesi kaybettik fakat harp bitmedi. Biz son zaferi kazanacağız.”
Kürtlere Özerklik Mustafa Kemal’in Değil Damat Ferit’in Projesidir
Kürtlerin Kurtuluş Savaşı’na ne şekilde katıldıklarını gördükten sonra şimdi de Mustafa Kemal’in Kürtlere özerklik vereceği yalanının nasıl uydurulduğuna geçebiliriz.
12 Eylül 1919’da İstanbul Hükümeti ile İngiltere arasında gizli bir antlaşma imzalanır. Sekiz maddelik anlaşma maddelerinden üçüncüsü şöyledir:
“Türkiye bağımsız bir Kürdistan kurulmasına karşı çıkmayacaktır. “
Anlaşmanın altında Damat Ferit’in imzası vardır. Anlaşma’nın esas önemi Damat Ferit’in Mustafa Kemal hareketine yani Türk milli hareketine karşı Kürt ayrılıkçılarıyla uzlaşması ve Kürtleri Mustafa Kemal’e karşı kullanmasını kanıtlamasıdır. Yukarıda bu kullanmanın ne şekilde hayata geçirildiğini görmüştük.
İstanbul Hükümeti’nin bu tür bir yola girmesi aslında Damat Ferit Hükümeti’nin sonunu getirir. Kabine değişikliği olur ve Ali Rıza Paşa Hükümeti kurulur. Bu değişiklik son derece önemlidir çünkü Kürt milliyetçiliğinin ve ayrılıkçılığının önü kesilecektir.
Amasya Görüşmeleri bunun ilk aşamasıdır. Kürtlere özerkliğin ilk belgesiymiş gibi yansıtılmak istenen Görüşmeleri’nde şu karar alınmıştır:
“Beyannamenin 1. maddesinde Osmanlı Devleti’nin düşünülen ve kabul edilen sınırı Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığı ve Kürtlerin Osmanlı topluluğundan ayrılması imkansızlığı izah edildikten sonra, bu sınırın asgari bir istek olmaz üzere elde edilmesinin temininin lüzumu müştereken kabul edildi. Bununla beraber, yabancılar tarafından görünüşte Kürtlerin bağımsızlığı maksadı altında yapılmakta olan tezvirlerin önüne geçmek için de bu hususun şimdiden Kürtlerce bilinmesi uygun görüldü.”
Tutanaktan da anlaşılacağı üzere Ankara ile İstanbul’un yeni hükümeti, Kürt ayrılıkçılığına karşı ortak bir karar almışlar ve kurulacak ya da kurtarılacak devletin sınırlarının Kürtlerin oturduğu araziyi de kapsadığını belirtmişlerdir. Bu tutanaktan çıkacak biricik sonuç, Kürtlerin oturduğu arazide ayrı bir devlet ve özerklik hakkının bu tutanakla reddedildiğidir. Ama ne hikmetse gördüğü her Kürt kelimesini özerkliğe yoran tarih heveslisi Kürtçüler bunu tam tersine yormaktadır.
Amasya Görüşmeleri’nin teyidi ise Misak-ı Milli’dir. Misak-ı Milli ise, özerklik değil ulusal bir devlet programıdır. Kuvayı Milliye’nin bu ilk belgesinde ve aynı zamanda İstanbul Meclisi’nin son kararında Kürtlere özerklik yoktur! Dahası Misak-ı Milli için çalışan bir harekete katılan herkes de ulusal devleti kabul etmiş demektir.
Milli Mücadele’nin Kürtlere özerklik vereceğini söyleyenlerin iddiası aynı zamanda son derece de komiktir. Kürtler bağımsızlık ve özerkliği zaten Sevr ile kazanmışlardı. Sevr’e karşı çıkan bir hareketin Sevr’de dayatılan bir maddeyi savunması olacak şey değildir!
Kaldı ki Erzurum ve Sivas Kurultayları’nda da bu yönde alınmış bir karar yoktur. TBMM’nin bu yönde aldığı bir karar da yoktur. Özerkliği savunan bir hareketin bunu bir karar olarak duyurması gerekmez miydi?
Komik olmayı bırakın.: Mustafa Kemal sizin gibi gizli bir Kürtçü değildi! Sizin gibi hem tek bayrak hem de Kürtler kendi kendini yönetsin diyecek hain değildi.
İngilizlerin Kürtlere Özerklik Uydurması
Mustafa Kemal’in Kürtlere özerklik vereceği uydurmasının kaynağıysa doğrudan İngilizlerdir! Yukarıda bahsettiğimiz gibi Koçgiri İsyanı’nın bastırılmasından sonra Meclis’te Kürt milletvekilleri isyancılara destek çıkarlar. Uzun süren tartışmalardan sonra Mustafa Kemal’in isyanın bastırılmasını savunan konuşması üzerine tartışma kapanır. Ancak İngiliz raporlarına göre bu görüşmeler sırasında Kürtlere özerklik verilen bir karar alınır.
Maddeler şunlardır:
1-Uygarlığın gereklerine uygun olarak Türk milletinin ilerlemesini sağlamayı hedefleyen TBMM, ulusal gelenekleriyle uyum içinde, Kürt milletinin özerk yönetimini kurmayı üzerine alır.
2-Çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu bu topraklar için Kürt ileri gelenleri tarafından bir Genel Vali, Vali Yardımcısı ve bir Müfettiş seçilebilir.
4-Kürt Ulusal Meclisi Doğu vilayetlerinde kurulacak ve 3 yıl için oluşturulacaktır.
5-Özerk yönetim Van, Bitlis, Diyarbakır vilayetleri, Dersim sancağı, bazı nahiye ve kazaları içine alacaktır.
…
Toplam 9 maddelik kanun tasarısı İngilizlere göre kabul edilmiştir! Ancak İngiliz raporlarının gösterdiği 10 Şubat 1922 tarihinde anılan gizli oturum yoktur! TBMM Gizli Celse Zabıtları yayınlanmıştır ve orada böyle bir gün yoktur! Olması da son derece saçma olurdu. Çünkü anılan 9 maddenin Sevr’den bir farkı yoktur. Kaldı ki Koçgiri İsyanı’nı bastıran bir Meclis’in bu kararları alması da mantıksızdır. Çünkü bu kararları alacak Meclis, mantıken isyancılarla anlaşır ve istenilen bu hakları verirdi..
Atatürk “Kürt Sorunu” Tanımlamasını Şiddetle Reddediyor !
Atatürk 16/17 Ocak 1922 tarihinde çıktığı İzmit seyahatinde gazetecilerin sorularını yanıtlar. Dönemin Vakit Gazetesi başyazarı Ahmet Emin Yalman’ın “Kürtlük Sorunu nedir? Bir iç sorun olarak değinmeniz iyi olur” sorusuna Atatürk şu yanıtı verir:
“Kürt sorunu, bizim yani Türklerin çıkarı için kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü bizim ulusal sınırlarımız içinde Kürt unsurları öylesine yerleşmişlerdir ki pek sınırlı yerlerde yoğun olarak yaşarlar. Bu yoğunluklarını da kaybede ede ve Türklerin içine gire gire öyle bir sınır oluşmuştur ki Kürtlük adına bir sınır çizmek istesek, Türkiye’yi mahvetmek gerekir. Bu nedenle başlı başına bir Kürtlük düşünmekten çok Anayasa’mız gereğince zaten bir çeşit özerklik oluşacaktır.. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir…”
Teröristbaşı Apo, Atatürk’ün bu demecini Atatürk’ün özerkliği savunduğunun sözde kanıtı olarak verirler. Oysa Uğur Mumcu’nun da belirttiği gibi Mustafa Kemal “özerklikten” değil “Anayasa’mız gereğince oluşacak bir çeşit özerklikten” bahsetmektedir. Buysa 1921 Anayasası’na göre illerin manevi kişiliğe ve özerkliğe sahip olmaları maddesiyle uyum içindedir.
1921 Anayasasının 21. maddesi şöyledir:
“İl yönetimi yerel işlerde manevi kişilik sahibidir ve özerktir..”
Buradan da anlaşılacağı üzere Atatürk, Kürtlerin kendi kendilerini yönetmesinden değil illerin kendilerini yönetmesinden bahsetmektedir. Zaten Kürtlerin yoğunluğundan bahsetmesi de bu nedenledir.
Aslında Atatürk’ün bu açıklamasının özerklik için değil tam tersine Kürt sorununun kabul edilmemesi için bir dayanak olarak gösterilmesi gerekmektedir. Gerçekten de bu açıklamasında Atatürk, Kürtlüğü reddetmekte, dahası Kürt sorunu diye bir tanımlamayı kabul etmemektedir!
Dahası açıklamaların devamında Lozan’da tartışılan Musul meselesi ele alınmakta ve Atatürk tarafından şu ifade edilmektedir:
“İngilizler orada bir Kürt hükümeti kurmak istiyorlar. Bunu yaparlarsa bu düşünce bizim sınırlarımız içindeki Kürtlere de yayılır. Buna engel olmak için sınırı güneyden geçirmek gerekir.”
