Blog

  • Karadeniz’de 10 milyar varil petrol var!

    Karadeniz’de 10 milyar varil petrol var!

    TPAO, petrol arama çalışmalarıyla ilgili umut dolu açıklamalarda bulundu…

    2010 yılından itibaren Karadeniz’de sondajlara başlanacağını belirten Uysal, buradan 10 milyar varillik petrol rezervi beklediklerini söyledi. Eğer sondaj çalışmaları başarılı olursa Türkiye’nin tüm petrol ihtiyacını Karadeniz’den karşılamak mümkün hale gelecek.

    Halen ham petrolün varil fiyatı 135 doların üzerinde. 10 milyar varil rezerv bugünkü fiyatla yaklaşık 1 trilyon 350 milyar dolarlık değere karşılık geliyor. TPAO, Karadeniz’deki çalışmalarını açık denizlerdeki petrol arama faaliyetlerindeki başarıyla adından söz ettiren Brezilya’nın milli petrol şirketi Petrobras’la birlikte yürütüyor. Petrobras, Sinop açıklarında süren çalışmalarda sadece bu bölgeden 5 milyar varillik rezerv bekliyor.

    Şimdiye kadar çalışmalar için yaklaşık 500 milyon dolardan fazla yatırım yapıldı. 3. Türk-Arap Ekonomi Fuarı’nda konuşan Mehmet Uysal, “Eğer çalışmalar sonucunda Karadeniz’de tahmin edildiği kadar rezerv varsa 2015’te Türkiye’nin ihtiyacını yarıya indirir, Cumhuriyet’in 100. kuruluş yıldönümünde ise ihtiyacın tamamını karşılar.” dedi.

    Suriye ile ortak petrol arayacağız

    Panel sonrası gazetecilerin sorularını cevaplayan TPAO Genel Müdürü Mehmet Uysal, Suriye’nin ulusal petrol şirketi ile ortaklık kurma kararı aldıklarını açıkladı. Anlaşma kapsamında Suriye topraklarında ve Akdeniz’de ortak petrol arama çalışmaları yapılacağını kaydetti. Suriye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Sufian Alaw ise Türkiye ile Suriye arasında birkaç gün sonra ortak bir şirketin oluşturulmasını ilan edeceklerini bildirdi.

    Alaw, Suriye’de petrol rafinerileri yapılması ve kurulmasına ilişkin planları da bulunduğunu ifade ederek, Türkiye ile bu alanda da işbirliği yapabileceklerini aktardı. Alaw ayrıca, “Nükleer enerji alanında da Türkiye ile işbirliğine gidebiliriz.” diye konuştu. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler de Irak’ın Akkas bölgesindeki doğalgazın çıkarılması ve kullanılması noktasında Suriye, Irak, Türkiye olarak 3’lü görüşmelerin sürdüğünü söyledi.

    Zaman

  • Türkiye’de Siyasal İslam’ın Yükselişi

    Türkiye’de Siyasal İslam’ın Yükselişi

    Pentagon’un Siyasi İşlerden Sorumlu Savunma Müsteşarlığı tarafından hazırlatılan raporda ABD’nin Kemalizm’i yok edemediği ortaya çıktı. AKP ise ne yapacağı belli olmayan, sinsi yol izleyerek askeri darbe yolunu açabilecek bir parti!

     

    Heddam.com/Melike FK

    ANKARA, 16 Haziran 2008 Pazartesi

     

     

     

     

    Pentagon’da ABD eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman’ın üstlendiği Siyasi İşlerden Sorumlu Savunma Müsteşarlığı, RAND Corporation adlı araştırma kuruluşuna “Türkiye’de Siyasal İslam’ın Yükselişi” konulu bir rapor hazırlattı.Angel Rabasa ve F. Stephen Larrabbee adlı uzmanların imza attığı raporda, Türkiye’de İslam eksenindeki siyasi ve sosyal gelişmeler, gelecekteki olası senaryolar ve bunların ABD’ye yansımaları ele alınıyor.
    Türklerin şeriat devletine karşı durduğuna ve AB üyeliğinin halkın yarısından fazlasınca desteklendiğine dikkat çekilen raporda AKP‘nin kapatılmasının “çok az şeyi çözeceği” ve “krizin derinleşmesine sebebiyet vereceği” öngörülüyor.

    Raporda AKP‘nin Refah ve Fazilet gibi selef partilerden çok farklı olduğu belirtiliyor. AKP‘nin, AB yolunda diğer dinlere ait azınlıkların haklarını da içeren reformlar yapıldığına dikkat çekiliyor.

    “KEMALİZM HALA YAŞIYOR!”

    RAND raporunda önümüzdeki 10 yılda Türkiye için dört ana muhtemel senaryodan söz ediliyor: AKP’nin ılımlı, AB eğilimli bir yol izlemesi, sinsi İslamlaşma, AKP’nin yargı tarafından kapatılması ve askerî darbe.

    Rapora göre, AKP kapatılmazsa ve iktidarda kalırsa, laikleri tahrik edecek ve laik-dindar dengesini değiştirecek icraatlar yönünde bastırma hususunda “daha dikkatli” olacak.

    Kemalist idareci sınıfın Türkiye’de hâlâ “büyük oranda hakim” olduğu kaydedilen raporda, “Siyasette dinin kabul edilir rolünü tanımlayan çizgileri aşan herhangi bir hükümet, siyasi gerilime sebebiyet verecek ve muhtemelen askerî müdahaleyi tahrik edecektir.” tespiti yer alıyor.

    Bunun yanı sıra Türkiye’de ılımlı ve çoğulcu bir İslam geleneği olduğu vurgulanarak, dindar insanların da içinde bulunduğu çok büyük bir çoğunluğun din devletini desteklemediği belirtiliyor. Türkiye’nin Batı’ya büyük ölçüde entegre olmuş bir ülke olmasının dine dayalı bir sistem kurulmasını zorlaştıran bir başka faktör olarak anlatıldığı raporda, AKP hükümetinin gerçekleştirdiği demokratik reformlar ve azınlıklara yönelik yaklaşımıyla ülkedeki azınlık topluluklarının da desteğini aldığı kaydediliyor.

    “AKP SİNSİ YOL İZLEYEBİLİR, O ZAMAN ASKERİ DARBE OLUR”

    Rapor, AKP’nin “çok daha agresif bir İslamcı gündem” peşinde koşma ihtimalinin “daha az muhtemel” olduğu sonucuna varıyor. AKP’nin kapatılmasının “çok az şeyi çözeceği” ve “krizin derinleşmesine sebebiyet vereceği” öngörüsü yapılırken, muhtemelen partinin yeni bir isimle yeniden ortaya çıkacağı kaydediliyor. Askerî müdahaleleri “yumuşak darbe” ve “doğrudan müdahale” olarak ikiye ayıran raporda, özellikle eğer AKP, İslami gündem adına daha yoğun şekilde bastırırsa ordu tarafından doğrudan darbenin “değerlendirme dışı tutulmayacağı” ifade ediliyor. Ancak yazarlar bunun ordunun elindeki “diğer tüm seçenekler tükenirse” yapılacağını kaydediyor. Türkiye’nin Osmanlı döneminden beri İslam ile Batılılaşmayı birleştirmeye çalışmasının Ortadoğu‘daki diğer İslam ülkelerinden farklı olarak bölgedeki siyasi modernleşme sürecini tanımlayan keskin ayrılıklar ve şiddetten korunma ihtimalini artırdığı belirtiliyor.

    ABD’NİN DENEME TAHTASI: TÜRKİYE!

    “İslamî köklere sahip bir partinin din ve devlet arasındaki sınırlara uyarak laik demokratik sistemde icraat yapma kabiliyeti İslam’ın modern laik demokrasi ile bağdaştırılamayacağı argümanını çürütür.” deniyor. Bu deneyimin sonuçsuz kalmasının daha büyük laik-İslam kutuplaşmasına sebebiyet vereceği, Türkiye dışındaki İslam ülkelerine ve gruplara olumsuz yansımaları olacağı anlatılıyor. Öte yandan özellikle laikleri ve orduyu rahatsız ettiği gerekçesiyle, Amerikan devletine Türkiye’yi Ortadoğu için “model” olarak betimlememeleri uyarısında bulunulurken, Türkiye’deki ılımlı ve çoğulcu İslam anlayışının diğer Müslüman ülkeler için örnek oluşturabileceği notu düşülüyor.

    “Siyasal İslam” yorumunun “İslam’ın ışığında siyaset” olarak tanımlayan yazarlar, Türkiye’de bugün yaşanan siyasi gerilimleri “İslamcılar” ile “laikler” arasındaki mücadele olarak görmenin meseleyi “aşırı basitleştirmek” olduğunu düşünüyor.

    Rapora göre, “Bu gerilimler Osmanlı ve yakın Türkiye tarihinde derin kökleri olan, yeni yükselen sosyal sektörler ile laik elit -merkez ile çevre- arasındaki güç mücadelesinin bir parçası.” Raporda, “Eskiden Kemalistler Batı’yla bağların ve Batı’ya entegrasyonun ana destekçileriydi. Ancak yakın geçmişte bu rol artan şekilde AKP tarafından yerine getiriliyor.” deniyor. Türkiye’nin AB üyeliğinin reddi halinde ise “Türkiye’nin Batı’ya bağlarını zayıflatmak isteyen güçlerin kuvvetleneceği” savunuluyor.

     
     

     

  • KERKÜK-KIBRIS-KARASU ÜÇGENİNDE CAMBAZLIK

    KERKÜK-KIBRIS-KARASU ÜÇGENİNDE CAMBAZLIK

    From: Mümtaz Bayazıtoğlu [[email protected]]

    KERKÜK-KIBRIS-KARASU ÜÇGENİNDE CAMBAZLIK
    Hüseyin MÜMTAZ

                    Dış politikada “eşzamanlı” olarak başdöndürücü bir hızla, başdöndürücü gelişmeler yaşanıyor.

                    Devletlerarasındaki bu can pazarında bu hıza kim ayak uyduruyor, rüzgârın önüne mi kapılıp gidiyor, yoksa rüzgârı kontrol mü ediyor, pek merak ediyorum.

                    “Eşgüdümü” kim “güdümlüyor” ?

                    “Başmüzakereci” Babacan’ın son Amerika ziyaretinde Rice’la yaptığı görüşmeyle ilgili söylentilere Dışişleri tarafından yalanlama getirildi.

                    Dışişleri bakanlığı Sözcüsü Özgüergin; “haberde ABD Dışişleri Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ile yaptıkları görüşmede Sayın Bakanımıza atfen bazı ifadeler ileri sürülmektedir. Söz konusu haberin başlığı, haberdeki ifadeler ve ileri sürülen iddialar hiçbir şekilde gerçeği yansıtmamaktadır” denildi.

                    Öyleyse bahse konu “haberi” (Cumhuriyet. 11 Haziran 2008) irdeleyelim.

                    Haberdeki “ifadeler” iki yönlüdür; a)“Sayın Bakanımıza atfedilenler”;  b) Rice’ın cevabı.            Haberde Babacan’ın iki konuda Rice’dan yardım-aracılık istediği söylenilmektedir; 1. “Türkiye’nin AB’ye alınmayacağını biliyoruz. Ama ortaya çıkan olumsuz havanın dağıtılması ve Türkiye’de kamuoyunun tepki göstermemesi için sizin Fransa’ya baskı yapmanızı istiyoruz”; 2. “BM’nin Irak Özel Temsilcisi Stefan de Mitsura’nın hazırlayacağı öneri paketi öncesi ABD’nin, Türkiye’nin yaklaşımlarına uygun çözümler üretmesi”.

                    Dışişleri’nin açıklamasından anlaşılıyor ki, “Bakan’a atfen” bu söylenilenler “hiçbir şekilde gerçeği yansıtmamaktadır.

                    Kabul..

                    Dışişleri’nin açıklamasına inanmak durumundayız..

                    Peki ya Rice’ın cevaben söyledikleri?

                    Rice’ın halen taraflarca “yalanlanmayan” cevabının içeriğinde ne vardır?

                    Rice’ın AB konusunda ne cevap verdiği haberde yer almıyor. Ancak haberden, Kerkük konusunda şöyle söylediği anlaşılıyor:

                    “Bu konuyu bizimle değil, bölgesel Kürt yönetimi başkanı Mesud Barzani ile konuşun”.

                    Bu lâfı alın bir kenara yazın..

                    Babacan’ın Amerika gezisinden bir hafta kadar sonra Bush Avrupa’ya veda gezisine çıkıyor.

                    Bush bu arada gerçekleştirilen “Başkanlık döneminin son AB-ABD Zirvesi” için bulunduğu Slovenya’da “Türkiye’nin AB üyesi olması gerektiğine inanıyorum” dİyor.

                    Babacan “böyle bir şey istemediği halde”, bunu “kendiliğinden” söylüyor.

                    Türkiye’nin AB üyeliğine sürpriz bir destek de Hristofiyas ve Bakoyanni’den geliyor.

                    Stelyo Berberakis’in haberine göre “Rum kesiminin yeni lideri Hristofyas’la iki gün önce Kıbrıs’ta bir araya gelen Yunan Dışişleri Bakanı Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkan Sarkozy’ye çattı ve Türkiye’nin AB’ye girişine destek verdi…. Yunanistan Dışişleri Bakanı Dora Bokoyanni Rum Kesimi’nin yeni lideri Dimitris Hristofyas ile ilk resmi buluşmasını Lefkoşa’da gerçekleştirdi. Bir saatlik özel görüşmenin ardından gazetecilerle bir araya gelen Bakoyanni, Kıbrıs sorunu hakkında görüştüklerini söyledi. Ve Türkiye’nin AB üyesi olmasının kendileri için çok önemli olduğunu söyleyerek “Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy ne derse desin bizim desteğimiz tam” dedi. Türkiye’de yaşanan siyasi krizi de yakından takip ettiklerini belirten Bakoyanni “Sonucu ne olursa olsun Kıbrıs sorununun çözümü için uğraşlar asla kesilmemeli” dedi. Kadın bakan bir gazetecinin garantörlük sistemi ile ilgili sorusuna “Bunlar modası geçmiş sistemler. Adil bir çözüm bulunmasıyla zaten AB ülkesi olan Kıbrıs’ın garantisi AB’nin kendisi olacaktır” demesi dikkat çekti.

                    Siz dikkatinizi her ikisinin de Türkiye’nin AB üyeliği için verdiği desteğe çevirin ama Bakoyanni’nin; “Garantörlüğün modası geçti” sözünü de bir kenara yazın..

                    Peki acaba ABD (ve Yunanistan, Rum kesimi, Ermenistan, Öcalan, Peşmergeler) Türkiye’nin AB üyeliğini neden ister?

                    Üye olunan Kulüpte, Kulübün üyelik kuralları geçerlidir. Kendi tercihlerinizden uzaklaşarak, “Yönetim Kurulu”nun dediklerini yaparsınız.

                    Bir Yönetim Kurulu vardır, bir de üyeler..

                    Yeni Dünya Düzeni “Küresel” vizyona sahiptir. Bu düzende bir “küreselleştirilenler” vardır, bir de “küreselleştirenler”..

                    Yunanistan, Ermenistan ve peşmergeler birçok kereler ancak AB üyesi bir Türkiye’den istediklerini elde edebileceklerini ifşa etmişlerdir.

                    Peki Rice’ın cevabı, Bush ve Bakoyanni’nin söyledikleri doğrultusunda şu an çekilen fotoğrafın Kerkük-Kıbrıs-Karasu’da çerçevelediği resim nedir?

