Blog

  • AMERİKALILAR KAÇTI TÜRK POLİSİ ÇATIŞTI!

    AMERİKALILAR KAÇTI TÜRK POLİSİ ÇATIŞTI!

     

    Kameralardaki saldırı anı, görgü tanıklarını doğruladı. Saldırıda, ABD’li güvenlikçilerin kaçtığı polisin ise çatıştığı ortaya çıktı.
    Kanlı saldırının hedefi Amerika konsolosluğuydu. Kapıda Türk polisi nöbet tutuyordu. Kurşunlar onlara sıkıldı. Ortaya çıktı ki bizimkiler çatışırken, Amerikalılar kaçmış… Görgü tanıklarının ifadesini, güvenlik kamerası kayıtları da doğruladı.

    WİLSON KONUŞTU ! 

    Bize saldırdılar, siz öldünüz!”
    ABD Büyülçesi Wilson olaydan
    sonra kameraların karşısındaydı.
    Kanlı saldırıya dair yorumunu
    okumak için TIKLAYIN!

    Bir görgü tanığı şöyle anlatıyor; “Olay yerindeydim. Olayın gerçekleştiği sırada, Amerikalı görevliler kendi kulübelerine kaçtı. Bizim polisimiz ateşlerine karşılık verdi. Karşılık sonucu saldırganlardan biri öldü.” Bir başka görgü tanığı ise “Olayın ardından içeriden hiç bir Amerikalı çıkıp müdahale etmedi. Neden böyle oldu. Ne zamana kadar böyle sürecek” şeklinde konuştu. Güvenlik kaydı şaşırttıKonsolosluk binasındaki güvenlik kayıtlarına polis el koydu. İnceleme başlarken ilk bilgiler, görgü tanıklarının “ABD’liler kaçtı” ifadesini doğruladı. Güvenlik kayıtlarına göre saldırı şöyle gelişti; “Başkonsolosluğun yakınındaki otoparkın önünde duran gri renkli otomobilden ellerinde silahlarla 4 saldırgan indi. Bu kişilerin tamamının sakallı oldukları görüldü.
    Bu kişilere ilk müdahale sokakta bulunan trafik çekicisinde görevli trafik polisinden geldi. İlk vurulan da bu polis oldu. Saldırganlar yaklaşık 50 metrelik mesafeyi koşarak kat etmeye başladı.
    Bu sırada konsolosluk girişinde bulunan Amerikalı güvenlik görevlilerinin içeriye kaçtıkları görüldü.
    Konsolosluğun öndeki kulübeden çıkan Türk polisleri saldırganlarla çatışmaya girdi. Saldırganlardan üçü bu çatışmada vuruldu. Ayakta kalan son kişi ise otopark istikametinden hızla gelen gri renkli otomobile binerek kaçtı.
    KAYNAK:İNTERNET HABER

     

  • Islam Ulkeleri D-8 Zirvesi sona erdi

    Islam Ulkeleri D-8 Zirvesi sona erdi

     

     

    Malezya’da düzenlenen D-8 Zirvesinin 6’ncısı sona erdi. D-8 tarihinde “dönüm noktası” olduğu belirtilen sonuç bildirisinde 2008-2018 Yol Haritası çizildi

     

    Ev sahibi Malezya’nın Başbakanı Abdullah Bedevi’nin konuşmasıyla sona eren zirvede Türkiye’yi

    Dışişleri Bakanı Ali Babacan başkanlığında bir heyet temsil etti.

    Zirveye, diğer D-8 ülkeleri İran, Malezya, Endonezya, Mısır, Pakistan, Bangladeş, ve Nijerya’nın devlet ve hükümet başkanları ile dışişleri bakanları katıldı.

    İki yılda bir düzenlenen zirvede İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, Endonezya Devlet Başkanı Susilo Bambang Yudhoyono, Pakistan Başbakanı Rıza Gilani, Mısır’ın uluslararası işbirliğinden sorumlu Devlet Bakanı Fayza Muhammed Ebul Naga, Nijerya ve Bangladeş’ten ise devlet yetkilileri hazır bulundu.

    D-8 zirvesinin sonuç bildirisinde, D-8 Sekreteryasının daimi olarak İstanbul’da olacağı duyuruldu ve D-8 ülkeleri arasında birçok alanda yapılan işbirliğinin geliştirilmesinin önemi vurgulandı.

    Bildiride D-8’i oluşturan Bangladeş, Endonezya, Mısır, İran, Malezya, Nijerya, Pakistan ve Türkiye’nin devlet ve hükümet başkanları ile dışişleri bakanlarının Kuala Lumpur’da bir araya geldikleri belirtilerek, D-8 üyesi ülkelerin sosyoekonomik işbirliği, barış, karşılıklı saygı ve hoşgörünün korunması gibi konularda kararlılığı vurgulandı.

    Zirvenin D-8 tarihinde “dönüm noktası” olduğu belirtilen bildiride, zirveyle D-8’in ikinci 10 yılındaki çalışmalarını düzenleyecek 2008-2018 Yol Haritasının da kabul edildiği duyuruldu.

    Uluslararası finans ve ticaret sisteminin uluslararası işbirliği için önemine dikkat çekilirken, İran’ın Dünya Ticaret Örgütüne hızla kabulü konusunda destek teyit edildi.

    Sonuç bildirisinde, kıtlığa ve gıdadaki fiyat artışlarına dikkat çekilerek, bu durumun sosyoekonomik istikrarı tehdit ettiği kaydedildi ve konuyla ilgili D-8 ülkeleri arasında işbirliğinin derinleştirilmesine karar verildiği vurgulandı.

    Artan petrol fiyatları karşısında önlem alınması yönünde uluslararası topluma çağrıda bulunulan bildiride, işçi göçünün yoksulluğu önlemede önemli bir araç olabileceği, göçmen işçiler konusunda ilgili D-8 ülkelerinin tecrübelerini paylaşmaları gerektiği bildirildi.

    D-8 ülkeleri arasındaki ticarete de dikkat çekilen bildiride, 1999 yılında 14,5 milyar dolar olan ticaretin 2007’de 8 yıllık bir zamanda yüzde 200 artışla 60,5 milyar dolara yükseldiği belirtildi. Zirvede tercihli ticaret anlaşmasının kabul edildiği ve bu anlaşmayla ticaret rakamının daha da artacağına inanıldığı kaydedildi.

    Bildiride, D-8 ülkeleri iş adamlarını için vize kolaylığı sağlayan vize anlaşmasının da zirvede kabul edildiği bildirilerek, bu anlaşmanın Bangladeş, İran, Pakistan ve Türkiye tarafından onaylanmasından duyulan memnuniyet ve anlaşmanın bir an önce yürürlüğe girmesi beklentisi dile getirildi.

    D-8 Sekreteryasının daimi olarak İstanbul’da olacağının resmen açıklandığı bildiride, iki yılda bir yapılan Gelişen 8 Ülke (D-8) Zirvesinin 7.’sinin ise 2010’da Nijerya’da yapılacağı duyuruldu.

    ALİ BABACAN: VİZE KOLAYLIĞI ANLAŞMASI ONAYLANMALI

    Babacan, Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’da başlayan Gelişen Sekiz Ülke (D-8) zirve toplantısının basına kapalı oturumunda yaptığı konuşmaya, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın zirveye katılamamasından duyduğu üzüntüyü ileterek başladı.

    Babacan, 2000 yılında Türkiye’nin D-8 ülkelerine yaptığı ihracatın 800 milyon dolar olduğunu, bu rakamın 2007 yılında ise üç kat artarak 2,9 milyar dolara ulaştığını, ithalatın ise 2000 yılında sadece 1,7 milyar dolarken, 2007 yılında bu rakamın altıya katlanarak 11,1 milyar dolara ulaştığını belirtti.

    Bakan Babacan, D-8’in dünya ekonomisindeki değişiklikleri tartışmak için iyi bir platform olduğunu da belirterek, bu bağlamda gıda ve enerji krizlerine dikkati çekti ve bu konularla ilgili acil önlem alınması gerektiğini ifade etti.

    Babacan, 2006 yılında Bali’de yapılan D-8 zirvesinde imzalanan gümrük ve tercihli ticaretle ilgili anlaşmaların D-8 için “dönüm noktaları” olduğunu söyleyerek, 6 üye ülkenin bu anlaşmaları yürürlüğe koymalarından duyulan memnuniyeti ve diğer iki üyenin de bu anlaşmaları kabulü yönündeki beklentiyi dile getirdi.

    Özel sektördeki çalışmaların ekonomik işbirliğinin gelişimde oynadığı önemli role dikkati çeken Babacan, “Özel sektörlerimiz arasındaki işbirliği ve iletişimi geliştirmek için, ticaret fuarları düzenlemeliyiz, özel sektör temsilcilerinin karşılıklı ziyaretlerini teşvik etmeliyiz ve iş adamlarımızı bir araya getirmeliyiz” diye konuştu.

    D-8 ülkelerindeki iş adamlarına sağlanan vize kolaylığına ilişkin anlaşmaya da dikkati çeken Ali Babacan, bu anlaşmanın 8 üye ülke tarafından imzalandığını ancak henüz tüm üyeler tarafından kendi ülkelerinde onaylanmadığını belirtti.

    Babacan, “Eğer iş adamlarımıza olumlu bir sinyal vermek istiyorsak, bu anlaşmanın onay sürecini en kısa zamanda gerçekleştirmeliyiz” dedi.

    İRAN’DAN D-8’E ÖNERİLER

    Ahmedinejad, Malezya’da yeniden D-8 grubu oturumunda bulunmaktan memnun olduğunu söyleyerek ve oturumu düzenleyenlere teşekkür ederek başladığı konuşmasında, dünyada hakim olan küçük ve fakir ülkelerin sorunlarını artıran adaletten uzak sistemlerin bugün işlevselliğini kaybettiğini belirtti.

    Ahmedinejad, D-8 grubunun kuruluş felsefesi ve hedefleri doğrultusunda bölgesel sorunlara çözüm arayışı ve uluslar arası konularda etkin bir konuma gelebileceğini, D-8 üyesi ülkelerin önemli insan kaynakları, ekonomik, siyasi, bilimsel ve kültürel potansiyelleri bulunduğunu kaydetti.

    Ahmedinejad, D-8 üyesi ülkeler arasında sıkı işbirliği ve ilişkilerin gelişmesiyle özellikle ekonomik alanda uluslar arası ekonomik krizler karşısında daha istikrarlı bir durum sergilemenin mümkün olacağına dikkat çekerek, dünya zorba güçlerinin döneminin kapanmakta olduğunu ve şimdiden bu zorba güçlerin yer almayacağı dünya düzenlerinin planlarının yapılması gerektiğini, İran’ın D-8 üyeleriyle her türlü işbirliğine hazır olduğunu ifade etti.

    İran, D-8 oturumu için çeşitli alanlarda öneriler de sundu.

    İran’ın önerileri:
    1-Sanayi, Tarım ve Teknoloji alanlarında ortak projelerin yürütülmesi yönünde Finans ve Mali Fonlar gibi ortak yatırım kurumlarının kurulması ve geliştirilmesi.

    2-Üye ülkelerin karşılıklı kapasitelerinin kullanılması yönünde enerji işbirliği kurumlarının kurulması.

    3-Üye ülkelerin kalıcı ve sürdürülebilir kalkınma çabalarına katkı sağlayacak İslami bankacılık alanında işbirliğinin geliştirilmesi ve işleyen bankacılık sistemi yanında yeni bakancılık sistemleri oluşturulması.

    4-Karşılıklı teknik ve mühendislik hizmetlerinden yararlanılması için ortak çalışma grupları oluşturulması, üye ülkelerin ihtiyaçları ve kapasitelerinin yer alacağı atlasların hazırlanması, hukuki ve mali sistemlerin tanıtılması.

    AJANSLAR

     

  • DİNK DURUŞMASI SANIKLARINDAN İLGİNÇ DİYALOGLAR

    DİNK DURUŞMASI SANIKLARINDAN İLGİNÇ DİYALOGLAR

    -Hrant Dink cinayetinin bugün yapılan altıncı duruşmasında dinlenen sanıkların ifadeleri dikkat çekiciydi. Sanıkların devamlı birbirleriyle şakalaşarak gülüşmeleri ve ifadelerini “şov” şekline dönüştürmeleri duruşmayı izleyenleri şaşırttı.

    -Duruşmada Yasin Hayal’in avukatı Fuat Turgut’un, Erhan Tuncel’e, Eskişehir’de sık sık görüştüğü kadının İsrailli bir ajan olup olmadığı yönündeki sorusuna, Tuncel, “İsrail Cumhurbaşkanının kızıydı, şimdi öğrendim önceden bilmiyordum” diyerek dalga geçti. Ogün Samast’a ise, Agos Gazetesi önünde kendisini arayanın Etyen Mahçupyan olup olmadığının sorulmasının üzerine Ogün Samast, “Hayır beni Jenifer Lopez aradı” dedi.

    -Yasin Hayal, duruşmaya ilk kez katılan basına selam ve saygılarını ileterek konuşmasına başlarken, “Yüce Türk milletinin lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nu selamlıyorum. Ey müslümanlar, ey Alperenler kalbinizi ferah tutun. BBP iktidara gelene kadar kervan yürüyecek” dedi.

    İSTANBUL (ANKA)- Hrant Dink cinayetinin bugün yapılan altıncı duruşmasında dinlenen sanıkların ifadeleri dikkat çekiciydi. Sanıkların devamlı birbirleriyle şakalaşarak gülüşmeleri ve ifadelerini “şov” şekline dönüştürmeleri duruşmayı izleyenleri şaşırttı.

    Duruşmada Yasin Hayal’in avukatı Fuat Turgut’un, Erhan Tuncel’e, Eskişehir’de sık sık görüştüğü kadının İsrailli bir ajan olup olmadığı yönündeki sorusuna, Tuncel, “İsrail Cumhurbaşkanının kızıydı, şimdi öğrendim önceden bilmiyordum” diyerek dalga geçti.

    Ogün Samast’a ise, Agos Gazetesi önünde kendisini arayanın Etyen Mahçupyan olup olmadığının sorulmasının üzerine Ogün Samast, “Hayır beni Jenifer Lopez aradı” dedi.

    -“JANDARMA, ‘YASİN BÖYLE BİRŞEY YAPMAZ’ DEDİ”-

    Hrant Dink cinayetinin altıncı duruşmasında, sanık avukat Levent Yıldırım, kamu güvenliği ve sanıkların baskı altında kalmadan ifade vermeleri için mahkeme heyetinden duruşmanın, basına kapatılmasını istedi. Heyet ise bu talebi reddetti. Hayalin avukatı Fuat Turgut ise “Ben duruşmanın basına açık olması taraftarıyım” dedi. Bunun üzerine Ogün Samast, Turgut’a “Sen şov yapmak istiyorsun” çıkışında bulundu.

    Sanık Coşkun İğci, daha önce tanık olduğunu şimdi de sanık olarak duruşmada yer aldığını anımsatarak, “Ben vatandaşlık görevimi yaparak Yasin’in bu cinayeti işlemesini engellemeye çalıştım. Engelleyemeyince jandarma istihbaratına bildirdim. Jandarma istihbaratı, ‘Biz Yasin’i biliyoruz o böyle bir şey yapmaz. Hem kontrol altında’ dedi. Daha sonra jandarma istihbaratı, bana ‘300 YTL’yi Yasin’den al silah alacağını söyle’ dedi. Parayı aldım birkaç ay oyaladım Yasin’i, daha fazla oyalayamayacağım için tekrar jandarmaya gittim kendilerine artık oyalayamadığımı söyledim, ne yapayım dedim. Onlar da ‘Sen parayı ver, biz kontrol altında tutuyoruz bir şey yapamaz’ dedi” şeklinde konuştu.

    Ekim 2006’ya kadar Yasin Hayal’le görüşmediğini söyleyen İğci, olayı televizyondan duyduğunu anlattı.

    Fuat Turgut’un, Erhan Tuncel’e, Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde, emniyetin gizli bir kadro açıp maaş verip vermediği yönünde soru sorması üzerine Tuncel, “İftira” dedi. Turgut, Tuncel’in, sık sık Eskişehir’e gittiğini ve yabancı uyruklu bir kadınla görüştüğünü öğrendiklerini anlatması üzerine ise, Tuncel, “İftara, bu benim özel hayatım mahkemeden çıkmak istiyorum” diye bağırdı. Turgut’un, Tuncel’in görüştüğü kadının İsrailli bir ajan olup olmadığı sorusuna da Tuncel, “İsrail Cumhurbaşkanının kızıydı, şimdi öğrendim önceden bilmiyordum” diye dalga geçti.
    Öte yandan, Turgut, Ogün Samast’a, Agos’un önündeyken kendisini arayanın Etyen Mahçupyan olup olmadığını sordu. Ogün Samast da , “Hayır beni Jenifer Lopez aradı” dedi.

    -“YAZICIOĞLU’NA SELAM”-

    Duruşmada söz alan Yasin Hayal, duruşmaya ilk kez katılan basına “selam ve saygılarını ileterek” konuşmasına başladı. Daha sonra Hayal şunları söyledi:

    “Yüce Türk milletinin lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nu selamlıyorum. Ey müslümanlar, ey Alperenler kalbinizi ferah tutun. BBP iktidara gelene kadar kervan yürüyecek.”

    Müdahil avukat, Hayal’e Ogün Samast’ı arayarak, “Agos’taki herkesi öldüreceğim” deyip demediğini sordu. Hayal, “Evet öyle dedi. Ben de orada masum insanlar var kılına zarar gelirse vicdan azabı çekeriz dedim” yanıtını verdi.

    Bunun üzerine, Ogün Samast da “Hayali aradığımda kapıda güvenlik var yapamam dedim. Hayal önce güvenliği sonra içerdekileri öldür dedi” şeklinde konuştu.

    Bu arada, mahkeme heyetinin, duruşmaya bir saat ara verdiği sırada, Yasin Hayal, tuvaletin camından çıkarak, “Yaşasın Alperen ocakları, iktidara geliyoruz” diye bağırdı. (ANKA)

    (DG/ZG)

  • Türk TIR’larına 100 milyon dolarlık geçiş ücreti

    Türk TIR’larına 100 milyon dolarlık geçiş ücreti

    UND Bulgaristan’ın Türk TIR’larına uyguladığı geçiş ücreti bedelinin 100 milyon doları bulduğunu açıkladı

    Uluslararası Nakliyeciler Derneği (UND), Bulgaristan’ın Türk TIR’larına ücretli geçişe ilişkin uygulamasını, “Türk ihracatçısı ve taşımacısına ağır darbe” olduğu gerekçesiyle verdiği ilanla kınadı.

