Blog

  • Yeşilhat Tüzüğü’nde yapılan değişiklikler Avrupa Birliği Konseyi tarafından kabul edildi

    Yeşilhat Tüzüğü’nde yapılan değişiklikler Avrupa Birliği Konseyi tarafından kabul edildi

    Avrupa Komisyonu tarafından 10 Nisan 2008 tarihinde Konsey’e sunulan ve Yeşil Hat Tüzüğü’nde değişiklikler yapılmasına ilişkin düzenleme 16 Haziran 2008 tarihinde kabul edildi.

    AB Konseyi tarafından yapılan açıklamada, kabul edilen değişikliklerin Kıbrıs sorununa BM çerçevesinde ve AN ilkelerine uygun bir çözüm bulunması yolunda küçük ama önemli bir katkıda bulunacağı ifade edildi.

    Kabul edilen değişikliklere göre Yeşil Hat üzerinden gerçekleştirilen tarımsal ürün ihracatında Kıbrıslı Türklere uygulanan harçların kaldırılması öngörülüyor.

    Söz konusu Tüzük kapsamında, Kıbrıslı Türk ticcarlara mali ve idari yük doğuran belirli miktardaki tarımsal ürünlerden harç alınıyordu. Diğer yandan, Yeşil Hat üzerinden seyahat eden yolcuların şahsi bagajlarında bulundurabilecekleri malların azami değerindeki sınırı 135 Euro’dan 260 Euro’ya yükseltildi.

    Aynı zamanda, 260 Euro’ya kadar olan malların gümrük vergileri, harçlar ve Güney KIbrıs Rum Kesimi vergilerinden muaf olarka ticarete konu edilmesi öngörülüyor. Bu hükümler, sigara ve alkollü içeceklere uygulanmayacak.

    Söz konusu değişiklikler, altı ay süreyle uygulanacak ve şeffaflığın geliştirilmesi amacıyla izlenecek.

    Yeşil Hat Tüzüğü 29 Nisan 2004 tarihinde kabul edilmişti. Tüzüğün amacı, Hat’tın iki tarafındaki insanların ve malların, iki bölge arasında dolaşımının düzenlenmesidir. Tüzük, ilk defa 2005 yılında değiştirildi. Söz konusu değişiklik, narenciye, balık ve bal gibi ürünlerin ticaretinin kolaylaştırılmasını hedefliyordu.   

    Kaynak: İktisadi Kalkınma Vakfı

  • Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Euro’ya geçmeye hazırlanıyor

    Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Euro’ya geçmeye hazırlanıyor

    Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nde ürünleri hem İngiliz Pound’u, hem Euro etiketini görmeye alışkın vatandaşlar 30 Eylül 2008 tarihi itibariyle bunu yapamayacaklar.

    Kıbrıs Rum Yönetimi Maliye Bakanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre AB mevzuatına göre geçiş süreci sonrasında Euro’nun kullanılmasının zorunludan başka bir para birimi kullanılmasına izin verilmeyecek. Hem Pound hem Euro cinsinden çifte fiyat gösterimi 30 Eylül’de sona erecek. Buna bağlı olarak tüm tedarikçilerin yasal yükümlülüğe uyması talep edilmekte ve belirlenen tarih itibariyle de uymayanlara 170.000 Euro ceza kesileceği belirtildi.

    Avrupa Birliği’ne yeni üye olan ülkelerde çift para birimi uygulamasına ancak belirli bir zamana kadar izin verilmektedir.

    Kaynak: New Europe

  • 25 milyar doları yönetiyor

    25 milyar doları yönetiyor

    Razi CANİKLİGİL / NEW YORK – Hürriyet
     

    ABD’de Yeşil Kart başvurusu reddedilen Fethullah Gülen’in Pennsylvania’daki Özel Hukuk Mahkemesi’nde görülen davasında savcı cemaatin 25 milyar dolarlık bir malvarlığını yönettiğini bildirdi. Savcı, Gülen’in iddia edildiği gibi eğitim uzmanı değil, dini veya siyasi lider olabileceğini belirtti.