                    Yukarıdaki açıklamalarla eş zamanlı olarak Peşmergeler, “Kerkük referandumundan vazgeçebileceklerini” açıklamışlardır.

                     Irak’ın kuzeyinde kurulan Kukla Devlet’in Başbakanı Neçirvan Barzani, “referandumdan vazgeçebiliriz ve Kerkük’te yönetimi paylaşabiliriz” demiştir.

                    Hayırdır? Âniden vahiy mi inmiştir?

                    Barzani bunu söylerken, “eşzamanlı” olarak Irak’ın Telafer kentinde Sünniler ve Şiiler arasındaki arabuluculuklarıyla tanınan iki Türkmen aşiret lideri ziyarette bulundukları eve yapılan silahlı saldırıda hayatlarını kaybetmişlerdir.

                    Telafer’in nüfusu 250 bindir ve tamamı Şii veya Sünni Türkmendir. Öldürülenler Ubeyd Aşireti lideri Şeyh Abdülnur Muhammed Nur El Tahhan ile Halaybeg aşireti lideri Şeyh Muhammet Faysal’dır. ITC bir açıklama yaparak Faysal’ın Telafer Ağalar Meclisi Başkanı ve Türkmen Meclisi Üyesi olduğunu belirtmiştir.

                    Yine Telafer Ağalar Meclisi üyesi Nureddin Maksud ve koruması da yaralanmışlardır.

                    Yine “eşzamanlı” olarak Rusya ve Fransa’nın ardından Almanya da Kürt Bölgesine “akredite” konsolosluk açma hazırlıklarına girmiştir.

                    Rice’ın “onlarla konuşun” dediği Barzani’nin “Referandum’dan vazgeçebiliriz” açıklamasının ardında ne yatmaktadır?

                    Bahadır Selim Dilek’in haberine göre “BM Irak Özel Temsilcisi Staffan de Mistura’nın hazırladığı ve Irak’taki -itilaflı bölgeler- üzerine çözüm önerileri getirdiği raporda öngörülen ikinci ve üçüncü aşamalar, ülkede üçüncü büyük etnik grup olan Türkmenlerin ellerindeki toprakları tartışmaya açacak. Türkiye sınırına yakın olan ve orta-güney Irak’a açılan bu toprakların Kürtlerin denetimine geçmesi durumunda, Türkiye’nin Irak içindeki stratejik derinliğini yitirmesi söz konusu olacak. Raporda öncelikli olarak ele alınan Akra, Hamdaniye, Mahmur, Mendeli’nin dışında Mitsura, BM’nin bir sonraki adımlarına ilişkin bilgileri de ortaya koydu. Raporun, -Aşama İki: BM Irak’a Yardım Misyonu (UNAMI) Çalışmaları Devam Etmekte- başlıklı bölümünde, -UNAMI, Kuzey Irak’taki Telafer, Telkeyf, Şeyhan, Sincar, Musul, Hanekin ve Diyala’daki diğer ihtilaflı bölgelerin analizini yapmaya aynı yaklaşımla devam edecektir. UNAMI bu analizlerini önümüzdeki haftalarda tamamlamayı planlamaktadır- denildi.  İkinci ve üçüncü aşamada incelenecek bölgelerin büyük bir bölümü Türkmenler ve Asuriler, Yezidiler ve Keldaniler gibi Kürtler dışındaki etnik gruplara ait bulunuyor.  Nüfusunun tamamı Türkmen olan Telafer’in ve Irak-Suriye sınırındaki Sincar bölgesinin –tartışmalı- kabul edilmesi ile birlikte bölgesel Kürt yönetimi, Irak içindeki sınırlarının genişletilmesi konusunda önemli bir mevzii de kazanmış oldu. Raporda üçüncü aşama olarak da Kerkük’ün ele alınacağı bilgisi yer aldı. Raporda, -UNAMI, Kerkük’ün idari yetki sorununun çözümü için tüm tarafların üzerinde anlaşabileceği muhtemel senaryo ve seçenekler üzerinde çalışmaya başlamıştır- görüşüne yer verildi. Raporda, -UNAMI analizi, her ihtilaflı bölge için geniş çaplı siyasi uzlaşının elde edilmesini hedef alan bir ivme yaratmayı amaçlamaktadır- denilse de, De Mitsura’nın ortaya koyduğu yaklaşım Türkmenlerin Kürtler tarafından asimile edilmesine ve haklarının önemli ölçüde erozyona uğratılmasına neden olacak”.

                    Yâni kıymetli okuyucu, Türkmen kenti Kerkük’te Kürt yerleşimini ve hakimiyetini sağlayacak referandumun iptal edilmesinin yolu, yine Türk kenti Telafer’in Kürtlere verilmesinden geçiyor..

                    Referandum da toptan iptal edilmiş olmuyor, “yönetimde nasıl olur da Türkmenlere daha az söz hakkı veririz”in araştırması, yolu yapılıyor.

                    Yâni Rice’ın “onlarla konuşun” sözünün arka planında bu yatıyor..

                    Şimdi geliyoruz, “bir kenara yazın” dediğim ikinci konuya, Bakoyanni’nin “garantörlük eskimiştir” sözüne..

                    Garantörlüğün sigortası kim? Kıbrıs’ta uluslar arası anlaşmalarla bulunan Türk askeri..

                    Bakın Talat, Bakoyanni-Hristofiyas buluşmasından sonra ne dedi?

                    VATAN soruyor, (13 Haziran 2008)

                    “Türk askeri, 1974’de müdahaleyi yaptıktan sonra geri çekilseydi, bugünkü sorunlar yine yaşanır mıydı?

                    Cevap: Bir anlaşma yaparak çekilseydi, Kıbrıs sorunu çözülmüş olurdu. Ama o imkânı bulabildiler mi, bilemiyorum. O günün koşullarında zor herhalde. Çünkü buna Rum tarafı da hazır olmalıydı. Anlaşma sonrasında, uygun bir şekilde asker çekilir, kalacak olanlar da kalırdı. Kıbrıs sorunu çözümlenirdi”.

                    Yâni “Asker çekilseydi, Kıbrıs sorunu çözülürdü”.

                    Demek ki çözüme engel, Türk askeridir.

                    İyi de, “çözüm” nedir?

                    Bakoyanni’nin, “garantörlüğün modası geçmiştir” sözünü hazmetmeye çalışırken şu haber pat diye düşüverdi ekrana..

                    “Washington yönetiminin, askerlerinin Irak yargısından muaf tutulması, Irak hava ve deniz sahasının kontrolü ve Amerikan ordusunun Irak topraklarında hareket serbestliği gibi talepleri nedeniyle SOFA görüşmelerinde çıkmaz yola girdiklerini belirten Irak Başbakanı El Maliki, anlaşacaklarını söyleyen ABD Başkanı Bush’u yalanlamış oldu”.

                    Alternatifi yine sütun aralarında buluyoruz. (Bahadır Selim Dilek’in haberi)

                    “ANKARA – Bağdat yönetiminin, Ankara ve Tahran’a -Irak’ın güvenliğini Türkiye ve İran’ın ortaklaşa garanti etmesi durumunda, Washington yönetimi ile ABD askerlerinin ülke içinde uzun dönemli varlığına olanak tanıyacak kuvvetlerin statüsü anlaşması imzalamayacakları- önerisi getirdiği ortaya çıktı. Cumhuriyet’in ulaştığı bilgilere göre, bu konuda net bir yaklaşım geliştirmeden önce ilk girişim Tahran yönetiminden geldi. Irak’ın, ABD’nin Irak hava ve kara sahasını kullanarak üçüncü ülkelere operasyon yapma hakkını da kapsayan SOFA görüşmelerini sürdürmesinden rahatsız olan Tahran yönetimi, Iraklı yetkililere İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad aracılığı ile -ABD ile anlaşma imzalamanıza gerek yok. Sizin güvenliğinizi bir sağlarız- önerisi getirdi. Ahmedinejad, İran’ın bu önerisini ilk olarak 3 Mart’ta Bağdat’a yaptığı ziyaret sırasında Iraklı yetkililere iletti. Tahran öneriyi, ikinci kez de Irak Başbakanı Nuri el Maliki’nin geçen hafta Tahran’a yaptığı ziyaret sırasında gündeme getirdi. Iraklı yetkililer, Tahran’ın bu yaklaşımına önce olumlu yanıt vermediler. Ardından da -Türkiye ile ittifak içinde böyle bir mekanizma kurulursa ABD ile SOFA’yı imzalamayız. Ancak güvenliğimizin ve stratejik çıkarlarımızın garanti altına alınması gerekir- karşı önerisini sundular. Irak’ın, -stratejik ilişki- bağlamında söz konusu öneriyi Türkiye’nin de gündemine getirdiği öğrenildi. Önerinin fikir babalığını ise Irak’ın Şii kökenli Meclis Başkanı Mahmud el Meşhedani yaparken, Iraklı yetkililerin, -Irak, zengin petrol yataklarına sahip. Irak’ın servetini ve bağımsızlığını koruyabilmesi ve düşman saldırısı karşısında ülkedeki siyasi düzeni savunabilmesi için stratejik bir şemsiyeye ihtiyacı var. İran ve Türkiye, Irak’ın güvenliği konusunda destek verirse ABD ile uzun vadeli güvenlik anlaşmasını kabul etmeyiz- görüşünü ortaya koyduğu belirtildi”.

                    Hani garantörlüğün modası geçmişti?

                    Iraklıların istediği bir tür garantörlük değil midir?

                    Ve ben Meşhedani’nin teklifinin üzerine pat diye atlanılmasa da “Irak merkezi yönetimi ile” çok iyi pazarlıklar sonucu, başkalarının pek hoşuna gitmese de İran-Türkiye-Irak denkleminin çözüleceğine ve “bölgesel” olarak her üç devletin de büyük kazanımlar elde edeceğine inanıyorum.

                    Bakoyanni’nin, “Türkiye’nin AB üyeliğini destekliyoruz” lâfının peşini bırakmayalım.

                    Ve soralım; “Neden?”

                    Türklerin böylelikle “daha iyi bir hayat ve yaşam koşulları”na sahip olacağını düşündüğünüz için mi, Türklerin iyiliği için mi istiyorsunuz gerçekten?

                    Cevabı, Bakoyanni’nin bu “iyi, dileklerinden” sadece üç gün sonra suyun öte yanındaki Gümülcine’den Gümülcine Müftüsü veriyor.

                    Unutmadan hatırlatalım; Batı Trakya Türkleri; 1981’den bu yana AB üyesi olan Yunanistan’ın en doğusunda 1981’den beri AB vatandaşı olarak yaşamışlardır.

                    Peki bu “Türkler”, 1981’den beri; Bakoyanni’nin 2008’de Türkiye için “candan” istediği, iyi niyetle istediği koşullara sahip midirler?

                    Şöyle diyor Gümülcine Müftüsü:

                    “SAKARYA -İHA- YAŞAR KEÇECİ (14 Haziran 2008 Cumartesi 16:55)

                    Yunanistan Gümülcine Müftüsü İbrahim Şerif, Yunanistan’da kendilerine Türk demelerinin yasak olduğunu belirterek, -Yunanistan, 1984’te KKTC kurulmasından sonra Türk kelimesinin düşmanlık ifade ettiğini, Yunanistan’da Türk olmadığını ve Türk isminde derneğin kurulamayacağına yönelik karar aldı- dedi.

                    Sakarya Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen Uluslararası Balkan Buluşması çerçevesinde tertip olunan ‘Balkanların Geleceği’ konulu panel, Adapazarı Kültür Merkezi’nde toplandı. Panel öncesi sinevizyonla Yunanistan’daki Müslüman Türklerin yaşadığı sorunları anlatan Gümülcine Müftüsü İbrahim Şerif, -Yunanistan’da çeşitli sorunlar yaşıyoruz. Bunlardan biri eğitim. Lozan Anlaşması’na göre Türkiye’den Batı Trakya’ya 30 öğretmen gelmesi gerekirken, İstanbul Rumlarının sayılarının azalmasından dolayı, sadece 15 öğretmen Batı Trakya’ya gelebilmektedir. Bizim ikinci sorunumuz kimliktir. Batı Trakya’da Lozan’da Türk olarak bırakılmamıza rağmen, kendimize Türk dememiz yasak. Ben 1990 yılında milletvekili adayı ‘kanınızdan canınızdan olan bizlere oylarınızı verin’ dediğim için, Türk kelimesi iki unsur arası Yunanlılar ile azınlık Türkler arasında düşmanlık doğurduğu gerekçesiyle 18 ay hapse mahkûm oldum. 3 ay hapis yattıktan sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Türkiye’nin müdahalesiyle hapisten çıktım. Yunanistan 1984’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilân edildikten sonra, isminde Türk olan dernekleri kapattı. Türk kelimesinin düşmanlık ifade ettiğini, Yunanistan’da Türk olmadığını ve Türk isminde derneğin kurulamayacağına yönelik karar alındı- dedi.

                    Batı Trakya’da Türkler tarafından kurulan vakıflara engeller çıkartıldığını ifade eden Gümülcine Müftüsü İbrahim Şerif, -1913 yılında Yunanistan ve Osmanlı arasında imzalanan Atina Anlaşmasına göre, vakıfları bizim idare etmemiz gerekiyor. Bu anlaşma, daha sonra meclis tarafından kanun haline getirildi. Bu kanuna rağmen, vakıflarda tâyinlere karışıyorlar ve kendilerinin istediği kişileri işbaşına getiriyorlar. Türkiye’de azınlık vakıflarına birçok hak verilirken, 2008’de çıkan vakıflar yasası da eski yasa gibi vakıfları Türklerin elinden alıyor. Bundan dolayı toplanarak bu yasayı da kabul etmediğimizi ilan ettik” diye konuştu.

                    Batı Trakya’daki müftülük makamının Türkiye’dekinden farklı olduğunu ifade eden Şerif, -1913 Atina Anlaşması’na göre müftü, Türklerin kadısıdır. Türkiye’deki müftü ile Batı Trakya’daki müftülük ile Türkiye’deki müftülük makamı farklıdır. Lozan’da verilen haklara göre, bizlere aile hukuku, evlenme boşanma, miras gibi konuları İslam hukukuna göre çözüyoruz. Müftüler; vakıfların da başkanı, okulların da başkanı, halkın da lideri, onun için müftülerin ayrı bir yeri var Batı Trakya’da. 1985’te Yunanlılar, Lozan Anlaşması’na göre seçimle gelmesiyle gereken müftüleri kendileri tayin etti. 1985’ten 1990’lara kadar müftülerin seçimle gelmesi için çaba gösterdik. 1990’da Gümülcine’de Cuma günü müftülük seçimi oldu, yüzde 95’lik oyla bu görevi bana tevdî ettiler. Ben hiç kimseye beni müftü seçin demedim ama halkım bu görevi verdi. 1990 yılından beri bu görevi yapıyorum- şeklinde konuştu”.

                    AB üyeliğini desteklediği Türkiye ve Rum’un paçasına yapışmasını istedikleri Kıbrıs Türkleri için Batı Trakya Türklerine reva gördükleri hayat tarzını mı istiyor Bakoyanni?

                    Demek ki bütün mesele galiba Kerkük-Kıbrıs-Karasu (Mesta) üçgeninde “küreselleştirilen” olmayı içe sindirmemekten geçiyor.

                    “Eşzamanlı” cümle tezgâhlara karşı uyanık olurken hem de..

