Şırnak’ta hain tuzak: 3 şehit |
| Terör örgütü PKK’nın yola döşediği mayının patlaması sonucu 3 askerimiz şehit oldu
DHA
ŞIRNAK’ın Güçlükonak İlçesi yakınlarında PKK’lı teröristlerin yola döşedikleri mayını uzaktan kumandayla patlatması sonucu jandarma erler İskender Ercan, Mehmet Gidiş ve Mehmet Koç şehit oldu. Teröristleri etkisiz hale getirmek için bölgede hava destekli operasyon başlatıldı. Güçlükonak İlçesi’nin Havan Mevkii Koçyurdu kesimindeki karayolunda bu sabah mayın arama- tarama faaliyeti yürüten güvenlik güçlerine, PKK’lı teröristler mayınlı tuzak kurdu. PKK’lı teröristler askerlerin arama tarama faaliyeti sırasında karayoluna daha önceden döşedikleri mayını uzaktan kumanda ile patlattı. Patlamada Jandarma erler İskender Ercan, Mehmet Gidiş ile Mehmet Koç şehit oldu. Şehit askerlerin cenazeleri, Şırnak 23’üncü Jandarma Sınır Tümen Komutanlığı’nda düzenlenen törenin ardından toprağa verilmek üzere memleketlerine gönderildi. Şehit olan İskender Ercan’in Kocaeli, Mehmet Gidiş’in Batman ve Mehmet Koç’un ise Gaziantepli oldukları öğrenildi.
|
Blog
-