    YEŞİL Kart başvurusu reddedilen Fethullah Gülen’in, ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Servisi aleyhine açtığı davada, Gülen’in finans kaynakları, dini ve siyasi kimliği ile ilgili çarpıcı ifadeler yer alıyor. Pennsylvania’daki Özel Hukuk Mahkemesi’nde görülen davada savcı, Gülen’in “öğretim yöntemleri geliştirmiş bir eğitimci” olmadığını savundu, cemaatin 25 milyar dolarlık bir malvarlığını yönettiğini iddia etti.

    Dini lider yapar

    Savcı Mary Catherine Frye’ın, yargıç Dalzell’e sunduğu son belgede ise ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Servisi ile temyiz mahkemesinin Fethullah Gülen’in başvurusunu reddetmekle doğru karar verdiği belirtiliyor. Gülen’in avukatları tarafından mahkemeye sunulan bir makalede, Gülen’in 1960’lı yıllarda çocuklar için dini yaz kamplarında dersler verdiği ve Türk-İslam sentezi fikrine uygun, çağdaş İslami faaliyetler sunacak özel eğitim kurumları açma düşüncesinin büyük takdir topladığı belirtiliyor. Bunu değerlendiren savcı Frye, “Bu aktiviteler kendisini eğitim uzmanı değil, dini ya da siyasi lider yapar” diye görüş bildirdi. Savcı Frye, Gülen’in uçsuz bucaksız holdingleri olan dini ve politik bir hareketin lideri olduğunu belirterek, şimdiye kadar başarı diye gösterdiği tüm çalışmaların kendi hareketi tarafından finanse edildiğini, ancak bunların dava ile ilişkili olmadığını, göçmenlik bürosunun hata yaptığına dair kanıt olmaması nedeniyle kararın onaylanması gerektiğini ifade ediyor.

    Sitesinde yazdı

    Gülen’in mahkemeye kendi iddiasını sağlamlaştırmak için sunduğu Avustralyalı Margaret Coffey’in yönettiği bir radyo programının kayıtları da savcı Frye tarafından değerlendirildi. Coffey’in şu ifadeleri Frye tarafından kayıtlara geçirildi: “Gülen hareketi, sermaye ile organize bir hareket olmadığını, hiyerarşik bir yapı ya da yetki ve sorumluluk sistemi içinde çalışmadıklarını iddia ediyor. Ama, 2006’da Gülen’in internet sitesinde yer alan bir yazıda; Gülen hareketinin 25 milyar dolarlık bir değere ulaştığı, Zaman başta olmak üzere pek çok gazete, televizyon kanalları, dergiler, bir banka, 600’den fazla okul ve Virginia International University dahil 6 üniversiteyi yönettiği belirtiliyor.”

    Ha Picasso ha Gülen

    Davanın savcısı Mary Catherine Frye’ın “Gülen’in kürsüde konuşma yaptığına dair bir delil yok, nasıl olağanüstü yetenekli bir eğitimci bu” sözlerine Gülen’in avukatları şu şekilde açıklama getiriyor:

    “Eğer Picasso’nun eserleri bir galeride sergileniyor da, Picasso orada yoksa bu bir Picasso sergisi değil midir? Müvekkilimizin çalışmaları tüm konferanslarda sergilendi, akademik materyaller sunuldu.”

    Gülen’in Pennsylvania’da açtığı itiraz davasında avukatları bu defa Gülen’in, ilahiyat ve politikada üstün yetenekli bir bilim adamı olduğunu ileri sürdüler. Daha önce savcı tarafından eğitimde bir metodolojisi olmadığı belirtilen Gülen’in avukatları müvekkillerinin eğitim metodolojisinin 4 kategoriden oluştuğunu kaydettiler. Bunlar “Dini hoşgörüyü laik müfredata entegre etmek, para hırsı için çalışmayan tecrübeli öğretmenleri çalıştırmak, okullara özel finansörler bularak politikacıların etkisi dışında tutmak ve aile ile toplumdan destek almak” olarak sıralandı.