                    Ha, AB mi?

                    Bizi “bekleme odasında” oyalamayı bıraksın da İrlanda’nın “Lizbon Anlaşması”nı vetosuyla uğraşsın..

                    “Hayır” dan sonra Die Welt’in attığı “İrlandalılar kimsenin yararını açıklamadığı bir antlaşmayı neden onaylasınlar ki?” manşetini, AB muhibbanı bilumum dolmakalemler çerçeveletip başuçlarına asmalıdırlar.

                    Helâl olsun şu küçücük İrlanda’ya..

  • ORHAN ÇEKİÇ’in CEVABIDIR

    ORHAN ÇEKİÇ’in CEVABIDIR

    Ferit Baltacı ve benzeri tüm
    BALTALARA ORHAN ÇEKİÇ’in
    CEVABIDIR:

    10 Haziran 2008 Salı günü CKM Salonunda “Biz Kaç Kişiyiz Platformu’nda” Atatürk’e ilişkin yaptığım konuşmanın duyurusunun Sn. Naci Kaptan tarafından internette hazırlanıp yayınlandığı gün, anlaşılan bu etkinliklerden rahatsız olan ve “Kemalizm 1919” grubu içine her nasılsa sızmış veya sığınmış bir yobaz, yani tam bir balta olduğu anlaşılan Ferit Balta(cı) kinini de zehrini de kusmuş: Söylediği özetle şu:

    “…Dr. Orhan Çekiç Atatürkçü geçinir ama, siz bakmayın, o da kökü dışarda olan Lions Kulübünün bir üyesidir ve bu nedenle de gerçek bir Atatürkçü olamaz, çünkü Atatürk Tam Bağımsızlıktan yanadır. Oysa Lions, kökü dışarda olduğuna göre emperyalisttir. Öyleyse sakın yanılıp da Orhan Çekiç’i dinlemeyin…”

    Sn. Naci Kaptan da bu yoruma karşılık beni savunmaya çalışmış, kitaplarımdan ve etkinliklerimden tanıdığı kadarıyla faydalı çalışmalar yaptığımı bildiğini, ama lion olup olmadığımı bilmediğini, benim Lion olduğum konusunda Balta’nın elinde bir kanıt olup olmadığını sormak gereğini duymuş.

    Bütün bunlar hangi dönemde oluyor? Daha birkaç gün önce Çeşme’deki “Biz Kaç Kişiyiz Platformu’nda” 3.5 saat süren bir konuşmayla Atatürk’ü ve Kemalizm’i anlattıktan sonra, hemen ertesi günü İzmir’de TRT’de canlı yayında Atatürk’ü anlatıp, İstanbul’a döner dönmez her iki günde bir 5 saat süreyle girdiğim diyalize koşup, ordan çıktıktan sonra da CKM’deki toplantıda 2.5 saat Atatürk’ü anlattığım dönemde oluyor. Tam da Şişli Belediyesi’nin düzenlediği Kitap Şenliği dolayısıyla 12 Haziran Perşembe günü Şişli Mıstık Parkı’nda, Cumhuriyet Standında, hem kitaplarımı imzaladığım, hem de programa göre 1 saat olarak planlanan ama gösterilen ilgi nedeniyle 3.5 saat süren

    Laiklik ve Türban Kararı” konulu konuşmamı yaptığım sırada yukardaki eleştiriyi alıyorum ve bir lion olduğum için Fethullahcı olmakla suçlanıyorum…

    Şu zavallı halimize bakar mısınız dostlarım? İçinde bulunduğumuz şu rezil durum karşısında hâlâ biz nasıl bu hallere düştük, Atatürkçülük nasıl bu hallere kimler tarafından getirildi, dibimizi kim oyuyor? diye sormamıza gerek var mı? Ferit Balta gibi bir baltanın “Kemalizm 1919” sitesinde ne işi var? O grup içindeki gerçek Kemalistler, aralarında bu baltalara nasıl yer verirler? Nasıl bu gibilere (kaba kuvvetle değil ama) fikirleriyle tepkilerini göstermezler? Anlaşılır gibi değil.

    İnternetten Google’a benim adımı girerseniz karşınıza binden fazla yazdığım ve bana yazılan yorumlara ulaşırsınız. Orada bana saldıranlara bakın, bunların sadece “Kadir Mısıroğlu” gibi yobaz ve Fethullahcılar olduğunu görürsünüz ve bin yorum içinde, bunun da sayısı bir veya ikidir. Şimdi de bu Ferit baltası nedeniyle üç olmuştur. Hepsi o kadar. Her şey aklıma gelirdi de, üstelik “Tam Bağımsızlıktan” yana olduğunu söyleyen bir Kemalistin beni Fethullahçılıkla suçlayacağı aklıma gelmezdi. Eminim, beni tanıyanların da aklına böyle bir saçmalık gelmez. Sn. Naci Kaptan’ın şaşkınlığı da bundandır.

    Sanırım buna ençok, Fethullahçılar şaşırmıştır.

    Uzun uzun kendimi anlatmaya gerek duymam, zira “…ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.”

    Ama yıllardır üniversitemde her gün dört saat binlerce öğrencime Cumhuriyet Tarihimizi anlatırım.

    Her gün öğleden sonraları mutlaka bir okulda bir konferansım vardır. Bunların ayda 20 dolayında olduğunu söyleyebilirim. Zaman zaman öğrenci velilerine de konuşurum.

    İki günde bir diyalize girmek zorunda olduğum için, çevredeki yakın yerlerin davetine veya uçakla gidilebilen her yere gider, konuşur, bazan diyalize o yörede girerim, yani kaytarmam.

    Üniversitemde derslerime, sorumlu olmayan, üst sınıf öğrenciler, hatta diğer branşlardan hocalar da katılır, bundan övünç duyarım.

    Öğrencim sınıflara sığmaz. O nedenle ben derslerimi Konferans Salonlarında ve Sinema Salonlarında yaparım, bununla da övünürüm. Bunu tüm üniversitem bilir.

    Televizyon kanallarında ve radyolarda yıllardır Kemalizmi savunurum, Atatürk’ü, Cumhuriyet Tarihimizi anlatırım, laik düzenimizi anlatır ve savunurum, bu doğrultuda yayınlar yaparım.

    Harp Akademisi’nde Yüksek Lisans ve Doktora öğrencilerine Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi hocalığı yapıyor olmaktan onur duyarım, onlara Atatürk’ün Nutkunu ders olarak anlatıyor olmaktan, bu görev için seçilmiş olmaktan şeref duyarım.

    Atatürk için yaptığım TV programlarının ve hazırladığım CD – DVD sayısı 200’ün üstündedir.

    Ve bütün bu nedenlerle de, elbette belli çevrelerin hedefi olurum:

    YOBAZLARIN ve BALTALARIN.

    Yakın dostlarım bana Atatürkolog derler, bununla övünürüm.

    Bugüne kadar verdiğim konferans sayısı bini aştıktan sonra saymayı bıraktım, bununla da övünürüm.

    Bu kadar sayıda etkinlikte bulunabilmemde en büyük destek kaynağım, Lions Kulüpleridir, bununla da övünürüm.

    BEN ÜSTELİK 30 SENEDİR BİR LİON’UM VE BUNUNLA DA ÖVÜNÜRÜM…

    LİONS kulüplerinin üyelerinde aradıkları bir tek koşul vardır: MUTLAK SURETTE KATIKSIZ ATATÜRKÇÜ OLMAK ve yüz kızartıcı bir suç işlememiş, dürüst, ahlaklı olmak.

    BUNUNLA DA ÖVÜNÜRÜM

    Bu yüzden de lionlara daima iki çevre saldırır: YOBAZLAR VE BALTALAR…

    Ama her şeye rağmen “İT ÜRÜR, KERVAN YÜRÜR?”

    Peki ama Lions nedir ve ne yapar? Kimlerin tepkisini çeker? Kısaca belirteyim:

    Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda bütün dünya yakılıp yıkılınca, yürekli bir adam, Melvin Jones,-bir sigortacı- ortaya bir fikir atıyor: “…Bu kadar başarılı iş adamlarıyız. Yakılıp yıkılmış bir dünyada her şeyi devletten beklemek olmaz. İş adamları biraraya gelseler ve ayda sadece bir kere toplanıp, o günkü mesailerini toplumlarının ihtiyacını giderici projelere yöneltseler, dünyanın her ülkesindeki her aydın yurttaş, kendi ülkesi için aynı şeyi yapsa, ortaya ne kadar başarılı sonuçlar çıkar?”. Bu fikirden yola çıkılarak LİONS KULÜPLERİ kuruluyor.

    Fikir yurt dışından gelmiş mi? EVET! Bu durumda “kökü dışarda mı?” EVET.

    Peki KIZILAY nasıl kurulmuş? Fikrin kaynağı ne? KIZILHAÇ. Yani kökeni dışarda ama her ülke kendi Kızıl Haçı’nı, bizde haç olamayacağına göre biz de kendi KIZILAY’ımızı kurmuşuz, hem kendi sorunlarımıza melhem olmaya hem de dünyanın herhangi bir yerine yardımcı olmaya çalışıyoruz. Tıpkı LİONS gibi.

    Her ülkedeki Lions Kulüpleri önce kendi ülkelerinde, bölgelerindeki sorunlara yardımcı oluyorlar, sonra da yurt dışındaki insanlık için önemli projelere destek veriyorlar. Bu nedenle, her ülkenin yasalarının elverdiği ölçüde, örneğin Türkiye’de herhangibir Lions Kulübüne üye olan bir Lion ABD’deki merkeze ayda 3 dolar karşılığı bir katkıda bulunur.

    Şimdi yobazlar ve baltalar, eminim hemen hesaba sarılırlar: Kaç tane lion, her ay üç dolardan, emperyalist Amerika’ya acaba şu kadar yılda ne biçim para aktarmıştır?

    Yobaz eminim buna takılacaktır, çünkü yüreği fesattır.

    Bari merakta bırakmayayım da ben anlatayım.

    … Bu paralar ABD’deki merkezde toplanır. Sonra bakın bu paralar ne olur?

    Evvela “buhar” olmaz. Bizim “Bosna müslümanlarına yardım” amacıyla, kökü içerde olan camilerde topladığımız paralar buhar olur da, kökü dışardaki bir merkeze giden bu paralar buhar olmadığı gibi, çok daha büyük yardımlar şeklinde Türkiye’ye döner. Çünkü Türkiye, diğer gelişmiş ülkelere nazaran daha fakirdir, dolayısıyla daha çok desteğe muhtaçtır, dolayısıyla Türk Lions Kulüplerinin sundukları projelere daha büyük bütçelerle bu paralar ABD’deki merkezden Türkiye’ye büyük fonlar halinde geri döner.

    Geri döner de ne olur?

    BAYRAMPAŞA GÖZ HASTANESİ olur. Balkanların en büyüğü olan bu hastane, tümüyle lionların, sadece Türk Lionlarının değil, tüm dünya lionlarının eseridir ve bu hastane yıllardır binlerce yoksula derman olmaktadır. Hastanedeki cihazların çok önemli bölümü de yurt dışı lions kulüplerinin bağışıdır.

    TÜRK KALP VAKFI olur. Bu vakıf lionların eseridir ve Türkiye’de, konusunda tek vakıftır. Buradan da yıllardır binlerce fakir-zengin bakmaksızın tüm yurttaşlarımız yararlanmaktadır ve kalp gibi son derecede yaşamsal bir sağlık konusunda, bu durumda kökü dışarda olan Lions Kulüpleri Türk yurttaşına hizmet veriyorlar demektir. Yani Melvin Jones haklı çıkmıştır. Herşey devletten beklenemez.

    HİZMET HASTANESİ olur, Türkiye’nin enbüyük Böbrek Hastanesi’ne dönüşür, ülkemizin binlerce diyaliz hastasına her gün hayat verir.

    Bunun anlamını bir tek yobazlar kavrayamaz. Onlar her Türk Lionu’nun ABD’ye gönderdiği 3 dolara kafalarını takarlar, bunu ülkeyi satmak gibi yorumlarlar da, bu gidenin karşılığında neyin geldiğini görmezler bile. Onlar kör oldukları gibi, bunu kavrayamayacak kadar nankördürler. Oysa Güngörende oturup da her gün yaşama yeniden doğan bir diyaliz hastasıyla konuşsalar, o hastanenin, dolayısıyla lionların bu hizmetlerinin ne anlama geldiğini anlayabilirler ama, dedim ya, kördürler. Onlara göre Allah verir, Allah alır. Gerisi boştur. Oysa, bir diyaliz hastası, diyalizi iki gün kaçırsın, ölür. Yani diyaliz hastası her iki günde bir diyaliz sayesinde yeniden doğar. Yani Allah ona dokunmaz. Çünkü Allah Kuran-ı Kerim’de de “…sana akıl verdim, onu kullan…” diyor. Kökü dışarda biri de aklını kullanıp bir cihaz yapıyor. Diyaliz Cihazı. 1972 yılına kadar, yani bu cihaz ilk kez Türkiye’ye getirilip kurulana kadar bütün böbrek hastaları ölüyorlardı. Bugün tüm diyaliz hastaları yaşıyorlar. Diyalize girmesinler hemen ertesi gün gene ölürler, ama yaşıyorlar. Ama ne yapalım ki, bu cihazları yapan da, bulan da,, insanlığın hizmetine sunan da, hep kökü dışarda olanlar.

    Allah onların hepsinden razı olsun. Bunu yobazlar anlayamazlar.

    BİNLERCE OKUL VE DERSLİK olur. Türkiye’de Lions Kulüpleri’nin açtıkları okulların ve dersliklerin sayısı Fethullahınkinden fazladır. Bundan yobazlar hoşlanmaz, çünkü Lionlar Atatürkçüdür, Atatürkçü gençlere destek verir.

    BİNLERCE BURS olur ve Laik Cumhuriyet ilkelerinden sapmayacak öğrencilere eğitim desteği verir. Yobazlar bundan da hoşlanmaz.

    TÜM DÜNYA ÖLÇEĞİNDE UYUŞTURUCUYLA MÜCADELE EDER. Bu özelliği nedeniyle Birleşmiş Milletler Bünyesi içinde bir ofisi vardır ve tüm dünyadaki Birleşmiş Milletlere üye ülkeler, kendi ülkelerinde gençliğe yönelik böyle bir sorun yaşıyorsa, o ülkedeki Lions Kulüplerinden yardım ve destek isterler. Birleşmiş Milletler Teşkilatı, üyelerine bu tavsiyede bulunur.

    GÖZ NURUNU KORUMA komiteleri aracılığıyla, her ülkedeki lions kulüpleri kendi ülkelerindeki görme özürlülerinin hem eğitimi, hem yaşamı, iş edinmesi konularında hizmet verir, diğer taraftan bu hastalıkla mücadelede de etkin rol oynar. Bu maksatla ülkemizde kurulmuş bulunan 6 NOKTA KÖRLER OKULU ve VAKFI bir lions hizmetidir.

    BEYAZ BASTON bir Lions etkinliğidir.

    DİYABET hastalığıyla mücadele, kişileri bu konuda bilinçlendirme konusu da gene Lions Vakıfları ve Komitelerinin faaliyetlerine girer.