Yani Atatürk bizim sınırlarımız içindeki Kürtlerin olası bir talebine karşı olduğunu çok açık bir şekilde ifade etmekte bu nedenle de Musul’u vermemeyi savunmaktadır! Nitekim Lozan’da Türkiye, Kürt meselesinin konuşulmasını dahi kabul etmemiştir! Çünkü Türkiye için artık böyle bir mesele yoktur!

Şeyh Sait İsyanı ve Mustafa Kemal Tedbiri : Takrir-i Sükun, İstiklal Mahkemesi
İkinci uydurmanın da çürütülmesinden sonra Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet İdaresi’nde Kürt meselesinin nasıl ele alındığına geçebiliriz. Burada karşımıza Musul Sorunu çıkar. İngilizlerle Musul müzakereleri sürmektedir. Türkiye Musul’u geri almak için askeri bir harekatın da hazırlıklarını yapmaktadır. Tam bu ortamda Şeyh Sait isyanı patlak verir. Kürtler yine İngilizlerin oyuncağı olmuştur. İngiliz desteğiyle ayaklanan Şeyh Sait, önemli başarılar kazanır. Başbakan Fethi Okyar’dır. Fethi Bey, isyanı çok önemsemez ve üzerine hemen gitmez. Daha sonra Meclis’te kendini savunacağı üzere “gereksiz kan dökülmesine karşıdır.”
Tam bu sırada Mustafa Kemal, Ankara Garı’nda İsmet Paşa’yı beklemektedir. Hükümet değişir, İsmet Paşa kabinesi kurulur. İsmet Paşa Hükümeti iki karar alır, biri İstiklal Mahkemeleri’nin kurulması, ikincisi Takrir-i Sükun kanunu. Bu, devletin isyanın üzerine sertlikle gideceğinin işaretidir.
Takrir-i Sükun görüşmeleri, gizli Kürtçü liberaller ile, Cumhuriyetçilerin hesaplaşmasına dönüşür. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın önde gelenlerinden Kazım Karabekir, Ali Fuat ve Rauf Bey, Takrir-i Sükun’a karşı çıkarlar. Onlara göre isyancılarla masum halkı ayırmak gerekmektedir; Takrir-i Sükun özgürlükleri ortadan kaldıracak ve bir dikta idaresi kuracaktır.
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın 15 milletvekili bulunmaktadır. Bunlardan özellikle Dersim Milletvekili Feridun Fikri’nin isyancıları korumak için çırpındığı görülür. TCF’nin bütün muhalefetine karşın Takrir-i Sükun Yasası ve İstiklal Mahkemeleri’nin kuruluşu yasası kabul edilir.
Çünkü -başta Atatürk olmak üzere- Cumhuriyetçiler, isyancılara özgürlük tanımanın Cumhuriyet’in sonu olacağını görmektedirler. Cumhuriyet Halk Fırkası içinde de bir bölünme olmuştur. 92 milletvekili isyanın üzerine sertlikle gitmekten yana tavır koyarken 60 milletvekili buna karşı çıkmaktadır. Son noktayı Mustafa Kemal koyar. 2 Mart günü kürsüye çıkar ve kararı açıklar:
“Milletin elinden tutmaya lüzum vardır. Devrimi, başlayan kişi tamamlayacaktır.”
“Nifak Vardır Vahdet Olsun Diyoruz ”
Böylece Mustafa Kemal’in çözümü uygulanmaya koyulur. Mustafa Kemal muhalifleri ve Kürtçülerse özellikle İstanbul basınında yuvalanmıştır. Milli Savunma Bakanı Recep Peker durumu şu şekilde ifade eder:
“… Türkiye’de devlet nüfuzu adına gösterilen hoşgörünün sonunda, devlet işlemez hale gelmiştir. Çok yüksek adlar adına yapılmış yasalar da buna yol açmıştır. Basın, özellikle İstanbul basını Türkiye’de devlet gücü diye ne kadar kutsal yer ve makam varsa hepsini ite kaka meşruluk dışı bir çekişme aracı yapmıştır. Bunlar, devlet kuruluşu diye ne varsa hepsine birden yalan ve iftiralarla saldırıp bütün devleti tahrip etmektedirler. Her sabah milletin yüzüne fışkıran mikroplu balgamlar, masum halka devlet gücünün değerli bir şey olmadığını aşılamaktadır. Hükümetimiz, pislik yuvalarını temizlemeye yetkisi olmadan bu ülkenin yönetimini ele alamaz. İç tehlike, içinden yanan yangın gibidir. Devlet kuruluşları, meclisler ve hükümetler, bu yangını patlamadan önce bulup gereken yasal önlemleri almazsa yangın büyüdükten sonra önlem almaya da zaman kalmaz. Herhangi bir düşünceyle ve herhangi bir amaçla, özgürlüğü yine bizzat özgürlüğe çevrilmiş bir silah gibi kullanmak, gerçeğe ve yurt yararına uygun değildir.”
Sonuçta isyan bastırılır. İsyanın elebaşlarından 46’sı idam edilir.
Mehmet Emin Bey, Meclis’te Cumhuriyet’in isteğini açıklar : “Memlekette nifak vardır vahdet olsun diyoruz. İhanet vardır sadakat olsun diyoruz. İzmihlal tehlikesi vardır beka olsun diyoruz. Ölüm vardır hayat olsun diyoruz.”
Güneydoğu’ya Umum Müfettişlik
1925 yılında çıkan Şeyh Sait İsyanı’nın bastırılmasından sonra Cumhuriyet yönetimi meselenin üzerine daha büyük hassasiyetle yaklaşmaya başladı. Bu yaklaşımla birlikte Cumhuriyet İdaresi’nin Kürt meselesindeki tedbirleri de oluşmaya başladı. Cumhuriyet İdaresi’nin meseleyi çözmek için Takrir-i Sükun Kanunu çıkarttığını ve İstiklâl Mahkemeleri’ni yeniden kurduğunu belirtmiştik. İstiklâl Mahkemeleri’nin çalışma süresinin dolmasıyla birlikte yerine bir şey konulup konulmayacağı tartışılmaya başlandı. Bu noktada Umum Müfettişlik kurulması Cumhuriyet İdaresi’nin çözümü oldu. Umum Müfettişlik ya da o dönemki karşılığıyla Genel İnspektörlük kurulması önerisi Başbakan İsmet İnönü’den gelmişti. Gerekçe, bu bölgede daha güçlü bir yönetim kurulması gerekliliğiydi.
25 Haziran 1927 tarihinde Umum Müfettişlik Teşkiline Dair Kanun kabul edildi. Bu kanuna göre Umum Müfettişlik Elaziz, Urfa, Hakkari, Bitlis, Diyarbekir, Siirt, Mardin ve Van illerini kapsayacaktı. Görüldüğü üzere bu bölge Kürt isyanlarının merkezi olan Güneydoğu Bölgesiydi.
Umum Müfettişliğe beş yıl bu görevi sürdürecek olan İbrahim Tali Öngören atandı. Bu tercih dikkat çekiciydi çünkü Öngören aynı zamanda milletvekiliydi. Öngören milletvekilliğinden istifa ederek bu göreve geldiğine göre görev oldukça önemliydi. Ancak Öngören’in çok daha önemli bir özelliği daha vardı o da Mustafa Kemal’le birlikte Bandırma Vapuru’na binen ilk kadrodan olması ve o günden beri de Mustafa Kemal’in güvenini hiç kaybetmemiş olmasıydı.
Umum Müfettişlik görevine 1935 tarihinde Abidin Özmen’in atanması da üzerinde durulması gereken bir noktadır. Abidin Özmen, Milli Mücadele yıllarında Mudanya Kaymakamı’dır. Bu görevini sürdürürken Yunanlara karşı ajanlık faaliyetini organize eder. Bu görevi sırasında Yunanlara esir düşer. Atina Hapishanesi’nde iki buçuk yıl hapislikten sonra Zafer’le birlikte kurtulur ve yurda döner. O da Mustafa Kemal’in güvenini kazanan kişilerdendir.
Güneydoğu bölgesinde göreve başlayan Umum Müfettişliklerin kapsamı daha sonra genişletilir. İkinci Umum Müfettişlik 1934 tarihinde Trakya’da Edirne, Kırklareli, Tekirdağ ve Çanakkale illerinde kurulur. 1935 tarihinde Erzurum merkezinde Erzurum, Kars, Gümüşhane, Çoruh, Erzincan, Trabzon ve Ağrı illerini kapsayan Üçüncü Umum Müfettişlik kurulur. 1936 yılındaysa Bingöl, Tunceli, Elaziz ve Erzincan illerini kapsayan Dördüncü Umum Müfettişlik kurulacaktır.
Bu görevlere atananlar da dikkat çekicidir. İkinci Umum Müfettişliğe İbrahim Tali Öngören geçerken Üçüncü Umum Müfettişliğe Tahsin Uzer atanır. Tahsin Uzer de başından itibaren Mustafa Kemal’in yanındaki kadrodandır. Dördüncü Umum Müfettişliğe ise Korgeneral Abdullah Alpdoğan atanır. Alpdoğan Paşa, Koçgiri İsyanı’nı bastıran Nurettin Paşa’nın oğludur.