    UND’nin bugün “kınıyoruz” başlığıyla verdiği gazete ilanında AB üyesi olmasıyla birlikte var olan taşımacılık anlaşmasını tek taraflı feshederek Türkiye’ye kota engeli getiren Bulgaristan’ın, 28 Haziran 2008 tarihinde de Türk TIR’ları için geçiş başına 271 dolar ücret alınması uygulamasını başlattığı belirtildi. 

    Bulgaristan’dan “Türk ihracatçısı ve taşımacısına ağır darbe” olarak nitelendirilen tek taraflı kararı ve uygulamasının, GATT’ın (Tarifeler ve Ticarete İlişkin Genel Anlaşma) 5. maddesi ve Dünya Ticaret Örgütü’nün öngördüğü transit serbestisi temel kuralının yanı sıra, mevcut anlaşma hükümlerinin ağırlaştırılamayacağı ya da durumun geriye dönük olarak kötüleştirilemeyeceği anlamına gelen “stand still” kuralını da ihlal etmek anlamına geldiği belirtilen ilanda, uygulamanın ülke ekonomisine getirdiği zararın 100 milyon doları bulduğu belirtildi. Bu bedelin sanayici, ihracatçı ve çalışanlardan çıkacağı belirtilirken, Türkiye’ye yabancı sermaye girişini engelleyeceği de vurgulandı.

    İlanda, bu uygulamanın Türk nakliyecisinin rekabet gücünü zayıflatılacağına da değinilirken, Bulgaristan hükümetinin bu haksız uygulamadan bir an önce vazgeçeceğine ve iyi komşuluk ilişkilerini sürdürüleceğine inanıldığı belirtildi. 

    Kaynak : Euractiv

  • İstanbul’un ilk adı Oy-Uğ’dur

    İstanbul’un ilk adı Oy-Uğ’dur

    From:
    To: Haluk Demirbag

    Bizans’tan 2400 Yıl Önce

    “Bizans’tan çok önce İstanbul’da bir devlet kurulduğu belirtilir. Başında Urung Bey’in olduğu bu Türk Devleti, Persler’e karsı Çanakkale Savaşı acmıştır. Heredot da, yıllar sonra bu şavaştan söz etmiştir (VI-33).”

    “İstanbul’un ilk adı Oy-Uğ’dur. Bizans adı da, 18. yuzyılda Fransız ansiklopedicileri tarafından uydurulmuştur.”

    “ Bir başka belge yaklaşık 2 bin tarihli, Erenköy yazıtıdır. Asla Hristiyan olmamış olan Konstantin’in Doğu Roma İmparatorluğu’nu kuruş tarihi 395’tir. Demek ki, ön atalarımız İstanbul’da, Bizans’tan 2395 yıl önce mevcuttur.”

    Bu tarihi ve bilimsel bulgulara göre, Chirac’ın soylediğinin tersine onlar da, Türkler de “Bizans’ın cocukları” değil, Bizans’tan 2395 yıl önce aynı bölgede yaşamış “Ön-Türkler’in çocuğu oluyoruz!..

    Aslında, burada şu gerçeği vurgulamak gerekir. Türk olarak doğsa da, kendisini “ruhen Bizanslı” görenler olduğu sürece, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur sözü geçerli olmayacaktır. Zaten Atatürk te, Türk ulusunu tanımlarken bir ırk temelinden çok, kültür ve ruh temeline vurgu yapmamış mıydı?…

    Kaynak: “Ey Türk İstikbalinin Evladı”, Hulki Cevizoğlu, 2006

  • Ergenekon Olayi

    Ergenekon Olayi

    Yaklasik alti aydir Turkiye gundemini birinci dereceden mesgul eden Ergenekon olayi eminim ki bir cok kisininin hala kafasinda tam olarak cozumledigi bir olay degil. Nedenmi? bunun bir cok sebepleri var, Birincisi operasyonu yuruten yada arkasinda duran Hukumet gozukuyor, yani devletin yuruttugu bir operasyon.  Ancak yakalananlarin, tutuklananlarin buyuk bir cogunlugu devlet adami hemde en tepelerden. Gun gectikce herkesin kafasi daha da cok karismaya devam ediyor, neden mi? cunku gozonunde bulunan bir cok kisi bir bakiyorsunuz bu ergenekon denen orgutun uyesi veya bir sekilede bu orgutle baglantili. Acaba Ozal’a suikast duzenleyen Kartal Demirag’i arastirmaya kalkan Ozal’ in isin icinden cikamadim dedigi orgut bu orgutmuydu, Acaba Kibris savasi basladigi yillarda donemin genelkurmay Baskani Semih Sancar’in odenek istedigi ve yine donemin Basbakani olan Bulent Ecevit’in varligindan haberim bile yoktu dedigi orgut bu orgutmuydu, ulkucu Mehmet Ali Agca’yi Papa’ya yonelten acaba bu orgutmuydu, Bu Ergenekon denen orgut, grup, yada duzenek bir hainler cetesimi yoksa vatansever insanlarin bir araya gelip bagimsiz Turkiye icin baslattigi bir operasyonmu. Yoksa dunya capinda  orgutlenen Gladyonun Turkiye ayagimi. Bu sorulardan daha yuzlerce sorulabilir, cunku yillarca turk toplumuna ak, kara diye, iyi kotu diye, faydali yarasiz diye lanse edildi. O kadar cok faili mechul cinayeti olan bir toplumuz ki insanin akli karisiyor. Ozal’i oldurenler, Adnan Kahveci’yi, Esref Bitlis’i oldurenler, Recep Yazicioglu’nu oldurenler, Hrant Dink’in cozumlenemeyen olumu acaba bu senaryoda bir sahnemi?

    Simdi gelelim sadete, birseyler yanlis. Birileri yanlis yapiyor ama kim? Gazete ve televizyonlarda Ergenekon’un kilit ismi diye lanse edilen ve Kanada’da yasayan ve Hahamlik yaptigi soylenen Tuncay Guney isimli sahsi taniyorum, Taa turkiyeden Toronto’ya kadar gelen usta gazeteci saygi ozturk bile beni hayretlere dusurdu, Kilit isim diye lanse ettigi Tuncay Guney cahil, egitimsiz, devlet yardimiyla gecinen yillardir amerika ve Kanada’da yasamasina ragmen hala ingilizceyi lise ogrencileri seviyesinde bile konusamadigina ben sahidim, kaldi ki Kendini burada Bogazici mezunuymus gibi gostersede aslinda lise mezunu bile degil. Kaldi ki ayni sahsin 1994 te Kuzey Irak’a gidip hemde askeri helikopterle, Barzani ve Talabani ile gorustugunu de biliyorum. O zamanlar STV de calisiyordu ve donemin Samanyolu Haber muduru Mehmet Demircan ile koridorlarda kolkola gezdigini ben biliyorum, ve yine ayni sahsin Fethullah Gulen’in kasetlerini STV arsivinden calip Guneri Civaogluna sattiginida biliyorum. Simdi haydi buyur cik simdi bu isin icinden. Dun orasi bugun burasi, kim kimdir herkes birbirine karismis vaziyette.

    Turkiye kendini silkeliyor, ve silkelenme sarsintilara ve kirilmalara gebe gozukuyor. Ic savas bile olur, Kiliclar cekilmis kimse geri adim atmiyor, herkesin tarafi cok net ve acik. Ortada olup tarafsizca olaylara bakabileceklerin ise ne gucu var, ne de olaylara mudehale edecek iradesi.

    Tayyib Erdogan’la Amerika Newyork’ta gorusup onun basbakanlik yolunu acanlar, simdi partisini kapatiyorlar, bu kapatmayi yumusatmak icin ise Fethullah Gulen’i Turkiye ‘ye getirmeyi ve bu sayede kapatma davasina gelecek tepkileri azaltmayi planliyorlar. Birde bu aralar Islam Dunyasina bir Halife secme cabalari yurutuluyor alttan alta. Islam Dunyasina bir Halife ve bu da Turkiye’den. Yani anliyacaginiz Buyuk- Ortadogu projesi tum hiziyla devame diyor. Turkiyenin topraklari, enerji kaynaklari, Demircelik, telekominikasyon gibi hayati onem arzeden kuruluslari bir bir satiliyor ve toplumda derin bir uyku ve aclik hali. Bir savas  suruyor inceden inceye taraflar net, fakat kim kimdir belli degil. Yilarca PKK yi besleyen Suriye bir anda bakiyorsunuz iyi komsu, Irak ta Kurdistan diye bir kukla devlet kurulmus ve Guney Kurdistan deniyor, yani Kuzey Kurdistan Turkiye’de, simdilik fazla kulaklari tirmalamadan yavas avas, aheste cekiliyor kurekler ki Turk mehtabi uyanmasin. Bitmez dedikleri sarki demekki buymus. Bu sarki gercektende bitmez cunku, hicbirsey gorundugu gibi degil, hic bir olay anlasilir gibi degil, derin bir uyku hali ve sarki devam ediyor. O kadar cok olay varki karanlikta birakip aydinlatamadigimiz, simdi biz bunlari aydinlatirken birileri ati alip uskudardan ruzgar gibi coktan gecti bile. Bir dusunun bakalim kim gecti???

    Ayhan KILIC
    [email protected]
    Kanada 

  • ERMENİ KRONOLOJİSİ

    ERMENİ KRONOLOJİSİ

    1022

    Ermeni topraklarının İmparator II. Basileios tarafından Bizans topraklarına katılması üzerine 40 bin Ermeni Anadolu’ya sürgün edildi.

    1046

    Ermeni hanedanları Bizans İmparatoru IX. Konstantin tarafından katledilerek yok edildi.

    1054

    Sultan Tuğrul Bey döneminde Selçuklulara bağlanan Ermenilere özerklik verildi.

    1098

    Ermeniler Haçlılarla işbirliği yaptılar.

    1461

    Fatih Sultan Mehmed, Bursa’daki Ermeni Piskoposu Hovakim’i (Ovakim) İstanbul’a getirterek kendisine Patrik unvanını verdi ve Ermenilere birçok haklar tanıdı.

    1567

    Türk matbaasının kurulmasından 160 yıl kadar önce Venedik’te matbaacılık eğitimi görmüş olan Sivaslı Apkar adındaki bir papaza İstanbul’da bir Ermeni matbaası açması için izin verildi.

    1790

    İlk resmi Ermeni Okulu, Amira Miricanyan ve Şnork Mığırdıç tarafından Kumkapı Fıçıcı Sokak’ta kuruldu.

    1823

    Artin Bezciyan adlı Ermeni, Kumkapı’da Bezciyan Okulu’nu kurdu.

    1824

    Patrik Karabet, Ermenice gramer okutan Kumkapı Okulu’nu Patrikhane’nin himayesine aldı.

    1853

    (22 Ekim) Ermeni Maarif Komisyonu kuruldu.

    1876

    Kurulan Mecliste Ermeni milletvekilleri de katıldı.

    1877

    (7 Aralık) Ermeni Milli Meclisi, Ermeni halkının askere yazılarak savaşa katılma kararını aldı.

    1878

    (13 Nisan) İstanbul Ermeni Patriği Nerses, İngiltere Dışişleri Bakanı Salisbury’ye gönderdiği muhtırada, Türklerle beraber yaşayamayacaklarını bildirdi.

    (13 Temmuz) Berlin Anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya, Osmanlı Ermenileriyle ilgili 61. madde eklendi.

    (3 Ağustos) İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Salisbury, İstanbul Büyükelçisi Layard’a gönderdiği talimatta, Osmanlı Hükümeti’nin Doğu’da reformlara başlaması gerektiğini bildirdi

    1890

    (20 Haziran) Erzurum İsyanı

    (Temmuz) Kumkapı Nümayişi

    Birinci Sason İsyanı

    1892 – 1893

    Merzifon, Kayseri, Yozgat isyanları

    1895

    (30 Eylül) Babıâli olayı

    Kasım ayında, Ermenilerin Maraş’ta isyan teşebbüsü

    1896

    30 Ekim İstanbul’da Ermeni eylemi

    (1 Haziran) I. Van isyanı

    (26 Ağustos) Osmanlı Bankası Olayı

    1902

    Ermeni dilcilerden H. Acaryan, “Ermeni Dili’ne Türk Dili’nin Tesiri ve Ermenilerin Türkçe’den Aldıkları Sözler” adında bir eser yazdı.

    1904

    İkinci Sason isyanı

    1905

    (21 Temmuz) Yıldız Camii’nde, Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid’e suikast teşebbüsü.

    1908

    Ermenilerin Jamanak adlı gazetesi yayın hayatına başladı.

    İkinci Meclis açıldı ve Ermeni komitecilerden bazıları Millet Meclisi’ne girdi

    1909

    (14 Nisan) Adana’da Ermeni isyanı

    1915

    (15 Nisan) II. Van İsyanı

    (24 Nisan) Osmanlı Devleti aleyhinde faaliyette bulunan Ermeni komiteleri kapatıldı. Bu komitelerin idarecilerinden 2345 kişi tutuklandı.

    (3 Mayıs) Ermeniler Van’da büyük bir katliama giriştiler.

    (27 Mayıs) Yer Değiştirme (Tehcir) Kanunu çıkarıldı.

    1918

    (1 Şubat) Ermeni komitacı Arşak, Bayburt’ta katliam yaptı.

    (25 Nisan) Ermeni komitacılar, Kars’ın doğusundaki Subatan köyünde 750 Müslüman’ı katletti.

    (1 Mayıs) Ermeni komitacılar, Kars’ta, aralarında çocukların da bulunduğu 60 Müslüman’ı katletti.

    1919

    (20 Kasım) Osmanlı bürokrasisinde üst düzeyde görev yapan Bogos Nubar Paşa ve Şerif Paşa, Ermeni-Kürt bağımsızlık belgesini imzaladılar.

    1920

    (12 Ocak) 450 kişilik Ermeni süvari birliği, Antep’in Arapdar köyünde Müslümanlar’a işkence yaptı.

    (2 Aralık) Gümrü Anlaşması imzalandı.

    1921

    (15 Mart) Talat Paşa, Berlin’de Ermeniler tarafından katledildi.

    (6 Aralık) Sait Halim Paşa’yı Ermeniler Roma’da katletti

    (16 Mart) Moskova Anlaşması imzalandı.

    (18 Mart) Ermeni Misak Torlakyan, Azerbaycan İçişleri Bakanı Cevanşir Han’ı, Tepebaşı’ndaki Pera Palas Oteli önünde öldürdü.

    (13 Ekim) Kars Anlaşması imzalandı.

    1922

    (22 Temmuz) Cemal Paşa, Tiflis’te Ermeniler tarafından katledildi.

    1923

    Ermeni asıllı Münib Boya, Van milletvekili olarak meclise girdi.

    (24 Temmuz) Lozan Anlaşması imzalandı.

    1934

    Franz Werfel’in, “Musa Dağ’da Kırk Gün” adlı romanı, ABD’de İngilizce yayımlandı.

    1935

    (15 Aralık) Pangaltı Ermeni Kilisesi’nde toplanan bir grup Ermeni, Franz Werfel’in, “Musa Dağ’da Kırk Gün” adlı eserini “Türk milleti hakkında iftiralarla dolu olduğu” gerekçesiyle yaktı.

    1936

    Franz Werfel’in, “Musa Dağ’da Kırk Gün” adlı eserinin Fransa’da yayımlanması, Türk basınının tepkisini çekti.

    1937

    Cevat Rıfat Atilhan, “Musa Dağı” adında kitap yazarak, Franz Werfel’in eserinin gerçekleri yansıtmadığını bildirdi.

    Werfel’in, “Musa Dağ’da Kırk Gün” adlı eserinin filme alınmasının engellenmesi, ABD Dışişleri Bakanlığı nezdinde gündeme geldi.

    1943

    Ermeni asıllı Berç Türker Keresteci, Afyonkarahisar milletvekili oldu.

    1957

    Mığırdıç Şellefyan, 27 Ekim seçimlerinde, Demokrat Parti listesinden İstanbul milletvekili seçildi.

    1964

    (24 Aralık) Kıbrıs Dışişleri Bakanı Kipriyanu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde “Ermeni Meselesini” ortaya atarak Türkiye aleyhine karar çıkarmaya çalıştı.

    1965

    (24 Nisan) Brezilya’nın Sao Paulo kentinde, Ermeniler tarafından Türkiye aleyhine gösteri düzenlendi.

    1969

    (24 Nisan) Londra’da, Türk Elçiliği önünde Ermeniler tarafından gösteri yürüyüşü tertip edildi.

    1973

    (27 Ocak) Türkiye’nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ve yardımcısı Bahadır Demir, Mığırdıç Yanıkyan adlı Ermeni tarafından katledildi.

    1975

    (20 Ocak) ASALA (Gizli Ermeni Kurtuluş Ordusu) örgütü kuruldu.

    (22 Ekim) Viyana’da, Büyükelçi Daniş Tunalıgil katledildi.

    (24 Ekim) Paris’te, Büyükelçi İsmail Erez ile polis Talip Yener katledildi.

    1976

    (16 Şubat) Beyrut Büyükelçiliği Birinci Kâtibi Oktay Cerit katledildi.

    (28 Mayıs) Zürih Çalışma Ateşeliği Bürosu bombalandı. Saldırının faili olduğu anlaşılan Noubar Soufoyan adlı bir Ermeni yakalandı, yargılandı ve suçu sabit görülerek 15 ay hapis cezasına çarptırıldı.

    1977

    (29 Mayıs) İstanbul Yeşilköy Havaalanı’na ve Sirkeci garına patlayıcı madde atıldı, saldırıda 4 kişi öldü ve 31 kişi yaralandı. Saldırıları “Aşırı Ermeni Hareketleri Örgütü” üstlendi.

    (9 Haziran) Vatikan Büyükelçisi Taha Carım katledildi.