    Bu ve benzeri hizmet komitelerinin sayısı yüzleri geçer. Dolayısıyla LİONS, hiçbir karşılık beklemeksizin toplumuna hizmet sunar. Yani bu anlamda ulusal’dır. Aynı zamanda tüm dünyadaki lions kulüpleri de öncelikle kendi ülkeleri için çalıştıkları, yani herkes kendi evninin önünü temizlediği için, bu hareket aynı zamanda evrenseldir. Bunun emperyalizmle ne ilgisi var? Zaten sözcük anlamına da bakarsak:

    L (Liberty – ÖZGÜRLÜK)

    I (Inteligencia – ANLAYIŞ)

    O(Our – BİZİM)

    N(Nation’s – ULUSUMUZUN)

    S(Safety – GÜVENLİĞİDİR)

    Yani LIONS, ” Özgürlük, Anlayış, Ulusumuzun Güvenliğidir” demektir. Bu hareketin ruhu bu olduktan sonra, bu fikrin doğduğu kaynak yurt dışında olsa ne olur, yurt içinde olsa ne olur?

    Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç
    T.C. Maltepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölüm Başkanı,
    T.C. Maltepe Üniversitesi Atatürk Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü,
    Harp Akademileri SAREN Stratejik Araştırma Enstitüsü Öğretim Üyesi,
    Moda Lions Kulübü Atatürk Komitesi Başkanı. (Aralıksız 20 yıldan bu yana!…)

  • VIRGINIA’DA BALTACI VE KATERINA

    VIRGINIA’DA BALTACI VE KATERINA

    VIRGINIA MECLISINDE BALTACI VE KATERINA HIKAYESI YENIDEN YASANMAKDA

    Virginiada “Sozde Ermeni soykirimi” kanun tasarisini hakiki imis gibi getiren  Millet vekili “House Member” Mr. Eric Cantor’un executive sekreteri Ermeni asilli bir dilber Melania Kernekylia. Yani adamcagiz alt tarafi Sekreterini bir yol bulup tatmin icin calismakda:)), hakikatler onun  icin o anda pek muhim degildi herhalde.

    Bu arada Virginiadaki dostlarimizin aktif olarak calismalari ile, iki millet vekili oylarini degistirdi  ve senatoda Turk tezini deteklemekden ve hakikati aciklamakdan cekinmiyecek senator arkadaslar bulundu. Bu isimleri calismalarin sonunda ancak yayinliyabilecegiz.

    Virginia eyaleti Baskani/Valisi “Gov. Gilmore” henuz hangi tarafi tutacagini bildirmis degil, valinin fikri ise eyaletin maddi menfaatlerinin dayandigi buyuk Turk Holdingleri tarafindan tesir edilebilir “Sabanci Holding.. gibi”

    Su anda en saglam yol Virginada yerlesmis arkadaslarin Senatorleri ile temaslari onlara hakikati izah etmeleri, gerekli ek bilgiyi TurkishForum sitesinde bulacaksiniz … ve ayrica Turkiyede Virginia eyaleti ile is yapan veya eyaletde subesi buyuk holdinglerde calisan arkadaslarin , uyarmalarini yapabilecek kislerle temasa gecmeleri esit olarak onemli.

    Holdinglere ulasma konusunda  TURK BASININ YARDIMINA IHTIYACIMIZ BUYUK,

    Bizi her zaman destekliyen SAYIN Basin uyeleri lutfen desteginizi devam ettirin.. Hersey Virgina saati ile 28 aralik Pazartesi gunu saat 17:00’de konusulacak konunun ismi HJ 298.

    Bu arada kampanyaya destek vermeye vakit bulamamis arkadaslar , lutfen asagidaki ornek mektubu iletiniz:
    ….

    BURADAN KESINIZ

    <>>><<>><<>><>><<>><<>><<>><<>><<>><<>>

    Senator Warren E. Barry <[email protected]>
    Senator Charles J. Colgan <[email protected]>
    Senator Emily Coury <[email protected]>
    Senator R. Edward Houck <[email protected]>
    Senator Janet D. Howell <[email protected]>
    Senator Yvonne B. Miller <[email protected]>
    Senator William Cleveland Mims <[email protected]>
    Senator Stephen D. Newman <[email protected]>
    Senator Linda “Toddy” Puller <[email protected]>
    Senator Kenneth W. Stolle <[email protected]>
    Senator Patricia S. Ticer <[email protected]>
    Senator John C. Watkins <[email protected]>
    Senator Martin E. Williams <[email protected]>
    Senator John H. Chichester <[email protected]>

    I am of Turkish descent.

    I strongly oppose H JR  298, which would officially perpetuate the myth of an Armenian genocide.  It would ignore the 2.5 million Ottoman Muslims who were butchered by  the hands of Armenians and their cohorts during World War I; it would be psychologically traumatic, humiliating, and intimidating
    for persons like myself; and, would encourage more acts of anti Turkish, Armenian terrorism on United States soil that has already taken many lives and destroyed many properties.

    The Armenian Secret Army of the Liberation of Armenia, a chief culprit in the terrorism villainies, still operates. The false allegations in the Joint Resolution are erroneous, and betray a religious, racial, and
    ethnic bias against Turkish Americans.  There may be better ways of fostering religious and ethnic bigotry and tensions in Virginia, but if there are, they do not readily come to mind. The citizens of Virginia deserve better.

    Sincerely,

  • The Bloody Co-existence of…

    The Bloody Co-existence of…

    The Bloody Co-existence of
    Greek Cypriots and Turkish Cypriots

    (1963-1974)
    George Nakratzas

         Any nationalist expansionist policy can be carried out only by means of war. And the people have to be psychologically prepared for this by a propaganda device which idealises their own acts and demonises those of the enemy.
         Greece has employed this device in the past, and continues to do so today, one typical exponent being the new Archbishop of Athens, Christodoulos, who has publicly, in the presence of the President of the Hellenic Republic, referred to the Turks as ‘the eastern barbarians’.
         It is a well-known fact that the Turks treated the Greek minority in Istanbul with great barbarity in 1955; and it is equally well known that dozens, if not hundreds, of Greek Cypriot captives were executed in Cyprus in 1974. Rauf Denktash has publicly admitted it.
         But what the young people of Greece have no idea of is that Turkish Cypriots were murdered by the parastatal groups run by Sampson, Yeorgadzis, and Lyssaridis between 1963 and 1967. It should be borne in mind that at that time the Cypriot government was responsible for safeguarding the life, the honour, and the property of all Cypriot citizens, irrespective of national or religious identity.
         A somewhat more detailed analysis of the Greek and foreign literature on the events in Cyprus in this period may fill the gap in young modern Greeks’ knowledge.
         The invasion of Cyprus by the Turkish army in 1974 resulted in the partition of the island into two zones, a northern zone populated by Turkish Cypriots and Turkish settlers and a southern zone populated by Greek Cypriots. Since then, the Cypriot government has steadfastly demanded the withdrawal of the Turkish occupation forces so that Cyprus may be restored to its former status. However, a study of the relations between the two communities between 1963 and 1967 may tell us something about the quality of their ‘peaceful co-existence’.
         Regarding the Greek Cypriots’ supposed intention to live in peace and equality with the Turkish Cypriots, an extract from a speech by Archbishop Makarios in the village of Panayia is particularly telling. It is quoted by Rustem and Brother, according to whom, on 4 September 1962, Makarios said:
    Until this small Turkish community, forming a part of the Turkish race, which has been the terrible enemy of Hellenism, is expelled, the duty of the heroes of EOKA can never be considered as terminated. (1, p. 47) A letter from Denktash protesting about the Panayia speech was never answered.
         Fourteen months later, on 30 November 1963, Makarios submitted his famous thirteen-point amendment of the Constitution, in direct contravention, as he himself publicly admitted, of the Geneva Convention (2, p. 56). The Geneva Convention ruled out any unilateral change to the Cypriot Constitution, as also any partition of the island or unification with Greece. It should be borne in mind that even today the Republic of Cyprus derives its legitimacy from the Geneva Convention.
         Makarios’s proposed changes would have meant that the Turkish Vice-President would lose his right of veto and would be elected not by the Turkish Cypriots but by the parliamentary majority, i.e. the Greek Cypriots. These two articles, together with another nine similar ones, would have lost the Turkish Cypriots the rights which the Cypriot Constitution had guaranteed them until then.
         The Cypriot mass media presented the Turkish Cypriots’ refusal to accept this unilateral amendment of the Constitution as ‘Turkish insubordination to the state’, which was quite untrue, because, as we have seen, from a legal point of view it was not the Turkish Cypriots, but Makarios who had made a unilateral, arbitrary attempt to violate the Constitution.
         General Karayannis, Commander of the Cypriot National Guard, confirmed that it was not the Turks who initiated the so-called insubordination in an interview in Ethnikos Kirix on 15 June 1965: When the Turks objected to the amendment of the Constitution, Archbishop Makarios put his plan into effect and the Greek attack began in December 1963. (3, p. 87)
         That Makarios had a premeditated plan to exterminate the Turks is also indirectly confirmed by the Communist Party of Cyprus, which published the following critique of the Archbishop in issue No. 57 of its organ Neos Dimokratis in July 1979: Armed by Makarios, Mr Lyssaridis . . . formed his own armed bands, which, in 1963-4, together with those of Yeorgadzis and Sampson, waged a ‘liberation struggle’ against the Turkish Cypriots and as a result brought
    us the Green Line and, eventually, Attila. (2, p. 67) That the sole purpose of the so-called liberation struggle was to force the Turkish Cypriots to yield to Makarios’s unilateral amendment of the Constitution is also officially revealed by an article in the Cypriot newspaper Haravyi, which was published on the second day of the clashes, 22 December 1963: And since it is accepted that the tension is the result of the climate created by the Zurich and London agreements and the undemocratic terms of the Constitution, . . . the Turkish government, . . . which is inflaming the tempers of our fanatical compatriots, and the Turkish Cypriot leadership must reconsider their negative attitude and approach the President of the Republic’s proposals in a constructive manner. (2, p. 73) 
         The Greek Cypriot assault on the Turkish Cypriots started on 21 December 1963, when Greek Cypriot police officers shot and killed a Turkish Cypriot couple in the Turkish sector of Nicosia while attempting to carry out a spot check. 
         The most serious attack was the assault on Omorfita, a suburb of Nicosia inhabited by 5,000 Turkish Cypriots. The Greek Cypriot parastatals were headed by Nikos Sampson, whom the Greek Cypriot press henceforth dubbed ‘the conqueror of Omorfita’. The material damage wreaked by Sampson’s parastatals in Omorfita is described in the UN Secretary General’s report No. S/5950 to the Security Council, which states that 50 houses were totally destroyed and 240 partially destroyed (4, para. 180). As for the human losses, 4,500 Turkish Cypriots managed to flee to the Turkish sector
    of Nicosia and 500 were captured and taken to Kykkos School in Nicosia, where they were held with 150 Turkish Cypriots from the village of Kumsal.
         On Christmas day, 150 of the 700 or so captives were selected and dragged away, and the sound of shooting followed.
         Gibbon reports that an English teacher at Kykkos School told the High Commission that she had seen the results of the shooting; whereupon, for security reasons, the British administration put her on the first plane to London, because she was the only eye witness to what had happened (5, p.
    139). As for the 150 captives, the Greek Cypriot authorities told their families for many years that they should regard them as missing. Other major assaults by the Greek Cypriots near Nicosia targeted the villages of Mathiati, Ayos Vassilios, and Kumsal. In Kumsal, the Greek Cypriot parastatals executed 150 people in cold blood.
         The most apalling photograph, which went round the world, showed three small children and their mother lying dead in a pool of blood in the bath in their home. These unfortunates were the family of Major Ilhan, an officer in the Turkish expeditionary force in Nicosia (3, p. 95).
         In the surgical clinic in Nicosia Hospital, the Greek Cypriots dragged from their beds twenty-two Turkish Cypriot convalescents, all trace of whom vanished for ever (3, 91). 
         Government and parastatal armed forces continued their attacks on the Turkish Cypriots over the next four months. One notable incident, which almost provoked a Greek-Turkish war, took place at Famagusta, where, on 11 May 1964, three Greek officers and a Greek Cypriot policeman took their
    car into the Turkish sector, possibly intending to make a display of power. A Turkish Cypriot policeman attempted to obstruct them, there was an exchange of fire, and in the end two of the Greek officers, the Greek Cypriot policeman, and a passing Turkish Cypriot lay dead. Two days later,
    the Greek Cypriots abducted thirty-two Turkish Cypriots, who were never seen again. The abduction is confirmed by the UN Secretary General’s report No. S/5764 (6, para. 93).
         Lastly, on 9 August 1964, there was the attack on the Turkish Cypriot enclave of Kokkina-Mansoura, where the Turkish air force ended the hostilities by dropping napalm bombs.
         The UN Secretary General’s report No. S/5950, para. 142, tells us that, during the period of the hostilities ? from 21 December 1963 to 8 June 1964 ? 43 Greek Cypriots and 232 Turkish Cypriots disappeared and have been officially posted as missing ever since. The missing Turkish
    Cypriots include the 150 hostages from Kykkos School in Nicosia and the 32 abductees from Famagusta.
         The Cypriot media constantly show pictures of Greek Cypriot women holding photographs of their nearest and dearest and seeking information about their whereabouts; yet the Greek media have never shown similar pictures of Turkish Cypriot women seeking information about their own lost
    relations.
         The termination of the Cypriot government’s assaults on the Turkish Cypriots led to the creation of Turkish Cypriot enclaves, where the Turkish Cypriot refugees lived in wretched conditions for no less than eleven years. According to Kranidiotis, in his book Unfortified State: Cyprus 1960-74
    (in Greek), these enclaves occupied 4.86 per cent of Cypriot territory Seeing that the Greek Cypriot armed bands were unable to assert themselves over the Turks, . . . on 26 December, Makarios was obliged to accept the Green Line. . . . Six large Turkish enclaves were formed, . . . which
    corresponded to 4.86 per cent of the territory of Cyprus. (2, p. 75) From 1964 to 1967, owing to the restrictive measures imposed by the Greek Cypriot government, the day-to-day efforts of the confined Turkish Cypriots consisted exclusively in a struggle for survival. Apart from imposing an economic embargo on the enclaves, the Makarios administration also banned the supply of strategic commodities, such as cement, tractors, men’s socks, and wollen clothing.
         The imposition of the military dictatorship in Greece in 1967 heralded fresh oblems for Cyprus. On 15 November 1967, Greek and Greek Cypriot forces armed with cannon, machine-guns, and bazookas attacked the lightly armed Turkish Cypri- ots in the villages of Ayos Theodoros and Kofinou in the Larnaca area. As the defen- ces crumbled, the Greek Cypriots killed twenty-seven Turkish Cypriots (3, p. 139).
         The incident brought Greece and Turkey to the brink of war, which was avoided only when the illicit Greek division and General Grivas were recalled from Cyprus.
         The slaughter and looting at Kofinou were confirmed in the Greek parliament on 21 February 1986 by Andreas Papandreou, who spoke, inter alia, of the ‘great provocation of 15 November 1967,’ and added that the operation had been ‘ordered by the Supreme Command of the Greek Armed Forces [and] killing and looting took place’ (2, p. 33).
         The military junta brought its political career to an end in 1974 with the invasion of Cyprus and an attempt on Makarios’s life. We shall not discuss subsequent events here, because both warring sides perpetrated crimes against humanity during that period.
         Even now, both the Greek and the Turkish propaganda do their best to convince us that such acts of barbarity were commited exclusively by the other side. But this sort of propaganda is mainly intended for domestic consumption.
         What needs noting is that a war was fought between two nations in 1974, and it is usually the case in any war situation that criminal elements seize the opportunity to legitimise acts that would land them in prison in peace time. The reason why the blame lies so heavily on the Greek Cypriot side is the fact that, between 1963 and 1967, the Cypriot government was exclusively responsible for any acts committed by Greek Cypriot government or parastatal armed forces.
         During the forthcoming talks on the island’s entry into the European Union, the Republic of Cyprus will have two questions to answer.  Since the Cypriot government refuses 
                      1)     either to recognise the Turkish Cypriot state
    or
                      2)   to countenance a loose Greek-Turkish Cypriot confederation, 
                        which of the two remaining solutions has it in mind? 
    1) That the Turkish Cypriots should return to the villages in which they were living before 963?            or 
    2) That the Turkish Cypriots should return to the enclaves in which they were confined for eleven years?