  • ermeni cephesinden gunun haberleri

    ermeni cephesinden gunun haberleri

    ASAM 

    ERMENİ ARAŞTIRMALARI ENSTİTÜSÜ
    INSTITUTE FOR ARMENIAN RESEARCH

     


    GÜNLÜK BÜLTEN – DAILY BULLETIN

    Brought To You By Institute For Armenian Research With Cooperation Of  Turkish Forum

    Ermeni Arastirmalari Enstitusu Arastirmalari Ve Turkish Forum Isbirligi Ile Size Sunulmusdur


    26 Haziran 2008 – Sayı : 937 / 26 June 2008 – Issue : 937

    SEE BELOW FOR ENGLISH NEWS


     

    ERMENİ LOBİSİNDEN ELÇİ ATAMASINA ENGEL

    ABD Başkanı George Bush’un Erivan’a büyükelçi olarak atamak istediği Marie Yovanovitch’in Senato’daki onay süreci, Ermeni lobisi mensubu Demokrat Senatör Barbara Boxer tarafından bir ay için durduruldu.

    Devamı için tıklayınız…


    ERMENİ LOBİSİ YENİ ELÇİYİ DE ENGELLİYOR

    Richard Hoagland, 1915 olaylarını “soykırım” olarak nitelendirmediği için bir başka Ermeni yanlısı Demokrat Senatör Robert Menendez tarafından veto edilmişti. Yovanavitch de “soykırım” sözünü kullanmamıştı.

    Devamı için tıklayınız…


    IĞDIR SOYKIRIM ANITI TADİLATTAN GEÇİRİLECEK

    Kış şartları ve su sızmalarından olumsuz yönde etkilenen Iğdır’daki Soykırım Anıt ve Müzesi tekrar tadilattan geçirilecek. 5 Ekim 1999’da açılışı yapılan ve Iğdır’ın en önemli ziyaret merkezlerinden birisi olan ve evlenen çiftlerlerin nikah sonrası ziyaret ettikleri Ermeniler Tarafından Katledilen Şehit Türkler Anıt ve Müzesi’nde onarım ve tadilat yapılacak.

    Devamı için tıklayınız…


    BAKAN ÇELİK’TEN “ARARAT”A SAVUNMA: “SİLİKTİ, FARK EDİLMEDİ”

    Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, MHP Adana Milletvekili Yılmaz Tankut’un, 2007 yılında basılan 11. sınıf coğrafya ders kitabında yer alan Türkiye Fiziki Haritası’nda Ağrı Dağı’nın isminin Ermenilerin söylediği gibi “Ararat” olarak yer almasıyla ilgili soru önergesini yanıtladı.

    Devamı için tıklayınız…


    ARMEN MUSİNYAN: ”MUHALEFETİN NET MÜCADELE PROGRAMI VAR”

    20 Haziran’da Erivan Matenadaran önünde bulunan alanda yapılan ve başta Levon Ter-Petrosyan olmak üzere muhalif liderlerin konuşmacı olarak katıldıkları miting sonrasında dün, Levon Ter-Petrosyan’ın basın sözcüsü Arman Musinyan dün ‘Urbat Basın Kulübü’nde açıklamalarda bulundu.

    Devamı için tıklayınız…


    SEVAN NİŞANYAN (AHMET SAĞIRLI)

    Sevan Nişanyan.. Yale Üniversitesi’nde okumuş, Columbia Üniversitesi’nde siyaset bilimi masterı yapmış. Son kitabının adı Yanlış Cumhuriyet.

    Devamı için tıklayınız…


    ENGLISH SECTION OF THE DAILY BULLETIN


     

    SENATOR PUTS ONE-MONTH HOLD ON BUSH’S NOMINEE FOR ARMENIA

    Pro-Armenian Democratic Sen. Barbara Boxer Tuesday placed a one-month hold on U.S. President George W. Bush’s pick for the ambassador to Yerevan, hinting that she or a like-minded senator may permanently block the nomination on grounds that the nominee is declining to characterize World War I-era killings of Armenians in the Ottoman empire as “genocide.”  

