Blog

  • Obama’nın Ermeni merakı ABD’ye pahalıya patlar

    Obama’nın Ermeni merakı ABD’ye pahalıya patlar

    Semih İdiz    [email protected]

    Amerika’da başkanlık seçimleri yaklaştıkça adaylar oy uğruna her türlü vaatte bulunuyorlar. Demokratların adayı Barack Obama’nın Ermenilere verdiği sözü gazetelerde okuduk. Obama,  seçilmesi halinde Ermeni soykırımının resmen tanınmasını sağlayacağını söylüyor.
    Cumhuriyetçilerin adayı John McCain ise daha gerçekçi. “Tehlikeli bir coğrafyada kilit bir müttefiki kızdırmanın anlamı yok” diyor. Özetle, Obama şu anda “hayali” bir dünyada, McCain ise “gerçekçi” bir dünyada yaşıyor.

    Seçilmesi halinde Obama da kuşkusuz gerçekleri tanıyacaktır. Tabii ki Ermenilere verdiği sözü tutmak isteyecektir. Ancak, geçen yıl Kongre’nin gündemine gelen soykırım tasarısıyla yaşanan gerginlik kendisine hatırlatılacaktır.

    O sırada tasarı yanlısı Demokratlara karşı kullanılan temel bir argüman, “Ermeni lobisinin ve Ermenistan’ın çıkarlarını mı, yoksa ABD’nin çıkarlarını mı savunacağız?” olmuştu. Bu soru kuşkusuz Obama’nın önüne de gelecektir.

    Obama’ya anımsatacaklar

    O gün geldiğinde dış politika danışmanları kendisine şunu söyleyeceklerdir:
    “Türkler bu konuda çok ciddi. Siz doğru olanı yapıyor olduğunuza inanabilirsiniz. Ama Irak ve Afganistan’da başımız dertteyken, İran ve Suriye ile boğuşurken, Türkiye’yi gerçekten  yabancılaştırmak istiyor muyuz?”

    Obama’nın danışmanları ayrıca, Amerikan Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nde bu hafta Güney Kafkasya’daki durum konusunda yapılan oturumda -tutanaklara da geçen- bazı gerçekleri anımsatacaklardır.

    Türk Amerikan Dernekleri Asamblesi (ATAA) Başkanı Nurten Ural’ın yanı sıra ABD Dışişleri Bakanlığı müsteşar yardımcılarından Dan Fried’ın gündeme getirdiği bu gerçekler özetle şunlar:

    1- Ermenistan, Türkiye ile sınırını tanıyıp Türk toprakları üzerinde iddiası olmadığını  açıklamalı. Türkiye’nin ilişkileri düzeltmek için ortaya koyduğu yapıcı girişimleri de desteklemeli. Türkler kuşkusuz tarihle yüzleşmeli. Fakat ABD’nin 1915 olaylarını soykırım olarak tanıması ne bu amaca ne de Türkiye ile Ermenistan arasında istenen uzlaşmaya hizmet eder. Aksine bunları olumsuz etkiler.

    Israr, ilişkilere darbe vurur

    2- Türkiye bugün Ermenistan’a bir ambargo uygulamıyor. İki ülke arasında 200 milyon dolar değerinde ticaret var. Türkiye, Ermenistan’a giden mallar için geçiş de sağlıyor. Dahası, Ermenistan’dan iş için gelenleri kabul ediyor. Ermeniler Türk sınırında vizelerini anında alıyorlar. Türkiye ayrıca 1915 olayları için,  ABD yönetimince de desteklenen, bir tarihçiler komisyonu teklif ediyor.

    Obama, bu argümanlara rağmen, “Hayır, ben illa da 1915’e soykırım demek istiyorum” diye ısrar ederse, yapabilecek fazla bir şey yok. Fakat bunu, hem Türk-ABD ilişkilerine hem de Türkiye ile Ermenistan arasındaki uzlaşma arayışlarına darbe indirme pahasına yapmış olacağı kendisine şimdiden anlatılmalı.

  • Hazine Müsteşarlığı kayıp trilyon davasında itiraz etmeli

    Hazine Müsteşarlığı kayıp trilyon davasında itiraz etmeli

    Hazine Müsteşarlığı kayıp trilyon davasında itiraz etmeli
    Kayıp trilyonda gözler Hazine’de

    Hazine Müsteşarlığı itiraz etmezse, karar kesinleşmiş olacak.

    18 Haziran 2008 12:36

    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın “Kayıp Trilyon” davasıyla ilgili olarak, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül hakkında, “mevcut anayasal sistem gereğince, iddia olunan eylemlerin kanıt ve unsurları tartışılmaksızın, yasal imkansızlık nedeniyle soruşturma yapılmasına gerek olmadığına” ilişkin kararı sonrası gözler Hazine Müsteşarlığı’na çevrildi.

    Şikayetçi olarak görülen Hazine Müsteşarlığı, Başsavcılığın verdiği karara itiraz ederse dosya Sincan Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilecek. Hazine itiraz etmezse, karar kesinleşmiş olacak.
    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül hakkında yürüttüğü soruşturmayı tamamlayarak, ‘kovuşturmaya yer olmadığına’ karar vermişti. Kararda, “Cumhurbaşkanının, seçilmeden önce işlemiş olduğu kişisel suçlarından dolayı Anayasada bir hüküm yer almadığı gibi TBMM İç Tüzüğünde de bir düzenlemenin mevcut olmadığı, demokratik rejimlerde Devlet Başkanının dokunulmazlığının kabul gören bir imtiyaz şeklinde oluştuğu”na dikkat çekilmişti.
    Başsavcılığın verdiği takipsizlik kararına, şikayetçi konumunda bulunan Hazine Müsteşarlığı’nın itiraz etmemesi halinde kararın kesinleşeceği kaydedildi.
    Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 172. ve 173. maddelerine göre, verilen takipsizlik kararına sadece şikayetçiler itiraz etme hakkına sahip.

    *

    KÖŞKTEN İNİNCE YARGILANACAK MI?

    Cumhurbaşkanı Gül’ün ‘kayıp trilyon’ dosyası için savcılığın verdiği takipsizlik kararı, Kanadoğlu’na göre zamanaşımı süresi işleyeceği için Abdullah Gül’ü aklayacak. Karar dokunulmazlığa kıyas yöntemiyle alındığı için çoğu hukukçu aksi görüşte

    Ankara Başsavcılığı’nın “kayıp trilyon” davasında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül hakkında verdiği takipsizlik kararı tartışma yarattı. Gül’ün cumhurbaşkanlığı süresince zamanaşımının işleyip işlemeyeceği kafaları karıştırdı. Hazine Müsteşarlığı, itiraz hakkını kullanırsa dosya Sincan Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilecek. Hazine itiraz etmezse, karar kesinleşmiş olacak.

    SADE VATANDAŞ SAYILIR

      Sabih Kanadoğlu (Yargıtay Onursal Başsavcısı): Cumhurbaşkanının kişisel suçlarından sorumlu olduğuna ilişkin Anayasa’da hüküm yoktur. Ancak bu yokluk, onu sorumsuz kılmaz. Anayasa’da düzenleme olmadığı için cumhurbaşkanının seçilmeden önce veya seçildikten sonra işleyeceği suçlarla ilgili sade bir vatandaş ya da dokunulmazlığı kaldırılmış milletvekili gibi işlem yapılması gerekir. Başsavcılığın verdiği karar, Anayasa’da yer almayan bir ayrıcalığın eşitlik ilkesine aykırı olarak cumhurbaşkanına tanınmasıdır. Bundan sonra zamanaşımının durması da söz konusu olmaz ve görevi süresince geçecek zaman Gül’ün lehine işler. Hazine’nin itiraz hakkını kullanacağını sanmıyorum.

    ZAMANAŞIMI DURMAZ

      Prof. Dr. Nur Centel: Gül hakkındaki karar, milletvekili dokunulmazlıklarından hareketle kıyas yoluyla verilmiş bir karardır. Çünkü Anayasa’da bu konuda bir düzenleme yok. Kararın getireceği en önemli sonuç ise dava zamanaşımı süresinin Gül’ün lehine işleyecek olmasıdır. Anayasa’da bir düzenleme bulunmadığı için dava zamanaşımı süresinin durması söz konusu olamaz.

    GÖREVİ BİTİNCE YARGILANIR

      Prof. Dr. Hikmet Sami Türk (Eski Adalet Bakanı): Başsavcılığın kararına göre cumhurbaşkanlığı süresince Gül’ün yargılanması söz konusu olamaz. Zamanaşımı konusunda, kıyas yoluyla karar olduğuna göre, milletvekilleri dokunulmazlığına ilişkin mevzuat uygulanır. Görev sona erene kadar dava zamanaşımı süresi durur. Görevi bitince yeniden başlar ve yargılama yolu açılır. Yunanistan Anayasası’nda, cumhurbaşkanlarının kişisel suçlarına ilişkin yargılamanın görev süresince askıya alınacağı ve görevi bitince yargılama yapılacağını düzenleyen hüküm var.

    KIYAS YAPILDIĞINA GÖRE DURUR

      Prof. Dr. Ahmet Gökcen: Anayasa yapılırken cumhurbaşkanının kişisel bir suç işleyeceği hesaba katılmamış. Bu durumda kıyas yoluyla karar verilmesinde hukuka bir aykırılık yok. Kıyas olarak alınan hüküm milletvekili dokunulmazlığı olduğuna göre, zamanaşımı konusunda da milletvekillerine uygulanan ‘görev süresince zamanaşımının durdurulması’ hükmü uygulanacaktır.

    MANTIĞA UYGUN

      Prof. Dr. Ülkü Azrak: Başsavcılığın kararı, Anayasa’da boşluk bulunduğu için hukuk mantığına uygun. Gül’ün görev süresince zamanaşamının işlemesi söz konusu olamaz. Görev süresi bittikten sonra yargılama yolu açılabilir. Hazine’nin itirazının gündeme geleceğini de sanmıyorum.

    DAVA ORTADAN KALKMAZ

      Prof. Dr. Emin Artuk: Görevi süresince cumhurbaşkanı yargılanamayacak ama zamanaşımı duracak. Davanın zamanaşımı nedeniyle ortadan kalkması söz konusu olamaz. 

  • ÇİRKİN BİR OYUN VE SESSİZ HÜKÜMET…

    ÇİRKİN BİR OYUN VE SESSİZ HÜKÜMET…

    Askeri Şura’nın başlamasına az bir zaman kala askeri ve özellikle Genelkurmay Başkanlığı görevine getirilmesi muhtemel Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ’u yıpratma çalışmaları hız kazandı.

     

    Özellikle boyalı basın bu işin şakşakçılığına soyunmuş durumda. Neymiş İlker Başbuğ ile, Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili Osman Paksüt görüşmüşler.Bunun ne zararı var doğrusu anlamak güç. Tabii AKP davasının gündemde olduğu şu günlerde hem Osman Paksüt’ü hem de şura öncesi İlker Başbuğ’u yıpratma çalışmaları yapanlar için durum hiç de öyle değil. Zira AKP’nin kapatılma davasında askerin yargıyı etkilediği gibi saçma sapan bir söylem geliştiriyorlar. Oysa bu işi her fırsatta yapmaya çalışanlar kendilerinden başkası değildir, olmamıştır.

    “Ziyaret talebi ve ziyaretin amacı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Irak’ın kuzeyine Şubat 2008’de icra ettiği harekâta ilişkin kutlamaların iletilmesi ile sınırlı kalmıştır. Bunun dışındaki yorumlar gerçekle bağdaşmamaktadır” diyen Osman Paksüt’ün veya bir yargı organının böyle bir gerekçesi olamazmış gibi hükümet ve hükümet yanlısı basın tarafından sürekli çarpıtılıyor. Çok çirkin bir oyun sahneye konmuş ne yazık ki.

    İki net hedef var ortada. Kara Kuvvetleri Komutanı ve Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili. Türkiye’nin iki legal kurumunun iki en önemli adamı. Biri Türkiye’nin bütünlüğünün emanet edildiği yerde, Kara Kuvvetleri’nin başında, diğeri de bu bütünlüğün koruyucusu Anayasa’nın emanet edildiği yerin iki numaralı ismi. Bunların görüşmelerinde ne acayiplik var ki? Güya gizlice görüşmüşler. Tabii o saatlerde eminiz ki Genelkurmay Karargahı’nda onlardan başka kimse yoktur. Olay öyle abartıldı ki sanırsınız ki görüşenler iki mafya lideri. Yazıklar olsun. Yazanlar kim? Bir gazete.  Devletin iki üst düzeyi görüşmüş sanki ortada bir ayıp varmış gibi gösteriliyor.