    Literatur 
    1.   Rustem, and Brother,. (1998) : Excerpta Cypria For Today 
          Edited by Andrew Faulds MP , Lefkosha-Istanbul-London 
          The Friends of North Cyprus Parliamentary Group
          The House of Commons, London SW1,   ISBN 9963-565-09-3 
    2.   Oberling, P., (1982) : The Road to Bellapais, Social Science
          Monographs, Boulder Distributed by Columbia University Press, New York, ISBN
          88033-0000-7

    3.   Report of the Secretary-General to the Security Counsil on the United
          Nations operation in Cyprus , Document S/5950, 10 September 1964. 

    4.   Gibbons, H, S., (1997) : The Genocide Files 
          Charles Bravos, Publishers, London ,  ISBN 0-9514464-2-8

    5.  Report of the Secretary-General to the Security Counsil on the United Nations
         operation in Cyprus , Document S/5764, 15 Juni 1964.

     

     

  • The Secrets in the Cypriot Graves

    The Secrets in the Cypriot Graves

    GREEK ARMY MEMBERS MASSACRED GREEK CYPRIOTS AND TURKISH CYPRIOTS BODIES FOUND IN MASS GRAVES , MASS GRAVES LOCATED IN GREEK CYPRIOT SIDE WHERE TURKISH PEACE KEEPING FORCES WERE NEVER ABLE TO REACH.
    STORY IN GUARDIAN REVEALS THE SECRETS OF MISSING GREEK AND TURKISH CYPRIOTS AND THE LAST KNOWN MASSACRE- MASS GRAVE CREATED BY GREEK ARMY MEMBERS, AND ENOSIS DREAMERS.

    THE SO CALLED “DEMOCRAT-GREEKS” BLAMED 26 YEARS TURKISH GOVERMENT TO GAIN WORLDWIDE SUPPORT.. FOR THE CRIMES THEY WERE COMMITTED AGAINST HUMANITY.

    Read the full article at :

  • YİĞİT MODACIDAN CESUR ÇİZGİLER

    YİĞİT MODACIDAN CESUR ÇİZGİLER

    Aydin ULUN/BERLIN | 14.06.2008

    Berlin’deki ünlü modacımız Çiğdem Yiğit, yeni çalışma atölyesini açılışını mini bir defileyle kutladı.

    Berlin’deki Türk modasında bir marka olan Çiğdem Yiğit, yeni yaratımlar, yeni çizgilerle başkentte bir rüzgar gibi esiyor.

    Çizimlerinde klasik Türk motiflerini modern çizgi ve kesimlerle birleştiren Yiğit, bugüne kadar yaptığı bir çok defileyle moda severelerin beğenisini kazandı. 199 yılında Berlin’deki FHTW (Fachhochschule für Technik und Wirtschaft’nin, moda ve moda dizayn bölümünü başarıyla bitiren Çiğdem Yiğit, ‘Komm Mode Projesi’ adı altında mesleksiz 20 göçmen kadına da biçki dikiş ve dersleri veriyor.

    Bu yıl pelerinler pek  moda  

    Moda branşındaki çalışmalarını artık daha profesyonel düzeyde sürdüreceğini berten Çiğdem Yiğit, yeni iş yerinde artık seri üretime yönelik çalışmaların yanı sıra hot kotür çalışmalarını da sürdüreceğini belirterek ‘Gelen yoğun talep üzerine özellikle gece kıyafetleri başta olmak üzere, seri üretim yapmayı planlıyoruz.

    Ayrıca bu yıl ağırlıklı olarak da anne – çocuk giysileri üzerinde yeni bir koleksiyon düşünüyorum. Bugüne kadar ağırlıklı olarak çalıştığım ipek çalışmalarına keten ve mevsimlik kumaşları da katıyorum. Bu yıl pelerinler pek moda. Özellikle omuz pelerinlerine yönelik şık kumaşları tercih ediyorum. Yaz giysiler ise defiledeki mankenlerde de gördüğünüz gibi daha cesur ve gizli bir erotizmi de içeriyor. Yeni moda atölyemde hedefleri artık daha da büyütüyoruz.’ dedi.

     

     

     

     

  • EN BÜYÜK VİTRA MAĞAZASI KÖLN’DE

    EN BÜYÜK VİTRA MAĞAZASI KÖLN’DE

    BERLIN (A.A) | 14.06.08 

    VitrA ürünlerini 75’den fazla ülkeye ihraç eden Eczacıbaşı Yapı Ürünleri Grubu’nun en büyük mağazası Almanya’nın Köln kentinde açıldı.

    Ren nehri kıyısında 750 metrekarelik bir alanda hizmete giren mağazanın açılışında bir konuşma yapan ‘VitrA Bad GmbH’ Genel Müdürü Şafak Ozan (resimde), Eczacıbaşı Yapı Ürünleri Grubu hakkında bilgi vererek, grubun, 12’si  yabancı ortaklı 40 kuruluşu olduğunu ve yaklaşık 10 bin çalışanının bulunduğunu söyledi.
            
    Toplam 3,2 milyar dolarlık cirosuyla grubun geçen yıl da 280 milyon dolar yatırım yaptığını ifade eden Ozan, gelecek 3 yıl içinde de toplam 1 milyar dolarlık yatırımın öngörüldüğünü kaydetti.
            
    Eczacıbaşı Yapı Ürünleri Grubu’nun Avrupa’da 2 binden fazla çalışanının bulunduğunu belirten Ozan, İngiltere, Fransa, Almanya, Benelüks ülkeleri, Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Hırvatistan, Hollanda, İsviçre ve Polonya gibi ülkelerde de faaliyet gösterdiklerini sözlerine ekledi.
            
    Almanya’da 1911 yılından bu yana faaliyet gösteren ‘Engers Keramik’ adlı seramik şirketini 2005 yılı sonunda satın aldıklarını hatırlatan Ozan, günümüzde VitrA ürünlerini 75’den fazla ülkeye ihraç ettiklerini, İtalya, Çin, Dubai ve Kuzey Irak’ta da satış ofislerinin bulunduğunu, geçen aylarda da İrlanda, Bulgaristan ve Rusya mağazalarının hizmete girdiğini söyledi.
            
    Eczacıbaşı Yapı Ürünleri Grup Başkanı Hüsamettin Onanç da, 50 yıllık başarılı bir dönemi geride bırakan VitrA’yı, banyo ve karo alanında bir dünya markası olarak konumlandırdıklarını belirterek, ‘Köln mağazası, dünyanın en büyük banyo ürünleri üreticisi arasında yer alma hedefimize ulaşmada önemli bir kilometre taşını oluşturuyor’ dedi.
            
    Faaliyet gösterdikleri uluslararası pazarların içinde Almanya’nın ayrı bir öneme sahip olduğunu ifade eden Onanç, ‘Sektörümüzdeki ilk ihracatı 25 yıl önce Almanya’ya biz gerçekleştirdik. Yurt dışındaki ilk satış teşkilatımızı 1992’de Almanya’da kurduk. Almanya’da seramik sağlık gereçleri sektöründeki pazar payımız yüzde 13’e, akrilik küvetlerde yüzde 10’a ulaştı. Karo seramikte ise yüzde 12’lik payla pazar lideriyiz. Almanya’da 1500’e yakın kişiye istihdam sağlıyoruz’ dedi.

     

     

     

  • BERLİN ŞEHİT AİLELERİ DAYANIŞMA DERNEĞİ FAALİYETE GEÇTİ

    BERLİN ŞEHİT AİLELERİ DAYANIŞMA DERNEĞİ FAALİYETE GEÇTİ

    BERLİN (A.A) – 15.06.2008 – Türkiye Cumhuriyeti toprakları dışında kurulan ilk Şehit Aileleri Dayanışma Derneği, Almanya’nın başkenti Berlin’de faaliyete geçti.

    Berlin Şehit Aileleri Dayanışma Derneği Başkanı Dursun Ali Tüfekçi, Türkevinde düzenlenen tanıtım toplantısında yaptığı konuşmada, şehitlerin ailelerinin hiçbir zaman unutulmamaları gerektiğini, çünkü genç yaşta şehit olan Türk askerlerinin, hayatlarının en verimli döneminde canlarını hiç düşünmeden Türkiye’nin refahı uğruna feda ettiklerini söyledi.

    Türk insanının da bazen bu konuda duyarsız davrandığını savunan Tüfekçi, amaçlarının şehit ailelerine maddi ve manevi destek sağlamak olduğunu, bu amaçla şehit ailelerinin yakınlarına düğün ve sünnet gibi kutlamalarında yardımcı olacaklarını, rehabilitasyon amacıyla da sosyal merkezler kuracaklarını belirtti.

    Şehit ailelerini bir çatı altında toplamak ve şehit aile yakınlarına eğitimleri için burs da vermek istediklerini ifade eden Tüfekçi, kendilerini yoğun şekilde destekleyen Berlin Türk Cemaati (TGB) Başkanı Bekir Yılmaz’a teşekkür etti.

    Toplantıya katılan Berlin Konsolosu Selcan Şanlı, Türklerin yurduna bağlı ve ülkeleri için her zaman fedakarlık yapmaya hazır bir halk olduğuna vurgu yaparak, terör saldırılarında şehit olan Türk diplomatlarının da unutulmaması gerektiğini söyledi.

    Şehit ailelerinin durumunun çoğu zaman iyi olmadığını, bu nedenle bu ailelerle dayanışmanın sürdürülmesi gerektiğini belirten Şanlı, Berlin Şehit Aileleri Dayanışma Derneği ile bunun sağlanacağını, başkonsolosluk olarak kendilerine her türlü yardımı yapmaya hazır olduklarını kaydetti.

    TGB Başkanı Yılmaz, Türk insanının hiçbir zaman kendi ülkesiyle bağlarını koparmadığını ifade ederek, kendilerinin de gerekli her türlü yardımı yapacaklarını ve herkesten yardım ve destek beklediklerini söyledi.

    Yılmaz ayrıca, Türklerin, içinde bulundukları topluma yönelik faaliyetlerini de artırarak sürdürmeleri gereğine işaret etti ve siyasi ve ekonomik alanda daha fazla çaba harcanması çağrısında bulundu.

    Berlin Şehit Aileleri Dayanışma Derneği Genel Sekreteri Halil Ermiş, Türkiye’deki şehit ailelerine bir köprü oluşturacaklarını belirterek, ”Bu bayrak inmeyecek, bu vatan bölünmeyecek” dedi.

    (EA-MCT)

  • Eyalet hükümetine vatandaşlık sınavı ile ilgili soru önergesi

    Eyalet hükümetine vatandaşlık sınavı ile ilgili soru önergesi

    -BERLİN EYALET MECLİSİ ÜYESİ ÖNEY, EYALET HÜKÜMETİNE

    VATANDAŞLIK SINAVIYLA İLGİLİ SORU ÖNERGESİ SUNDU

     

    BERLİN (A.A) – 15.06.2008 – Alman Yeşiller Partisi Berlin eyalet meclisi üyesi Bilkay Öney, Berlin eyalet hükümetine, yasal dayanağı olmadığı gerekçesiyle, 1 Eylülden itibaren Alman vatandaşı olmak isteyen yabancılar için zorunlu kılınacak sınavla ilgili soru önergesi sundu.

    Öney, yaptığı açıklamada, Vatandaşlık Yasası’nın 11. maddesine göre sınava girmediği için hiç kimsenin vatandaşlığa geçme hakkından mahrum bırakılamayacağını, sınav sorularının da bir insanın ideolojisini yansıtmayacağını belirtti.

    Soruları yanıtlayamayabilecek bir kişinin anayasaya bağlı olabileceğini, diğer yandan soruları yanıtlayanın ise aksi davranış sergileyebileceğini kaydeden Öney, bu nedenle tüm eleştirilerini bir soru önergesinde toplayarak bunu içişleri komisyonuna sunduğunu kaydetti.

    Öney, soru önergesinde yer alan toplam 9 soruyla, Almanya İçişleri Bakanı Wolfgang Schaeuble’nin uygulamak istediği vatandaşlık sınavı için gerekli olan yasa değişikliğinin yapılıp yapılmadığını, bunun eyalet yönetimi tarafından bilinip bilinmediğini, vatandaşlık sınavının hangi amaçla yapılacağını, hangi kriterlere dayanılarak bir kişinin Alman vatandaşlığı talebinin reddedileceğini, sınava girmek istemeyen yabancıların hukuki açıdan ne gibi hakları olduğunu, eyalet yönetiminin vatandaşlık testiyle ilgili olarak hukuki ya da siyasi çekinceleri olup olmadığını bilmek istiyor.

    (EA-HA-MCT)

  • KUZEY REN VESTFALYA UYUM BAKANI VATANDAŞLIK SINAVINI SAVUNDU

    KUZEY REN VESTFALYA UYUM BAKANI VATANDAŞLIK SINAVINI SAVUNDU

    BERLİN (A.A) – 15.06.2008 – Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya (KRV) Eyaleti Aile ve Uyum Bakanı Armin Laschet, 1 Eylülden itibaren Alman vatandaşı olmak isteyen yabancılar için zorunlu kılınacak Vatandaşlık Sınavını savundu.

    Hristiyan Demokrat Birlik Partisi (CDU) üyesi Laschet, Der Spiegel dergisinin internet sitesinde yer alan açıklamasında, Sosyal Demokrat Parti (SPD) içinde ve muhalefet partileri tarafından başlatılan, “vatandaşlık sınavının uyuma zarar vereceği” şeklindeki tartışmaları da eleştirerek, bu tür tartışmaların vatandaşlık önünde yeni engeller oluşturulmak istendiği şeklinde intiba yarattığını belirtti.

    Alman vatandaşı olmak isteyen yabancıların böyle bir bilgi sınavına tabi tutulmalarının doğal olduğunu, bu tür sınavların dünyada göç alan tüm ülkeler tarafından yapıldığını söyleyen Laschet, ”Bu sınav Alman tarihi, Yahudi soykırımı ve Almanya’nın özel sorumluluğuyla ilgili sorular da içermeli” dedi.

    KRV eyaletinde bu sınava paralel olarak Alman vatandaşlığına geçilmesi yönünde bir kampanya başlatılacağını kaydeden Laschet, göçmenlere bu ülkede istenildikleri duygusunun verilmesini istedi. Laschet, muhalefet partilerinin ve çok sayıda Türk derneğinin sınav sorularının çok sayıda Alman vatandaşı için bile zor olduğu şeklindeki eleştirilerini de reddetti.

