Blog

  • Ergenekon’da son dalga

    Ergenekon’da son dalga

    Erol OKUR/SİLİFKE (Mersin), (DHA) – A.A

    5 ilde 26 kişinin gözaltına alındığı son operasyon Ergenekon Soruşturmasını yürüten İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nın talebi üzerine yapıldı. Savcılığın talebi üzerine Adana’da bulunan özel yetkili 8. Ağır Ceza Mahkemesi zanlılar hakkında yakalama emri çıkarttı. Polis Konya, İstanbul, Kocaeli, Mersin ve Elazığ’da bazı adreslere eş zamanlı operasyonlar düzenledi.

    İŞTE OPERASYONDAN FOTOĞRAFLAR

    İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi emekli öğretim üyesi, eski Orman Mühendisleri Odası Başkanı ve İşçi Partisi milletvekili adayı Prof. Dr. Uçkun Geray,   YUSUF BULDU GÖZALTINDA

    Ergenekon operasyonu kapsamında Mersin’in Silifke ilçesi İşçi Parti eski ilçe başkanı ve Ulusal TV Silfke temsilcisi Yusuf Buldu ve İşçi Partili Nuran Gökdemir gözaltına alındı. Polis, sabah saatlerinde bu kişilerin evlerinde arama yaptı.

    İstanbul merkezli Milli Çözüm Dergisi yazarı Mevlüt Sungur’un da aralarında bulunduğu 8 kişi Konya polisi tarafında gözaltına alındı.Derginin Bağcılar’daki merkezinde polis arama yapıyor.

    Polisin ayrıca Levent’teki Oyak Sitesi’nde ve İstinye’deki Gazeteciler Sitesi’nde de bazı evlerde arama yaptığı öğrenildi.

    Polis, İstanbul’daki operasyon kapsamında aramalarda el konulan belgeleri İstanbul emniyet Müdürlüğü’ne getirdi.

    5 İLDE 26 KİŞİ GÖZALTINDA

    Ergenekon soruşturması kapsamında Konya, İstanbul, Kocaeli, Mersin ve Elazığ’da düzenlenen operasyonlarda 26 kişi gözaltına alındı.
    Konya Emniyet Müdürlüğüne bağlı ekipler, sabah saatlerinde Ergenekon soruşturması kapsamında 5 ilde eş zamanlı operasyon düzenledi.

    Konya polisinin 5 ilde yaptığ operasyonlarda gözaltına alınanların hükümeti yıkmak, kaos ortamı oluşturmak, isyana teşvikle suçlandıkları öğrenildi

    Diğer illerde gözaltına alınan şüphelilerin Konya’ya getirildiği ve Konya Numune Hastanesi’nde sağlık kontrolünden geçirildiği öğrenildi.

    MERSİN’in Silifke İlçesi’nde İşçi Partisi (İP) eski Silifke İlçe Başkanı 54 yaşındaki Yusuf Buldu gözaltına alındı. Buldu’nun Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alındığı ileri sürüldü.

    Konya Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ile Silifke İlçe Emniyet Müdürlüğü ekipleri, Gemi Mühendisleri Odası Silifke temsilcisi ve Ulusal TV Akdeniz temsilcisi de olan Yusuf Buldu’nun Göksu Mahallesi’ndeki evine bu sabah 05.50’de baskın yaptı.
    Yusuf Buldu’yu gözaltına alan sivil polisler, evde yaklaşık 4 saat arama yaptı. Aramanın ardından polisler, içinde henüz ne olduğu anlaşılamayan 4 poşet malzemeyle evden çıktı. Bu arada polislerin arasında ekip otomobiline götürülen Buldu, “167 milyar liralık (167 bin YTL) yüzük takan Hayrünnisa Gül’ü tutuklasınlar. Ben vatansever Atatürkçü bir insanım. Beni neden gözaltına alıyorlar?” diye bağırıp tepki gösterdi.
    Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alındığı ileri sürülen Yusuf Buldu’nun, Konya Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldüğü belirtildi.
    Buldu, evinden götürülürken annesi 75 yaşındaki Berihan Buldu da gözyaşı döktü. Berihan Buldu’yu diğer çocukları teselli etti.

    ELAZIĞ´DA 1 ERGENEKON GÖZALTISI

    İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, yürütülen Ergenokon soruşturması kapsamında Konya Emniyet Müdürlüğü’ne gönderdiği yazıda Elazığ’da yaşayan Ahmet Akgül’ün gözaltına alınması talimatını verdi. Konya’dan Elazığ’a gelen bir polis ekibi Ahmet Akgül’ü gözaltına alarak soruşturmasının yürütülmesi için bu kente götürdü.

    Gözaltına alınan Ahmet Akgül’ün Elazığ’da yerel yayınlanan Elazığ Gazetesi’nde köşe yazıları yazdığı, bir dönem Ulusal TV’de program yaptığı Milli Uyanış Dergisi ile son olarak da Milli Çözüm Dergisi’nde çalıştığı öğrenildi.

    İŞÇİ PARTİSİ’NDEN AÇIKLAMA

    İşçi Partisi bu sabah saatlerinde gerçekleştirilen operasyona yönelik bir açıklama yaptı. İP Genel Başkan Yardımcısı Erkan Önsel, ‘İP üyesi 3 kişi gözaltında. Gözaltına alınanlar arasında hocaların hocası Prof. Dr. Uçkun Geray da var’ dedi.

    İP’nin internet sitesinde yer alan açıklamada da şöyle denildi:

    “Arama ve gözaltı kararlarının 21 Temmuz 2008 günü Adana 8. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verildiği, kararın ‘Ergenekon soruşturmasında ele geçirilen dokümanlardan elde edilen bilgiler’ çerçevesinde alındığı öğrenildi. Bu kapsamda Milli Çözüm Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Akgül ile dergi yazarlarından bir kısmının da gözaltına alındıkları iddia edildi.”

  • Türkçeye duyulan hayranlık

    Türkçeye duyulan hayranlık

    TÜRKÇE = Zeka

    Amerika’da, Viskansın Üniversitesinde görev yapan Prof. Dr. Kemal Karpat Amerika’da dil bilim ile ilgili bölümü bulunan bütün üniversitelerde Türkçeye büyük önem verildiğini, gramatikal yapısının büyük bir hayret ve beğeni ile incelendiğini ve bir dilin nasıl bu kadar sağlam bir mantığa, mükemmeliyete sahip olabileceği düşüncesinin Türklere ve Türkçeye karşı bir hayranlık (yanı sıra kıskançlık) uyandırdığını belirtiyor.

    Bu ilgi ve hayranlık yalnızca Amerika’ya mahsus değil. Avrupa’da da Türkçe husûsunda ciddi çalışmalar var. Geçmiş yıllarda üç yaşına kadar olan çocuklar üzerinde yapılan bir araştırmada Ana dili Türkçe olan çocuklarda, bu yaş grubunda diğer milletlerin çocuklarına göre zekâ seviyesi, kavrayış kabiliyeti olarak daha önde oldukları tesbit edilmişti. Çocuğun gelişiminde ilk üç yaşın önemi, çocuğun hayatı boyunca kat edeceği mesafenin önemli bir kısmını bu dönemde aldığı göz önünde bulundurulduğu zaman bu durumun hakikaten bir avantaj olduğunu düşünebiliriz.

    Bu çocuklarının annelerinin genellikle kültür seviyesinin düşük olması, okuma alışkanlığının olmaması ise çocukların üç yaşına kadar elde ettikleri ilerleme hızını ileriki yıllarda gösterememesine sebep olan etkenler. Daha sonra yapılan çalışmalarda Türk çocuklarının zekâ açısından ilk yıllarda kat ettikleri mesafede en önemli faktörün dil olduğu kanaatine varılıyor.

    İnternational Association for he Study of Child Language (Uluslar arası Çocuk Dili Araştırmaları Derneği) adlı kuruluşun Almanya’nın başkenti Berlin’de yapılan onuncu kongresinde, Türk çocuklarının 2, en geç 3 yaşına kadar kendi dillerini dil bilgisi kurallarını da yerli yerinde kullanarak mükemmel biçimde kullandıklarını ispatlıyor. Bu kabiliyet Alman çocuklarında 5, Araplarda 12 yaşına kadar uzayabiliyor.
    Dil bilimi profesörü Klan Delius, Türk dilinin kolay öğrenildiğini belirterek, “Türkçenin şahıs ve zaman belirleyen ekleri düzenli. Lego taşlarının yan yana dizilmesi gibi tespitini yapıyor. Yine ilim adamlarının ulaştığı bir diğer sonuç; Türkçenin ezberlenerek değil mantık ve muhakeme yoluyla öğrenilen bir dil olmasından dolayı Türk çocuklarında günlük hayatta gerekli pratik zekâ ve muhakeme kazanımı da diğerlerine oranla daha önde.

    Ve bu araştırma sonuçları Avrupa ülkelerinde Türklerle evli Avrupalı annelerde çocuğuna Türkçe öğretme ve evde Türkçe kullanma isteğini teşvik ediyor. Bu istek ve gayreti ile anne bir avantaj daha elde ediyor. Çünkü, kurallı bir dil olan Türkçe şuurlu ve iyi öğrenildiği takdirde diğer dilleri de daha kolay ve kısa zamanda öğrenme yeteneğini kazandırıyor.

    Bizler hiçbir mantıklı izahı olmayan tuhaf bir kompleksle başka dil ve kültürlerin kucağına balıklama atlayıp kendimizi kaybederken bizde mevcut değerleri bir gün başka ellerde görürsek hiç şaşırmamalı. Yarının Türkiye’sini İngilizce, Almanca vs. Batı dillerini konuşan Türkler buna mukabil Avrupa’yı Türkçe konuşan Avrupalılar doldurabilir. Türklerle ilgili en detaylı araştırmalar Batı’da yapılıyor, bizim değerlerimizi onlar keşfedip dünya kamuoyunun gündemine sunuyorlar.
    BİLGE KAĞAN: “Türk Milletinin, Türk Devletinin adı,sanı yok olmasın diye çalıştım. Az milleti çok, aç milleti tok kıldım. Yoksul milleti zengin, tutsak milleti efendi kıldım. Bunca yere Türk adını, Türk şanını ulaştırdım… Beyleri doğru olunca millette doğru olur… Bilgisiz kağanlar tahta oturmuş, kötü kağanlar gelmiş, bunların buyruk beyleri de bilgisizmiş. Bu durumdanda düşmanları yararlanmış; kardeşi kardeşe, milleti birbirine düşürmüş. Bu tuzağa düşen Türk milleti; il tuttuğu toprağı elinden çıkarmış, oğulları köle, kızları cariye olmuş. Türk adını bırakıp yabancı, adlar almaya başlamış, düşmana boyun eğmişler, işlerini güçlerini yabancılara vererek onlara hizmet etmişler. Düşmanlar, Türk milletini yok edeyim, soyunu kurutayım diye uğraşıyormuş. Türk milleti yok olmaya gidiyormuş Ancak Tanrı, Türk Milleti yok olmasın, millet olarak kalsın diye… Tanrı güç verdiği için; ilsiz, öndersiz kalmış, töresini yitirmiş milleti… Atalarım töresince yeniden düzenlemiş… Kötü kişi gelip, birliğini bozmasın. Silahlı gelip seni dağıtmasın… Üstte gök çökmedikçe, altta yer varılmadıkça, Türk milleti senin devletini, töreni kim bozabilir? Ey Türk Milleti; titre ve kendine dön…!”

    ALİ SİR NEVAİ: “….Ana dilim üzerinde düşünmeye koyuldum. Türkçe’nin derinliklerine dalınca gözlerime on sekiz bin alemden daha yüksek bir alem göründü. Bu alemin süsler, bezekler içinde enginleşen göğü, dokuz kat, gökten daha üstündü. Bu erdemler, yücelikler hazinesinin incileri yıldızlardan daha parlaktı. Bahçelerindeki gülleri güneşler gibiydi. Bu alemin aydınlık alanlarında ilhamını şahlanan atını koşturdum… Cihanda Türk Edebiyatı bayrağını kaldırmakla Türkleri, tek bir millet, tek bir topluluk haline sokmuş olacağım. Milli ve yüksek bir edebiyat; ancak milli şuur ve milli zevkin geliştirdiği bir dille yaratılır… Türk, Farstan; daha keskin zekalı, daha anlayışlı, daha saf, üstün, daha kabiliyetli, daha pek yaratılışlıdır. Fars dili, yüksek ve derin konuları anlatmakta yetersizdir… Türkün bilgisiz ve zavallı gençleri, güzel sanarak, farsça şiir söylemeğe özeniyorlar. İyi ve etraflı düşünseler, Türkçe de bu kadar genişlikler, incelikler, derinlikler ve zenginlikler durup dururken, bu dilde şiir söylemenin ve sanat göstermenin daha kolay, şiirlerinin daha beğenilir olacağını anlarlar… Söz ve ibarede, kelimelerin anlam ve kavramında Türkçe, Farsçadan üstündür. Türkün öz dilinde öyle incelikler, güzellikler, sanatlar vardır ki; bu kelime inceliklerini, özlerini ifade edecek Farsçada karşılık yoktur… Türkler, doğru, dürüst, temiz niyetlidirler…”

    Yunus Emre, Karacaoğlan, Dadaloğlu ve Köroğlu gibi şairler Türkçe şiir söyleyerek Neva’iyi haklı çıkarmışlardır. Ali Şir Nevai; tarihin hiçbir döneminde, orduyla, kılıçla hiçbir Türk komutanının, bütün Türk boylarını bir bayrak altında toplayamadığını, ancak kendisinin kalemle ve sözle bütün Türkleri; Türklük duygu ve bilincini canlandırarak, Türkçe şiirlerin engin güzelliğinde birleştirdiğini ileri sürmüş ve bunun haklı gurur ve mutluluğunu yaşamıştır. 32 adet eseri vardır.

    MAHMUT KAŞGARL1: “…Tanrının devlet güneşini Türk burçlarında doğurmuş olduğunu ve onların uçsuz bucaksız yurtları üzerinde güneşin hiç batmadığını gördüm. Tanrı dünya milletlerinin idare dizginlerini onlara verdi… onlara Türk adını Tanrı verdi… onları üstün kıldı. Tanrıya şükürler olsun ki Türküm, Türkçe’yi en iyi konuşan, en iyi anlatan, en doğru anlayan Türklerdenim… Ben Türklerin bütün şehirlerini, obalarını, bozkırlarını baştan başa dolaştım Bütün Türk boylarının dillerini, ağızlarını belledim… Türk dili ile Arap dilinin at başı beraber yürüdükleri bilinsin… Türkler esas 20 ana kökten oluşmuşlardır. Her boy ayrıca uruğlara bölünmüştür… Akıl, Türkçe’yi öğrenmeyi emreder… Türklerin oklarından korunmak isteyenler, onlara düşman değil dost olsun.

    ‘Türk dilini öğreniniz, çünkü…’

    Kabalcı Yayınları’ndan çıkan Divanü Lügati’t-Türk’ün arkasında Kaşgarlının Balasagun’u merkez alarak çizdiği haritası da ekli. Kaşgarlı Mahmut ünlü kitabını yazmaya 25 Ocak 1072’de başlamış, 10 Şubat 1074’de bitirmiştir. Araplara Türkçe öğretmek ve Türkçe’nin Arapça kadar önemli bir dil olduğunu kanıtlamak amacı ile yazdığı kitap için Kaşgarlı şöyle der:
    “Ant içerek söylüyorum, ben Buhara’nın, sözüne güvenilir imamlarından birinden ve başkaca Nişaburlu bir imamdan işittim. İkisi de senetleri ile bildiriyorlar ki, Peygamber, kıyamet belgelerine, ahir zaman karışıklıklarını ve Oğuz Türklerinin ortaya çıkacaklarını söylediği sırada ‘Türk dilini öğreniniz, çünkü onlar için uzun sürecek egemenlik vardır’ buyurmuştu. Bu söz (hadis) doğru ise sorguları kendilerinin üzerine olsun Türk dilini öğrenmek çok gerekli bir iş olur. Bu doğru değil ise akıl bunu emreder. Tanrı devlet güneşini Türk burçlarını yükseltmiş ve onların mülkleri üzerinde felekleri döndürmüştür. Tanrı onlara Türk adını vermiş ve yeryüzüne ilbay kılmış, hakanları onlardan çıkartmıştır. Dünya uluslarının yularlarını onlar eline vermiş, herkese üstün kılmıştır. Onlarla birlikte çalışanları aziz kılmış ve Türkler onları her dileklerini ulaştırmış, kötülerin şerrinden korumuştur. Onlara hedef olmaktan korunabilmek için, aklı olana düşen şey, onların yolunu tutmak, derdini dinletebilmek gönüllerini alabilmek için dilleriyle konuşmaktır.”

    ******************************************

    YABANCI KELİME KULLANMA HASTALIĞI HAKKINDA…
     
    Günümüzde ulu orta yabancı kelime kullanımı çok yaygınlaştı. Bilerek veya bilmeyerek yabancı kelime kullananların sayısı çok fazla…. Şimdi yaygın olarak kullanılan bazı İngilizce kelimelerin yerine DAHA  GÜZEL TÜRKÇE KARŞILIKLARINI CÜMLE İÇİNDE VERİYORUM…

    Refuse etmek: REDDETMEK (Türkçeyi bir çırpıda REDDETME ahmaklığını gösterenlere yazıklar olsun!)

    Realize etmek: GERÇEKLEŞTİRMEK (Bir Türk için kendini GERÇEKLEŞTİRMEK, Türk olmak ve Türkçe konuşmakla mümkündür.)

    Tolere etmek: HOŞ GÖRMEK( Diline ve kültürüne yabancılaşanların soytarılıklarını HOŞ GÖREMEYİZ.)

    Çek etmek: DENETLEMEK(Dilimize saldıranların yanlış Türkçe kullanımlarını DENETLEMEK gerekir.)

    İmpres olmak: ETKİLENMEK (Yabancı kelime kullananların ukalalığından ETKİLENİP onlar gibi olmak isteyenlere yazıklar olsun!)

    Asimile olmak: SİNDİRİLMEK(Dilimize yabancılaşıp ulu orta İngilizce kullanmak yabancılar tarafından esir alınmak ve SİNDİRİLMEK değil de nedir?)

    Konsensus: UZLAŞMA(Dilimize sahip çıkma konusunda UZLAŞMAMIZ gerekir.)

    Handikap: ENGEL (Dilimize ve kültürümüze düşman olanlar yükselmemiz ve gelişmemiz önünde en büyük ENGELdirler!)

    Trend: EĞİLİM (Dilinden uzaklaşanların soytarılığa büyük bir EĞİLİMİ ve istidadı vardır.)

    Dejenerasyon: YOZLAŞMA(Yabancı kelime kullanmayı şeref saymak YOZLAŞMANIN ta kendisidir.)

    Primitiv: İLKEL(Diline ve kültürüne yabancılaşanlardan daha İLKEL kim vardır?)

    Atraksiyon: GÖSTERİ (Bugünlerde yabancı kelime kullananların ahmaklık GÖSTERİSİNE tanık oluyoruz .)

    Complex: KARMAŞIK(Ulu orta İNGİLİZCE KELİME kullananlar çok KARMAŞIK ve sorunlu bir kişiliğe sahiptirler.)