    1978

    (3 Ocak) Brüksel Büyükelçiliği’ne patlayıcı madde atıldı. Saldırıyı “Ermeni Yeni Direniş Örgütü” üstlendi.

    (3 Ocak) Londra’daki Türk bankasına patlayıcı madde atıldı. Saldırıyı “Ermeni Yeni Direniş Örgütü” üstlendi.

    (2 Haziran) Madrit’te, Büyükelçi Zeki Kunaralp’ın eşi Necla Kunaralp ve emekli Büyükelçi Beşir Balcıoğlu katledildi.

    (8 Temmuz) Paris Büyükelçiliği Çalışma Ataşeliği ve Türkiye Turizm Bürosuna patlayıcı maddeler atıldı. Saldırıyı “Ermeni Soykırım Adalet Komandoları” üstlendi.

    (6 Aralık) Cenevre Başkonsolosluğu’na patlayıcı madde atıldı. Saldırıyı “Ermeni Yeni Direniş Örgütü” üstlendi.

    (17 Aralık) THY Cenevre Bürosuna patlayıcı madde atıldı. Saldırıyı “Ermeni Gizli Kurtuluş Örgütü (ASALA)” üstlendi.

    1979

    (15 Nisan) Yunan Hükümeti, Atina’nın Nea Simirna meydanında “‘Ermeni İntikam Anıtı”nın dikilmesine izin verdi.

    (22 Ağustos) Cenevre Başkonsolosluğu’nda Konsolos Yardımcısı Niyazi Adalı’ya karşı suikast düzenlendi. Saldırıda 3 kişi yaralandı. Saldırıyı ASALA üstlendi.

    (27 Ağustos) THY Frankfurt Bürosuna patlayıcı madde atıldı. Saldırıyı ASALA üstlendi.

    (4 Ekim) THY Kopenhag Bürosuna patlayıcı madde atıldı. Saldırıyı ASALA üstlendi.

    (12 Ekim) Lahey’de, Amsterdam Büyükelçisi Özdemir Benler’in oğlu Ahmet Benler katledildi.

    (22 Aralık) Paris’te Turizm Müşaviri Yılmaz Çopan katledildi.

    1980

    (10 Ocak) ASALA, THY Tahran Bürosuna bombalı saldırıda bulundu.

    (6 Şubat) Büyükelçi Doğan Türkmen, Bern’de saldırı sonucu yaralandı.

    (10 Mart) Ermeni teröristler THY’nın Roma Bürosunu bombaladılar. Saldırıda 2 İtalyan hayatını kaybetti, 14 İtalyan da yaralandı.

    (8 Nisan) ASALA, Sayda toplantısında, Kürtlerle Ermeniler arasında benzerlik olduğunu iddia ederek Kürtleri kan kardeşi olarak ilân etti.

    (17 Nisan) Vatikan Büyükelçisi Vecdi Türel silahlı saldırıya uğradı. Koruma görevlisi Tahsin Güvenç yaralandı.

    (19 Nisan) ASALA, Marsilya Türk Konsolosluğu’na roketatarlı saldırı düzenledi.

    (31 Temmuz) Atina İdari Ateşemiz Galip Özmen ve kızı Neslihan Özmen acımasızca katledildi.

    (5 Ağustos) Lyon’da, Ermeniler tarafından konsolosluğun basılması sonucu Kadir Atılgan, Ramazan Sefer, Kavas Bozdağ ve Hüseyin Toprak adlı vatandaşlar yaralandı.

    (26 Eylül) Paris’te, Basın Ataşemiz Selçuk Bakkalbaşı silahlı saldırıya uğradı ve ağır yaralandı.

    (10 Kasım) ASALA örgütü, Strasburg Türk Konsolosluğu’na bir saldırı düzenledi.

    (17 Aralık) Sidney Başkonsolosu Şarık Arıkyan ile koruma polisi Engin Sever katledildi.

    1981

    (13 Ocak) Paris Büyükelçiliği Maliye Müşaviri Ahmet Erbeyli’nin arabasına bomba konuldu; Erbeyli ölümden döndü.

    (4 Mart) Paris’te Çalışma Müşaviri Reşat Moralı ile din görevlisi Tecelli Arı şehit edildi.

    (3 Nisan) Kopenhag’da, Çalışma Müşaviri Cavit Demir, evine giderken Ermeni teröristlerce kurşunlandı ve ağır şekilde yaralandı.

    (9 Haziran) Cenevre’de, sözleşmeli sekreter olarak görev yapan Mehmet S. Yergüz katledildi. Olayı ASALA üstlendi.

    (24 Eylül) Paris Başkonsolosluğu’nu basan Ermeniler, güvenlik görevlisi Cemal Özen’i acımasızca katlettiler.

    (3 Ekim) Roma Büyükelçiliği 2. Katibi Gökberk Ergenekon, Ermeni teröristlerin silahlı saldırısına uğradı ve ağır yaralanarak saldırıdan kurtuldu.

    (27 Kasım) Avrupa’da bulunan “Ermeni Öğrenciler Birliği” ile “‘Kürt Öğrenci Derneği”, Londra’da ortak bildiri yayınladılar

    1982

    (28 Ocak) Los Angeles’da, Başkonsolos Kemal Arıkan, Harry Sasunyan ve Kirkor Saliba tarafından katledildi.

    (8 Nisan) Ottowa Büyükelçiliği Ticari Müşaviri Kemalettin Kâni Güngör silahlı saldırı sonucu yaralandı.

    (5 Mayıs) ABD’nin Boston Bölgesi Fahri Konsolosu Okan Gündüz katledildi.

    (7 Haziran) Lizbon Büyükelçiliği İdari Ataşesi Erkut Akbay katledildi. Bu arada, Ottowa Büyükelçiliği Askeri Ataşesi Atilla Altıkat, Bulgaristan Burgaz Başkonsolosluğu İdari Ataşesi Bora Süelkan ve Lizbon Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Yurtsev Mıhçıoğlu’nun eşi Cahide Mıhçıoğlu da silahlı saldırıya uğradılar. Türkiye’nin Kanada Büyükelçiliği görevinde bulunan Coşkun Kırca da, silahlı saldırıya uğradı.

    (7 Ağustos) 3 Ermeni terörist, Ankara Esenboğa Havalanına silahlı, bombalı saldırı düzenlediler ve katliam yaptılar. Otomatik silahlarla ve bombalarla orada bulunanlara saldıran teröristler, 3’ü emniyet görevlisi olan toplam 9 kişiyi öldürdüler ve 78 kişiyi yaraladılar. Levon Ekmekçiyan isimli terörist yakalandı.

    (10 Ağustos) Artin Penik adlı Ermeni, Esenboğa katliamından duyduğu üzüntüyü dile getirerek, kendini yakmak suretiyle Ermeni terörünü lânetledi.

    1983

    (29 Ocak) Levon Ekmekçiyan, 1982 yılı Esenboğa baskını nedeniyle Ankara’da idam edildi.

    Harut Levonyan ve Rafi Elbekyan adlı iki Ermeni militan tarafından Türkiye’nin Yugoslavya Büyükelçisi’ne düzenlenen suikast sırasında, yoldan geçen bir Belgrad’lı öldü.

    (15 Temmuz) ASALA mensubu teröristler, Paris Orly Havalimanı THY Bürosuna bombalı saldırı düzenledi. Olayda, 4’ü Fransız, 2’si Türk, 1’i ABD’li ve 1’i İsveç’li olmak üzere toplam 8 kişi hayatını kaybetti. 60 kişi de yaralandı.

    (27 Temmuz) Türkiye’nin Lizbon Büyükelçiliği’ni basan 5 Ermeni ölü olarak ele geçirildi.

    1985

    (12 Mart) Ottowa Büyükelçiliği, silahlı, bombalı 3 Ermeni terörist tarafından basıldı. Kanada’lı koruma görevlilerinden biri vurulup öldürüldü. Büyükelçi Coşkun Kırca yaralı olarak kurtuldu.

    1991

    (21 Ocak) Ermeniler, Hacılar kentine bombalı saldırı düzenledi. Saldırıda 3 Sovyet askeri ile 2 Azeri öldü. Ermeniler ayrıca, Azerbaycan’ın Sesi gazetesi muhabiri Savâtin Askerova’yı katletti.

    (13 Nisan) Karabağ’da, Ermeniler ile Azeriler arasında çatışmalar çıktı. Azeri köyleri Ermeniler tarafından top ateşine tutuldu.

    (23 Nisan) Suşa kasabasına bağlı Azeri köyleri, Ermeni köylerinden açılan top ve makineli tüfek ateşine maruz kaldı. Olayda 3 Azeri öldü, 3 ev yıkıldı, 3 ev de oturulamaz hale geldi.

    (26 Nisan) Karabağ bölgesinde 4 Azeri güvenlik görevlisi öldürüldü. Olayı “Karabağ Savaşçıları” adlı Ermeni örgütü üstlendi.

    (23 Eylül) Ermenistan bağımsızlığını ilan etti.

    (26 Aralık) Sovyetler Birliği dağıldı. 23 Eylül’de bağımsızlığını ilan eden Ermenistan fiilen ve hukuken bağımsız oldu.

    1996

    Levon Ter-Petrosyan, ikinci defa Ermenistan Devlet Başkanı seçildi.

    1997

    (20 Mart) Taşnaksutyun örgütü liderlerinden Robert Koçaryan, Ermenistan Başbakanı oldu.

    (20 Aralık) Ermeniler, Surp Agop Hastanesi’nin 160. yıldönümünü yılbaşı şöleniyle birlikte kutladılar.

    Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, 1997 Sedat Simavi Ödülü’nü gazetecilik dalında Garbis Özatay’a verdi.

    1998

    Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Jamanak gazetesinin 90. kuruluş yıldönümü vesilesiyle, gazetenin editörü Ara Koçunyan’ı Cumhurbaşkanlığı köşkünde kabul etti.

    (Şubat) Ermenistan Devlet Başkanı Levon Ter-Petrosyan istifa etti. Böylece Robert Koçaryan’a liderlik yolu açıldı. Petrosyan, Karabağ’da barış istediği için aşırı milliyetçilerin tepkisini çekmişti.

    (Şubat) Petrosyan’ın istifasını değerlendiren Azerbaycan Halk Cephesi Başkanı Elçibey, Koçaryan’ın geçmişte Rusları arkasına alarak Karabağ’da Azerbaycan’a karşı ayaklandığını bildirdi.

    (30 Mart) Koçaryan, Ermenistan Devlet Başkanlığı’na seçildi.

    (Temmuz) Bölücü örgüt PKK’nın başı Abdullah Öcalan, Ermenistan yönetiminden, örgüte özel köy tahsis edilmesini istedi.

    (14 Ekim) Mesrob Mutafyan, Türkiye Ermenileri 84. Patriği seçildi.

    TARİHTEN İBRET ALMAYANLAR, MÜSİBETİ YAŞARLAR!

    Y

  • Erdoğan’ın Gizli Siyasi Birinci Halkası

    Erdoğan’ın Gizli Siyasi Birinci Halkası

    Erhan Göksel’den şok iddia. “Erdoğan’ın ‘siyasi birinci halkası’ kamuoyunda bilinen kişiler değil.” Erdoğan’dan ödleri kopan bakanlar kimler? ” Büyükanıt’ın görevi fiili olarak bitmiştir…”

    Erol Metin/Aktifhaber

    Gündem her ne kadar türbanla örtülmüşse de güvenlik güçleri, uzun zamandır takip edilen karanlık güç odağı, adına Ergenekon denilen örgüte karşı başarılı bir operasyon gerçekleştirdi. Artık yargının vereceği kararı ve ortaya yeni çıkacak delilleri beklemek lazım. Ergenekon gibi örgütlenmeleri ve son dönemde ayyuka çıkan çete faaliyetlerini Stratejist Erhan Göksel’le konuştuk. 

    Öncelikle Erhan Göksel’i tanımakta fayda var. Erhan Göksel, her siyasi parti ve kurumla ilişkisi olan önemli bir sima. 1983-87 arasında Türkiye’nin yurtdışındaki lobi faaliyetlerini yürüttü. Politik danışmanlık hizmetlerine, 1989’da VERSO Siyasal Araştırmalar Merkezi’ni kurarak Adnan Kahveci ile birlikte başladı. Cumhurbaşkanlığı görevi döneminde Turgut Özal’a; Tansu Çiller, Aydın Güven Gürkan, Hikmet Çetin, Deniz Baykal, Mesut Yılmaz’a siyasi danışmanlık yaptı. Mesut Yılmaz’la 1999 seçimleri öncesi ayrıldı. Ayrıca 1996’da Bulgar Başbakanı Kostov’un, 1999’da Kazakistan Devlet Başkanı Nazarbayev’in başkanlık kampanyalarını yaptı. 1998-2000 arasında ABD’de Başkan Yardımcısı Al Gore’a Ortadoğu danışmanlığı yaptı. Halen Türkiye dışında ABD’de ve Çin’de de ofisleri bulunmakta ve siyasi danışmanlık faaliyetlerini siyasiler dışında uluslararası şirketlere de yapıyor. Şuan VERSO Siyasal Araştırma Şirketi Başkanı olan Erhan Göksel, çarpıcı iddialarda bulundu.  

    Erhan Göksel’le yaptığımız çarpıcı röportajın birinci bölümünü:

    Başbakan Erdoğan, Çeteler’le mücadelede İktidarları Dönemi’nde yeni bir sürece girildiğini söyledi ve başarılı olduklarını ekledi. Buna katılıyor musunuz?

    Bu soruyu sadece Başbakan açısından değerlendirmemek lazım. Türkiye’deki devlet sistemi, uzunca bir süredir çetelere karşı 2001’den hatta özellikle 2002’den beri yani, Kemal Derviş Türkiye’ye geldiğinden itibaren ciddi bir çıkış içinde. Sadece ideolojik olarak Sadettin Tantan Dönemi’nde yapılan Hizbullah Operasyonları‘nı düşünmeyin; yine Tantan Dönemi’nde “Hortumcular”a karşı yapılan bir yığın operasyon vardı. Bugün unuttuk. Enerji operasyonları vs… Beyaz Enerji Operasyonu, Mavi Akım’la ilgili, bunların bir kısmında siyasiler, Yüce Divan’a kadar gitti; ancak sonuç olarak çok alt düzey, işin figüranı olan insanlar dışında yukarılara ulaşılamadı ve her şey bir anlamda yargının içinde kapandı. Ya yargı delil bulamadığı için, ya da bu operasyonlarda gerekli yerlere gidilemediği için… 

    O açıdan Sayın Erdoğan’ın söylediği doğru. Sayın Erdoğan’ın söylediği, bu çetelere yönelik operasyonlar daha da artıyor, ancak bunlar bu hükümete özgü bir şey değil.

    Kemal Derviş Türkiye’ye geldiği zaman Uluslararası Sermaye, “kapitalizmi kendi rayı içinde işletebilmek” için, “karapara” düzenine bizzat “Derviş, IMF, Dünya Bankası” aracılığıyla set çekmek istediler. Yapılan bütün değişiklikler, özellikle gerek Uzanlar‘a karşı uygulanan, gerekse diğer Banka Hortumcuları‘na karşı çıkarılan TMSF kanunların hepsi, Kemal Derviş’in döneminde yapılan değişikliklerden yola çıkılarak yapıldı. AKP iktidarı da bunu, AB uyum yasalarının düzenlenme süreciyle geliştirdi. Nitekim AKP Hükümeti, Uzanlar’ı, TMSF ile ilgili Banka Hortumcular’ını yargılarken buralardan yola çıktılar. Bu açıdan bunun teorik çıkışının AKP’ye ait olduğunu söylemek kesinlikle doğru değil. Yalnız AKP’nin buradaki başarısı, AKP’ye karşı bazı siyasi örgütlenmeleri, illegal örgütlenmeleri, çok iyi takip ettiler ve ortaya çıkardılar. Bunu da teslim etmek lazım. 

    Bu işin ciddi olduğuna eminim

    Asıl önemli nokta, bu son operasyonda görüyorum ki, “Ergenekon Operasyonu”nda; tutuklananlar, iddialar, kamuoyuna manşetler üzerinden nasıl yansırsa yansısın, çok içerikli değil. Delillere bakıyorsunuz, yakalanan “büyük” bir Çete. Bir tane beylik silah, bir kaç tane el bombasından bahsediliyor. Operasyonun şekline bakınca, sanki olağanüstü büyük bir örgüt var gibi, ama burada ilginç bir yan da var: Savcılığın takibine bakıyorsunuz; aylardır çok düzenli olarak dinleme, çok ısrarlı bir takiple geliyor. Hukuki prosedüre baktığımda bu işin çok ciddi olduğuna da eminim. Bu açıklamam paradoks gibi anlaşılmasın. 

    Hükümet önemli yerleri kuyruğundan yakaladı

    Peki  neden?…

    Bana öyle geliyor ki, hükümet ve yargı büyük bir başarıyla “çok önemli” yerlere ulaştı. Ancak Türkiye’de bir “İktidar Savaşı” var. Bu iktidar savaşı; devletin geleneksel katıyla, hükümet arasında… Bu iktidar savaşında hükümet, kendisine karşı olan kesimlerden önemli bir yerleri kuyruğundan yakaladı diye düşünüyorum.

    Bu önemli yerler ne olabilir, hangi kesimler?

    Devletin içinde örgütlenmiş, devletin içindeki “bazı” kesimler olabilir. ‘Müesses Nizam‘ın parçalarından. Yani topyekün, tüm ‘Müesses Nizam‘ı kastetmiyorum. Her devletin içinde kirli ilişkilere girmiş, gayri meşru ilişkilere girmiş yapılanmalar olur. Bunlar her zaman “Vatan, Millet, Sakarya” adına gözüküp; başka tür işler yaparlar. Nitekim yakalananlara baktığımızda büyük bir kısmının mafyavari örgütler olduğunu görüyorsunuz; ama sadece mafya ile sınırlı kalsa, bu kadar basit bir organizasyonu, yargı aylarca son derece geniş çaplı ve maliyetli bir şekilde bu kadar sıkı takip etmezdi. Olaylara bakınca ortada somut bir gerçek olsa gerek diye düşünüyorum.  

    ADD’ye aktarılan fon ve paralar ilerde ortaya çıkacak

    “Vatan, Millet, Sakarya” derken Ulusalcıları mı kastediyorsunuz?