    (EA-HA-MCT)

  • ALMANYA’DAKİ VATANDAŞLIK SINAVINA TEPKİLER

    ALMANYA’DAKİ VATANDAŞLIK SINAVINA TEPKİLER

    -ALMANYA TÜRK TOPLUMU BAŞKANI KOLAT:

    -”VATANDAŞLIK SINAVININ MESAJI: BİZ ARTIK ALMAN VATANDAŞLIĞINA GEÇMENİZİ İSTEMİYORUZ”

     

    BERLİN (A.A) – 14.06.2008 – Almanya’da 1 Eylül’den itibaren Alman vatandaşı olmak isteyen yabancılara uygulanacak vatandaşlık sınavına Almanya Türk Toplumu (TGD) da tepki gösterdi.

    TGD Genel Başkanı Kenan Kolat, yaptığı açıklamada, vatandaşlık sınavının, 2007 yılında değişikliğe uğratılan Vatandaşlık yasasının sonucu olduğunu belirterek, ”Vatandaşlık sınavının mesajı: Biz artık Alman vatandaşlığına geçmenizi istemiyoruz” dedi.

    Sertleştirilen Vatandaşlık yasasıyla Alman vatandaşlığına geçişlerin azaldığını, yeni sınavla daha da azalacağını ifade eden Kolat, ”Aslında biz kimsenin Alman vatandaşı olmasını istemiyoruz’ denilse hem bürokrasi azalır, hem de gerçek niyetler ortaya konulmuş olur. Almanya’da yaşayan herkesin bu ülkeyle ilgili bilgisi olması gereği hepimizce kabul edilir, ancak bu sınavla bu amaca ulaşılacağı çok kuşkuludur” diye konuştu.

    Sınavda sorulacak soruların ancak üniversite eğitimi almış kişiler tarafından yanıtlanabileceğini, bunun da ”seçme Alman vatandaşlığı” yaklaşımını ve ayrımcılığı beraberinde getireceğini kaydeden Kolat, Ulusal Uyum Planı’yla yaratılan olumlu havanın yasal düzenlemelerle bozulduğunu, ırkçı saldırıların da bu dönemlerde arttığını ifade etti.

    Almanya’daki genç nüfusun azaldığına da dikkati çeken Kolat, Alman hükümetinin, ülkede yaşayan yabancı kökenli gençleri kazanması gerektiğini, yapılan tüm yasal düzenlemelerin bunun tersine gittiğini, bu durumun değişmesi için tüm sivil toplum örgütlerinin stratejik birliğe gitmesinin şart olduğunu söyledi.

    (EA-HA-ÇA)

  • BREMEN’DE GÖÇ VE UYUM SORUNLARI TARTIŞILDI

    BREMEN’DE GÖÇ VE UYUM SORUNLARI TARTIŞILDI

    BREMEN (A.A) – 15.06.2008 – Almanya’nın Bremen kentinde Sol Parti Bremen eyalet meclisi grubu tarafından düzenlenen Göç Konferansında, göç ve uyum sorunları tartışıldı.

     

    Konferansa Sol Parti eyalet meclisi grup eş başkanları Peter Erlanson ve Monique Troedel ile başkan vekili Şirvan Çakıcı, Sol Parti Alman meclisi (Bundestag) üyesi Hüseyin Kenan Aydın, Yeşil Alternatif Liste’den Hamburg eyalet meclisi üyesi Nebahat Güçlü, Sol Parti Hamburg eyalet meclisi üyesi Zaman Masudi ve Almanya Türk Toplumu (TGD) Genel Başkanı Kenan Kolat ile iş adamları Yıldıray Cengiz ve Ahmet Güler de katıldı.

    Milletvekili Çakıcı, burada yaptığı konuşmada, asıl amacın tüm toplumlar arasında diyaloğun pekiştirilmesi olduğunu belirterek, ”Seçim kampanyamızda ‘Burada evimizdeyiz’ sloganını kullanarak başarılı olmuştuk. Aynı slogan altında düzenlediğimiz göç konferansının da diyaloğu pekiştirmek olan amacımıza vesile olacağına inanıyorum” dedi.

    Güçlü, Almanya’nın uyum politikasının beklenen düzeyde olmadığına dikkati çekerken, Milletvekili Aydın da, 40 ya da 50 yıldan bu yana Almanya’da yaşayan göçmenlerin bile hala dışlandıklarını, bunun da göçmen çocukların eğitim düzeyinin düşük olmasından kaynaklandığını savundu.

    Uyumun tek yönlü gerçekleşemeyeceğini ifade eden Masudi, göçmen kökenli milletvekillerin göçmenlerin sorunlarına daha fazla eğilmeleri gerektiğini söyledi.

    Kolat, Avrupa Parlamentosu, Alman meclisi ve eyalet meclislerinde toplam 28 Türk kökenli milletvekili bulunduğuna işaret ederek, ”Sorunları çözmek için göçmen asıllı vekiller, uyum komisyonlarından ziyade karar mekanizmaları olan bütçe komisyonlarında yer almalılar” dedi.

    Ticaretin siyasetsiz olamayacağına vurgu yapan iş adamları da Sol Parti’nin göstermiş olduğu duyarlılığın diğer partilere örnek olması dileğinde bulundular.

    Bremen Eyaleti Meclis Başkanı Christian Weber’in bir selamlama konuşması yaptığı konferans çerçevesinde kültürel etkinlikler de düzenlendi.

    Göç ve uyum konularında düzenlenen çeşitli panellere katılan konuşmacılar, genel olarak uyumun sağlıklı bir şekilde gerçekleşebilmesi için insanların birbirleri hakkında değil, birlikte konuşmaları ve çalışmaları gerektiği belirtildi.

    (EA-MCT)

  • Etnik temizliği Ermeniler yaptı

    Etnik temizliği Ermeniler yaptı

    Moskova’daki Askeri Tarih Devlet Arşivi’ni (RGVİA) araştıran akademisyen Mehmet Perinçek, Tuğgeneral Bolhovitinov’un 11 Aralık 1915’te karargahına gönderdiği 65 sayfalık raporu buldu. Rus komutan raporda, “Ermeni gönüllü birlikleri ırkçı duygularla Müslüman halka karşı vahşi kırımlara girişti” diyor.

    RUSYA’nın başkenti Moskova’da bulunan Rusya Askeri Tarih Devlet Arşivi’nde (RGVİA) çalışmalar yapan İstanbul Üniversitesi araştırma görevlisi Mehmet Perinçek, Birinci Dünya Savaşı sırasında Kafkas cephesinde görevli Tuğgeneral Leonid Bolhovitinov’un karargahına gönderdiği raporu buldu. Diğer adı ’Çarlık Rusyası Askeri Arşivi’ olan merkezde bulunan tarihi belge, günümüzde Erivan hükümeti ve diasporanın sloganı haline gelen “Türkler 1915 yılında 1.5 milyon Ermeni’yi öldürdü” iddiasını ilk elden çürüten bilgiler içeriyor.

    Sorumlu kendileri

    11 Aralık 1915’te Rus karargahına gönderilen 65 sayfalık rapor, “Gerçek durum. Düzeltme” başlığını taşıyor. Taşnak Partisi’nin, “Kafkas cephesinde Ermeni
    gönüllü çetelerinin faaliyetleri” başlıklı bir mektubu Rus Çarı’na iletmesinden iki ay sonra yazılan raporun girişinde, Ermenilerin kaleme aldığı bu mektuptaki bilgilerin “siyasi amaçlı” olduğu uyarısı yapıldıktan sonra, bölgedeki “gerçek durum” özetleniyor. Bölgede
    patlak veren hadiselere, “Ermeni problemi olarak tabir edilen mesele” tanımını uygun gören Rus general, Osmanlı içinde istenmeyen unsur haline gelmelerinde
    sorumluluğu Ermenilere yüklüyor. Raporda, “Ermenilerin verdiği ölü sayısına güvenmemek gerekir. Taşnak partisi bildirilerinde belirtilen kayıp rakamları
    devamlı surette abartılıyor ve bunların siyasi amaç taşıdıkları şüphe götürmüyor. Bu kayıpların sorumluları da, kırımı ateşleyen Ermeni çetelerinin kendisidir” ifadesi yer alıyor.

    İngiltere kışkırttı

    Bölgede fitilin 1915’ten çok daha önce, 1890 tarihlerinde dış güçler tarafından ateşlendiğini merkeze bildiren Bolhovitinov, “Özellikle İngiltere, Osmanlı ile Çarlık Rusya arasında ittifak kurulup Ortadoğu’da yeni güç merkezi oluşmaması için, Türkiye’nin doğusundaki Ermenileri kışkırtarak karışıklık çıkartmıştır. Bundan önce, Türkler, Ermeniler ve Kürtler barış içinde yaşıyordu. Hatta bölgedeki Ermenilerin hayat koşulları, Kürtler’den ve Türkler’den bile iyiydi” diyor. Rus general şöyle yazıyor: “Rusya, Osmanlı içindeki Ermeni meselesini ilk başta uzaktan izlemekle yetinmiştir. İmparatorumuzun görüşü, Almanya ve üç ay sonra Osmanlı devletinin de bize savaş ilan etmesiyle değişti. Rus birliklerine ek olarak Ermeni gönüllü çetelerini kullanma kararı, Osmanlı’nın bize savaş ilanı sonrasında alındı. Zayıflayan Osmanlı Devleti, Rusya için potansiyel müttefik olmaktan zaten çıkmıştı.”

    Rapordan tespitler

    Cepheyi teftiş eden Çarlık Rusya’sı Tuğgenerali Bolhovitinov’un 1915 tarihli raporunda karargahına bildirdiği bazı tespitler şöyle:

    Kullanıldılar Ermenilere kendi yardımlarıyla “Bağımsız Ermenistan” kurabilecekleri fikrini empoze eden Avrupa diplomasisidir. Bu fikrin aşılanmasında özellikle Ermeni diasporası aydınları kullanılmış ve onlar aracılığıyla Osmanlı’da yaşayan Ermenilere karışıklık çıkarmaları ve kan dökerek Avrupa kamuoyunu etkilemeleri öğütlenmiştir.

    Feda edildiler Ermeni liderleri, gerçekleşmesi imkansız “Bağımsız Ermenistan” fikrine kapılarak Ermeni halkını Avrupa diplomasisi için feda etmiştir. Ermeni çeteleri, suni ayaklanmalar kışkırtarak, yoğun propaganda faaliyeti yürüterek ve Müslüman nüfus üzerinde her türlü tecavüzü uygulayarak kırımı ateşlemiştir.

    Herkese terör Ermeni örgütleri, eylem biçimi olarak terörü benimsemişlerdir. Terörü, sadece başka milletlerden kişilere karşı değil, kendi fikirlerini benimsemeyen Ermenilere karşı da uygulamışlardır. Hatta özerklik karşılığında Rusya ile ittifakı da geçici bir araç olarak görmüşlerdir. Dolayısıyla Ermeni gönüllü birlikleri uzun vadede Rusya İmparatorluğu çıkarlarının aleyhinedir. Rusya’da terör eylemleri düzenleyen Taşnak komutanlarının 1914 affından yararlandırılması ve serbest bırakılması hatadır.

    Vahşi kırımlar Savaş esnasında işgal edilen bölgelerde Ermeni gönüllü birlikleri ırkçı duygularla Müslüman halka karşı vahşi kırımlara girişmiş, nüfusu cins veya yaş ayırtetmeden ya imha etmiş ya da sürmüş, köylerini yerle bir etmiş ve mallarını yağmalamıştır. Bu uygulamalar sistemlidir. Düzensiz ve yağmacı Ermeni çeteleri, müttefik Rus ordularına karşı bile zaman zaman silah kullanmıştır. Rus yetkilileri bu yüzden önlemler almıştır.

    Dehşet çeteleri

    Rus general Leonid Bolhovitinov’un raporuna göre, Birinci Dünya Savaşı’na Rus saflarında katılan gönüllü Ermeni çeteleri, Anadolu topraklarında sivil halk arasında dehşet saçmıştı. Fotoğrafta görülen “Kazar” ve “Sepuh” gibi çeteler, Ruslar tarafından bile kontrol altında tutulamıyordu.

    ’Düşman’ın kaleminden

    BUGÜNE kadar Rus arşivinin tozlu raflarında kalan ancak tarihi öneme sahip olan raporun, o dönemde Osmanlı ile düşman olan bir ülkenin askeri yetkilisi
    tarafından hazırlanmış olması önem taşıyor. Raporu yazan Rus Tuğgeneral Bolhovitinov, Osmanlı İmparatorluğu’nun Almanya ve Avusturya-Macaristan

    ile birlikte, İngiltere, Fransa ve Rusya’ya karşı savaştığı 1914-1918 yılları arasında Kafkas cephesinde bulunuyordu. Dolayısıyla gördüklerini diplomatik bir
    çarpıtma yapmadan, asker gerçekçiliğiyle aynen üstlerine aktarmış olduğu sanılıyor. Sözde Ermeni soykırımı meselesinde en büyük sorun, tarihi belgelerin
    nesnelliği. Özellikle Ermeni iddialarını destekleyen belgelerin, o dönemde Osmanlı’nın karşısında yer alan devletlerin diplomatları ve gazetecileri tarafından yazılmış olması dikkat çekiyor.

    Çar’a sadakat yemini

    Akademisyen Mehmet Perinçek’in ulaştığı tarihi fotoğrafta, Ermeni gönüllü çeteleri, Rus Çarı’na sadakat yemini ederken görülüyor. Çarlık Rusya generali Bolhovitinov, Kafkasya cephesinde Osmanlı ile savaşırken yazdığı raporunda, “Almanya’dan sonra Osmanlı Devleti de Rusya’ya savaş ilan etmeseydi,
    kontrol altında tutulması çok zor olan Ermeni unsurunu gönüllü birlikler olarak Kafkas cephesinde kullanma düşüncemiz olmazdı. Ermeni çeteleri savaştan sonra
    süngülerini rahatlıkla bize karşı da çevirebilir” diyor.

    16 Haziran 2008
    Nerdun HACIOĞLU / MOSKOVA

  • Heyet-i Temsiliye’deki o Kürt!

    Heyet-i Temsiliye’deki o Kürt!

    Yıllardır Atatürk’ü Batıcı bir devlet adamı gibi gösteren sağcı güçlerin yarattığı tahrifat, tam tersi kutupta başka bir tahrifata daha yol açtı. Sağcıların Atatürk’ü Batıcı gibi göstermesi gibi kimi
    sözde solcu ve Kürtçü akımlar da Atatürk’ü “Kürtçü” göstermeye başladılar.

    Bu zevata bakılırsa Atatürk, aslında Kürtlere özerklik verecekti.  Perinçek’ten Apo’ya kadar Kürtçü akım bu tez üzerinde durarak,  Atatürkçülere ve milliyetçilere, Kürtçülük aşılamaktadır. İşin garibi bu tezlerin hiçbir gerçek yanı yoktur ama tarih bilgisinden yoksun
    “şu cahil Türklerimiz” Kürtçülerin bu oyununa gelmektedir. Bu yazımızda Kürtçülerin Kurtuluş Savaşımız, Cumhuruyetimiz ve Atatürk üzerinde yarattığı tahrifata karşı gerçekleri ortaya
    koymaya çalışacağız.

    Kürtçülerin en önemli tezi Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle Kürtlerin birlikte verdikleridir. Öyle bir tarih uydurulmuştur ki, Kurtuluş Savaşı’nı Atatürk Kürt ağalarla birlikte vermiştir. Kürtlerin
    Kurtuluş Savaşımıza katıldıkları ise en büyük uydurmaların başında gelir.

    O halde Kurtuluş Savaşımız boyunca Kürtlerin gerçekte ne yaptığını ortaya koyalım.