    Continue…


    ARMENIAN OPPOSITION MEMBER ARMAN MUSINYAN: “FOR THE FIRST TIME THE PERSON, CONSIDERING HIMSELF THE HEAD OF ARMENIAN STATE, HAS PLACED IN DOUBT THE VERY FACT OF “GENOCIDE OF ARMENIANS”

    “Self-declared President of Armenia Serzh Sargsyan has placed in doubt the fact of “genocide of Armenians” in the Osman Turkey during his visit to Moscow”, said spokesman for the first President of Armenia, leader of opposition Levon Ter-Petrosyan, Arman Musinyan during the meeting with journalists in Urbat club.

    Continue…


    PENNINGTON: ARMENIA IS LUCKY THAT MARIE YOVANOVITCH WAS NOMINATED TO SERVE AS THE U.S. AMBASSADOR

    “We are very pleased that we have a great nominee. We look forward to her coming and she will do a fantastic job,” Mr. Pennington said in an interview with PanARMENIAN.Net.

    Continue…


    ARMENIA SHOULD FIRST RECOGNIZE KARABAKH’S INDEPENDENCE, RUSSIAN EXPERT SAYS

    Armenia’s position is tat Karabakh should be independent, a Russian expert said. “It’s another matter whether NK will join Armenia as a confederation or function as an independent state,” said Mikhail Alexandrov, head of the Caucasus department at the Institute of CIS studies.

    Continue…


    ARMENIA-EU COOPERATION COMMITTEE DISCUSSED KARABAKH ISSUE

    The 9th session of the Armenia-EU committee on cooperation was held in Brussels on June 24, the RA MFA press office reported. The Armenian delegation led by Minister of Economy Nerses Yeritsyan and the EU delegation led by European Commission Spokesman Gunnar Vigand focused on Armenia’s progress in the Action Plan implementation process.

    Continue…


    PENNINGTON: THERE IS WILLINGNESS AMONG MANY PEOPLE IN TURKEY TO TALK MORE HONESTLY ABOUT THE PAST

    Reconciliation is an extremely important issue in my view for both Turkey and Armenia for the future of both countries and for the stability in the region, according to Mr Joseph Pennington, the U.S. Charge d’Affairs in Armenia.

    Continue…


    THERE IS NO ALTERNATIVE TO OSCE MINSK GROUP, U.S. SAYS

    We have been through many years an active participant of the Minsk Group process and we see that process as the appropriate avenue, U.S. Charge d’Affairs in Armenia, Mr Joseph Pennington said in an interview with PanARMENIAN.Net.

    Continue…


    PACE URGES ARMENIA TO MEET ITS DEMANDS UNTIL JANUARY 2009

    Parliamentary Assembly of the Council of Europe finalized extraordinary hearings on the activity of democratic institutions in Armenia. Fulfillment of the PACE resolution 1609 on Armenia adopted on April 17 was discussed at the meeting, APA European bureau reports.

    Continue…


    AZERBAIJAN SHOWS OFF MILITARY MIGHT TO FOE ARMENIA (AFET MEHTIYEVA)

    Ex-Soviet Azerbaijan staged its first military parade in 16 years on Thursday in a show of strength aimed partly at Armenia, its neighbour with which it is locked in a territorial dispute.

    Continue…


    www.eraren.org

     

     


    Enstitü Başkanı / Chairman of the Institute

    :

    Ömer Engin LÜTEM (E. Büyükelçi / Ret. Ambassador)

    Hazırlayan / Prepared by

    :

    Oya EREN – [email protected]

    Adres / Address

    :

    Konrad Adenauer Cad. No:61 06550 Yıldız, Çankaya ANKARA
    Tel: +90 312 491 60 70 – Faks: +90 312 491 70 13

     


     

  • Güleriz ağlanacak halimize…

    Güleriz ağlanacak halimize…

    Bir Yahudi gencin kehaneti
     Bir acı tespit, kabullenilmeyecek bir yarışma sonucu! Eyvahlar olsun ki kendi öz değerlerimizi yitirdik, kaybettik, kaptırdık… 