Şırnak’ta hain tuzak: 3 şehit
-

Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof Dr Yusuf HALAÇOĞLU görevinden alındı
Yazar TDTKB Cumartesi, 26 Temmuz 2008
Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu görevinden alındı.
Türk Tarih Kurumu’nda millî birlik ve beraberliğimize yönelik yapmış olduğu önemli araştırmalar ve çalışmalarla tanınan Yusuf Halaçoğlugörevinden alındı. Sözde ermeni iddiaları ile ilgili çok ciddi çalışmalarda bulunan Halaçoğlu’nun alınması kafalarda soru işareti bıraktı. 15 yıldır görevini başarıyla sürdüren Halaçoğlu’nun, Ermenistan ile Türkiye arasında başlatılan “diyalog” sürecinde görevinden alınması manidar karşılandı.Prof. Dr. Salim Çöhce ise Halaçoğlu’nun görevden alınması ile ilgili olarak “Kırgınız ve çok kızgınız” yorumunu yaptı. Çöhce, “Üç beş Ermeni rahatlayacak diye böyle bir insanın, konusuna bu kadar hakim bir akademisyenin görevden alınması hiç hoş değil. Halaçoğlu, Ermeni meselesinde çok güzel çıkışlar yapmış ve Türk milletinin elini güçlendirmiştir. Son dönemde, arşivlerin dünya kamuoyunun dikkatine açılmasını talep ederek, bu meseleyi ve kavgayı Ermeni diasporasının sahasına taşımıştı. Bu, Türkiye’nin uzun yıllardır istediği ama yapamadığı bir girişimdi. Görevden alınması bizi üzdü” dedi.
Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’ndan boşalan makama tarihçi Prof. Dr. Ali Birinci’nin getirilmesi bekleniyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile ilişkisinin son derece iyi olduğu öğrenilen Prof. Birinci 1947’de Hendek’te doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, İktisat ve Maliye Bölümünden mezun olduktan sonra, Emniyet Genel Müdürlüğü, Cumhuriyet Üniversitesi’nde görev yaptı. 1993’de doçent, 2000’de yakın çağ tarihi profesörü oldu. 2002-2004 yılları arasında Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi’nde dersler verdi. Tarih ve Toplum, Dergâh, Yeni Türkiye, Polemik, Türk Yurdu, Kebikeç ve Müteferrika dergilerinde yakın devir siyasi hayatı, tarihî şahsiyetleri ve yazarları hakkında yazılar yazdı.
Kaynak:
ERMENİ GÖRÜŞMELERİ…
ŞEBNEM ÖZBEK [[email protected]]
19 Şubat tarihinde Ermenistan’ın Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Sarkisyan; Rus gazetesine verdiği demeçte Türkiye ile “ön koşulsuz” görüşmelere başlayabileceklerini belirtmişti. Ve bizim bildiğimiz kadarıyla 8 Temmuz’da İsviçre’de bu görüşmeler başladı.
Ancak her ne kadar Sarkisyan; ön koşulsuzluktan söz etse de Wall Street Journal’a verdiği demeçte sözde Ermeni soykırımı konusunda -eğer ilişkiler normalleşir ise- Erdoğan’ın “iddialar ortak tarih komisyonu kurularak araştırılsın” teklifine sıcak bakabileceklerini belirtti.
Anlaşılan o ki AKP Hükümeti bu “ön koşulu” kabul etmiş ki görüşmeler başlamış. Bu görüşmelerin içeriği hakkında Amerika ve bazı Avrupa Birliği üyesi ülke başkanlarının bilgilendirildiği hatta özellikle Amerika’nın görüşmelere başlanması için her iki ülkeye de baskı yaptığı bilinmektedir. Buna karşılık görüşmelerin basından gizlenmesinin nedeni olarak; Ermenistan halkının bu konudaki “haklı hassasiyetine” Türk Heyetinin saygı göstermesi olduğundan bahsediliyor. Ermeni diyaspora sözcülerinden Anisonyan; bu görüşmelerde bir takım mutabakatlara varıldığını, bunun önemli olduğunu, Türkiye’nin; Ermenistan ile arasını iyi tutmadığı müddetçe, Azerbaycan ve Hazar’a ulaşmasının güç olduğu yönünde beyanlar vermiştir.
Tam da görüşmelerin basına sızdığı şu günlerde Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu, hiçbir gerekçe gösterilmeden görevden alındı. İnsanın aklına ister istemez Ermenilerin soykırım konusunda; tüm dünyaya yalan söylediğini, sadece bizim değil onların belgelerine de dayanarak ispatlayan Halaçoğlu’nun bu görüşmeler sonucunda görevden alındığı gelmiyor değil. Çünkü yerine atanacağı iddia edilen; Prof. Ali Birinci’nin Ermenistan ile iyi ilişkiler kurulması düşüncesinde olduğu ve A. Gül ile de arasının iyi olduğu söylenmektedir. Bu görevden alınma Erdoğan’ın da işine gelmiştir. Etnik milliyetçiğin önünü açan “Türkiyelilik” kavramını dilimize sokan Erdoğan olmuştur. Oysa Halaçoğlu Alevi Kürtlerin göçe tabi olmak istemeyen devşirme Ermeniler, Anadolu’da kendilerini Kürt Aşireti olarak gören bir çok aşiretin de 16. yüzyılda Türkmen Aşiretleri olduğunu ispatlamıştı.
Peki Ermeni Cumhurbaşkanının bahsettiği ilişkilerin “normalleşmesi” konusu tam olarak ne? Türkiye’nin yıllardır Ermenilere uyguladığı örtülü ambargo. Yani gümrük kapılarının açılması ve ticaretin geliştirilmesi. Bugün Ermenistan’ın ticaret hacmi 2 milyar dolar civarında ve bunun büyük bir çoğunluğu borçla ve Ermeni Diasporasının sayesinde gerçekleşmekte.
Görüldüğü gibi rakam o kadar küçük ki; sınır kapısının açılması, ile Kars ve civarının kalkınacağı yönünde çıkan haberler tamamen Ermeni yanlılarının çıkardığı asparagas haberlerdir. Kaldı ki; Türkiye ile Ermenistan ticari ilişkileri, zaten İran ve Gürcistan üzerinden gerçekleşmektedir. Ermenistan’ın sınır kapısının açılması için uluslar arası girişimlerde bulunmasının nedeni tamamen iç politikaya yöneliktir. Ayrıca uluslar arası siyasette sınır kapısının açılması Ermeniler tarafından; “sözde soykırımın utancı ve Türklerin özür dileyişi” olarak lanse edilecektir.
AKP Hükümeti başa geldiği günden bu yana, uyguladığı yanlış dış politikayı Ermeni ilişkilerinde de uygulayacak gibi görülüyor. Nedir bu yanlış dış politika? Biz iyi niyetimizi göstermeliyiz, ilk adımı biz atmalıyız, atılan adımlara mutlaka karşılık vermeliyiz. (Kıbrıs ve Anan Planı, AB)
Türkiye geçmişten bu güne kadar; topraklarımızda gözü olduğunu, Türkler tarafından soykırıma tabi tutulduklarını her platformda dile getiren, anayasasını ve bağımsızlık bildirgesini tamamen Türk düşmanlığı üzerine oturtan, Türklerden nefret etmeyen Ermenileri kendilerinden görmeyen, Yukarı Karabağ’da Azeri topraklarını işgal etmesine, Hocalı’da Türkleri katletmesine rağmen Ermenilere, zaten haddinden fazla iyi niyet göstermiştir. 1988 deki depremde insani yardım göndermiş, Ermenistan’ı 1991 yılında koşulsuz tanımış, havayolumuzu kullanmalarına izin vermiş, Karadeniz Ekonomik İşbirliğine girmesini veto etmemiş, AB tarafından gönderilen temel gıda maddelerinin sınırımızdan geçmesine izin vermiştir.
Peki öteden beri tüm iyi niyetimize rağmen; hiçbir adım atmayan, karşılıklı ilişkiyi sınırların açılmasına, Türklerin sözde soykırımı kabul etmesine, tazminat ödemesine ve kendine toprak verilmesine bağlayan Ermenistan; ne oldu da bugün bu taleplerini sesli dile getirmek yerine, gizli görüşmelerle pazarlığa tabi tuttu ve AKP de bu pazarlığa olumlu yanıt verdi?
Sorunun yanıtı çok basit: emperyalist güçlerin enerji ihtiyaçları. Yani; Avrupa Birliğinin ve Amerika’nın, Orta Asya ve Hazardaki enerji kaynaklarına ulaşma isteği. ABD ve Avrupa’nın Asya’daki enerji kaynaklarına -Rusya’yı mümkün olduğunca saf dışı bırakarak- ulaşmak için başlattığı “Nabucoo Projesi” gibi projeleri hayata geçirmek için Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan’ın işbirliğine ihtiyacı var. Bunun için de son dönemlerde Kafkaslarda önemli diplomatik çalışmalar yürütüyor. Tabi bütün bunlar için Türkiye’nin de işin içinde olması gerekiyor.
Ermenistan bağımsızlığını kazandığı günden itibaren her ne kadar ABD ile ilişkilerini güçlendirmeye çalışsa da sırtını Rusya’ya dayamaktan geri durmamıştı. Ancak Gürcistan ve Azerbaycan’ın Rusya’ya karşı tutumu netleştikten sonra Ermenistan; Batı yanlısı tutum sergilemeye başladı. İşte bu gizli görüşmeler; Amerika ve Batı’nın Hazar petrollerini Rusya’ya yedirmemek için Ermenistan ve Türkiye ilişkilerinin düzelmesi yönünde, her iki ülkeyi de zorlamaları neticesinde başlamıştır.
Rusya ise; Ermenilerin, ABD yanlısı tavır sergilemesi karşısında; Bakü Zirvesinde “Karabağ Azeri toprağıdır” açıklaması ile Ermenistan’a gözdağı verdi. Rusların Doğu’daki uç kalesi konumunda bulunan Ermenilerin, Türkiye ile ilişkilerini düzeltme yönünde görüşmelere başlaması, Rusya’nın dış politikada çark etmesine neden olmuştur.
Değişen bu konjonktüre göre adım atması gereken Türkiye ise; başta da değindiğim gibi Prof. Halaçoğlu’nu görevden almayı tercih etmiştir. Kaldı ki Türkiye Hazar petrollerine ve Azerbaycan’a “Demir İpekyolu” projesi ile en az maliyetle ulaşmak için Gürcistan ve Azerbaycan ile anlaşmaya varmıştır. Yani bu konuda Anisonyan’ın dediği gibi Ermenilere ihtiyacı yoktur.
Türkiye Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi “bize ne gibi bir menfaat sağlayacak” sorusunun yanıtını, gene bir soru ile verebiliriz. Siz AKP’nin iktidar olduğu süre boyunca; kısa, orta ve uzun vadede milli çıkarlarımızı koruyan ve ülkemiz menfaatine olan hangi anlaşmaya imza attığını gördünüz? Yani; Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkilerini düzeltmesinin kendine ne ekonomik ne de siyasi hiçbir fayda sağlamayacağı, aksine özellikle sözde soykırım konusunda elini zayıflatacağı aşikardır. İlişkinin normalleşmesi Ermenistan ve Batı’nın işine yarayacaktır.
ŞEBNEM ÖZBEK
25-07-2008
——————–
From: Yuksel Oktay [mailto:[email protected]]
Halaçoğlu engel mi, pürüz mü?
TÜRK Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun görevden alınışı “Bayram yok, seyran yok; bu da nereden çıktı?” diye hayretle karşılanmamalıdır, arkasından neler geleceği belli değil…
Pek açık açık söylenmese de Halaçoğlu’nun “Ermenilerin sözde soykırım iddialarına karşı şahinlerden olduğu” ima ediliyor.Hele, Ermenilerle gizli kapaklı görüşmeler başlamışsa…
Bazılarının aklına Kıbrıs ve “yes anemciler” geliyor.
* * *
HER ŞEY, Avşarlarla ilgili bir sempozyumda Halaçoğlu’nun yaptığı konuşmayla başlamıştı:
“Müslümanlığı kabul etmiş ve kendisini Türk olarak kabul etmiş insanlar gelip Anadolu’ya yerleşmiştir.(…) Araştırmalarımızda şunu gördüm ki, pek çok Kürt dediğimiz insanlar Türkmen asıllı. Yapısal olarak söylüyorum ama bununla beraber bir şey daha ifade ediyorum, hatta hatta şöyle söyleyeyim: Kürt Alevi olarak bilinen birçok insan da maalesef Ermeni dönmeleri. TİKKO’nun içinde yer alan, PKK içinde de yer alan insanlardan birçoğu bunlardan. Yani bizim zannettiğimiz gibi Kürt hareketi değil, PKK veya TİKKO harekatı.”(x)
Bu konuşmadan sonra yer yerinden oynadı, Halaçoğlu neredeyse linç edilecekti, ama belgeleri kimse yalanlayamıyordu.
* * *HALAÇOĞLU, geçmişlerini öğrenmek isteyenler olduğunu söylüyor ve bir örnek veriyordu:
“Geçenlerde Bitlisli bir arkadaş bana geldi. Hocam biz Kürdüz, bize Hasaniler derler, aşiretimi öğrenmek istiyorum, dedi. Bilgisayardan Hasanileri sorguladığımda karşıma Eski İl’den (Konya) Döğer boyundan çıktı, kendisine verdim, ama buna benzer geçmişini öğrenmek isteyen o kadar çok insan çıkıyor ki…”
* * *PROF. DR. İlber Ortaylı da, “Halaçoğlu’nun yazdıklarının ve tebliğlerinin bilime ters düşen hiçbir yanı yoktur” diyor, “lakin” diye de ekliyor:
“TTK Başkanı’nın sık sık bu gibi yorum ve bilgileri, basın konferanslarında, kalabalık salon toplantılarında hatta açık havada, yaylalarda gündeme getirmesi yanlıştır.”
İlber Ortaylı’nın çok ciddi bir itirazı da var:“İnsanlar kimliklerini kendileri açıklarlar. Türkiye’de onların yerine, birilerinin kimliği açıklama eğilimi son derece yanlıştır.”
* * *
PEKİ, Türk-Ermeni görüşmelerinde Halaçoğlu bir pürüz müdür, bir engel midir?
Türk-Ermeni görüşmelerinde ana konu nedir?
Ermenilerin soykırım iddiaları.Halaçoğlu, soykırım iddialarına dayanak gösteren “tehcir” için de şöyle diyor:
“Eğer birileri bir şekilde terör hareketlerine girişerek yabancı kuvvetlere de destek vererek, içinde yaşadıkları ülkeye karşı savaşarak ihanet etmişlerse, herhalde, o ülkenin ihanet edenlere karşı, hem de güvenliği sağlamak düşüncesiyle harekete geçmesi meşru değil mi?”
* * *
BU sorunun cevabı “evet” olsa dahi, “Cumhuriyet dönemi, Türk gençliğini, tarihi düşmanlık yerine, barışı hâkim kılmak felsefesi üzerine inşa etmiştir.”
Halaçoğlu’nun bu görüşlerinin, Ermenilerle yapılacak görüşmede engel, pürüz olup olmayacağı önümüzdeki günlerde anlaşılacaktır.Kıbrıs’ta Rauf Denktaş’ı da engel, pürüz olarak görmediler mi?
Bekleyeceğiz!
* * *
HALAÇOĞLU’na demişler ki:“Türkün Türke propagandasını yapıyorsunuz, boş verin!”
Halaçoğlu, “Evet, öyle yapıyoruz!” demiş:
“Önce benim halkım anlamalı bunu, bu konuyu bilmeli. Yabancı toplumlarla, kendi halkımızın desteğini almadan nasıl mücadele edebiliriz. Öyleyse Türk olduğumuzu önce kendi halkımıza göstermeliyiz. Bunu öğrettiğimiz zaman dünyayla baş edebiliriz.”
* * *
DEMEK Kİ Halaçoğlu’nun bu görüşleri bazılarının hoşuna gitmemiş ki, görevden aldılar.
Denktaş’ın görüşleri de hoşlarına gitmemişti ki!..
———————-
(x) Tarih Gelecektir, Prof. Halaçoğlu, Babıali Kültür Yayıncılığı.From: SS Aya <[email protected]>
MILLIYET-24 TEMMUZ 2008
Semih İdiz
Erivan için düşündürücü bir tören
Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan devlet başkanlarının bugün Kars’ta temelini atacakları Bakü-Tiflis-Kars demiryolu projesi, Erivan’a kendi bölgesinde içine düştüğü yalnızlığı bir kez daha hatırlatacak.
Bugünkü tören, tüm girişimlerine rağmen, ne Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı projesini ne de bu projeyi engelleyebilen Ermeni diyasporası için de yeni bir darbe olacak. Peki, hal böyle olunca, Ermeniler hâlâ aynı yolda ısrar edecekler mi?
Amerika’daki Ermenilerin onulmaz Türk düşmanlığına tanık olmuş birisi olarak bu kesimden umutlu değiliz. Nitekim bu kesim bugünlerde, Ermenistan’ın ilk Cumhurbaşkanı Levon Ter Petrosyan için olduğu kadar, mevcut Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’a da ateş püskürüyor.
Sarkisyan, Türkiye ile uzlaşma yolları aradığı için Taşnak güdümündeki diyaspora Ermenileri tarafından “davaya ihanetle” suçlanıyor. Ancak, Erivan’ın içine düştüğü çıkmazdan kurtulma ihtiyacını giderek daha fazla hissettiği de bir gerçek.Şahinleri kızdıracak
Arminfo ajansının hafta başında verdiği bir haber de bunu doğruluyor. Basınımızda da yer alan habere göre, Ermenistan Başbakanı Tigran Sarkisyan, Ermeni diyasporasından gelen genç bir grupla buluşmasında şunları söylemiş:
“Ermenistan’da yaşayalım ya da yaşamayalım, Ermeniler olarak önceliğimiz başkalarıyla çatışmak değil, halkımızın refahı için çalışmak olmalı… Tarihimiz ve adalet için savaşa evet, ama bunu kontrolsüz saldırganlık olarak algılamaya hayır.”
Bu sözlerin, aynen Cumhurbaşkanı Sarkisyan’ın Wall Street Journal’da çıkan ve Türkiye ile diyalog arayışını ortaya koyan yazısı gibi, Ermeni diyasporasındaki şahinleri kızdıracağı kesin.Diyaspora bihaber
Bu şahinlerden biri de Amerika’da yayımlanan Asbarez gazetesinin yorumcularından Garen Yegparyan.
Cumhurbaşkanı Sarkisyan’a kızan Yegparyan’ın 14 Temmuz tarihli yorumuna bakılacak olursa, tecrit edilmiş olmak Ermenistan’a yarar bile sağlamış. Türk-Ermeni sınırının açılması durumundaysa, Ermenistan’da yerli üretim zarar görecekmiş.
Bu sözler diyaspora Ermenilerinin, bırakın bölge gerçeklerini, Ermenistan’ın çektiği sıkıntılardan bile bihaber olduklarını gösteriyor. Oysa BM Kalkınma Programı’nın taze verileri, Ermenistan’da son yıllarda yakalanan nispi büyüme hızının tekrar düşmeye başladığını ortaya koyuyor.Karabağ’da adım atmak
Kısacası, Ermenistan’ın dünyaya açılması gerekiyor. Bunun da Türkiye üzerinden olacağını artık diyaspora Ermenileri dışında herkes görüyor. Bugün Kars’ta yapılacak tören de bunu tekrar kanıtlayacak.
Bu tören, Ermenistan’ın, stratejik olan bu tür bölgesel projelere dahil olmak suretiyle halkının refahı için sağlayacağı avantajları tekrar ortaya koyacak. Öte yandan, Ermenistan’ın bölgede gelişen sisteme entegre edilmesinin Güney Kafkaslar’da istikrara da katkı sağlayacağı aşikâr.
Erivan’ın, bunun yolunu açmak için, özellikle Karabağ sorunu açısından atması gereken cesur adımlar var. Türkiye’nin de, elbette ki, Erivan’ın attığı her olumlu adıma olumlu karşılık vermesi gerekecek, ki bunun olacağına dair somut işaretler artıyor.
Sonuçta seçim Ermenistan’ındır. Ya onulmaz Türk düşmanı diyaspora mensuplarının yolundan gidip bunun bedelini yalnızlıkla ödemeye devam edecek ya da kendi önünü açıp bölgesel bir oyuncu olacak. -

Ergonekon’un TSK ve MİT ile ilişkisi yok
Ergenekon soruşturmasına ilişkin 2455 sayfalık iddianamenin içeriği açıklandı.İşte iddianamede en çarpıcı bölüm: “Ergenekon terör örgütünün TSK ve MİT ile ilgisi yok.”
“Ergenekon Davası”nda 86 sanık,“silahlı terör örgütüne üye olmak”,“silahlı terör örgütüne yardım etmek”,“cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmak veya görev yapmasını engellemeye teşebbüs”,“Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine karşı halkı silahlı isyana tahrik”,“patlayıcı madde bulundurmak, atmak ve bu suçları azmettirmek”,“Danıştay saldırısına ve Cumhuriyet gazetesine patlayıcı madde atmak suçlarına azmettirmek”,“devletin güvenliğine ilişkin gizli belgeleri temin etmek, kişisel verileri kaydetmek”,“askeri itaatsizliğe teşvik”,“halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik”ve benzeri suçlamalar kapsamında yargılanacak. -