    Kurtuluş Savaşımızın başlangıcında, Milli Güçleri idare etmek üzere Erzurum’da bir Heyet-i Temsiliye oluşturulur. 24 Ağustos 1919’da oluşturulan Heyet-i Temsiliye Mustafa Kemal Paşa başkanlığında 9 kişiden oluşur. Diğer temsilciler, eski Bahriye Nazırı Rauf Bey, eski Trabzon milletvekili İzzet Bey, eski Erzurum milletvekili Raif Efendi, eski Trabzon milletvekili Servet Bey, Erzincan’da Nakşi Şeyhi Fevzi Efendi, eski Beyrut valisi Bekir Sami Bey, eski Bitlis milletvekili Sadullah Efendi ve Mutki aşireti lideri
    Hacı Musa Beydir.

    Kurtuluş Savaşımızın bu ilk önder kadrosundan sadece Rauf ve Bekir Sami Beyler Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar yola devam etmişlerdir. Yani denildiği gibi Kurtuluş Savaşımız ağaların ve şeyhlerin desteğiyle verilmemiştir.

    Ama burada çok daha önemli bir gerçeği de ortaya koymamız gerekmektedir. Mutki Aşireti reisi Hacı Musa Bey sözde Kurtuluş Savaşımızın ilk önderlerindendir. Belgeleri inceleyenler bunun böyle olduğunu kabul etmek zorunda kalırlar. Ancak gerçek bambaşkadır. Hacı Musa Bey, 1923 yılı Mayıs ayında Erzurum’da kurulan Kürt Azadi Cemiyeti’nin de lideridir. Azadi Cemiyeti’nin üyelerinden biri
    de Şeyh Sait’tir. Azadi Cemiyeti İngilizlerle, Fransızlarla ve Sovyetler Birliği ile temas kurarak Bağımsız Kürdistan için destek aramıştır. Daha sonra bu örgüt İngiliz desteği ile başlayan Nasturi Ayaklanması’na katılır. Nasturi Ayaklanması’nın bastırılmasından sonra ise İran’a kaçarlar.
    Mustafa Kemal de Nutuk’ta bu konuya şöyle değinir:

    “Baylar, tarih, söz götürmez bir biçimde ortaya koymuştur ki,  büyük işlerde başarı için yeteneği ve gücü sarsılmaz bir başkanın varlığı çok gereklidir. Bütün devlet büyüklerinin umutsuzluk ve
    güçsüzlük içinde, bütün ulusun başsız olarak karanlıklar içinde kaldığı bir sırada ‘yurtseverim’ diyen bin bir çeşit kişinin, binbir türlü davranış ve inanç gösterdiği kargaşalı bir zamanda danışmalarla, birçok saygın ve erkli kişilerin sözlerine uyma zorunluluğuna inanmakla; sağlam, esaslı ve özellikle sert yürünebilir mi? Tarihte buna ulaşmış bir topluluk gösterilebilir mi? İkincisi baylar, ulus, ülke, siyasa ve ordu yöneticiliğinde hiç bulunmamış ve bu alanda değeri belirmemiş ve denenmemiş
    gelişigüzel kişilerden, örneğin Erzincanlıbir Nakşi Şeyhi ve Mutki’li gibi zavallılardan da kurulabilecek herhangi bir temsilciler kuruluna, söz konusu durum ve görev bırakılabilir miydi?”
    Mustafa Kemal’e idam kararı veren de Kürttü! Kürtlerin ağaları bunu yaparken milletvekilleri de boş durmaz.

    Bitlisli Kürt milletvekili Yusuf Ziya Bey de Azadi örgütünün içindedir. Yusuf Ziya Bey aynı zamanda İngiliz ajanıdır. Mustafa Kemal Paşa, Yusuf Ziya Bey’den kuşkulanmakta ve onu takip ettirmektedir. Gerçekten de Mustafa Kemal’in kuşkuları gerçek olur ve Yusuf Ziya Bey Nasturi İsyanı’na katılır.
    İşin daha da vahimi Yusuf Ziya Bey’in askeriye içinde de adamları vardır. Nasturi İsyanı’nı bastırmakla görevli birlikten, Fırka komutanı İhsan Nuri, Vanlı Rasim, Tevfik Cemal ve Teğmen Ali Rıza da Kürt örgütünün üyesidir ve isyan sırasında 270 askerle birlikte karşı tarafa geçerler! Görüldügü gibi Kurtuluş Savaşımıza katılan ve Türklerle savaşan Kürtlerle değil, Kurtuluş Savaşı’nın içine sızan, ancak kendi Kürt örgütlenmesini devam ettiren, İngiliz, Fransız işgalcilerle işbirliği yapan ve en sonunda da Türk askerine karşı cephe açan Kürtleri görüyoruz. Bu örgütün İngiliz desteğini sağlamak için Nasturi
    isyanından üç yıl önce 1920 yılında yine Hakkari’de başka bir isyan çıkarttığını da kaydedelim.
    Peki Kürtlerin Kurtuluş Savaşımız sırasındaki tek ihanetleri bu mudur?

    Aslında Kurtuluş Savaşı’nın başından itibaren Mustafa Kemal’in karşısındadır Kürtler. Mustafa Kemal’in idam emrini veren Kürt Mustafa Paşa’dır!. Aynı Kürt Mustafa Paşa’nın eniştesi ise Kürt İzzet Bay’dir ve
    İstanbul Hükümeti’nin İçişleri Bakanıdır. Kürt İzzet Bey de İngiliz ajanıdır. Kürt İzet Bey’in bir de yeğeni vardır Şerif Paşa, o da Kürdistan Teali Cemiyeti’nin Paris temsilcisidir. İstanbul Hükümeti’nin ve İngilizler’in Mustafa Kemal hareketini engellemek için kullanmayı düşündükleri kütle ise Kürtlerdir.
    Damat Ferit, Kürdistan Teali Cemiyeti ile görüşerek onlara özerklik karşılığında Mustafa Kemal’e karşı savaşmayı teklif eder. Damat Ferit Yüksek Komiser De Robeck ile görüşerek Sevr koşulları gereğince 15 bin kişilik bir Kürt ordusu kurulmasını ve Kürtleri Mustafa Kemal’e saldırtmayı teklif eder.
    Bu yönde en önemli girişim Ali Galip olayıdır. İngiliz ajanı Binbaşı Noel, Ali Galip ve Kürdistan Teali Cemiyeti liderleri Malatya’ya geçerler. Burada bir Kürt birliği kurarak Sivas yolunda Mustafa
    Kemal’i öldürecekler ve Kongre’nin toplanmasına engel olacaklardır.

    Ancak Mustafa Kemal girişimi haber alır ve tedbir alır. Malatya’da Türk birlikler İngiliz ajanı, Ali Galip ve Kürdistan Teali Cemiyeti liderlerini kıstırırlar. Tutuklama emri vardır. Noel, İngilizlerden
    yardım ister. Saraya baskı yapılır fakat sonuç varmez. En sonunda kaçmak zorunda kalırlar.

    Görüldüğü üzere daha Sivas Kongresi öncesinde bile Kürtler İngilizlerle, İstanbul Hükümeti ile birlikte Mustafa Kemal’e kaşıdır. İngiliz gizli belgeleri de bunu doğrulamaktadır. 28 Kasım 1919’da Mr. Kindson’un Londra’ya gönderdiği raporda şöyle yazılıdır:

    “Kürtlere her ne kadar inanmasak da onları kullanmamız çıkarlarımız gereğidir.  9 Aralık 1919 tarihli Yüksek Komiser Robeck’in Lord Curson’a raporunda ise şunlar yazılıdır: “Kürtler bütün ümitlerini İngiliz hükümetine bağlamış durumdalar.  Bu ara Mustafa Kemal gittikçe tehlikeli olmaya başlıyor.
    Kuvvetler, Kürtleri Mustafa Kemal Paşa’ya karşı kullanmak için para ödemeye hazırdırlar”

    Yunan ordusundaki Kürtler

    Ama Kürtler bununla da yetinmemektedir. İngiliz Gizli Belgeleri’nin verdiği bilgiye göre Kürtler aynı zamanda Yunanlılarla da temas halindedir. Amasya’da Yunan temsilcisi ile görüşün Kürtler, Yunanlılara Türk ordusunda ele geçcirilen Kürt esirlere iyi davranılmasını ve bu esirlerin Türk ordusuna karşı kullanılmasını önerir. Teklif kabul edilir ve esir Kürtler Yunan ordusunun hizmetine girerler.
    Kürt-Yunan işbirliğinin en büyük sonucu ise Koçgiri İsyanı’dır. Yunan ordusu büyük ilerleyişe geçmeden hemen önce Kürtler isyan eder. Yunan ordusu Bursa’ya doğru ilerlerken Kürtler
    Sivas’a doğru yürümeye başlar. Amerikan Askeri Ateşesi durumu şöyle rapor eder:

    “… Yunanlılar önemli bir zafer kazanırlarsa Kürt isyanı Türkiye’nin arkasını ciddi bir şekilde tehdit edebilir. Ancak Batıdaki savaş Türklerin lehine gelişirse, Türkler, ellerindeki yarım düzine yetenekli liderden biriyle Kürt sorununa son verebilir. İngilizler kuşkusuz bu durumu bilmektedirler. Gene de Kürt sorunu ile meşgul olduğu sürece Mustafa Kemal’in Musul’a el koyamayacağını düşünmektedirler. Dolayısıyla Kürt akımına yardımcı olmaktadırlar.”  Koçgiri İsyanı’nın başlangıç tarihi sadece Yunan ilerleyişine değil aynı zamanda Londra ve San Remo Konferansları’na da denk gelir. Ankara Hükümeti böylece sıkıştırılmaktadır. Koçgiri İsyanı’nın liderlerinden Baytar Nuri isyan programını şu şekilde açıklar: “İlk önce Dersim’de Kürt istiklali ilan edilecek, Hozat’a Kürdistan bayrağı çekilecek, Kürt milli kuvveti Erzincan, Elazığ ve Malatya istikametlerinden Sivas’a doğru hareket ederek Ankara Hükümeti’nden Kürdistan istiklalinin tanınmasını isteyecekti. Türkler bu isteği kabul edeceklerdi. Çünkü isteğimiz silah kuvvetiyle desteklenmiş olacaktı.” Ayaklanma büyür ve isyancılar Ankara Hükümeti’ne bir muhtıra yollarlar. Telgraf yoluyla iletilen muhtıra şu maddelerden oluşmaktadır:

    1-İstanbul Hükümeti’nce kabul edilen Kürdistan özerkliğinin Ankara Hükümeti’nce de tanınıp tanınmayacağının açıklanması

    2-Kürdistan özerk yönetimi konusunda Mustafa Kemal hükümetinin ivedi yanıt vermesi 3-Elazığ, Malatya, Sivas ve Erzincan cezaevlerindeki Kürtlerin hemen salıverilmesi

    4-Kürt çoğunluğu bulunan illerden Türk memurlarının çekilmesi

    5-Koçgiri yöresine gönderilen birliklerin geri alınması.”

    Kürtler bununla da kalmaz, 25 Kasım 1920 tarihinde Batı Dersim Aşiretleri reisleri adına TBMM’ye şu şekilde başvurur: “Sevr Antlaşması gereğince Diyarbakır, Elazığ, Van ve Bitlis illerinde bağımsız bir Kürdistan kurulması gerekiyor. Bu nedenle bu oluşturulmalıdır. Yoksa, bu hakkı silah zoruyla almaya mecbur kalacağımızı beyan ederiz.” Yunanlar Bursa’ya Kürtler Sivas’a saldırıyor Ankara Hükümeti, Batıda Yunanların Bursa’yı ele geçirmesine rağmen Kürtlere karşı geri adım atmaz. Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa isyanı bastırmak için bir plan hazırlar. Topal Osman komutasındaki Giresun alayı da Nurettin Paşa’nın emrine verilir. Türk Ordusu 11 Nisan 1921 günü Kürtlerin üzerine yürüyüş
    başlatır. 45 bin kişilik Kürt milisleri ile çapışmalar 3 ay sürer. 17 Haziran 1921 günü isyancılar teslim alınır. Koçgiri isyanının bastırılmasından sonra BMM’deki Kürt milletvekilleri Ordu Komutanı Nurettin Paşa’nın halka zulmettiği, gereksiz yere kan döktüğü gerekçesiyle olağanüstü ve gizli bir oturum talep ederler. Kürtler isyanı bastıran Nurettin Paşa’nın kellesini istemektedir. Mustafa Kemal daha sonra Nutuk’ta şu şekilde anlatır:

    “Nurettin Paşa merkez bölgesinde bir yıla yakın bu görevi yaptı ama yetkisi dışında kimi yurttaşların haklarına el uzatıyar diye milletvetkillerinin yakınmaları ve İçişleri Bakanlığı’na soru yöneltmeleri, Bakanlığın da yakınmaları yerinde görmesi üzerine Meclis’in isteğiyle Kasım 1921 başlarında görevden çıkarıldı. Meclis Nuettin Paşa’nın yargılanmasına da karar verdi. Bu iş, benimle Bakanlar Kurulu arasında bir sorun çıkmasına da yol açtı. Ben, Nurettin Paşa’ya uygulanmak istenen işlemi kabul etmedim. Fevzi Paşa Hazretleri de benim görüşüme katıldı. İkimizle, Batkanlar Kurulu arasında çıkan anlaşmazlık Meclisçe bir çözüme bağlandı. Meclis’te Nurettin Paşa’yı savundum, kendisini ağır bir
    işleme uğramaktan kurtardım.”

    Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Paşa, sadece Kürt isyanını bastırmakla kalmamış, isyanı bastıran komutanı da sonuna kadar savunmuştur. Mustafa Kemal’in, Meclis’te tek kalması ise son derece öğreticidir. Gerçekten de Birinci Meclis’te, Mustafa Kemal Paşa, Şeriatçılara ve Kürtçülere karşı tek başına kalmaktadır. Ama tek kalmak pahasına kendi komutanını savunmuştur! Görüldüğü üzere, daha Sivas Kongresi’nin toplanma hazırlıklarından başlanarak Kürtler, Kurtuluş Savaşı için çalışmamış, tam tersine hep Kurtuluş Savaşı’na karşı savaşmışlardır. Koçgiri ayaklanması bunun en büyük kanıtıdır.
    Genel Kurmay Başkanlığı da bu isyanı şu şekilde değerlendirmektedir: “Siyasi bakımdan büyük bir önem taşıyan bu harekat dolayısıyla, Kürt bağımsızlık davasının ilk basamağının Koçgiri olayları ile kurulmak istendiği, bu dış etkilerin en açık ve kesin delilidir.” Bu değerlendirmeden de anlaşılacağı gibi, olay münferit bir isyan değil, bir davanın ilk adımıdır! Ardından gelecek olan Kürt isyanları da bunu kanıtlayacaktır. Nitekim isyanın liderleri de olayı böyle değerlenodirmektedir:

    “Koçgiri, Kürt İstiklal Savaşı’nın bir merhalesidir, onunla bir meydan muharebesi kaybettik, fakat harp bitmedi. Biz son zaferi kazanacağız.”

    Kürtlere özerklik Mustafa Kemal’in değil Damat Ferit’in programı Kürtler’in Kurtuluş Savaşı’na ne şekilde katıldıkları yalanını gördükten sonra şimdi de Mustafa Kemal’in Kürtlere özerklik vereceği yalanının nasıl uydurulduğuna geçebiliriz. 12 Eylül 1919’da İstanbul Hükümeti ile İngiltere arasında gizli bir antlaşma imzalanır. Sekiz maddelik anlaşma maddelerinden üçüncüsü şöyledir:

    -Türkiye bağımsız bir Kürdistan kurulmasına karşı çıkmayacaktır.