Görüldüğü gibi Atatürk, Umum Müfettişliklere büyük önem vermiş ve bu göreve hep çok güvendiği isimleri getirmiştir.
Umum Müfettişliklerin kuruluş tarihi de oldukça dikkat çekicidir. Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra Birinci Umum Müfettişlik teşkil edilirken Ağrı İsyanı ertesinde Üçüncü Umum Müfettişlik, Dersim İsyanı dönemindeyse Dördüncü Umum Müfettişlik teşkil edilir. Aslında Dördüncü Umum Müfettişliğin teşkili, Cumhuriyet Yönetimi’nin Dersim’e yönelik hazırlıklarının sonucudur. Zaten Dördüncü Umum Müfettişliklere sadece Korgeneral rütbesindeki askerler atanabilecektir.
Atatürk Kurdu, Demokrat Parti Kapattı
Umum Müfettişliklerle ilgili aslında önemli bir ayrıntı daha belirtilmelidir. Umum Müfettişlik daha Milli Mücadele sürerken yani Birinci Meclis döneminde de kabul edilmiştir. Koçgiri İsyanı’nın hemen ertesinde gündeme gelen Umum Müfettişlik İdaresi’ne muhalefet şu gerekçeyle karşı çıkıyordu:
“Memleketten İstiklâl Mahkemelerini kamilen kaldıralım, memlekete adalet verelim. Adalet için çare İstiklâl Mahkemeleri’ni kaldırmaktır. Müfettişi Umumilik Kanunu’nda toptan tüfekten bahsediliyor. Bu milletin üzerine hâlâ top ile tüfekle, mitralyözle mi yürüyeceğiz?”
Ancak Mustafa Kemal bu tür ucuz muhalefeti yenerek Umum Müfettişlik yasasını o dönemde de çıkartmıştı. Çünkü bölücülük, her dönemde insan hakları ve hürriyet laflarının arkasına sığınarak idareyi gevşetmeye çalışmıştır.
Atatürk’ün Cumhuriyet döneminde Umum Müfettişlikle ilgisi de belirtilmelidir. Umum Müfettişlerin çalışmalarını yakından takip eden Atatürk, özellikle Dersim Harekatı sırasında Dördüncü Umum Müfettiş Alpdoğan Paşa’ya büyük destek vermiştir. Nitekim İnönü’nün Alpdoğan Paşa’ya 30 Mayıs 1937 tarihli mektubunda şu sözler dikkati hemen çeker:
“… Atatürk sizden bana büyük bir takdir ve memnuniyetle bahsetti. Bilhassa hanımefendinin asalet ve nezaketi ve Sabiha Gökçen’e gösterdiği alaka ve şefkat kendisini pek mütehassis etmiştir.”
Bilindiği gibi Sabiha Gökçen, Atatürk’ün manevi kızıdır. Ve Dersim İsyanı’nı bastırmak için havadan bombardıman yapan pilotlarımızdandır.
Umum Müfettişliğin önemi Cumhuriyet İdaresi’nin Kürt meselesine yaklaşımını bizzat yürüten kurum olmasındandır. Bu bakımdan 7-22 Aralık 1936 tarihleri arasında düzenlenen Umum Müfettişler Toplantısı özel önem taşımaktadır. Dersim İsyanı öncesindeki toplantı Cumhuriyet İdaresi’nin olaya yaklaşımını özetler. Şu satırlar Dördüncü Umum Müfettiş Alpdoğan Paşa’nın raporunda geçmektedir:
“…Türkçe bilmeyen çocuklara bu mekteplerde Türkçe öğretiliyor. Türk duygusu aşılanıyor. Tunceli içerisinde dilini unutmuş Türk soyundan insanların kasaba ve nahiyelerle civarına iskanları düşünülüyor.
…. Toplu bir Türk camiası vücuda getirecek bu hususta hazırlıktayız.
…. Soyadı kanunu mıntıkada takip edilerek Türk soyu adlarının soyadı olarak halka verilmiş olması ve bu adlarla kendilerinin çağrılmasıdır…”
Umum Müfettişliklerin kaldırılmasıysa Demokrat Parti iktidarı altında olacaktır. Kürt bölücülüğüne kucak açan DP, daha ilk görev yılında bu kurumu lağvedecektir. Kürtçülüğün önde gelen isimlerinden DP Diyarbakır milletvekili Mustafa Remzi Bucak, Umum Müfetişliklerle ilgili görüşmede şu sözleri sarf edecektir:
“… Bu memleketin siyasi idare tarihinde kapkara bir leke olarak yer almıştır Umum Müfettişlikler. Bu bakımdan Umum Müfettişlikler, idare ve siyasi tarihimizde iğrenç ve korkunç kanlı sahifeler ilave etmekten başka bir vazife görememişlerdir…”
Aynı Bucak’ın daha sonra Kürdistan’a özerklik verilmesi ve federasyon kurulması için İsmet İnönü’ye başvurduğunu da göreceğiz.
Görüldüğü gibi 1927 tarihinde Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in imzasıyla kurulan Umum Müfettişlikler 1952 yılında karşıdevrimci Demokrat Partililer tarafından ortadan kaldırılmıştır. Tıpkı Köy Enstitüleri, Halkevleri… gibi.
Birinci Umum Müfettişlik çalışmaları sonuçlarını vermeye başlar. Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra Birinci Umum Müfettişlik bölgesinde Kürt isyanı gerçekleşmez. Ancak Kürt bölücülüğü bu dönemde merkez üssünü Diyarbakır’dan Ağrı’ya kaydırır. 1927 ile 1931 yılları arasında Ağrı’da üç ayaklanma gerçekleşecektir. Bunların en büyüğü ve en önemlisi Üçüncü Ağrı İsyanı’dır.
İskan Kanunu
Ağrı İsyanı’ndan hemen sonra Cumhuriyet İdaresi’nin Kürt meselesinde yeni bir tedbiri olan İskan Kanunu hazırlanacaktır. 1932 yılında kanun teklifi haline getirilen ve 27 Mayıs 1934 tarihinde yasalaşan İskan Kanunu, hem gerekçesi hem de uygulanışı açısından son derece önemli bir belgedir.
İskan Kanunu’nun gerekçesinde öncelikle yaşanılan sorunun kökeninin Osmanlı yönetiminde olduğu belirtilir. Gerekçe’nin ikinci sayfasında bu durum şöyle ifade edilir:
“Dini ve emperyalist saltanatın memlekette idame ettiği idarei mutlakanın bünyesi esasen milli temsil siyaseti tatbikine gayrı müsaittir. Mutlakiyet kendi varlığını birbiriyle anlaşamayan unsurların yan yana bulundurulmalarına ve birbirleriyle bağdaşmamalarına ve kaynaşmamalarına istinat ettiriyordu. Onun için muhtelif kıtalardan gelen muhacir unsurlar hane hane Türk kasaba ve köyleri içine dağıtılarak eritilip temsil edilmeleri maksadı hiçbir zaman istihdaf edilemezdi. Muhtelif vilayetlere gelen bu halk blok halinde müstakil köy ve mahalle teşkil etmek üzere yerli Türklerin arasına bir ihtilaf unsuru olarak katılırdı. Bunlar yıllarca kendi dilleriyle mütekellim kaldılar. Bütün Osmanlı devrinde Türkçeyi ana dili olarak benimseyemediler.. Türk ırkına ve harsına mensup muhacirler bile blok halinde ayrı yerleştirilmek yüzünden ırkdaşlarına bütün bir Osmanlı devrinde ısınamadılar.”
Üçüncü sayfadaysa Cumhuriyet döneminin uygulamalarına geçilmekte ve şu ifadeye yer verilmektedir:
“Bu dokuz yıl zarfında Cumhuriyet Hükümeti’nce hal ve tavsiyesine muvaffakiyet elveren dahili, harici birçok meselelerden sonra normal bir sistem tahtında milli bünyemizi korumağa, sağlamlaştırmağa, mütecanisleştirmeğe ve milli harsımıza ve muasır medeniyete daha ziyade intibakları matluk olan nüfus kütleleri üzerinde müsmir bir surette Devlet eliyle işlemeğe Türk nüfusunu kemiyet ve keyfiyetçe inkişaflandırmağa müteveccih bir nüfus siyaseti takip ve tatbikine sıra gelmiştir.”
Takip ve tatbik edilecek nüfus siyasetinin ne şekilde olacağıysa şu şekilde belirtilmektedir:
“Yine dahili iskan safahatı cümlesinden olarak ana dili Türkçe olmayan nüfus terakümlerinin menine ve mevcutlarının dağıtılması şekillerine ve bu suretle hars vahdetinin korunmasına ait tedbirlerin ittihaz ve tatbiki için Hükümete kanuni selahiyet alınması düşünülmüştür.”