    Kimse de “Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili, Kara Kuvvetleri Komutanı ile resmi bir görüşme yapıyor. Bunu yazıyorsunuz da, Anayasa Mahkemesi Başkanı kapatma davası açıldığı günlerde, yargıladığı partinin yöneticileriyle kebapçıda ahbap çavuş ilişkileri içinde yemek yerken niye yazmıyorsunuz? AKP yönetimini kızının düğününe davet ederken niye yazmıyorsunuz?” diye sormuyor. Bunun tam aksine meydanı boş bulanlar daha da fazlasını yazma cüretini gösteriyorlar.

    Genelkurmay İkinci Başkanı’nın sağlık raporu yayınlanıyor. Tedavi örüyormuş. Hasta olmak, tedavi görüyor olmak suçmuş gibi. Yazanlar kim? Tabii ki Başbakan’ın, kameralar önünde hastanelik olmasından sonra sağlığıyla ilgili bilgileri yazanlara kızanlar. Kısacası Türkiye tam anlamıyla zıvanadan çıkartılıyor. Türkiye’nin göz bebeği kurumlar alenen ve alçakça bir şekilde yıpratılıyor. Aslında kim oldukları belli olan yer ve kişilerce kotarılıyor bu durum. Tıpkı daha önce Genelkurmay Başkanlığı görevini almadan önce Orgeneral Yaşar Büyükanıt’a yapılanlar gibi. Zira o da o dönemde aynı odakların ağır saldırısına uğramıştı. Hakkında yazılmadık , çizilmedik çirkinlik bırakılmamıştı. Ne oldu sonra başaramadılar. Onlara rağmen Genelkurmay Başkanı oldu Yaşar Büyükanıt..

     Şimdi hedefte Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ ve Genelkurmay 2. Başkanı var. Anayasa Mahkemesi Başkan vekili ise daha uzun bir süredir hedef konumundaydı zaten. Kurumlar yıpratılıyor. Yıpratanlar, AKP’ye yaranma, hizmet etme, AKP’yi kullanarak pis, iğrenç, alçak emellerine ulaşma hayalini kuruyorlar. AKP de ya  bu zokayı yutuyor yada bu kişiler zaten onlara hizmet ediyor. Zira bu hizmet onu memnun etmiş görünüyor ki günlerdir hiç ses çıkarmıyorlar. Sonra da bunun adına hükümet olma, her kesimi kucaklama olarak adlandırıyorlar. Kim inanır size.

    Böyle mi hükümet edilir, böyle mi devlet yönetilir? Ordusu satılık kalemler tarafından paçavraya çevrilmeye çalışılırken sessiz kalan Hükümet mi olur? Anayasa Başkan Vekili yıpratılırken sessiz kalan hükümet mi olur? Yeri geldiğinde DSİ Müdürü’ne bile arka çıkan Başbakan şimdi neden sessiz?…. 

    ,

  • JEOSTRATEJİDE  DEĞİŞEN DENGELER

    JEOSTRATEJİDE DEĞİŞEN DENGELER

    JEOSTRATEJİDE DEĞİŞEN DENGELER VE
    ISINAN HİNT OKYANUSU

    Sosyal ve politik olaylar, genel görüntüleri itibariyle tek bir olgu gibi görünmekle beraber, bu tarz olgular, gerçekte pek çok tembihin tek görüntüde yansıyan tezahürleri olmuşlardır…

    Soğuk savaşın etkinliğinin sürdüğü iki kutuplu dünya dengesinde, jeostratejik denklemde, Batı Dünyası karşısındaki Komünist dünyanın coğrafyadaki etki alanlarının denetimi, bir takım askeri paktlar ile dengelendiği bilinenler içindedir. Bu paktlardan birinin de NATO olduğu herkesin malumudur.

    Türkiye’nin NATO içindeki konumu ve yükümlülükleri dikkate alındığında, gene hatırlanacağı üzere Kıbrıs Barış Harekatı, başlangıçta ABD tarafından desteklendiği halde, daha sonra, harekatın başarılı sonuçlanmasını takiben Türkiye’ye ambargo uygulanmasının çelişkisini ve mantığını bu süreçte izah etmek oldukça zor olmuştur!…

    O günün koşulları içinde jeostratejik denge dikkate alındığında, soğuk savaşın etkinliğinin sürdüğü de hatırlanacaktır. Türkiye’ye uygulanan ambargo süresince de bir taraftan Şah rejimi silahlandırılırken, diğer yönden de O tarihlerde İran üzerinden Türkiye’ye bölücü akımlar desteklenmiş diğer yönden de, Yunanistan ve İsrail’in de aynı şekilde silah gücünün arttırılması ADB tarafından sağlanmıştır…

    Özetle, seksenli yılların başında, İran Şahının devrilmesi, ve daha sonra da Sovyetler’in Afganistan’ı işgali ile Hint Okyanusuna çıkması bölgedeki jeostratejik konumu tekrar ABD aleyhine değiştirdiğinden, bu sürecin sonunda Türkiye’ye uygulanan ambargonun kaldırılması gerekmiştir…. Kısaca, kuzeyden güneye uzanan Sovyet tehdidi o günün koşulları içinde, körfez ve petrol bölgeleri yönünden AB-D çıkarları için önemli bir tehdit olarak görülmüş ve Türkiye gene NATO içinde eski konumunda tutulmaya çalışılmıştır!!!

    Sovyet gücünün Afganistan üzerinden Hint okyanusuna uzandığı yıllar tekrar hatırlandığında, Hint Okyanusu, bir tarafta ABD, diğer tarafta İngiliz ve bir diğer yönü ile de Sovyet donanmalarrının sürekli bayrak gösterdiği bir alan olmuş ve nerede ise, bu bölgede askeri üs haline gelmemiş bir tek kaya parçası bile kalmamıştır. ABD bir taraftan Vietnam’da savaşırken diğer yönden de, Basra Körfezinden çıkan ve Hint Okyanusu üzerinden gerek batı ve gerekse doğu dünyasına akan petrolün de deniz trafiğinin kontrolunu İngiltere ile birlikte sağlamaya çalışmıştır…

    Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, ABD gücünün sınırlarını deneyerek tek kutuplu dünya politikasına ağırlık verirken değişen koşullar içinde de jeostratejinin değişkenleri kapsamında yeni yaklaşımlar uygulayarak enerji kontrolu üzerinden küresel denetimin modellerini gerçekleştirmeye başlamıştır… Bu süreç içinde, NATO oluşumu doğuya kaydırılmaya çalışılırken, diğer yönden de TEK KUTUPLU dünya politikası içinde ULUS DEVLET yapılarına yönelik ayrımcı politikalar da tekrar güncelleştirilmeye başlanmıştır.

    Bu bağlamda, Anadolu topraklarından Ortadoğu ve Orta Asya’ya uzanan güzergahta, Türkiye’nin bölgesel bir güç olarak Ulus Devlet yapısının da politik hedefi içinde kontrolda tutulması, tecrit politikalarıyla ayrıca amaçlanmıştır…Konu ile ilgili olarak, Kıbrıs Barış Harekatı sonunda ABD’in uygulamaya koyduğu ve daha sonra da İran’ın elden çıkmasını takiben Sovyet gücünün Afganistan üzerinden Basra Körfezi ve Hint Okyanusuna ulaşması sonucu ortaya çıkan tehdit, bölgenin politik durumunu değiştirmiştir. Özetle, şekillenen yeni durum karşısında da ABD’in uyguladığı ambargoyu kaldırması, gene jeostratejinin zorlaması sonucu olmuştur…

    Konu güncel hali ile tekrar ele alındığında, Sovyetler dağıldıktan sonra bu güç Hint Okyanusundan çekilmiş ve bölgedeki güç unsurları şimdiki hali ile ABD ve İngiliz Donanmalarının kontroluna bırakılmış gibi bir görüntüyü yansıtır hale gelmiştir…

    Hint Okyanusu ve çevresi siyasi coğrafya yönünden ele alındığında, bu okyanusa sahildar olan ülkelerin limanlarının gerek ABD , gerek İngiliz ve gerekse bölgede bayrak gösterecek diğer ülkelerin donanmaları için üs imkanlarını da ayrıca taşımaktadır.

    Örnek olarak ifade edildiğinde, soğuk savaş döneminde, Sovyetlerin, Aden, Sokotro adası, Somali, Andaman Adaları, Seylan, Nicobar Adalarından liman kolaylıklarından istifade ettiğini, ABD’nin de daha ziyade Pakistan limanlarından yararlandığını, İngiltere’nin de aynı şekilde Hint Okyanusu ve Umman Denizi girişindeki bazı adalarda liman kolaylığı ile uygun bölgelerde de deniz ve hava üsleri oluşturduğu bilinmektedir.

    Bu genel görüntü soğuk savaşın sürdüğü dönemlerde olup, Sovyetlerin sahneden çekilmesi ile, bölde daha ziyade, ABD ve İngiltere’nin kontrolunda kalmış gibidir… ABD ‘in güce dayalı genel politikalarının artan şekilde küresel düzeyde yarattığı rahatsızlık ise, bu süreçte yeni oluşumları tetiklemiştir. Bilindiği üzere, Latin Dünyasının giderek ABD karşıtlığını oluşturması yanında Asya bölgesinde de Şanghay İşbirliği Çin ve RF ekseninde Orta Asya Türk Devletlerinin de katılımıyla şekillenmiştir. Soğuk Savaş döneminde Pakistan ve Hindistan ilişkileri hatırlandığında, Hint, Çin hudut İhtilafları yanın diğer yönden Çin Sovyet ihtilafı da o tarihlerde çapraz yakınlaşmalara neden olmuştur. Pakistan Çin’e yaklaşırken, Hindistan da Sovyetler’e yakın bir politika izalemiştir!!! Ancak bu süreç, küresel saldırıların ulus devlet yapılarını tehdit eder duruma gelmesi ile, jeostratejik kaymalar sonucunda, bu ülkelerin bir kısmını Şanfhay İşbirliği Örgütüne dahil etmiştir.

    Bu sürecin devamı dikkate alındığında, Pakistan’ın da yakında Şanghay ekseninde yer alması kaçınılmaz gibidir… Hatırlanacağı üzere, ABD bölgede, Pakistan limanlarından yararlanmaktadır… İleride bu sürecin sonunda Pakistan’ın da ŞİÖ dahil olması durumunda gelişmelerin ne şekil alacağına dikkat etmek gerekmektedir. Kısaca, bölgedeki denklemin yapısını gene bölgedeki jeostratejik kaymaların belirleyeceği ifade edilebilir…

    Çin halen açık deniz politikasından uzak gibi durmaktadır. Gene hatırlanacağı üzere, Ukrayna’dan Sovyetlerin dağılmasından sonra aldığı Varyak Uçak gemisini Çin,turizm amaçlı olarak kullanacağını ifade etmiştir… Ancak, gene duyumlara göre, bu geminin bir savaş gemisi olarak hizmete alınacağına dair söylemler de güncelliğini korumaktadır…Bu süreç benzerleri ile devam ettiği takdirde ise Çin’in orta vadede açık deniz politikasına yönelme ihtimali bir şekilde söz konusu olabilecektir… Bu bağlamda, Sovyetlerden boşalan Hint Okyanusundaki bölgelerde Çin’in de ayrıca bayrak göstermesi şaşırtıcı olmayacaktır. Bu durumda da Şanghay İşbirliği üyesi olması durumundaki Pakistan’ın Limanlarından Çin’in de yararlanması söz konusu olacaktır….

    Basra Körfezinden itibaren Hint Okyanusuna uzanan güzergah petrol taşımacılığı yönünden son derece hayatidir. Çin halen petrol ihtiyacının %45 Ortadoğudan sağlamaktadır. Gelişen ekonomisi ve artan ihtiyaçları da dikkate alındığında, bu ülkenin de bögede bayrak göstermesi beklenmelidir… Hint Okyanusunun jeostratejik hedefler yönünden ısınmasının nedenleri diğer ülkelerin olduğu gibi Çin’in de bölgedeki çıkarlarının ve politik hedeflerinin doğru analiz edilmesinden geçeceğini kabul etmek gerekmektedir.. Konu özetlendiğinde;

    * Çin, bir taraftan Arap ülkeleri ve İran ile diğer yönden Latin ülkeleri ile işkilerini geliştiriken diğer yönden de Afrika ülkeleri ile ticari bağlarını kuvvetlendirmektedir.