     

    “Bugünkü Türkiye’nin Kültürü, Kurumları ve Değerlerinde Osmanlı Mirası” konulu Sakıp Sabancı Ödülleri’nde tüm ödüller yabancılara gitti. Yirmibir Türk araştırmacıdan hiçbiri dereceye layık görülmedi. Acı ama durum böyle…

    Sakıp Sabanca Ödülleri, Türkiye için kelimenin tam anlamıyla hayal kırıklığı oldu. “Bugünkü Türkiye’nin Kültürü, Kurumları ve Değerlerinde Osmanlı Mirası” konulu yarışmaya yerli ve yabancı çok sayıda araştırmacı ve akademisyen katıldı. Yarışmaya Türkiye’den yirmibir araştırmacı katılırken, bu araştırmacılardan hiçbiri ödüle layık görülmedi.

    Yarışma, Türkiye’nin kendi öz kültürüne ne kadar yabancılaştığınında en önemli göstergesi niteliğinde. Bu gerçeği, ironiyle dile getiren Bekir Ayvazoğlu, yıllar önce bir Yahudi gencinin sözlerini okuyucularına aktardı.

    İşte o önemli tespit;

    “Rahmetli A. Süheyl Ünver, Amerika’da bulunduğu yıllarda (1958-1959) ziyaret ettiği Colombia Üniversitesi’nde harıl harıl Osmanlıca öğrenmeye çalışan bir Yahudi genciyle karşılaşmış ve ona bu ilgisinin sebebini sormuş. Gencin verdiği cevap mealen şöyle:

    “Sizde bu dili ve kültürü bilen nesil artık gidiyor. Yakında kendi kültürünüzü öğrenmek, arşivlerinizdeki belgeleri okutmak için yabancı uzmanlar çağırmak zorunda kalacaksanız. Ben kendimi o günler için hazırlıyorum!”

    Osmanlıca çalışan Yahudi gencinin, 1958 yılındaki bu kehaneti; bugün gerçek oldu. Yarışmanın birincilik ödülüne ise Tel Aviv Üniversitesi Ortadoğu ve Afrika Tarihi Bölümü öğretim üyelerinden Doç. Dr. Amy Singer’ın “Hayırseverliğin Devamlılığı” başlıklı incelemesi layık görüldü. 

    Sanırız bu ödül  “bizden” bir şeyi hatırlatıyor…

    Güleriz ağlanacak halimize…

    (Alıntıdır) 26.Haziran.2008

  • OYUNUN PARÇASI OLMAK YADA KURALLARINI KOYMAK

    OYUNUN PARÇASI OLMAK YADA KURALLARINI KOYMAK

    Türkiye’yi ve Türkiye’nin çıkarlarını esas alan çalışmaların aslında tek bir anlamı vardır; o da ulusal stratejik çıkarlara hizmet etmektir. Ulusal çıkarlar ise hayati önem taşıdığı için her şeyden önce gelmelidir. Zira Ulusal çıkarlarını koruyamayan bir ülkenin varlığı tehlike altına girmiş demektir. Günümüzde ülkemizde yaşananlarda olduğu gibi…

    AB ve ABD çıkarlarının aracı olarak evrensel değerlere yada doğrulara hizmet ettiklerini sananlar büyük bir yanılgı içindedirler. Millinin yada yerelin karşısına sözde bir dünya vatandaşı olmak gibi evrenseli koyanlar aslında ne millinin ne de evrenselin ne olduğunu gerçek anlamda kavrayamayanlardır. Aslında bu kavramlar birbirlerinin karşıtı değildir. Aksine birbirlerinin devamı niteliğindedirler. Ancak bilinmelidir ki milli yoksa evrensel söz konusu bile değildir.