İskan Kanunu’nun gerekçesinde de görülebileceği gibi Cumhuriyet İdaresi, Türkiye’de Türk nüfusunu -ki bu nüfusun ana dili Türkçe olacaktır- arttırmak için bir nüfus siyaseti izleyecektir. Bu siyasetin gerekçesiyse Osmanlı’nın farklı kavimleri kütleler halinde koruyarak tek bir milli kimlik yaratmaya engel olmasıdır. Osmanlı’nın bu kozmopolit siyasetine karşılık Cumhuriyet İdaresi, tek bir Türk kimliği yaratmak için, farklı kavimleri Türklük içine dağıtarak eritecektir!
Türklük İçinde Hamur Oluncaya Dek Eritmek !
Kabul edilen İskan Kanunu’ndaysa bu gerekçeye uygun olarak çok önemli noktalara temas edilmiştir. Yedinci sayfada şu ifade edilmektedir:
“Yapmacık Osmanlı topluluğunun bir gün için Türk’e veremediği geniş soluk almayı, Türkiye Cumhuriyeti kendisi için en yüksek, en değerli en büyük amaç yapmıştır. Osmanlı İmparatorluğu Türk’ü başka soylar kazancına çalıştırarak onu yükseltmeyi kendisine ve yaşatmak istediği gemsiz buyrukçuluğuna nasıl bir çürük temel edinmişse Türkiye Cumhuriyeti de bütün olgunluğunu Türk varlığından alarak onun dışında hiçbir şey görmemek üzere öz benliğini milletine dayamakla yükselmektedir. Bunun içindir ki Osmanlı İmparatorluğu, değişik ve çetrefil dil söyleyenlerin içinde, içi dışı ayrı kalmış kümeler kılığındaki insan kalabalıklarının birbirini anlamamaları ve anlaşamamalarında nasıl kendi eğri yaşayışını korumak istiyor idiyse Türkiye Cumhuriyeti de ancak gönül ve kafa birliği ile dil birliğini göz önüne alarak bir soyun tek çocuğu saydığı Türklüğün iç ve dış güçlerini biletip yükselterek her şeyi ancak bu büyük Türk’e bağlamayı kendisine ülkü ve amaç yapmıştır.
…. Yalnız muhacir getirerek yerleştirmek düşüncesi bu kanunda yer tutmuş değildir. Burada en canlı ve en köklü düşünce, yapılacak iş, yerleştirmenin bilgi yolunda yapılmış olmasıyla beraber binlerce yıldan beri dönüp dolaşan dağınık Türkleri toplayarak artık bu göçebe yaşayışına bir son vermek ve kültür işini kökünden kesmek için buraya açık ve kestirme kurallar konmuştur. Öteden beri Türk kültürüne uzak kalmış olanların ülkede yerleşerek onlara Türk kültürünü benimsetmek için Devletin yapacağı işler bu kanunda açıkça gösterilmiştir.. Türk bayrağına gönül bağlamamışken Türk yurttaşlığını, kanunun ona verdiği her türlü hakları kullanmakta olanları, Türkiye Cumhuriyeti uygun göremezdi. Bunun içindir ki bu gibileri Türk kültüründe eritmek ve onları Türk oldukları için daha sağlam yurda bağlamak yollarını bu kanun göstermiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde Türk’üm diyen herkesin bu Türklüğü Devlet için belli ve açık olmalıdır.”
Görüldüğü üzere İskan Kanunu, tek bir Türklük yaratmak için çıkarılan bir kanundur. Bunun için tek bir Türk kültürü oluşturulması gerekmektedir. Ve en önemlisi de Türkiye Cumhuriyeti kanunlarından yararlananların kendilerini Türklükten bağımsız görmelerini Cumhuriyet İdaresi’nin kabul etmeyeceğidir. Bugünkü tartışmalarla paralel bir biçimde, o günlerde de bu ülkenin bayrağına, diline bağlı olmayıp bu ülke kanunlarının sağladığı haklardan yararlananlar vardı. İşte bu kanundan sonra artık bunlara müsamaha edilmeyecekti!
Ve dahası bugün Atatürk’e mal edilmeye çalışılan Türk-Kürt kardeşliğinin tam tersine, İskan Kanunu açıkça şunu söylemektedir:
“Yalnız 1876 yılından sonrakileri ele alırsak yok olan Osmanlı İmparatorluğu’nda gelip yerleşen değişik dilli ve değişik kültürlü olanlar inançta yerli Türk’le birleşikken bile bunların ayırt edilmeyecek gibi Türk kültüründe yoğrulduklarını söyleyemeyiz. Bunu Türk kültürünün yetiştirici, yükseltici ve yerleştirici gücünün düşüklüğüne veremeyiz. Bu gelenleri Türk kendi topluluğu içine almışken ve hemen pek çoğu da Türk Dili’ni konuşurken bile Türk kültürünü, Türk duygusunu bilinçli olarak taşımaktan sekmişlerdir. İşte bunun içindir ki geçmişte denenmiş olanı bir daha denemek gibi zararlı bir işe girişmektense bunu kökünden kesip atmayı isteyen bu madde ile Devlet bu gibi yurda gelenleri ta Türk kültürü içinde eyice eriyip büyük Türklük içinde hamur oluncaya kadar gözü önünde tutmak istemiştir.”

Aşiretlerin Dağıtılması ve Toprak Devrimi
İskan Kanunu, Atatürk’ün Altı Ok Programı’nın çok önemli halkasıdır. İskan Kanunu’nun aşiretleri kaldıran kararı aşiret düzenine karşı ulusalcılık/milliyetçilik tedbiri, aşiretlerin dağıtılmasıyla birlikte çıkarılan “Köylüyü Topraklandırma Kanunu” ise halkçılığın önemli bir uygulamasıdır.
Atatürk başta olmak üzere bütün Cumhuriyet yöneticileri Kürtçülüğün, aşiret düzeninde yaşayan bir toplumsal sistemden güç aldığını görüyorlardı. Bu sistemde topraksız köylü, şeyhin, ağanın esiri, kulu, kölesiydi. Devlet iktidarına karşı bu kırsal alanda ağanın, şeyhin egemenliği söz konusuydu.. Devlet kendisine rakip olan bu iktidara göz yumarsa devlet içinde devlet kurulmuş olacaktı. Kürtçülük zaten tam da bu nedenle gelişmişti. Güçsüz Osmanlı padişahları, gerek İran’la gerekse Ermenilerle mücadelede Kürt aşiretlerine destek olmuş, onlara otorite vermişti. Böylelikle Kürt aşiretleri Osmanlı içinde ve karşısında bir güç olmuşlardı. Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte varlığı tehlikeye düşen aşiretler, bu konumlarını korumak için gerek Hilafetçiliğe gerekse Kürtçülüğe başvurarak halkı Cumhuriyet devletine karşı ayaklandırıyordu.
O halde Kürtçülükle mücadelenin en önemli tedbiri aşiret yapısının dağıtılması olabilirdi. Ancak bunun için de aşiret egemenliğinden kurtarılacak köylüye toprak dağıtmak gerekirdi. Bu ise bir toprak reformunu gerekli kılıyordu. İşte İskan Kanunu bu iki noktada da gereken yasal yolu açtı. Kanun’un 10. maddesi şöyleydi:
“Kanun aşirete hükmi şahsiyet tanımaz. Bu hususta herhangi bir hüküm, vesika ve ilama müstenit olsa da tanınmış haklar kaldırılmıştır. Aşiret reisliği, beyliği, ağalığı, şeyhliği ve bunların herhangi bir vesikaya veya görgü ve göreneğe müstenit her türlü teşkilat ve taazzuvları kaldırılmıştır. Bu kanunun neşrinden önce herhangi bir hüküm veya vesika ile veya örf ve adetle aşiretlerin şahsiyetlerine veya onlara izafetle reis, bey, ağa ve şeyhlerine ait olarak tanınmış, kayıtsız şartsız bütün gayrı menkuller devlete geçer.”
İskan Kanunu’nun anılan maddeleri toprak devriminin bir aşaması olarak desteklenmiştir. Ayrıca aşiretlerle mücadele alanında önemli bir adım da 27 Mayıs Devrimi’nden sonra atılmıştır. 19 Kasım 1960 tarihinde 2510 sayılı İskan Kanunu’na, 105. madde eklenmiştir. Bu ek madde uyarınca 55 ağa sürgüne gönderilmiş, topraklarıysa köylüye dağıtılmıştır.
Soyadı Kanunu
İskan Kanunu, yukarıdaki gerekçesinde de açıkça belirtildiği gibi dönemsel, isyan üzerine çıkarılmış bir kanun değildir. 1925 yılından başlayarak 1926, 1927, 1929, 1933, 1934 ve 1935 tarihlerinde toplam 11 adet iskan kanunu çıkarılmıştır.
İlk İskan Kanunu’nun Şeyh Sait İsyanı ve Mustafa Kemal’e yönelik İzmir Suikasti’nin hemen ardından çıkarılmış olması da dikkate değerdir. Çünkü Cumhuriyet’e muhalefet edenler, aşiretlere yaslanmaktadır. Bu aşiretlerle mücadeleyse ancak iskan kanunlarıyla mümkündür.