    Cool: HARİKA, MÜKEMMEL(Türkçe düşmanları, ukalalıkta ne kadar da MÜKEMMELdirler.)

    Outline: TASLAK, ANA HAT( Sürekli yabancı kelime kullanıp Türkçe’ye yoğun bir saldırı başlatan yazar, çizer ve aydın TASLAKLARI kendilerine de mi saygı duymazlar acaba?)

    Sekûrity: GÜVENLİK(Dilimizi ve kültürümüzü savunmada bir GÜVENLİK elemanı gibi olmalıyız.)

    NatureL: DOĞAL(Dilini ve kültürünü hemencecik satanları soytarılık, ukalalık ve hainlikle suçlamaktan daha DOĞAL ne olabilir?)

    Quiz: KISA SINAV.(Yabancı kelime kullanma hastalığına yakalananları KISA bir Türkçe SINAVINA tabi tutarsak içlerinden kaçı bu sınavı geçer acaba? )

    İngilizce ve Türkçe Arasındaki O Muhteşem Fark

    DERS 1)

    ‘Bir Türkçe kelime 17 İngiliz kelimesine bedeldir.’

    –        
    Afyonkarahisarlılaştıramadıklarımızdan mısınız ?

    İngilizce tercümesi:

    –  Are you one of those people whom we tried – unsuccessfully to make  resemble the citizens of Afyonkarahisar?

    DERS 2)

    Yeni başlayanlar için tercüme cümlesi :

    –  Üç cadı üç adet swatch saate bakıyorlar. Hangi cadı hangi swatch saate bakıyor?

    İngilizce tercümesi:

    – Three witches watch three Swatch watches.Which witch watch which Swatch  watch?

    DERS 3 )

    Şimdi ileri derece tercüme cümlesi :

    – Üç travesti cadı üç adet saatin butonuna bakıyorlar. Hangi cadı hangi  Swatch saatin butonuna bakıyor?

    İngilizce tercümesi: (bunu kendinize sesli okuyun lütfen!)

    – Three switched witches watch three Swatch watch switches.Which switched  witch watch which Swatch watch
    switch?

    İngilizce bitti…     YAŞASIN TÜRKÇE…

    Türkçe’nin sesbilim, biçimbilim, sözdizim ve anlambilim bakımından diğer  dillerden üstün olduğu ve bilim dili olmaya en
    uygun dil olduğu, dünyanın  önemli dilcileri tarafından kabul edilmiş ve açıklanmıştır.

     

     

     

     

     

     

     

    ******************************************
     www.tdk.org.tr

    Atatürk, 1928-1938 arasında, Türk’ün kalbi ve zihni
    dediği Türkçe’ye, oya gibi işliyerek, muhteşem bir
    yol haritasını miras olarak bıraktı ;
    TDK.
    Bu yol haritası, YANİ tdk, 2008’lerde göz kamaştırıcı ufuklara ulaştı..
    Atatürk’ün İş B.’daki hisselerinin önemli bir bölümünün
    varisi olan Türk Dil Kurumu, bugün tüm bütçesini bu hisselerden
    sağlıyor, hükümetlerden tek kuruş yardım almıyor.

    Türk Dil Kurumu sanal ortamın, Türkiye’de en faza ziyaret edilen
    sitesi olma birinciliğini, çoktandır, kimseye bırakmıyor.

    Son düzenlemelerle TDK sitesine, cep telefonları ile Dünya’nın her
    köşesinden ulaşma kolaylıkları sağlandı.

    Kısır ve gelişime kapalı İngilizce, özellikle Amerika’da, İspanyolca’ya teslim
    olurken, çok öğündüğü abartarak, üçkâğıtla ulaştığı 350 binlik SÖZ VARLIĞI da,
    Türkçe’nin TDK’nun sözlüklerinde, 2008 yılında ulaştığı 550 binlik SÖZ VARLIĞI
    karşısında, ” yarım dil ” durumuna düştü..
    Dünya’daki tüm Türk toplulukları kültürleri ile yakınlaşma sürdükçe, Türkçe
    söz varlığının tek sözlükte 1 milyonu rahatlıkla yakalıyacağı tahmin ediliyor..

    TDK, sitesinde, başta Manas Destanı olmak üzere, Türk Destanlarını da
    sanal ortama taşımaya başladı.
    Bu destanların sayısının 100’e ulaşması plâlanıyor.

    TDK, mirasını kullandığı Ulu Önderimiz Atatürk’ün ruhunu ş’ad ediyor.

    Burhan

    ******************************************
    Türkçe’nin Matematiği

    Türkçe üzerine bir matematik modelleme ve bunun olası sosyal yansımaları üzerine bir zihin jimnastiği

    [ UYARI : Bu yazı, yazarın kendi görüşlerini yansıtmaktadır. ]

    Yazan: Ahmet Okar

    Victor Hugo şiirlerini 40.000 kelime ile yazdı. Türkçe’yi en zengin kullananlardan Yaşar Kemal’in romanları 3.500 kelimeyi geçmez” görüşü çok yaygındır. Bu görüş haklıdır zira Türkçe’nin Fransızca’ya oranla daha az sözcük içerdiği doğrudur. İngilizce’ye, Almanca’ya, İspanyolca’ya oranla da daha az sözcük içeriyor olması gerekir. Ne var ki bu Türkçe’nin daha yetersiz bir dil olduğu anlamına gelmez! çünkü Türkçe az sözcük ile çok şey anlatabilen bir dildir! Daha fazla sözcük içerse bunun kimseye zararı dokunmaz ancak, gereği yoktur.
    Başka bir dilden Türkçe’ye çeviri yapan herkes sözlüğü açtığında, aralarında minik anlam farkları olan bir çok sözcüğün Türkçe karşılığında çoğu zaman aynı kelimeyi okur. Bu, ilk bakışta bir eksiklik gibi görünebilir, oysa öyle değildir. Çünkü yukarıda adı geçen diller kelimelerin statik olan anlamlarını öğrenmeye, Türkçe ise bu anlamları bulup çıkarmaya, yani dinamik anlamlandırmaya dayalıdır. Türkçe’de anlamları sözlükteki tanımlar değil, kelimelerin cümle içindeki konumları belirler. Tam bu noktada, Türkçe’nin, referans olmak üzere sadece gerektiği kadarı sözlüklere alınmış, sonsuz sayıda kelime içerdiği bile öne sürülebilir.
    İngilizce-Türkçe sözlükte “sick”, “ill” ve “patient”ın karşısında hep “hasta” yazar. Bu bağlamda ingilizce’nin üç kat daha fazla sözcük içerdiği söylenirse bu doğrudur. Ancak, aradaki farkların Türkçe’de vurgulanamadığı söylenmeye kalkılırsa bu yanlış olur: “doktor falanca beyin hastası olmak”, “böbrek hastası olmak”, “internet hastası olmak”, “filanca şarkının hastası olmak” arasındaki farkı Türkçe konuşan herkes bir çırpıda anlar.Bunun nasıl olabildiğini görmek zor değildir. Bir kalem alıp, alt alta:
    3+5=
    12+5=
    38+5=
    yazmak, sonra da bunları toplamak yeterlidir. Hepsinde aynı “+5” yazdığı halde!
    Sonuçlar farklı çıkıyorsa, Türkçe’de de hepsinde aynı “hastası olmak” ifadesi geçtiği halde sonuçlar farklı olacaktır. Türkçe’nin az araç ile çok iş yapmasının sırrı matematikte yatar. 0’dan 9’a kadar 10 tane rakam, artı, eksi, çarpı, bölü dört işlem işareti ve bir ondalık ayracı virgül, yani topu topu 15 simge ile sonsuz sayıda işlem yapılabilir. Türkçe de benzer özellikler gösterir. Türkçe matematiğe dayalı olmaktan da öte, neredeyse matematiğin kılık değiştirmiş halidir.

    Türkçe’deki herhangi bir fiilin çekiminin ve kelimelerin nasıl çoğul yapılacağının öğrenilmiş olması, henüz varlığı bile bilinmeyen, 5 yıl sonra Türkçe’ye girecek fiillerin nasıl çekileceğinin ve 300 yıl önce unutulmuş kelimelerin çoğullarının ne olduğunun biliyor olması demektir. Bu tıpkı birinci dereceden 2 bilinmeyenli bir denklemin nasıl çözüleceği öğrenildiğinde, sadece “x=6”, “y=23” olan denklemlerin değil, aynı dereceden bütün denklemlerin nasıl çözüleceğinin öğrenilmiş olması gibidir.

    Oysa sözgelimi ingilizce’de “go”, “went” olurken “do”, “did” olur. Çoğul ekleri için de durum aynıdır: “foot”, “feet” olurken “boot”, “beet” değil “boots” olur. Bunun tutarlı bir iç mantığı yoktur, tek çare böyle olduklarının bellenmesidir.

    Türkçe’de ise, statik kelimeleri ezberlemek yerine dinamik kuralları öğrenmek gerekir. Türkçe’de neredeyse istisna bile yoktur. Olanlar da ses uyumu gereği “alma” olması gereken meyve isminin “elma” biçimine dönmesi gibi birkaç minör istisnadır. Kurallar ise neredeyse, bu dili icat edenlerin Türk olduğuna inanmayı zorlaştıracak kadar güçlü ve kesindir. Bu noktadan sonra, anlatılanları matematik olarak formüle etmek, aradaki ilişkiyi somutlaştırabilmek açısından yararlı olacaktır. Bunu yapmanın en kolay yolu ikili sayı sistemini kullanmak olduğu için de yalnızca 0 ve 1’leri kullanmak yeterlidir. İzleyen örneklerde [1=var] ve [0=yok] anlamında kullanılmışlardır.

    Kelime kökü çoğul eki matematik ifade:
    ev……..ler…….evler
    1.0…….0.1……1.1

    Türkçe’deki bütün kelimelerin 2 bit olduğu varsayılabilir (ileride bit sayısı artacak). Tekil olan bütün kelimeler 1.0 (kelime kökü var; çoğul eki yok), çoğul olanlar ise 1.1’dir (kelime kökü var; çoğul eki var). Bu kural hiç değişmemek bir yana, öylesine güçlüdür ki Türkçe’de başka hiç bir dilde yapılamayacak bir şey yapılıp, olmayan bir kelimenin çoğulu dahi söylenebilir (0.1). Birisi karşısındakine sadece “ler” dediğinde, alacağı tepki: “anladık ler de, neler?” türünden bir cevap olacaktır. Bir şeylerin çoğulunun söylendiği bellidir de, neyin çoğulunun kastedildiği açık değildir.

    Vurgulama / sıfat kökü zayıflatma matematik ifade
    kırmızı
    0.1.0
    kıp kırmızı
    1.1.0
    kırmızı msı
    0.1.1
    kıp kırmızı msı
    1.1.1

    Türkçe’deki sıfatların anlamını kuvvetlendirmeye veya zayıflatmaya yarayan bu kural da hiç değişmez. Hatta istenirse bu kurala uyan ama hiçbir sözlükte bulunmayan, hem kuvvetlendirilmiş hem de zayıflatılmış garip sıfatlar bile türetilebilir. “Güneş doğmazdan az önce ufuk kıpkırmızımsı (kıp + kırmızı +msı; [1.1.1]) bir renk aldı” dendiğinde, herkes neyin kastedildiğini anlayacaktır. Çünkü ayaküstü türetilen bu sıfat, hiçbir sözlükte yer almaz ama, Türkçe konuşan herkesin çok iyi bildiği bu kurala uygundur.

    Fiil çekimlerinde de işler farklı değildir. Burada zorunlu olarak kişi için 3, zaman için 2 bitlik gruplar kullanılacak. Çoklu bit grupları şunları ifade edecek:

    011 = ben
    010 = sen
    000 = o
    111 = biz
    110 = siz
    100 = onlar
    00 = geniş zaman
    11 = şimdiki zaman
    10 = gelecek zaman
    01 = geçmiş zaman

    kök kişi matematik ifade

    yeterlilik……………….Oku (y)abil dim…………………….= 1.1.0.01.0.0.011
    olumsuz………………. Oku (y)a ma z mış sın………………….= 1.1.100.0.1.010
    zaman……………… Gel me (y)ecek ti……………………= 1.0.1.10.1.0.000
    zaman……………….Git me di k…………………… = 1.0.1.01.0.0.111
    hikaye……………….Şaşır abil ecek ti niz …………………= 1.1.0.10.1.0.110
    rivayet……………….Bil (i)yor lar………………… = 1.0.0.11.0.0.100

    kişi

    tabloda zaman ile ilgili küme 3 bit yapılıp geçmiş zaman “di’li geçmiş” ve “miş’li geçmiş” olarak ikiye ayrılabilir, soru bileşkeni için ayrı bir bit eklenebilir, emir ve şart kipleri de işin içine katılabilir ancak, sonuç değişmezdi.

    Cümleleri oluşturan öğelerin (özne, nesne, yüklem, vb…) Sıralaması da rasgele değildir. Türkçe cümleler bir tür “crescendo” (şiddeti giderek artan dizi) izlerler. Bütün vurgu en sonda yer alan yüklem (fiil) üzerindedir. Diğer öğelerin önemi, yükleme olan yakınlık/uzaklık konumları ile belirlenir. Yükleme yakınlaştıkça önem artar. Gene matematiksel olarak ele almak gerekirse, cümleyi oluşturan her bir öğenin toplam öğe sayısı kadar haneden oluşan bir matematik değere sahip olduğu varsayılabilir.

    “dün ahmet camı kırdı” cümlesi 4 öğeden oluşmaktadır; o halde her öğe 4 haneli bir değere sahip olacak, ilk öğe en düşük, son öğe ise en yüksek değeri taşıyacaktır.

    Cümle
    matematik değer
    0001
    matematik değer
    0011
    matematik değer
    0111
    matematik değer
    1111

    1 dün ahmet camı kırdı.
    2 dün camı ahmet kırdı.
    3 ahmet dün camı kırdı.
    4 ahmet camı dün kırdı.
    5 camı dün ahmet kırdı.
    6 camı ahmet dün kırdı.

    Şimdi tablodaki cümleler tek, tek ele alınabilir:
    1. Cümle: dün ahmet bir iş yaptı ve bu camı kırmak oldu.
    2. Cümle: dün kırılan camı başkası değil ahmet kırdı (suçlu ahmet!).
    3. Cümle: ahmet’in dünkü işi camı kırmak oldu (belki önceki gün kitap okumuştu).
    4. Cümle: ahmet camı herhangi bir zaman değil, dün kırdı (yarın kırması gerekiyor olabilirdi).
    5. Cümle: cam düne kadar sağlamdı, kırılmasının suçlusu ise ahmet.
    6. Cümle: camı ahmet zaten kıracaktı, bunu dün yaptı.

    Cümleyi oluşturan öğeler kesinlikle aynı kalırken (cam hep ‘i’ haliyle “camı” olarak kaldı; fiil hep 3. Tekil şahıs, di’li geçmiş zamanda çekildi, vb.) Sadece yerlerinin değişmesi cümlelerin anlamlarını da değiştirdi.

    Her cümlede 0011, 0001’den daha fazla, 0111 bu ikisinden daha fazla, 1111 ise hepsinden daha fazla önem taşıdı. Anlamı belirleyen de zaten her bir öğenin matematik değeri oldu. Kelimelerin statik anlamlar taşıdıkları dillerde, zaman belirtecinin (dün) yeri değiştirilerek elde edilebilecek 2 çeşitlemenin dışında diğer anlamları vermek için kip değiştirmek (edilgen kip – passive mode kullanmak) veya araya açıklayıcı başka kelimeler eklemek gerekir. Türkçe konuşanlar ise her bir cümlenin diğerinden farkını derhal anlarlar.

    Matematik ile olan alışveriş yalnızca verilen örneklerle sınırlı değildir. Türkçe’nin ne tarafı ele alınsa bu ilişki ile yüz, yüze gelinir. Türkçe’nin bu özelliğini “insanlar kendilerine ulaşan mesajları nasıl anlarlar? Bunun kullanılan dil ile bir ilgisi var mıdır? Bir Fransız, bir İngiliz, bir Türk aynı mesajı kendi ana dillerinde alsalar, birbirleri ile aynı şekilde mi, yoksa farklı mı algılarlar? Eğer dilin algılamayla ilgisi varsa, işin içine bir dil karışmadığı yani sözgelimi bir pantomim gösterisi izlenir veya üzerinde hiç yazı olmayan bir afişe bakılırken, dil ile ilgili bu alışkanlıklar nasıl etki ederler?” türünden sorulara yanıt ararken fark ettim. Bu özellik konuya ilgi ve sabırla yaklaşıp bakmayı bilen herkesin görebileceği kadar açık. O nedenle, bu güne kadar kesinlikle başkaları tarafından da görülmüş olmalı. “Türkçe çok lastikli, nereye çeksen oraya gidiyor” diyenler de aslında, hayal meyal bu özelliği fark eder gibi olup, ne olduğunu tam adlandıramayanlardır. Türkçe teknik açıdan mükemmel bir dildir.

    Bu mükemmelliğin nedeni matematik ile olan iç içeliktir. Keza, ne yazık ki Türkçe’nin, bu dili konuşanlara kurduğu tuzak da buradadır. Kentli-köylü, eğitimli-eğitimsiz, doğulu-batılı, vb. kültür çatışmaları dünyanın her yerinde vardır. Gene dünyanın her yerinde iyi, kötü işleyen bir “asimilasyon” ve/veya “adaptasyon! ” süreci bu çatışmayı kendi içinde bir takım sentezlere götürür. Türkiye bu açıdan dünya genelinin biraz dışındadır. Bizde “asimilasyon” ve/veya “adaptasyon” süreci ya hiç çalışmaz, ya da akıl almaz bir yavaşlıkta çalışır. Sorun, başka sebeplerin yanı sıra kullandığımız dilden de kaynaklanmaktadır. Düşünme, kendi kendine sözsüz konuşma olarak kabul edilirse (bence öyledir), anadilin kişilerin düşünce yapısı üzerinde etkili olduğunu da kabul etmek gerekir; insanlar kendi anadillerinde düşünürler. Türklerin büyük paradoksu işte buradadır. Teknik açıdan mükemmel bir dil olan Türkçe, kendi dışımızdaki dünyayı kendimizce değiştirmeden, olduğu gibi algılamaktaki en büyük engelimizi oluşturmaktadır.

    Örneğin, Türkiye dışına yabancı işçi olarak giden ilk nesil gerek bulundukları ülkenin dilini öğrenme, gerekse oradaki yaşam biçimine ayak uydurma konusunda muhteşem bir direniş gösterdiler. Bu direnişin boyutları o denli büyük oldu ki, başka hiç bir diasporada gözlenmeyen gelişmeler yaşandı. Türk diasporası, gettolaşıp kendi kültürünü gene kendi içine kapanık bir çevrede yaşayacak yerde, kendi kültür kurumlarını o ülkeye ithal etti. Asimile olmaya en dirençli kültürlerden biri kabul edilen İspanyollar, gittikleri yere sadece gazetelerini ve bazen de radyolarını taşımakla yetinirken; Türklerin bunlara ek olarak (hem de birden çok) televizyon kanalları ve hatta kendi fast-food’ları (lahmacun, döner, vb.) oldu.