IKDP Yetkilisi: Irak Askerlerinin Kerkük’e Girmesine İzin Vermeyeceğiz
Ikdp Yetkilisi: Irak Askerlerinin Kerkük’e Girmesine İzin Vermeyeceğiz
25 Temmuz 2008, Cuma
Başkanlığını Mesut Barzani’nin yaptığı Irak Kürdistan Demokrat Partisi’nden (IKDP) bir yetkili, Irak’ın orta ve güney kesiminden askerlerin Kerkük’e girmesine engel olacaklarını söyledi.
Irak Parlamentosu’nun yerel seçimlerle ilgili kabul ettiği yasa tasarısı Cumhurbaşkanı Celal Talabani ve yardımcısı Ali Abdülmehdi tarafından veto edildi. Mecliste yeninden görüşülecek tasarı, Kerkük’te güvenliğin peşmergelerden alınarak Irak Ordusu’na teslim edilmesini öngörüyor. Kerkük’teki IKDP yetkililerinden Necat Hasan, bu konuda kendilerini yeni gelişmeler için hazırladıklarını bildirdi.
Peyamner ajansına açıklama yapan Hasan, Kerkük halkının Irak’ın orta ve güney kesiminden askerlerin Tuzhurmatu üzerinden Kerkük’e girmesine yol vermeyeceğini söyledi. IKDP yetkilisi, bölgede görevlendirilmesi planlanan askerleri Saddam Hüseyin zamanında kimyasal silah kullanan güçlere benzetti. Necat Hasan, “Kerkük halkı bir zulmü daha kabul etmez. Güneyden gelen askerlere cevap verecektir” dedi.(CHA)
-

Sırp kasap yakalandı
Rauf DENKTAŞ
[email protected]Sırbistan’da 8 bin Müslüman’ı katleden Sırp liderlerinden Karadzic, 11 yıl sakal bırakıp “doktor” görüntüsü altında saklandıktan sonra yakayı ele verdi. Soykırımı suçundan aranmakta olan yardımcısı General Ratko Mladic için aramalar devam ediyor. Sırp kasabın elinde yıllarca acı çekmiş olan insanlar ve 8 bin Müslüman’ın yakınları kuşkusuz bu sonuçtan memnunlar.
Evet! Avrupa’nın bir köşesinde insanlığa zulüm ve soykırımı girişimleriyle masum insanları “benden değil” diye katledenler takip edilip yakalanırken diğer yanda aynı Avrupa’da benzeri suçları Kıbrıs’ta korkusuzca işlemiş olan Makarios, büyük devletler tarafından, “meşru hükümet” olarak itibar görmüş ve Makarios’un kan akıtarak, toplu mezarlara masum insanları gömerek, uluslararası antlaşmaları ve ülkenin anayasasını ayaklar altına alarak işlediği cinayetlere bakmaksızın onun devamı olan gaspçı “Kıbrıs Rum idaresini” Kıbrıs’ın “meşru hükümeti” olarak AB üyesi de yapmışlardır. Bu yanlışları da yetmedi, bunların zulmünden canını ve hürriyetini, Kıbrıs’ın egemenliğindeki ve bağımsızlığındaki haklarını zor kurtarmış olan Kıbrıs Türklerinin “kurucu ortaklık statüsüne, siyasi eşitliğine, ayrı seçim haklarına” bakmaksızın anlaşılması zor bir inatla Kıbrıs Türklerini “meşru Kıbrıs hükümeti” addettikleri suçlu kanada ram etmeğe çalışmaktadırlar. “Kıbrıs meselesine” teşhis koymadan devam etmekte olan bu zulüm bir yana, bu zulmü ve cinayetleri önleyerek, Kıbrıs’ın ortaklık devletini Enosis sehpasından son anda kurtarmak için evlatlarını şehit eden garantör Türkiye’yi de bu eli kanlı, suçlu Rum ortağı “meşru hükümet” olarak tanımaya zorlamaktadırlar. Kıbrıs 1960’da bir devlet olarak ortaya çıkarken niye iki etnik grup arasında bir ortaklık devleti olarak doğdu; niye garantilere gerek görüldü; bu garantiler olmasaydı ve Türkiye 11 yıl sabırla bekledikten sonra müdahale etmemiş olsaydı Kıbrıs Türklerine ne olacaktı sorularını soran yok. Kararı vermişler “Kıbrıs kasabı Makarios ve yardımcıları meşru hükümettir; bunu kabul etmeyenler suçludur!”
Geriye baktığımda kendi kendime soruyorum: 1964’te Kıbrıs meselesi Londra Konferansı’nda ele alındığında garantör Türkiye ile İngiltere, Makarios’a baskı yapıp onu istifaya zorlamış olsalardı Kıbrıs meselesi denilen bu “Rum icadı mesele” bunca yıl bunca cana mal olur muydu; bu “mesele” kökünden çözülmüş olmaz mıydı? Ve her ülkedeki liderler uluslararası antlaşmalarla oynanılamayacağını görmüş olmazlar mıydı?
Bu niye yapılamadı? Yapılamadı, çünkü garantör İngiltere Rumları kızdırarak güneydeki üslerini tehlikeye atmak istemedi. Aksine İngiliz yetkililer bize Makarios’un önerilerini kabul etmemizi telkin ettiler. Peki, mesele BM Güvenlik Konseyi’ne gittiğinde Makarios takbih edilip kendisine “Sen işlediğin suçlarla bu ülkenin cumhurbaşkanı olamazsın” denemez miydi? Bal gibi denebilirdi ve Kıbrıs meselesi orada kökünden halledilmiş olurdu. 1960 ortaklığı devam ederdi. Bunu niye yapmadılar? Yapmadılar, çünkü ABD, Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasından yanaydı. Yunan lobisi bunu istiyordu ve ABD’nin bu yöredeki çıkarları da bunu gerektiriyordu. O günün Sovyetler’i de Makarios’u destekleyerek Akdeniz’e inmek ve iki NATO ülkesini de sarsmak istiyordu. Yani, soykırımı, şu kadar masum Türk öldürülüp kuyulara atılmaktaymış, uluslararası antlaşmalar yırtılıp atılmaktaymış bunlar için mesele değildi. Hâlâ da değildir. Yapay bir anlaşmayla bizi Türkiye’siz bir ortamda Rum’a yamalamak için canla başla uğraşıyorlar. Birkaç yıl sonra burada kan gövdeyi götürdüğünde çok sert beyanatlarla durumu geçiştirecekler. Olan, devletine, egemenliğine sahip çıkmayan Kıbrıs Türkü’ne olacak.Yazı Tarihi: 25/07/2008
-

Festival maskesiyle Ermenicilik
SİNSİ OYUNA KARADENİZ’DE TEPKİ YAĞDI
RİZE’de düzenlenecek 3. Yeşil Yayla Festivali için Ermeni diasporasıyla bağlantılı The Christensen Fund’un (TCF) 220 bin euro göndermesi Karadenizlileri ayağa kaldırdı. “Hemşinliler Ermenidir” propagandasının yapılmak istendiğini belirten vatandaşlar, “Hemşinliler Türk boyudur” dedi.
Çeşitli sivil toplum kuruluşu önderlerinden İsmail Dinçer, Musa Abay, Cevat Çiçek, Fatih İslamkaraoğlu ve Bahattin Karagöz, misyonerlik faaliyetlerine Ermeni yanlılarının eklenmesinden endişe duyduklarını ifade ettiler.
Ermeni parasıyla festivale isyan!
Diasporanın desteklediği TCF’nin, Ermeni propagandası için Rize’de düzenlenecek Yeşil Yayla Festivali’ne 220 bin euro katkı sağlaması Karadenizlileri ayağa kaldırdıHaber: Selda Öztürk KAY
Festival adı altında Ermeni propagandasına vatandaşlar isyan etti. Rize’nin Fındıklı, Çağlayan, Hemşin ve Çüpendüzü İlçelerinde, 1-3 Ağustos 2008 tarihleri arasında düzenlenecek 3. Yeşil Yayla Festivali’ne Ermeni gölgesi düştü. Bu yıl organizasyonu üstlenen Gola (Yayla) Kültür, Sanat ve Ekoloji Derneği’nin, merkezi ABD’nin San Fransisco kentinde bulunan Ermeni diasporanın destek verdiği The Christensen Fund’dan (TCF) 220 bin euro bütçe aldığını öğrenen vatandaşlar, etkinliğin iptalini istedi.
Etnik kök arayışındalar!
Ulusal Güç Birliği Platformu Genel Sekreteri İsmail Dinçer’in, Kıbrıs Türk Kültür Derneği’nde bir araya getirdiği Karadeniz derneklerinin temsilcileri, bölgelerinde yürütülen “misyonerlik” faaliyetlerine Ermeni safsatalarının eklenmesinden endişe duyduklarını ifade ettiler. Gola Kültür, Sanat ve Ekoloji Derneği’nin bölgedeki faaliyetlerini anlatan Pazar Eğitim Vakfı Başkanı Cevat Çiçek, “Batık Ermeni kültürü ve mirasından bahsediyorlar. Bizde bu yönde bir kanaat oluşturma gayretindeler. Doğu Karadeniz’de etnik ayrımcılık yaratmaya çalışılıyorlar” dedi. Hemşin Sosyal Sorumluluk ve Gelişim Derneği’nin yeni Başkanı Musa Abay da, “Festival, Hemşin’de infiale yol açtı. Halk yapılmasını istemiyor. Festival, bu bölge Ermenilere aittir düşüncesine belge, bilgi ve doküman sağlamak amacıyla düzenlendi” diye konuştu.
Gola’daki kuşkular
Rize Dernekler Birliği Federasyonu Yönetim Kurulu Başkanı Bahattin Karagöz de, “Festival, art niyetli kişilerin savunduğu ’etnik farklılık’ tezine coğrafi tanıklık yaratmaktan ibarettir. Doğu Karadeniz’de Ermenilere dair bir ’kök’ arayışında olanlar, uluslar arası arenada bu belge ve bilgileri kullanarak ’Bakın, Doğu Karadeniz’de Ermeni kültürü var’ savını öne sürecektir” dedi. Gola (Yayla) Kültür, Sanat ve Ekoloji Derneği, İstanbul merkezli faaliyet gösteren bir sivil toplum kuruluşu olarak biliniyor. Derneğin uzman olduğu iddia edilen üyeleri, Doğu Karadeniz bölgesindeki çeşitli il ve ilçelere rutin olarak düzenledikleri ziyaretlerde, Karadeniz’in kendine özgü “yer, yemek adları ile bazı terimlerin” tarihi kökenlerini araştırırken, “Ermeni kültürünün izlerini” arıyor. Derneğin, bölgedeki tarihi ev ve yapıları fotoğraflayarak Ermeni kültürünün varlığını kanıtlama yönünde faaliyetleri de devam ediyor.
İlgi odağı Karadeniz
Merkezi San Fransisco’da bulunan Ermeni diasporanın destek verdiği The Christensen Fund’un (TCF) coğrafi öncelik verdiği bölgeler arasında Türkiye’nin Doğu Karadeniz bölgesi ile Kırgız Cumhuriyeti ve Tacikistan yer alıyor. TCF, “istisnai kültürel” ve biyolojik farklılıklar üzerine araştırmalar yapan kurum ve kuruluşlara finansman desteği sağlıyor. Kuruluşun internet
sitesinde, “Heterojen yapıların daha esneklik kazanması” ifadesi dikkat çekerken “küresel iklim değişiklikleri ve diğer değişimler” ibaresiyle de faaliyetlerin amacına genel bir anlam verme çabası görülüyor. Vakfın ismi oldukça şüphe uyandırıyor. “Christensen” sözcüğü “Christen” teriminden türüyor ve bu terimin Türkçe karşılığı ise “Vaftiz etmek, vaftiz sırasında ad vermek” olarak biliniyor.24/07/2008 22:57
-