Aşiretlerle mücadeleyle birlikte çıkarılan Soyadı Kanunu da doğru bir yere oturtulmalıdır. Soyadı Kanunu, isyanları önlemek için isyan bölgesinde ikamet edenlerin nüfusa kayıt yaptırmalarını sağlamak, onları aşiret yapısından kurtarmak amacını da gütmektedir.
İskan Kanunu’yla aynı yıl çıkarılan Soyadı Kanunu’yla birlikte bir de Bakanlar Kurulu tarafından Soyadı Nizamnamesi yayınlanacaktır. Bu nizamnameye göre, Arnavutluk, Çerkeslik, Kürtlük gibi başka milletlere delalet eden soyadları alınamayacaktır. Soyadlarında ek olarak “yan, of, ef, viç, iç, is, dil, pulos, aki, zade, mahdumu, veled ve bin” gibi takılar da kullanılamayacaktır. Soyadları mutlaka ve mutlaka öz Türkçe olacaktır.
İskan Bakımından Yönetimsel Üç Bölgeye Ayrılan Türkiye
İskan Kanunu’nun en önemli özelliği Türkiye’de tek bir Türk nüfusu yaratmak için Türkiye’nin üç mıntıkaya ayrılmasıdır.
Madde 1- Türkiye’de Türk kültürüne bağlılık dolayısıyla nüfus oturuş ve yayılışının, bu kanuna uygun olarak İcra Vekilleri’nce yapılacak programa göre düzeltilmesi Dahiliye Vekilliği’ne verilmiştir.
Madde 2- Dahiliye Vekilliği’nce yapılıp İcra Heyeti’nce tasdik olunacak haritaya göre Türkiye iskan bakımından üç nevi mıntıkaya ayrılır :
1 numaralı mıntıkalar: Türk kültürlü nüfusun tekasüfü istenilen yerlerdir.
2 numaralı mıntıkalar: Türk kültürüne temsili istenilen nüfusun nakil ve iskanına ayrılan yerlerdir.
3 numaralı mıntıkalar: Yer, sıhhat, iktisat, kültür, siyaset, askerlik, inzibat sebepleriyle boşaltılması istenilen ve iskan ve ikamet yasak edilen yerlerdir.
Yukarıda yazılan iskan mıntıkalarının tasdikli haritasında, zamanla ortaya çıkacak ihtiyaca göre değişiklikler yapılması Dahiliye Vekilliği’nin teklifi üzerine İcra Vekilleri Heyeti kararına bağlıdır.”
Görüldüğü üzere devlet Kürtçülükle mücadele için bir nüfus planlaması yapacaktır. Burada iki tür önlem vardır : Birincisi aşiretlerin dağıtılmasıyla birlikte Kürtlerin, Türk bölgeler içine serpiştirilerek Türk kültürü içinde eritilmesi, ikincisiyse Türk kültürlülerin ve Türk muhacirlerin, Kürtlerin yoğun olduğu bölgelere iskanıyla buralarda da Türk kültürünün geliştirilmesi.
Kürtler Mahalle Kuramaz
Bizim Kürt istilası olarak ortaya koyduğumuz, Kürtlerin Batı’ya yerleşerek oralara da kendi aşiret ve köy kültürlerini taşıyarak Türkleri asimile etmeleri olgusu üzerinde de durmak gerekir. İskan Kanunu’nun 11. maddesi böylesi bir tehlikeyi görmüş ve buna karşı şu tedbiri getirmiştir:
Madde 11-
A- Ana dili Türkçe olmayanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin bir köyü, bir mahalleyi, bir işi veya bir sanatı kendi soydaşlarına inhisar ettirmeleri yasaktır.
B- Türk kültürüne bağlı olmayanlar veya Türk kültürüne bağlı olup da Türkçeden başka dil konuşanlar hakkında kültürel, askeri, siyasi, içtimai ve inzibati sebeplerle, İcra Vekilleri Heyeti kararıyla Dahiliye Vekili lüzumlu görülen tedbirleri almağa mecburdur. Toptan olmamak şartıyla başka yerlere nakil ve vatandaşlıktan iskat etmek de bu tedbirler içindedir.
C- Kasabalarda ve şehirlerde yerleşen ecnebilerin tutarı belediye sınırları içindeki bütün nüfus tutarının yüzde onunu geçemez ve ayrı mahalle kuramazlar.
Görüldüğü gibi Atatürk döneminde çıkarılan İskan Kanunu ile Kürtlerin mahalle ve köy kurmaları yasaklanmıştır!
Türklerin Kürtleşmesi
İskan Kanunu’nun Türklerin kendi milli kimliklerini unutmasına karşı, güncel olarak söylersek Kürtleşmesine karşı da bir tedbir olduğu ortadadır. Meclis’te kanun görüşmeleri sırasında Samsun mebusu Ruşeni Bey şunları söyler:
“Son üç dört asır zarfında saltanatın yarattığı hastalık maalesef Türk kanına yerleşmiş ve Türk, yabancı Müslüman soyları arasında kaldıkça Türklüğünü unutarak o soylara karışmağa müstenit olmuştur. Bugün Mısır’da, Filistin’de, Suriye’de, şurada burada Araplaşan Türkler yüz binlerle baliğ olmaktadır. Halbuki tabiatta her zihayatın bir miğdesi vardır.. Miğde mutlak canlı şeyler yemekle yaşar. Yani yaşayan yaşayanı yiyerek yaşar. Ferdin miğdesi olduğu gibi milletlerin de miğdesi vardır, o da insanları ve kümeleri yiyerek yaşar… Şimdi bir de dini ve dili ayrı olan soyları ele alalım. İmparatorluk devrinde düşmanlardan gördükleri yardımlarla, aldıkları imtiyazlarla öyle bir noktaya varmışlardı ki her doğan çocuk Türk düşmanı olarak doğmuş, Türk yurduna zarar vermek üzere büyümüştür. Bunlar yavaş yavaş kendi kültürleri, kendi ülküleri, kendi servetleri ve kendi yaşayışlarıyla Türk’e karışmamak için o kadar ileri gittiler ki kendilerinin bile olmayan dilleri benimsemişler, onu konuşarak bizden ayrılmışlardır.”
Dahiliye Vekili Şükrü Kaya da bu duruma değinerek İskan Kanunu’yla birlikte aynı zamanda dil davasının da halledileceğini belirtir..
Devlet Türk’ten Başka Millet Tanımaz
Atatürk döneminde alınan tedbirler elbette İskan Kanunu’yla sınırlı tutulamaz. Atatürk ve dönemi başından itibaren Cumhuriyet’in Türklük üzerine inşa edilmesine sahne olmuştur:
1- Daha 1922 yılında Büyük Taarruz’dan sonra millete beyanname yayınlayan Başkomutan Mustafa Kemal burada, “Kurtuluş Savaşı’nı birlikte veren Türklerle Kürtlere” değil “büyük asil Türk milletine” seslenir!
2- 1924 Anayasası Encümeni, Türkiye’deki millet meselesini şu şekilde formüle eder:
“Devlet Türk’ten başka millet tanımaz. Memleket dahilinde hukuku müsaviyeyi haiz başka ırktan gelme kimseler bulunduğundan, bunların ırki ayrılıklarını ayrı bir milliyet olarak tanımak caiz değildir.”
3- Atatürk 1926 yılında kendisini Türk milliyetçisi olarak tanımlar: “Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin mesnedi Türk camiasıdır. Bu camianın efradı ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa o camiaya istinat eden cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.”
4- Aynı şekilde Başbakan İnönü, 1925 yılında şunları söyler: “Biz açıkça milliyetçiyiz ve milliyetçilik bizim yegane birlik unsurumuzdur. Türk ekseriyetinde diğer unsurların hiçbir nüfuzu yoktur. Vazifemiz Türk vatanı içinde Türk olmayanları behemehal Türk yapmaktır. Türkleri ve Türklüğe muhalefet edecek anasırı kesip atacağız.”
5- Atatürk’ün Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt “Türk’ün en kötüsü Türk olmayanın en iyisinden iyidir. Geçmişte Osmanlı İmparatorluğu’nun bahtsızlığı ekseriya mukadderatını Türklerden başkasının idare etmiş olmasıdır.” der!
6- Başbakanlık’ın 1925 tarihli kararnamesine göre Kürtlüğe asimile olma tehdidi altında bulunan Malatya, Elaziz, Diyarbekir, Bitlis, Van, Muş, Urfa, Ergani, Hozat, Erciş, Adilcivaz, Ahlat, Palu, Çarsancak, Çemişkezik, Ovacık, Hısnı Mansur, Behisni, Arga, Hekimhan, Birecik ve Çermik vilayetleri ve kaza merkezlerinde, hükümet ve belediye dairelerinde ve diğer idari şubelerde, okullarda, çarşı ve pazarlarda Türkçeden başka dil kullananların hükümet ve belediye emirlerine karşı gelmek suçundan cezalandırılması kararı alınmıştır!