    Bunları başaran insanların yeteneksiz olduklarına, dil öğrenmeyi de bu yeteneksizlikleri yüzünden beceremediklerine hükmetmek en azından adil ve gerçekçi olamaz. Keza, böylesine önemli bir kültür direnişi gösterenlerin, orada doğan çocuklarını eğitirlerken, bunca sahip çıktıkları kültürlerini göz ardı etmiş olmaları da düşünülemez. Ancak gözlemlenen o ki, orada doğan ikinci nesil, gene sözgelimi İspanyollar arasında hiç görülmediği kadar hızla asimile oldu. Bunun nedenini evdeki Türkçe’nin yanısıra okulda öğrenilen ve ev dışında yaşanan, o ülkenin dili faktöründe aramak çok yanıltıcı olmayacaktır.

    Biz Türkler, konuşmayı öğrenirken (tıpkı sick, ill, patient örneğinde olduğu gibi) farklı durumların farklı kavramlar oluşturduğunu, bu farklı kavramların da farklı adları olması gerektiğini öğrenmeyiz. Aynı adı taşıyan farklı kavramları birbirinden ayırmaya yarayacak sezgisel (sezgisel=doğal=matematiksel) yöntemin kurallarını öğrenmeye başlarız.

    Sezgiselliğe şartlanmış beyinler ise dış dünyayı hiçbir değişikliğe uğratmadan, olduğu gibi algılamayı bilemediklerinden, bildikleri tek yönteme yani kendilerince anlam çıkarsamaya veya başka bir ifadeyle “sezdikleri gibi algılamaya” yönelirler.

    Algıladıkları kavramların tümü kendi çıkarsamaları doğrultusunda şekillenmiş olan, kendilerince tanımlanmış bir dünyada yaşayan insanlara ulaşan mesajlardaki kodlar ne kadar “herkesçe bir örnek” algılanabilir? Üzerinde emek harcanmaya değer temel sorulardan biri budur. Bu sorunun yanıtı belirginleştikçe, neden batıdaki sistemlerin bir türlü Türkiye’de oluşturulamadığı sorusunun yanıtı da belirginlik kazanabilir.

    Türkçe’nin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan bu özel durum kuşkusuz tüm iletişim alanları için geçerlidir. Yunus Emre’nin okuması, yazması olmayan göçebe Türkmen boyları arasında 700 yıl boyunca bir nesilden diğerine büyük bir sadakatle, sözlü kültür ürünü olarak aktarılmasının ardında Türkçe’nin sezgiselliğini sonuna kadar kullanmadaki becerisi vardır. Tanzimat aydınları ve Cumhuriyet aydınlarının bir türlü geniş kitlelere seslerini duyuramamalarının nedeni de gene aynı denklemin içinde aranmalıdır. Fransız gibi, Alman gibi düşünmeyi öğrenenler, meramlarını anlatırken bunu yeni öğrendikleri düşünce sistematiği içinde yapmaya kalkışmış ve Türk gibi anlatmayı becerememiş olduklarından başarısız kalmışlardır.

    Mesajlar sadece algılanabildikleri kadar etkili olurlar. Mesajları üretenlerin kendi konularına ne kadar hakim oldukları mesajın bütünlüğü açısından önemlidir ama, hitap edilen kişilerin kendilerine yönelen mesajları nasıl algıladıkları her şeyden daha önemlidir.

     

  • Denktaş: Bana Ergenekon suçlaması boşuna

    Denktaş: Bana Ergenekon suçlaması boşuna

    Eski KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, kendisini Ergenekon operasyonuna dahil etme çabasının boşuna olduğunu söyledi. Dektaş, Atatürk ilkeleri ve türban gibi konularda çeşitli açıklamalar yaptığını belirterek, “Susturulmam lazımsa icabına bakacaklar” dedi.

     AA

    Güncelleme: 15:51 TSİ 23 Temmuz 2008 Çarşamba

    LEFKOŞA – Bir yıldan fazla bir süredir yürütülen Ergenekon operasyonunu değerlendiren KKTC 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, kendisini Ergenekon operasyonuyla ilişkilendiren iddiaların hatırlatılmasına üzerine, “Denktaş’ı da bunun içine koyalım deyince, Ergenekon Denktaş’lı oluyor. Çıkarırsan Denktaş’sız oluyor. İlhan Selçuk’u koydular, İlhan Selçuk’lu oldu. Bu böyle bir şey. Beni dahil etmeye çalışıyorlarmış. Söyledim, boşuna gayret…” diye konuştu.

    Rauf Dektaş, sözlerini şöyle sürdürdü: “Biz Türkiye aşığıyız, anavatan için çalıştık. Kıbrıs meselesi de anavatana pahalıya mal olmasın diye, anavatanın söylediği doğrultuda yürütülmüştür. Bunun ötesinde hiçbir şey bulamazlar.”

    “KARDEŞ GİBİYİZ”
    Operasyon çerçevesinde tutuklanan emekli askerler Hurşit Tolon ve Şener Eruygur’la tutuklanmalarının ardından herhangi bir teması olmadığını söyleyen Denktaş, “Ama bunlar bizim aziz dostlarımız. Yani Türkiye’nin bütün sivil ve askeri üst kademesiyle yıllardır temas halindeyim. Kıbrıs’a gelip hizmet etmiş olanlarla kardeş gibiyiz. Bunların ötesinde yakıştıracakları bir şey yok” dedi.

    “SUSTURULMAM LAZIMSA İCABINA BAKACAKLAR”
    Atatürk ilkeleri, Kıbrıs sorunu, türban meselesi gibi konularındaki görüşlerini aktarmaya devam ettiğini belirten Denktaş, “Biraz fazla karışıyorum galiba, onun için susturulmam lazımsa icabına bakacaklar” diye konuştu.

    “TÜRKİYE GUANTANAMO’YU MODEL ALAMAZ”
    Denktaş, Kuddusi Okkır’ın ölümünü hatırlatarak, Ergenekon operasyonunda insan hakları açısından düzeltilmesi gereken şeyler olduğunu belirtti.

    ABD’nin Guantanamo üssüne bütün dünyadan şüphelendiklerini getirerek insan haklarına aykırı bir şekilde sorguladığını anımsatan Denktaş, “Türkiye, Guantanamo’yu bir model olarak alamaz” yorumunda bulundu. 

  • Ermenistan istedi Halaçoglu gitti

    Ermenistan istedi Halaçoglu gitti

    Afyon Kocatepe Haber : .
    Son günlerde basınımızda kıyısından köşesinden Ermenistan la gizli
    görüşmelerin yapıldığı yazılmıştı.Ermeniler ısrarla Abdullah Gülü
    maça davet eden mesajlar vermişti.Perdearkası aralanmaya başladı ve
    Ermenilerin korkulu rüyası Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Hallaçoglu
    görevinden alındı. Resmi Gazetenin bugünkü sayısında yayımlanan
    atama kararına göre hova Gazi Üniversisindeki kürsüsüne
    dönecek.Hallaçoglu Ermeni yalanlarını bir bir ortaya çıkarmıştı.Yusuf
    Hallaçoglundan yalnız Ermeniler değil içerdeki Türk düşmanları da
    rahatsızdı.
    www.tarsushaber.net

     —————–
     

    From: mustafaercilasun
    Subject: Halacoglu gorevden alindi

     

     

    Bu iste bir var. Henuz butun detaylari bilmeden yorum yapmak zor.
    Benim bildigim kadari ile Turk Tarih ve Dil Kurumlari Ataturk
    tarafindan kurulmus ve onun vasiyetinde belirtilen esaslar ile
    yonetilen iki bagimsiz kurulustu. 1980 Ihtilalinden sonra 1983 te
    yapilan Anayasa ve bazi kanunlar ile TTK ve TDK yeni kurulan Ataturk
    Kultur, Dil ve Tarih Yuksek Kurumuna baglandi. Ayni zamanda bu Yuksek
    kurula bagli Ataturk ile ilgili 2 kurulus daha kuruldu ve baglandi.
    Yeni kurulan kuruluslar icin degil ama, TTK ve TDK baskanlari
    atamalari Cumhurbaskani onayindan sonra gecerli oluyor.
    Ayrica bildigim kadari ile bu gorevlere atanan kisiler kendileri
    istifa etmedikleri veya 65 yas sinirina erismedikleri surece
    gorevlerinde daimi olarak kaliyorlar. Yusuf Halacoglu’da 1993 yilindan
    beri iktidarlar degistigi halde uzun yillar bu gorevde kaldi.
    Simdi ne oldu da aniden gorevden alindi? Bu iste bir gariplik var.
    Yakinda anlariz isin icyuzunu herhalde.

    BIRAZ DA SPEKULASYON: Yusuf Halacoglu acaba Turk milliyetcisi oldugu
    icin mi hedef secildi? Sayin Denktas’in adini bile bulastirdiklari
    ERGENEKON masalina Halacoglu’nu da bulastirirlar ise hic sasirmam.

    Mustafa Ercilasun

     

     

     
     

    From: K Boztepe [[email protected]]

    Subject: YUSUF HALACOGLU gorevden alindi.

    Biz Federasyon olarak her ne sekilde olursa olsun kendisini davet ediyoruz. Ekim ayi icerisinde bir program tasarimiz var. FTR bu konuda calisiyor,

    Selamlar,

    Kaya Boztepe…
    Turk Amerikan dernekleri federasyonu Baskani

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     
     
     
     

     

    ————————
    Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, görevinden alındı. Halaçoğlu’nun Temmuz ayında biten görev süresinin Başbakanlık tarafından uzatılmadığı öğrenildi. 
    NTV-MSNBC VE AJANSLAR
    Güncelleme: 18:36 TSİ 23 Temmuz 2008 Çarşamba

    ANKARA – Devlet Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı, Devlet, İçişleri, Milli Eğitim, Bayındırlık ve İskan, Sağlık, Tarım ve Köyişleri, Çalışma ve Sosyal Güvenlik ile Çevre ve Orman Bakanlığı’nın çeşitli birimlerine atama yapıldı. Atamalara ilişkin kararlar, Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlandı.Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Gazi Üniversitesi’ndeki asli görevine iade edilmek üzere bu görevinden alındı.

    Ay sonuna kadar Ankara dışında tatilde olduğunu söyleyen Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, görevlendirmenin iptali kararını basından öğrendiğini ve konunun bilgisi dahilinde gelişmediğini söyledi.

    Halaçoğlu, “Bu her zaman için olabilecek bir konu. Şeyhülislamlardan biri; ‘Biz elimize ayakkabımızı almış insanlarız, her zaman için bulunduğumuz yerden başka yere gidebiliriz’ diyor. Biz aynı düşüncedeyiz. Bugün devletin şu görevini yaparsınız, yarın bilim adamı olarak görevinize devam edersiniz, normaldir bunlar, normal karşılıyorum” dedi.

    ERMENİLERLE İLGİLİ SÖZLERİ TARTIŞMA YARATMIŞTI
    Prof. Yusuf Halaçoğlu, 1993’ten bu yana yürüttüğü Türk Tarih Kurumu Başkanlığı’nda özellikle Ermeni sorunu konusundaki sözleri ve araştırmaları ile gündeme geldi.

    İsviçre’deki bir konferansta “Ermeni soykırımı yoktur” dediği için bu ülkede hakkında soruşturma açıldı.

    Türkiye’de yaşayanların etnik kökenlerine ilişkin açıklamaları ise kimi çevrelerin tepsini topladı.

    “Kürt olarak bilinen birçok insanın, Türkmen, Kürt-Alevi olarak bilinen birçok kişinin de Ermeni dönmesi” olduğuna ilişkin sözleri, yargıya taşındı.

    Kulislerde, hükümetin Ermenistan’la ilişkilerde yeni adımlar atmaya hazırlandığı, bu nedenle de son dönemde çok yıpranan Halaçoğlu’nun değiştirildiği iddia ediliyor.

    HALAÇOĞLU’NUN YERİNE BİRİNCİ
    Halaçoğlu’nun yerine tarihçi Prof. Dr. Ali Birinci’nin getirileceği belirtiliyor. Halen Polis Akademi’sinde tarih dersi veren Birinci, meslektaşları arasında “ılımlı görüşleriyle” tanınıyor.

    Çok sayıda kitap ve makalesi bulunan birincinin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün çevresine yakın olduğu belirtiliyor. 

    ——

     

     

    Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU’nu görevden almak bir korkaklık, kansızlık; Türk Milleti, tarihi, kültür ve medeniyetine karşı haksızlık ve küstahlıktır. Bu, adalet, hukuk ve ahlak dışı tasarruf karar mekaniznasında koza ve kriptoların yoğunlaştığı ve etkinleştiğini gösterir. Arkasında tıpkı 1980 öncesi gibi TDK ve TTK’nu ermeni ve rum asıllı soygun-vurgun, yalan, TAHRİF ve talan çetesine peşkeş çekme eğilimi olabilir. EĞER; bu atama ve görevden alma yetkisini kullananın kanında zerre kadar ‘TÜRK’ kanı varsa; Derhal ‘tashih-i karar’ cihetine gidilir, özür dilenir ve Sayın HALACOĞLU tekrar görevine mutlaka iade edilir. Zira bu, sıradan bir taktir ve tasarruf konusu değil !.. “ULUSAL BİR MESELEDİR” Bu nedenle: Görevden alma mekanizmasını işletenler ‘VATAN HAİNİ-TÜRK DÜMANI ve ERMENİ DOSTU-İBİRLİKÇİSİ’ suçu ile neseben koğuşturulup-soruşturularak derhal bu nezih ve temiz devletten ayıklanıp-temizlenmeli; Türk’ün şereflı, şanlı, onurlu ve saylu tarihi ile kadim medeniyetini gölgeleyip (daha önceleri olduğu gibi) alçakça tahrif ederek kirletmelerine, menfur diyasporanın TTT dayatmalarına zemin hazırlamalarına ve üçbuçuk melanet, yalancı-müfteri ermeninin emrinde ‘devlete’ zarar vermelerine asla izin verilmemelidir. Bu bir şeamet ve felaket olur. Sayın HALACOĞLÛ’nun görevden alınması da bir zaaf, şeamet ve felakettir. Derhal “GERİ ADIM” atılması gerekir. Zira “O” bir semboldür. Bilvesile Kararı şiddetle kınıyor, bu tasarrufun derhal durdurulması konusunda ‘akıl, mantık, ilim-irfan, beka-basiret ve sağduyu’ sahibi bütün taraf ve yetkilileri harekete geçmeye ve gereğini yapmaya davet ediyorum. Bu tasarruf bir suçtur. Apaçık gaflet, dalalet ve hezeyandır. Böylece Aziz Türk Milleti’nin yeni bir “MİLLİ DAVASI” olmuştur. O’da: Türk Tarih Kurumu; sırada bekleyen Türk Dil Kurumuna ve PROF. DR. YUSUF HALACOĞLU’na sahip çıkmak ve görevine iadesini sağlamaktır. LÜTFEN; sahip çıkalım, duyarlık gösterelim ve gerekeni yapalım.
    Mustafa Nevruz SINACI 
    Siyaset Bilimci-Tarihçi, Hukukçu-Yazar

     ——————————-

    TTK Başkanı görevinden alındı

    23 Temmuz 2008
     
    ANKA – A.A
     

    Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanlığı, Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu görevinden alındı.

    Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlanan atama kararına göre, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanlığı, Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Gazi Üniversitesi’ndeki asli görevine iade edilmek üzere bu görevinden alındı.
    Halaçoğlu, 21 Eylül 1993 yılından beri TTK’daki görevini sürdürüyordu.
    ‘OLAY BİLGİM DAHİLİNDE DEĞİLDİ’ 
    Gazi Üniversitesindeki asli görevine iade edilmek üzere Türk Tarih Kurumu Başkanlığı görevinden alınan Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, “Şeyhülislamlardan biri; ‘Biz elimize ayakkabımızı almış insanlarız, her zaman için bulunduğumuz yerden başka yere gidebiliriz’ diyor. Biz aynı düşüncedeyiz” dedi.
    Halaçoğlu, görevden alınmasıyla ilgili yaptığı açıklamada, şu anda tatilde olduğunu, konunun bilgisi dahilinde gelişmediğini belirtti. Halaçoğlu, “Bu her zaman için olabilecek bir konu. Şeyhülislamlardan biri; ‘Biz elimize ayakkabımızı almış insanlarız, her zaman için bulunduğumuz yerden başka yere gidebiliriz’ diyor. Biz aynı düşüncedeyiz. Bugün devletin şu görevini yaparsınız, yarın bilim adamı olarak görevinize devam edersiniz, normaldir bunlar, normal karşılıyorum” dedi.
    Görevden alınan Halaçoğlu’nun yerine Prof. Dr. Ali Birinci’nin getirilmesi bekleniyor.
    Yusuf Halaçoğlu kimdir?

    ———-

     

     

     
     
     
     

     

    ————————
    Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, görevinden alındı. Halaçoğlu’nun Temmuz ayında biten görev süresinin Başbakanlık tarafından uzatılmadığı öğrenildi. 
    NTV-MSNBC VE AJANSLAR
    Güncelleme: 18:36 TSİ 23 Temmuz 2008 Çarşamba

    ANKARA – Devlet Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı, Devlet, İçişleri, Milli Eğitim, Bayındırlık ve İskan, Sağlık, Tarım ve Köyişleri, Çalışma ve Sosyal Güvenlik ile Çevre ve Orman Bakanlığı’nın çeşitli birimlerine atama yapıldı. Atamalara ilişkin kararlar, Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlandı.Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Gazi Üniversitesi’ndeki asli görevine iade edilmek üzere bu görevinden alındı.

    Ay sonuna kadar Ankara dışında tatilde olduğunu söyleyen Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, görevlendirmenin iptali kararını basından öğrendiğini ve konunun bilgisi dahilinde gelişmediğini söyledi.

    Halaçoğlu, “Bu her zaman için olabilecek bir konu. Şeyhülislamlardan biri; ‘Biz elimize ayakkabımızı almış insanlarız, her zaman için bulunduğumuz yerden başka yere gidebiliriz’ diyor. Biz aynı düşüncedeyiz. Bugün devletin şu görevini yaparsınız, yarın bilim adamı olarak görevinize devam edersiniz, normaldir bunlar, normal karşılıyorum” dedi.

    ERMENİLERLE İLGİLİ SÖZLERİ TARTIŞMA YARATMIŞTI
    Prof. Yusuf Halaçoğlu, 1993’ten bu yana yürüttüğü Türk Tarih Kurumu Başkanlığı’nda özellikle Ermeni sorunu konusundaki sözleri ve araştırmaları ile gündeme geldi.

    İsviçre’deki bir konferansta “Ermeni soykırımı yoktur” dediği için bu ülkede hakkında soruşturma açıldı.

    Türkiye’de yaşayanların etnik kökenlerine ilişkin açıklamaları ise kimi çevrelerin tepsini topladı.

    “Kürt olarak bilinen birçok insanın, Türkmen, Kürt-Alevi olarak bilinen birçok kişinin de Ermeni dönmesi” olduğuna ilişkin sözleri, yargıya taşındı.

    Kulislerde, hükümetin Ermenistan’la ilişkilerde yeni adımlar atmaya hazırlandığı, bu nedenle de son dönemde çok yıpranan Halaçoğlu’nun değiştirildiği iddia ediliyor.