TÜRK-ALMAN ÜNİVERSİTESİ KURULUYOR…
TÜRKİYE İLE ALMANYA ARASINDA TÜRKİYE’DE BİR TÜRK-ALMAN ÜNİVERSİTESİNİN KURULMASINA DAİR ANLAŞMANIN ONAYLANMASININ UYGUN BULUNDUĞUNA DAİR KANUN TASARISI, TBMM BAŞKANLIĞINA SUNULDU
ANKARA (A.A) – 24.07.2008 – Türkiye ile Almanya Arasında Türkiye’de Bir Türk-Alman Üniversitesinin Kurulmasına Dair Anlaşmanın Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı, TBMM Başkanlığına sunuldu.
Tasarının gerekçesinde, Türkiye ile Almanya arasında tarihten gelen kültürel ilişkilerin ve karşılıklı anlayışın daha da güçlenmesi için akademik alanda yapılacak işbirliğinin, uygun bir zemin olacağı düşüncesiyle bu anlaşmanın imzalandığı belirtildi.
Anlaşmanın, yükseköğretim ve akademik araştırmalar alanında her iki ülke arasında ikili işbirliğini geliştirmek ve Türkiye ile Almanya’daki yüksek öğretim sistemini karşılıklı olarak zenginleştirmek amacıyla Türkiye’de Almanca dilinde eğitim verecek bir üniversitenin kuruluşu ve işleyişiyle ilgili hükümlerin içerdiği kaydedilen gerekçede, ”Söz konusu anlaşmanın Almanya ile başta bilim alanında olmak üzere ikili ilişkilerimizin ilerlemesine katkıda bulunacağı değerlendirilmektedir” denildi.
(KUD-YHO)
24.07.2008 18:17:46 -

DR. SADIK AHMET BATI TRAKYA’DA ANILDI
DEVLET BAKANI YAZICIOĞLU: ”KOMŞUMUZ YUNANİSTAN’IN AZINLIK HAKLARINA ÖNEM VERMESİNİ BEKLİYORUZ”
GÜMÜLCİNE (A.A) – 24.07.2008 – Batı Trakya’da Dostluk Eşitlik ve Barış Partisi’nin (DEB) kurucusu Dr. Sadık Ahmet, ölümünün 13. yılında törenle anıldı.
Sadık Ahmet’in, Gümülcine’de Kahveci mezarlığındaki kabri başında düzenlenen törene, Devlet Bakanı Prof. Dr. Mustafa Sait Yazıcıoğlu, Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, CHP Genel Başkan Yardımcısı Bihlun Tamaylıgil, MHP Genel Başkan Yardımcısı Faruk Bal, DSP İstanbul Milletvekili Hüseyin Mert ile Edirne Valisi Mustafa Büyük, Tekirdağ Belediye Başkanı Ahmet Aygün ve çok sayıda parlamenter katıldı.
Sadık Ahmet’in eşi Işık Ahmet ile oğlu Levent ve kızı Funda’nın yanı sıra, azınlık milletvekilleri Ahmet Hacıosman ile Çetin Mandacı, Gümülcine Seçilmiş Müftüsü İbrahim Şerif, İskeçe Seçilmiş Müftüsü Ahmet Mete ve çok sayıda Batı Trakyalı Türk’ün izlediği törende, saygı duruşunun ardından Sadık Ahmet’in yaşamı boyunca verdiği mücadeleyle ilgili konuşmalar yapıldı ve Diyanet İşleri Başkanlığından görevli din adamları tarafından dualar okundu.
Devlet Bakanı Yazıcıoğlu törende yaptığı konuşmada, ”Dr. Sadık Ahmet’in yaşamıyla ve mücadelesiyle bütün Türklüğe örnek şahsiyet olduğunu” söyledi.
Sadık Ahmet’in, ”Batı Trakya Türklerinin en doğal hakkı olan milli kimliğin korunması ve vatandaşlık haklarının kullanılması mücadelesini başarıyla verdiğini” belirten Yazıcıoğlu, Türk Azınlığın, Dr. Sadık Ahmet’in izinde olduğunu görmekten duyduğu mutluluğu dile getirdi.
Yazıcıoğlu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da selamını ilettiği konuşmasında, ”Batı Trakya Türk azınlığının, bugün hala birçok sorunla karşı karşıya bulunduğunu” söyledi.
Türk azınlığın hala anlaşmalarla garanti altına alınmış haklarını kullanma çabası ve mücadelesi içerisinde bulunduğunu belirten Bakan Yazıcıoğlu, şöyle konuştu:
”Lozan Antlaşması’yla Yunanistan’a emanet edilen Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığının var olma mücadelesi, eskiden olduğu gibi şimdi de sürmektedir. Batı Trakya Türkleri, bugün AB üyesi olan komşumuz Yunanistan’da ikili ve çok taraflı anlaşmalarla garanti altına alınmış olan azınlık haklarını kullanma çabası, gayreti ve mücadelesi içerisindedirler. Yüzlerce yıldır bu topraklarda yaşayan ve yaşamaya devam edecek olan Batı Trakya Türk Azınlığı gerek Türk kelimesinin kullanılması noktasında, gerekse eğitim, vakıflar ve müftülük gibi birçok problemin çözümlenmesini vatandaşı oldukları Yunanistan’dan ısrarla ve sabırla beklemektedirler. Komşumuz Yunanistan’ın AB üyesi olarak daha yoğun bir şekilde azınlık haklarına ve özellikle Batı Trakya Türk Azınlığının haklarına önem vermesini beklemekteyiz.”
Bakan Yazıcıoğlu konuşmasında, ”Türkiye ile Yunanistan arasında son yıllarda hızla gelişen ilişkilerin ” bir köprü konumunda olan Batı Trakya Türk Azınlığının katkılarıyla daha da derinleşeceğine inandığını” kaydetti.
Mezarlıktaki törenin ardından Gümülcine’deki tarihi Eski Camisi’nde Diyanet İşleri Başkanlığında görevli mevlithanlar tarafından Dr. Sadık Ahmet’in ruhuna mevlit okundu.
Törenden önce Gümülcine Başkonsolosluğu konutunda Batı Trakya Türk Azınlığı Danışma Kurulu üyelerini kabul ederek bir süre görüşen Devlet Bakanı Yazıcıoğlu ve beraberindeki heyet akşam saatlerinde Türkiye’ye döndü.
(MH-AÇ-KB-MOC)
24.07.2008 22:24:43 -