7- 1928 yılında “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyası başlatılmıştır. Atatürk de “Türk milletindenim diyen insan, her şeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne, topluluğuna bağlılığını iddia ederse buna inanmak doğru olmaz.” demiştir.
8- Atatürk Medeni Bilgiler kitabında şu uyarıyı yapar: “Bugünkü Türk milleti siyasi ve içtimai camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkeslik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdad devirleri mahsulü olan bu yanlış tevsimler, birkaç düşman aleti, mürteci beyinsizden maada hiçbir millet ferdi üzerinde teellümden başka bir tesir hasıl edememiştir.”
Gökçe FIRAT

İtalya Ceza Kanunu, Madde 292: ‘Her kim ulusal bayrağı veya devlete ait diğer bir sembolü aşağılarsa bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.’
Almanya Ceza Kanunu, Madde 90: ‘Her kim bir toplantıda veya yazılı neşriyatın dağıtılması suretiyle alenen Almanya Federal Cumhuriyeti’ne veya federe devletlerine veya anayasal düzenine hakaret eder veya kötü niyetle AŞAĞILARSA veya Almanya Federal Cumhuriyeti’nin veya federe devletlerden birinin renklerini, Bayrağını, Armasını Veya Ulusal Marşını Tahkir Ederse üç yıla kadar hapis veya para cezası ile cezalandırılır.’
Polonya Ceza Kanunu, Madde 133: ‘Her kim Polonya Halkını ve Polonya Cumhuriyeti’ni alenen AŞAĞILARSA bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.’
İspanya Ceza Kanunu Madde 543: ‘…İspanya’nın, özerk bölgelerini veya simge ve amblemlerinin Sözle, Yazıyla Veya Eylemle alenen AŞAĞILARSA veya KÜÇÜK DÜŞÜRÜRSE, yedi aydan 12 aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır.’
Danimarka Ceza Kanunu Madde 110′ Her kim bir milleti, devleti veya bayrak ya da alametlerini veya Birleşmiş Milletleri ya da Avrupa Parlamentosu’ nu alenen AŞAĞILARSA dört aya, eğer ağırlaştırıcı nedenler varsa iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.’
Fransa Basın Özgürlüğü Kanunu Madde 30: ‘…hiç kimse Fransız ulusunu, Fransız devlet kurumlarını aşağılayıcı yayın yapamaz’
Portekiz Ceza Kanunu Madde 332 ‘…Her kim sözle, hareketle, yazıyla veya bir iletişim aracıyla Cumhuriyeti, ulusal bayrağı veya ulusal marşı, Portekiz hükümranlığının herhangi bir sembolünü veya amblemini aşağılar veya gerekli Saygıyı Göstermezse 2 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.
Bedii Nezih Oz
…..ili kIrsalInda teroristlerin dur ihtarIna
ate$le kar$IlIk vermesi
sonucu cIkan catI$mada.guvenli gorevlisi $ehit
oldu. Ya da
……ilinde devriye gorevini yerine getiren
..aracIna acIlan ate$
sonucu..guvenlik gorevlisi $ehit oldu.
Ya da……ili kIrsalInda teroristlerce do$enen
mayInIn patlamasI sonucu.asker
yaralandI..
Bu nasIl ba$lar biliyor musunuz?
Hava o kadar sIcaktIr ki beyninizdeki sIvInIn
buharla$Ip uctugunu
du$unursunuz. Olu$tugu anda kuruyup giden ter
damlacIklarIndan geriye
kalan tuzlar yuzunuzun ve hatta elbisenizin her
yanInI kaplamI$tIr.
Avucunuzun icindeki ter, yuzunuzdeki gibi kolay
kurumadIgI icin
elinizdeki tufeginizin metal kIsmI avucunuzun
icinde vIcIk, vIcIk oynar.
Ter ile Islanan celigin kokusu avucunuzun icine
ve elinizi surdugunuz her
yere siner.
Önunuzde yuruyen adamIn, ayagInIn kuru toprakla
her temas edi$inde
cIkan toz, agzInIzIn kupkuru olmasIna ve zor nefes
almanIza sebep olur.
SIrt cantanIzIn askI kayI$larI yuzunden
omuzlarInIzI hissetmezsiniz.
Kult agrIlarI ancak cantayI sIrtInIzdan
cIkardIgInIzda fark edersiniz.
BastIgInIz her ta$ parcasI, her calI ve bir
ayagInIzIn kaplayabildigi her
yeryuzu parcasIndan cIkan sesi duyarsInIz.
Yurudugunuz yerdeki her Agustos boceginin
sesini, dallardaki
ku$larI, yuzunuzun etrafInda urkutucu devriye
ucu$larI yapan
arIlarIn kanat seslerini, agzInIza ve yuzunuze
ya da herhangi bir
yerinizdeki kucuk yaralarIn uzerine konmaya
calI$an sineklerin
vIzIltIlarInI, ayagInIzI bastIgInIz yerden
havalanan ye$il
cekirgenin kucucuk cussesine ragmen cIkardIgI
tok kanat sesini en ince
ayrIntIsIna kadar duyarsInIz.
Sonra, kendi techizatInIzIn ve onunuzdeki
arkada$InIzIn ve
arkanIzdaki arkada$InIzIn techizatlarInIn
cIkardIgI duzensiz seslerin her birini
ayrI ayrI duyarsInIz.
Ve aynI anda onunuzdeki arkada$InIzIn nefes
alI$larInI duyarsInIz,
oksurmesini ve hap$IrmasInI da duyarsInIz.
Telsizinizden cIkan seslerin ve cIzIrtIlarIn her
biri ayrI ayrI katIlIr bu senfoniye.
Ter ve tozun birle$mesinden olu$an kaygan camur,
postalIn icindeki
tum ayagInIzI kaplamI$tIr, coraplar once su
toplayIp sonra patlayan yerlere
adeta bir deri gibi yapI$mI$tIr.
En cok yapmak istediginiz $ey ayaklarInIzI
yIkayIp, coraplarInIzI
degi$tirmektir. Ama bu cok buyuk bir lukstur o
anda.
Çunku…
Çunku hangi calInIn dibinde, hangi kayanIn
arkasInda sizi
bekledigini bilmediginiz ihaneti arayIp bulmanIz
ve yok etmeniz
gerekmektedir.
Butun masumlarIn hayatI ve huzuru size emanet
diye, ogretmenler
bayrak diregine asIlmasIn diye, kundaktaki
bebekler kur$unlanmasIn
diye, binlerce yIllIk emanete halel gelmesin
diye kahpeligi ve
ihaneti yok etmeniz gerekmektedir.
Çunku bunun icin bayragIn, silahIn, namusun ve
$erefin uzerine
yemin etmi$sinizdir.
Çunku onemli olan ayagInIz degil, ulkeniz,
bayragInIz ve
onurunuzdur.
i$te bu yuzden lukstur ayak yIkamak, corap
degi$tirmek. i$te bu
yuzden senfoniye donu$mu$tur butun o duzensiz
sesler guruhu.
Sonra!..
Sonra birden tum sesler kesilir, bIcagIn dalI
kestigi gibi,
makasIn kagIdI, pensenin bir hoparlor kablosunu
kestigi gibi…
Bir anda…
Ku$larIn sesleri, arIlarIn ve sineklerin
vIzIltIlarI, cekirgenin
kanat sesleri hepsi bir anda biter.
Gozlerinizi actIgInIzda onunuzdeki arkada$InIzI
degil, gokyuzunu
gorursunuz, yere du$mu$ oldugunuzu anlamanIz
birkac saniye surer.
Tek hissettiginiz kesif bir barut ve yanIk et
kokusudur, yuzunuzun toprak
parcalarIyla kaplandIgInI fark edersiniz,
temizlemek icin
calI$mazsInIz.
Arkada$larInIzIn bagIrarak ko$u$turdugunu gorur
ama kulagInIzdaki
cInlama ve ugultudan seslerini duyamazsInIz. Sesleri
yava$ yava$ duymaya
ba$ladIgInIzda ayaga kalkmaya calI$IrsInIz ama
ba$aramazsInIz.
Yine birkac saniye sonra arkada$larInIzIn
sesleri arasInda ‘mayIn’
kelimesini ayIrt eder ve kalkmaya calI$tIgInIzda
ayagInIzdaki
yogun agrIyI fark edersiniz.
AyagInIz yoktur ama yine de agrIdIgInI
hissedersiniz.
Ne oldugunu anlamak icin baktIgInIzda ise
parcalanmI$ pantolonunuzun
ve kopmu$ ayagInIzIn farkIna varIrsInIz. i$te her
$ey o anda ba$lar.
AvazInIz cIktIgI kadar bagIrIrsInIz. Sonra,
nefesiniz biter.
Sonra, yeniden nefes alIrsInIz ve yeniden
bagIrmaya ba$larsInIz.
Sonra yine nefesiniz biter ve yeniden, yeniden
ve yine….