    HALAÇOĞLU’NUN YERİNE BİRİNCİ
    Halaçoğlu’nun yerine tarihçi Prof. Dr. Ali Birinci’nin getirileceği belirtiliyor. Halen Polis Akademi’sinde tarih dersi veren Birinci, meslektaşları arasında “ılımlı görüşleriyle” tanınıyor.

    Çok sayıda kitap ve makalesi bulunan birincinin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün çevresine yakın olduğu belirtiliyor. 

    ——

     

     

    Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU’nu görevden almak bir korkaklık, kansızlık; Türk Milleti, tarihi, kültür ve medeniyetine karşı haksızlık ve küstahlıktır. Bu, adalet, hukuk ve ahlak dışı tasarruf karar mekaniznasında koza ve kriptoların yoğunlaştığı ve etkinleştiğini gösterir. Arkasında tıpkı 1980 öncesi gibi TDK ve TTK’nu ermeni ve rum asıllı soygun-vurgun, yalan, TAHRİF ve talan çetesine peşkeş çekme eğilimi olabilir. EĞER; bu atama ve görevden alma yetkisini kullananın kanında zerre kadar ‘TÜRK’ kanı varsa; Derhal ‘tashih-i karar’ cihetine gidilir, özür dilenir ve Sayın HALACOĞLU tekrar görevine mutlaka iade edilir. Zira bu, sıradan bir taktir ve tasarruf konusu değil !.. “ULUSAL BİR MESELEDİR” Bu nedenle: Görevden alma mekanizmasını işletenler ‘VATAN HAİNİ-TÜRK DÜMANI ve ERMENİ DOSTU-İBİRLİKÇİSİ’ suçu ile neseben koğuşturulup-soruşturularak derhal bu nezih ve temiz devletten ayıklanıp-temizlenmeli; Türk’ün şereflı, şanlı, onurlu ve saylu tarihi ile kadim medeniyetini gölgeleyip (daha önceleri olduğu gibi) alçakça tahrif ederek kirletmelerine, menfur diyasporanın TTT dayatmalarına zemin hazırlamalarına ve üçbuçuk melanet, yalancı-müfteri ermeninin emrinde ‘devlete’ zarar vermelerine asla izin verilmemelidir. Bu bir şeamet ve felaket olur. Sayın HALACOĞLÛ’nun görevden alınması da bir zaaf, şeamet ve felakettir. Derhal “GERİ ADIM” atılması gerekir. Zira “O” bir semboldür. Bilvesile Kararı şiddetle kınıyor, bu tasarrufun derhal durdurulması konusunda ‘akıl, mantık, ilim-irfan, beka-basiret ve sağduyu’ sahibi bütün taraf ve yetkilileri harekete geçmeye ve gereğini yapmaya davet ediyorum. Bu tasarruf bir suçtur. Apaçık gaflet, dalalet ve hezeyandır. Böylece Aziz Türk Milleti’nin yeni bir “MİLLİ DAVASI” olmuştur. O’da: Türk Tarih Kurumu; sırada bekleyen Türk Dil Kurumuna ve PROF. DR. YUSUF HALACOĞLU’na sahip çıkmak ve görevine iadesini sağlamaktır. LÜTFEN; sahip çıkalım, duyarlık gösterelim ve gerekeni yapalım.
    Mustafa Nevruz SINACI 
    Siyaset Bilimci-Tarihçi, Hukukçu-Yazar

     ——————————-

    TTK Başkanı görevinden alındı

    23 Temmuz 2008
     
    ANKA – A.A
     

    Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanlığı, Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu görevinden alındı.

    Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlanan atama kararına göre, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanlığı, Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Gazi Üniversitesi’ndeki asli görevine iade edilmek üzere bu görevinden alındı.
    Halaçoğlu, 21 Eylül 1993 yılından beri TTK’daki görevini sürdürüyordu.
    ‘OLAY BİLGİM DAHİLİNDE DEĞİLDİ’ 
    Gazi Üniversitesindeki asli görevine iade edilmek üzere Türk Tarih Kurumu Başkanlığı görevinden alınan Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, “Şeyhülislamlardan biri; ‘Biz elimize ayakkabımızı almış insanlarız, her zaman için bulunduğumuz yerden başka yere gidebiliriz’ diyor. Biz aynı düşüncedeyiz” dedi.
    Halaçoğlu, görevden alınmasıyla ilgili yaptığı açıklamada, şu anda tatilde olduğunu, konunun bilgisi dahilinde gelişmediğini belirtti. Halaçoğlu, “Bu her zaman için olabilecek bir konu. Şeyhülislamlardan biri; ‘Biz elimize ayakkabımızı almış insanlarız, her zaman için bulunduğumuz yerden başka yere gidebiliriz’ diyor. Biz aynı düşüncedeyiz. Bugün devletin şu görevini yaparsınız, yarın bilim adamı olarak görevinize devam edersiniz, normaldir bunlar, normal karşılıyorum” dedi.
    Görevden alınan Halaçoğlu’nun yerine Prof. Dr. Ali Birinci’nin getirilmesi bekleniyor.
    Yusuf Halaçoğlu kimdir?

    ———-

     

     

    From:

    FuatSubject: TTK bsk. Prof. Dr. Halacoglu’nu gorevden aldilar
     
     
     
     
     
     

     

     

    Turk Tarih Kurumu bakani Prof. Dr. Yusuf Halacoglu ‘nu da gorevden
    aldilar. Hukumet, Ermenilerin onunu acmak icin son engelide kaldirmis
    oldu.Cok yazik. Yeri doldurulamayacaktir.

    Fuat Ornarli

     


    From:

    [email protected]Subject: Halacoglu gorevden alindi
     
     
     
     
     
     

     

     

    Belki de dun NY’da uyukelci Baki Ilkin tarafindan kabul edilen Ermenistan Buyukelcisi’nin istemidir, bilemeyiz…Televizyonlarda Ermeni sarlatanligi icin “olabilirlik” ihtimalini one surenlerin, bu lafi agizlarindan kacirmadiklarini defalarca tekrar etmeye artik gerek gormuyorum. Onemli(!) isimler tarafindan oneme alinmak icin yagdanlik olmayi sakincali gormeyen genc ve yaslilardan olusan, kemiklesmis mentalitenin bu topluma verdigi zarari gormek istemeyenler, hala dirsek temasinda bulunanlar, bukalemunu kiskandiracak hizla renk degistirdikleri surece, Ermeni konusu, soykirim olarak ABD’nin verdigi 2012 tarihinden once, Turkiye tarafindan taninirsa hic mi hic sasirmayin…
    Ya herro ya merro deme cesaretini kendisine goremeyen kaygan zeminli toplumlar, sumuklerini ceke ceke aglamaktan baska bir ise yaramazlar…
    Herneyse, biz bu konulara karismak istemiyoruz, diyeyim de, mesajin kriptosunu cozmek isteyenler ugrassin artik…

    Gusan Yedic


     
     
     
     
     
     

     

    SubjHalacoglu gorevden alindi
    Date: 7/23/2008 12:20:42 PM Eastern Daylight Time
    From: [email protected]

     
     
    “Türk Tarih Kurumu Baºkan¹ Prof. Halaço»lu, görevden al¹nd¹, Gazi Üniversitesi’ne döndü.”
     
     
     

     

     
     
    Anlasilan ermeniler! simdi de kaleyi icten fethe koyuluyorlar.
     
     
     
     

     

     
     
    Ercan Yedrdelenli
     
     
     
     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

  • Türk Tarih Kurumu Başkanı Halaçoğlu görevinden alındı

    Türk Tarih Kurumu Başkanı Halaçoğlu görevinden alındı

    Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanlığı, Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu görevinden alındı.

    Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlanan atama kararına göre, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanlığı, Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Gazi Üniversitesi’ndeki asli görevine iade edilmek üzere bu görevinden alındı.

    “ELİMİZE AYAKKABIMIZI ALMIŞ İNSANLARIZ”

    Gazi Üniversitesindeki asli görevine iade edilmek üzere Türk Tarih Kurumu Başkanlığı görevinden alınan Prof. Dr.

    Yusuf Halaçoğlu, “Şeyhülislamlardan biri; ’Biz elimize ayakkabımızı almış insanlarız, her zaman için bulunduğumuz yerden başka yere gidebiliriz’ diyor. Biz aynı düşüncedeyiz” dedi..

    Halaçoğlu, görevden alınmasıyla ilgili AA muhabirine yaptığı açıklamada, şu anda tatilde olduğunu, konunun bilgisi dahilinde gelişmediğini belirtti. Halaçoğlu, “Bu her zaman için olabilecek bir konu. Şeyhülislamlardan biri; ’Biz elimize ayakkabımızı almış insanlarız, her zaman için bulunduğumuz yerden başka yere gidebiliriz’ diyor. Biz aynı düşüncedeyiz. Bugün devletin şu görevini yaparsınız, yarın bilim adamı olarak görevinize devam edersiniz, normaldir bunlar, normal karşılıyorum” dedi.

    AÇIKLAMALARI TEPKİ ÇEKMİŞTİ

    Kamuoyunda ilginç çıkışlarıyla tepki çeken Halaçoğlu daha önce yaptığı açıklamalarda koltuk korkusu olmadığını söylemişti.

    Türkiye’deki “Kürtlerin ve Alevilerin Ermeni kökenli olduğu” yönündeki açıklamasının ardından bir basın toplantısı düzenlemiş ve sözlerini “Bazı Ermenilerin kendilerini Kürt ya da Alevi gibi göstermiştir” şeklinde düzeltmişti.

    Hakkında suç duyurusunda da bulunulan Halaçoğlu, görevden alınması yönünde de tepki görmüştü. Türk Ocakları ise Halaçoğlu’na destek çıkan bir açıklama yapmıştı.

    “Türk Tarihinde Avşarlar” konulu sempozyumda yaptığı sunumda elinde dönmelerin listesi olduğunu açıklamış, Osmanlı arşivlerine göre Türkiye’de 41297 aşiret tespit ettiğini söylemişti..

    “Araştırmamızda bugün kendini Kürt olarak bilen bazı aşiretler aslında Türkmen olarak görünüyor” açıklaması da tepki görmüştü.

    Kaynak: Milliyet, 23.7.2008

  • Yunan Ayaklanması Günlerinde Mora’daki Türkler Nasıl Yok Edildiler?

    Yunan Ayaklanması Günlerinde Mora’daki Türkler Nasıl Yok Edildiler?

    Salâhi R. SONYEL

    Paralarını gizledikleri sanılan Müslümanlara işkence yapılıyor ve St. Clair’la Howarth, İngiliz Sömürgeler Bakanlığı ile Dışişleri Bakanlığı raporlarına göre, “kollarıyla ayakları kesilerek ateşte yavaşça yakılıyorlardı”

    İSTANBUL, 07 Eylül 2006 Perşembe

     

    Mora’da Rus-Grek Düzenleri

    Peloponez (Peloponisos)” adıyla da anılan Mora Yarımadası, ilkin Sultan Beyazıt I tarafından 1397’de Bizanslılardan alınarak kısmen Osmanlı İmparatorluğu’na bağlanıyor; Yunanistan’ın her yanında, Katolik Lâtinlerin zulmü altında inleyen Ortodoks Hıristiyan Grekler, 1460’da Mora’yı tümüyle fetheden Sultan II. Mehmet‘i bir kurtarıcı olarak karşılıyorlardı[1]. 1698’de imzalanan Karlofça Antlaşması’yla, Osmanlılar, Mora’yı Venediklilere vermek zorunda kalıyor; ama 1718’de aktedilen Pasarofça Antlaşması’ndan sonra, Mora, yeniden Osmanlı egemenliğine geçiyordu[2]. Yunanistan tarihi uzmanı olan ve şimdi hayatta olmayan Profesör Dr. Douglas Dakin, Unification of Greece, 1770-1923 (Yunanistan’ın Birleşmesi) adlı kitabında şöyle der:

    “Mora’nın (Grek) sakinleri, yeniden kurulan Türk yönetimini Venediklilerin yönetimine tercih ediyorlardı, çünkü vergiler daha hafifti; yönetim daha az yetenekli olmakla birlikte daha ılımlıydı ve kâfir (yani Osmanlı), Roma Katoliğine oranla daha çok tolerans sahibi idi[3].”

    Osmanlılar Mora’da bir paşalık (vilâyet) kuruyor; 400.000 kadar Grek’in yaşadığı bu ilde, zamanla 50.000 kadar Türk ve öteki Müslüman da yaşam sürmeye başlıyordu. Grekler ve özellikle kentlerde yaşayanlar, tüm rahatlıklarına karşın Çar Deli Petro zamanında Ruslarla düzen çevirmeye başlıyor; Rus ajanlar Mora’yı dolaşarak halkı isyana kışkırtıyor ve Bizans İmparatorluğu’nun diriltilmesi için yapılan bu düzenler, İmparatoriçe II. Katerina döneminde de sürüp gidiyordu[4].

    Fransız-Grek Düzenleri

    1789 yılında patlak veren Fransız İhtilâli, Ortodoks Hıristiyan Rum toplum önderlerinden bazılarını oldukça etkiliyor; Rus Çarı ve ögeleriyle çevirmekte oldukları düzenlerde başarı sağlayamayan bu önderler, Napolyon Bonapart’ın sahnede belirmesi üzerine, ümitlerini Fransa‘ya aktarıyorlardı. O sırada Balkanlar’da dolaşmakta olan Fransız ajanlar, Grekleri durmadan kışkırtıyor; Fransız koruyuculuğu altında özerklik veya bağımsızlık sözleriyle onları çeliyorlardı[5]. Napolyon’un saygınlığı Grekler arasında o kadar yayılıyordu ki, güney Mora’daki Mani bölgesinin Rum kadınları, onun resmini, evlerindeki putların koleksiyonuna ekliyorlardı[6].

    Ancak, İngiliz orduları Başkomutanı Wellington Dük’ü, 1815 yılı Haziranında Napolyon’u Waterloo’da yenilgiye uğratınca, Grekler, ümitlerini yine Çarlık Rusyası’na bağlıyor; Çar I. Aleksander’in Rum asıllı dışişleri bakanı John (İoannis) Kapodistrias’tan yardım görmeyi ümit ediyor[7]; dış ülkelerde gizli tedhiş ve ihtilâl örgütleri kurmaya, gazete ve dergiler yayınlamaya başlıyorlardı.

    Grek İhtilâl ve Tedhiş Örgütleri

    Bu örgütlerden Athenaadlısı, Yunanistan’a, Fransa‘nın yardımıyla, Phoenixadlısı da Rusya‘nın yardımıyla bağımsızlık sağlamaya ümit ediyordu; ama, bu iki örgütten daha azılı ve hırslı bir örgüt olarak, 1814’te, Odesa’da, Filiki Eteriakuruluyor; aralarında Balkan Hıristiyanları da olmak üzere, tüm ‘Helenleri’ kapsayacak bir ayaklanma kışkırtmak için eyleme geçiyor[8]; bu tedhiş örgütünün pençesi, 1818 yılı Ekim ayında Kıbrıs‘a kadar uzanıyordu. O tarihte, Eteria‘nın Mısır ve Kıbrıs gizli ajanı, Metsovolu Dimitrios İpatros, Kıbrıs‘a giderek, başpiskopos Kiprianos’u örgüte üye kaydediyor ve ondan maddi ve manevi yardım sözü alıyordu[9].

    Yunan ayaklanmasının başlıca kışkırtıcıları, Yunanistan’ın dışında yaşayan ve Avrupa’daki akımlara benzer ulusçu bir akım yaratmak hevesine kapılmış olan “dış Helenler” (apodimi Ellines)’di. Ayaklanmayı ilk başlatan ve finanse edenler de onlardı. Ancak, Filiki Eteria,bu akımın öncülüğünü üstleniyor; her yana bir ahtapot gibi yayılıyor; Osmanlı İmparatorluğu’nda geniş kapsamlı bir ayaklanma plânlıyordu[10]. O sıralarda adalar ve Mora’daki Rus konsoloslar, Grekler arasında düzen çevirerek onları ayaklanmaya kışkırtıyor; Greklere yurtseverlik duygusu aşılamaya çalışıyorlardı.

    Ne var ki, ayaklanmanın öngünlerinde, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Rumlar gönenç ve dirlik içinde yaşam sürüyor; varlıklı ve eğitim görmüş olanlara devlet kapıları açılıyordu. İmparatorlukta Rumların çoğunlukta oldukları bölgelerde onların kendi belediyeleri, devletten müdahale olmadan çalışıyor; merkezi İstanbul’da bulunan Rum Ortodoks Patrikhanesi, İmparatorluğun yönetimine katılan imtiyazlı bir kuruluş haline geliyordu[11]. Öyleyse Yunan ayaklanması niçin patlak verdi?

    Sabırlı ve kararlı bir padişah olan II. Mahmut, yıllardan beri zayıflamakta olan Osmanlı İmparatorluğu’nu yeniden dinçleştirmek için eyleme geçince, Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa ile arası açılıyor; onun 1820’de padişaha karşı ayaklanması, Yunan ayaklanmasına da neden oluyordu. Ali Paşa’nın başkaldırmasından yararlanan Grek âsiler, Türklerin gücünü bölmek için ivedilikle harekete geçiyorlardı[12].

    Başta vali Hurşit Paşa olmak üzere, Mora’daki Osmanlı yetkililer, Grekler arasındaki akımın farkına varınca, Tripolitsa kentinde toplanarak, yerel Grekleri, silâhlarını yetkililere teslime ve bazı Grek önderleri durumu kendileriyle görüşmek üzere, kişisel olarak Tripolitsa’ya gitmeye çağırıyorlardı. Ancak, bu Grek önderler, verilen emre karşı çıkıyor ve ayaklanmayı körüklüyorlardı.

    Yunanlılar, Mora‘daki ayaklanmayı 6 Nisan 1821‘de şu sloganla başlatıyorlardı: “Mora’da tek bir Türk bırakılmamalıdır“. Âsiler, bu slogana tamamen uyacak ve tüm Türk ve öteki Müslümanları yok etmeye başlayacaklardır[13].

    Yunan Ayaklanması Nasıl Başladı?

    Ayaklanma şöyle başlamıştır: 1819’da Filiki Eteria‘ya üye kaydedilmiş olan Patras metropoliti Yermanos, Tripolitsa’ya gitmek için almış olduğu emirden kaygılanarak yola çıkıyor; bir dağ kenti olan Kalavrita’ya yakın Ayia Lavra manastırında konaklıyor; orada, kendisi gibi, ne yapacaklarına karar veremeyen öteki piskoposlarla buluşuyor; sonunda, Türklerin kendilerini hapse atacakları veya öldürecekleri yolunda bizzat bir mektup sahteleyerek orada bulunanlara okuyor; halkın arasında baş gösteren coşkudan yararlanarak, 6 Nisan 1821’de isyan bayrağını çekiyor ve Grekleri silâhaltına çağırıyordu. Âsilerin ilk bayraklarının üzerinde, altı üste getirilmiş bir hilâlin veya kesilmiş bir Türk kafasının üzerinde bir haç’ı tespit ediyordu[14].