YABANCILARIN GÖZÜ BİTKİ VE HAYVANLARDA
ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ TARAFINDAN YAPILAN ARAŞTIRMADA, YURT DIŞINA KAÇIRILAN BİTKİLER ARASINDA İLK SIRAYI ASLANPENÇESİ, TERS LALE, KAPLANBOĞAN, YERSOMUNU, KARDELEN, NİLÜFER GİBİ ENDEMİK BİTKİLER ALIYOR. ANADOLU’YA ÖZGÜ TOROS KURBAĞASI, SİLİFKE KİRPİ FARESİ, MALATYA KELEBEĞİ, BOMBUS ARILARI VE ENGEREK YILANI DA KAÇAKÇILARIN GÖZDESİ. PROF. DR. DÜZENLİ: ”KAÇAKÇILIKLA MÜCADELEDE SORUNLAR VAR. ANCAK, BU ZENGİNLİKLERİMİZİN GEN ŞİFRESİ ÇÖZÜLEREK YENİDEN BİZE PAZARLANMASI VE YABANCILARA MUHTAÇ KONUMA DÜŞÜRÜLMEMİZ DAHA DA ACI”
ADANA (A.A) – 25.07.2008 – Aykut Ünlüpınar – Çukurova Üniversitesi tarafından flora ve fauna kaçakçılığına yönelik yapılan araştırmada, Türkiye’ye özgü bitki ve hayvanların yabancıların gözdesi olduğu bildirildi.
Buna göre, yurt dışına kaçırılan bitkiler arasında ilk sırayı aslanpençesi, ters lale, kaplanboğan, yersomunu, kardelen, nilüfer gibi endemik bitkiler alıyor.
Araştırmayı yürüten Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Botanik Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Atabay Düzenli, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Türkiye’nin 3 bin 500 endemik bitki türüne sahip olmakla birlikte endemik olmayan birçok bitkinin de gen merkezi olduğunu vurguladı.
Türkiye’nin bu floristik özelliği ve zengin gen kaynaklarının tüm dünyanın ilgisini çektiğini ifade eden Düzenli, ”Bu ilgi daha çok ilaç ham maddesi olarak kullanılan bitkiler üzerine yoğunlaşmakta. Çünkü dünyanın hiçbir ülkesinde bu kadar kaliteli ve tedavi gücü yüksek bitki bulunmuyor” dedi.
Düzenli, sanayileşme nedeniyle doğal kaynaklarını hızla tüketen gelişmiş ülkelerin ”doğalın vazgeçilmez çekiciliğini” fark ederek, diğer ülkelerin doğal kaynaklarına göz diktiğini söyledi.
Buna bağlı olarak Türkiye’nin doğal kaynaklarının hedef konumda olduğunu belirten Düzenli, şunları kaydetti:
”Yetersiz bilimsel politika ile bitki ve hayvan kaçakçılığı konusundaki eksik önlemler, Türkiye’yi kolay hedef haline getiriyor. Türkiye’de, dünyanın hiçbir yerinde bulunmayan 3 bin 500 endemik bitki ve birçok hayvan türü, hakkında kayıt tutulmaması, istatistik oluşturulmaması nedeniyle çeşitli amaçlar için dışarıya kolayca kaçırılıyor. Bitki üzerinde doku kültürü çalışmalarıyla gen şifreleri çözülerek farklı renk ve görünümlerde yeni bitkiler üretiliyor. Kaçırılan bitki ve hayvanlarımız patentleri alınarak o ülkelerin malı haline getirilip, tekrar bize satılıyor. Bu sayede, malı üretenler bu mallara ihtiyacımız olduğunu bildiğinden bizi kendilerine bağımlı hale getirmek için sürekli olarak ülkemizden bitki kaçırıp genetiği ile oynayıp bize pazarlayarak kar sağlıyor.
Genetiği değiştirilen türlerin tohumundan yararlanılamıyor. Örneğin 20 yıl öncesine kadar kendi tohumu ile sürekli bahçelere güzel görünüm veren menekşemiz artık tohumundan filizlemiyor. Kaçakçılıkla mücadelede sorunlar var. Ancak, bu zenginliklerimizin gen şifresi çözülerek yeniden bize pazarlanması ve yabancılara muhtaç konuma düşürülmemiz daha da acı.”
-EN ÇOK KAÇIRILANLAR-
Düzenli, Türkiye’de yetişen endemik bitkilerden birçoğunun ilaç ve kozmetik sanayinde ham madde olarak kullanıldığını ifade ederek, şöyle devam etti:
”Meme, prostat ve lenf bezi kanserine karşı önleyici ve tedavi gücü yüksek özelliğe sahip Aslanpençesi, nadide olan Ters lale, zehirli olan ve yumruları ilaç sanayisinde ham madde olarak kullanılan Kaplanboğan, yumruları ilaç ve kozmetik ürünlerinde kullanılan, kış mevsiminde de çiçek açabilen Yersomunu en çok kaçırılan bitkiler arasında yer alıyor. Ayrıca lale, kardelen, orkide, arapsümbülü, iris/süsen, Manisa lalesi, şakayık, censiyan, çiğdem, yılan yastığı, kum zambağı, nilüfer, sığla/günlük ağacı gibi bitkiler de ilgi görüyor.”
Düzenli, Anadolu’ya özgü hayvan türlerinden özellikle Toros kurbağası, Silifke kirpi faresi, Bombus arıları, engerek yılanının yurt dışına kaçırıldığını bildirdi. Düzenli, Türkiye faunasındaki endemik hayvan türlerinden başta Malatya kelebeği olmak üzere çok sayıda kelebek türünün de koleksiyon için kaçırıldığını vurguladı.
Düzenli, yurt dışına kaçırılan bitki ve hayvanların genetik ıslah projelerinde kullanıldığını belirterek, ”Buna örnek olarak Hollanda gösterilebilir. Hollanda, seralarda tozlaşmayı sağlayan Bombus arılarını bizden kendi ülkelerine götürerek, seri üretim yapıp bunları tekrar ülkemize pazarlar duruma geldi” dedi.
-KAÇAKÇILIK YÖNTEMLERİ-
Düzenli, endemik bitki türleri ve Anadolu’ya özgü hayvan türlerinin yurt dışına kaçırılmasında 3 farklı yöntemin izlendiğini vurguladı.
Bunlardan en yaygın olanının turist kılığındaki doğa casusluğu olduğunu anlatan Düzenli, şunları söyledi:
”Doğa ile ilgilenen araştırma merkezlerinde çalışan biyolog, çevre mühendisi, ziraat mühendisi, peyzaj mimarları, turist kimliğine bürünerek ilgili habitatlara ulaşıyor. Diğer bir yöntem ise Dışişleri Bakanlığı tarafından verilen izinle bilimsel çalışma için buraya gelen bilim adamlarının doğa araştırması sonucu topladıkları bitkilerden belirli sayıda örneği ülkelerine götürebilmeleri. Ayrıca, kişisel koleksiyon oluşturma amacı ile Türkiye’ye gelen amatör koleksiyoncular da bu bitki ve hayvanları ülkelerine götürebiliyor.”
Köylerde ve yaylada yaşayan yerli halkın bu konuda bilgi sahibi olmadığını, kaçakçılara bilmeden yardım ettiğini dile getiren Düzenli, ”Kaçakçılar genelde insanlara iyi niyetle yaklaşıp, bu bitki ve hayvan türlerinin yerlerini öğreniyor. Çoğu zaman bu iş için para ödeyen kaçakçılar aynı zamanda halk için geçim kaynağı haline bile gelmiş” dedi.
-ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER-
Düzenli, TÜBİTAK bünyesinde ”Ulusal Biyoçeşitlilik Veri Tabanı” oluşturulduğunu, ancak, kaçakçılığın kesin olarak önlenemediğini anlattı.
Bunun yanı sıra kaçakçılığı engellemek için 1983 ve 1988’de iki farklı Bakanlar Kurulu kararnamesi çıkarıldığını anımsatan Düzenli, buna göre, Türkiye’den bilimsel amaçlı bile olsa bitki ve hayvan materyali toplama ve yurt dışına çıkarmanın belli izinlere tabi tutulduğunu, kaçakçılara 20 bin YTL ceza verildiğini, yabancılara ise 5 kat daha fazla ceza uygulandığını bildirdi.
Kaçakçılığın engellenebilmesi için resmi kurumların yanı sıra sivil toplum örgütlerinin de destek sağlaması gerektiğini ifade eden Düzenli, şöyle konuştu:
”Resmi ve sivil toplum örgütlerini, basit gibi görünen fakat ülkemiz açısından büyük öneme sahip olan konuda bilgilendirmek gerekir. Endemizm ve çeşitlilik bakımından zengin olan doğal alanlar milli park ilan edilmeli. Sınır kapılarında daha dikkatli olunmalı ve buralarda uzman biyologlar görevlendirilmeli. Endemik bitkilerin mevcut olduğu bölgelerde yaşayan halk kaçakçılık konusunda uyarılmalı ve koruma yönünden bilinçlendirmeli. Doğrudan sökme yerine üretim çalışmalarına hız vermek gerekir. Üretimi yapılabilenlerin doğrudan sökümleri yasaklanabilir.”
(KUT-ECN-MD)
25.07.2008 10:29:32 -

Petrol yoksa çıkartma ruhsatı neden vermiyorsunuz?
GAZETECI VEDAT YENERER’IN YAZISI…..
Değerli okurlar, geçenlerde Türkiye-Suriye sınırında uydu verilerine göre petrol deniz i olduğu iddiasını yazmıştım. Yazı sonrasında Silopi de madencilik yapan Beşir Yılmaz aradı. Yazacaklarımı lütfen iyi okuyun!…
Beşir Yılmaz telefonda. ‘Vedat bey, gelin Silopi’ de Cudi eteklerine sizi götüreyim de petrolü kendi gözünüzle görün!..’diyerek feryat ediyordu. ‘Nasıl yani!..’ diye sorduğumda anlatmaya başladı..
‘Biz aileden madenciyiz.Irak sınırında yaklaşık 300 km ya da bir başka deyişle yaklaşık 150 milyon ton asfaltit madeni buldum.. Bu madeni bir süre resmi olarak işlettikten sonra devlet 1978 yılında kamulaştırıyoruz’ diyerek el koydu. Rezervin de 50 milyon ton olduğu iddia edildi. Madem asfaltit rezervi az, neden el koyuyorsunuz. Dünyanın neresine giderseniz gidin asfaltit maddesi bulunan her yerin altında petrol vardır. Silopi’nin altı da petrol deniz idir. Yaz aylarında etraftaki ocaklardan resmen petrol akar ve Hezil çayına karışır. Gelin görün! Sadece petrol değil, burada çok zengin uranyum Ve nikel madeni de var’
– Nereden biliyorsunuz? ‘Türkiye’deki analizlere güvenmediğim için madenin her tarafından örnekler alarak Almanya’ya bizzat götürdüm ve analiz yaptırdım. Raporları gönderdim size ( Sonuçlar elimde Yatağan ve Tunç bilek’e göre iki misli rakamlar var) dünyanın en önemli uranyum madenlerinden birisi buradadır ve aktif haldedir..’
Beşir Yılmaz’ın anlatacak o kadar çok şeyi var ki makineli tüfek gibi art arda sıralıyor.
Ben de zaman zaman araya girip soru soruyorum.-Petrol olduğunu nereden biliyorsunuz?
‘Bu bölgede İngilizler 1967-87de petrol aramışlar. Açılan kuyulardan gökyüzüne doğru 100 metre kadar petrol fışkırmış. Ardından kapatmışlar ve betonlamışlar. Benim madenimin yanında da bu kuyudan var ve vanasını gelin birlikte açalım eğer beton ve cıva basıp tıkamadılarsa bakalım ne kadar petrol fışkıracak. Dönemin köylüleri arasında hâlâ yaşayan görgü tanıkları var ve petrolün 100 metre kadar fışkırdığını görenler var.
‘Beşir Yılmaz konuştukça pür dikkat dinlemeye devam ediyorum..’
Vedat Bey, asfaltit maddesi olan her yerde petrol vardır. Eğer petrol yoksa bana neden petrol çıkartma ruhsatı vermiyorlar? Musul ve Kerkük’ ün rakımı 80-100 metre civarındadır. Cudi Dağı’ndaki petrolümüz resmen Irak’a doğru akıyor ve başta İngilizler ve ABD bunu biliyor..’ Beşir Yılmaz bugünlerde Silopi’ ye bile zor gider hale gelmiş.Devlet kamulaştırılacak diye el koyduğu madeni şimdi Turgay Ciner ‘in sahibi olduğu Park Holding’e devretmiş. Durum böyle olunca, Yılmaz da dava üstüne dava açmış ve yürütmeyi durdurma kararı aldırmış. Eğer tekrar el konulursa AIHM’ YE başvuracakmış.
Kısacası madeninin peşini bırakmıyor ama artık bölgedeki aşiret ağaları da onun peşini bırakmaz hale getirilmiş..Bütün dava tutanakları elimde okudukça dehşete kapılıyorum. Şimdi sıkı durun…
Beşir Yılmaz Başbakan Tayyib Erdoğan’ a bu durum üzerine başvurmuş ve dilekçe vermiş dilekçede aynen şöyle yazıyor…
‘Bürokrasi ve çeteler milletin hak ve hukukunu aramaktan bezdirmiştir. Televizyonda ve basındaki konuşmalarınızda ‘hortumcu çetelerin ve bürokrasinin üstüne gidilecektir diyorsunuz’. Millet buna çok seviniyor. 25 yıldır gasp edilen madenimiz çete ve bürokratların, anayasa, kanunlar ve insan hakları hiçe sayılarak ihale yolu ile peşkeş çekiliyor. Allah’a ve sizin yüksek adaletinize sığınıyorum.’ Beşir Yılmaz devlet tarafından el konulan mallarını ve bunun karşılığında devletin verdiği parayı yazıya eklemiş…1- 35 km yol yaptım.
2- 500 bin ton hazır çıkarılmış kömürüm var.
3- 3,5 milyon metreküp hafriyat yapılmış.
4- Mazot tankları.
5- Dinamit ambarı.
6- Kantar ve kantar binası.Resmi olarak bana ait olan ve vergisini ödediği madenimde Bugüne kadar yaptığım işler ve halen bulunan demirbaş ve çıkarılmış maden içinde 5.800.800 TL. (Buna resmen gasp ve devlet terörü denir!)
Beşir Yılmaz Başbakan Erdoğan’a yazdığı dilekçede devam ediyor.
‘Bu para halen bankada duruyor. Buna rağmen Türkiye Kömür İşletmeleri ihaleyi adamlarına ve hortumculara peşkeş çekiyor’
Beşir Yılmaz’ ın bu başvurusuna Başbakan Erdoğan bugüne kadar cevap vermemiş.Beşir Yılmaz’dan al ve ABD bağlantılı şirketlere ver. Uranyum konusu da bir başka skandal. Güneydoğu resmen petrol deniz i üzerinde ve Türkiye ABD Firmalarının peşinde ‘bize petrol bul’ diye yalvarıyor… İddialar devam ediyor:6 mühendisin kafaları kesildi.
TPIK diye Türkiye Petrolleri’nin kurduğu bir kurum yurt dışına petrol arama işlerine giriyor ve bugüne kad milyar dolar zarar ediyor.
Beşir Yılmaz diyor ki: ‘Kimin hain kimin işbirlikçi olduğunu anlamak çok kolay!Eğer bölgede petrol yok ise neden bana petrol çıkartma ruhsatı verilmiyor. Ruhsat verin 800 metreden petrolü çıkartmazsam ben bu ülkeyi terk ederim. MTA yıllar önce sondaj yaptı 480 metrede su bulundu ve ardından delici aletin ucu kırıldığı için sondaja son verildi. Herkes bilir sudan sonra petrol gelir. Biz yerli teknoloji ile 1200 metreye kadar sondaj yapabiliriz kimseye ihtiyacımız yok. İzni versinler siz görün petrol nasıl fışkıracak. ‘ Bu görüşmemizden bir gün sonra Beşir Yılmaz tekrar aradı ve Soma’da görevli bir mühendis ile görüşmemi isteyerek telefon numarasını verdi. Adını burada yazmak istemiyor. Mühendis ile görüşmemde daha da çarpıcı gerçekler çıktı ortaya.
Altı ay kadar önce Cudi dağları eteklerinde bulanan 6 insan iskeletinin ne olduğunu bilip bilmediğimi sordu. Ben de ‘bilmiyorum’ dedim. Mühendis ekledi ‘Bu iskeletler 18 Yıl önce Cudi Dağı’nda kaybolan 6 Türk petrol mühendisinin iskeletleri. Kafaları kesilerek öldürülmüş..’ Dondum kaldım. Ne diyeyim. Kendisi de mühendis olduğu için yalan söylemiyordur diye düşündüm..Ardından devam etti…
‘Vedat Bey Türkiye maden bakımından dünyanın en zengin ülkesi. Siz Ödemiş yakınlarındaki Bozdağ’ın dünyanın en büyük altın rezervi olan dağlarından biri olduğunu biliyor musunuz? Ama bu madenleri kimse çıkaramaz. Hatta bu konunun üzerine giden gazeteciler öldürüldü. Uğur Mumcu ve Çetin Emeç’in öldürülmeden kısa bir süre önce bu madenler üzerine gittiğini biliyorsunuz her halde…’ İlgiyle dinledim. O kadar çarpıcı şeyler anlattı ki, yazmaya sayfalar yetmez. İddiaların hepsinin belgeli olduğunu söyleyen bu mühendis, gazete ve televizyon kanallarında hiçbir gazetecinin bu yönde bir haber yapamadığını ve milletin resmen uyutulduğunu örneklerle anlattı. Beşir Yılmaz’a son sözüm ‘ Bana anlattıklarınızı Genelkurmay”a anlatınız mı?’ oldu. Aldığım cevap da aynen şöyle.‘ Vedat Bey her şeyi belgeleriyle birlikte bir kaç kez askeri büyüklerimize anlattım ama bugüne kadar bir arpa boyu ilerleme kaydedemedik!’. Ne diyeyim, bu milleti korumaya yemin etmiş olanlar utansın!.. Son sözüm: Bölgeye gelecek barış ortamı Türkiye”yi ekonomik olarak uçuracak gelişmelere gebedir!..’
BİLGİ PAYLAŞILDIKÇA BÜYÜR
—
Saygilarimla TILSIM [[email protected]] -