    Her şeyi içine katıyorum. Ulusalcılar’ın da bu işte kullanıldığını düşünüyorum. Ulusalcılar’ın kullanıldığının en güzel örneği benim için zaten; “Cumhuriyet Yürüyüşleri”dir. İsmini Atatürk’ten alan; Atatürkçü Düşünce Derneği türü; “Kuvay-ı Milliye gibi, Milli Mücadele gibi” kurumların binalarına ve örgütlenmelerine baktığınız zaman  her şey çok görkemli. İhtişamdan geçilmiyor. Buralara aktarılan fonların ve paraların da ileride ortaya çıkacağını ve önemli olduğunu düşünüyorum.  

    Bazı belgeler nedeniyle AKP karşıtları geri adım atacak

    En son lafımı en önce söyleyeyim: Burada beni en çok ilgilendiren yan, somut olarak bugünkü siyasi iktidar çok önemli birilerini kuyruğundan yakalamış ise; görünen o ki,  bu durumu avantaja çevirip malum çevrelerle pazarlık konusu haline getirebilir. Bu kesimlerin AKP iktidarına karşı yürüttükleri mücadelede geri adım atmalarını sağlayacak bazı argümanlara Hükümet’in ulaştığına eminim. Nitekim yaşanan şu son 2-3 aydır türban dahil, bütün gerginliklerde, ‘Müesses Nizam‘ın içinden, mevcut gerilime ilişkin tek bir açıklamanın bile gelemiyor olmasını ben buna bağlıyorum. Bir şey bilerek de konuşmuyorum. Sadece medyaya yansıyan olayları görerek analiz yapıyorum. Bu kadar büyük addedilen operasyonla ortaya çıkan deliller, bu kadar zayıf,  ama bu kadar zayıf delillerle hiç bir savcının ve hakimin operasyonu yürütmeyeceğini, aylarca süren büyük maliyetli takipler olamayacağını düşününce; bir yerlere ulaşıldığından emin oluyorum.

    Gerçek elebaşları ortaya çıkmayacak

    Bunun ucu nereye kadar dayanıyor olabilir?

    Bunun ucu bana göre ‘Müesses Nizam‘ın içindeki önemli güç odaklarından birilerine dayanıyordur; ama diyeceksiniz ki, esrar perdesi çözülecek mi? Ben çözüleceğini hiç zannetmiyorum.  Siyaset aynı zamanda pazarlık ve uzlaşma yeridir. AKP İktidarı‘na karşı ‘Müesses Nizam‘ın içinden kök alan bazı “Güç Odakları”nı, Hükümet’in “bileğinden büktüğüne” inanıyorum. Bükeceğine inanıyorum; ve asıl suçlular “Büyük Çeteler” ki, “Büyük Çete” olayı olduğuna da hiç kuşkum yok. Türkiye’de büyük çetelerin olduğunu hep var sayarım ama bu büyük örgütlenmelerin “asli-gerçek” elebaşlarının hiçbir şekilde de gün yüzüne çıkmayacağını; figüranların ve piyonların yargıda mahkum olacağını düşünüyorum.

    Erdoğan’ın çevresindeki gizli birinci halka

    Şamil Tayyar, Ergenekon Örgütü’nün “Bir Numarası”nı Başbakan’ın bildiğini söyledi, Neşe Düzel’e verdiği röportajda.

    Bunun tamamen fikir jimnastiği yapılmış ve biraz  masa başında üretilmiş bir haber olduğuna inanıyorum. Bir kere bırakın Sayın Tayyar’ı, Başbakan’ın ortalıktaki bilinen en yakınları bile Başbakan’ın kafasının içindekileri bilmezler, bilemezler. Çünkü Sayın Başbakan’ı yakinen tanıyan birisi olarak konuşuyorum. İnanılmaz ketumdur. Çevresindeki çok yakın üç-beş kişi dışında- ki onlar bilinen siyasiler hiç değildir– kafasındaki siyasi fikirlerinden Kabinesi’nin bile haberi yoktur. Bu yorumlar ve haberler “Necip Türk Basını”nın masa başı üretimidir.

    Başbakan Sorunları, “Bilinen Siyasiler”le hiç mi paylaşmıyor?

    Paylaşmaz. Kabine’de ve Grubu’ndaki milletvekillerinden Cemil Çiçek gibi “bir-iki kişi” dışında kimseyle paylaşmaz. Onun “Siyasi Birinci Halkası”, kamuoyunun bilinen isimleri değildir. Abdullah Gül bile bu ekipte yoktur. Bülent Arınç, bugüne kadar hiç yer almamıştır. Ali Babacan, Kemal Unakıtan, Binali Yıldırım gibi, Medya tarafından ona çok yakınmış gibi gösterilen bu gibi Bakanlar, Başbakan onlara sormazsa, fikirlerini bile söyleyemezler. Medya tarafından kamuoyuna “Aslanlar” gibi parlatılan Bakanlar, Başbakanlığın kapısını bile “Başbakan” kendilerini çağırmadan çalmaya cesaret bile edemezler.

    Geçen dönemde Kabine Toplantıları’nda Başbakan’la polemiğe girme cesaretini ne Bülent Arınç ne de Abdullah Gül gösterememiştir. Sadece Abdüllatif Şener ve Cemil Çiçek gösterebilmiştir. Abdüllatif  Şener artık Kabine’de olmayı bırakın -AKP’de olmakla beraber-  kendi rızasıyla bıraktığı için Milletvekili bile değildir.

    Sayın Başbakan’ın son altı yıldır devam eden kamuoyu ve siyasetteki “büyük başarısı” da bana göre bu nedenledir. Karizması’nın altında yatan da budur. Halkın benimsediği de budur.

    Birinci halkayı gazeteciler bilmez

    Yani  Şamil Tayyar’a, sizce Başbakan’ın çevresinden haber sızmış olamaz mı?

    Olamaz. Çünkü Başbakan’ın birinci halkasını gazeteciler bilmez, bilen varsa bile onları şahsen tanımaz. Bu gazeteciler kendi aralarında herkesi tanırmış gibi konuşurlar ve etrafa, özellikle de kendi meslektaşlarına hava basarlar. Bu “bilgi kirliliği ve dezenformasyon” aracılığıyla da kamuoyundan çok, İstanbul’da yerleşik olan başta kendi Patronları olmak üzere, ara sıra Ankara’ya ziyarette bulunarak “Ankara’nın Siyasi Havası”nı soluduklarını sanan Medya Yöneticilerini manüple ederler. Bunda da özellikle 28 Şubat sürecinden bu yana çok başarılı oldular. Ordu içinde bir onbaşı bile tanımayan bazı gazeteciler bütün komutanları tanır gibi hareket edip, onlardan mahreç fısıltılı “yorum” haberler yaratırlardı. Yani, Osmanlı’dan kalma bir atasözüyle söylersek, bu durumu çok güzel anlatırız; “Körler Sağırlar Birbirini Ağırlar”.

    Yani kısaca özetlersek, Şamil Bey’in yorumuna “tüm matbuat” adına şöyle bir ince “karşı-anekdot” koyayım. Başbakan’ın bir şeyler bildiğine hiç kuşku yok. Bunu olaylara baktığınızda açıkça söyleyebilirsiniz, ancak burada “nüans  gazeteciliğin bittiği yerdedir; yani Şamil Bey, “Başbakan biliyor”, demek yerine; “Başbakan’ın bir şeyler bildiğine hiç kuşku yok.”  deseydi hiç itiraz etmezdim.

    Bu tür “haber-yorumlar maalesef tüm Necip Türk Basını‘nın “Milli Hastalığı”. Haber üretirken; olaylara önce ilginçlik katacaksınız ki, sansasyon yaratsın; sansasyon demek tiraj ve reyting demek; bu arada bir de buna “ana kaynaktan alınmış haber” gibi, ,“…dir, …dır” uslubu eklerseniz, kendi patron ve yöneticilerinizi de manüple edersiniz. Kamuoyunun inanmasının da önemi yoktur. Yukarısı inanırsa mesele sizin için hallolmuştur: Kendi değerinizi “kendinden menkul” olarak bizzat yukarının nezdinde “kendiniz artırırsınız”.

    Peki bu Cumhuriyet Mitingleri’ni çeteler mi organize etti? Yani Ergenekon örgütü mü organize etti?

    Müesses Nizam‘ artık “Tek  Parça Müesses Nizam” değil. Çok parçalı hale geldi. Özellikle 22 Temmuz seçimlerinden sonra. 22 Temmuz’dan önce benim bir röportajım vardı…

    Yeni Şafak’ta..

    Yeni Şafak’ta. “Asker sokaktan iktidarı etkilemek istiyor” diye. Hatırlıyor musunuz bilmiyorum? Hala Yeni Şafak‘ın en çok okunanlar listesinde birinci sırada. Gazetenin internet sayfasından bakabilirsiniz.

    Evet hatırlıyorum..

    O röportajda, o tarihte seçime giderken asker AKP’nin önünü kesmek üzereydi. Nitekim “e-muhtıra”nın verilmesi falan… Bu arada ‘Müesses Nizam’ın kendi içinde farklaşmasını ve parçalanmasını kimse görmediyse de ben gördüğümü sanıyorum. Yani artık bir değil birkaç tane ‘Müesses Nizam’ oluştu. Her devletin içinde gizli operasyon yapan ve derin devlet denen operasyonlar vardır. Beni ilgilendiren yanı bu değil.

    27 Nisan Muhtırası Büyükanıt’a rağmen verildi

    Bu arada, “Müesses Nizam” tam olarak nedir. Yanılmıyorsam Türkçe’deki isim babası da sizsiniz. Ne anlamda kullanıyorsunuz?

    Müesses Nizam‘ benim yirmi yıl önce Türkçe’ye yerleştirdiğim bir kavram. Bundan kastım kesinlikle “derin devlet” değil. ‘Müesses Nizam’ bir ülkenin doğal sahibi ve yöneticisi olduğunu düşünen, onun koruyucusu olduğunu düşünen, asker dahil, sivil dahil, bürokrat dahil, yargı dahil “yüksek elitin tamamını” kastettiğim bir mevhumdur; ama bunun en önemli komponenti, önemli bir ayağı “askerler”dir.

    Bugün baktığımda kendi içinde ‘Müesses Nizam’ın birkaç parçaya ayrıldığını görüyorum. Süreç 27 Nisan’da başladı. Bana göre 27 Nisan Muhtırası, Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın bilgisi dahilinde ama ona rağmen Genel Kurmay’ın sitesine konuldu.

    Ona rağmen… Büyükanıt engelleyemedi mi?

    Engelleyip, engelleyemediğini bilemem; ama Büyükanıt’a bilgi verdiler, bildiriyi siteye  koyuyoruz diye. Bu kadarını söyleyeyim. Bu konuda daha fazla konuşmak istemiyorum.

    Yakın zamanda yine “Yeni Şafak”ta ikinci bir tam sayfa söyleşiniz yayınlandı. Türkiye’de bir ilke imza attınız. İlk defa mevcut bir Genel Kurmay Başkanı bu derecede sert eleştiriliyordu. Siz  ‘Müesses Nizam’ın çökmüş’ olduğunu söylüyorsunuz.  

    “Müesses Nizam Dağıldı” demişsiniz. Tabii, bu arada medyada konuşan tüm emekli yüksek rütbeli subaylar da eleştirinizden nasibini almış.

    Önce ben bu konuşmayı hangi zamanda yaptım bunu kısaca anlatmam lazım. Çünkü, sorularınıza bunları anlatmadan cevap verirsem, yanlış anlaşılabilir ve böyle önemli ve hassas bir konuda doğrular  algılanmadan ne demek istediğim tam olarak ortaya çıkamaz. Kaçınılmaz olarak da istenmeyen spekülasyonlara neden olur. Röportajımda da TSK’lerini yıpratmak isteyen gerek bir kısım İslamcılar gerek bir kısım 2. Cumhuriyetçiler’le aynı safa düşmemek için çok dikkat ettim. Bu kesimlerle bazı  tespitlerde benzerlik bulunabilir, ancak bu kesimlerle benim eleştirel problematiğimin kesinlikle hiç bir ortak yanı yoktur. Benim amacım; her hangi bir kuruma zarar vermek değil, tam tersine söz konusu yıpranmış kurumların kendilerini yeniden restore edebilmeleri için fotoğrafı net çekmektir. Söyleşinin de amacı buydu. Bu ülkede artık birilerinin hem kamuoyunu hem de söz konusu kurumları silkeleyerek “kendilerine” gelmesine yardım etmesi gerekir.

    Röportaja nasıl gelindiğini kısaca anlatmam gerek. 2007 ortalarından itibaren yaklaşık son altı-sekiz aydır giderek artan bir şekilde ve özellikle 22 Temmuz Seçimleri’nden AKP’nin ezici bir zaferle çıkışını takiben başlayan ve Dağlıca Baskını‘ndan sonra da artan bir tempoyla devam eden; kimi emekli ve muazzaf Askerler’in; başta  Kürt Sorunu ve PKK konusunda olmak üzere “ilginç”(!) açıklamalar yapmaya başladıklarını hatırlatayım.

    Bir yığın emekli subay medyaya çıkıp cahilce laflar etti

    Eski Paşalar; “hata yaptık” dediler. Bu sürece; önce Kenan Evren‘in “Kürt lafını yasaklamakla hata yaptık” demesiyle girildi. Cesaret alan bir yığın emekli subay Medya’ya çıkıp cahilce laflar etti, “muhteşem(!) fikirleri” ile ortalığı doldurdular. Kasım 2007’de ise son yılların emekli kuvvet komutanları konuşmaya başladı. Peki, ortaya ne çıktı: Bilgi yetersizliğinden ve eğitimsizlikten bir yığın farklı ses büyük bir gürültü çıktı. Kavramlar, olaylar ve ileri sürülen tezler birbirine karıştı.

    En son olarak da 11 Aralık 2007’de  2. Başkan Ergun Saygun ve Genelkurmay Başkanı Büyükanıt aynı anda, aynı günde “Medya’ya konuştular”. Sizin sert dediğiniz benimse “eleştirel”  dediğim röportajım, Yaşar Büyükanıt Paşa’nın 11 ve 12 Aralık’ta tüm medyayı kaplayan “insanlığın ortak değerlerden biri insan hakları, ikincisi demokrasi, üçüncüsü özgürlük, dördüncüsü barış… Biz bu değerleri terörle mücadelede elimizden kaptırdık” açıklamasını takibeden  saatler içinde yapıldı . 17 Aralık 2007’de Yeni Şafak’ta tam sayfa yayınlandı.

    Neden çok sert tepki verdiniz ?

    Bu sözleri Paşa, “Türkiye’nin kritik günler geçirdiği ve başta uluslararası diplomasi olmak üzere ülkemizin hemen her alanda kuşatıldığı”, adeta “ateşle imtihan” edildiği hem Dağlıca Baskını ertesinde hem de Başbakan’ın ve Askerlerin ABD ziyereti ertesine denk düşen çok “kritik bir dönem”de üstelik de basının önünde söyledi. Kendince  süreci halkla paylaşmak gerektiğini düşündü herhalde. Dünyanın her yerinde “Askerler konuşur”, en çok İngiltere’de, ikinci olarak da Amerika’da konuşurlar; ama kamuoyu önünde, hele hele medya üzerinden hiç konuşmazlar. Aylarca bir yığın general konuştu, peki hangisi devlet katına karşı sorumluluğunu yerine getirip “hata yaptık” dedikleri husuları bir rapor haline getirip kayda aldı?

    Bazı devlet yöneticileri durup dururken, neden konuşma ihtiyacı duyarlar?

    Müesses Nizam’ın yöneticileri, kimi en üst düzeyde devlet görevlileri ki, bunlar proje üretemeyen, yeteneksiz kimi devlet kadroları gelecekte kendilerinden hesap sorulmaması için medya üzerinden bir vicdan rahatlatmasına gittiler. Çünkü “Tarih Hesap Sorar”.

    Büyükanıt’ın konuşmasının toplum üzerinde nasıl bir etkisi oldu? Bu sözler Türkiye’nin başını ağrıtır demişsiniz. Ağrıttı mı?

    Yeni Şafak’ta anlatmıştım: Paşa’nın kullandığı; “Terör siyasallaştı ve legalleşti, psikolojik harekatı onlara kaptırdık” gibi sözler, “artık yapılacak bir şey kalmadı” anlamında cümleler sarfetmek, havlu atmak anlamına gelir. Bu “kaptırma” sözcüğü, sadece TSK bünyesinde değil, tüm dünya Ordularında “savaşta bayrağı kaptırma” anlamını çağrıştırır ki, “bunu düşündürmek bir orduyu tamamen berhava etmek“le eş anlamlıdır.

    Büyükanıt’ın görevi fiili olarak bitmiştir

    Yaşar Paşa’nın konuşmasında doğru bulduğunuz yanlar neydi?

    Demiştim ki; “İtiraf kısmı hariç, doğru olan hiç bir tarafı yoktu”. Doğru taraf itiraf kısmında 4 madde halinde sıraladığı “çağdaşlık değerleri“ydi. Ama Büyükanıt onu da “insan hakları terörist hakları haline dönüştü” diye öyle yanlış bir söylemde kullandı ki “23 yıllık terörle mücadelede insan haklarına riayet etmedik” anlamına yol açacak ve uluslar arası diplomaside bizim aleyhimize karine gibi kullanılabilecek bir veri haline dönüştürdü. Bu sözler ileride Türkiye aleyhine “en yetkili kişi” tarafından adeta bir “mahkeme önünde ikrar” edilmiş gibi kullanılabilir sözler haline geldiler.

    “Büyükanıt’ın görevi fiili olarak bitmiştir, hukuki olarak sürebilir… “ demişsiniz. Hala aynı görüşte misiniz?

    Görüşümü değiştirecek her hangi bir olumlu gelişmeyi, 11 Aralık’tan bugüne siz görebildiniz mi ki ben göreyim?

    “Müesses Nizam”ın kirlendiği için dağıldığını ileri sürüyorsunuz yine o tarihte, aynı söyleşide… Ne anlama geliyor bu sözleriniz?