    Anlaşmanın altında Damat Ferit’in imzası vardır. Anlaşma’nın esas önemi Damat Ferit’in Mustafa Kemal hareketine, yani Türk milli hareketine karşı Kürt ayrılıkçılarıyla uzlaşması ve
    Kürtleri Mustafa Kemal’e karşı kullanmasını saptamasıdır. Yukarıda bu kullanmanın ne şekilde hayata geçirildiğini görmüştük. İstanbul Hükümeti’nin bu tür bir yola girmesi aslında Damat Ferit
    Hükümeti’nin sonunu getirir. Kabine değişikliği olur ve Ali Rıza Paşa Hükümeti kurulur. Bu değişiklik son derece önemlidir çünkü Kürt milliyetçiliğinin ve ayrılıkçılığının önü kesilecektir. Amasya Görüşmeleri bunun ilk safhasıdır. Kürtlere özerkliğin ilk belgesi imiş gibi sunulan Amasya Görüşmelerinde şu karar alınmıştır:

    “Beyannamenin 1. maddesinde Osmanlı Devleti’nin düşünülen ve kabul edilen sınırı Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığı ve Kürtlerin Osmanlı topluluğundan ayrılması imkansızlığı izah edildikten sonra, bu sınırın asgari bir istek olmaz üzere elde edilmesinin temininin lüzumumüştereken kabul edildi. Bununla beraber, yabancılar tarafından görünüşte Kürtlerin bağımsızlığı maksadı altında yapılmakta olan tezvirlerinönüne geçmek için de bu hususun şimdiden Kürtlerce bilinmesi uygun görüldü.” Tutanaktan da anlaşılacağı üzere Ankara ile İstanbul’un yeni hükümeti, Kürt ayrılıkçılığına karşı ortak bir karar almışlar ve kurulacak ya da kurtarılacak devletin sınırlarının Kürtlerin oturduğu arazıyi de kapsadığını belirtmişlerdir. Bu tutanaktan çıkacak biricik sonuç, Kürtlerin oturduğu arazide ayrı bir devlet ve özerklik hakkının bu tutanakla reddedildiğidir. Ama ne hikmetse gördüğü her Kürt kelimesini özerkliğe yoran tarih heveslisi bir kısım hukuk asistanı bunu tam tersine yormaktadır.
    Amasya görüşmesinin teyidi ise Misak-ı Milli’dir. Misak-ı Milli ise, özerklik değil ulusal bir devlet programıdır. Kuvayı Milliye’nin bu ilk belgesi, aynı zamanda İstanbul Meclisi’nin son kararında
    özerklik yoktur! Dahası Misak-ı Milli için çalışan bir harekete katılan herkes de ulusal devleti kabul etmiş demektir. Milli Mücadele’nin Kürtlere özerklik vereceğini söyleyenlerin iddiası
    aynı zamanda son derece de komiktir. Kürtler bağımsızlık ve özerkliği zaten Sevr ile kazanmışlardı. Sevr’e karşı çıkan bir hareketin Sevr’de dayatılan bir maddeyi savunması olacak şey değildir!
    Kaldı ki ne Erzurum, ne Sivas Kongrelerinde de bu yönde alınmış bir karar yoktur. BMM’nin bu yönde aldığı bir karar da yoktur. Özerkliği savunan bir hareketin bunu bir karar olarak duyurması gerekmez miydi? Komik olmayı bırakın: Mustafa Kemal sizin gibi gizli bir Kürtçü değildi! Sizin gibi hem tek bayrak, hem de Kürtler kendi kendini yönetsin diyecek kadar hain değildi…

    İngilizlerin Kürtlere özerklik uydurması

    Mustafa Kemal’in Kürtlere özerklik vereceği uydurmasının kaynağı ise doğrudan İngilizlerdir!
    Yukarıda bahsettiğimiz gibi Koçgiri isyanının bastırılmasından sonra Meclis’te Kürt milletvekilleri isyancılara destek çıkarlar. Uzun süren tartışmalardan sonra Mustafa Kemal’in isyanın bastırılmasını savunan konuşması üzerine tartışma kapanır. Ancak İngiliz raporlarına göre bu görüşmeler sırasında Kürtlere özerklik verilen bir karar alınır. Maddeler şunlardır:

    1-Uygarlığın gereklerine uygun olarak Türk milletinin ilerlemesini sağlamayı hedefleyen BMM, ulusal gelenekleriyle uyum içinde, Kürt milletinin özerk yönetimini kurmayı üzerine alır.
    2-Çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu bu topraklar için Kürt ileri gelenleri tarafından bir genel vali, vali yardımcısı ve bir müfettiş seçilebilir. …
    4-Kürt ulusal meclisi doğu vilayetlerinde kurulacak ve 3 yıl için oluşturulacaktır.
    5-Özerk yönetim Van, Bitlis, Diyarbakır vilayetleri, Dersim sancağı, bazı nahiye ve kazaları içine alacaktır.

    Toplam 9 maddelik kanun tasarısı
    İngilizlere göre kabul edilmiştir!
    Ancak İngiliz raporlarının gösterdiği 10 Şubat 1922 tarihinde anılan gizli oturum yoktur! TBMM Gizli Celse Zabıtları yayınlanmıştır ve orada böyle bir gün yoktur! Olması da son derece saçma olurdu. Çünkü anılan 9 maddenin Sevr’den bir farkı yoktur. Kaldı ki Koçgiri isyanını bastıran bir Meclis’in bu kararları alması da mantıksızdır. Çünkü bu kararları alacak Meclis, mantıken isyancılarla anlaşır ve istenilen bu hakları verirdi. İngilizler yetmedi bir de Perinçek…
    Atatürk’ün Kürtlere özerklik vereceğine ilişkin ikinci bir iddia ise İngilizlerden sonra Perinçek’ten gelmektedir. Atatürk 16/17 Ocak 1922 tarihinde çıktığı İzmit seyahatinde gazetecilerin sorularını
    yanıtlar. Vakit gazetesi başyazarı Ahmet Emin Yalman’ın “Kürtlük Sorunu nedir? Bir iç sorun olarak değinmeniz iyi olur” sorusuna şu yanıtı verir:

    “Kürt sorunu, bizim, yani Türklerin çıkarı için kesinlikle sözkonusu olamaz. Çünkü, bizim ulusal sınırlarımız içinde Kürt öğeleri öylesine yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde yoğun olarak yaşarlar. Bu yoğunluklarını da kaybede ede ve Türklerin içine gire gire öyle bir sınır oluşmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istesek, Türkiye’yi mahvetmek gerekir.
    ….
    “Bu nedenle başlıbaşına bir Kürtlük düşünmekten çok Anayasamız gereğince zaten bir çieşit özerklik oluşacaktır. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir…”
    Perinçek ve Apo, Atatürk’ün bu demecini Atatürk’ün özerkliği savunduğunun kanıtı olarak verirler. Oysa Uğur Mumcu’nun da belirttiği gibi Mustafa Kemal özerklikten değil bir çeşit özerklikten
    bahsetmektedir. Bu ise, 1921 Anayasasına göre illerin manevi kişiliğe ve özerkliğe sahip olmaları maddesiyle uyum içindedir.

    1921 Anayasasının 21. maddesi şöyledir:

    “İl yönetimi yerel işlerde manevi kişilik sahibidir ve özerktir”

    Buradan da anlaşılacağı üzere Atatürk, Kürtlerin kendi kendilerini yönetmesinden değil illerin kendilerini yönetmesinden bahsetmektedir. Zaten Kürtlerin yoğunluğundan bahsetmesi de bu nedenledir.  Aslında Atatürk’ün bu açıklamasının özerklik için değil tam tersine Kürt sorununun kabul edilmemesi için bir dayanak olarak gösterilmesi gerekmektedir. Gerçekten de bu açıklamasında
    Atatürk, Kürtlüğü reddetmekte, dahası Kürt sorununu kabul etmemektedir!

    Dahası açıklamaların devamında Lozan’da tartışılan Musul meselesi ele alınmakta ve şu ifade edilmektedir: “İngilizler orada bir Kürt hükümeti kurmak istiyorlar. Bunu yaparlarsa, bu düşünce bizim sınırlarımız içindeki Kürtlere de yayılır. Bune engel olmak için sınır güneyden geçirmek gerekir.”
    Yani Atatürk bizim sınırlarımı içindeki Kürtlerin olası bir talebine karşı olduğunu çok açık bir şekilde ifade etmekte bu nedenle de Musul’u vermemeyi savunmaktadır! Nitekim Lozan’da Türkiye,
    Kürt meselesinin konuşulmasını dahi kabul etmemiştir! Çünkü Türkiye için artık böyle bir mesele yoktur! Şeyh Sait isyanı ve Mustafa Kemal tedbiri: Takrir-i Sükun, İstiklal Mahkemesi
    İkinci uydurmanın da çürütülmesinden sonru Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet idaresinde Kürt meselesinin nasıl ele alındığına geçebiliriz. Burada karşımıza Musul Sorunu çıkar. İngilizler’le
    Musul müzakereleri sürmektedir. Türkiye Musul’u geri almak için askeri bir harekatın da hazırlıklarını yapmaktadır. Tam bu ortamda Şeyh Sait isyanı patlak verir. Kürtler yine İngilizlerin oyuncağı olmuştur. İngiliz desteği ile ayaklanan Şeyh Sait, önemli başarılar kazanır. Başbakan Fethi Okyar’dır. Fethi Bey, isyanı çok önemsemez ve üzerine hemen gitmez. Daha sonra Meclis’te kendini savunacağı üzere “gereksiz kan dökülmesine karşıdır”

    Tam bu sırada Mustafa Kemal, Ankara Garı’nda İsmet Paşa’yı beklemektedir. Hükümet değişir, İsmet Paşa kabinesi kurulur. İsmet Paşa hükümeti iki karar alır, biri İstiklal Mahkemelerinin kurulması, ikincisi Takrir-i Sükun kanunu. Bu, devletin isyanın üzerine sertlikle gideceğinin işaretidir.  Takrir-i Sükun görüşmeleri, gizli Kürtçü liboşlarla, Cumhuriyetçilerin hesaplaşmasına dönüşür. Terakiperver
    Cumhuriyet Fırkası liderleri, Kazım Karabekir, Ali Fuat, Rauf Bey, Takrir-i Sükun’a karşı çıkarlar. Onlara göre isyancılarla masum halkı ayırmak gerekmektedir. Takrir-i Sükun özgürlükleri ortadan kaldıracak ve bir dikta idaresi kuracaktır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın 15 milletvekili bulunmaktadır. Bunlardan özellikle Dersim milletvekili Feridun Fikri’nin isyancıları korumak için çırpındığı görülür. TCF’nin tüm muhalefetine karşın Takrir-i Sükun Yasası ve İstiklal Mahkemeleri’nin kuruluşu yasası kabul edilir.  Çünkü başta Atatürk olmak üzere, Cumpuriyetçiler, isyancılara özgürlük tanımanın Cumpuriyet’in sonu olacağını görmektedirler. Cumhuriyet Halk Fırkası içinde de bir bölünme olmuştur. 92 millitvekili isyanın üzerine sertlikle gitmekten yana tavır koyarken 60 milletvekili buna karşı çıkmaktadır. Son noktayı Mustafa Kemal koyar. 2 Mart günü kürsüye çıkar ve kararı açıklar: “Milletin elinden tutmaya lüzum vardır. Devrimi başlayan tamamlayacaktır.” Nifak vardır vahdet olsun diyoruz Böylece Mustafa Kemal’in çözümü uygulanmaya koyulur. Mustafa Kemal muhalifleri ve ürtçüler ise özellikle İstanbul basınında yuvalanmıştır. Milli Savunma Bakanı Recep Peker durumu şu
    şekilde ifade eder:

    “… Türkiye’de devlet nüfuzu adına gösterilen hoşgörünün sonunda devlet işlemez hale gelmiştir. Çok yüksek adlar adına yapılmış yasalar da buna yol açmıştır. Basın, özellikle İstanbul sbasını Türkiye’de devlet gücü diye ne kadar kutsal yer ve makam varsa hepsini ite kaka meşruluk dışı bir çekişme aracı yapmıştır.
    Bunlar, devlet kuruluşu diye ne varsa hepsine birden yalan ve iftiralarla saldırıp tüm devleti tahrip etmektedirler.
    “Her sabah milletin yüzüne fışkıran mikroplu balgamlar masum halka devlet gücünün değerli birşey olmadığını aşılyamaktadır…
    Hükümetimiz pislik yuvalarını temizlemeye yetkisi olmadan bu ülkenin yönetimini ele alamaz. İç tehhlike içinden yanan yangın gibidir. Eğer devlet kuruluşları, meclisler ve hükümetler, bu
    yangını patlamadan önce bulup gereken yasal önlemleri almazsa yangın büyüdükten sonra önlem almaya da zaman kalmaz.
    Herhangi bir düşünce ile ve herhangi bir amaçla, özgürlüğü yine bizzat özgürlüğe çevrilmiş bir silah gibi kullanmak, gerçeğe ve yurt yararına uygun değildir.”
    Sonuçta isyan bastırıldı.
    İsyanın elebaşılarındak 46’sı idam edildi.
    Mehmet Emin Bey,
    Meclis’te Cumhuriyet’in isteğini açıklıyordu:
    “Memlekette nifak vardır vahdet olsun diyoruz. İhanet vardır sadakat olsun diyoruz. İzmihlal tehlikesi vardır beka olsun diyoruz. Ölüm vardır hayat olsun diyoruz.”

  • ATATÜRK’ÜN SİYASAL KİŞİLİĞİ

    ATATÜRK’ÜN SİYASAL KİŞİLİĞİ

    İngiltere Başbakanı Lloyd George, Anadolu’daki başarısızlığı gerekçe gösterilerek verilen gensoru ile başbakanlıktan düşürülürken Parlamento’da kendini şöyle savunuyordu: “Arkadaşlar! Yüzyıllar nadir olarak dâhi yetiştirir. Şu talihsizliğe bakın ki, o dâhi çağımızda Türkler’e nasip oldu ve benim karşıma çıktı.”

    Selçuk Üniversitesinde Yrd. Doç. Dr. Nuri YAZICI tarafından, 11 Kasım 2002 tarihinde düzenlenen “Atatürk’ü Anlamak” konulu panelde sunulan bu yazı’nın tamamı için :

  • Obama: Rum Patrikhanesi’ne din ozgurlugu taninsin

    Obama: Rum Patrikhanesi’ne din ozgurlugu taninsin

    ABD’de Demokrat Parti’nin baskan adayi olacagi kesinlesen Barack Obama, Turkiye’ye ”Fener Rum Patrikhanesi’ne din hurriyeti taninmasi” cagrisinda bulundu.

    Obama, Amerika’nin Sesi radyosunun Yunanca servisine konustu.

    Obama’nin konusmasi, Yunan medyasinda “Obama Atina’yi hos surprizlerle sasirtti” yorumlariyla yer aldi.

    Obama, Heybeliada Ruhban Okulu’nun acilmasini istedi, “Rumlara ait vakif mulkleri iade edilmeli” dedi.

    Obama, Kibris sorununda cozumun de, “iki toplum tarafindan da kabul edilebilir ve BM kararlari ile AB anlasmalarina uygun olmasi” gerektigini kaydetti.