    * Çin’in “SINOPEC” petro kimya sirketi İran ile, YADAVARAN petrol sahasındaki geliştirme çalışmaları için anlaşma sağlamıştır.

    * Çin ile Suudi Arabistan arasında 1999 yılında petrol güvenliği konusunda stratejik bir iş birliği anlaşmasına gidilmiştir…

    * Afrika ülkeleri arasında 2006 yılında 48 ülkenin iştirak ettiği işbirliği formuna “FOCAC” Çin de katılmak sureti ile Afrika’daki varlığını göstermiştir…

    * Çin’in Afrika ülkelerine yardım yapması yanında 2007 yılında 65 milyar dolar olan ticaret haçmının 2010 yılı itibariyle 100 milyar dolar hedefinde olduğu çeşitli analizlerde ve yayınlarda izlenmektedir…

    * Çin’in Kenya ile, 2006 yılında yapmış olduğu petrol arama anlaşması sonucunda ise, bu ülkenin kuzey bölgesindeki sondajlarda petrol emarelerine raslanıldığı da görülmektedir….

    Özetle, Çin bu gün için açık deniz politikasına henüz başlamış gibi görülmemektedir. Ancak gerek ortadoğudaki petrol bağlantıları, ve gerekse, Afrika ülkeleri ile gelişen ticari bağları dikkate alındığında, bu ülkenin Hint Okyanusunda limanlara ihtiyacının olacağı da dikkate çarpmaktadır. Bir Taraftan Pakistan’da, ABD ‘ye mesafeli duran Müşeref karşıtlığı oluşturulurken , diğer taraftan da Kenya’da Çin ile 2006 anlaşma yapmış bulunan bu günkü yönetimin durumu dikkate alındığında, gerek Pakistan’da ve gerekse, Kenya’da patlak verek iç karışıklığın gerisinde ne gibi hesapların olduğunu değerlendirmek de gerekmektedir!…Benzer gelişmelerin bu mantık içinde Hint Okyanusundaki ısınma ile alakasının olup olmadığı hususu ise jeostratejik denklem açısından ayrıca dikkate çarpmaktadır!!!

    ABD’nin saldırgan politikaları, bütün ulus devletleri rahatsız etmiştir…Bu konu, Pakistan yönünden olduğu kadar Türkiye yönünden de geçerlidir…Genel manada, ülkelerin yeni denge arayışlarında en yakın tahdide karşı alternatif güç unsurları söz konusu olmaktadır. Çin bundan çok iyi şekilde yararlanmaktadır…. Pakistan’ın ileride Şanghay İşbirliği yapısında yer almasında da bu endişenin payı olacaktır… Bu süreç, bögede güçlendiği takdirde Çin’in, Hint Okyanusunda bayrak gösterecek gemileri için bol miktarda liman ve üs de bulabileceği mesajını söz konusu süreç vermektedir… Bu da Hint Okyanusunun ileride daha da ısıtacağının işaretlerini taşımaktadır…

    Konuya tekrar yaklaşıldığında, ABD’nin Türkiye’ye ambargo uyguladığı dönemde, Batı için tehdit, kuzeyden güneye ve Hint Okyanusuna yönelik olduğu için Sovyetler’in Afganistan’ın işgalini müteakip bu ambargo kaldırılmıştır… Soğuk Savaşın bitimini müteakip, Irak işgali sürecinde, teskerenin reddi bahanesi ile de bu ambargonun değişik bir sürümü bu defa da PKK çizgisinde bölgede tekrar hortlatılarak güncelleştirilmiş ve Kuzey Irak Üzerinden de Türkiye’de yönelik hertürlü bölücülüğe destek verilmiştir…

    İllegal oluşumlar dışında legal çizgideki örgütlü etnik ayrımcılık doksanlı yıllardan bu yana bölücü çizgide siyasallaştırılmaya çalışılmıştır…Bu dönemde, Seçimlere sokulan partilerin aldıkları oy durumları hatırlandığında ise, yabancı medyada yansıyan şekli ile, BBC değerlendirmelerine göre şu görüntü ortaya çıkmıştır,

    * 1995 seçiminde HADEP olarak seçime iştirak eden etnik partinin %4,17 oy aldığı,.

    * 1999 seçiminde HADEP olarak secime iştirak eden etnik partinin %4,75 oy aldığı,

    * 2002 seciminde DEHAP olarak secşime giren aynı etnik partinin %6,14 oy aldığı.

    * 2007 seciminde Bağımsız olarak girip mecliste DTP olarak yer alan partinin de

    Oy oranına göre temsil ettiği etnik topluluğun son durumunun 1.830.978 kişi olduğu görülmüştür… Kısaca, PKK yapısının da bu yasal görüntünün İllegal kanadı içinden yansıma bulduğu yüzdesinin Türkiye genelindeki potansiyel gerçeği daha da netleşmiştir……

    Türkiye’de senelerdir oluşturulmaya çalışılan bölücülüğün gerçek anlamda bir sosyal tabandan yoksun olduğu bu yapı içinde açıkça ortaya çıkmıştır. Yansıyan sonuç, PKK çizgisinde illegal hareketin aynı şekilde toplumsal açıdan kitle tabanındaki yetersizliğini de bir başka boyutta ortaya koymuştur.

    Genel durum içinde, ABD’nin bölgedeki ileriye dönük çıkarları söz konusu olduğundan bir kere daha destek verdiği bölücü çevrelerin arkasından çekilmeye başlayacağı izlenir duruma gelmiştir… Bu yapıda, yanlızlığa itilen PKK ise, kendisine sosyal taban oluşturabilmek için, tekrar bombalı nokta saldırılarıyla, Türk toplumunu kışkırtmak suretiyle bir Türk, Kürt çatışmasına toplumsal zemin oluşturabilecek arayışlara girmeye başlamıştır… Olayların seyrinin açıkça ortaya koyduğu gerçek ise, sosyal tabanda bir Türk, Kürt ayrımının ülke genelinde ve sosyal taban düzeyinde olmadığıdır!!! PKK ve siyasal yandaşlarının son günlerdeki aceleci tutumlarının gerisinde ise, bu sürecin ortaya koyduğu gerçeğin yarattığı panik havası bulunmaktadır… Bazı ölçüsü tutturulamıyan ifadelerdeki tehditlerde bile bu husus bulunmaktadır!

    Bir diğer ifade ile, senelerdir, Türkiye’de bölücü çizgide, içeriden iş birlikçileri ve dışarının da desteği ile oluşturulmuş bulunan sosyal taban iki milyon bile değildir,bunun çoğu da figürandır!!!.. Yetmiş milyonu aşan bir ülkede böyle bir sosyal tabana dayalı olarak etnik bölücülüğün geleceğinin olmayacağı da ortadadır… AB-D Kuzey Irak üzerinden yürüttüğü operasyonlarda, kendisine dayanak yapmayı amaçladığı bu sosyal tabanın çapının ne olduğunu da ister istemez görmek zorundadır!….

    Konuya diğer yönden bakıldığında, ABD, 2008 yılından itibaren Irak’daki kuvvetlerinin yeterli kısmını belli üslere taşıyıp diğerlerini de çekecek gibidir… Bu üslerin geleceği ve güvenliği ise, bölgenin istikrarı ile bağlantılıdır… Türkiye’nin, Suriye’nin, İran’ın ve milli mücadele veren Irak halkının arasına sıkışmış bulunana Kuzey Irak oluşumu, ileride, daha da sıkıntılı durumlarla karşılaşacaktır.Bölgede kalacak olan ABD üslerinin durumu da aynı paralelde görülmektedir!…ABD maaşa bağladığı peşmergelere, maaşlarını vermeyince ne şekilde silah bıraktıklarını görmüştür!!! Ayrıca aynı birliklerin maaşlarının azlığı nedeniyle de ne şekilde greve gitiklerine de tanık olunmuştur… ABD, bölgedeki üslerinin güvenliğini bunlar ile sağlayacağını düşünüyorsa işi oldukça zor demektir!!!

    Diğer yönden Afganistan’daki birlikleri ise, giderek Şanghay İşbirliği’ne kayması muhtemel bir Pakistan ile güneyden, kuzeyde ise başından beri kaybettiği Orta Asya Türk Devletleri ile,, doğudan da Çin, ve batıdan ise, İran ile çevrili bir konumda kalmıştır… Bütün bu olumsuzluklar, Evangelist –Siyonist ihtirasının hesapsız politikalarının sonucu olmuş, yanlış hesap, Bağdat’tan dönmeye başlamıştır!

    Bu süreçte Jeostratejik açıdan genel durum tekrar özetlendiğinde;

    *Hint Okyanusu güneyden ısındığı için tehdit bu kerre, kuzeyden güneye olmayıp güneyden kuzeye yönelmiştir…

    * Türkiye üzerinden ambargonun kaldırılmasına neden olan geçmişteki koşulların değişik sürümü, bu defa bölgeye, güneyden kuzeye doğru baskının yakınlaştığı mesajlarını vermektedir.. Bu da, ABD’ni, tekrar Türkiye’yi bölgede yanına almak konusunda güven tazeleyici politikalara dönüş sürecini zorunlu olarak başlatmıştır.

    * Bu sürecin görüntüsü bir şekilde Kuzey Irak oluşumu yönünden ikinci MAHABAT olayının temellerini oluşturmaya namzettir!!! Sonuçları itibariyle , PKK ve Kuzey Irak beklentileri içinde olanların da hesaplarını çok iyi yapmaları gerekecektir…

    * DTP çizgisinde politika yapanların aceleciliği ve telaşı da yukarıda ifade edildiği üzere bundandır!!! Hesaplarına göre de siyasi baskı ve propaganda yöntemleri ile sonuç alabilecekleri inancı içinde tavır oluşturmak gayretindedirler… Bundan böyle cepheye sürebilecek ihtiyatlarının kalmadığı da ortadadır !!!

    * ABD için, Irakta kalacak olan üslerin geleceği önemli olup, Hint Okyanusu yeterli düzeyde ısınmadan güvene dayalı bağlantılarını bölgede tekrar oluşturmak zorundadır.

    * Türkiye’nin Ankara Moskova ekseni üzerinden Balkanlardan Kamçatkaya kadar uzanan coğrafyada, 400. milyonluk bir ekonomik işbirliği alanı oluşturması ise, KET. yapısı sürecinde orta ve uzun vadede görüntüye gelen hedefler içindedir…Yavaş da olsa bu süreç işlemektedir!!!

    * Batı, Türkiye üzerinde senelerdir uyguladığı çifte standartlı samimiyetten uzak politikaları ile Türk toplumu üzerinde genel bir güvensizliğe ve bıkkınlığa neden olmuştur.

    * Güneydoğuda, bölücü çetelere karşı her yıl 200 bine yakın gencimiz bölgede askerlik hizmetini yapmaktadır. Bunlar, aile bireyleri ve yakınları ile birlikte ele alındığında her yıl yaklaşık en az bir milyon insanımız maddi ve manevi olarak olayların ve gelişmelerin içinde yer almaktadır. Bölücü olayların gerisindeki dış güçlerin ise hangi ülkeler olduğu ayrıca, bütün bu çevreler tarafından çok iyi şekilde bilinmektedir. Konu, on ve de yırmi senelik bir zaman bölümüne yansıtıldığında, yirmi milyona yakın bir kitleyi ortaya çıkaracaktır. Bu kitlenin yaşadıkları ve gelişmeler karşısındaki tavrı dikkate alındığında, olayların gerçek müsebbiplerine karşı duyacağı tepkinin nedenlerini ayrıca izaha gerek olmayacaktır!!!

    * Türkiye’de psikolojik harekatı dışarıdan yürüten ve bozgunculuğa destek veren malum çevrelerin, gerek medya ve gerekse, uydurma STÖ. Üzerinden yaptıkları propagandalarla toplum üzerindeki etkilerinin olmadığı da açıkça izlemiştir….

    * Bu konuda zaman zaman , Silahlı Kuvvetlere yöneklik yıpratıcı propagandalara rağmen, güvenirlik anketlerinde her seferinde gene Silahlı Kuvvetlerin en önde yer almakta olması olayların içinden gelen insanlarımızın gerçeği bire bir yaşamaya devam ettikleri içindir… Bu da çeşitli çevrelerden pompalanmaya çalışılan AB-D, bağlantılı mesajlara toplumun artık itibar etmediğini ayrıca göstermektedir…

    * Kısaca birileri, başkalarının kaşığı ile çorba içmenin çok tuzlu olacağını da artık anlamalıdır.Zira, Hint Okyanusu ısındıkça, Batı, bundan böyle,Türkiye üzerindeki hesaplarını çok iyi yapmak zorundadır!!!