TARIHDEN BIR YAPRAK: KIBRIS SORUNU ve TMT (Turk Mudafa Teskilat–Turkish Defence Organization)
1958 TURK MUKAVEMET TESKILATININ KURULMASI
Rumlarin sistematik bir sekilde Turkleri Ada’dan gonderme ve direnmeleri yok etme faaliyetleri karsisinda bu donemde Turkler de orgutlenme ve bu asimilasyona karsi koyma geregi duymuslardir. Bunun uzerine Kibris Turkleri’nin onur ve serefini namus ve haysiyetini korumak, ozgurluk mucadelesini gerceklestirmek icin, Turkiye’nin de katkisiyla ulusal direnis orgutleri Karacete, Volkan, 9 Eylul ve en sonunda Turk Mukavemet Teskilati (tmt) 1958 yilinda kurulmustur. Turk Mukavemet Teskilati Kibris Turk direnis tarihinde yeni bir donemi olusturmus, Kibris Turk halkindan aldigi gucle 1974 Mutlu Baris Harekatina kadar Ada’da Rumlara karsi direnisin simgesi olmustur.
***************************************************Turk Mukavemet Teskilati 50 Yasinda
09-12-2007, 07:42 PMCumhurbaskani Mehmet Ali Talat, Kibris Turk mucadele tarihinde onemli yeri olan Turk Mukavemet Teskilati (TMT)’nin ve mucadele surecinde yasananlarin, 50’inci yildonumunde onemine uygun ele alinmasi gerektigini soyledi. Talat, Madalya Yasasi’nin uygulanmasinin ve Mucahitlerin onore edilmesinin de boyunlarinin borcu oldugunu ifade etti.
Cumhurbaskani Talat, bugun saat 11.15’te Kibris Turk Mucahitler Dernegi Baskani Vural Turkmen baskanligindaki muharip dernekler heyetini kabul etti.
–2008 TMT’NIN 50. YILI–
Mucahitler Dernegi Baskani Vural Turkmen gorusmede, Turk Mukavemet Teskilati (TMT)’nin kurulusunun 50’inci yili kutlamalari ve Madalya Yasasi’nin uygulanmasi konularindaki taleplerini Cumhurbaskani Talat’a iletti.Turkmen, 1 Agustos 2008’de TMT’nin 50. kurulus yildonumunun san ve serefine layik sekilde kutlamak ve anmak istediklerini kaydederek, bu etkinliklerin devletin de katkisiyla daha etkin olacagina inandiklarini soyledi.
Vural Turkmen, 2000 yilinda meclisten gecirilen Madalya Yasasi’nda hic olmazsa milli mucadele madalyasiyla ilgili kismin uygulanmasini istediklerini ifade etti. Tuzuklerin hazirlandigini, yarisma da acildigini ancak Annan Plani tartismalari doneminde bu calismalarin durdugunu belirten Turkmen, Cumhurbaskanligi onderliginde bu calismalarin tamamlanmasini talep etti.
–TALAT: “HUKUMETLE ISBIRLIGI ICINDE BAZI ADIMLAR ATILACAK”–
Cumhurbaskani Mehmet Ali Talat da, Kibris Turk mucadele tarihinde onemli yeri olan olaylarin 50’nci yildonumunun, onemine uygun ele alinmasinda buyuk yarar gordugunu, konunun da bilgisinde oldugunu soyledi. Talat, hukumetle bu konuda isbirligi icinde bazi adimlarin atilacagini bildirdi.Madalya konusunun ne asamada oldugunu inceleyecegini ve tikanikligin asilmasi icin calisacagini kaydeden Talat, ozveriyle buyuk mucadele veren insanlarin mutlaka onore edilmesi gerektigini dile getirdi. Talat, “Bugun gelinen noktada boynumuzun borcudur. Kibris Turk halki bu topraklarda varsa, varligini mucadelesine borcludur ve bu mucadelede de basrolu oynayan gerek TMT, gerekse direnisci Mucahitlerimiz bu onurlandirmayi hak ediyorlar. Buna ozel onem vermek lazim. Konuyla ilgilenecegimi ifade etmek isterim” diye konustu.
yabanci kaynaklardan TMT haberlri
From: E Akman , Turkish forum Danisma Kurulu Uyesi
Once taze bir haber
The leaders of divided Cyprus are to enter direct peace negotiations on September 3 aimed at ending the 34-year-old division of the island, with a solution to be put to simultaneous referendums, the United Nations said on Friday.
The UN Chief of Mission in Cyprus, Taye-Brook Zerihoun, made the announcement after hosting more than two hours of talks between President Demetris Christofias and Turkish Cypriot leader Mehmet Ali Talat.
Speaking to reporters in the old Nicosia airport in the UN buffer zone, Zerihoun said Christofias and Talat had reviewed progress made by the working groups and technical committees set up at their talks in March.
Denktasin Turk disislerine New York’ta attigi kaziktan ancak kurtuluyoruz.
Esas konumuza donelim
Servet Sami Dedecay’in “Kibrista Turk iscilerin Sendika kurma faaliyetleri (1918-1959) ” adli kitabini genellikle tavsiye edebilirim. Ayrice size bir alinti vereyim. (Cyprus by Keith Kyle)
“The British used the Turkish Cypriots to build up the police and the special constabulary and to form a mobile reserve. This created hostility between the two communities; when a Turkish policeman was killed by EOKA the Greeks saw a policeman fall, the Turks saw a Turk. In January 1957, for instance, a Turkish Cypriot auxiliary was killed and three wounded by a bomb when guarding a power station; a Turkish Cypriot crowd smashed a number of Greek shops. Ten days later there was similar trouble in Famagusta. On 27 and 28 January 1958, there were two days of serious rioting by thousands of Turkish Cypriots in Nicosia leading to pitched battles with British forces at the end of which seven Turks were dead. This was a clear sign of the rise of a Turkish para-military organization, the TMT (Turk Mudafa Teskilat–Turkish Defence Organization) and the loss of confidence by the Turkish Cypriots in the durability of Britain’s stand against the Greeks.
The cell structure of EOKA was copied by Rauf Denktash, one of the TMT’s founders, who went to Turkey to obtain the assistance of the Turkish Government and Army with training and weapons. Also, like EOKA, the TMT was strongly anti-communist and brought intense pressure to bear on Turkish Cypriot members of left-wing unions and clubs. Premises were burnt down, some left- wing Turkish personalities were killed, hundreds of Turkish Cypriot members of the communist-led PEO (Pan-Cyprian Federation of Labour) felt it necessary to leave and were in fact advised to do so for their own safety by their Greek Cypriot comrades.”
Sevgiler
EApart2
Ergenekon davasinin mahkemece kabulu gununde ve Denktas’in “beni de
Ergenekona baglayacaklar” demeci ardindan TMT [1] nin kuruldugu 1958
yilinda edindigi logodaki Bozkurt’u hatirlayarak TMT nin oldurttugu
Fazıl Önder (b. Küçük Kaymaklı 1926 – May 25, 1958) adli sendikacinin
ismini [2] de ekleyelim.TMT icin iki ek kaynak:
A Turkish General in Five Continent: Daniş Karabelen (in Turkish) by Cemal
Kutay
It’s a biography of the retired general Daniş Karabelen who was born
in 1898, in İstanbul.Roni Alasor, “Sifreli Mesaj: “Trene bindir!” ISBN 960-03-3260-6
Notes
[1] The Turkish Resistance Organization (Turkish: Türk Mukavemet
Teşkilatı – TMT) was a Turkish Cypriot pro-taksim paramilitary
organisation formed by Rauf Denktaş and Turkish military officer Rıza
Vuruşkan in 1958 to counter the Greek Cypriot Fighter’s Organization
EOKA and to bring partition in Cyprus. According to Roni Alasor’s book
published in Turkish, TMT’s organisation structure and base had been
formed as early as 1950 with its center in Yenişehir, Ankara and its
members called mujahid.[1] Communication with its members in Cyprus
was by radio and the honorary leader of the TMT was Fatin Rüştü Zorlu.General Daniş Karabelen in charge of unconventional warfare office of
Turkey, was leading the irregular Turkish Cypriot attacks on Greek
Cypriot properties. The Turkish state in 1950’s had sent to Cyprus
Turkish officers and Special forces veterans who arrived secretly and
presented themselves as bankers, teachers and business men and trained
Turkish Cypriots in tactics of unconventional warfare.[2] “Unlike its predecessor, AKEL was not against Enosis. Instead AKEL
supported a gradual process, starting off with a constitution and
self-government while Cyprus would remain a colony, leading to
self-determination and Enosis. After the failure of the consultative
assembly in 1949 to grant a constitution acceptable to the Cypriot
members, AKEL changed line, supporting immediate Enosis with no
intermediate stages.During the late fifties, AKEL was opposed to the violent tactics
followed by the anti-British resistance movement of EOKA. EOKA accused
AKEL as collaborators of the British, even though AKEL was also
illegal since 1955. Several AKEL members were assassinated by EOKA at
the time as “traitors,” including AKEL-supporter Savas Menikou who
was
stoned to death. AKEL denounced EOKA’s leadership as being
anti-communist, as its leader George Grivas had fought against the
communist side during the Greek Civil War. Grivas later founded EOKA
B, which supported the 1974 coup d’etat following his death.At about 1958, the Turkish Cypriot nationalist organization TMT
started forcing Turkish Cypriots members of AKEL to leave. Editor of a
workers newspaper Fazil Onder was killed and the head of the Turkish
bureau of PEO (AKEL’s trade union) Ahmet Sadi moved to the UK to save
his life.In the first presidential elections for independent Cyprus, AKEL
backed Ioannis Kliridis (father of Glafkos Klerides) against Makarios
III. The last Turkish Cypriot to be a member of the central committee
of AKEL, Derviş Ali Kavazoğlu was killed by TMT in 1965.” -