    Müesses Nizam’ın dağıldığı anlamına geliyor. O tarihte şunları demiştim: “22 Temmuz seçimleri gösterdi ki Türkiye’de 85 yıldır kurulmaya çalışılan Müesses Nizam ve Türk burjuvazisi hak-ı yeksan olmuştur. Müesses Nizam fonksiyonunu yitirmiş, işlevsiz kalmıştır. Böyle olduğu için Genelkurmay Başkanı çok önemli bir askeri toplantı varken Atina’da kokteyl’de bulunmaktadır. Ordunun en büyük müteahhidiyle locada holigan gibi Fenerbahçe taraftarlığı yapmaktadır.” Şimdi de bu fikirlerimi koruyorum.

    Daha da ötesine geçeyim:

    Bir ülke düşünün ki: Bankalarının yarısından fazlası yabancılara satılmış; Sigorta Şirketlerinin % 80’i yabancıların olmuş; ülkede kullanılan kredilerin % 76’sı yabancı kurumlardan alınmış; tüm stratejik kurumlar, limanlar yabancıların eline geçmiş; hatta o ülkenin yöresel gıdalarını bile Türk bakkallar değil, elin Fransız-Alman-İngiliz süpermarketleri satıyorsa, yani bizim olanı bile bize yabancılar satıyorsa bu ülke bizim midir? Böyle bir ülkenin iç ve dış borcu ülkenin bir yıllık üretimi olan GSYH’sını aşmış ise; böyle bir ülkede ekonomi bağımsız olabilir mi? Bağımsız ekonomisi olmayan bir ülkenin siyasi bağımsızlığı olabilir mi? Sizce, siyasi bağımsızlığı olmayan bir ülkeyi o ülkenin halkı mı, yoksa ekonomisini elinde tutan yabancılar mı yönetir?

    Devam edelim: Bir ülke düşünün; Küreselleşme adına o ülkenin tüm sınırlarını kaldırmışsanız, o ülkenin sınır güvenliği için Ordusu’ndan bir talebi olabilir mi? Ordusu’ndan talebi kalmayan bir ülkenin ordusu da fonksiyonunu sürdürebilir mi? Böyle bir ülkede  işlevi kalmayan  bir Ordunun Komutanları da işlevsiz kalır. İşlevsiz ve halkının ondan bir talebi kalmayan Ordunun Komutanlarına da  futbol tribünlerinde maç seyretmek, medyayla sohbet etmek, kokteyllere gitmek, düğünlerde dans etmekten başka ne kalır.

    Bu arada seçim öncesi Siyasi İktidar’ın da ciddi hataları oldu, devletin yaptığı herşeyi kendi altlarını oymak olarak gördüler. Asker de birçok şeyi politikleştirdiği için asli işlerinin dışında kaldı ve çuvalladı. 2006’nın başında MİT bir rapor yayınlandığı halde ve hatta bu raporda; “bahara büyük eylemler olacak” dediği halde; gerek Hükümet gerekse Asker, yani bir bütün olarak Devlet önünü göremedi. Herkes bu raporun üstüne yattı. Ne Kerkük’ü ne Barzani’yi ne Kuzey Irak Kürt Devletini ve de yeniden çizilmeye başlanan Ortadoğu haritalarını bile anlayamadılar.

    En önemli kırılma şurada oldu: Askerler bu “T.C. Devleti’nin Çimentosu”nu sağlamlaştıralım diye uğraşırken kendi ekonomik kaynaklarını da bir yandan yarattılar. Küreselleşme o kadar egemen oldu ki sınırların anlamı kalmadı. Ay-yıldızlı bayrak giyip Erdemir’i kimseye vermeyiz diyen Coşkun Ulusoy koskoca bankayı “sıfırladığında” kendisini kurtarmak için Oyakbank’ı bir gavura sattı. Bu durumda TSK’nın bir fonksiyonu olur mu? Böyle olunca televizyonlara çıkıp herkes konuşur, eski subaylar vicdan rahatlatmaya çabalar, aktif subaylar da maça gider, düğünlerde göbek atarlar.

    Copyright © 2008 aktifhaber.com

  • Ergenekon Destanı

    Ergenekon Destanı

     


    Ergenekon Destanı, Büyük Türk Destanı’nın bir parçasıdır. Kök-Türkler çağını konu alır. Ergenekon Destanı’nın, Türk destanlarının içinde ayrı ve seçkin bir yeri olup, en büyük Türk destanlarından biridir. Ergenekon Destanı’nın, Türk toplum yaşamında yüzyıllarca etkisi olduğu gibi, bugün bile Anadolu’nun dağlık köylerinde, birtakım gelenek ve göreneklerde etkisi görülmektedir.

    Ergenekon Destanı, Bozkurt Destanı’nın ana çizgileri üzerine kurulmuş olup, bu destanın serbestçe genişletilmiş biçimidir diyebiliriz. Daha doğrusu Bozkurt Destanı ile kaynağını belirleyen Türk soyu, Ergenekon Destanı ile de gelişip güçlenmesini, yayılış ve büyüyüş dönemlerini anlatmıştır.

    Çin tarihlerinin de yazmış olduğu Bozkurt Destanı’nın bittiği yerde, Ergenekon Destanı başlar. Bozkurt Efsanesi’nin devamı, Ergenekon Destanı’dır. Ergenekon Destanı, Cengiz Han çağında moğollaştırılmıştır. Ancak bu efsanenin kökleri ve ana motifleri, açıkça Kök Türkler ile ilgilidir.

    Kök Türk Devleti, MS 6.yy.dan itibaren bir cihan imparatorluğu olmuş ve 200 yıl yaşamıştır. Böyle büyük ve güçlü bir devletin, ilkel Moğollar’dan bir efsane alıp kökenlerini ona dayandırması mümkün değildir. Ayrıca, Ergenekon Destanı’nın ana motiflerinden biri, Demirci‘dir. Destanda demirci, dağda demir madeni bulur ve Türkler bu demir madenini eriterek Bozkurt’un önderliğinde Ergenekon’dan çıkarlar. Unutmamak gerekir ki, Göktürkler’in ataları da demirci idiler. Onlar en iyi çelikleri işler, başka devletlere silah olarak satarlardı. Göktürkler’in ataları, demir cevherleriyle dolu dağların eteklerinde türemişler, demirleri eriterek yeryüzüne çıkmışlardı. Sonradan kendilerinin de demirci olmaları bundan ileri gelmektedir.

    Göktürkler’in temel toprakları olan Altay ve Sayan dağları, zengin demir madenlerinin bulunduğu bir yerdi. Burada çıkan demirin yüksek cevherli olması ve Türkler tarafından mükemmel bir biçimde işlenmesi, çağın Türk savaş endüstrisinin en önemli özelliği idi. Göktürkler çağında Türkler’in işlettikleri demir ocakları ve dökümevleri bulunmuştur. Göktürkler demirden ürettikleri kılıç, kargı, bıçak gibi savaş araçlarının yanında yine demirden saban, kürek, orak gibi tarım araçlarını yapmakta da usta idiler. Oysa, Göktürklerden tam beş yüzyıl sonra, yine Türklerle birlikte olmak üzere bir devlet kuran Moğollar, demirciliği bilmezlerdi.

    Cengiz Han zamanında Moğollar’a elçi olarak gönderilen Çin’deki Sung sülalesinin generali Men Hung, yazmış olduğu ”Meng-Ta Pei-lu” adlı ünlü seyahatnamesinde, Moğollar’ın Cengiz Han’dan önce maden işlemeyi bilmediklerini, ok uçlarını bile kemikten yaptıklarını, Moğollar’a demir silahların Uygur Türkleri’nden geldiğini anlatmaktadır. Zaten Moğollar, demirciliği Uygur Türkleri’nden öğrenmişlerdir. Aslında demircilik, o çağın Moğol düşüncesine göre büyücülere özgü korkunç bir sanattı. Ayrıca Bozkurt, Türkler’in kutsal hayvanıdır. Moğollar’ın kutsal hayvanı köpektir.

    Ergenekon Destanı’nda Türkler, Ergenekon ovasından çıkmak istediklerinde yol bulamazlar. Çare olarak da dağların demir madeni içeren bölümlerini eritip bir geçenek açmayı düşünürler. Demir madenini eritmek için dağların çevresine odun-kömür dizilir ve yetmiş deriden yetmiş körük yapılıp yetmiş yere konulur. Yedi ve yetmiş sayıları, dokuz ve katları ile birlikte, Türkler’in mitolojik sayılarındandır. Moğollar’ın mitolojik sayıları ise altı ve altmıştır. Destanda altmış yerine yetmiş sayısına yer verilmesi, bu efsanenin Moğolca bir metinden öğrenilmemiş olduğunu, Türkler’e ait olduğunu gösterir.

    Mağaralar, Türk mitolojisinde ve Türk halk düşüncesinde önemli bir yer tutarlar. Bu, yalnızca Göktürk efsanelerinde, Bozkurt ve Ergenekon destanlarında değil, Anadolu’daki masallarda da böyledir. Göktürk efsanelerinin, Bozkurt ve Ergenekon destanlarındaki motiflerin ufak değişikliklere uğramış örneklerini, Anadolu efsanelerinde de bulabiliriz. Hatta islami hikayelerde bile:

    Bir Anadolu efsanesinde Muhammed Hanefi (Hz. Ali’nin Hz. Fatma’dan sonra evlendiği ve bu evlilikten olan dört çocuğundan biridir. Diğer Çocukları; ise Ümmü Gülsüm, Zeynep ve Kasım’dır), önüne çıkan bir geyiği kovalar. Geyik bir mağaradan içeri girer. Muhammed Hanefi de geyiğin arkasından mağaraya girer. Mağaradan geçerek büyük bir ovaya varır ve burada Mine Hatun’la karşılaşır. Dikkat edilirse, bu Anadolu efsanesindeki mağara, Bozkurt’un hayatta kalan tek Türk gencini götürdüğü mağaranın ve mağaradan çıkılan ova da yine Bozkurt Destanı’ndaki kurdun, yaşayan tek Türk gencini mağaradan geçerek götürdüğü ovanın aynısıdır. Ayrıca yine bu ova, Ergenekon Destanı’ndaki Kayı ile Tokuz Oguz’un yurt tuttukları ovanın aynısıdır.

    Altay Türkleri’nin efsanelerinde de Bozkurt ve Ergenekon destanlarının izlerini görmek mümkündür. Bir Altay efsanesinde, bir bahadır avlanırken karşısına çıkan geyiği kovalamağa başlar. En sonunda bir Bakır-Dağ’ın önüne gelirler. Baştan başa bakırdan yapılmış olan dağ birden açılır ve geyik açılan delikten içeri girer. Genç bahadır da geyiği izler. Az sonra geyik kaybolur. Efsanenin devamında bahadır türlü canavarla, iyi yürekli yaşlı kişilerle, çok güzel kızlarla karşılaşır. Bu Altay efsanesinde de aynı mağara ve mağaradan geçilerek ulaşılan ova motifleri vardır ve bu Altay efsanesi, Muhammed Hanefi’nin efsanesine belirgin bir biçimde benzemektedir. Altay masal ve efsanelerinde bu tür öykülerin daha mitolojik biçimde olanları da vardır.

    Asya Büyük Hun Devleti’nde, bizzat Hun hakanının başkanlık ettiği törenler vardır. Bu törenlerden en önemlisinde, devletin ileri gelenleri toplanarak Ata Mağarası‘na giderler ve orada, hakanın başkanlığında dini törenler yapılır, atalara saygı gösterilir. Aynı törenler, Göktürk Devleti’nde de yapılagelmiştir. Bu adı geçen Ata Mağarası, Bozkurt’un Türk gencini düşmandan kaçırıp sakladığı ve Ergenekon’a ulaştırdığı mağaradır. Ancak bugün, bu mağaranın yeri bilinmiyor. Tabgaçlar da kayaları mağara biçiminde oyarlar ve burada yere, göğe, ata ruhlarına kurban sunarlardı. Bu kurban töreninden sonra da, çevreye kayın ağaçları dikilir, o bölgede kutsal bir orman oluşturulurdu. Asıl önemli olan nokta ise, bütün milletçe bunlara inanılması ve devletin de bu efsaneye saygı göstermesidir. Ayrıca, Aybek üd-Devâdârî’nin anlattığı, Türkler’in kökenine ilişkin ”Ay Ata Efsanesi”nde de mağara ve mağarada türeme motifi vardır. Bu efsanede de, Türkler’in ilk atası olan Ay Ata, bir mağarada meydana gelir. Ay Ata Efsanesi’ndeki mağara, ilk ataya bir ana rahmi görevi görmüştür.

    Ergenekon Destan’ı, Türkler’in yüzyıllarca çift sürerek, av avlayarak, maden işleyerek yaşayıp çoğaldıkları, etrafı aşılmaz dağlarla çevrili kutsal toprakların öyküsüdür. Ergenekon Destanı’nın önemli bir çizgisi, Türkler’in demircilik geleneğidir. Maden işlemek, demirden ve en iyi çelikten silahlar yapmak, Eski Türkler’in doğal sanatı ve övüncü idi. Ergenekon Destanı’nda Türkler, demirden bir dağı eritmiş ve bunu yapan kahramanlarını da ölümsüzleştirmişlerdir.

    Ergenekon Destanı ilk kez, Cengiz Han’ın kurmuş olduğu Türk-Moğol Devleti’nin tarihçisi Reşideddin tarafından saptanmıştır. Reşideddin, ”Câmi üt-Tevârih” adlı eserinde Ergenekon Destanı ile ilgili geniş bilgiler vermektedir. Fakat Reşideddin, -yukarıda da değinildiği gibi- bir Türk destanı olan Ergenekon Destanı’nı moğollaştırmıştır (Ergenekon Destanı’nın nasıl moğollaştırıldığı hakkında Prof.Dr.Bahaeddin Ögel’in, Türk Mitolojisi [1.cilt, 59-71. sayfalar] adlı yapıtında geniş bilgiler vardır).

    Ergenekon Destanı, Hıve hanı Ebulgazi Bahadır Han’ın 17.yy.da yazmış bulunduğu ”Şecere-Türk” (Türkler’in Soy Kütüğü) adlı esere de kaydedilmiştir.

    Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Kurtuluş Savaşında’ki Anadolu’yu, Ergenekon’a benzeterek aynı adı taşıyan bir kitap yazmıştır.

    Ergenekon Destanı’nda Bozkurt, öteki Türk destanlarında da olduğu gibi, ön planda ve baş roldedir. Bu kez Türkler’e yol göstericilik, kılavuzluk yapmaktadır.

    Bir rivayete göre Türkler, Ergenekon’dan 9 Martta çıkmışlardır. Başka bir rivayet ise bu tarihi 21 Mart (Nevruz Bayramı) olarak verir. Öyle anlaşılıyor ki, Ergenekon’dan çıkış işlemleri 9 Martta başlamış, 21 Martta da tamamlanmıştır.

     

     

     

    Destan aşağıda özetlenmiştir:

    Türk illerinde Türk oku ötmeyen, Türk kolu yetmeyen, Türk’e boyun eğmeyen bir yer yoktu. Bu durum yabancı kavimleri kıskandırıyordu. Yabancı kavimler birleştiler, Türkler’in üzerine yürüdüler. Bunun üzerine Türkler çadırlarını, sürülerini bir araya topladılar; çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman gelince vuruşma da başladı. On gün savaştılar. Sonuçta Türkler üstün geldi.

    Bu yenilgileri üzerine düşman kavimlerin hanları, beğleri av yerinde toplanıp konuştular. Dediler ki:

    “Türkler’e hile yapmazsak halimiz yaman olur !”

    Tan ağaranda, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar. Türkler,

    ”Bunların gücü tükendi, kaçıyorlar” deyip artlarına düştüler. Düşman, Türkler’i görünce birden döndü. Vuruşma başladı. Türkler yenildi. Düşman, Türkler’i öldüre öldüre çadırlarına geldi. Çadırlarını, mallarını öyle bir yağmaladılar ki tek kara kıl çadır bile kalmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdiler, küçükleri tutsak ettiler.

    O çağda Türkler’in başında İl Kagan vardı. İl Kagan’ın da birçok oğlu vardı. Ancak, bu savaşta biri dışında tüm çocukları öldü. Kayı (Kayan) adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Kagan’ın bir de Tokuz Oguz (Dokuz Oğuz) adlı bir yeğeni vardı; o da sağ kalmıştı. Kayı ile Tokuz Oguz tutsak olmuşlardı. On gün sonra ikisi de karılarını aldılar, atlarına atlayarak kaçtılar. Türk yurduna döndüler. Burada düşmandan kaçıp gelen develer, atlar, öküzler, koyunlar buldular. Oturup düşündüler: “Dörtbir yan düşman dolu. Dağların içinde kişi yolu düşmez bir yer izleyip yurt tutalım, oturalım.” Sürülerini alıp dağa doğru göç ettiler.

    Geldikleri yoldan başka yolu olmayan bir yere vardılar. Bu tek yol da öylesine sarp bir yoldu ki deve olsun, at olsun güçlükle yürürdü; ayağını yanlış yere bassa, yuvarlanıp paramparça olurdu.

    Türkler’in vardıkları ülkede akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, yemişler, avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, ulu Tanrı’ya şükrettiler. Kışın hayvanlarının etini yediler, yazın sütünü içtiler. Derisini giydiler. Bu ülkeye “ERGENEKON” dediler.

    Zaman geçti, çağlar aktı; Kayı ile Tokuz Oguz’un birçok çocukları oldu. Kayı’nın çok çocuğu oldu, Tokuz Oguz’un daha az oldu. Kayı’dan olma çocuklara Kayat dediler. Tokuz’dan olma çocukların bir bölümüne Tokuzlar dediler, bir bölümüne de Türülken. Yıllar yılı bu iki yiğidin çocukları Ergenekon’da kaldılar; çoğaldılar, çoğaldılar, çoğaldılar. Aradan dört yüz yıl geçti.

    <>Dört yüz yıl sonra kendileri ve süreleri o denli çoğaldı ki Ergenekon’a sığamaz oldular. Çare bulmak için kurultay topladılar. Dediler ki:

    “Atalarımızdan işittik; Ergenekon dışında geniş ülkeler, güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasını araştırıp yol bulalım. Göçüp Ergenekon’dan çıkalım. Ergenekon dışında kim bize dost olursa biz de onunla dost olalım, kim bize düşman olursa biz de onunla düşman olalım.”