    Bütün bu gelişmeler tarihin diyalektiği içinde güncelleşmektedir… Batı sömürgeci ve emperyalist politikaları nedeniyle, sürekli güven kaybetmiştir… Tekrar edilirse, ipi tekrar koparmışlar şimdi de yeniden düğümlemeye çalışmaktadırlar… Ancak, bundan sonra da bu düğüm her seferinde ele gelecektir.. Her şeye rağmen Türkiye, stratejik denklemdeki zamanı iyi bir şekilde kullanmıştır!!!

    ERGUN ÖZGEN

  • TÜRKİYE İLE MEVCUT SINIRI TANI

    TÜRKİYE İLE MEVCUT SINIRI TANI

    Kasım Cindemir / WASHINGTON

    ABD, ilk kez resmi kayıtlara geçecek biçimde Ermenistan’a, Türkiye sınırını tanıması ve Türk topraklarında gözü olmadığını bildirmesi gerektiğini vurguladı.

    ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Dan Fried ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesi’nde düzenlenen bir oturumda, Ermenistan’ın Türkiye ile mevcut sınırını tanıdığını kabul etmeye hazır olması, modern Türkiye’nin toprakları üzerinde herhangi bir hak iddiası bulunduğunun doğru olmadığını göstermesi ve Türkiye’nin çabalarına yapıcı karşılık vermesi gerektiğini söyledi.

    Böylece, üst düzey bir ABD yetkilisi, Türkiye ile Ermenistan arasındaki mevcut sınır ve toprak iddiaları konusunda “ilk kez” Ermeni lobisinin “çok etkili” olduğu Kongre’de “resmi bir açıklama” yapmış oldu.

    ’Soykırım’ dedirtemediler

    Fried, bu ifadeleri ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nin Kafkaslar ile ilgili oturumunda ifade verirken kayda geçirdi. Bu net ve açık ifadeler, Dan Fried’in, zaman kısıtlaması nedeniyle Dış İlişkiler Komitesi’ne “yazılı” biçimde sunduğu bölümde yer aldı. Dış İlişkiler Komitesi’ne üye olan Ermeni lobisi temsilcileri ise, bütün ısrarlı çabalarına rağmen Fried’e 1915’te yaşanan olaylar için “soykırım” dedirtemediler. Ermeni yanlısı milletvekillleri Adam Schiff ve Diane Watson’un, “1915 olaylarının neden ’soykırım’ olarak tanınmadığını” ısrarla sormaları üzerine Fried, “ABD Başkanı, söz konusu olayların varlığını hiçbir zaman reddetmedi. Ancak biz, politika olarak bu terimi kullanmıyoruz” dedi.

    Fried, Türkiye’ye ilişkin de, “Türkiye’nin, tarihindeki karanlık bir bölümle yüzleşmesi gerekiyor. ABD’nin, kendi tarihindeki karanlık dönemleriyle yüzleşmesinin kolay olmadığı gözönüne alındığında, bu da kolay olmayacak” diye konuştu.

  • 463 TÜRK SINIR DIŞI EDİLDİ

    463 TÜRK SINIR DIŞI EDİLDİ

    ALMANYA’DAN GEÇEN AĞUSTOSTAN BU YANA 463 TÜRK SINIR DIŞI EDİLDİ

    BERLİN (A.A) – 18.06.2008 – AB’nin oturma izinleriyle ilgili yeni kurallarının 2007 yılının ağustos ayı sonunda yürürlüğe girmesinden bu yana, Almanya’dan 463 Türkün sınır dışı edildiği bildirildi.

    Alman hükümeti tarafından Sol Partinin soru önergesine verilen cevapta, Almanya’dan bu süre içinde sınır dışı edilen 3 bin 468 yabancıdan 463’ünün Türk olduğu belirtildi. Türkleri 131 kişiyle Iraklıların izlediği ifade edildi.

    Almanya’dan sınır dışı edilen yabancıların 2 bin 802’sinin yasadışı yollardan bu ülkeye geldiği kaydedildi.

    Sınır dışı edilen yabancılardan 599’unun, oturma izinleri bulunmamasına rağmen özel nedenlerle bugüne kadar ülkede kalmasına izin verildiği, 67 yabancının ise oturma iznine sahip olmalarına rağmen işledikleri suçlardan dolayı sınır dışı edildiği bildirildi.

    (EA-HA-ALŞ)

  • BAŞARILI OLMANIN SIRLARI KONUSUNDA KONFERANS

    BAŞARILI OLMANIN SIRLARI KONUSUNDA KONFERANS

    AHMET LOKURLU, BİLİM VE İŞ DÜNYASINDA BAŞARILI OLMANIN SIRLARI KONUSUNDA KONFERANS VERDİ

    DÜSSELDORF (A.A) – 18.06.2008 – Güneş’ten soğutma enerjisi üreten ve bu buluşuyla çok sayıda ödül alan Dr. Ahmet Lokurlu, Almanya’nın Düsseldorf kentinde bilim ve iş dünyasında başarılı olmanın sırları konusunda konferans verdi.

    Aachen kentinde yaşayan ve Çevre Oscar’ı olarak nitelendirilen “Global 100 Eco-Tech Award” ödülünü alan Lokurlu, Avrupa Türk İşadamları Derneği (ATİAD) ve Türk-Alman Üniversiteliler ve Akademisyenler Platformu’nun (TD-Plattform) düzenlediği toplantıda konuştu.

    Türkiye’de güneşin bol ve ülkenin üç tarafının denizlerle kaplı olduğunu belirten Lokurlu, “Bu kadar potansiyele rağmen ‘başkalarında var, bizde niye yok’ deyip nükleer santral kurulmak isteniyor. Güney Afrika’dan kömür ithal ediliyor. Bunu anlamak gerçekten zor” dedi.

    Lokurlu, başarılı olmanın temel prensiplerinin, özveride bulunmak, inanmak ve bir şey için yoğun şekilde çaba harcamak olduğunu ifade ederek, “Sorunların üstesinden gelmek için inanıp, olayların üzerine giderek zorlukları aşmak gerekir. Ortaya çıkartılan zorlukları giderebilmek için inanç ve sabırla sürekli çalışmak gerekiyor. Bu da bizleri başarıya götürür” diye konuştu.

    Gençlere bu prensipleri edinmelerini tavsiye eden Lokurlu, sadece bu şekilde başarıya ulaşmanın mümkün olduğunu savunarak, “Almanya’ya ilk geldiğim yıllarda Almanca öğrenirken her kullandığım Türkçe kelime için ceza olarak kumbaraya 10 fenig atardım. Düşünebiliyor musunuz, insan kendi ana dilinden dolayı kendini cezalandırıyor. Son zamanlarda Almanya’dan da yurt dışına beyin göçü oluyor. Burada söylenen ‘Türk olduğumuz için şans verilmiyor’ sözüne katılmıyorum. Çünkü yaptığınız işte ırkınız, diliniz ne olursa olsun üretilen değere bakılır. Siz insanlık adına bir değer ürettiğinizde onun ırkı ve dili sorulmaz. O nedenle Türk öğrenci arkadaşlar bir değer üretmek için çalışmaya devam etsinler” dedi.

    Lokurlu, “Türkiye gibi Akdeniz ve bazı Arap ülkelerinde yaz aylarında elektriğin yüzde 70 ya da 80’inin sadece soğutmada kullanıldığını, bunun güneş enerjisinden elde edilmesi durumunda önemli bir enerji tasarrufu sağlanacağını” sözlerine ekledi.

    (KAR-HA-ŞP)

  • TÜRK GİRİŞİMCİLERİN ÜLKE EKONOMİSİNE KATKISI

    TÜRK GİRİŞİMCİLERİN ÜLKE EKONOMİSİNE KATKISI

    HOLLANDA’DA TÜRK GİRİŞİMCİLERİN ÜLKE EKONOMİSİNE KATKISI, MALTA’NIN ULUSAL GELİRİNDEN DAHA BÜYÜK

    LAHEY (A.A) – 18.06.2008 – Yusuf Bakırcı bildiriyor – Hollanda’da faaliyet gösteren Türklere ait iş yerlerinin ülke ekonomisine katkısının, Malta’nın yıllık ulusal geliri toplamından daha büyük olduğu bildirildi.

    Merkezi Almanya’da bulunan Türkiye Araştırmaları Merkezi Vakfı tarafından Hollanda’daki Türk girişimcilerin konumunu öteki ülkelerle karşılaştıran araştırmanın sonuçları, Lahey’de düzenlenen bir toplantıyla açıklandı.

    Lahey Ticaret Odası’nda düzenlenen iş çevrelerinin ağırlıklı olarak katıldığı toplantının açılışında konuşan Türkiye’nin Lahey Büyükelçi Selahattin Alpar, bu araştırmanın çok yararlı olduğunu ve ilişkilerin gelişimine katkı sağlayacağına inandığını söyledi.

    Büyükelçi Alpar iki ülke arasında yaşanan gelişmelerin başta ekonomi olmak üzere iyi bir seyir izlediğini vurgulayarak, Hollanda’daki Türk toplumunun, yaşamın her alanında gösterdiği varlık ve yüklendiği sorumluluklarla bu ülkede “gözde” bir yer tuttuğunu anlattı.  

    Hollanda’daki Türk iş adamlarını başarısının doğrudan iki ülkenin ticari ilişkilerine de yansıdığını ifade eden Alpar, şöyle dedi:

    “Hollanda’nın 530 milyar avro dolayındaki Gayri Safi Milli Hasılası’nın 8,5 milyarlık bölümünü Türk iş adamlarınınnn faaliyetleri oluşturmaktadır. 13 bin 500 Türk girişimci bugün Hollanda’da faaliyet göstermektedir. Türkiş adamlarınının kurmuş oldukları işletmelerde 65 bin kişilik istihdam olanağı yaratılmıştır. 65 bin kişiye iş olanağı sağlamak takdire şayan bir gelişmedir.”

    Büyükelçi Alpar, bütün bu verilerin Türkiye ile Hollanda arasında ilişkilerin gelişiminin bir göstergesi olarak görülmesi gerektiğini tekrarladı ve iyi ilişkilerin bu alanla sınırlı kalmadığını, siyasi, sosyal, hukuk, turizm gibi alanlarda da ilişkilerin sürekli bir gelişim çizgisi izlediğini ifade etti.

    Büyükelçi Alpar, Türk ve Hollandalı iş adamlarının faaliyetleri sırasında ihtiyaç duyacakları her türlü desteği vermeye de hazır olduklarını da kaydetti.

    -500 BİN KİŞİYE İŞ OLANAĞI-

    Araştırmayı gerçekleştiren Türkiye Araştırmaları Merkezi Vakfı Başkanı Prof. Dr. Faruk Şen, 2006 yılı sonu itibarıyla AB üyesi ülkelerde girişimci olarak çalışan Türk sayısının 101 bini bulduğunu, buna, Romanya ve Bulgaristan’da faaliyet gösterenler de eklendiğinde bu sayının 120 bini aştığını anlattı. Bu sayıda girişimcinin 500 bin kişiye istihdam olanağı sunduğunu belirten Şen, bu gelişimin yukarıya bir çizgi izlediğini belirtti ve Hollanda’daki Türk girişimcilerin başarılı faaliyetlerde bulunduklarını anlattı.

    Şen, Hollanda’daki Türk girişimcilerin ulusal ekonomiye katkısının AB üyesi olan Malta’nın yıllık ulusal gelirinden 1,7 kat daha yüksek olduğunu vurguladı.

    Hollanda’nın Türkiye’den göç alan ülke açısından sonra Almanya’dan sonra ikinci büyük ülke olduğunu, hem Almanya’da hem de Hollanda’daki Türk nüfusun toplam ülke nüfuslarının yüzde 2,2’sini oluşturduğunu söyledi.

    Prof. Dr. Şen, Hollanda’da 93 bin 600 Türk hane bulunduğunu ve hane başına nüfus sayısının 3,9 ile Hollanda ortalamasının tam iki katı olduğunu belirtti.

    Şen’in verdiği bilgiye göre, Hollanda’da Türk girişimcilerin yaş ortalaması Almanya’ya göre daha genç, ancak kadın girişimci bakımından Almanya’dan daha az sayıda kişi bulunuyor.

    Hollanda’da Türk hanelerin yaklaşık toplam 2,4 milyar avro geliri var ve bu gelirin 2 milyarı harcama, 400 milyarı da tasarrufu oluşturuyor.