    Günümüzde yaşanan küresel gelişmeler, bir ülkenin topraklarına el koymayı gereksiz hale getirmiştir. Zira bir halkın düşünce, kültür ve inançlarını etkileyen araçlara el koymanın ürettiği sonuçlar, topraklarına el koymanın ürettiği sonuçlardan çok daha etkilidir. Zira düşüncenin zapt edilmesi toprağın zaptedilmesinden daha kalıcıdır. Örneğin; ”Ermeni Soykırımı” iddiaları karşısında dışarıdakilerden çok içerdekilerle uğraşılması bunun bir sonucudur. Türkiye’de ekonomi, siyaset, kültür ve medya kullanılarak halkın, kendini ve kendine ait olanları korumaya kalkması yada savunması dahi engellenmektedir.

    Aslında son günlerde dayatılan “Gerçeklerle yüzleşin”, ”Tarihinizle yüzleşin” söylemlerin altında bir dilin ve kültürün musalla taşına yatırılması istekleri vardır. Zira tarihini, dilini musalla taşı üzerine yatıran bir millet için bu dünyada devam diye bir şey söz konusu dahi edilemez. Bir halkı yabancı telkin ve etkinliğine açık hale getirebilmek için öncelikle ona tarihini, dilini, geleneklerini, inançlarını, kimliğini ve kültürünü, sorgulatır hale getirmek gerekir. Bugün ülkemizde yapılmakta olan da budur.

    Tarihle yüzleşmek” adı altında Anadolu’yu Türk hakimiyeti altına sokan tarih; Türk halkının bizzat kendisine mahkum ettirilmeye çalışılıyor. Sözde dinler arası kurulan diyaloglar da Müslüman kitlelerin kafasında bir inanç karmaşası meydana getirme çalışmalarından başka bir şey değildir. Azınlık ve mezhep üzerinde yapılan onca çalışmanın amacı da aidiyetleri azalmış, kontrol edilebilir gruplara dönüşmüş Türkiye’yi yaratmaktır. Böylece de Türkiye herhangi başka güç araçlarına gerek kalmadan kendi kendine parçalanacaktır.

    Kabul etmek gerekir ki, yabancıların bu konulardaki yatırımlarının sonucu onlar açısından göz kamaştırıcıdır. Yabancı çıkarlarını, namusunu savunur gibi savunan boyalı basın, finans ve bazı akademisyenlerin etkinliği, bunun en güzel kanıtıdır. Son zamanlarda yerli malı kullanmanın ne kadar yanlış olduğunu anlatan makaleler, kapitülasyonların kalkınma ve gelişmedeki yerini konu alan bilimsel(!) çalışmalar, bağımsızlığın kötü yönetim ve diktatörlük anlamına geldiğini savunan kitaplar, Türkçe şarkı söylemenin geri kafalılık olduğunu haykıran kültürel ve sanatsal çevreler ülkemizin üzerinde oynanan oyunun ne kadar etkin hale geldiğinin kanıtıdır. Yani amaçlarına ulaşmalarına ramak kalmıştır.

    Türkiye’nin bu çıkmazdan kurtulması ise oyunu kurallarına göre oynaması ile değil kendi kurallarını koyması ile mümkün olacaktır. Gözlerini kapayıp, vazifesini yapanlar yada görevlerinin “yap denileni yapmak; yapma denileni yapmamak” olduğuna inanan siyasilerle bu işin olmayacağı da açıktır.

    Artık Türk Ulusu’nun bu oyunları anlama ve mücadele etme zamanı gelmiştir. Yoksa yukarıda da belirttiğim gibi atalarımızın kanıyla sulanmış, nice zorluklarla elde edilmiş bağımsız ülkemizi kendi ellerimizle anlaşma masalarında kaybedeceğiz. Daha doğrusu kaybetmek durumunda bırakılacağız. Kanımızla kazandıklarımızın mürekkeple kaybedilmesi ise acıların en büyüğü olacaktır. Ama o zaman da iş işten geçmiş olacaktır. Zira yeterli mücadeleyi vermediğimiz için, her söylenene kanıp düşünmeden hareket ettiğimiz için olacaktır.

    Ülkemize yapılmak istenenler ortadadır. Karar ise Türk Ulusundadır. Ya bu oyunun parçası olacak yada oyunun kurallarını kendisi koyarak mücadeleye girişecektir.


  • Bir ay içinde ülkeyi terk et!