    Türkler, kurultayın bu kararı üzerine, Ergenekon’dan çıkmak için yol aradılar; bulamadılar. O zaman bir demirci dedi ki:

    “Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kat demire benzer. Demirini eritsek, belki dağ bize geçit verir.”

    Gidip demir madenini gördüler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın altını, üstünü, yanını, yönünü odun-kömürle doldurdular. Yetmiş deriden yetmiş büyük körük yapıp, yetmiş yere koydular. Odun kömürü ateşleyip körüklediler. Tanrı’nın yardımıyla demir dağ kızdı, eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak denli yol oldu.

    Sonra gök yeleli bir Bozkurt çıktı ortaya; nereden geldiği bilinmeyen. Bozkurt geldi, Türk’ün önünde dikildi, durdu. Herkes anladı ki yolu o gösterecek. Bozkurt yürüdü; ardından da Türk milleti. Ve Türkler, Bozkurt’un önderliğinde, o kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününde Ergenekon’dan çıktılar.

    Türkler o günü, o saati iyi bellediler. Bu kutsal gün, Türkler’in bayramı oldu. Her yıl o gün büyük törenler yapılır. Bir parça demir ateşte kızdırılır. Bu demiri önce Türk kaganı kıskaçla tutup örse koyar, çekiçle döver. Sonra öteki Türk beğleri de aynı işi yaparak bayramı kutlarlar.

    Ergenekon’dan çıktıklarında Türkler’in kaganı, Kayı Han soyundan gelen Börteçine (Bozkurt) idi. Börteçine bütün illere elçiler göderdi; Türkler’in Ergenekon’dan çıktıklarını bildirdi. Ta ki, eskisi gibi, bütün iller Türkler’in buyruğu altına gire. Bunu kimi iyi karşıladı, Börteçine’yi kagan bildi; kimi iyi karşılamadı, karşı çıktı. Karşı çıkanlarla savaşıldı ve Türkler hepsini yendiler. Türk Devleti’ni dört bir yana egemen kıldılar.

    Türk Beğleri, Ergenekon’dan Çıkış Gününü Kızgın Demir Döğerek Kutluyorlar.

     

     

     

  • Bu ne biçim karargah

    Bu ne biçim karargah

    Savaş Süzal
    [email protected]

    Türklerin gurur kaynağı olan ve onurunu temsil eden Ergenekon adı konulan soruşturma, aslında bizlere bugüne kadar söylenmeyen birçok gerçeğin ortaya çıkmasına da neden oluyor. Bunlardan bence en önemlisi bizim askeri karargâhlarımıza sızmanın ne kadar kolay olduğunu göstermesi.

    Bir karargâh düşününki gizli görüşmelerin videosu çekilebiliyor, Dağlıca baskınının belgeleri, kuvvet komutanlarının günlükleri gazetelerde yayınlanabiliyor. Haberleşme özgürlüğünün en önemli merkezi sanki mübarek yerler. (Bu arada kusura bakmayın aklımdayken yazmam lazım, bizim zamanımızda askerlerin cerideleri, kızlarında günlüğü olurdu, devir ve kurumlar değişmiş anlaşılan)

    Eee, karargâhlar böylesine yolgeçen hanına dönerse bir gazetecinin, savcının eline geçen istihbarat bilgileri, neden PKK terör örgütünün eline geçmesin? Herhalde onlarda tüm operasyonlara ait bilgileri, Kandil’i ziyaret eden veya Mecliste bulunan kankaları aracılığıyla önceden alabiliyorlardır. Belki de uzun süredir kayıplarımız bu nedenle akıl almaz boyutlarda, her gün bir iki evladımızı şehit veriyoruz.

    Ben başından beri emekli askerlerin darbe yapacağına inanmadım. Bunun en son başarısız örneği 1963 yılında Albay Talat Aydemir tarafından denendi. Ancak bu gidişatın tehlikeli yanı, terörle mücadele eden komutanları, terörist diye gözaltına alıp yargılamaya başlamak. Ama biz bu başarıyı gösterdikten sonra yakında teröristlerle çarpışacak, asker ve subayda bulamayabiliriz. Acaba bu soruşturmaların amacı da bumu?

    Yahut ta birinci torba olayı ile gururu zedelenen Türk ordusunun siyasiler karşısında elini kuvvetlendirmek ve yola getirmek için oynanan bir başka oyun olabilir mi? Hani şu BOP veya Ilımlı İslam tezgâhları gibi. Bilemiyorum ama her şey o kadar çirkin ki, artık midem kaldırmıyor.

    Mutlaka yakında Atatürk’ü seviyorum demekte suç sayılacak. Gidiş o gidiş. Veya bir gece kalkacağız ki birileri, anayasa kaldırılmıştır, Kuranı Kerim yeni anayasamızdır, hâkimlerin yerini kadılar alacaktır derse de hiç şaşmayacağım. Yakışır da Araplara bu kadar özenilen bir ülkede Arapvari bir sisteme geçiş mutlaka ılımlı İslam olacaktır.

    İyi de Kral kim olacak. Şu anda krallar hep hastalıklı ve veliahtları kim olabilir. Yoksa birde taht kavgası mı yaşayacağız, halifelik geri gelecek mi? Plajlarda bikinili kadın görüntüleri gösteren Türk TV’leri de bu konuda çaba harcasa iyi olur. Zira yakında bu tür görüntüler de doğal olarak yasaklanacak.

    Tabii bu arada insan haklarına saygılı Avrupa Birliği ve ABD gözaltında daha neyle suçlandığını bilemeden ölen kişiler konusunu da, aynı kedilerin pisliğinin üzerini örtmeleri gibi örteceklerdir. Onlar için ölçü vatan ve milletini sevmeyeceksin, Türkiye’ye düşman olacaksın o zaman senden iyisi yok.

    Diyarbakırlara kadar giden gözlemcileri ve diplomatları için masum insanların ölmesi bir ölçü olamaz. Ancak teröristleri kollar ve korurlar. Olacak o kadar. Onlarda haklı, rahmetli futbol federasyonu başkanına Türk basının verdiği önem, yaşamını gözaltındayken kaybeden ve neden gözaltına alındığı bilemeden ölen zavallı Kuddusi Okkır’a verilmedi. Keneden insanların öldüğü bir ülkede susuzluktan Konya ovası çöle dönen bir memlekette aslında normal olmalı.

    Yani bizler hala kendi haklarımızı ve bize, insanlığımıza karşı işlenen suçlarda başkalarının çıkıp bizi savunmasını ve bize haksızlığı yapanları cezalandırmasını bekliyorsak vah bize. Yanmışız ki yanmış. Ha, birilerinin aklından bu tür olaylarla Atatürk’e inanları korkuttukları falan geliyorsa, kendilerine fizikteki etki ve tepki yasasını hatırlatırım. Vallahi kendi adıma söyleyeyim çok korktum.

    07.Temmuz.2008

  • Devrim yapacağız

    Devrim yapacağız

    Gaziantep’te düzenlenen mitinge katılan Tuncay Özkan, AKP hükümetini ve Ergenekon soruşturmasını eleştirdi

    TÜRKİYE genelinde 20 ilde dün ‘Biz Kaç Kişiyiz Platformu’nca, düzenlenen ‘Hukuka Saygı’ mitingi yapıldı. Ankara, İzmir ve İstanbul Kadıköy başta bir çok ilde yapılan mitinglerde özellikle Ergenekon operasyonuna gösterilen tepkiler dikkat çekti. Medyada çıkan ‘Emekli paşaların pazar günü Türkiye genelinde düzenleteceği mitinglerde olaylar çıkarılacak ve darbe için alt yapı oluşturacak’ haberleri yüzünden gergin başlayan mitinglerde tek bir olay bile yaşanmadı. Mitinge katılarlar ise Ergenekon operasyonuna öfke kustu. Özellikle miting ve darbe arasında bağlantı kurulması eleştirildi. İstanbul Kadıköy’deki mitingde atılan sloganlar ise dikkat çecikiydi: “Hainler mecliste, yurtseverler hapiste”, “Hükümet istifa, Tayyip Yüce Divan’a”, “Vatan, namus, ahde vefa”, “Ne ABD ne AB, tam bağımsız Türkiye”, “Orduya uzanan eller kırılsın” ve “Gün gelecek, devran dönecek, AKP halka hesap verecek.” Binlerce kişinin yürüdüğü İstanbul’daki mitinge Atatürkçü Düşünce Derneği, Biz Kaç Kişiyiz Hareketi, Memleket Sevdalıları Derneği üyeleri katıldı. Özellikle Memleket Sevdalıları Derneği üyeleri, giydikleri Türk bayraklı, kırmızı beyaz forma ile dikkat çekti.Ankara’da alanda 10. Yıl Marşı çalındı
    Ankara’da Türk bayrakları ve Atatürk posterleri taşıyan platform üyeleri, Abdi İpekçi Parkı’nda bir araya geldi. 10. Yıl Marşı’nın çalındığı mitingde konuşan Biz Kaç Kişiyiz Platformu Ankara İl Başkanı Ali Hikmet Canpolat, Ergenekon gözaltılarını eleştirdi, “Kimse unutmasın, hukuk bir gün herkese lazım olabilir” dedi. İzmir Karşıyaka Demokrasi Meydanı’ndaki mitinge katılanlar ise ellerindeki Türk Bayrakları’nı sallayarak, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz”, “Ne ABD ne AB, tam bağımsız Türkiye” sloganları attı.

    Vural Savaş: Bizi de Ergenekon’a alsınlar

    Yargıtay Onursal Başsavcısı Vural Savaş, Antalya’daki mitingde yasalara aykırı dinlemeler yapıldığını söyledi. Bu delillerle hiçbir mahkemenin sanıkları mahkum edemeyeceğini öne süren Savaş, “Ben de Ergenekon soruşturmasına konu olabilirim. Mert konuşmanın zamanı geldi. Gitsinler bizi de Ergenekon’a alsınlar, o şerefe erişelim” dedi.

    Prof. Batum: Hukuku değiştirmek istiyorlar

    Mersin’de ‘Hukuka saygı’ paneline katılan ve Türkiye’nin çok zor bir dönemden geçtiğini belirten Prof. Dr. Süheyl Batum şöyle konuştu: “Günümüzde yaşanan sorunlar, hukukun değiştirilmesi isteğinden kaynaklanıyor. Kavga bu nedenle büyük. İktidarı, özgür basın, aydın kesim ve hukuk olmak üzere üç temel unsur sınırlandırır. Ancak medyanın yüzde 85’i, aydın kesimin bir bölümü nasıl olduysa susturuldu. Tek kalan hukuk da değiştirilmek, hatta kaldırılmak isteniyor. Bu sadece Türkiye’de değil, dünyanın büyük bölümünde aynı.”

    Özkan: Sandıktan çıkıp devrim yapacağız

     

    Gaziantep’te düzenlenen mitinge eski bakanlardan Yaşar Okuyan’la birlikte katılan gazeteci Tuncay Özkan ise AKP hükümetini ve Ergenekon soruşturmasını eleştirdi. Özkan, “Hiçbir zalim karşısında boynumuzu eğmedik, eğmeyiz. Biz darbe değil, sandıktan çıkıp devrim yapacağız” diye konuştu…

     

     

     
    Vatan Gazetesi – 7 Temmuz 2008
  • Denizbank’ı iyi ki satmışım

    Denizbank’ı iyi ki satmışım

    07.07.2008 | Jale Özgentürk | Referans Gazetesi 

    Önce Denizbank’ın yüzde 75 hissesini Belçikalı Dexia’ya 2 milyar 437 milyon dolara satarak sürpriz yaptı. Ardından 15 büyük grupla yarışarak Karayolları arazisini rekor fiyata alarak şaşırttı. Ahmet Nazif Zorlu, şimdi enerji, tekstil, beyaz eşya, elektronik ve gayrimenkul sektörlerinde büyümek üzere yola çıktı. Zorlu ‘Birincilik peşinde değiliz ama piste hep önde koşacağız’ diyor.
     
    Ahmet Nazif Zorlu… Türkiye’nin sıfırdan başarı öykülerinin en parlak örneklerinden birinin yaratıcısı. Tekstilde, beyaz eşya ve elektronikte yaptığı yatırımlarla 1980’lerden sonra Türkiye’nin önemli gruplarından biri haline gelen Zorlu, 1997’de özelleştirmeyle sadece beyaz bir kağıt ve bankacılık ön izni olarak bünyesine kattığı DenizBank’ı, 2006’da 2.5 milyar dolara Belçikalı Dexia’ya satarak farklı bir kulvara girdi. Finanstan çıkıp yeni bir sektör olarak gayrimenkulü seçen Zorlu’nun yine özelleştirmeden 15’e yakın grupla yarışarak 800 milyon dolara Karayolları arazisini satın alması ise başka bir sürprizdi.
    Son dönemin Türk ekonomisine yeni heyecan getiren işadamlarından biri olarak dikkat çeken Ahmet Nazif Zorlu, şimdi enerji, tekstil, beyaz eşya, elektronik ve gayrimenkul sektörlerinde büyümek üzere yola çıktı. Zorlu, “Birincilik peşinde değiliz ama pistte hep önde koşacağız” diyor. Açılan davalar nedeniyle Danıştay 6’ncı Dairesi tarafından durdurulan daha sonra ise itirazı kabul edilen Karayolları arazisiyle ilgili korku yaşamadığını söylüyor ve “Ülkemden, hukukundan korkmuyorum. Ülkemden kazandığımı ülkeme yatırıyorum. Kazandığım para artık benim değil Türkiye’nin. Yatırımlara devam edeceğim” diyor.
    Zorlu ile hem dünya hem de Türkiye ekonomisinde yaşanan gelişmeleri ve grup stratejilerini konuştuk:
     
    Dünya ekonomisinde ciddi bir kriz döneminden geçiyoruz. Gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz?
    Dünyada 1990’lı yıllarda Amerika’da başlayıp ardından Çin, Hindistan gibi ülkelerin katıldığı bir büyüme süreci yaşandı. Bu büyüme süreci dünyayı büyüttü. Çin, yüzde 13’lere varan büyüme oranlarına ulaştı. Her yıl Avrupa’nın yarısı kadar büyüme demek bu. Bir de 1991’de başlayan demirperde ülkelerin dağılması da dünya ekonomisine olumlu yansıdı. O ülkelerde de tüketimin başlamasıyla dünyaya canlılık, para bolluğu geldi. 2002’den beri ise dünyada yaşanan para bolluğunu ben hayatım boyunca görmedim. Milyar dolarlar rahatlıkla konuşulur oldu. Ancak şimdi yeni bir dönem yaşanıyor. ABD’de finans sektöründe başlayan krizin nedeni 30 sene vadeli kağıtlarla fiktif büyümeler. Sanal ticaretin kağıt üzerinde büyümesi. Bunun getirdiği bir balon vardı. Balon patlamadı da, delindi, küçülmeye başladı.
    Resesyondan söz edebilir miyiz? Türkiye’ye nasıl yansıyor bu kriz?
    Evet resesyon görülmeye başladı. Ama Türkiye birinci çeyrekte büyüdü. Bu da enteresan. Bu gelişmiş ülkelerde başlayan kriz gelişmekte olan ülkeleri etkileyecek. Türkiye’yi etkiler mi? 2001’deki kadar etkileyeceğini düşünmüyorum. Türkiye’de hiçbir şey olmazsa bir soru işareti olur. Etkilenmeyeceğim, etkilenmeyiz diye bir şey yok. Tedbirli olunmalı. Fazla borçlanmamak, açık pozisyonda kalmamak, risk altına girmemek lazım. İhracatta önemli artış var. İç pazarda durgunluk var mı derseniz, var. Bu da gerçek. Türkiye özelleştirmeleri yapmasaydı, radikal kararları almasaydı, Özal döneminden beri piyasa ekonomisine geçmeseydi çok daha kırılgan olurdu. Bugün artık devletin elinde hiçbir şey olmaması lazım.
     
    Özelleştirmelerde yabancı sermaye de etkin oldu. Bu arada sizin banka da dahil satışlar oldu. Yabancı sermayeye yönelik bazı eleştiriler, korkular var.
    Dünyaya baktığınız zaman Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Avrupa’da bankalara baktığınız takdirde halka açık şirketlerin yüzde 50-60’ı yabancılarındır. Önemli olan senin kurumlarının zenginleşmesidir. Kurumlar ne kadar çok kârlı olursa devlet de oradan vergisini alır. Türkiye niye hâlâ bu durumda. Avrupa’ya bakın alt yapısını tamamlamış, insanların sosyal hakları tamamlanmış, işsizlik oranı az, herkes geçimini temin ediyor. Önemli olan bu. Paran yok büyüyemiyorsun. Adam 500 milyar dolar getirse kötü mü olur. Bana göre bu tartışma artık yersiz.
     
    Bankanızı sattığınıza memnun musunuz?
    Nasıl memnun olmayayım ki. Ticarette memnuniyet sattığınız fiyatla bugünkü fiyata baktığınız zaman anlaşılır. Şimdi niye sattık bankayı? Bankacılık öyle bir şey ki kazanıyorsun, büyümek mecburiyetindesin. Devamlı sermaye koyacaksın. Can dayanmaz. Sadece bankacılık yapıp orada büyüyeceksin, kazandığını içeriden çekmeyeceksin.
    Denizbank satışından ciddi bir sermayeniz oldu. Finanstan da çıktınız. Bundan sonrası için stratejileriniz ne?
    Zorlu Grubu olarak yatırımlarımıza devam ediyoruz. Tekstil, beyaz eşya ve elektronikte yatırımlarımız vardı. Finans sektöründen çıktıktan sonra dedik ki yepyeni bir sektöre girelim. Gayrimenkule girdik. Enerjide de büyüme kararı aldık. Bugün Türkiye’nin enerjiye büyük ihtiyacı var. Bugüne kadar neden enerjiye gitmediniz derseniz, sektörün devletin elinde olmasıydı. Yüzde 90 devletteydi. Devlet kar zarar hesabı yapmıyordu. Mesela elektrikte otomatik fiyatta geç kalınmıştır. Daha evvel olsaydı bu elektrik fiyatları daha gerçekçi olurdu. Bugünkü zam bu kadar yüksek olmazdı. Alıştıra alıştıra yapılırdı.
     