    Metropolit, öteki piskoposlarla birlikte Patras’a dönerek, orak, sopa ve kamalar taşıyan ve sayıları gittikçe kabaran ayak takımı onlara eşlik ediyordu. Piskoposlar, geçilen her yerde, Grek güruhu, “dinsiz Müslümanları yok etmeye” kışkırtıyor; kleftes olarak anılan haydutlarlaarmatoli olarak anılan Grek uç bekçileri, dağlardan inerek Türk köylerini yağmalamaya başlıyorlardı. Çok geçmeden, ayaklanmanın elebaşları, âsiler üzerindeki etkilerini yitiriyor; tüm ülke, her yanı kasıp kavuran silâhlı âsilerin eline geçiyordu. İngiliz yazar William St. Clair’a göre, Grekler arasındaki bu “vahşice öç alma iştiyakı, çok geçmeden katletme zevkine dönüşüyordu”. David Howarth adlı başka bir İngiliz yazar da, “Grekler, bu cinayetleri işlerken, herhangi bir neden aramıyorlardı. Kan dökme şehvetine kapıldıkları için öldürüyorlardı” der[15]. Bu sırada, Patras’taki Rus konsolosluğu, Filiki Eteria ile Mora’daki Eteria ajanları arasında yapılan yazışmaları kolaylaştırıyor; âsilerle Rus hükümeti arasında bağlantı kuruyordu[16].

     

    Türkler Yok Ediliyor

    1821 yılı Mart ayında, Mora’da 50.000’e yaklaşık Müslüman’ın yaşadığı tahmin edilir. Bunların arasında kadın ve çocuklar da vardı. Bir ay kadar sonra Grekler paskalyalarını kutlarken, Mora’da tek bir Müslüman kalmamıştı. Aralarından pek az sayıda kişi kaçarak, müstahkem kentlere sığınmışlarsa da, açlık çekmeye başlamışlardı. Her yanda öldürülen Türklerin gömülmemiş cesetleri çürüyordu. Yine İngiliz yazar St. Clair şöyle der: “Yunanistan’ın Türkleri pek az iz bıraktılar. 1821 yılı ilkbaharında ani olarak, tümüyle ve dünyanın haberi olmadan, yok edildiler”.

    St. Clair şöyle devam eder: 

    20.000’i aşkın Türk erkek, kadın ve çocuk, birkaç hafta süren boğazlamalar sırasında Grek komşuları tarafından katledildiler. Onlar kasten ve vicdan azabı duyulmadan öldürüldüler… Çiftliklerde veya tecrit edilmiş toplumlar halinde yaşayan Türk aileler, kısa bir sürede öldürüldüler; yakılan evleri, cesetlerinin üzerine yıkıldı. Olaylar başlayınca evlerini bırakarak en yakındaki kente sığınmaya çalışanlar da, Grek güruh tarafından yollarda öldürüldüler. Küçük kentlerde, Türkler, evlerine kapanarak kendilerini korumaya çalıştılar, ama pek azı kurtulabildi. Bazı yerlerde açlığa dayanamayarak, hayatlarının bağışlanacağına dair onlara söz veren âsilere teslim oldular, ama yine de öldürüldüler. Ele geçirilen Türk erkekler derhal öldürülüyor, kadınlarla çocuklar köle olarak âsilere dağıtılıyor, ama daha sonra onlar da öldürülüyorlardı.

     

     

    Petros Mavromihalis

    Mora’nın her yanında, sopa, orak ve tüfeklerle silâhlı Grek âsiler, çevreyi dolaşarak öldürüyor, yağmalıyor ve ateşe veriyorlardı. Çoğu kez Ortodoks paapazlar, onlara önderlik ediyor ve bu sözde ‘kutsal’ eylemlerinde onları kışkırtıyorlardı[17].

     

    Rum Ortodoks Kilisesi’nin tarihini yazan İngiliz yazar Steven Runciman, kilisenin Basil (Vasili) gibi büyük babalarının, 1821’de Mora’da isyan bayrağını çeken piskoposların bu hareketinden tiksinti duyacaklarını kaydeder[18]. Bu, Yunanlıların bağımsızlık veya kurtuluş savaşı değildi; Türklere ve öteki Müslümanlara karşı başlatılmış olan bir yok etme savaşıydı ve başlıca kışkırtıcılar, Rum Ortodoks Hıristiyanlardı.

    Ayaklanma başlar başlamaz, Grek haydut Petros Mavromihalis, öteki adıyla Petrobey, çapulcularıyla birlikte dağlardan inerek, liman kenti olan Kalamata’ya giriyor ve Patras’taki güruhu gölgede bırakacak bir şekilde bütün Müslüman erkekleri öldürüyor; genç kadın ve çocukları köle olarak satıyordu. Bu “zaferi” kutlamak için kentteki ırmağın kenarında 24 papaz ayin düzenliyordu. Kalamata felâketini, Patras ve Livatya’daki bütün Müslümanların katli izliyordu[19].

    Diri Olarak Ateşte Yakılan Türkler

    Nisan ayında Hidra, Spetsa ve Psara adalarının Grek sakinleri âsilere katılıyor; Osmanlı bayrağını taşıyan gemilere saldırıyor; gemicileri yakalayarak öldürüyor veya denize atıyorlardı. Mekke’ye Hacca gitmekte olan birçok Müslümanları da yakalayarak öldürüyorlardı. St. Clair, Howarth ve Miller gibi İngiliz yazarların anlattıklarına göre, bir Türk gemisinin 57 tayfası yakalanarak, zafer çığlıkları arasında Hidra adasına götürülüyor ve orada, sahilde, diri olarak ateşte yakılıyorlardı[20].

    Tesalya, Makedonya ve Halkidiki’de birçok Grekler ayaklanmaya katılıyor ve acımasızca Türklere saldırıyorlardı. Bazı bölgelerde âsi önderler, bütün Greklerin ayaklanmaya katılmalarını sağlamak amacıyla Türkleri kasten kırımdan geçiriyorlardı. Türk komşularını gaddarca öldüren alelâde Grek köylüler, bu ayaklanmayı dinsel yok etme olarak görüyor; onlara önderlik eden piskoposlarla papazlar da aynı görüş ve duyguları paylaşıyorlardı[21].

    [1] F. Babinger: Mehmed der Eroberer und seine Zeit, Munich, 1853, s. 195; Selahattin Salışık: Türk-Yunan İlişkileri Tarihi ve Etniki Eterya, İstanbul, 1968, s. 17.

    [2] Douglas Dakin: The Greek struggle for independence, 1821-1833 (Yunan bağımsızlık savaşımı), Londra, 1973, s. 5.

    [3] Douglas Dakin: Unification of Greece, 1770-1923, (Yunanistan’ın Birleşmesi), Londra, 1972, s. 10.

    [4] N. Jorga: Geschichte des Osmanischen Reiches, Gotha, 1908-13, c. IV, s. 30 ve 173; J.L. Burkhardt: Travels in Syria and the Holy Land (Suriye ve Kutsal Yerlerde geziler), Londra, 1822, s. 4; Steven Runciman: The Great Church in captivity, (Yüce Kilise esarette), Cambridge, 1968, s. 337; Lord Kinross: The Ottoman Centuries – the rise and fall of the Ottoman Empire, (Osmanlı yüzyılları – Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselişi ve yıkımı), Londra, 1977, s. 365; İsmail Hakkı Uzunçarşılı: Osmanlı Tarihi, Ankara, 1972-83, s. 71 ve 391 vd.; William Miller: The Ottoman Empire and its successors, 1801-1927 (Osmanlı İmparatorluğu ve varisleri) 4 cilt, Londra, 1966, s. 7 ve 26; Stanford J. Shaw ve Ezel Kural fihaw: History of the Ottoman Empire and Modern Turkey, (Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye’nin Tarihi), Cambridge, 1977, c. 1 s. 248-9; ayr. bkz. Lionel Kochan ve Richard Abraham: The making of Modern Russia (Modern Rusya‘nın kuruluşu), Londra, 1990.

    [5] Miller, s. 4-5; Runciman, s. 392-3; Dakin: Greek struggle…, s. 27; Benjamin Braude ve Bernard Lewis: Christians and Jews in the Ottoman Empire (Osmanlı İmparatorluğu’nda Hıristiyanlar ve Museviler), C. 1, New York, 1982, s. 18-9.

    [6] Dakin: Greek struggle…, s. 27.

    [7] Runciman, s. 396-8.

    [8] Emmanuel Protopsaltis: İ Filiki Eteria, Atina, 1964, s. 19-20; ayr.bkz. S.R. Sonyel: Minorities and the destruction of the Ottoman Empire (Azınlıklar ve Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması), Ankara, 1993, s. 1, 21 ve 68; N. Botsaris: Visions balkaniques das la préparation de la révolution grecque, 1789-1821, Paris, 1962, s. 83-100.

    [9] John T.A. Koumoulides: Cyprus and the war of Greek indepennce, 1821-1829 (Kıbrıs ve Yunan bağımsızlık savaşı), Atina, 1971, s. 69-70.

    [10] Sonyel, s. 173.

    [11] William St. Clair: That Greece might still be free – the Philhellenes in the war of independence (Yunanistan’ın özgürlüğü için – .bağımsızlık savaşında Helen Yandaşları), Londra, 1972, s. 7; David Howarth: The Greek adventure – Lord Byron and other eccentrics in the war of independence (Yunan macerası – bağımsızlık savaşında Lord Byron ve öteki eksentrikler), Londra, 1976, s. 19; Dakin: Greek struggle…, s. 18-9.

    [12] St. Clair, s. 9-10; Dakin: Unification…, s. 43; Salışık, s. 154.

    [13] Kinross, a.g.e., s. 444; Miller, a.g.e., s. 72.

    [14] St. Clair, s. 9 ve 27; ayr. bkz., Dakin, a.g.e, s. 59; Miller, s. 71.

    [15] St. Clair, s. 12; Howarth, s. 28.

    [16] Charles A. Frazee: The Orthodox Church and independent Greece, 1821-51 (Ortodoks Kilisesi ve bağımsız Yunanistan), Cambridge, 1869, s. 13.

    [17] St. Clair, s. 1; Miller, s. 72.

    [18] Runciman, s. 411.

    [19] Sonyel, s. 175-6.

    [19] Sonyel, s. 175-6.

    [20] St. Clair, s. 1-2; Howarth, s. 30-31; ayr. bkz. Miller, a.g.e., s. 72.

     

    (2. ve Son Bölüm)

    Diri Olarak Ateşte Yakılan Türkler… Monemvasia, Navarin, Tripolitsa, Akrokorinth, Atina ve Akropolis, Dervenaki ve Navplia Kırımları.. 50 bin Türk yokoluyor!

     

    Diri Olarak Ateşte Yakılan Türkler

    Nisan ayında Hidra, Spetsa ve Psara adalarının Grek sakinleri âsilere katılıyor; Osmanlı bayrağını taşıyan gemilere saldırıyor; gemicileri yakalayarak öldürüyor veya denize atıyorlardı. Mekke’ye Hacca gitmekte olan birçok Müslümanları da yakalayarak öldürüyorlardı. St. Clair, Howarth ve Miller gibi İngiliz yazarların anlattıklarına göre, bir Türk gemisinin 57 tayfası yakalanarak, zafer çığlıkları arasında Hidra adasına götürülüyor ve orada, sahilde, diri olarak ateşte yakılıyorlardı[20].

    Tesalya, Makedonya ve Halkidiki’de birçok Grekler ayaklanmaya katılıyor ve acımasızca Türklere saldırıyorlardı. Bazı bölgelerde âsi önderler, bütün Greklerin ayaklanmaya katılmalarını sağlamak amacıyla Türkleri kasten kırımdan geçiriyorlardı. Türk komşularını gaddarca öldüren alelâde Grek köylüler, bu ayaklanmayı dinsel yok etme olarak görüyor; onlara önderlik eden piskoposlarla papazlar da aynı görüş ve duyguları paylaşıyorlardı[21].

    Monemvasia ve Navarin Kırımları

    1821 yılı Ağustos ayında, sarılmış bulunan Monemvasia adlı küçük kentin Müslümanları, açlığa ve hastalığa dayanamayarak, âsilere teslim oldukları halde, gaddarca boğazlanıyor; bu olaylar, Batı Avrupa’da “liberalizmin ve Hıristiyanlığın bir zaferi” olarak ilân ediliyordu[22]. Birkaç gün sonra, Navarin Müslümanları da aynı akıbete uğruyor; 2.000 ile 3.000 arası Müslüman öldürülüyordu. Türk kadınlar çıplatılarak altın eşya bulmak için üzerleri aranıyor; kurtulmak için denize atlayan bazı kadınlar suda vurularak öldürülüyor; Müslüman çocuklar, denize atılarak boğduruluyor; yavrular ise, annelerinden koparılarak, kayalara çarpmak suretiyle canlarına kıyılıyordu. Yarı çıplak ve korku içinde canlı tutulan Müslüman kız ve erkek çocuklar, daha sonra fahişe olarak satışa çıkarılıyor; bazıları aklını oynatmış bir halde yıkıntılar arasında dolaşıp duruyorlardı[23].

    Çok geçmeden Mora’daki kentleri, surlar dışında başı kesik cesetlerin çürümesinden meydana gelen bir koku sarıyor; başıboş köpekler ve vahşi kuşlar, cesetleri parçalıyor; ölü dolu kuyulardaki sular zehirleniyor; veba salgını baş gösteriyordu. Her yanda, iskeletleşmiş ve korku içinde bulunan Müslüman genç kız ve erkek çocuklar, yarı çıplak biçimde inliyorlardı. Bu arada Navarin Grekleri, orada vuku bulan korkunç kırımı övünerek anlatıyorlardı. Greklerden birisi, 18 Türk’ü öldürdüğünü övünerek açıklıyor; başka birisi, 9 kadın ve çocuğu yataklarında bıçaklayarak nasıl öldürdüğünü anlatıyordu.

    Bu acımasız katiller, kısa bir süre önce ırzlarına geçerek, kol ve bacaklarını kestikten sonra surlardan aşağı attıkları kadınların cesetlerini, Helen savına yardımcı olmak üzere Avrupa’dan gelmiş bulunan gönüllülere gururla gösteriyorlardı[24]. Ama bu korkunç sahneler Avrupalı gönüllüler üzerinde iyi izlenim bırakmıyor, onlarda şok ve tiksinti duyguları uyandırıyordu. Almanya Lieber, gönüllüleri, hala hayatta olan ve ırzlarına tecavüz edilen bu kadınlara tasallût etmeye çağıran Grek âsilere karşı ne kadar nefret ve tiksinti duyduklarını anlatır[25].

    Tripolitsa Kırımı

    Mora’da Türk valinin ikamet ettiği ve 35.000 Türk, Arnavut, Musevi ve öteki sakinlerden oluşan Tripolitsa kentinde, 5 Ekim 1821’de yapılan ve iki gün süren kırım sonunda 10.000 kişi öldürülüyor; onların çoğunun kafaları kesilerek vücutları parçalanıyordu[26]. Paralarını gizledikleri sanılan Müslümanlara işkence yapılıyor ve St. Clair’la Howarth, İngiliz Sömürgeler Bakanlığı ile Dışişleri Bakanlığı raporlarına göre, “kollarıyla ayakları kesilerek ateşte yavaşça yakılıyorlardı”. Hamile kadınlara neler yapıldığını tahmin edebilirsiniz.

    Çoğu kadınlardan oluşan 2.000’e yaklaşık tutsak, büsbütün soyularak, kentin dışındaki bir vadiye sürülüyor ve orada öldürülüyordu. Bu olaydan sonra, haftalarca açlık içinde kıvranan Müslüman çocuklar, ümitsizlik içinde şuraya buraya koşuyor; coşku içinde olan ve ağızları köpüren Grek âsiler tarafından boğazlanıyor veya vurularak öldürülüyordu[27]. Yunan tarihinin sözde “kahramanları” arasında yer alan baş çapulcu Thedoros Kolokotronis de, bu korkunç kırım ve yağmalara zevkle katılıyordu[28].

    Tripolitsa kırımı sırasında kentte bulunan ve aralarında İskoçyalı Albay Thomas Gordon da olan Avrupalı subaylar, oradaki tüyler ürpertici sahnelere şahit oluyor ve bazıları, daha sonra bu olayları bütün çirkinlikleriyle anlatıyorlardı. Albay Gordon, bu Helen/Grek/Yunan/Rum barbarlıklarından o kadar tiksiniyordu ki, Greklerin hizmetinden çekiliyordu. Bu sahnelere dayanamayan Almanyalı Helen dostu genç doktor Wilhelm Boldemann, zehir içerek intihar ediyordu[29]. Hayal kırıklığına uğrayan Helen yandaşı öteki kimi Avrupalılar da intihar ediyorlardı.

    Akrokorinth Kırımı

    1822 yılı Ocak ayının sonuna doğru, Akrokorinth kentinde 1.500’den çok Müslüman, âsilere teslim oluyor, ama Kolokotronis ve öteki âsi önderlerin adamları tarafından korkunç bir şekilde öldürülüyorlardı. Bu kanlı olaylar, daha sonra bir Alman subay tarafından şöyle anlatılıyordu:[30]

    “Güzel Müslüman kadınların canları bağışlanıyor, ama köle olarak satılıyorlardı. Bu satışlardan sağlanan paralar, Mavrokordatos gibi âsi elebaşların ceplerine akıyordu. Mavrokordatos, kadınları, bir İngiliz gemisinin kaptanına satıyordu”[31].

    Türk kadınlar, yaşa ve güzelliğe göre, 30 ile 40 kuruş arasında satılıyordu.

    Brengeri adlı bir İtalyan gönüllü, Korinth’e gitmeden önce, yolda, bir Türk’ün cesedine rastlıyor, biraz sonra da onun karısıyla yavrusunu canlı ama aç olarak buluyordu. Yardım olmak üzere kendisi ve arkadaşları kadına biraz para veriyorlar, ama oradan uzaklaşırlarken, bazı Greklerin, kadınla yavrusunu öldürerek parayı çaldıklarına tanık oluyorlardı[32]. Brengeri, Korinth kırımı sırasında bazı Greklerin bir Türk ailesini öldürmeye çalıştıklarını görüyor; Türk’ün karısını öldürmeden önce peçesini yırtarak yüzünü görmeye çalışıyorlardı. Tam o sırada, kadını bağışlamalarını rica ediyor; âsiler de 50 kuruş karşılığında onu öldürmekten vazgeçiyorlardı[33].

    Akrokorinth’de, teslimden sonra sahile doğru yürümekte olan bir Türk çift, çocuklarını taşıyamayacak kadar aç ve cılız oldukları için yavruyu bir Grek’e uzatıyorlar, o da bir kama çekerek, anne-babanın gözleri önünde yavrunun kafasını kesiyor ve ona engel olmaya çalışan bir Alman subaya, Türklerin yetişip büyümelerine engel olmanın iyi olduğunu anlatmaya çalışıyordu[34].

    1822 yılı yazına dek, Yunan ayaklanması, 50.000’den çok Türk, Rum, Arnavut, Musevi ve öteki kişilerin hayatına mal olmuştu. Binlerce kişi de kölelik veya yoksulluk seviyesine düşürülmüştü. Doğrudan doğruya yapılan karşılıklı çarpışmalarda, buna oranla pek az kişi ölmüştü. Bu sözde “Yunan bağımsızlık savaşı”, bir savaş olmaktan çok, “fırsatların silsilesi” haline gelmişti. Öldürülen Türklerin ve âsi Greklerin çoğunluğu asker değildi, sivil kişilerdi. Kurbanlar, ayrı ayrı yerlerde, mensup oldukları cılız toplumların kefaretini ödüyorlardı[35].