ERMENİ GÖRÜŞMELERİ BASLADI… VE HALACOGLU GOREVDEN ALINDI
ŞEBNEM ÖZBEK
19 Şubat tarihinde Ermenistan’ın Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Sarkisyan; Rus gazetesine verdiği demeçte Türkiye ile “ön koşulsuz” görüşmelere başlayabileceklerini belirtmişti. Ve bizim bildiğimiz kadarıyla 8 Temmuz’da İsviçre’de bu görüşmeler başladı.
Ancak her ne kadar Sarkisyan; ön koşulsuzluktan söz etse de Wall Street Journal’a verdiği demeçte sözde Ermeni soykırımı konusunda -eğer ilişkiler normalleşir ise- Erdoğan’ın “iddialar ortak tarih komisyonu kurularak araştırılsın” teklifine sıcak bakabileceklerini belirtti.
Anlaşılan o ki AKP Hükümeti bu “ön koşulu” kabul etmiş ki görüşmeler başlamış. Bu görüşmelerin içeriği hakkında Amerika ve bazı Avrupa Birliği üyesi ülke başkanlarının bilgilendirildiği hatta özellikle Amerika’nın görüşmelere başlanması için her iki ülkeye de baskı yaptığı bilinmektedir. Buna karşılık görüşmelerin basından gizlenmesinin nedeni olarak; Ermenistan halkının bu konudaki “haklı hassasiyetine” Türk Heyetinin saygı göstermesi olduğundan bahsediliyor. Ermeni diyaspora sözcülerinden Anisonyan; bu görüşmelerde bir takım mutabakatlara varıldığını, bunun önemli olduğunu, Türkiye’nin; Ermenistan ile arasını iyi tutmadığı müddetçe, Azerbaycan ve Hazar’a ulaşmasının güç olduğu yönünde beyanlar vermiştir.
Tam da görüşmelerin basına sızdığı şu günlerde Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu, hiçbir gerekçe gösterilmeden görevden alındı. İnsanın aklına ister istemez Ermenilerin soykırım konusunda; tüm dünyaya yalan söylediğini, sadece bizim değil onların belgelerine de dayanarak ispatlayan Halaçoğlu’nun bu görüşmeler sonucunda görevden alındığı gelmiyor değil. Çünkü yerine atanacağı iddia edilen; Prof. Ali Birinci’nin Ermenistan ile iyi ilişkiler kurulması düşüncesinde olduğu ve A. Gül ile de arasının iyi olduğu söylenmektedir. Bu görevden alınma Erdoğan’ın da işine gelmiştir. Etnik milliyetçiğin önünü açan “Türkiyelilik” kavramını dilimize sokan Erdoğan olmuştur. Oysa Halaçoğlu Alevi Kürtlerin göçe tabi olmak istemeyen devşirme Ermeniler, Anadolu’da kendilerini Kürt Aşireti olarak gören bir çok aşiretin de 16. yüzyılda Türkmen Aşiretleri olduğunu ispatlamıştı.
Peki Ermeni Cumhurbaşkanının bahsettiği ilişkilerin “normalleşmesi” konusu tam olarak ne? Türkiye’nin yıllardır Ermenilere uyguladığı örtülü ambargo. Yani gümrük kapılarının açılması ve ticaretin geliştirilmesi. Bugün Ermenistan’ın ticaret hacmi 2 milyar dolar civarında ve bunun büyük bir çoğunluğu borçla ve Ermeni Diasporasının sayesinde gerçekleşmekte.
Görüldüğü gibi rakam o kadar küçük ki; sınır kapısının açılması, ile Kars ve civarının kalkınacağı yönünde çıkan haberler tamamen Ermeni yanlılarının çıkardığı asparagas haberlerdir. Kaldı ki; Türkiye ile Ermenistan ticari ilişkileri, zaten İran ve Gürcistan üzerinden gerçekleşmektedir. Ermenistan’ın sınır kapısının açılması için uluslar arası girişimlerde bulunmasının nedeni tamamen iç politikaya yöneliktir. Ayrıca uluslar arası siyasette sınır kapısının açılması Ermeniler tarafından; “sözde soykırımın utancı ve Türklerin özür dileyişi” olarak lanse edilecektir.
AKP Hükümeti başa geldiği günden bu yana, uyguladığı yanlış dış politikayı Ermeni ilişkilerinde de uygulayacak gibi görülüyor. Nedir bu yanlış dış politika? Biz iyi niyetimizi göstermeliyiz, ilk adımı biz atmalıyız, atılan adımlara mutlaka karşılık vermeliyiz. (Kıbrıs ve Anan Planı, AB)
Türkiye geçmişten bu güne kadar; topraklarımızda gözü olduğunu, Türkler tarafından soykırıma tabi tutulduklarını her platformda dile getiren, anayasasını ve bağımsızlık bildirgesini tamamen Türk düşmanlığı üzerine oturtan, Türklerden nefret etmeyen Ermenileri kendilerinden görmeyen, Yukarı Karabağ’da Azeri topraklarını işgal etmesine, Hocalı’da Türkleri katletmesine rağmen Ermenilere, zaten haddinden fazla iyi niyet göstermiştir. 1988 deki depremde insani yardım göndermiş, Ermenistan’ı 1991 yılında koşulsuz tanımış, havayolumuzu kullanmalarına izin vermiş, Karadeniz Ekonomik İşbirliğine girmesini veto etmemiş, AB tarafından gönderilen temel gıda maddelerinin sınırımızdan geçmesine izin vermiştir.
Peki öteden beri tüm iyi niyetimize rağmen; hiçbir adım atmayan, karşılıklı ilişkiyi sınırların açılmasına, Türklerin sözde soykırımı kabul etmesine, tazminat ödemesine ve kendine toprak verilmesine bağlayan Ermenistan; ne oldu da bugün bu taleplerini sesli dile getirmek yerine, gizli görüşmelerle pazarlığa tabi tuttu ve AKP de bu pazarlığa olumlu yanıt verdi?
Sorunun yanıtı çok basit: emperyalist güçlerin enerji ihtiyaçları. Yani; Avrupa Birliğinin ve Amerika’nın, Orta Asya ve Hazardaki enerji kaynaklarına ulaşma isteği. ABD ve Avrupa’nın Asya’daki enerji kaynaklarına -Rusya’yı mümkün olduğunca saf dışı bırakarak- ulaşmak için başlattığı “Nabucoo Projesi” gibi projeleri hayata geçirmek için Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan’ın işbirliğine ihtiyacı var. Bunun için de son dönemlerde Kafkaslarda önemli diplomatik çalışmalar yürütüyor. Tabi bütün bunlar için Türkiye’nin de işin içinde olması gerekiyor.
Ermenistan bağımsızlığını kazandığı günden itibaren her ne kadar ABD ile ilişkilerini güçlendirmeye çalışsa da sırtını Rusya’ya dayamaktan geri durmamıştı. Ancak Gürcistan ve Azerbaycan’ın Rusya’ya karşı tutumu netleştikten sonra Ermenistan; Batı yanlısı tutum sergilemeye başladı. İşte bu gizli görüşmeler; Amerika ve Batı’nın Hazar petrollerini Rusya’ya yedirmemek için Ermenistan ve Türkiye ilişkilerinin düzelmesi yönünde, her iki ülkeyi de zorlamaları neticesinde başlamıştır.
Rusya ise; Ermenilerin, ABD yanlısı tavır sergilemesi karşısında; Bakü Zirvesinde “Karabağ Azeri toprağıdır” açıklaması ile Ermenistan’a gözdağı verdi. Rusların Doğu’daki uç kalesi konumunda bulunan Ermenilerin, Türkiye ile ilişkilerini düzeltme yönünde görüşmelere başlaması, Rusya’nın dış politikada çark etmesine neden olmuştur.
Değişen bu konjonktüre göre adım atması gereken Türkiye ise; başta da değindiğim gibi Prof. Halaçoğlu’nu görevden almayı tercih etmiştir. Kaldı ki Türkiye Hazar petrollerine ve Azerbaycan’a “Demir İpekyolu” projesi ile en az maliyetle ulaşmak için Gürcistan ve Azerbaycan ile anlaşmaya varmıştır. Yani bu konuda Anisonyan’ın dediği gibi Ermenilere ihtiyacı yoktur.
Türkiye Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi “bize ne gibi bir menfaat sağlayacak” sorusunun yanıtını, gene bir soru ile verebiliriz. Siz AKP’nin iktidar olduğu süre boyunca; kısa, orta ve uzun vadede milli çıkarlarımızı koruyan ve ülkemiz menfaatine olan hangi anlaşmaya imza attığını gördünüz? Yani; Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkilerini düzeltmesinin kendine ne ekonomik ne de siyasi hiçbir fayda sağlamayacağı, aksine özellikle sözde soykırım konusunda elini zayıflatacağı aşikardır. İlişkinin normalleşmesi Ermenistan ve Batı’nın işine yarayacaktır.
-