    -ANADİL GEREKLİ-

    Hollanda Türk İşadamları Derneği HOTİAD Başkanı Mehmet Soytürk de konuşmasında, Türkiye’nin AB üyelik sürecine katkı anlamında başarılı ve etkin olmak istediklerini söyledi.

    Bu ülkedeki gençlerin eğitimini birinci öncelikli konu olarak gördüklerini söyleyen Soytürk, bu anlamda başarılı Türk gençlerine burslar verdiklerini anımsattı.

    “Bir dil bir adam, iki dil iki adam, üç dil üç adam anlayışı ile gençlerin çok dilli ve çok kültürlü yetişmesi yalnızca Türk toplumu için değil içinde yaşadıkları Hollanda toplumu için de yararlı olacaktır” diyen Soytürk, Türk gençlerinin anadili Türkçeyi iyi öğrenmeleri gerektiğini, ancak Hollandalı yetkililerin bu konuda ısrarlarına rağmen duyarsız davrandıklarını anlattı.

    Hollanda Genç İşadamları Federasyonu HOGİAF Başkanı Mehmet Kabakyer de faaliyetleri hakkında bilgi verdi ve Türkiye ile ticari ilişkilerin gelişmesi için her iki ülke düzeyinde etkin faaliyetlerde bulunduklarını anlattı.

    Araştırmanın tanıtımı amacıyla düzenlenen toplantıda Hollanda’yı ziyaret etmekte olan TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu üyelerinden oluşan heyet de hazır bulundu.

    (YB-TLN)

  • En iyi fikir yarışması

    En iyi fikir yarışması

    KUZEY REN VESTFALYA EYALETİNDE DÜZENLENEN EN İYİ FİKİR YARIŞMASINDA, TÜRK KIZI LEYLA ŞİMŞEK’İN DE ARASINDA BULUNDUĞU BRAKEL LİSESİ ÖĞRENCİLERİ İKİNCİ OLDU

    DÜSSELDORF (A.A) – 18.06.2008 – Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya eyaletinde düzenlenen okullar arası en iyi fikir yarışmasında, aralarında Türk kızı Leyla Şimşek’in de bulunduğu Brakel lisesi öğrencileri ikinci oldu.

    Kuzey Ren Vesfalya eyaletinin inisiyatifi “Go! to school”, projesinde Leyla Şimşek, arkadaşlarıyla birlikte, kaybolan cep telefonları, cüzdanlar ve anahtarlarla ilgili çalışmalarıyla ikinciliği kazandılar.

    Projeye göre, cep telefonlarına, anahtarlara ve cüzdanlara takılacak çiplerle bu eşyaları kaybetme riski ortadan kalkacak. Evde kaybolan eşyalar ses sistemi, dışarıda kaybolan eşyalar ise GPS sistemiyle bulunabilecek.

    Ödülünü Kuzey Ren Vesfalya eyaleti Ekonomi Bakanı Christa Thoben’den alan Leyla, çok mutlu olduğunu belirterek, “Açıkçası bu ödülü kazanmayı beklemiyordum, ancak şaşırdım. Bundan sonra bu projeyi daha da geliştirmek için çalışacağız” dedi.

    12 öğrenci takımının final turuna katılma hakkını elde etiği yarışmada birinciliği, uydu üzerinden kablosuz internet fikriyle yine Brakel lisesinden Alman öğrenciler kazanırken, üçüncülüğü ise organik tarım ile ilgili fikirlerinden ötürü Marl lisesi kazandı.

    Finallere katılan diğer bir Türk öğrencisi Barış Yardımcıoğlu’nun hazırladığı proje ise dereceye giremedi. Barış, projesinde, yürürken cep telefonu ve mp3 müzik oynatıcıları için enerji üreten özel kumaş tasarlamıştı.

    (KAR-HA-SRP)

  • VATANDAŞLIK SINAVI

    VATANDAŞLIK SINAVI

    İÇİŞLERİ BAKANLIĞI MÜSTEŞARI ALTMAIER, MECLİSTE VATANDAŞLIK SINAVIYLA İLGİLİ SORULARI YANITLADI: “SINAVDA SORULACAK SORULAR İÇİN TARİH BİLGİSİNE GEREK YOK” 

    BERLİN (A.A) – 18.06.2008 – Almanya İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Peter Altmaier, 1 Eylülden itibaren Alman vatandaşı olmak isteyen yabancılar için uygulanacak vatandaşlık sınavında sorulacak sorular için tarih bilgisinin gerekli olmadığını söyledi.

    Altmaier, bugün Alman meclisinde bazı milletvekillerinin vatandaşlık sınavıyla ilgili sorularını yanıtladı.

    Sol Parti Milletvekili Hakkı Keskin’in, Alman hükümetinin, vatandaşlık sınavında yer alan ve tarih bilgisi de gerektiren soruların zorluk derecesini nasıl değerlendirdiği şeklindeki sorusuna karşılık Altmaier, soruların İçişleri Bakanlığına bu ayın sonunda iletileceğini, bu nedenle soruları tek tek değerlendiremeyeceğini belirterek, “Sınavda sorulacak sorular için tarih bilgisine gerek yok” dedi.

    Eleştirilere fırsat vermemek için soruların, Almanya’da tanınmış bir kuruluş olan Eğitim Alanında Kalite Geliştirme Enstitüsü (IQB) tarafından hazırlandığını ifade eden Altmaier, Alman vatandaşı olmak isteyen yabancıların sınava hazırlanabilmeleri için, soruları mümkün olan en kısa zamanda yayımlayacaklarını kaydetti.

    Keskin’in, sınavla ilgili olarak çok sayıda eleştiri olduğunu hatırlatması ve Alman vatandaşlığına geçişlerin artırılmasının istenildiği bir dönemde neden böyle bir sınavın gerekli görüldüğünü sorması üzerine de Altmaier, sınavın göç yasasında yapılması istenilen değişiklikler kapsamında hazırlandığını belirterek, soruların çok zor olduğu şeklindeki görüşlere katılmadığını söyledi.

    Altmaier, Sol Parti Milletvekili Sevim Dağdelen’in, bu sınavdan kimlerin muaf tutulacağını sorması üzerine de Almanya’da yetişen ve burada en az orta okuldan mezun olan yabancıların Alman vatandaşı olmak istedikleri takdirde bu sınava girmeyeceklerini, ayrıca engelli insanların da sınavdan muaf tutulacağını söyledi.

    Altmaier ayrıca, vatandaşlık sınavı için eyaletler tarafından kurslar da düzenleneceğini, ancak bu kursların uyum kurslarıyla bir ilişkisi olmadığını kaydetti.

    Vatandaşlık sınavı için hazırlanan toplam 310 sorudan rastgele sorulacak 33 sorudan en az 17’sini doğru cevaplayanlar sınavı kazanmış olacak.

    (EA-HA-SRP)

  • TÜRKLERİN YAKLAŞIK YÜZDE 43’Ü FAKİRLİK İÇİNDE

    TÜRKLERİN YAKLAŞIK YÜZDE 43’Ü FAKİRLİK İÇİNDE

    TAM VAKFI RAPORU: ALMANYA’DA YAŞAYAN TÜRKLERİN YAKLAŞIK YÜZDE 43’Ü FAKİRLİK İÇİNDE YAŞIYOR

    BERLİN (A.A) – 18.06.2008 – Almanya’da yaşayan Türklerin yaklaşık yüzde 43’ünün fakirlik içinde yaşadığı bildirildi.

    Türkiye Araştırmalar Merkezi (TAM) Vakfı tarafından hazırlanan “Türk Göçmenler Arasında Fakirlik” başlıklı raporda, Almanya’da yaşayan Türklerin yüzde 42,5’inin, Türk hanelerin de yüzde 44’ünün fakirlik içinde yaşadığı belirtildi.

    TAM Vakfı Ampirik Araştırmalar Bölüm Başkanı Dr. Martina Sauer ve Göç Araştırmaları Bölüm Başkanı Dr. Dirk Halm tarafından hazırlanan raporda, Almanya’da son dönemde görülen ekonomik iyileşmenin göçmenlere yansımadığı kaydedildi.

    Rapora göre, fakirlik içinde yaşayan Türkler, Almanya’da fakirlik sınırı olarak gösterilen 781 avronun altında net gelirle yaşıyor.

    Alman hükümetinin fakirlik raporunda, fakirliğe yol açan nedenler arasında çalışma durumunun, düşük eğitim seviyesinin ve ailevi durumun gösterildiğine ve işsizler, az eğitimliler, yalnız yaşayan çocuklu bireyler ve üçten fazla çocuk sahibi olanların risk grupları olarak nitelendiklerine işaret edilen raporda, Türk göçmenlerin de nüfus ve niteliklerinden dolayı bu bağlamda büyük ölçüde risk grubunda yer almalarına neden olduğu ifade edildi.

    Türk göçmenler arasında yapılan anketlerin, eğitim seviyesi yükseldikçe fakirlik riskinin azaldığını ortaya koyduğu belirtilen raporda, hiç eğitim almamış kişiler arasında yüzde 59,8 olan fakirlik oranının, yüksek öğrenimli kişilerde yüzde 16,7’ye gerilediğine dikkat çekildi.

    Türk göçmenlerin ülke geneline nazaran genç bir nüfus yapısına sahip oldukları, Türkler arasında 33,2 olan yaş ortalamasının, ülke genelinde 44,6 olduğu ifade edildi.

    Almanya’da çalışma yaşında olan Türkler arasında istihdam oranının yüzde 78, ülke genelinde ise yüzde 91 seviyesinde olduğuna işaret edilen raporda, Türk göçmenlerin yüzde 60’ının vasıfsız işçi olduğu, bu oranın ülke genelinde yüzde 25 civarında bulunduğu kaydedildi.

    Almanya genelinde nisan ayı itibariyle yüzde 8,1 olan işsizlik oranının da yabancılar arasında yüzde 18,6 olduğu, tüm göçmenlerin yüzde 25’ini oluşturan Türklerin, işsiz göçmenler arasında yüzde 31’lik paya sahip oldukları belirtildi.

    (EA-HA-SRP)

  • TATİLE ERKEN GİDENLERE PARA CEZASI

    TATİLE ERKEN GİDENLERE PARA CEZASI

    Isa DEVEÇEKEN – Hakan SARISOY – Tolga GÜRSOY | 18.06.2008

    Bu yıl Avrupa’da yaşayan milyonlarca Türk yine tatil için Türkiye’ye akın edecek. Hava, kara, deniz ve demir yoluyla sadece 1,5 milyonu Almanya’dan olmak üzere yaklaşık 3,5 milyon kişinin Türkiye’ye gitmesi bekleniyor. Resmi tatil öncesi yola çıkacaklar mutlaka okuldan izin belgesi alsınlar. Aksi taktirde ceza kesiliyor.

    AVRUPA’da yaşayan Türkler bu yıl izin sezonunda yine tatillerini Türkiye’de geçirmek için yollara koyulacaklar. Bu yıl 1,5 milyonu Almanya’dan olmak üzere Avrupa’dan yaklaşık 3,5 milyon vatandaşımızın Türkiye’ye gitmesi bekleniyor. Almanya’da Hessen ve Rheinland Pfalz Eyaletleri’nde okullarda bu haftadan itibaren eğitim döneminin tamamlanacağı için binlerce kişiyi tatil heyecanı sardı.

    İznini Türkiye’de geçirmek isteyen vatandaşlarımızın bugünden itibaren havaalanlarına akın etmesi bekleniyor. Yoğunluk olacağı için Türkiye’nin çeşitli kentlerine ek uçak seferleri konuldu. Uçak şirketleri ayrıca tatil nedeniyle anavatanın çeşitli noktalarına talep olması halinde ek sefer sayısının artırılabileceğini duyurdular.

    Otomobilleriyle yollara düştüler

    Tatillerini Türkiye’de geçirmek isteyen Türk aileler ayrıca kara, tren ve deniz yollarından Anavatan’a gitmek için de otomobilleriyle yollara düştüler bile. Almanya’ya sınır olan Avusturya ve İsviçre ülkelerine girişlerde de uzun otomobil kuyrukları oluştu. Önümüzdeki günlerde diğer eyaletlerdeki okullarda da öğrenim tamamlanmasıyla birlikte Türkiye’ye tatile gidecek kişi sayısı daha da artacak. Alman Otomobil Kulübü ADAC de uyarıda bulunarak “Yollarda önümüzdeki günlerde yoğunluk olabilir” diyerek hafta içi yola çıkılmasını tavsiye etti.