    Atina ve Akropolis Kırımları

    Bu sırada, uzun bir süreden beri Atina’nın Akropolis semtinde kuşatılmış bulunan ve susuzluk çeken birçok Müslümanlar, piskoposların, papazların ve âsi önderlerin, onların canlarına kıyılmayacağına dair vermiş oldukları söz üzerine, 21 Haziran 1822’de teslim oluyor; ama yabancı konsoloslarca ve büyük güçlükler içinde kurtarılmış olan birkaç kişi dışında hepsi de acımasızca öldürülüyorlardı. Aynı zamanda, Atina kentinin savunmasız 400 Müslüman sakini de sokaklarda parçalanıyordu.

    Grek âsiler Modon’a saldırırken, surlar dışında yakaladıkları bir Türk’ün kafasını kesiyor; kazık üzerine takarak Navarin’e götürüyor ve sokakta, top gibi tekmeliyorlardı[36]. İngiliz gemicilerin anlattıklarına göre, âsiler, denizde yakaladıkları Türklere çok işkence yapıyorlardı. Hollandalı Anemat’a göre, âsiler, denizden baygın halde kurtarılan Türk denizcileri ayıltıyor, sonra da onları işkencelerle öldürerek cesetlerini parçalıyorlardı. Hollandalılar, Grekleri, “korkak ve barbar” olarak niteliyorlardı[37].

    Dervenaki Kırımı

    1822 yılı yazında Türk ordusu Korinth’de belirince, Argos’ta kurulmuş olan sözde Grek yönetimi panik içinde sahile doğru çekilmeye ve gemilerle kaçmaya çalışıyor; tüm Argos ovasında binlerce Grek göçmen de onları takip ediyor ve Mainotlu Grek haydutlar, kaçmadan önce, bizzat kendi ırktaşlarını soymaya çalışıyorlardı. Türk ordusunun erzak ve mühimmatı çok geçmeden tükeniyor; Korinth’e çekilmeye çalışıyor, ama dağ geçitleri Kolokotronis’in çapulcularının işgalinde olduğu için, Dervenaki olarak anılan geçitte yüzlerce Türk kırımdan geçiriliyordu. Âsiler cesetleri soymakla vakit geçirmeseler, tüm Osmanlı ordusu büsbütün perişan olabilirdi. Yıllardan sonra bölgeyi gezen turistler, Türklerin yığınak halinde kemikleriyle karşılaşıyorlardı[38].

    Navplia Kırımı

    1822 yılı Aralık ayında sıra Navplia liman kentine geliyordu. Uzun süreden beri âsilerce kuşatılmış olan bu kentin sokaklarında açlıktan ölen çocukların cesetlerine sık sık rastlanıyor; iskeletleşmiş kadınlar, çirkefler arasında yiyecek bulmaya çalışıyorlardı. Navplia olayları sırasında kentte hazır bulunan Avrupalı gönüllülerden Kotsch adlı bir Alman subayın anlattığına göre, Türklerle ilişki kurduğu sanılan bir Rum papazın parmakları Grek âsilerce kırılıyor ve tırnakları yakılıyordu. Daha sonra Grekler tarafından üzerine kaynar su dökülüyor; boğazına kadar toprağa gömülüyor ve sineklerin saldırısına uğraması için yüzüne pekmez sürülüyordu. Papaz, altı gün can çekiştikten sonra ölüyordu. Kentten kaçmaya çalışan bir Musevi, büsbütün çıplatılarak, organları kesiliyor; o durumda kentte dolaştırıldıktan sonra asılıyordu[39].

    Navplia kenti 12 Aralık’ta âsilere teslim olunca, korkunç bir kırım başlıyor; âsiler, öldürülenlerin kafalarını bir piramid gibi diziyorlardı. Bu sırada, deniz yarbayı Hamilton’un kaptanlığını yaptığı Cambrian adlı İngiliz savaş gemisinin limana gelişi, kentin Müslüman ve Musevi sakinlerinden bazılarını ölümden kurtarıyordu[40]. Kentte yapılan yağmada arslan payını Grek âsiler alıyordu. Avrupalı subaylara ödül olarak iki veya üç Türk kız veriliyor; onlar, kızları Atina’ya götürerek konsoloslara satıyor; konsoloslar da kadınları Anadolu’ya sevk ederek kurtarıyorlardı. Misolongi açıklarında karaya oturan bir Türk gemisinde, kendi ülkelerine dönmekte olan 150 Arnavut, Mavrokordatos’un vermiş olduğu söz üzerine teslim oluyor, ama âsi önderlerden biri tarafından paraları çalındıktan sonra hepsi de öldürülüyordu.

    Yunan Yandaşı Avrupalı Gönüllüler de Öldürülüyor

    Grek âsiler, hayvanî davranışlarında o kadar ileri gidiyorlardı ki, kendilerine yardımcı olmak üzere yabancı ülkelerden ve özellikle Avrupa’dan gelen yandaşlarını da öldürüyorlardı. Navplia liman kenti âsilerin eline geçtikten sonra, bazı Greklerin, yabancı kimi yandaşlarını, kentteki bir hamama sokarak öldürdükleri meydana çıkıyordu. Grek hamamcı, yabancıları, giysilerini çıkarmaya inandırıyor ve böylece, onları öldürürken, elbise ve çizmelerinin kana bulanmamasını sağlıyor; onları daha sonra satıyordu[41].

    Mora’daki jenosit orjisi, ancak öldürülecek Türk kalmayınca sona eriyordu[42]. Yunanistan’a yardıma giden ve 1822 ile 1823 yılları arasında yurtlarına dönmeye başlayan Helen yandaşı gönüllüler, o korkunç günlerin kâbusundan hayatları boyunca kurtulamıyorlardı. Helen/Grek/Yunan ve Rumlardan çok şeyler beklerken, hayal kırıklığına uğruyor; onlardan nefret ediyor ve onlarca aldatıldıkları için kendi kendilerini lânetliyorlardı. Birçokları, Avrupa’daki Grek derneklerinin baskılarına karşın, kendi tecrübelerini kâğıda dökmeye başlıyorlardı. Bütün yazılanlarda aynı duygular yansıtılıyordu. Bir örnek verelim: “Başkalarının, benim işlemiş olduğum hataları işlememesi için bu yazıyı kaleme alıyorum. Modern Yunanistan, eski Yunanistan gibi değildir. Grekler, şükran bilmeyen, gaddar ve barbar bir soydurlar”[43].

    Lord Byron Nasıl Kullanıldı?

    Grek âsiler, Lord Byron gibi tanınmış İngiliz şairleri de kendi kötü işlerinde istismara kalkışıyorlardı. Oysaki onlardan diledikleri tek şey, özellikle Lord Byron’un servetine el koymaktı[44]. Lord Byron, 19 Nisan 1824’de sözde Grek “özgürlük savaşçılarını zafere ulaştıran bir önder” olarak değil, tutulmuş olduğu hastalıktan kurtulamayarak kendi yatağında can veriyordu; ama Grekler, onu, kendi sözde “bağımsızlık ihtilâlinin bir mücahidi” olarak efsaneleştirmişlerdir[45].

    Bu arada Girit, Kıbrıs, Sisam, Sakız, Tesalya, Makedonya ve Epir’de de ayaklanmalar oluyor[46]; Osmanlı katlarının âsilere karşı almış olduğu sert önlemler, Helen yandaşları ve propagandacıları tarafından Batı’ya, “Hıristiyan halka karşı Türk barbarlığı” olarak yansıtılıyordu[47]. Yunanistan’daki Türklere karşı girişilmiş olan yok etme eylemlerine kör ve sağır kalan Batı, Osmanlı tepkisine karşı ses yükseltiyordu. 1821 yılı Ağustos ayında, Hamburg’da dağıtılan şu bildiriye bakınız:

    Almanya‘nın gençliğine çağrı. Din, yaşam ve özgürlük savaşımı bizi silâhaltına çağırıyor; insanlık ve görev, bizi, kardeşlerimiz olan asil Greklerin yardımına çağırıyor. Kutsal dava için kanımızı, hayatı-mızı feda etmeliyiz. Müslümanların Avrupa’daki yönetiminin sonu yaklaşıyor. Avrupa’nın en güzel ülkesi, canavarlardan kurtarılmalıdır! Var gücümüzle mücadeleye atılalım… Tanrı bizimledir, çünkü bu, kutsal bir davadır – insanlık davasıdır – din, hayat ve özgürlük için savaşımdır…”[48]

    Bu Helen yandaşı ve Grek propagandasının antidotu, Mora’daki kanlı olaylara görgü tanığı olarak yurtlarına dönen Batılı gönüllüler olmuştur. 1822 yılı Nisan ayında Yunanistan’dan Marsilya’ya dönen birçok Fransız su-baylar, Grekleri şöyle gösteriyorlardı: “Alçak, korkak ve iyilikbilmez bir soy!” Korinth kırımına şahit olan Prusyalı bir subay, oraya gitmeye hazırlanan yeni gönüllülere şöyle sesleniyordu:

    “Orada yalnız sefalet, ölüm ve nankörlükle karşılaşacaksınız. Size Almanya ve İsviçre’de söylenenlere inanmayınız; yaşlı bir askerin söylediklerine inanınız’[49].

    Prusyalı başka bir subay şunları yazıyordu:

     

    İpsilântis

    “Eski Grekler artık yoktur. Solon, Sokratis ve Dimosthenis’in yerini kör cehalet almıştır. Atina’nın makul yasalarının yerini barbarlık almıştır… Grekler, basın aracılığıyla yabancılara vermekte oldukları çekici sözleri yerine getirmiyorlar”[50].

    Aynı subay, Tripolitsa’nın âsilerce işgalinden sonra orada kaydedilen olayları şöyle anlatıyordu:

    “Trova’nın kraliçesi Helen kadar güzel, genç bir Türk kız, Kolokotronis’in erkek yeğeni tarafından vurularak öldürüldü; bir Türk çocuk, boğazına halat takılarak çevrede dolaştırıldı; bir çukura atıldı; taşlandı, bıçaklandı ve sonra, hala hayatta iken, bir tahtaya bağlanarak ateşte yakıldı; üç Türk çocuk, anne ve babalarının gözleri önünde, bir ateşin üzerinde yavaşça yakıldı. Bütün bu çirkin olaylar olurken, ayaklanmanın elebaşısı İpsilântis (? Aleksandros Mavrokordatos) seyirci kalıyor ve âsilerin bu davranışlarını, ‘savaştayız; herşey olur’ şeklinde mazur göstermeye çalışıyordu”[51].

    Sonuç

    Yunan ayaklanması günlerinde İngiliz, Fransız ve Rus hükümetleri, âsilere dolaylı biçimde yardımcı oluyorlardı. Onlara para, silâh ve savaşçı gönderilmesine ses çıkarmıyor; kendi gizli istihbarat servislerince de yardımda bulunuyorlardı. Öte yandan, 1826’da Yunanistan’da bulunan İngiliz rahip John Hartley, daha sonra kaleme aldığı ve 1831’de Londra ‘da yayınlanan Researches in Greece and the Levant (Yunanistan ve Levant’ta araştırmalar) adlı kitabında, Türklerin Hıristiyan olmayı kabullenmedikleri için, Greklerin ellerinde birçok kötülüklere uğradıkları ve Osmanlı İmparatorluğu’nda kanlı olaylar kaydedildiği iddiasında bulunuyordu.

    1825 yılında şans değişerek, Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’nın ordusu Mora’yı yeniden ele geçirmeye başlayınca, teslim olan Grek âsilerin hayatları bağışlanıyor ve kimsenin kılına bile dokunulmuyordu. 1826 yılı Nisan ayında Tripolitsa, Argos, Kalamata ve Misolongi yeniden Türklerin eline geçince, tüm Avrupa Türklere karşı cephe alıyordu.

    Türklerle Yunanlıların arasını bulmak amacıyla 4 Nisan 1826’da İngiltere ile Rusya arasında St. Petersburg’da bir protokol imzalanıyor; daha sonra bu protokole Fransa da katılıyordu. Yunan yandaşı İngiltere, Fransa ve Rusya‘nın 6 Temmuz 1827’de imzaladıkları Londra Antlaşması gereğince duruma karışmalarıyla ve 20 Ekim 1827’de Türk donanmasının Navarin’de, aynı devletlerin donanmaları tarafından batırılması üzerine, 22 Mart 1829’da bağımsız bir Yunanistan’ın hudutlarını saptayan bir protokol imzalanıyor; bir yıl sonra Yunan devleti kuruluyor; bu zoraki devlet, 1832’de Bavyera kralının oğlu Prens Otto’ya krallık öneriyor; böylece Yunanistan krallığı kuruluyor ve Meğali İdea’dan esinlenen Yunan emperyalizmi, Osmanlı İmparatorluğu’na ve daha sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi yönetimine karşı yayılma politikası izlemeye başlıyor; 9 Eylül 1922’de, Batı Anadolu’da, Türk’ten, hiç de unutamayacağı bir ders alıyordu[52].




    [22] The Examiner, 1831, 2/632.

    [23] St. Clair, s. 41-2; Howarth, s. 56-8; Miller, s. 76; George Finlay: History of the Greek revolution (Yunan ihtilâlinin tarihi), Edinburgh, 1861, c. 1, s. 263.

    [24] E.V. Byern: Bilder aus Griechenland und der Levant, Berlin, 1833, s. 58.

    [25] Franz Lieber: Tagebuch meines Aufenthaltes in Griechenland, Leipsig, 1823, s. 73; St. Clair, s. 83.

    [26] Howarth, s. 58; ayr. bkz. Dakin, s. 67; Miller, s. 77.

    [27] St. Clair, s. 43-5; Howarth, s. 60-61; İngiliz Sömürgeler Bakanlığı belgeleri (Colonial Office), CO 136/1095.

    [28] Ayr. bkz., Brengeri: “Adventures of a foreigner in Greece” (Bir yabancının Yunanis-tan’daki maceraları), London Magazine (Londra Dergisi), II, 1827, s. 41.

    [29] Bkz. Le Febre: Relation de divers faits de la guerre de Gréce, s. 9.

    [30] Le Febre, a.g.e., s. 21.

    [31] Howarth, s. 88.

    [32] A.g.e., (ibid.), s. 87.

    [33] A.g.e., s. 87.

    [34] St. Clair, s. 50.

    [35] St. Clair, s. 92.

    [36] Johann Stabell, Leipsig.

    [37] Hastings Anıları, 6.7.1822.

    [38] St. Clair, s. 104-6; Howarth, s. 107-8; Dakin, s. 97.

    [39] St. Clair, s. 107.

    [40] St. Clair, s. 107; Howarth, s. 110-122.

    [41] George Finlay: “An adventure during the Greek revolution” (Yunan ihtilâli günlerinde bir macera), Blackwood’s Edinburgh Magazine (Edinburg Dergisi), 1842.

    [42] St. Clair, s. 12; Thomas Gordon: History of the Greek revolution (Yunan ayaklanmasının tarihi), 2 cilt, Edinburg ve Londra, 1832; Rev. Robert Walsh (rahip): Residence at Constantinople during the Greek and Turkish revolutions (Yunan ve Türk ihtilâlleri döneminde İstanbul’da ikamet), 2 cilt, Londra, 1836; ayr. bkz. Douglas Dakin: “The origin of the Greek revolution” (Yunan ihtilâlinin kökeni), History, 1952.

    [43] St. Clair, s. 116.

    [44] A.g.e., s. 150 vd.; Howarth, s. 12, 135 vd.; Edward John Trelawny: Recollections of the last days of Shelley and Byron (Shelley ve Byron’un son günlerinden anılar), Londra, 1858.

    [45] Howarth, s. 163-5.

    [46] Dakin: Greek struggle…, s. 2.

    [47] The Examiner, 1821, 372, 456, 631, 689.

    [48] Wilhelm Barth ve Max Kehring-Korn: Die Philhellemenzeit, Munich, 1960, s. 95.

    [49] Le Febre, a.g.e., s. 29.

    [50] L. de Bolmann: Remarques sur l’etat moral, politique et militaire de la Grece, Marseilles, 1823.

    [51] St. Clair, s. 75 vd.

    [52] Ayr. bkz. S.R. Sonyel: Türk Kurtuluş Savaşı’nda Dış Politika, Ankara C. 1 ve 2, 1973 ve 1986.

     

  • Fransa çifte standartlı referandum kararı aldı!

    Fransa çifte standartlı referandum kararı aldı!

    Sarkozy Türkiye’nin AB yoluna bir engel daha koydu

    Pazartesi günü Fransa’nın Millet Meclisi ve Senatosu ülke anayasasının hemen hemen iki maddesinden birini değiştirecek kapsamlı bir reform paketini kararlaştırmıştır. Böylece Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy uzun zamandan bu yana hazırladığı anayasa reformu için gereken 3/5 çoğunluğu bir oyla da olsa sağlamıştır.

    Ancak söz konusu reform paketinin özellikle bir maddesi Avrupa Birliği’nin geleceği ile bağlantılıdır. Yeni anayasaya göre, AB’ye bundan sonra katılmak isteyen ülkelerin üyeliğine ilişkin Fransa’da halk oylaması yapılması kararlaştırılmıştır. Bu uygulama ilk bakışta sanki her aday ülke için geçerliymiş gibi anlaşılabilir, ancak detaylı incelendiğinde, Fransa’nın yine Türkiye karşıtı bir politika izlediği belirmektedir.

    Öyle ki söz konusu referendum sadece AB’nin Temmuz 2004 den sonra üyelik müzakerelerine başladığı ülkeler için geçerli olacaktır. Bu, Ekim 2005 tarihinden bu yana AB ile müzakereleri olan Türkiye’nin üyeliğine ilişkin halk oylaması yapılacağı anlamına gelmektedir. Ancak yeni yasanın açık bıraktığı kapılar da vardır. Eğer iki bölümden oluşan Fransa parlamentosu 3/5 çoğunlukla bir aday ülkenin üyeliğine ilişkin referendum yapılmasına karşı çıkarsa, Cumhurbaşkanı söz konusu üyeliği  halkın değil de, Fransa Parlamentosu’nun kararına bırakabilir. Fransa’nın yıllardan bu yana popülist politikalar yürüttüğü Türkiye gibi bir ülkenin üyeliğinin halk oyuna sunulacağı  kesin. Ancak Fransa’nın çıkarlarına uyan ülkeleri de halk oylamasıyla  engellememek  için yine bir acık kapı bırakılmıştır.

    İnsanın aklına hemen şu soru geliyor: Fransa acaba neden bazı konularda halkın kararına güveniyor da, bazı konularda güvenmiyor? Fransa’nın yeni anayasa değişikliğinde sergilediği referendumlara ilişkin çelişkili tutumu başka bağlamlarda da görülmektedir. Şu günlerde Sarkozy’nin Lizbon Antlaşması’nın İrlanda’da halk oylaması sonucu reddedilmesine gösterdiği tepkiye tanık oluyoruz. Referendum sonucuna, yani halkın kararına saygı göstermek yerine, Sarkozy İrlanda hükümeti  yetkililerini, “sorun“ olarak nitelendirdiği bu duruma “çözüm“ bulmaya çağırmaktadır.