    Enerjide neler yapacaksınız. Projeleriniz neler?
    Rüzgar, kömür ve hidrolik konularında yatırım yapacağız. Dağıtımlardan da bazılarına gireceğiz. 2012 yılında 4000 megavat güce ulaşmak hedefimiz.
    Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Türkiye’nin stratejik sektörlerini belirleyen bir çalışma yapıyor.
    Türkiye’nin sektörel bazda nasıl büyümesi gerektiğini belirlemesi, bir sanayi politikası olması lazım. Mesela otomobil. 10 yıl önce bu sektör sıkıntıdayken bugün ihracatı 20 milyar dolarlara çıkmış. Efendim bunun yüzde 80’i ithalat diye eleştiriliyor. Olsun kendini geliştirirsin, yan sanayi kurarsın. İstihdam yaratıyorsun. Montajla da başlayabilirsin. Bu zaman içerisinde olur. Biz Manisa’da beyaz eşya fabrikasını kurduğumuzda bir tek yan sanayi yoktu. Şimdi 15-20 yan sanayi kuruluşu var. İthalattan da çekinmemek lazım.
     
    Tekstil konusunda bazı soru işaretleri var. Sizin tekstilde de önemli yatırımlarınız var. Bu sektöre yönelik bakış açısını doğru buluyor musunuz?
    Tekstil emek yoğun bir sektör. Sanıldığı gibi bitti diye de bir şey yok. Geçen yıl 20 küsur milyar dolar ihracat yaptı bu sektör. Bu sektörü gözden çıkaramazsınız. Bizim grup olarak tekstilde ihracatımız 5’inci ay sonu itibariyle yüzde 20’nin üzerinde arttı. Türkiye’nin geçmişine baktığınız zaman tekstilin bir geçmişi var. Biz artık tekstilde alt yapıya sahibiz, her türlü birikimiyle çok iyi yerlere geldik. Biz Zorlu grubu olarak 2005 yılında ihracatımız yüzde 25 düştü. Ama farkı gördüler. Geri gelmeye başladılar, bizim kalitemizi anladılar.
     
    Türkiye yıldız sektörlerden biri olarak kabul ettiği elektronikte ise hata yaptı, desteklemekte geç kaldı. Şimdi yeni çabalar var. İşe yarar mı?
    Elektronikte hiçbir zaman fırsatlar kaçmaz. Ama tabiî ki biz LCD’deki camı yapmayı kaçırdık. Orada teknoloji olarak adamlar yatırımlarını amortismanını yaptı. 9’uncu jenerasyonlara geldiler. Bunu Türkiye kaçırdı. Şimdi ikinci dönem var. Malzemelerini yazılımlarını yaparak rekabetçi duruma gelebiliriz, geliriz de. Vestel zaten bu yatırımını başlattı. Bu sektörde Polonya hükümeti destekler verdi. Uzakdoğulu firmalar buraya gittiler. Şimdi onlar birer birer oradan kaçmak istiyor, arayışta. Mühendis bulamıyorlar, işçilik pahalı, adam bulamıyorlar, yavaş yavaş döneceklerdir. Ciddi bir fırsat var.
     
    Destekleme nasıl olmalı?
    Buradaki desteklemeler çok iyi belirlenmeli. Sadece Ar-Ge olmaz. Polonya bu ülkelerde büyük destekler verdi. 400 milyon euroluk yatırımın 200 milyon eurosuna teşvik verdi. Bunu biz kendimiz için istemiyoruz. Biz kendimizden veriyoruz zaten. Devlet, sanayici işbirliği yapmak mecburiyetindedir. Bu işbirliği yapılmazsa, ikisi birbirini sömürüyor görürse o zaman ileri gidemeyiz. Ben para kazandığımda en büyük ortağım devlet. Ben şirketlerimden para alamıyorum ama devlete vergimi düzenli ödüyorum. Ne olursa olsun ister yerli ister yabancı sermaye yeter ki yatırım yapsın. Biz bu kadar yatırım yaptık. 30 bin çalışanımız var. Buradan çıkacağım de hadi bakalım, çıkabiliyor musun? Sürekli yeni yatırım yapmak mecburiyetindesiniz.
     
    Karayolları arazisine rekor fiyat ödediniz, davalar nedeniyle biraz başınız ağrıdı. Son karar sizin lehinize çıktı.
    Dava açıldığında Ahmet Bey bu kadar para verdin korkmuyor musun dediler. Dedim ki niye korkacağım. Ülkemde yatırım yapıyorum ve ülkeme güveniyorum. Bu ülkeden kazandığım parayı bu ülkeye yatırmak istiyorum. Yani her işadamı korkarsa, benim ülkemde başıma şu iş gelirse ne olur diye düşünürse olmaz. Bu ülkenin sanayide olduğu gibi gayrimenkulde de çok şey yapması lazım. Şehirlerin güzelleşmesi lazım. Gelecek nesillere bizim bir kültür bırakmamız lazım. Biz ülkemize, adaletine, hukukuna güveniyoruz. Güvenmeye de devam edeceğiz. Ben ilk gün söyledim. Biz oraya kültür varlığı dikmek istiyoruz. Orası yeşil alanlarıyla, insanların uğrak yeri olacak bir merkez yaratmak istiyoruz. Bir taş yığını getirmek istemiyoruz.
     
    Yani bir sorun çıkacağını düşünmüyorsunuz… Teklif verirken inceleme yapmış mıydınız? Bu gelişmeleri bekliyor muydunuz?
    Ne sorun olsun. Orada bir yapılaşma var. Emsalleri var. Yasa var 93’de çıkmış. Herşey çıkmış. Biz başkalarından hariç bir şey yapmıyoruz. Ayrıca başkalarından farklı yapıyı yükseltmiyoruz. Orada 150 metre çıkan var, biz 106 metreden yukarı çıkmıyoruz. Zaten satış öncesinde devlet, Anıtlar Kurulu’ndan, belediyeden görüş almış. Kimseye niye dava açtın diyemeyiz. Ama adalet kararını verecektir. Biz burayı şeffaf bir şekilde özelleştirmeden aldık. 15 grup girdi. Hukuka baktığımızda başka türlü bir karar beklemiyoruz. Biz diyoruz ki ükemize güveniyoruz, hukuka güveniyoruz. Yatırımlarımı yapmaya devam ediyoruz.
     
    Proje ne aşamada? Yarışma sonuçlandı mı? Davalar yüzünden gecikme yaşadınız mı?
    Proje yarışması devam ediyor. Bir aylık bir gecikme oldu. Ama bunu geceyi gündüze ilave ederek, kapatacağız. Deva arazisinde yıkımlara başladık. İzmir’de bir konut projesi için izin aldık. Rezidans yapacağız. Bu tür yatırımları merkezi yerlerde yapmak istiyoruz. Şehirlerin güzelleşmesine bir katkı yapmak için bunu istiyoruz. Biz sanayide olduğu gibi gördüklerimiz ülkemizde uygulamak istiyoruz.
     
    ORTAKLIĞA AÇIĞIZ GELENE GİT DEMEYİZ
    Yeni ortaklıklar ya da şirket satışınız var mı?
    Ortaklıklara açığız, gelene git demeyiz. Ama şu anda sadece beyazeşyada Whirpoll’la görüşmelerimiz sürüyor. Biz ortaklık yaparsak hem ülke, hem kurum, hem de iyi bir ortaklık sürecinin sonsuz olması gibi kurallara dikkat ediyoruz. Satış ise düşünmüyoruz. Sözkonusu değil.
     
    PİSTE KOŞMAYA DEVAM EDECEĞİZ
    Zorlu için gelecek hayaliniz ne? Nasıl bir grup olacaksınız?
    Bizim 55 senelik bir geçmişimiz var. 1970’lerden sonra sanayiye geçtik, bugün 30 bin kişiye istihdam yaratmış bir grubuz. Yıllardır ihracat şampiyonluğunu elimizde tuttuk. Hala 3 milyar dolar ihracat yapan bir grubuz. Bizim gibi 100 şirket olsa 300 milyar dolar ihracat olur. Yatırımlarımıza devam edeceğiz ama ben arkadaşlarıma şunu söylüyorum. Piste koşmaya devam edeceksin illa birinci olacağım diye değil. Ancak açık gerilerde değil, parmak ucu bile başarıdır. Herkes birinci olamaz. İlkelerimiz bu. Hedefimiz bu.
     
    Rakamlarla Zorlu
    * 54 şirket 30 bin çalışan var. 2007 ihracatı 3 milyar dolar.
    *2007 cirosu 4.6 milyar dolar.
    * 2008 hedefi 6 milyar dolar.
    *2010 hedefi ise 10 milyar dolar.
     
    Ahmet Nazif Zorlu kimdir?
    Denizli’de ailesinin ürettiği çarşafları satarak başladığı ticareti, Bursa’da ağabeyiyle kurduğu tekstil fabrikası izledi. Çorlu’da perde fabrikası kurdu. 2004’te Fransa’da perde üreten Concord’u bünyesine kattı. 1990’dan sonra sıkıntıya giren Vestel’i alarak elektronik alanına girdi. Güney Afrika ve ABD’de yatırımlar yapan Zorlu, Forbes’ın 2007 Milyarderler Listesi’nde 1.8 milyar dolarlık servetiyle 557. sırada yer aldı.
     
  • Taraf’tan 3. darbe planı!

    Taraf’tan 3. darbe planı!

    Sarıkız ve Ayışığı darbe planlarından sonra Taraf Gazetesi 3’üncü bir darbe planın ortaya çıktığı iddiasını bugünkü manşetine taşıdı.

    Taraf şimdi de Ergenekon’un tutuklusu Şener Eruygur’un Jandarma Genel Komutanlığı’nın son günlerinde hazırladığı ve öncekilere göre çok daha keskin ifadeler, somut şahıs isimleri içeren ‘Eldiven’ kod adlı darbe planını yayımladı. Plan, 1 Temmuz’da Eruygur’a ait evrak arasında bulundu.SORUŞTURMA ASIL ŞİMDİ BAŞLIYOR

    Eruygur’un yakalanmasıyla ele geçen bu ve öteki belgelerle ilgili olarak Taraf’ın görüştüğü birden fazla emniyet yetkilisi şu görüşte birleşti: Bugüne kadar yakalanan belgeler bir yana, Eruygur’dan elde edilenler diğer yana. Çetenin faaliyetlerine ilişkin soruşturma çok daha derinleşecek.

    ÇOK AŞAMALI EL KOYMA PROJESİ

    ‘Eldiven’ darbesinin şeması, ilk adımın ordunun komuta kademesinin ikna edilmesi, TSK içinde genel mutabakat sağlanması, Yüksek Askeri Şura’da uygun terfilerin yapılması olduğunu gösteriyor. 10. Cumhurbaşkanı Sezer’in etkinliğinden istifade edilmesi de planın vazgeçilmezi.

    YUMRUK İNDİRİLDİKTEN SONRA NELER OLACAKTI

    ‘Eldiven’ kod adlı darbe şemasına göre, hükümet bir çok cepheden yıpratılıp AK Parti bölündükten sonra, ‘Eldivenli Yumruk’ indirilecekti. Bu aşama, şemada ‘Dönüş Mümkün Değil’ sözüyle ifade edildi. Askeri müdahaleyi tanımladığı anlaşılan bu noktadan sonra yapılacak şöyle sıralandı: Anayasa, Siyasi Partiler ve Seçim Kanunu değiştirilecek. Eğitim, Milli Güvenlik stratejileri ve dış politika yeniden şekillendirilecek.

    AYGÜN, ELDİVEN’DE KENDİSİNİ DE GÖRDÜ

    Son Ergenekon operasyonunda ilk gün tutuklanan ATO Başkanı Sinan Aygün’ün adı, Eldiven darbe planında açıkça yer alıyor. Bu, Aygün’e gözaltına soruldu. Cevabı ‘Bu belgede adımın geçtiğini ilk kez görüyorum’

    Toplam 11 sayfalık sunumdan notlar:

    TSK’DA UYUMSUZLUK

    Sarıkız ve Ayışığı’nın devamı olana yeni planın girişinde ‘TSK içinde darbe planlarını destekleme’ bakımından uyumsuzluk olduğu belirtiliyor ve ‘bu uyumsuzluğu aşmak için yapılacaklar’ art arda sıralanıyor.

     

     

     
    Vatan Gazetesi – 8 Temmuz 2008
  • Türk Ordusundan rahatsızlıkta Batı-Siyasal İslam birlikteliği

    Türk Ordusundan rahatsızlıkta Batı-Siyasal İslam birlikteliği

     
    2 Temmuz 2008
     Yaşar Nuri Öztürk [email protected]  

    Batı’nın, özellikle Avrupa’nın Türk Ordusu’na kini tarihin tanıdığı en amansız kinlerden biridir. 

    İngilizler İstanbul’u işgal ettiklerinde ilk istedikleri, Cuma selamlığındaki askerlerimizin oradan uzaklaştırılması olmuştur. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 8/138) 

    Türkiye, benzeri bir rahatsızlığa, AKP iktidarı döneminde tanık oldu. Anımsayalım, bir AKP ‘milletvekili’nin TBMM’deki ‘Mareşal Atatürk’ tablosuyla, TBMM’de güvenlik görevi yapan askerlerin yürüyüşleri sırasında çıkardıkları seslerden şikâyeti üzerine, 2000’li yıllarda tartışılmıştı.

     

    Aynı AKP‘nin kurmay isimleri Türk Ordusu’ndan rahatsızlıklarını değişik vesilelerle ve değişik tavırlar sergileyerek ortaya koymaktadırlar. Bir milletvekilinin,Türk Ordusu’na mensup birliklerin ve okulların Ankara dışına çıkarılmasını ve başkentin ‘askerî bir kent’ görünümünden kurtarılmasını istemesi ayrı bir örnektir.

     

    Ayrı ve talihsiz bir örnek…

     

    Ne ilginç! Atatürk’ten rahatsızlık konusunda, Haçlı Batı ile siyasal İslamcı odaklar tarihin her döneminde bir biçimde kader ve mücadele birliği yapmışlardır. Bugün de aynen böyle yapmaktalar.

    Tam bu noktada, Falih Rıfkı Atay şu ibret verici tespiti vicdanlarımıza iletiyor:

     

    “Kurtuluş Savaşı öncesindeki işgal sırasında, ordu kumandanlarını şu veya bu vasıta ile küçük düşürmek bir parola idi.” ((Atatürk’ün Bütün Eserleri, 8/138)

     

    Bugün de aynı değil mi?

     

    İlker Başbuğ’un İsrail gezisi sırasında  çekilen resimleri ve bunların dinci bir gazetede yayınlanması, Türk Ordusu’ndan rahatsızlığın tarafları arasındaki yardımlaşmanın yeni bir belgesidir. O fotoğrafları o dinci gazeteye kimler servis yaptı? Her halde turist rehberleri değil.

     

    TÜRK ORDUSU NEDEN RAHATSIZ EDİYOR

     

    Batı’nın Türk ordusuna kininin sebebi sadece Türk ordusunun caydırıcılığı, Haçlı tasallut ve emperyalizmi karşısındaki susturucu ve püskürtücü gücü değildir. Sebeplerin başında, Türk ordusunun, sadece ordu olarak kalmayıp Türk tarihinde aydınlık ve atılımın öncüsü oluşu gelmektedir.

     

    Türkiye, bunca devrimi böylesine kansız ve kavgasız bir biçimde ve çok kısa bir zaman çerçevesinde nasıl başardı? Ordunun, sadece ‘asker’ olarak kalmayıp, aydınlanma ve ilerlemenin öncülüğünü de yapmış olması sayesinde…

     

    Türkiye’nin işte böyle bir kaderi olagelmiştir. Beğenirsiniz veya beğenmezsiniz, ama gerçek budur.

     

    Türkiye, sanayi devrimini gerçekleştirmemiş, bunun için de, cumhuriyet ve demokrasiyi taşıyan temel iki sınıf olan burjuva ve proleteryayı oluşturamamış bir ülkedir. Buna rağmen hem cumhuriyeti hem de aydınlanmanın motor unsurları olan temel devrimleri akıl almaz bir maharetle hayata geçirebilmiştir. Nasıl? Ordu’nun aydınlanmadaki öncülüğü sayesinde…

     

    Batı’da; demokrasi, özgürlük, insan hakları ve aydınlanmanın yaratıcı ülkelerinden biri olan Fransa’da, sanayi devrimi yaşanmış, burjuva ve proletarya doğmuş olmasına rağmen, cumhuriyetin yerleşmesi büyük badirelerden sonra gerçekleştirilebilmiştir. Serüvene bakın:

     

    1792 cumhuriyetin kuruluşu, 1799 Napolyon’un İmparatorluğunu ilanı, 1814 yeniden krallığa  dönüş,  1848 ikinci cumhuriyetin ilanı, 1852 yeniden imparatorluk tartışması ve nihayet 1871’de bugünkü anlamda cumhuriyetin kuruluşu.

     

    Batı bunları biliyor. Batı, bizim birçok nimeti ve değeri, Atatürk’ün eşsiz dehası sayesinde bedavadan elde ettiğimizi de biliyor. Millet olarak bizi kıskanırken, birey olarak Atatürk’e tatmin bulmaz bir kinle diş biliyor. Batı için Atatürk, Orta Asya steplerinin metafizikten habersiz, aydınlık, akıl ve bilim nedir bilmez vahşilerini, tarihsel süreç anlayışlarının hiçbiriyle izah edilemeyecek bir maharetle, aydınlanmanın doruğuna taşıyan, cumhuriyet ve laiklikle donatan affedilemez bir düşmandır.

     

    Atatürk öldü, bu iş bitti diyemezsiniz. Diyebilmenize engel bir güç ve gerçek var: Türk Ordusu.

     

    Türk Ordusu, Atatürk demek, Atatürk’ün ölümsüzlüğünün göstergesi ve garantisi demektir.

     

    Türk ordusu, tagallüp ve tahakküm unsuru değil, öncelikle aydınlanma ve demokrasi unsuru olarak yer almıştır bizim tarihimizde. Batı şöyle düşünmekte ve bunun gereğini yapmayı değişmez iman olarak taşımaktadır: Türk ordusu ya yok olmalı, yahut da ruhu pörsütülmelidir. Birincisini yapmak imkânsız denecek kadar zordur. İkincisine gelince, Türkiye’nin içinden elde edilecek hain ve gafillerle gerekli işbirliği kurulursa amaca ulaşmak mümkündür.