YanInIza ilk gelen arkada$InIz size, ‘fazla bir
$ey yok, sadece kucuk bir
yara’ gibi telkinlerde bulunur. Ama siz
arkada$InIz konu$urken de,
helikopterle hastaneye goturulurken de artIk bir
ayagInIzIn
olmadIgInI biliyorsunuzdur.. Hep bir soru cInlar
kafanIzIn icinde ‘neden ben,
neden ben, neden ben ?’
Hastanede gecen aylar, tedavi ve terapilerde
gecen yIllar sonunda,
dizkapagInIzIn on iki santim altIndan takIlI
olan ve her ak$am yatarken
veya banyoya girerken cIkarIp kenara koydugunuz
takma bacak artIk bir uzvunuz olmu$tur.
Ama bunun onemi yoktur cunku bu fedakarlIgInIz
sayesinde vatan var
olacaktIr. Sizin bir bacagInIzIn ne onemi vardIr
ki!
ArtIk ko$amayacak olmanIzIn, yazIn herkes gibi
havuza, denize
giremeyecek olmanIzIn da hic onemi yoktur. Vatan sag
olsun yeter.
Sonra birilerinin, sizin odediginiz vergilerle
FransIz televizyonlarInda,
ugruna yarIm kaldIgInIz vatan hudutlarInI hice
sayan programlara finans
sagladIgInI okursunuz. AynI dillerin bundan
pi$manlIk
duymadIklarInI soylediklerini de okursunuz.
Pamuk’larI, Dink’leri, okursunuz, Bizans
cocuguyum diyenleri duyar,
Ali
Kemallere tanIk olursunuz, ‘koclar gibi
satanlarI’ gorursunuz.. .
Turk BayraklarInIn yakIldIgInI, gorursunuz.
Ba$larIna cuvallar gecirilip
a$agIlanarak elleri arkalarIndan baglanan Turk
askerlerini gorursunuz.
Bu a$agIlanmaya cevap verecek tanklarIn motor
seslerini,
helikopterlerin kanat seslerini, piyadelerin intikam
yeminlerini
duymayI beklersiniz ama duyamazsInIz..
Onun yerine hainlerin cesetlerinin ustune
ortulen caputlara ‘bayrak’
diyenleri gorursunuz, ‘ucaklarInI cek’, ‘valiyi
cek’ diyen ba$kanlarI ve
kar$IlarInda kekeleyen riyaseti gorursunuz.
Yok, yok bu da yetmez. Askere, polise, ogretmene
ate$ eden, yol
kesip soygun yapan, koy yakan, okul yIkan, mayIn
do$eyen teroristlerin sadece
‘ben bir $ey yapmadIm’ demelerinin esas kabul
edilip, ‘sucsuz’ sIfatIyla
serbest bIrakIldIgInI gorursunuz.
SusanlarI, konu$masI gerektigi halde susanlarI
gorursunuz, konu$anlar
her konu$tugunda, kekeleyenler her kekelediginde ve
susanlar her
sustugunda siz yeniden vurulursunuz, yeniden
olursunuz her defasInda.
Govdenizden o topraga akan kan, bu defa icinize
akar,
inandIklarInIza, ugrunda sava$arak kendi
kanInIzI akItmak pahasIna
tertemiz tuttugunuz degerlerinize akar.
Sizin kaya arkalarInda, calI diplerinde
aradIgInIz ihanet gelir aklInIza,
o mayInlarI yerle$tiren eller gelir. Sorgulamaya
ba$larsInIz: ‘Biz
bu ihaneti dogru yerde mi aradIk, kuyrugunda
dola$tIgImIz yIlanIn ba$I, hep
gozumuzun onunde miydi yoksa?’diye sorarsInIz
kendinize.
Onlara verilen maa$’In sizin vergilerinizden
odendigini, icinize
sindiremezsiniz, uykularInIz kacar, neden bu
vatanI sizin kadar
sevmediklerini du$unursunuz.
Bu vatan onlarIn da vatanI degil mi?
Onlar da, tIpkI benim gibi namusun ve $erefin
ustune yemin etmedi mi?
diye sorarsInIz kendi kendinize.
Sinirlenirsiniz, uzulursunuz, on be$ ya$Inda bir
askeri okul
ogrencisi iken her adImda soylediginiz,
beyninize ve yureginize
nak$ettiginiz sozler gelir aklInIza: ‘VATAN,
SANA CANIM FEDA’
Geri kalan tum hayatInIzIn ilk be$ dakikasI,
boyle ba$layacak i$te
ve hayatInIz boyle devam edecektir. Son
nefesinize kadar
sava$acaksInIz ihanetle, her $eye ve herkese
ragmen, bu yolda
olene ya da bu ihaneti bitirene kadar.
Siz diyorum, cunku bu vatan icin bedel odeyen
insanlarIn neler
ya$adIgInI, neler hissettigini, size ragmen ve
sizin icin neler
yaptIklarInI, neler yapabileceklerini bilin
istiyorum. Okudugunuz ya da
televizyonda duydugunuzdan daha fazladIr
ya$ananlar.
Yani aslInda gazetelerin ic sayfalarIndaki,
minicik karelerde okudugunuz;
‘…ili kIrsalInda teroristlerce do$enen mayInIn
patlamasI sonucu,
bir guvenlik gorevlisi yaralandI!’ haberi
aslInda o kadar da kIsa degildir..
Sizin, daha okudugunuz gazetenin arka sayfasIna
gecerken unuttugunuz,
falanca mankenin otel odasI maceralarIna, ya da
uyu$turucu komasIndan
olen ogluna ‘$ehit’ deyip Turk bayragI orten kadInIn
haberine
ayIrdIgInIzdan daha uzun zaman ayIrmadIgInIz bu
kucuk haber,
birileri icin bir omur boyu surecek ve asla
unutulmayacaktI r.
Ve siz unuttuktan sonra da ba$ka birileri, ‘ne
icin?’ dendiginde ‘vatan icin’
diyecekleri fedakarlIklarInI size ragmen
yapmaya devam
edeceklerdir.Sizin uyu$mu$lugunuza, duyarsIzlIgInIza ragmen,
sizin
rahatlIgInIza, sizin vicdanlarInIza ragmen bu
kahramanca
fedakarlIklar ve bu ilk be$ dakikalar ya$anmaya
devam edecektir.
Asla unutmayInIz ba$InIzIn ustundeki egemenlik
ortusunun payandasI
kopan bacaklar, bedeli ise size ragmen bu vatan icin
akan kanlar, feda
edilen canlar, sIcak yuvalarInI, babalarInIn
yuzlerini unutan kucucuk
cocuklarInI du$unmeden vakfedilen hayatlardIr.
Ne kadarInI anlayabilirsiniz veya anlamak sizin
umurunuzda mI bilmiyorum,
ama birileri bunlarI ya$adI, birileri hala
ya$Iyor ve emin olun
ya$lI dunya dondukce, Turk vatanI ve Turk
BayragI icin birileri
daha tum bunlarI ya$ayacak.
Gordugunuz gibi size bir hayli uzak bir ya$am
bicimi bu. Masalarda
oturup ‘aydInca’ sohbetler etmeye hic benzemiyor
degil mi?
Bir an icin bile olsa kendinizi onlarIn yerine
koyasInIz diye ‘siz’
diyerek yazdIm, sizin onlardan biri
olamayacagInIzI biliyorum.
‘Siz’ kim misiniz?
Siz kendinizi cok iyi biliyorsunuz!
Biz de, biz de sizi cok iyi biliyoruz.
‘Siz’ de bilin ki biz asla unutmayacagIz.
‘VARLIĞIM TURK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN’
VATAN SiZE MiNETTARDIR.. .

Sevgili Okuyucular,
Avrupa Birliği yetkililerinin ve ABD siyasilerinin ve askerlerinin zaman zaman ülkemize gelerek veya buldukları her fırsatta ülkemizin kanunlarını hiçe sayarak ve insan haklarıyla Avrupa standartlarının gölgesine sığınıp birliğimize ve dirliğimize saldırdıkları, horlayıcı ifadelerle bize tepeden baktıkları sık sık rastladığımız “normal olaylar” haline gelmiştir.
Türkiye’ye gelir gelmez Diyarbakır’ı ziyaret etmeyi adet edinenlerin de Türkiye’ye vermek istedikleri mesaj da bu tür saldırılar gibi cevapsız kalmakta ve sanki tepemizde, kendi iktidarlarımızın dışında bir iktidar varmış ve biz bunlara mecbur ve mahkummuşuz gibi bir hava yaratılmış bulunmaktadır.
Burada önemli olan çocuklarımızın, torunlarımızın kafasına, iki asırdır yerleştirilmeye çalışılan aşağılık duygusunun ne derece katmerlendiğini, idarecilerimiz ve ilim adamlarımızın görmezlikten gelmeleridir. Bir millet için bundan büyük bir tehlike düşünülemez.
Şüphesiz bu tehlikeyi daha da büyüten, bu zaman içinde içimizden yetişmiş, rahmetli Cemil Meriç’in ifadesiyle “batının Yeniçerileri” olmuş Türk aydınlarının varlığı ve bunların batıdan aldığı destekle ülkemizde son derece itibarlı ve güçlü bir kadro oluşturduklarıdır. Bu kadrolar içinde dönmeliklerini unutmamış ve dolayısıyla dönmemiş dönmelerle dinsiz dinciler çoğunluğu teşkil etmektedirler.