    Okuldan izin alın

    Seyahat şirketi yetkilileri, çocuklu ailelere uyarıda bulunarak “Okul tatili başlamadan Türkiye’ye götürülmek istenen çocuklara pasaport memurları müdahale edebilir. Ailelelerin okuldan mutlaka erken gittiklerine dair izin belgesi alması gerekir. Aksi taktirde çocuklar geri çevriliyor. Geçtiğimiz günlerde bunun bir kaç örneği yaşandı. Bazı Türk aileler çocuklarının yurtdışına çıkmasına izin verilmediği için bizi aradılar” dediler.

    Hollanda’da kontroller başladı

    Hollanda’da da bu haftadan itibaren toplam 80 memur havalimanında erken tatile giden ailelere yönelik kontrollere başlıyor. Amsterdam Büyükşehir Belediyesi’nin Eğitimden Sorumlu Encümen Üyesi Lodewijk Asscher, okullarda da denetimler yapılacağını kaydetti. Hollanda’da okul tatil süresini mazeretsiz olarak ihlal eden aileler hakim karşısına çıkarılıyorlar.

    Hafta içi yola çıkın

    Alman Otomobil Kulübü ADAC hafta sonlarında özellikle cuma cumartesi günleri yola çıkılmamsını tavsiye etti. ADAC yetkilileri “Haftasonunda yollarda yoğun trafik oluyor. Büyük yığılmalar oluyor. Zamanınzı yollarda geçirmek yerine hafta içinde yola çıkın ve rahat bir yolculuk yapın” açıklamasını yaptılar.

    Öğrenciler dikkat!

    Okul tatili başlamadan önce yaz tatiline çıkan öğrencinin ailesine bu yıl da para cezası verilecek. Okul yasasının 43. Maddesi gereğince anne ve baba adına ayrı ayrı olmak üzere her öğrenci başına günlük 80 ’er, yani 160 Euro ceza öngörülüyor.

    Almanya’nın NRW Eyaleti’nde 26 Haziran tarihinde başlayacak okul tatili öncesi erken izine giden öğrencilerin ailelerine para cezası kesilecek. Okul yasasının 43. Maddesi gereğince anne ve baba adına ayrı ayrı olmak üzere her öğrenci başına günlük 80 ’er, yani 160 Euro ceza öngörülüyor. İki çocuklu bir aile tatile gidebilmek için üç gün önce çocuklarını izin almadan okula göndermedikleri taktirde, 960 Euro ceza alabiliyor. Boşanmış ailelerde ise, bu ceza yarıya düşüyor. Valilik, yasanın tatillerden önce ve hemen sonrasında titizlikle uygulanacağını, tatilden geç gelme halinde de bu kuralın geçerli olduğuna dikkat çekerken, müsaadelerin de hastalık ve ölüm gibi çok önemli mazeretlerde verilebileceğini söylediler.

    Müdür uyardı

    Lünen Geschwister-Scholl-Karmaokulu Müdürü Heinrich Behrens de, izin öncesi Türk velilere seslenerek,  ‘Okuldan izin almadan sakın çocuklarınızla erken tatile çıkmayın ‘ uyarısında bulundu. Müdür Behrens,  ‘Yaz tatili öncesi bazen Türk veliler birkaç gün önceden izine gitmek için çocuklarını okula göndermiyorlar. Bu yasalar gereği kesinlikle kabul edilemez bir durum. Yasalar bu gibi durumlarda yüklü para cezası öngörüyor. Bu gibi tatsızlıkları önlemek için geçerli bir mazereti olan veliler, lütfen önce çocuklarının gittiği okullardan izin alsınlar. Erken gitmeler, okulların günlük işlevlerine büyük zarar veriyor. Dersler yapılamaz hale geliyor. Kalabalık ailelerde erken gitmenin, ailelere maddi fayda sağladığını biliyoruz. Bunu anlayışla da karşılıyoruz. Ancak yasaları uygulamak zorundayız ‘ dedi.

  • SILA YOLU VİDEOLARI İNTERNETTE

    SILA YOLU VİDEOLARI İNTERNETTE

    18.06.2008

    Hürriyet sizlere Sıla Yolu’nu en iyi şekilde tanıtmak için bu sene bir ilke daha imza attı.

    Celal Özcan, Orhan Yelkenkayalar ve İbrahim Mestanlaroğlu’ndan oluşan sıla yolu ekibimiz yol boyunca geçeceğiniz her ülkeden görüntüler kaydetti. Sizlere bu videolarla önemli noktaları, sınır kapılarını, takip etmeniz gereken güzergahları sunuyoruz. Görüntülerde ayrıca, büyükelçilik yetkililerinin verdiği önemli bilgiler ve uyarılar da yer alıyor. Görüntüleri izlemek için linke tıklayın:

  • BAKAN BÖHMER’İN ELEŞTİRİLERİNE CEVAP

    BAKAN BÖHMER’İN ELEŞTİRİLERİNE CEVAP

    BERLİN-BRANDENBURG TÜRKİYE TOPLUMU’NDAN BAKAN BÖHMER’İN ELEŞTİRİLERİNE CEVAP: “BÖHMER’İN UYUMDAN SORUMLU BAKANLIK GÖREVİNE UYGUN OLMADIĞI KONUSUNDA BİR KANIT EKSİKSE BUNU ŞİMDİ KENDİSİ VERMİŞTİR”

    BERLİN (A.A) – 18.06.2008 – Berlin-Brandenburg Türkiye Toplumu (TBB), Alman hükümetinin göç ve uyumdan sorumlu devlet bakanlığı görevine uygun olmamakla eleştirdiği Bakan Maria Böhmer’in TBB’ye yönelik eleştirilerine cevap verdi.

    TBB sözcüsü Safter Çınar, bu konuda yaptığı yazılı açıklamada, Böhmer’i, göç yasasının yeniden düzenlenmesi ve vatandaşlık sınavıyla ilgili görüşlerinden ve Alman toplumuyla göçmen toplumları arasında bir arabulucu gibi davranmak yerine, bir “hükümet sözcüsü” gibi davrandığı gerekçesiyle sıkça eleştirdiklerini hatırlatarak, “Böhmer’in uyumdan sorumlu bakanlık görevine uygun olmadığı konusunda bir kanıt eksikse bunu şimdi kendisi vermiştir” ifadesi kullanıldı.

    Böhmer’in kendilerine yönelik eleştirilerinde TBB’nin demokratik tartışma ortamından uzaklaştığını öne sürdüğünü hatırlatan Çınar, bu durumda kendi demokrasi anlayışının nerede kaldığının sorulması gerektiğini, ülkede yaşayan göçmenlerin, demokratik bir hak olarak Alman hükümetini de gerektiği takdirde eleştirme hakkını büyük ölçüde takdir ettiklerini belirtti.

    Uyum zirvelerine davet edilmelerinden dolayı da büyük mutluluk duyduklarını, ancak bunun, hükümetin hiçbir kararını eleştirmeyecekleri anlamına gelemeyeceğini ifade eden Çınar, uyum zirveleri sırasında Alman hükümetinin bazı kararlarının çok sayıda katılımcı tarafından da eleştirildiğine dikkat çekti.

    Bakan Böhmer, bugün yaptığı yazılı açıklamada, TBB’nin kendisine yönelik eleştirilerinden dolayı, Almanya Türk Toplumu’nun (TGD) yapacağı olağan genel kurul toplantısına katılmayacağını bildirmişti.

    (EA-HA-SRP)

  • CIA ajanı Amerikalı kadın aranıyor

    CIA ajanı Amerikalı kadın aranıyor

          Özgür CEBE/DİYARBAKIR, (DHA)
         
          Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, Güneydoğu illerinde faaliyet gösteren Barbara Anna Lakeberg isimli CIA ajanı hakkında yakalama emri çıkardı. Lakeberg’in DTP mitinginde elindeki Kuran’la terörist Öcalan propagandası yapan “PKK’lı İmam”la bağlantısı da tespit edildi.

          Batman’da DTP bünyesinde oluşturulan inanç komisyonu üyesi ve Saidi Nursi düşüncesindeki bir dini cemaat lideri olduğu iddiasıyla tutuklanan Hüseyin Bulut’un da aralarında bulunduğu 14 sanıklı davada adı geçen ve Amerikan gizli servisi CIA elemanı olduğu ileri sürülen Barbara Anna Lakeberg adlı kadın hakkında, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı yakalama emri çıkardı. Polisin her herde aradığı Amerikalı kadın ile ilgili Adalet Bakanlığı da Başsavcılıktan bilgi istedi.

          Batman’da nevruz kutlamaları sırasında teröristbaşı Abdullah Öcalan ve Saidi Nursi posterlerini açıp yasadışı slogan attıkları için tutuklanan 14 sanıkla ilgili davada adı geçen ABD’li kadın ile ilgili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı harekete geçti. ‘PKK’ya yardım etmek, Atatürk aleyhine işlenen suçlar hakkındaki kanuna muhalefet, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek ve askerlikten soğutmak, PKK örgütü adına suç işlemek ve örgüt propagandası yapmak’ suçlarından 5 yıldan 20 yıla kadar hapis istemiyle haklarında dava açılan sanıklardan cemaat lideri 53 yaşındaki Hüseyin Bulut ve yardımcısı Aydın Tunçyüzlü’nün, CIA elemanı olduğu iddia edilen Amerikalı Barbara Anna Lakeberg adlı kadın ile olan bağlantıları belirlenince, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı kadın hakkında yakalama kararı çıkardı.

          Budist olan ve iyi derecede Kürtçe konuşabilen Lakeberg’in Kuzey Irak’ta insan hak ve özgürlükleriyle ilgili bir dernek kurduğu, bu derneğin bir şubesini ise Diyarbakır’da açmak istediği, bu konuda da sanıklar Hüseyin Bulut ile Aydın Tunçyüzlü’den yardım istediği telefon görüşmeleri ve sanıkların ev ve işyerlerinde ele geçen dokümanlardan belirlendi.

          Barbara Anna Lakeberg’in Güneydoğu’da yaşayan bölge insanını CIA ajanı olarak gördükleri şeklinde telefonla her iki sanığa bilgi verdiği belirlenince, kadın hakkında yurt çapında yakalama kararı çıkarıldı. Lakeberg’in halen Türkiye’de olabileceği, yasal yollardan yurtdışına çıkış yapmadığı tespit edildi. Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü de, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na bir yazı gönderip adı geçen ABD’li kadın hakkında herhangi bir işlem yapılıp yapılmadığı yönünde bilgi istedi. Banka hesap hareketlerinde yüklü miktarda para tespit edilen sanıklardan Aydın Tunçyüzlü’nün evinde ise Barbara Anne Lakeberg’in kaleme aldığı mektup da kadın ile ilgili dosyaya delil olarak konuldu. Lakeberg kendi el yazısıyla yazdığı mektupta, “Sizin için önemli olan bir ülke ya da toprak parçası var. Afrika ile aynı şekle sahip sizin için çok önemli olan bir yer var bu toprakların ortasında. Kendiniz için önemli olan bir iş var bu topraklarda” dediği yer alıyor.

          ABD’li kadın ile ilişkisi olduğu tespit edilen cemaat lideri Hüseyin Bulut’un ise, ele geçen CD’lerde cemaat üyeleri yönelik konuşmasında, “Türk milleti denen millet kendine istediğini bu millete istiyor mu? Adaletsizlik, zulüm var. Ne zaman harf inkılabı olursa demek ki Deccal (Atatürk’ü kastediyor) ne olmuş çıkmış, kim harf inkılabı yaptı, Deccal olayı bitmiştir. Harf inkılabı yapana destek veren de Deccal’dir. Bugün Sevr anlaşmasından bu yana Kürdistan 8 parça olmuş. Suriye, İran, Irak, Türkiye, Nahçivan, Azerbeycan ve Sovyetler’dedir bu parçalar. İmamlar melündür Arap ırkçılığı yapıyor. Yani Kürdistan’ı kurtaracak Kürtlerdir. Risale-i Nur Kürt’lerin imdadına gönderilmiş. Bizim de devletimiz olsun, dinsiz bir devlet olsun. Şerefime namusuna dinsiz bir devlet bizim Kürtlerin bu halinden hoştur.

          Keşke Rusya’nın, İsrail’in işgalinde olsak, İsrail ne kadar vicdanlı, merhametli şevkatli. Yani Türkiye’ye göre ha. Milletimin kurtuluşu için bin tane oğlum olsa demokratik Cumhuriyet için feda edeceğim. Devlet olsun da bizim olsun, dinsiz olsun. Çünkü Türkler meşrutiyette bize zulmetti” dediği tespit edilmişti.