    Bir ay içinde ülkeyi terk et!

    ABD, Fethullah Gülen’e Yeşil Kart vermedi
    Razi CANİKLİGİL / HÜRRİYET-NEW YORK

          Uzun süredir ABD’de yaşayan ve Türkiye’de “Laik devlet düzenini değiştirmek amacıyla örgüt kurmakla” suçlanan, aldığı beraat kararı Yargıtay tarafından onaylanan Fethullah Gülen’e ABD’den kötü haber. ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Servisi, Yeşil Kart başvurusunu reddetti. Göçmenlik Servisi’nin bu kararı şu demek: 1 ay içinde ülkeyi terk et!

          ABD’de oturma, seyahat etme ve çalışma izni sağlayan “Green Card” (Yeşil Kart) için yaptığı başvuru ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Servisi (USCIS) tarafından reddedilen Fethullah Gülen, kararın düzeltilmesi için açtığı davayı kaybetti.

          Mahkeme, Gülen’in “olağanüstü yetenekli eğitimci” statüsünde Yeşil Kart alabilmesi için öne sürdüğü argümanları yetersiz buldu. Göçmen bürosunu haklı bulan Pennsylvania Doğu Bölgesi Mahkemesi yargıcı Stewart Dalzell’in kararı sonrası Gülen’in bir ay içinde ABD’yi terketmesi gerekiyor. Ancak yasalarda açıkca belirtilmediği için bu süre kesin değil. Kaçak olarak ülkede kalabileceği bu sürenin de 6 aya kadar uzayabileceği belirtiliyor.

          GÜLEN ÖNEMLİ LİDER

          Göçmen bürosunun yanı sıra Yurtiçi Güvenlik Bakanı Michael Chertoff ve FBI Direktörü Robert S. Mueller’den de şikayetçi olduğu davada Fethullah Gülen’i, Klasko, Rulan, Stock & Seltzer avukatlık şirketi savundu. Göçmenlik bürosu ise Eyalet savcısı Patrick L. Meehan ve yardımcısı Mary Catherine Frye tarafından savunuldu. Avukatları, dava dilekçesinde Gülen’in Türkiye’nin en önemli dini lideri, dini hoşgörü savunucusu ve dünyanın sayılı eğitimcilerinden biri olduğunu iddia etti. Gülen için 1992’de Pennsylvania’da “Golden Generation Worship and Retreat Center Inc.” tarafından “özel göçmen din görevlisi” statüsünde vize başvurusu yapıldığı ifade edildi.

          DOSYADAKİ MEKTUPLAR

          2000 sayfadan oluşan dosyada ABD’deki Rumi Forum’un Başkanı Ali Yurtsever’in yardımı ile Türkiye’de ve ABD’de Gülen’e yakın önemli isimlerden referans mektuplarına yer verildi. Yurtsever, mahkeme kararının ardından 17 Haziran 2008’de mahkemeye gönderdiği mektupta, geçen kasım ayında Washington’da Georgetown Üniversitesi’nde Gülen hareketi için bir konferans tertiplediklerini, Gülen ile yakın temasta olduğunu daha fazla bilgi için kendisiyle temasa geçilebileceğini belirtti.

          40 KİTABI VAR

          Mahkemeye sunulan belgelerde Fethullah Gülen’in, Vatikan’da Papa 2. John Paul ile görüştüğü, yüzlerce kitap ve gazete makalesinde kendisi hakkında bilgiler yer aldığı, ayrıca kendi kurduğu hareket hakkında dünyanın sayılı üniversitelerinde konferanslar verildiği, Gülen hareketinin ABD başta olmak üzere dünyada yüzlerce okul açtığı bildirildi. Gülen’in 40 kitap ve yaklaşık 100 makale yazdığı, “Gülen Hareketi”nin de kurucusu olduğu belirtildi.