Evlenmiş bir insanın karısının veya kocasının Almanya’ya Almanca öğrenmedikçe girişini yasaklayan zihniyet hangi hakla insanlıktan, insan haklarından bahsedebilir? Haber filmlerinde bizde nadir olan polis canavarlığının en şiddetlisini görebildiğimiz Avrupa ve Amerika polisini bırakıp da mütemadiyen bizim polisimize saldırılmasının neresinde hakşinaslık vardır? Mahkemeye intikal etmiş bir davanın tarafı gibi, yasak olduğu halde beyanatlar verebilmek hangi “hukukun üstünlüğü” ilkesine uyar? “Hukukun üstünlüğü”, “yargı bağımsızlığı” diyerek hukuku çiğneyen AB yöneticileri kadar Türkiye’deki ortaklarına kim sus diyecektir? Bir yabancıyı sırf çıldırdığı için öldüren cahil bir Türke bütün dünya ile birlikte saldıran ve bu saldırıyı aylarca kaleminden düşürmeyen batının yeniçerisi aydınlarla Avrupalıların, kendi ülkelerindeki masum insanların evlerini yakan ve bunu sistemli şekilde tekrar eden soydaşlarının suçlarını milliyetçilik ve hatta ırkçılık gözüyle görmemelerine karşı Türkiye’deki her türlü yabancı düşmanlığından nefret eden Türk milliyetçilerine her fırsatta saldırmaları sadece ve sadece Türk düşmanlığı değil midir? Türk düşmanlığının Türk milliyetçileri hedef alınarak her vasıtayla kusulmasının ifade özgürlüğü adına meşru görülmesi ve meşrulaştırılması için kanunlarımızın değiştirilmesi hangi çeşit bir özgürlüktür?
Avrupa Birliği’nin Türkiye’de yapılmasını istediği kanun değişikliklerinin hemen hepsinin Türkiye’de suçluları korumaya yönelik olduğu, dikkatle inceleyenlerin gözünden kaçması mümkün olmayan bir gerçektir. Avrupa’nın insanlık adına, hukuk adına, laiklik adına, adalet adına, özgürlükler adına bize dayattığı reformlara önce kendisinin ihtiyacı vardır. Newmark’ın dediği gibi Türk düşmanlığı kanlarında bir gendir ve bunu kendi suçlarını, tutum ve davranışlarını hiç görmeden, hiç düşünmeden her fırsatta kusabilmektedirler ve öyle anlaşılıyor ki, kusmaya devam da edeceklerdir.
Yugoslavya’yı, Çekoslavakya’yı kendi böldü ise bu doğrudur, Kıbrıs’ı biz bölünce bu bütün batının üstümüze gelmesi için bir sebebtir. Irak’da, Afganistan’da terörist avı için dünyanın öbür ucundan gelip milyonlarca insanı öldüren, perişan eden ve çağımızın en büyük insanlık suçunu işleyenlerin bizim teröristlerimizi ise korumaları, hatta desteklemeleri “insan hakları”nın gereğidir. Cani veya cinayete ortak olduğu şüphe götürmez bir insanı iade bir tarafa, koruma altına alıp Türkiye’deki hapse düşmüş Avrupalı esrar kaçakçısı için kıyamet koparmaları “eşitlik” anlayışlarıdır. Türkler adam kesti demek parlamentodan geçirilebilen bir kanun ve buna bağlı olarak bir ifade özgürlüğü meselesi iken, aksini söylemek suçtur. Bu da “adalet” anlayışlarıdır.
Bu misalleri artırmak mümkündür. Batının insan hakları, fikir ve ifade özgürlüğü, adalet, hukukun üstünlüğü … gibi kavramları kendi menfaatleri istikametinde kullandığı vasıtalardan başka bir şey değildir. Rahmetli Cemil Meriç “hümanizm” batının günah çıkartmak için kullandığı bir terimdir derdi. Her şey batının menfaati için “vasıta”dır. Bunları bize gaye olarak sürerlerken kendileri vicdansızca Türk’e düşmanlığın vasıtası olarak kullanmaya devam ederler.
Bu yazıda batı düşmanlığı arayanlar boş yere gayret etmesinler. Türk milliyetçileri “yaradandan ötürü bütün yaratılanları” sever.
Ama devletlerimize ve milletimize hâkim olmuş bu felsefe, milyonlarca kızılderiliyi katleden, milyonlarca siyah deriliyi Türkiye’de merkeplere dahi reva görülmemiş, bir tutumla kırbaç altında çalıştıranlar için aptallıktan başka bir mânâ ifade etmemiştir.
Tanrı Türk’ü Korusun.
Prof. Dr. Turan Yazgan

22 Kasım 1967’de Aşık İhsani ile birlikte ABD bayrağını yaktı.İlk kez o gün gözaltına alındı.7 Mart 1968’de İÜ Fen Fakültesi’nde konuşma yapan Devlet Bakanı Seyfi Öztürk’ü protesto etti.
İlk kez o eylemden sonra tutuklandı.
Tam 40 yıl önce bugün İstanbul Üniversitesi’nde bir işgale önderlik etti.
O işgalden sonra Türkiye’de emperyalizme karşı hareket alevlendi.
Deniz Gezmiş bu hareketin ve o onurlu kuşağın sembol ismi oldu.
Bugün o işgalin yapıldığı 1 numaralı amfide 68’liler buluşacaklarmış.
Buluşacak ağbilerimize küçük bir hatırlatma yapmak istiyorum.
Temmuz 1968’de Amerika’nın 6. Filo’su İstanbul’a geldi.
Karaköy’de kerhanenin sokakları sabunlu sularla yıkanıp Beyoğlu batakhaneleri badana yapılırken bu yurtsever devrimci öğrenciler Amerikan askerlerini denize attı.
Deniz Gezmiş bu nedenle 30 Temmuz’da tutuklandı.
Sonrasını sizler benden daha iyi biliyorsunuz.
Emperyalizme karşı olduğu ve hiç kimseyi öldürmemesine karşın faşist oligarşi tarafından asıldı.
Babasına bıraktığı mektupta bakın ne diyor?
“(…)Küçüklüğümden beri evde devamlı Kurtuluş Savaşı anılarıyla büyüdüm. Ve o zamandan beri yabancılardan nefret ettim. Baba, biz Türkiye’nin ikinci Kurtuluş savaşçılarıyız. Elbette ki hapislere atılacağız, kurşunlanacağız da… Tıpkı Birinci Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi… Ama bu toprakları yabancılara bırakmayacağız. Ve bir gün mutlaka yeneceğiz onları… Düşün baba; bugün hükümet işini, gücünü bırakmış bizimle uğraşıyor. Çünkü bizden başka gerçek muhalefet kalmamış durumda. Ve hepsi Kemalist çizgiden sapmışlar. Ve tarih önünde hüküm giymiş durumdadırlar. Biz çoktan onları tarihin çöplüğüne atmış durumdayız. Size sesleniyorum ki bu Türkiye’de ben ve benim gibilerin olacağına ve bizim izimizde tam bağımsız Türkiye için çalışacaklarına var gönlümle inanıyorum…”
Şimdi bugün saat 14.00’te o amfide toplanacak “68’lilere” bir çift lafım var…
Bu toplantıyı Deniz Gezmiş ve arkadaşları adına yapıyorsunuz değil mi?
Şayet, “Deniz Gezmiş yaşasaydı AB’yi savunurdu” diyen ve hala solcu olduğunu savunan satılık gerizekalılardan değilseniz…
Yani, Deniz Gezmiş’in canını çekinmeden feda ettiği “Tam bağımsız Türkiye” inancına “biz samimiyetle sahip çıkıyoruz” diyebiliyorsanız…
Çıkın ve onun ölmeden önce kaleme aldığı bu metni yüksek sesle okuyun. AB’ye karşı olduğunuzu, Amerikan işgaline karşı olduğunuzu, yerel işbirlikçilerine karşı olduğunuzu, Soros’a karşı olduğunuzu ilan edin…
Köşelerinizde yayınlayın.
AB’den para alıp yazdığınız kitapların önsözlerine koyun.
Emperyalizme karşı, kayıtsız şartsız, durmak bir vicdan meselesidir.
Önce vicdan meselesidir.
Sizler 6. Filo geldiğinde kerhane sokaklarını sabunlu su ile yıkayan ayakçılardan biraz daha farklısınız.
Onlar da iki kuruş para almıştı bu iş için ama o gün ne adına o sokakları ak-pak göstermeye çalıştıklarını bilmiyorlardı.
Siz o gün oradaydınız ve şimdi de buradasınız.
Deniz Gezmiş ve arkadaşları mezarda…
Bu halkın onurlu vicdanında yatıyorlar.
Utanmadan o kürsüye çıkıp ağzınıza Deniz’in adını alıp anısını kirletmeyin…
Ayıptır.