          Bulut’un telefon dinleme kayıtlarında da din dersi adı altında yanına aldığı kız çocuklarına haraket, fiili livata ve anal ilişki teklifinde bulunduğu belirlenmişti.

    From OYA BAIN [[email protected]]

  • Obama ile ilk temas

    Obama ile ilk temas

    Hürriyet – 19 Haziran 2008

    Türk Dışişleri ile Obama’nın kurmayları ABD’de bir araya geldi. Obama, Ermeni tezleri ve İran ile ilgili hangi önemli açıklamalarda bulundu?

    Metehan DEMİR YAZIYOR

          ABD’de rakibi Hillary Clinton’u devre dışı bırakarak Demokrat Parti’den adaylığını kesinleştiren ve böylece Amerikanın yeni Başkanı olma yolunda büyük bir engeli daha aşan Barack Obama Türkiye’ye önemli mesajlar gönderdi.

          Washington’daki güvenilir kaynaklardan alınan bilgiye göre, içinde Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın da bulunduğu iddia edilen bir heyet ABD’de bulunduğu sırada, Barack Obama’nın yönetiminde yer alacak kritik başdanışmanları ve kurmayları ile bir araya geldi.

          George Bush sonrası süreçte Barack Obama’nın ABD Başkanı seçilmesi halinde, Türk-Amerikan ilişkilerinin nasıl gelişeceği endişesi ile yapılan görüşmede oldukça kritik konular gündeme geldi. 

          Öncelikle, Babacan ve ekibi, Obama’nın kurmaylarına, kendisinin, sözde Ermeni soykırımını tanıyacağı yönünde Ankara’da ciddi rahatsızlığa yol açan açıklamalarını sordu. 

          Aldıkları yanıt ise şöyle oldu: “ABD’de seçim kampanyalarında yapılan açıklamaları lütfen çok fazla dikkate almayın. ABD’de bu işler bu süreçte genelde böyle olur. Ancak, şunu söyleyebiliriz, Türkiye kendisi için çok önemli. Amerikan dış politikasında da, Türkiye’nin ne kadar belirleyici olduğunu biliyor. Barack Obama başkan seçildiğinde buna uygun hareket edecektir. Yanınızda yer alacak ve Ankara’yı kaybetmemek için elinden geleni yapacaktır.”

          Görüşmede, bir başka ilginç başlık daha gündeme geldi. O da, Obama’nın Başkan olduğunda tüm dünyanın nefesini tutarak beklediği İran ile ABD’nin ilişkileri.

          İRAN VE SURİYE İLE DİYALOG

          Son dönemde, Bush’un giderayak İran’ı vuracağı iddialarına karşın, toplantıda ekibi, Barack Obama’nın İran ve Suriye ile bir diyalog başlatma arzusunda olduğunu açıkladı. Ayrıca, Türkiye’nin bölgede etkinliği ve gücü ile bu süreçte kendilerine destek olmalarını bekledikleri ifade edildi. 

          Türk Dışişleri’nin ABD’deki temaslarında Cumhuriyetçilerin Obama’ya karşı yarışacak adayı John Mc Cain’in ekibi ile de görüşüldü. Cain, başkan seçildiği takdirde, Türkiye’nin tamamen yanında olarak stratejik müttefikliğin gerekleri doğrultusunda hareket edeceği sözünü verdi ve Ermeni tezlerini tanımayacağını söyledi. 

          Alınan bilgiye göre, seçim yarışını kaybetmeden önce, bir görüşme de Hillary Clinton ile yapıldı.

          ABD’DE HEP BÖYLE OLDU

          ABD’nin favori başkan adayı, Illinois Senatörü Barack Obama Amerikan siyasetinin parlayan yıldızı. Ancak, Obama seçim kampanyalarına başladığı tarihten bu yana, Ermenilerin asılsız soykırım tezlerine destek vermesi ile dikkat çekiyor. Son olarak, Obama, Amerika Ermeni Ulusal Komitesi (ANCA) yöneticisi Ken Hachikian’a gönderdiği mektupta, 1915 olaylarına ilişkin Ermeni görüşünü paylaştığını bildirdi. Barack Obama, “Bu trajik gerçeği tanımalıyız. Bush yönetiminin bunu tanımamasının özrü yok ve yönetimin tutumunu değiştirmesi için çaba göstermeye devam edeceğim” dedi.

          Ocak ayında da, Obama, başkan seçilirse, 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarını tanıyacağı ve Kongre’de bu yöndeki tasarıları destekleyeceği sözünü vermişti.

          Amerika’daki Ermeni lobileri, başkan adaylarından aldığı işaretler paralelinde, Ermeni asıllı Amerikalı seçmenleri yönlendiriyor. Bu nedenle, Hillary Clinton da yarıştan elenmeden önce Ermenilere destek veren açıklamalar yapmıştı.

          Ancak, genel anlamda, Amerika’da kampanyalarda siyasetçiler, Ermenilerin oylarını alabilme adına tasarıya destek vereceklerini açıklıyor. Sonra da bu tavırlarını değiştiriyor. Örneğin, Başkan Bush da, 2000 yılında, Teksas Valisi iken,1915 olaylarını “soykırım” olarak nitelemişti. Fakat sonra, başkan seçildikten sonra bu tutumunu tamamen değiştirmişti.

  • Yunan Felsefesi Mısır Felsefesinden Çalıntıdır

    Yunan Felsefesi Mısır Felsefesinden Çalıntıdır

    Turhan Feyizoğlu

    Dünya tarihini değiştirecek araştırma – Yunan Felsefesi Mısır Felsefesinden Çalıntıdır
    Yunan felsefesinin Mısır felsefesinden çalıntı olduğunu yazan Amerikalı ünlü tarihçi George G. M. James, Aristo’nun Büyük İskender’in gaspettiği kitapları aldığını kaydetti.

    Haber Merkezi / TİMETURK

    Amerikalı ünlü tarihçi George G. M. James’tan Yunan ve Roma felsefesini bitirecek araştırma. Ünlü tarihçi, Yunan felsefesinin Mısır felsefesinden çalıntı olduğunu belirtti. Amerikalı tarihçi “Stolen Legacy: Greek Philosophy is Stolen Egyptian Philosophy” (Çalıntı Miras: Yunan Felsefesi Mısır Felsefesinden Çalıntıdır) adlı kitabında, kadim Yunan felsefesinin asıl sahiplerinin Mısırlı rahipler, mukaddes kitap yorumlayıcıları ve eğitim ve yazıda kullanılan gizli işaret olduğunu yazdı.

    Yazılı olmayan Mısır felsefesinin kadim Yunancaya tercüme edildiğini ifade eden George James, Miladdan önce 332 yılında Mısır’ı ele geçiren Büyük İskender’in İskenderiye Kütüphanesini gasp ettiğini bildirdi. James, Milattan önce 322–384 tarihleri arasında yaşayan ünlü filozof Aristo’nun çalıntı kütüphaneden kendine bir kitaplık oluşturduğunu vurguladı.

    Avrupalı ünlü tarihçiler James’ın 200 sahifelik kitabının dünyanın tarihini değiştireceğini ifade ediyorlar. Amerikalı ünlü tarihçi bu araştırmasının yayımlanmasından kısa bir süre sonra trajik bir şekilde öldü. Avrupalı birçok uzman, James’ın bu gerçeği ortaya çıkarmasından dolayı öldürüldüğünü kaydediyor. 1954 yılında basılan kitap, önceki gün Reuters haber ajansının yeniden gündeme alması ile büyük yankı uyandırdı. Reuters’a açıklamada bulunan Mısırlı tarihçi Şevki Celal, “bu kitap gösteriyor ki, dünya tarihi yeniden kaleme alınmalıdır” dedi.

    Kitaptan bölümler

    Tarihe göre, Mısır’daki eğitiminin ardından Pitogaras, doğduğu ada Samos’a dönerek kendi okulunu kurdu. Daha sonra Güney İtalya’daki Croton’a (İÖ 540) göç eden Pitogoras’ın okulu, ülkeden sürüldüğü tarihe kadar inanılmaz büyüdü. Bize anlatılana göre Mısır’da eğitim gören Thales (İÖ 640) ve arkadaşları Anaximander ve Anaximenes, Mısır Gizem Okulları’nın kalesi Küçük Asya’daki Ionya’nın yerlilerindendi. Benzer şekilde Xenophanes (İÖ 576), Paramenides, Zeno ve Melissus Ionya’dandı ve daha sonra İtalya’daki Elea’ya göç ederek, Gizem öğretilerini yaydı.

    Aynı şekilde bize Heraclitus (İÖ 530), Empedocles, Anaxogoras ve Democritus’da Ionya’dandı ve Fizik’le ilgileniyorlardı. Yunan felsefesi olarak adlandırılan izleri takip edersek, Mısır rahiplerinden eğitimlerini tamamlayan Ionyalı öğrenciler ülkelerine dönmüş, bazıları İtalya’ya giderken diğerleri de bölgelerinde kalarak yerleşmişlerdir.

    Sonuç olarak, tarih bize AÇIK olarak göstermektedir ki, Mısır’ın komşuları Mısırlıların öğretilerinden Sokrates’i ölüme mahkûm eden ve Plato ve Aristo’nun Felsefe’nin yabancı ve bilinmez karşılandığı şehirden kaçmasına neden olan Atinalılardan yüzyıllar önce haberdar olmuşlardır. Aynı nedenle, Ionyalıların ve İtalyanların da felsefeye benzer bakış açısını taşımasını bekleriz. Çünkü felsefe Atinalılardan çok daha önce onlar felsefeye tanışmışlardır. Kaldı ki, İskender’in Mısır’ı fethedip Aristotle’ın özgürce İskenderiye Kütüphanesi’ne girişini sağlayana dek en büyük düşmanlarıydı.

    İyonyalılar ve İtalyanlar felsefenin sahipliği konusunda hiçbir zaman iddiaları olmamıştır zira onlara felsefenin ilk sahiplerinin Mısırlılar olduğunu biliyorlardı. Öte yandan, Aristotle’ın ölümünün ardından, Atinalı öğrencileri, devletin izni olmadan, o zamanlar Mısırlıların Sophia’sı ya da Bilgeliği olarak bilinen felsefe tarihini toplamaya giriştiler. Kadim dünyada geleneksel olan bu toplama, Yunanlıların her zaman en büyük düşman olmasına ve felsefeyi sürekli yasaklamalarına rağmen, daha sonraları Yunan felsefesi olarak adlandırılacaktı zira Aristotle’ın öğrencileri tarafından yapılmıştı. Bu yüzdendir ki, Yunan Felsefesi olarak biline şey, önce Ionya’ya ardından İtalya’ya ardından Atinay’a gelen çalıntı Mısır felsefesidir. Unutulmamalıdır ki Yunan tarihinin bu uzak dönemde, yani Thales’ten Aristotle’a kadar olan dönem, Ionyalılar Yunan vatandaşı değillerdi. Aksine önce Mısır’a daha sonra İran’a tebasıydılar.

    Kadim Mısır İmparatorluğu’nun eskizi açıkça gösterecektir ki, Küçük Asya ya da Ionya, Hititlerin kadim ülkesiydi ve o dönemlerde başka adla bilinmiyordu.

    Arabistan’dan Nysa’da bulunan iki sütunda yer alan Diordurus ve Manetho’ya göre, Tanrıça Isis ve Tanrı Osiris, Tanrı’nın bu ikincisine Hindistan’a, Danube’nin kaynaklarına bir ordu göndermesini emreder. Bunun anlamı ise en erken dönem Mısır İmparatorluğu’nun sadece Ege ve Ionya adalarıyla sınırlı olmadığını, Asya’nın uzak köşelerine kadar erişmesi.

    Not: Bakış Yayınları tarafından tercüme edilen kitabın çok yakında piyasaya sürüleceği belirtildi.

  • Prof. Dr. Mustafa AKAYDIN’ ın Konuşması

    Prof. Dr. Mustafa AKAYDIN’ ın Konuşması

    AKDENİZ ÜNİVERSİTESİ
    2008 Yılı  Diploma Töreni
    Rektörümüz Prof. Dr. Mustafa AKAYDIN’ ın Konuşması

    Sayın Veliler,
    Saygıdeğer Öğretim Üyeleri,
    Sevgili öğrenciler,
    Değerli Basın Mensupları,
    Hanımefendiler, Beyefendiler,

    Akdeniz Üniversitesi’nin 2008 Yılı Diploma törenine hoş geldiniz. 