AŞIRI SOLCU ÖRGÜT ELEBAŞISI HAKKINDA ALMANYA’DA DAVA AÇILDI
BERLİN (A.A) – 24.07.2008 – Almanya’nın Hagen kentinde 8 Nisan 2007 tarihinde yakalanan aşırı solcu terör örgütü DHKP-C örgütü elebaşılarından Faruk E. (53) hakkında Federal Başsavcılık tarafından Düsseldorf Yüksek Eyalet Mahkemesi’nde dava açıldı.
Karlsruhe kentinde bulunan Federal Başsavcılık tarafından bu konuda yapılan yazılı açıklamada, “1990 yılında aşırı solcu Devrimci Sol üyesi ve 1994 yılından bu yana da DHKP-C’nin elebaşılarından biri olduğu” belirtilen Faruk E. hakkında cinayet, cinayete teşebbüs, bombalı saldırı planlamak ve düzenlemek ve bir terör örgütünde elebaşılık yapmak suçlarından dava açıldığı bildirildi.
“Türk devletini silah zoruyla ortadan kaldırmak ve marksist-leninist bir düzen kurmak isteyen DHKP-C’nin Türkiye’de bir dizi bombalı saldırı ve öldürme olayından sorumlu olduğu” ifade edilen açıklamada, “örgütün 2001 yılından bu yana intihar saldırıları düzenlediği, Avrupa’daki teşkilatıyla da terör eylemlerini finanse etmeye çalıştığı, ayrıca silah, askeri araç gereç temin etme girişiminde bulunduğu, üyelerini de Avrupa ülkelerinde gizlemeye çalıştığı” kaydedildi.
Faruk E’nin, 1993 yılının nisan ayında İstanbul’da bir grup polise saldırılması talimatını vermekle de suçlandığı, bu saldırıda 2 polisin şehit olduğu, çok sayıda polisin de yaralandığı belirtildi.
Faruk E’nin, örgüt tarafından kurulan ”merkez komitesi”nin 3 üyesinden biri olarak, 1994 yılının mart ayından bu yana çok sayıda güvenlik ve hukuk görevlisinin öldürülmesi talimatını verdiği, 2001 yılının ocak ayından 2005 yılının temmuz ayına kadar da ağırlıklı olarak İstanbul ve Ankara’da bombalı eylemler düzenlenmesi talimatını verdiği, bu saldırılarda 5 saldırganın ve 7 kişinin öldüğü, çok sayıda insanın yaralandığı ve büyük maddi hasarın meydana geldiği ifade edildi.
Avrupa’da ve özellikle Almanya’da örgüt adına ”bağış” toplamaya çalıştığı, propaganda malzemesi sattığı, silah ve patlayıcı madde temin etmeye çalıştığı belirtilen Faruk E’nin, bu silahların Türkiye’ye gönderilmesini de organize ettiği, bu vesileyle sık sık Almanya’da bulunduğu, 8 Nisan 2007 tarihinde yakalandığı ve 9 Nisan 2007 tarihinden bu yana gözaltında tutulduğu kaydedildi.
Açıklamada ayrıca, Faruk E’nin talimatıyla 2002 yılının haziran ve eylül ayları arasında Türkiye’ye silah nakliyatlarını organize ettikleri belirlenen Mustafa A, İlhan D, Devrim G ve Hasan S hakkındaki soruşturmaların da ayrı ayrı sürdürüldüğü bildirildi.
(EA-HA-ÇA)
24.07.2008 14:44:33 -

Türklerle Kızılderililer arasında DNA kardeşliği
Her şey, Dr. Levent Bozatlı’nın kendi DNA’sının örneklerini dünyanın en ünlü üniversitelerinden olan Oxford’un Genetik Bilimleri Bölümü’ne göndermesi ile başladı.
Dr. Bozatlı, Kızılderililerin atalarının “Büyük Göç” sırasında Bering Boğazı’nı geçen Türkler olduğuna dair muhtelif kitaplar okumuştu okumasına ama yine de gelen sonuç şaşırtmıştı kendisini. Çünkü, Oxford’dan gönderilen DNA sonuçlarına göre kendisi, Amerika’nın ünlü Kızılderili kabilelerinden “Onedialar” ile aynı soya mensuptu. Hatta, bir alt kademeye bile inilmiş ve Dr. Bozatlı’nın DNA’sının, Onedia kabilesinin bir alt boyu olan “Djigonasse” ortak özellikler taşıdığı tespit edilmişti. Kendisi gibi doktor olan karısı Hande Bozatlı’nın DNA’ları ise Avrupa orijinli çıkmıştı.
Duygusal kucaklaşma anı
Dr. Levent Bozatlı, önceki hafta Yalova Folklor Eğitim Merkezi YAFEM tarafından düzenlenen 11. Türk Boyları Festivali’ne katılmak için İstanbul’a gelen Onedia Kabilesi Reisi Brian Paterson’la karşılaştığında son derece heyecanlıydı. İki eski akrabanın sarılıp kucaklaşması, çevredeki diğer Türklerle Kızılderililerin gözlerini yaşarttı. Dr. Bozatlı, karşılaşma anını şöyle anlattı:
“Brian Paterson’u görünce heyecanlandım. O benden de heyecanlıydı. Gerçi ocak ayında New York Türkevi’nde düzenlenen “Türkler ile Kızılderililer Arasında Ortak Bağlar” konulu panele telefonla katılıp sonuçları açıklamıştım ama ilk kez yüz yüze geliyorduk. Brian, Türklerin hayat tarzını ve değerler sistemini görünce önce şaşırdı ama sonra rahatladı.”
Aynı zamanda “Kuzey Amerika Birleşik Kızılderililer Kabilesi Başkanı” da olan Brian Paterson ise başta İstanbul ve Yalova olmak üzere her yerde büyük konukseverlik gördüklerini belirterek, “Bütün bunlardan sonra Türklerle aramızda akrabalık olduğuna dair inancım güçlendi. Pek çok şeyimiz ortak. Bu da ortak atalara sahip olduğumuz tezini kuvvetlendiriyor” dedi.
Sefa KAPLAN
-

Alman Bakan Böhmer
ALMAN BAKAN BÖHMER: “VATANDAŞLIK SINAVINA HAZIRLANMAK, SİYASET, DEVLET, TARİH VE TOPLUMLA İLGİLENİLMESİNE YOL AÇACAK”
BERLİN (A.A) – 23.07.2008 – Alman hükumetinin göç ve uyumdan sorumlu Devlet Bakanı Maria Böhmer, Alman vatandaşlığına geçmek isteyen yabancılara 1 Eylül 2008 tarihinden itibaren uygulanacak vatandaşlık sınavına hazırlanılmasının, siyaset, devlet, tarih ve toplumla ilgilenilmesine yol açacağını söyledi.
Böhmer, kabinenin vatandaşlık sınavının uygulanmasını kararlaştırmasıyla ilgili olarak yaptığı yazılı açıklamada, vatandaşlık sınavının ve bununla ilgili düzenlenecek kursların uyumu güçlendireceğini savunarak, “Almanya’nın da istifade ettiği ABD’deki tecrübeler gösteriyor ki, vatandaşlık sınavları başarılı bir şekilde uygulanabiliyor ve kabul görüyor. Vatandaşlık sınavına hazırlanmak, siyaset ve devlet, ayrıca tarih ve toplumla ilgilenilmesine yol açacak” ifadesini kullandı.
Göçmenlerin aktif olarak eşit haklarla topluma katılımlarını istediklerini ve bunu yoğun şekilde desteklediklerini ifade eden Böhmer, Alman vatandaşlığına geçmek isteyen herkesin sınav sayesinde yükümlülükleri ve haklarıyla ilgili vazgeçilmez bilgiler edineceğini kaydetti.
Alman hükümeti tarafından daha önce Alman vatandaşlığına geçişleri kolaylaştırmak ve bu konuda bilgi vermek amacıyla bir broşür hazırlandığını hatırlatan Böhmer, yabancılara Alman vatandaşlığına geçmeleri çağrısında bulundu, Alman makamlarından da Alman vatandaşlığına geçmek isteyen yabancıları bilgilendirmelerini ve bu konuda kendilerine yardımcı olmalarını istedi.
Vatandaşlık için şart kılınan sınava katılan yabancılara toplam 310 soru arasından rastgele 33 soru sorulacak. Bu soruların en az 17’sini bilen kişi sınavı başarmış olacak. Almanya’da yaşayan ve burada en az lise mezunu olan yabancılar bu sınavdan muaf tutulacak.
(ERB-EA-ALŞ)
23.07.2008 16:59:32 -

ALMANYA’DAKİ YANGIN FACİASIYLA İLGİLİ SORUŞTURMA DURDURULDU
BERLİN (A.A) – 23.07.2008 – Almanya’nın Ludwigshafen kentindeki çok katlı bir binada 3 Şubat’ta çıkan ve 9 Türkün hayatını kaybettiği yangınla ilgili soruşturma durduruldu.
Soruşturmayı yürüten Frankenthal Savcılığı tarafından bugün yapılan açıklamada, yangının neden çıktığının hala tam olarak bilinmediği, ancak soruşturmanın sürdürülmesi için de bir neden kalmadığı bildirildi.
Uzmanların, binanın ”kundaklandığı olasılığına neredeyse hiç inanmadıkları” ve yangının çok büyük olasılıkla ”bugüne kadar belirlenemeyen hatalı bir tutumdan” kaynaklandığının tahmin edildiği kaydedildi.
(EA-ÇA)
23.07.2008 13:02:43 -

ALMAN HÜKÜMETİ, VATANDAŞLIK SINAVI UYGULANMASINI KARARLAŞTIRDI
BERLİN (A.A) – 23.07.2008 – Alman kabinesi, vatandaşlık almak isteyen yabancılara 1 Eylül 2008 tarihinden itibaren vatandaşlık sınavı uygulanmasını kararlaştırdı.
Almanya İçişleri Bakanlığından yapılan açıklamada, “Demokraside yaşam”, “Tarih ve sorumluluk”, “İnsan ve toplum” başlıkları altında hazırlanan 300, Almanya’yla ilgili de genel kapsamlı 10 sorunun, bakanlığın internet sayfasında yer aldığı, ayrıca resmi gazetede yayımlanacağı bildirildi.
Soruların Eğitim Alanında Kalite Geliştirme Enstitüsü (IQB) tarafından Berlin’deki Humboldt Üniversitesinde hazırlandığı ve uzmanlar tarafından sürekli geliştirildiği ifade edilen açıklamada, soruların kamuoyunda genelde olumlu yankı bulduğu, başlangıçta yanlış ya da eksik formüle edilen soru ve cevapların da düzeltildiği kaydedildi.
Açıklamada, soruların okullarda Alman ve göçmen kökenli öğrencilere de sorulduğu ve genelde başarılı sonuçlar alındığı belirtilerek, eyaletler tarafından teklif edilen 60 saatlik vatandaşlık kurslarının da soruların cevaplandırılmasında yardımcı olacağı ifade edildi.
Almanya İçişleri Bakanı Wolfgang Schaeuble de yaptığı açıklamada, “Vatandaşlık sınavı, Almanya hakkında asgari düzeyde bilgi sahibi olunmasını hedefliyor. Sınav uygun düzeyde ve hiç kimseyi fazlasıyla zorlamıyor” dedi.
Vatandaşlık için şart kılınan sınava katılan yabancılara toplam 310 soru arasından rastgele 33 soru sorulacak. Bu soruların en az 17’sini bilen kişi sınavı başarmış olacak. Almanya’da yaşayan ve burada en az lise mezunu olan yabancılar bu sınavdan muaf tutulacak.
(EA-HA-ALŞ)
23.07.2008 12:41:05 -

Rusya halkının yüzde 33’ü Ermeni soykırım iddialarını hiç işitmemiş
Rusya’da Levada Center adlı kamuoyu araştırmaları şirketinin anketine göre, Rus halkının yüzde 37’si “Osmanlı Türklerinin 1914-1923 yılları arasındaki dönemde Ermenilere karşı soykırım uyguladığı” görüşünde. Yüzde 13’lük kitle iddiaların büyük ölçüde abartıldığını söylerken, yüzde 33 “İddiaları hiç duymadım” diyor. Kararsız, ya da fikir sahibi olmayanların oranı yüzde 17.
Regnum haber ajansının bildirdiğine göre bu anket 2007 yılında yapılmış.
24/7/2008