    Sol Parti Meclis Grubu olarak Avrupa Birliği’ne üye olacak ülkelerle Kopenhag Kriterleri’ne dayalı olarak eşit sartlarda müzakereler yürütülmesini savunmaktayız. Ancak bu şekilde Avrupa Birliği’nin inanılırlığı korunabilir ve Avrupalı Hıristiyanlar Kulübü olması engellenebilir.

    Hakkı Keskin

  • PKK’da Alman dağcılar hesaplaşması

    PKK’da Alman dağcılar hesaplaşması

    Saygı ÖZTÜRK / ANKARA

    AĞRI Dağı tırmanışında PKK’lılar tarafından kaçırılan 3 dağcının Türk güvenlik güçlerine teslim edilmesi, PKK içinde hesaplaşma başlattı. PKK’nın Irak’ın Kuzeyi’nde bulunan sorumlularıyla, Ağrı Dağı’ndaki teröristlerin bağlı olduğu sözde “Serhat Eyelati” arasındaki telsiz konuşmasında “Bu başarısızlığın hesabı sorulacaktır” denildi.

    Ağrı Valisi Mehmet Çetin, “hurriyet.com.tr”ye  yaptığı açıklamada, teröristlerin kaçırdıkları Almanlarla birlikte yabancı ülke topraklarına geçişlerini önlemek için “çokt özel operasyonlar yapıldığını” belirtti. Vali Çetin, “En büyük amaçları, Almanları Kuzey Irak’a geçirmek, orada pazarlık konusu yapmaktı. Bunu başaramadılar.” dedi.

    2 gün hiç telsiz konuşması yapmadılar

    Vali, Mehmet Çetin, Almanları kaçıran teröristlerin, yerlerinin belli olmaması için iki gün hiç telsiz konuşmaları yapmadığını belirtti. Vali, Alman yetkililerin de PKK’ya karşı “tavizsiz bir politika izlediklerini”, Alman makamlarıyla da sıkı bir işbirliği yapıldığını kaydetti.

    PKK’nın “Serhat Eyaleti” adını verdiği Ağrı’yı da içine alan bölgede, kısa süre önce PKK’nın en önde gelen iki elemanının öldürüldüğünü, öldürülen teröristin yerine sözde “Eyalet Sorumlusu” görevlendirdiğini kaydeden Vali Çetin, “Bu kişi, sorumlu olarak atandığı için seviniyordu. Kenhdisini göstermek için böyle bir eylem yaptı. Şimdi, başarısıçzlığı nedeniyle kendisinden hesap soruluyor” dedi.

    Alman dağcıları, Kuzey Irak’a geçirmek için girişimleri boşa çıkarılan PKK’lılar, dağcıları pazarlık sonucu Alman makamlarına verme girişimleri de sonuçsuz kaldı. Çıkış noktaları kapanan teröristlerin, dağcıları serbest bırakacağına ilişkin bilgilerden de jandarma ve Emniyet yetkilileri haberdar oldu. Almanların bırakılacağı muhtemel yere önceden jandarmalar gönderildi.

    “Bunun hesabı sizden sorulacaktır”

    PKK’nın “Roj” adı verilen ana telsizi ile sözde “Serhat Eyaleti” arasında yapılan konuşmada, Alman dağcıların bırakılış biçiminin hesaplaşması da yapıldı. Güvenlik birimleri tarafından dinlenen ve bir bölümü Ankara’ya bildirilen telsiz konuşmasında şunlar yer aldı:

    – Roj: Almanları niçin bıraktınız?

    – Serhat: Mecbur kaldık. Çok sıkıştık. Çıkış yollarımız tutulmuştu.

    – Roj: Kuzey Irak’a getiremez miydiniz? Oradan ses verirdik.

    – Serhat: Mümkünatı yoktu.

    – Roj: Madem, çıkış yapamadınız, Almanları Almanlara teslim etseydiniz. Bunun pazarlığını yapsaydınız?

    – Serhat: Bu da imkansızdı. Biz, bir köylüyle bunları tepeye doğru gönderdik. Orada, askerler bulunuyormuş. Haberi nereden aldılar onu da bilmiyoruz. Biz, T.C askerlerine teslim etmedik.

    – Roj: Buradan kazançlı çıkalım derken beceriksizliğiniz, korkaklığınhız yüzünden zararlı çıktık.

    – Serhat: Ama yapacak bir şeyimiz yoktu. Çıkışımız yoktu.

    – Roj: Bunun hesabı sorulacaktır.

    PKK’nın Ağrı Dağı’nda gerçekleştirdiği eylemin başında “Hamza” kod adlı teröristin olduğu, bu kişilerin kaçırdıkları Almanların üzerinde ki para ve kıymetli eşyaları da aldıkları öne sürüldü.

  • BAKALIM NELER OLACAK?…

    BAKALIM NELER OLACAK?…

    45 devlet üniversitesine yeni rektör atanacak. Ayrıca 10 kadar vakıf üniversitesine de yeni rektörler gelecek. Yani bir anlamda ülkemizde bulunan üniversitesitelerin bir çoğunun kaderi tayin edilmiş olacak. Neden mi kaderini tayin edecek? Çünkü rektör seçimi sadece üniversiteyi kimin yöneteceğinin yapıldığı bir seçim değildir. Türkiye’de rektörler yürürlükteki yasanın onlara çok geniş yetkiler vermesinin de getirdiği imkanla bu işlevlerinin dışında ve yaşam tarzımızı etkileyebilecek kadar önemli olabilir haldeler.

    Yani yeni seçilecek rektörler, YÖK yasasının emrettiği gibi;

    “ATATÜRK inkılapları ve ilkeleri doğrultusunda ATATÜRK milliyetçiliğine bağlı, Türk milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini taşıyan, Türk olmanın şeref ve mutluluğunu duyan, Toplum yararını kişisel çıkarının üstünde tutan, aile, ülke ve millet sevgisi ile dolu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getiren, Hür ve bilimsel düşünce gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı”
    kuşaklar yetiştirecek, böylece de ülkenin geleceğini Cumhuriyet’in temel değerlerine sahip gençlere emanet edecek, yahut da siyasi yapının beklentilerine yanıt verme çabası içerisinde olacak.

     

    Ancak yazıktır ki gelen sinyaller hiç de iç açıcı değil. YÖK tarihinde görülmedik siyasi baskıların söz konusu olduğu gündemde. YÖK tarihinde böyle bir duruma asla düşmemişti. Ancak izlediğimiz kadarıyla gelinen nokta bu. Daha önce bir yazımda yakında YÖK seçimlerinin yapılacağını bu anlamda da herkesin dikkatli olması gerektiğini ve üniversitelerin başına iktidara yakın isimlerin getirilmeye çalışıldığını ifade etmiştim. Ancak bazı eleştiriler oldu. Böyle bir şeye özellikle bu ortamda hükümetin cesater edemeyeceği savunuldu. ancak görünen manzara odur ki olanlar olmuş ve isimler YÖK’e tek tek dayatılmış. Neden mi böyle gözlemliyoruz olayı; gayet basit. Özellikle türbana karşı olan Uludağ ve Dicle Üniversitelerinde en çok oyu alan iki kadın rektör adayıyla, Gazi ve Cumhuriyet Üniversitelerinden ilk sıradaki adayların listede olmaması yeterli bir gözlem değil de nedir? Ki YÖK’ün bu isimleri veto etmesi bazı çevrelerce büyük memnuniyetle de karşılandı.

    Yazık çok yazık. Zira gönül istiyor ki hiç değilse üniversite denilince akla bilim gelsin. Bilimin önceliği ile hareket edilsin. Ama nerdeeeeeeeeee!…. Türkiye öyle bir ülke durumuna geldi ki

    “Dağdaki çobanla benim oyum aynı mı olacak?” diyen bir manken hanım demokrasi adına eleştiriliyor ama üniversite öğretim üyelerinin yaptığı seçim hiçe sayılınca kimsenin sesi çıkmıyor. Nedense bu durum hakkında kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Yazık ki Türkiye öyle bir duruma getirildi ki bilimsel çalışmalarıyla öne çıkmış liyakatli rektör atamaktansa türbana izin verecek rektör atamayı destur ediniyor. Bu sayede YÖK’ten sonra Üniversitelerarası Kurul’da da çoğunluk açık ara iktidarın eline geçecek. geçecek de ne olacak? Başbakan Erdoğan’ın sık sık eleştirdiği tabloyu tersine çevirmek için mi? Yani Dünyanın En İyi 500 Üniversitesi arasına daha çok Türk üniversitesi sokmak için mi? Keşke cevap EVET olabilseydi. Ama evet demek o kadar zor ki! Şu ana kadarki göstergeler, tek amacın kadrolaşma olduğunu gösteriyor. Hatta bu nedenledir ki zamanı geldiği halde dekan ve akademik personel atamaları bile uzun süredir yapılmıyor.Eğer üniversitede akıl ve sağduyu, gözü kara bir kadrolaşmayı yenemeyecekse, nerede yenecek? Bilemiyoruz doğrusu. İşte bu nedenledir ki, YÖK’ün yaptığı yanlışın Çankaya’dan dönmesini umuyoruz. Zira “laik cumhuriyeti korumaya” yemin etmişti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül. Ve bu anlamda da tarafsızlığını yitirmemelidir. Aksi halde kokmayan bir tuzumuz kalmıştı, onu da kokutacaklar. Bakalım neler olacak? 
  • MİLLİ GÖRÜŞ DERNEĞİ ÜYESİ TÜRKÜN ALMAN VATANDAŞI OLMA TALEBİ REDDEDİLDİ

    MİLLİ GÖRÜŞ DERNEĞİ ÜYESİ TÜRKÜN ALMAN VATANDAŞI OLMA TALEBİ REDDEDİLDİ

    BERLİN (A.A) – 22.07.2008 – Almanya’nın Mannheim kentindeki Baden-Württemberg Eyaleti İdare Mahkemesi, İslam Toplumu Milli Görüş (IGMG) derneği üyesi bir Türkün Alman vatandaşı olma talebini, bu derneğin Almanya’nın demokratik düzenini tehdit ettiği gerekçesiyle reddetti.

    Mahkeme kararında, Anayasayı Koruma Dairesi tarafından faaliyetleri izlenen IGMG’nin demokratik temel düzeni tehdit ettiği, bu nedenle adı açıklanmayan Türkün de, bu yöndeki çabaları desteklediği şüphesinden hareket edilmesi gerektiği belirtildi.

    Alman vatandaşı olmanın bu çabalara ters düştüğüne işaret edilen kararda, söz konusu kişinin Leipzig kentindeki Federal İdare Mahkemesi’nde temyize gitme imkanının bulunduğu kaydedildi.

    1963 yılında doğduğu ve 1979 yılından bu yana Almanya’da yaşadığı belirtilen kişinin 1992 yılından bu yana IGMG’nin aktif üyesi olduğu, 4 yıl da bölge teşkilatının başkanlığını yaptığı belirtildi.

    (EA-HA-ŞP)

    22.07.2008 16:39:03

  • ALMANYA’DA GÖZALTINA ALINAN PKK’LI

    ALMANYA’DA GÖZALTINA ALINAN PKK’LI

    GÖZALTINA ALINAN KİŞİNİN, ÖRGÜTÜN GEÇEN AYA KADAR ”ALMANYA SORUMLUSU” OLDUĞU AÇIKLANDI

    BERLİN (A.A) – 22.07.2008 – Almanya’da gözaltına alınan, terör örgütü PKK yöneticisi kişinin, ”örgütün geçen aya kadar Almanya sorumlusu olduğu” açıklandı.

    Başsavcılık tarafından yapılan açıklamada A. Hüseyin adlı kişinin ”Hüseyin Çolak” adını kullandığı, 2007 Mart ayından, 2007 Haziran ayına kadar örgütün, Almanya’nın güney bölümünün sorumlusu olduğu belirtildi.

    Savcılık açıklamasına göre bu kişinin sorumluluğu, 2007 Haziran ayından itibaren ise tüm Almanya’yı kapsayacak şekilde genişletildi ve geçen aya kadar da bu pozisyonda oldu.

    (AP-REM-TEM)

  • Oylar onun sayesinde arttı

    Oylar onun sayesinde arttı

    Hurriyet
    Alpaslan Düven/ LONDRA | 22.07.2008 13:38:57

    İngiltere’de geçen yıl Muhafazakar Partisi’nin St. Albans Bölge Sözcüsü seçilen Türk işadamı Dursun Altun, seçim bolgesi Clerance’de sürdürdüğü başarılı çalışmaların sonucunda, partisinin bölgedeki oy oranını yüzde 45 oranında arttırdı.

    Yaklaşık bir yıldır Clerance’de seçim çalışmalarını yürüten Altun, bölge halkıyla tek tek ilgilenerek, sorunlarının çözümüne yardımcı oluyor. Başarısını ‘dürüstçe ve çok çalışarak’ elde ettiğini anlatan Altun, politikacıların boş vaatler yerine, yerine getirebilecekleri sözleri vermeleri gerektiğini belirterek, şunları söyledi:

    Aday olacak

    “1980 yılından bu yana Muhafazakar Parti içerisinde bölgesinde oy oranının yüzde 45 arttıran tek üyeyim. Bu şekilde Liberal Demokratlar’ın kalesini de ele geçirmiş olduk. Ayrıca, il meclis üyeliğine adaylığımı koydum. Partim bu başvurumu oldukça olumlu karşıladı. Önümüzdeki günlerde üyelik başvurum değerlendirilecek.’ Clerance bölgesindesi oy artışı, parti lideri David Cameron’un da dikkatini çekti. Cameron, Dursun Altun’un bölgedeki başarılı çalışmalarını takdirle karşıladığını söyledi.

  • Fransızlar dansı Serap’tan öğreniyor

    Fransızlar dansı Serap’tan öğreniyor

    Hurriyet
    Levent GÜNDÜZ/COLMAR | 22.07.2008 20:28:40

    Fransa’nın Colmar kentinde yaşayan Konya asıllı Serap Rigault(44) kentte beş dans okulunda Fransızlar’a modern dans ve folklor öğretiyor. ‘Nomades’ göçenler isimli dans koreografını hazırlayan Serap Rigault Fransa Dans Federasyonu tarafından 2007’nin en iyi üç koreograftan biri olarak seçilmişti.

    KONYA’da dünyaya gelen Bursa Uludağ Üniversitesi İşletme Bölümü mezunu Serap Rigault, Fransızlar’a dans ve folklorü öğretiyor. Dans ve folklora hep yakın olduğunu, boş zamanlarını bu dans etme hobisine ayırdığını söyleyen Rigault, “Folklor, dans, Anadolu yörelerin farklı oyunları hep ilgimi çekti. Severek ve büyük bir zevkle Bursa’da folklor çalıştım ve gençlere ders verdim” diye konuştu.

    Fransa’ya gelişiniz nasıl oldu?

    Bursa’da çalışan Fransız eşim Dominique’le tanıştıktan kısa bir süre sonra evlendik ve eşimle birlikte 1991 yılında Fransa’ya döndük. Bir yıl Paris’te lisan öğrendim. Daha sonra eşimin kaldığı Colmar kentine yerleştik. Üç çocuğumuz oldu. Sinemiz(11), Onat(13) ve Antoine(15) isimli çocuklarıma da dans öğretiyorum. Colmar’da 1996 yılında beş dans okulunda folklor ve modern dans öğretmenliği yaptım. Çoğu Fransız olmak üzere 500 öğrencime dans dersi veriyorum. Ayrıca Colmar Belediyesi, UNİCEF, Strasbourg Akdeniz Festivali ve değişik bölgelerdeki kültürel etkinlikler için dans gösterileri hazırlıyorum.

    Türkler’in dansa ilgisi nasıl?

    Türklerin dans ve folklora ilgisiz maalesef. Fransa’da bugüne kadar hiç Türk öğrencim olmadı. Dans okuluna diğer yabancılar ilgi gösteriyor. Dans ve folklörü çocuklarımıza, gençlere sevdirmemiz gerekiyor. Tabii başta aileler, anne ve baba dans etmeyi sevmeli ki çocuklarına da dans sevgisini aşılayabilsinler. Dans etmenin aynı zamanda güzel estetik bir spor olduğunu, müzik eşliğinde hem eğlence hem spor birarada yapılıyor. Herkese tavsiye ederim.

    Fransa’nın başarılı koreograflarından biri olarak seçildiniz değil mi?

    Haziran ayında Fransa genelinde 600 dans okulun katıldığı Montlucon kentinde en iyi koreograf yarışmasına katıldım ve Nomades (göçmenler) koreografı olarak kasım ayında en iyi üç koreograf arasına seçildim. Nomades grubunda dans eden 50 amatör dansözü özenle seçtim. Başarımız sadece sahnede dansımız değil. Dansın dışında, dansözlerin makyajı, kostümler, müziğimiz, oyunda sergilenen duyguyu seyirciye aktarmak çok önemli. Ödül o kadar önemli değil, yaptığımız çalışmanın Fransa genelinde takdir görmesi bizi daha çok mutlu ediyor. Nomades’in hazırlanması için yaklaşık bir yıl yoğun tempo içinde severek içten çalıştık. Neticeden hepimiz çok mutluyuz.

    Koreografileriniz için hangi tür müziği tercih ediyorsunuz?

    ‘Nomades’ koreografında ‘Mercan Dede’ ve ‘Kardeş Türküler’ grubun şarkılarına yer verdik Fransızlar müziğimizi çok beğendi. Başarıda birçok unsur birleşince ve yapılan çalışma herkes tarafından sevilerek yapıldığında başarı kaçınılmaz oluyor. Eserimizin Türkiye’de de sahnelenmesini arzuluyoruz. Fransa’nın değişik kentlerinde sahnelenen ’Nomades’i Türk seyircisine tanıtmak istiyoruz. Ama maalesef amatör olduğumuz için maddi kaynağımız yok. Şayet sponsor bulunursa Konya, Bursa, Ankara, İstanbul, İzmir gibi kentlerimize de ‘Nomades’i götürmek istiyoruz.

    Yaklaşık üç saat süren Nomades oyunu nedir?

    Nomades değişik halk dansların enerjisi, anlatım biçimiyle Modern Jazz’ın birleşmesinden oluşmuştur. Yeni konsept arayışımızdaki amaç yaşama bakış açımıza, görüşlerimize daha doğru ve daha içten bir anlatım getirmek. Dünya görüşümüzü ve mesajlarımızı içten, gerçekçi bir dille aktarabilme anlayışındayız. Biz şova yönelik bir anlatım tarzından uzak olup yaşamdan kesintiler, iç dünyamızdaki sorgulamaları, hikayeleri anlatmayı hedefledik. Sahnede her hareket, ritim, süslemelerden çok dansımızdaki hikayelerin otantik ezgi ve figürlerle lirik anlatımlarıdır. Yukarıdaki anlatıma ulaşmak için dansçı, yani dansöz seçiminde çok titiz davrandık.

    Dansçılarınız hangi özellikleri taşıyor?

    Teknik açıdan dansçılarımızın çoğu tiyatro ve müzik eğilimli ve etnik dans eğitimi almış gençlerden oluşuyor. Yaşları 8-25 yaş arasında olan 50 amatör dansözün tekniklerin yanında böyle bir çalışma için yüreklerin açık olması çok önemliydi. Kısacası Nomades, sınırları kaldırmaktan bahsederken, kalın çizgilerle insanları ayrıştıran daha çok bireyselciliğe yönelterek zayıflatan sisteme karşı olduğundan yola çıkarak bir diğerine yapılan yolculuktur.