    Akdeniz Üniversitesi’nin mezuniyet törenleri bu üniversitede öğretim üyesi, Rektör Yardımcısı ve Rektör olarak geçirdiğim toplam 26 yıl boyunca bana hep büyük bir heyecan, mutluluk ve gurur vermiştir. Bugün yine bu duygularla doluyum. Üniversitemiz bugün 30 birimi, 1889 akademik personeli ile 1.037 mezunumuzu yeni yaşamlarına uğurluyor.   

    Sevgili 2008 mezunlarımız,

    Sizlere sadece rektörünüz olarak hitabetmiyorum bugün.  Birikimini öğrencilerine aktarmaya çalışmış ve bugün onlarla övünen bir öğretim üyesi olarak,  öğretirken, öğrenmeye de devam eden bir yaşam serüveni öğrencisi olarak,   mutluluklarını gözlerinden okuduğum velilerinizin duygularını bir baba gibi paylaşarak,   büyük Atatürk’ün sizlere emanet ettiği Türkiye Cumhuriyetini dünyada bugün olduğundan çok daha saygın ve güçlü bir konuma getireceğinize yürekten inanan bir Türk vatandaşı olarak  hitabediyorum. 

    Üniversite, geçmişin birikimlerinin geleceğimizin mimarlarına aktarıldığı yerdir. Bilimin, eleştirel aklın, özgür düşüncenin, yaratıcılığın, kendine, ötekilere, doğaya ve hayata saygının baş tacı edildiği yerdir.  

    Dogmalara boyun eğilmeyen, inanç sömürüsüne geçit verilmeyen, beyinlerin,  ruhların ve yarınların bilimin ışığı ile aydınlandığı yerdir.

    Bilimsel düşüncenin olmadığı yerde, önce beyinler ve ruhlar, ardından insanların yaşam alanları daralır.  Yaşam alanlarımıza sahip çıkmak hepimizin en önemli görevi ve sorumluluğudur. “YAŞAM ALANI” kavramı o kadar GENİŞ KAPSAMLIDIR ki hangi birini anlatayım? 

    Doğal yaşam alanı dediğimizde tüm insanlığı kuşatan ve sonuçta kuraklık, iklim değişikliği ve benzeri boyutlarıyla bu gezegende yaşayan herkesi ilgilendiren bir alandan söz ediyoruz. Kalitesini sadece yerel değil, uluslararası uygulamalar da belirliyor. 

    Geleceğe baktığımızda kişi başına doğal yaşam alanının hem dünyada hem de  ülkemizde daralmakta olduğunu görüyoruz. Bu daralmaya karşı koymak sorumluluğunu taşıyoruz.

    Bizi yaşadığımız çevre de ilgilendirmeli. Kırsal ve kentsel peyzajın nasıl değiştiği, yerleşme dokusu, mahalle ve yapı ölçeğinde olup bitenlerin bizi ve toplumu nasıl etkilediği, plansızlık, arazi yağması ve rant hırsıyla kıyılarımızın nasıl betonlaştığı, yeşil alanlarımızın neden tükendiği konusuna kafa yormak, yaşadığımız mekanlara da sahip çıkmak zorundayız.

    Uluslararası ilişkiler söz konusu olduğunda diğer ülkelerin kendi yaşam alanlarını genişletme çabalarının Türkiye’yi nasıl etkileyeceğini düşünmek, Büyük Ortadoğu Projesinin ne anlama geldiği üzerine kafa yormak ve dış tehditlere karşı sınırlarımızı korumak zorundayız.  

    Demokratik, laik ve üniter  hukuk devletinin yaşam alanına sahip çıkmak zorundayız. 

    Küreselleşmenin,  refahın paylaşımı savaşlarının ve küresel güç odaklarının, gelişmekte olan ülkelerin refah düzeyini nasıl etkileyeceğini düşünmek ve Türkiye’nin ekonomik yaşam alanına sahip çıkmak sorumluluğumuz var.

    Günümüzde insan kimliğinin itişme – kakışma – yarışma – kapışma süreci içerisinde parçalandığına tanık oluyoruz.  Tüketime odaklanan, markalı giyimle övünen, düşünsel yetileri körelen, akşamlarını televizyon dizileriyle geçiren,  sürünün içinde ama toplumsal yaşam zenginliğinin dışında yalnız ve iletişimsiz varlıklar olmaya başladı insanlarımız. Bu anlamda, sosyal yaşam alanımıza da sahip çıkmak ve yoksullaşmasına izin vermemek gerekiyor.

    Kültürel yaşamımıza gelince: Post-modern kültürel bunalımı aşmak, akılcılığa, bilime, bunlara dayalı değerlere, entellektüel gelişimi,  yaratıcılığı ve insani değerleri yücelten sanata sahip çıkmalıyız.

    Düşüncemize malzeme taşıyan, bizi yaşamla ilgili bilgilendirmesi gereken medyanın tarafsızlığına ve özgürlüğüne sahip çıkmalıyız.

    Ülkemizde acıklı bir değer erozyonu yaşanıyor.  Saygı, sevgi, onur, dürüstlük, terbiye, toplumsal sorumluluk, paylaşımcılık, vatanseverlik gibi önemli değerlerimizin hızla yıprandığına, bunların yarattığı boşluğu “KAPKAÇ KÜLTÜRÜNÜN,  BOŞVERMİŞLİĞİN VE İNANÇ SÖMÜRÜSÜNÜN” aldığına tanık oluyoruz. 

    Tanınmış felsefe profesörlerimizden Ahmet İNAM diyor ki : “Eğer sahip olduğumuz değerleri ve onlarla birlikte yaşadığımız manayı yenileme ve tazeleme gücümüz yoksa, hayatımız kokuşur”. Sevgili gençler, hayatlarımızın kokuşmasına ve onu kokuşturanlara izin vermemek çok önemlidir. Gerçek ahlak, budur. Gerçek ahlak ahlaksızlıkların kapatılması için kullanılan bir kavram olamaz.

    Psikolojik yaşam alanımıza da sahip çıkmak zorundayız.    Karşımızdaki sorunlar ne olursa olsun,   umutsuzluğa,  karamsarlığa ve yılgınlığa asla kapılmamalıyız.  Daha güzel günler göreceğimize inanmak, o günleri yaratabileceğimize dair özgüvenimizi çoğaltmak, toplumsal yaşamda etkin olmak arayışımızı sürdürmek, iyimserliği ve yaşama sevincimizi korumak zorundayız.

    Bu saydığım yaşam alanlarımızın tümünün kalitesi dün ve bugün olduğu gibi gelecekte de insani gelişmişlik düzeyimizle yakından ilgili olmaya devam edecektir.

    İnsani gelişmişlik, sadece kişi başına gelirin ve yaşam standardının yükselmesini değil, insanların bilgi düzeyinin yükselmesini ve toplumsal yaşama aktif katılmalarını da içeren bir kavramdır. Gerçek anlamda AYDIN olmakla ilgili bir kavramdır.

    Türkiye halen,  Birleşmiş Milletlerin insani gelişmişlik sıralamasında 177 ülke arasında 84. dür. Aynı denizin sahillerini paylaştığımız komşu Yunanistan 24. sıradadır.

     “İNSANİ GELİŞMİŞLİK SIRALAMASINDA 177 ÜLKE ARASINDA EN AZINDAN İLK 10’a GİRMİŞ BİR TÜRKİYE”  hepimizin hayali olmalıdır.

    Bu hayalimizin geçekleşmesi siz değerli üniversite mezunlarımızın,  yönetime ve üretime en etkin biçimde katılmanızı sağlamakla, kamu kurum ve kuruluşlarında sadakati ve torpil mekanizmalarını değil, liyakat sistemini işletmekle, çok çalışmakla ve nitelikli insanlarımızı çoğaltmakla mümkün olabilir. 

    Bilgi toplumunun gereklerinin yerine getirilmesiyle, teknik devletin yaratılmasıyla ve okul öncesinden başlayarak standartları bugünkünden çok daha yüksek bir eğitim sistemiyle mümkün olabilir.

    Aklın ve bilimin yol göstericiliğini özümsemekle, son yüz yılın en büyük devlet adamı seçilmiş olan Atatürk’ün başlattığı aydınlanma devrimini hedeflerine ulaştırmakla mümkün olabilir.

    Aydınlanma devrimi aydın ve yürekli insanların eseridir. Onu korumak da aydın insanların en birinci vazifesidir.

    Aydın olmak gafletten, bilgisizlikten, edilgenlikten ayılmak demektir. Aydın olmak sorumluluk almak demektir. Yaşamın güzelleşmesi, derinleşmesi, çeşitlenmesi, özgürleşmesi, özerkleşmesi için sorumluluk almak demektir.

    Aydın olmak bir bakış açısı, bir duruş belirlemeyi gerektirir. Duruş sadece bilimsel bilgiye dayalı olarak belirlenemez. Aynı zamanda sanattır duruşu belirlemek. Duygular, yaşanmışlıklar, insan ilişkileri de dahildir bu duruşa. İşte bu nedenle aydın insan yaşamdaki duruşunu bir sanatçının yaratıcılığı ile belirlemek zorundadır.

    Aydın insan bulunduğu yerden tarihe ve insanlara söyleyecek sözü olandır.

    Aydın insan olgun ve ölçülü olmalıdır. Her şeye itiraz etmenin aydın olmanın gereği olduğunu sananlar çoktur. Oysa egosu şişmiş, her şeye çomak sokan, her şeyi eleştiren bir şımarık çocuk olmamalıdır aydın insan!

    Tarihe ve insanlara söyleyecek sözü olmak donanım da gerektirir. Donanım sadece bilgi sahibi olmaktan ibaret değildir. Onu nasıl kullandığımız, hayata nasıl döktüğümüzle de ilgilidir. Verilen sesin rengi ve üslubu da önemlidir. Söylenecek olanın nasıl söylendiği önemlidir. Sert mi, yumuşak mı, kırıcı mı kavgacı mı yoksa tebessümle mi? TEBESSÜMLE SÖYLEMEK ÖNEMLİDİR. Dönen dolapları, ifşa etmek kendi doğrularını ötekilere kabul ettirmek tutkusu kırıp dökücülük şeklini almamalı, üslup içeriğe ve insana yakışmalıdır.

    Uygun üslup kullanmak bugün aydın geçinen pek çok insanın sahip olmadığı bir özelliktir. Örneğin 68 kuşağı olarak savaşmanın tek yol olduğunu sanıyorduk. Oysa türkü söyleyerek, dans ederek, yazarak, bilim ve sanat yaparak da savaşmak mümkündür. Tebessümle savaşmak en zor savaştır. Savaşırken hayata karşı saygı en yüce ahlaki değer olarak her şeyin üzerinde tutulmalıdır.

    Akdeniz Üniversitesi’nin sevgili mezunları, Sevgili öğrenciler,

    Hepinizin gerçek aydınlardan olduğunuza, bu yolda yaşamınız boyunca kendinizi geliştirmeye devam edeceğinize, Türkiye’nin bundan 85 yıl önce çok zor koşullar altında yaratmayı başardığı aydınlanma devrimine, sizlere emanet edilmiş olan laik, demokratik, üniter ve hukuka saygılı Türkiye Cumhuriyeti mucizesine sonuna kadar sahip çıkacağınıza yürekten inanıyorum.

    Sizler birinci vazifenin ne olduğunu iyi bilenlerdensiniz.  Fazla söze gerek yok. Gaflet, dalalet ve hıyanet içinde olanları tarife gerek yok. Sizlere bakarken ben parlak gözlerinizde ülkemiz ve dünyamızın geleceğini görüyorum. İşte bu nedenle, ortaçağ karanlığına yelken açmak isteyenlerden korkmama gerek yok.

    Sözlerime son verirken: Sizlere,  hem aydınlığa sahip çıkmak serüveninde,  hem de mesleklerinizde yol alırken ihtiyaç duyacağınız bilgi donanımını, yüksek duyarlılığı, toplumsal sorumluluğu, sağlam değerleri ve insan sevgisini kazandırdıkları için önce ailelerinizi, sonra Akdeniz Üniversitesi öğretim üyelerini kutluyor,  teşekkürlerimle, sevgiyle ve saygıyla selamlıyorum.

    Değerli mezunlarımız, 

    Sizleri “yolunuz hep açık olsun” diyerek, her birinizle ayrı ayrı büyük gurur duyarak,  sevgiyle, saygıyla,  şefkatle kucaklıyor, başarılar diliyorum. 

                                                                          Prof. Dr. Mustafa AKAYDIN
                                                                          Akdeniz Üniversitesi Rektörü