     

    İşte bugün bu ‘mümkün’ gördükleri amaca ulaşmaya çalışıyorlar. Çünkü Haçlılar biliyorlar ki, İslam dünyasında, o arada Türkiye’de, Atatürk’ün Anıtkabri’ni yok etmeyi Kâbe’yi yok etme şartına bağlasalar, buna razı olacak alçakların sayısı epeycedir.

     

    Batı, özellikle son birkaç yılda, İslam dünyasında yakaladığı bu tarihsel fırsatı heba etmemek için can havliyle çırpınıyor. Esasında nefret ettiği AKP’yi bağrına basıp var gücüyle desteklemesi AKP‘de, az önce değindiğimiz hayatî emellerine uygun her şeyi bulmasındandır.

     

    O halde, Türk ordusunu tâciz etmek ve etkisizleştirmek Avrupalı için iki maksada hizmet etmektedir:

     

    1. Haçlı emel ve egemenliğine darbe vuran bir numaralı gücü zaafa uğratmak,

     

    2. İslam dünyasının kaderini değiştirecek örneklere imza atan bir aydınlatma ve ilerletme gücünü etkisiz kılmak.

     

    Büyük Atatürk, Türk ordusunun, işaret ettiğimiz bu özellikli durumuna çok erken bir zamanda dikkat çekmiştir. 30 Ağustos 1925 günü Kastamonu’da yaptığı bir konuşmada bu gerçeğin altını emsalsiz bir vukufla şöyle çiziyor:

     

    “Ordumuz, milletin ilerleme ve yükselme adımlarına öncü olmuştur. Milletimizin bütün inkılaplarında birinci adımı işgal etmiştir. Diğer milletlerde, ordu ile millet yekdiğeriyle daima karşı karşıyadır. Halbuki iş bizde tamamıyla tersinedir…” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, 17/290)

     

    İşte, Türk Ordusu dendiğinde Haçlı Batı’yı rahatsız eden temel sebep budur.

     

    Bu temel sebebi bilmeden Türkiye’nin dış politikalarına, özellikle AB ile ilgili politikalarına yön vermeye kalkmak, uçuruma giden kayalıklarda gözleri bağlı olarak yol almaya benzer. Böyle bir yol alışın en dikkat çekici örneği ise AKP iktidarının uyguladığı dış politika, özellikle AB politikasıdır.

     

     

    AKP’NİN DIŞ POLİTİKASI

     

    Büyük üzüntü duyarak söylemeliyim ki, AKP’nin uyguladığı genelde Batı politikaları, özel olarak da AB politikaları Türkiye üzerindeki Haçlı emellerine tatmin fırsat ve imkânı yaratan, temelinden basiretsiz politikalardır. Eğer ‘basiretsiz’ tâbirine itiraz ediliyorsa, onun yerine kullanılacak kelime çok daha ağır ve sarsıcı olacaktır.

     

    Bu politikaların üçüncü bir izahı yoktur.

     

    Daha neyi bekleyecekler! Gün bu gündür.

     

    İLK ADIM MGK

     

    Türk Ordusu’nu etkisizleştirme operasyonu, MGK’ya tasallutla başladı.

     

    Tabiî önce MGK, sonra da devamı…MGK bunların, âdeta korkulu rüyası idi. Varsa yoksa MGK. Bunların MGK ile ilgili söz ve tavırlarını okuyunca insan gayrı ihtiyarı şunu düşünüyor: Güneş tutulmaları, gök taşlarının düşmesi, ozonun delinmesi, doğal felaketlerin ortaya çıkması, 11 Eylül terör dehşeti vs. şu bizim MGK yüzünden olmasın!..

     

    Gerçek şu ki, Hıristiyan Avrupa’nın bir tür ‘üst kurmaylar Grubu‘ olan Avrupa Parlamentosu (AP) için MGK, asırlarca korkulu rüyalar yaşatmış bir gücün sembolü olarak ortadadır. Bu sembolden rahatsız olmamalarını beklemek, sadece saflık değil, ahmaklık olur…O MGK ve hatırlattığı güçler ayakta durdukça, bizi AB‘ye üye yapacaklarını sanmak da öyle…Unutmayalım, AKP iktidarının oylarıyla MGK’nın kolu-kanadı kırılıp ‘sivilleştirilme’ işlemi TBMM’de tamamlandığı gün (30 Ağustos 2003) Avrupa âdeta bayram etmişti. Türkiye ve Türkleri tâciz eden demeçleriyle ünlü Günter Verhuegen, gülücükleri ve heyecan dolu demeçleriyle bu bayramın âdeta resmî duyurusunu yapmıştı.

     

    MGK’nun işini bitirdiler; şimdi doğrudan doğruya orduya bindiriyorlar. Fırsatlar yaratarak, bahaneler üreterek, sağdan girerek, soldan girerek, şöyle veya böyle, belirli aralıklarla Türk Ordusu’na mutlaka ve muhakkak sataşıyor veya saldırıyorlar.

     

    6 Ekim 2004 İlerleme Raporu’nu, 17 Aralık 2004 Zirve Kararları’nı, 3 Ekim 2005 Müzakere Çerçeve Belgesi’ni ve nihayet, 8 Kasım 2005 Katılım Ortaklığı Belgesi’ni okuyun, bu söylediklerimi belgeleyecek çok şey bulacaksınız.

     

    Suat İlhan, işin gerçeğini ta bel kemiğinden yakalamış. Şöyle yazıyor:

     

    “Anlaşılıyor ki, Avrupa, bin yıldan daha uzun zamandan beri kahrını çektiği Türk Ordusu ile, AB mevzuatı içinde hesaplaşmaya niyetleniyor. Gerçekte hesaplaşmaya başladılar. AB’nin açık amaçlarından birinin, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni küçültmek, etki ve caydırıcılığını azaltmak olduğu anlaşılıyor.” (Suat İlhan, Avrupa Birliğine Neden Hayır, s.27-28)

     

    Türk milleti, ordusuna tasallut ve sataşmanın en kahırlı dönemini yaşıyor denebilir.

     

     SÖZÜN ÖZÜ

     

    Avrupa’nın Müslüman Türk’ü tarihe gömme düşünün gerçeğe dönüşmesinin talep belgesi olan Sevr, Mustafa Kemal tarafından engellendi. Gök gözlü kumandan, kollarına girip savaş meydanlarına çektiği milletiyle Sevr’i yırtıp bir paçavra gibi yazanların ve imzalayanların suratına attı.

     

    Mustafa Kemal, Batılı-Haçlı kini doruk noktasına çıkaran bir iş yaptı. Onu asla affetmezler. Mustafa Kemal onların genlerini tâciz etti, tarihsel rüyalarını kararttı, ufuklarını, ocaklarını söndürdü.

     

    Mustafa Kemal Atatürk‘e yönelik Batı düşmanlığını değerlendirirken bu arka planı unutmak gafletini gösterenlerin aklına şaşarım.

     

    Şimdi, Türk yeniden ‘Hasta Adam‘ haline getirildi. Düyunu Umûmiye, değişik adlar altında yeniden yaratıldı. Sevr’in şartlarını, çeşitli gerekçelerle ‘sineye çekilir’ bulan yeni Damat Ferit ekipleri ihdas edilip gereken yerlere oturtuldu.

     

    Batılı-Haçlı  için gün tam bu gündür. Korkulu rüyanın tepelenmesi için uygun zamandır.

     

    Mustafa Kemal’i olmayan bir Sevr kulvarındayız.

     

  • Ermeni Ithamlarini Elimine Etmekde Dev Bir Adim

    Ermeni Ithamlarini Elimine Etmekde Dev Bir Adim

     03 Temmuz 2008, Kaynak : Radikal

    Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Parlamenter Asamblesi’nin (AGİTPA) 1915 olaylarıyla ilgili Ermeni iddialarına karşı Türkiye’nin konunun tarihçilerin arşiv araştırmaları yoluyla çözümlenmesi tezini benimsediği kaydedildi. Kazakistan’da yapılan genel kurula katılan Türk Grubu Başkanı ve AKP milletvekili Alaattin Büyükkaya, ‘Demokrasi, İnsan Hakları Komisyonunun AGİT’te Saydamlık’ konulu raporu görüşülürken Türk heyetinin verdiği önergenin kabul edildiğini belirtip bunun bir ilk olduğunu kaydetti. AGİT BM’den sonra dünyanın en büyük uluslararası teşkilatı konumunda. 

  • Başbağlar Katliamının 15. Yıl Dönümü

    Başbağlar Katliamının 15. Yıl Dönümü

    Başbağlar Katliamının 15. Yıl Dönümü

    Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar köyünde, 15 yıl önce terörisler tarafından katledilen 33 kişi törenle anıldı.

    Başbağlar’da 5 Temmuz 1993 tarihinde PKK terör örgütü tarafından gerçekleştirilen saldırıda katledilen 33 vatandaş, şehit edilmelerinin 15. yıl dönümünde törenle anıldı. Aradan geçen zamana rağmen köyde acılar tazeliğini korurken, törende duygu dolu anlar yaşandı.

    Erzincan’a 204 kilometre uzaklıkta bulunan Barasor Vadisi’nin en son köyü olan Başbağlar’a 5 Temmuz 1993 tarihinde eli kanlı PKK terör örgütü üyesi 100 kişilik grup gelerek, yatsı namazında bulunan köyün erkeklerini bir alanda topladı.

    Köyde kadın, çocuk ayrımı yapmadan meydanda yaklaşık 1,5 saat terör örgütünün propagandasının yapılmasının ardından erkekler köyün 100 metre uzaklığında ki kavaklık bölgeye götürülerek katledildi.

    Terör örgütünün gerçekleştirdiği saldırıda 29 kişi kurşuna dizilirken, biri çocuk 4 bayan da yakılan evlerde diri diri yanarak can verdi.

    Başbağlar’da yaşanan katliamın üzerinden 15 yıl geçmesine rağmen ne Başbağlar ne de Erzincan halkı yaşananları unutamadı.

    Köy meydanında düzenlenen törende, minik çocuklar açtıkları Türk bayrakları ve ellerine aldıkları dövizlerde teröre lanet okudu.

    Anma törenine Erzincan Valisi Ali Güngör, Erzincan Milletvekili Sebahattin Karakelle, Kemaliye Kaymakamı Yasin Özcan, Kemaliye Belediye Başkanı Mustafa Haznedar, İl Genel Meclisi Başkanı Sinan Kartal, Jandarma Alay Komutanı Kıdemli Albay Recep Gençoğlu, Erzincan Belediye Başkan Yardımcısı Adnan Güler, bazı daire müdürleri ve Başbağlar halkı katıldı.

    Saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunması ile başlayan anma töreninde konuşan Başbağlar Köyü Muhtarı Ali Akarpınar, “5 Temmuz 1993 tarihinde Başbağlar köyü kendi halinde yaşarken, milletine, bayrağına bağlılığı bir suç görülerek, akşam ezanı sırtlan sürülerinin hücumu ile 33 vatandaşımızı bir anda kaybettik. 214 hane, cami, okul, halk evi kundaklanarak yakılmıştır. Böyle bir acıyı yaşayan kardeşiniz olarak Allah kimseye böyle bir acıyı yaşatmasın.” dedi.

    Başbağlar Köyü Muhtarı Ali Akarpınar, Başbağlar’ın Sivas’ın başlangıcı olmadığını, Sivas’ın sonucu olduğunu vurguladı.

    Daha sonra kürsüye gelen AK Partili Erzincan Milletvekili Sebahattin Karakelle de Sivas ile Başbağlar hakkında düşüncelerini dile getirdi.

    Bu ülkenin bayrağının kanla boyandığını belirten Milletvekili Karakelle, “Biz şanlı bir geçmişi kahramanlık destanlarıyla dolu, tarihi olan asil bir milletin evlatlarıyız. Biz Çanakkale’de Türkü ile Kürdü ile Lazıyla, Çerkeziyle, Alevisiyle et tırnak gibi destan yazdık. Bu ülkenin bayrağını kanımızla boyadık. Sınırlarını kanımızla çizdik. Bugünde 70 milyonu bölmeye kimsenin gücü yetmeyecektir. Bu Ermeni taşeronu içimizdeki hainler dış güçlerden beslenen bebek katili Abdullah Öcalan’ın uşaklarını inlerinde imha edildi. Edilmeye de Allah’ın izniyle devam edilecektir. Yeter ki biz birlik ve beraberliğimizi bozmayalım.” diye konuştu.

    Sivas’ta evlatlarını kaybeden anaların acısının yüreğini dağladığını ama Başbağlar’da ki anaların acısınında aynı şekilde yüreğini dağladığını ifade eden Karakelle, “Sivas’ta evlatlarını kaybeden analarında acısı yüreğimizi yakıyor. Ama Başbağlar’da ki analarında acısı yüreğimizi yakıyor. Biz bugün burada Sivas’ı kınayıp da, Başbağlar’ı kınamayanları da yüksek sesle kınıyorum. Biz Sivas’ı da kınıyoruz, 70 milyonu kardeş sayıyoruz. Bu 70 milyonu kardeş sayamayanlara lanet olsun diyorum, PKK’ya içimizdeki hainlere PKK terör örgütüne terör örgütü diyemeyenlerin de demeyenleri de yüce Türk adına onları da kınıyoruz. Buradan bu vatan için bayrak için canlarını feda eden tüm şehitlerimize Allahtan rahmet diliyoruz.” şeklinde konuştu.

    Son olarak söz alan Erzincan Valisi Ali Güngör ise terörün sağı solu ve mantığı olmadığına dikkat çekerek, “Nereden gelirsen gelsin Türkiye Cumhuriyetine ve vatandaşlarına en temel hakkı olan yaşam hakkına saldırı düzenleyenler karşılarında güvenlik güçlerimizi ve yüce devletimizi bulacaklardır.” dedi.

    Yapılan konuşmaların ardından 2001 yılında Başbağlar köyünde meydana gelen yangında evi yanan 10 vatandaş için yapılan konutların tapuları ve anahtarları teslim edildi.

    Daha sonra Başbağlar köyünde 5 Temmuz 1993 tarihinde şehit edilen 33 vatandaş anısına yaptırılan şehitlik ziyaret edildi. Duaların okunmasının ardından tören sona erdi.

    15 yıl önceki kanlı saldırıda dedesini kaybeden Elif Akpınar (11) ise “Keşke dedem yaşasaydı, ben de onu görebilseydim.” diye konuştu.

    Haber Yayın Tarihi: 05 Temmuz 2008 Cumartesi Saat 16:06

  • İran’da PJAK Elebaşı Öldürüldü

    İran’da PJAK Elebaşı Öldürüldü

    İran’da PJAK Elebaşı Öldürüldü

    06.07.2008 18:12

    İran-Türkiye-Irak sınırında operasyon düzenlendiği duyuruldu.

    İran, terör örgütü PJAK’a yönelik operasyonlarda bir elebaşının öldürüldüğünü açıkladı.

    Devrim Muhafızları Komutanlığı, İran-Türkiye-Irak sınırında düzenlenen operasyonlarda bir teröristin öldürüldüğünü, birinin de sağ ele geçirildiğini duyurdu.

    4 teröristin yaralandığı çatışmalarda, örgütün ağır zaiyat vererek dağlık bölgelere sığındığı kaydedildi.

    Bölgedeki operasyonların aralıksız sürdüğü belirtildi.

  • Emekli Orgeneraller Hurşit Tolon ile Orgeneral Şener Eruygur tutuklandı.

    Emekli Orgeneraller Hurşit Tolon ile Orgeneral Şener Eruygur tutuklandı.

    Eski 1’inci Ordu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon ile eski Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur dün gece çıkartıldıkları nöbetçi mahkemede terör örgütü kurmak ve lideri olmaktan tutuklandı.

    ERGENEKON soruşturmasının 3. aşamasında gözaltına alınan eski Jandarma Genel Komutanı ve Atatürkçü Düşünce Derneği Gene Başkanı emekli orgeneraller Şener Eruygur ile eski 1. Ordu Komutanı Hurşit Tolon dün gece tutuklandı. İstanbul Nöbetçi 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin her iki sanığı terör örgütü kurmak ve yönetmek suçlamasıyla tutukladığı bildirildi. Mahkemenin Türk Ceza Kanunu’nun 312’nci maddesi kapsamında, “Cebir ve şiddet uygulayarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmaya kısmen ya da tamamen engellemeye teşebbüs etmek” suçlamasından karar aldığı belirtildi. Böylece Ergenekon’da son bir yıl içinde tutuklananların sayısı 58’e yükseldi.

    Daha önce aralarında ATO Başkanı Sinan Aygün’ün de bulunduğu 8 kişi tutuklanarak cezaevine konulurken, Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay, Tümamiral İlker Güven Prof. Ercüment Ovalı, Erol Mütercimler, Adnan Türkkan ve Neriman Aydın’ın bulunduğu 11 kişi serbest bırakılmıştı.

    Önceki gece tansiyonu yükseldiği için Taksim Hastanesi’ne kaldırılan Eruygur tedavisinin tamamlanması üzerine dün yeniden adliyeye getirildi. Eruygur ile Tolon savcı tarafından ifadeye alındı. Ancak Tolon ve Eruygur, savcılıkta sorgulanırken, gözaltı süresi bitti. Şüpheliler hakkındaki 4 günlük yasal gözaltı süresi dün sabah 07.00’da doldu. Ancak yol kayıplarının da hesaplanmasıyla bu süre 15.00’e kadar uzatıldı. Tolon’un ifadesi tamamlanıp, Eruygur’un ifadesinin alındığı sırada bu süre dolunca, savcı ifade tutanağına yasal süre dolduğu için ifadenin bitirildiğini yazdırdı ve iki emekli orgenerali tutuklanmaları istemiyle nöbetçi mahkemeye sevk etti. Saat 22.00 sıralarında başlayan Tolon ve Eruygur’un mahkemedeki sorguları saat 02.00 sıralarında sona erdi. Generallerin avukatları yargılamanın adil olmadığını öne sürerek, karara itiraz edeceklerini açıkladılar. Tolon ve Eruygur, sabaha karşı Metris Cezaevine gönderildi.