    Yolculuk ilk etapta kendimizle karşı, karşıya geldiğimiz, diğerine doğru attığımız her adımla yumuşak bir direniştir. Her birimizin diğerinin aynası olmak, insanları bireyselleştirmeye yönelten sistemin bize kabullendirmek istediği doğrulara da bir karşı çıkıştır.

    Dansçılarınızın kostümü ve makyajının renkliliğini nasıl açıklıyorsunuz?

    Çok renkli, adeta rengarenk bir yapı, değişik, farklı kültürlerin bu dünyadaki renkli yapısını sembolize ediyoruz. Hiç kimse olmadan herkesten bitr renk olmak isteğiyle değişik kültürleri kendine özgü renkleri, biçimlerini danslarımızdaki hikayeye göre özgürce kullandık. Kostümlerde Türk, Türkmen, Şaman, Berber, Arap, Laos, Tibet desenlerinden ve doğadan esinlenerek hazırladık. Kostümlerimizi sanatçı bir Fransız dostumuz Madeleine Pinot hazırladı. Makyajlar Paris sinema, moda, tiyatro ve televizyon dans alanında çalışan Anais Daubias ve dansçılarımızın kendi beğenilerinden oluşan makyaj tarzı kullandık.

  • Terör örgütünün televizyonu köşeye sıkışıyor

    Terör örgütünün televizyonu köşeye sıkışıyor

    22.07.2008 10:43
       
    Almanya’nın yasaklama kararı almasından sonra faaliyetlerini yürütmekte güçlük çeken Roj TV’ye 4 milyon avroluk vergi cezası nedeniyle Belçika tarafından haciz işlemleri başlatılacağı bildirildi.


    Ankara – Belçika Maliye Bakanlığı tarafından terör örgütü televizyonu Roj TV’ye kesilen 4 milyon avro vergi cezasının ödenmemesi nedeniyle, söz konusu televizyonun mallarına haciz konulması yönünde harekete geçildiği kaydedildi.

     

    Roj TV yöneticilerinin, Belçika Maliye Bakanlığının cezaları üzerine şirketin mal ve araçlarını örgüt yandaşlarının isimlerine aktararak hacizleri önleme girişiminde bulunduğu belirtildi. Roj TV’nin mallarının hacizden kurtarmak için araçlarını başka ülkelere kaçırma ihtimaline karşı da tedbir alındığı ifade edildi.

    Almanya’nın, “yasaklı terör örgütü PKK’nın propagandasını yaptığı ve halklar arası uyumu bozduğu” gerekçesiyle, 19 Haziran 2008 tarihinden itibaren Roj TV’yi yasaklamasının ardından, kanala program hazırlayan “Viko Prodüksiyon” adlı şirket hakkında da mali soruşturma başlatması terör örgütünün yayın organınında çalışanlarda paniğe neden oldu. Yayın organının program yapımcısı ve sunucusu Baki Gül ve ekibi Roj TV’den ayrıldı. Tutuklanma korkusuyla ayrılmak isteyen bazı çalışanların, örgüt tarafından “ayrılmamaları” yönünde tehdit edildikleri kaydedildi.

    Güvenlik güçlerinin Cudi Dağı’nda gerçekleştirdiği operasyonlara ilişkin terör örgütü tarafından yayınlanan bir açıklamayı, aynı akşam haber bültenlerinde ekranlarına taşıyan Roj TV, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin operasyonu ile ilgili bir haberde, köy korucularının isimlerini açıkça vererek onları bölgedeki teröristler için “hedef” göstermesi yoğun tepkilere neden oldu.

    Avrupa Sınır Ötesi TV Sözleşmesi’ni ihlal eden bu yayınların, AB’nin terör örgütleri listesindeki PKK ile Roj TV ilişkisini açıkça ortaya koyduğunu vurgulayan terör uzmanları, bugüne kadar “ifade özgürlüğü” kapsamında Roj TV’yi kapatmamakta direnen Danimarkalı yetkililerin, “Avrupa Sınır Ötesi TV Sözleşmesi” esasları, Almanya’nın yasaklama kararındaki argümanlar ve terörizmle mücadele kapsamındaki uluslararası anlaşmalar çerçevesinde, terör örgütünün yayın organının kapatılması yönündeki talepleri daha gerçekçi ele alarak, Roj TV’nin yayınlarını sona erdirilebileceğine dikkat çekiyorlar.

    Kaynak : Anadolu Ajansı

  • TERÖR ÖRGÜTÜNDEN KAÇAN 6 TERÖRİST SERBEST BIRAKILDI

    TERÖR ÖRGÜTÜNDEN KAÇAN 6 TERÖRİST SERBEST BIRAKILDI

    -GÜVENLİK GÜÇLERİNE TESLİM OLAN İKİSİ KARDEŞ 6 TERÖRİST ”ETKİN PİŞMANLIK” HÜKÜMLERİNDEN YARARLANARAK SERBEST KALDI

    -TERÖRİST İ.B: ”TSK’NIN HAVA OPERASYONUNDA ÇOK SAYIDA ÖRGÜT ÜYESİ ÖLDÜ, ANCAK BU ÖLÜMLER GİZLENDİ”

    DİYARBAKIR (A.A) – 22.07.2008 – Terör örgütü PKK’dan kaçarak güvenlik güçlerine teslim olan ikisi kardeş 6 terörist, ”Etkin pişmanlık” hükümlerinden yararlanarak serbest kaldı.

    Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen 6 ayrı duruşmada, tutuklu sanıklar, mahkeme heyetine, örgüte katılış ve kaçış nedenlerini anlatarak, ”etkin pişmanlık” hükümlerinden yararlanmak istediklerini söyledi.

    -İKİ KARDEŞ ÖRGÜTTEN KAÇTI-

    Irak’ın kuzeyindeki terör örgütüne ait kamplardan kaçarak güvenlik güçlerine teslim olan 2 kardeş, kampta askeri ve siyasi eğitim aldıklarını ancak hiçbir eyleme katılmadıklarını belirttiler.

    Örgüt üyesi R.B, mahkeme heyetine, ağabeyi İ.B’den etkilenerek terör örgütüne katıldığını anlattı.

    Sanık İ.B ise 2005 yılında örgüt yanlılarının propagandası sonucu İran üzerinden Irak’ın kuzeyine geçerek terör örgütüne katıldığını söyledi.

    -”ÖLÜMLER GİZLENDİ”-

    Sanık İ.B, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Irak’ın kuzeyine gerçekleştirdiği hava harekatında örgütün büyük kayıplar verdiğini belirtti.

    İ.B, ifadesinde, ”Örgütteyken birçok hava saldırısına maruz kaldık. Çok sayıda kişi hava saldırısında öldü. Ancak örgüt bunları gizleyerek propaganda yaptı. Ben zaten hava operasyonlarının artması üzerine yaptığım yanlışlığın farkına vardım. Bu mücadelenin bu şekilde yürümeyeceğini anladım” dedi.
     

    -BABA DAYAĞI NEDENİYLE ÖRGÜTE KATILDI-
     

    Diğer sanık E.B de Van’da lise son sınıfta okurken, sınıfta kaldığı için babasından dayak yediğini ve bu yüzden örgüte katılmaya karar verdiğini belirterek ”etkin pişmanlık” hükümlerinden yararlanmak istediğini söyledi.

    DTP İstanbul Esenler ilçe parti binasında tanıştığı kişilerin propagandası sonucu örgüte katılmaya karar verdiğini anlatan ”Karasu Amed” kod adlı örgüt üyesi O.U ise ”Partiden gelenler örgüte katılmam için bana 100 YTL ile bir cep telefonu verdiler. Ben de Van’dan örgüte katıldım” dedi.

    Diğer örgüt üyeleri O.C ve R.K de örgütte bulundukları süre içerisinde hiçbir eyleme katılmadıklarını belirtiler.

    Mahkeme heyeti, haklarında ”terör örgütü üyesi olmak” suçundan 10’ar yıla kadar hapis cezası istenen sanıkların herhangi bir suçun işlenmesine iştirak etmeksizin gönüllü olarak örgütten kaçarak güvenlik güçlerine teslim oldukları gerekçesiyle ”etkin pişmanlık” hükümlerinden yararlandırılarak serbest bırakılmalarına karar verdi.

    (YAK-MRL-MD)
    22.07.2008 15:19:51

  • İddianame: Devlet ve Hükümet Farkı Üzerine

    İddianame: Devlet ve Hükümet Farkı Üzerine

                                                                                                                          Bedri Baykam

           Sn. Başsavcı Aykut Cengiz Engin’in “iddianame” hakkındaki basın açıklamasını dinledim. Neyin “suç”, neyin “demokrasi” olduğunu tamamen özel yorumlara bağlı olduğu görülen ülkemizde, ikinci bir emre kadar düşünmek yasaklanmadığına göre, beynimden geçenleri sizinle paylaşayım.

           Başsavcının haklı olarak “gizlilik” kapsamı çerçevesinde yalnız değindiği bilinen “iddialar” var. Bunlar arasında kullanılan ve “terör” tanımlaması kapsamına alınıp medyada yankılanan çeşitli deyimler var: “Azmettirmek”,  itibarını zedelemek”, “halkı silahlı isyana teşvik etmek”, “Devlet otoritesini zaafa uğratmak”, “Devlet itibarını zedelemek” …

           Şimdi, bu ülkenin değerli hukukçuları benden çok daha iyi bilirler. İddianameyi içeriğiyle beraber hiç birimiz okumadık. Ama “terör örgütü” üstünden “devlete karşı isyana teşvik” ve “itibar zedelemesi” konularını da, şu ayrımı net olarak yapmak gerekmez mi? Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve onun başında olan iktidar, aynı şeyler mi? Devlet, yapısı, felsefesi, itibarı üzerine kurulduğu zemin ile iktidardaki Parti ve onu temsil edenler her zaman aynı kefeye oturtulabilir mi?

           Beynimizi sansürsüz olarak açarsak şöyle bir durum çıkıyor ortaya: AKP kapatma davası ve Sn. Başsavcı Yalçınkaya’nın iddialarına bakarsak, AKP’nin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel niteliklerini yok edip, ülkeyi bir “şeriat devleti”ne geçirme peşinde olduğu suçlamasıyla karşı karşıya. Anayasa Mahkemesi’nin bu konuda ne karar alacağını beraber göreceğiz. Daha önce Erdoğan’ın da üyesi olduğu bazı partilerin, aynı “şeriatçılık” gerekçesiyle kapatıldığını hatırlarsak ve şayet aynı sonuç ortaya çıkarsa, o zaman nasıl bir durumla karşı karşıya kalacağız, ben bir vatandaş olarak merak ediyorum. Şöyle ki, şayet bu iktidarın, bu devletin temel niteliklerine, onları yok etmek üzere saldırdığı, Anayasa Mahkemesi’nce saptanırsa, o zaman bu hükümete karşı “darbe” girişiminde bulunmakla suçlanan insanlar, o eylem suçlamaları kapsamında, “devlete karşı terör örgütü kurmak”la suçlanabilecekler mi? Yani ortaya çıkacak tabloda, Anayasa Mahkemesi’ne göre “T.C. Devleti’nin temel niteliklerinin en önemlilerini yok etmek isteyen bir hükümet”e karşı gelerek, tam tersine o devleti yok edecek fiili darbeye karşı duruyor duruma gelmiş olmayacaklar mı? Yani teorik olarak, ortaya atfedilen suçlamalar tabii ki yine var olacak, ama bunlar kanıma göre o andaki hükümete karşı ele alınabilecek, devlete karşı değil. Çünkü adı geçen kişiler, Anayasa Mahkemesi’ne göre suç işleyen bir hükümete yönelik, benzer gerekçelerle yasadışı bir eylem yapmışlarsa, “silahlı kalkışmadan” suçlanabilecekler ama devlete karşı kanımca herhalde terör ve itibar zedelemesi yapıyor olamayacaklar. Çünkü aynı kişiler, bence bu mantıkla o devlete karşı, o iktidarın neden olduğu yıkımlardan onu korumak için, “terör örgütü” kuruyor olamazlar! Suçlarının niteliği, o olasılıkta aynı kalmaz, değişir mi? İşte bu teknik soru aklıma takıldı…

           Gelelim yine ortada gezdirilen suçlarla ilgili yorumlara: Dünkü Cumhuriyet’te İbrahim Yıldız’ın “Ümraniye Bombaları” ve “Cumhuriyet’e atılan bombalar” arasındaki seri numaraları ilişkisinin basın tarafından iddia edilenin aksine, doğru olmadığını ortaya koydu. Ben şahsen Cumhuriyet ve Danıştay saldırılarıyla, Ergenekon kapsamında ortaya atılan iddialar arasında nasıl bir ilişki olabileceğini hiçbir zaman anlayamadım. İddianamenin bu konularda neler söyleyeceğini ilgiyle bekliyorum. Yani Danıştay’ın tescilli katili “ben bu işi türban gerekçesiyle yaptım, nereden çıkarıyorsunuz bu iddiaları?” diye ifade verirken ve tüm neden-sonuç ilişkileri buna işaret ederken, acaba hangi veriler üzerine bu iddia ortaya atılabildi?

           Yine ortada gezdirilen ve son derece anti-demokratik gerekçelere işaret eden, başka veriler ise, AKP kapatma davası veya Ergenekon davası dışında tamamen demokratik bireysel haklar ve basın özgürlüğü çerçevesinde ele alınacak kavramlar: Medyada en çok dolaşan “suç” tanımlamalarından biri de “halkı sokağa dökmek” ! İyi de, bir hatırlatma yapalım: Bu söyledikleri zaten demokrasinin tanımı değil mi? İzni alınmış bir mitinge halkı çağırmanın neresi suç? Suçsa, o mitinge niye izin verdin?  Yoksa iktidara karşı mitinglerin yasak olduğu kapalı anti-demokrat bir rejime mi geçtik? Ya da uygulamak istenen terör tanımlamalarına bakarsak “devlet otoritesini zaafa uğratmak”, “isyana teşvik etmek”, “devlet itibarını zedelemek” gibi tamamen muğlak kavramlara bakıp, her eleştirel makalenin veya telefon konuşmasının (!) bu yönde değerlendirilebileceği bir ortam, açık-demokratik bir rejim olabilir mi? O zaman çıkar dersiniz ki, “demokratik haklar askıya alınmıştır, hükümeti eleştiremezsiniz, bu halkı isyana teşvik ve darbeciliğe girer”, biz de başımızın çaresine nasıl bakacağımızı düşünürüz. Ama Türkiye’de artık, parlamentodan yargıya, basından kitle örgütlerine kadar, herkes demokratik ve özgür bir toplum olup olmadığımız konusunda, lafı gevelemeden düşüncesini ortaya koymalı ve ortamımız bu gülünç çelişkileri yaşamamalıdır.

  • PKK’ya fidye mi ödediniz

    PKK’ya fidye mi ödediniz

    Celal ÖZCAN / MÜNİH

    PKK’nın kaçırdığı Alman dağcıların serbest bırakılması Almanya’da büyük sevinç yarattı. Türkiye’ye teşekkür eden Almanya Başbakanı Merkel’e gazeteciler fidye verilip verilmediği sordu. Merkel, “Elimizden gelen her şeyi yaptığımızı biliyorsunuz. Bunu başardık, bu konuda daha fazla söyleyecek birşey yok” yanıtını verdi.

    AĞRI Dağı’nda kaçırılan 3 Alman dağcının 12 gün aradan sonra serbest bırakılması Almanya’da bayram havası yarattı. Alman yetkililer, Türk güvenlik güçlerinin bu konuda gösterdiği duyarlı çalışmayı övdü. Almanya Başbakanı Angela Merkel, Dışişleri Bakanı Frank Walter Steinmeier, rehinelerin serbest bırakılmasında gösterdikleri çalışmadan dolayı Türk güvenlik güçlerine teşekkür etti.

    Alman basını ise rehinelerin serbest bırakılmasını sağlamak için PKK ile pazarlık yapılıp yapılmadığı sorusunu gündeme getirdi. Başbakan Merkel, 3 dağcının serbest bırakılması konusunda fidye ödenip ödenmediği yönündeki sorulara kaçamak cevap verdi. Merkel, “Rehinelerin serbest bırakılması için elimizden gelen herşeyi yaptığımızı biliyorsunuz. Bunu başardık, bu konuda daha fazla söyleyecek birşey yok” dedi.

    Cani bir eylem

    Kaçırılan dağcıların yaşadığı Bavyera Eyaleti Başbakanı Günther Beckstein, rehinelerin serbest bırakılmasından dolayı duyduğu mutluluğu dile getirirken, bunun bir terör eylemi olduğunun da gözardı edilmemesi gerektiğini vurguladı. Beckstein, “Kaçırılma olayı bir terör eylemidir. Adam kaçırma veya şiddet, siyasi amaçlar için hedef olamaz. 3 dağcının serbest bırakılmasına rağmen, bu eylem bir terör örgütünün cani hareketidir” diye konuştu. Beckstein, dağcıların erken serbest bırakılmasında Türk güvenlik güçlerinin gösterdiği yapıcı çalışmayı övdü. Bavyera İçişleri Bakanı Joachim Herrmann da, olayın bir terör eylemi olduğunu vurguladı.

    Kiliselerde dua

    3 dağcının serbest bırakıldığı haberi en çok Bavyera Eyaleti’ndeki memleketlerinde büyük sevinç yarattı. Kiliselerde dua edildi. Kaçırılan dağcılardan Helmut Hainzlmeier’in kızkardeşi Elfriede Hanzlmeier, duygularını “Tahmin edemeyeceğiniz kadar mutluyum” sözleriyle dile getirdi. Kasaba sakinleri “Hemşerilerimizi dört gözle bekliyoruz. Onları törenle karşılayacağız. Birlikte oturup bira içeceğiz ve anılarını dinleyeceğiz” diye konuştu.

  • Örnek girişimci

    Örnek girişimci

    ALMANYA’da Kuzey Ren Vestfalya (NRW) Uyum Bakanı Armin Laschet (CDU), Şahinler Holding Yönetim Kurulu Başkanı Kemal Şahin’i ziyaret etti.

     

    Ziyaret holdinge bağlı Adessa firmasının Würselen şubesinde gerçekleşti. Samimi bir ortamda geçen davette konuşan Bakan Laschet,’Beş bin Mark’lık bir yatırımı bugün dünyanın 15 ülkesinde mağazaları bulunan bir holding haline getiren Kemal Şahin’in gibi bir girişimcinin eyaletimizde bulunmasından dolayı çok mutluyuz. Sayın Şahin diğer göçmen girişimcilere örnek bir işadamıdır” dedi.

    Kemal Şahin ise NRW’de uyumla ilgili alanlarda takdir edilecek adımlar atan Laschet’e teşekkür ederken, ‘Aachen’de 1982 kurduğumuz şirketimizde çeşitli uyruklardan insanlara güzel bir atmosferde işyeri imkanı yarattık. Farklı milletlerden gelen personelimiz bir bakıma uyumun da iyi bir örneğini gösteriyorlar. Ulaşmak istediğimiz hedefe onlarla el ele vererek yöneldik. Bu geldiğimiz noktada elde ettiğimiz başarının reçetesidir’diye konuştu.