          FİNANSAL KAYNAKLAR

          Savcılık kayıtlarında ise Gülen’in finansal kaynakları üzerine iddialara yer verildi. Burada Gülen hareketinin projelerinin arkasında Suudi Arabistan, İran, Türk Hükümeti ve hatta CIA’ nın da bulunduğu iddia edildi. Ankara’da yıllık gelirinin yüzde 10 ve yüzde 70 arasındaki payını Gülen hareketine bağışladığını itiraf eden işadamlarının olduğu, bu rakamların kişi başına yılda 20 bin ile 300 bin dolar arasında değiştiği ileri sürüldü. İstanbul’da yaşayan bir işadamının 4-5 milyon doları her yıl Gülen hareketine bağışladığı, Gülen okullarından mezun olan gençlerin de her yıl 2 bin ile 5 bin dolar arası bağış yaptıkları belirtildi.

          Siyasi figür Savcı Gülen için şöyle dedi: “Dini ve siyasi bir figür, akademisyenlere para ödeyerek kendisi ve hareketi için yazı yazdırıp akademik prestij elde etmek istiyor.” Gülen’in yazdığı kitaplara da atıfta bulunan savcı, “Gülen’in yazdığı kitapların hiçbiri eğitimle ya da eğitim modelleri ile ilgili değil, tamamı dini çalışmalar. Ayrıca geleneksel laik eğitim ile inançlara karşı hoşgörünün harmanlanmasıyla bir eğitim modeli yaratıldığı şeklindeki ifade de inandırıcı değil” dedi.

          REFERANSLARI YETERLİ OLMADI

          Fethullah Gülen’in Yeşil Kart başvurusu için mahkemeye sunulan destek mektupları arasında ilk sırada CIA’den analiz ve prodüksüyon direktörü olarak emekli olan George Fidas’ın yazdığı mektup yer alıyor. CIA’nın Balkanlar uzmanı Fidas, Washington Üniversitesi Uluslarası İlişkiler Bölümü’nde ders veriyor.

          Yunan asıllı olan Fidas, ayrıca Joint Military Intelligence Council’de görevli. Referans mektubu yazanlardan eski CIA ajanı Graham Fuller, “Rand Corporation”da danışman. Mektup yazanlar arasında eski Başbakan Yıldırım Akbulut, AKP Kahramanmaraş Milletvekili, Meclis Milli Eğitim Komisyonu Başkanı ve eski Milli Eğitim Bakanı Mehmet Sağlam, ABD’nin eski Ankara büyükelçisi Morton Abramowitz de var. ABD’nin çeşitli üniversitelerinden teoloji profesörlerinin yanı sıra evanjelik ve katolik papazlarla TÜGİAD Yönetim Kurulu Başkanı Murat Saraylı da Gülen için mektup yazmışlar.

  • Dunya Turklerinin Hemreylik Gununu mueyyenlesdirek

    Dunya Turklerinin Hemreylik Gununu mueyyenlesdirek

    Hormetli Qrup uzvleri!

    Sayi 300 milyondan cox olan Turk Milletinin ilin mueyyen bir gununde Hemreylik Bayrami kecirmesi ile bagli teklif seslenmekdedir. Yeni hec bir tedbir kecirmeden, teskilat yaratmadan ve s. cetin isleri gormeden ilin mueyyen bir gununde sayi 300 milyondan cox olan Turk Milletinin dusuncesinde Hemreylik, Turk olmaq anlayisi, Birlik dusuncesini yaratmaq olar.

    Qeyd edek ki, artiq Azerbaycanda bu istiqametde iki ilden coxdur ki, tebligat aparilir. 2006-ci ilin mart ayinda Azerbaycan Diller Universitetinin professoru Oruc Turksever terefinden gundeme getirilen bu teklif ozunde 31 mart Azerbaycanlilarin soyqirimi gunu ile baglanir.

    Lakim “Muasir Inkisaf” Ictimai Birliyinin 2006-ci ilin dekabr ayinda kecirdiyi tedbirde teklifin beyenilmesi neticesinde tebligatin daha da guclendirilmesi qerarlasdirildi. Hemin tedbirde Milli Deyerler Merkezinin sedri Azer Hesensoyun teklifi ile Dunya Turklerinin Hemreylik Gununun 20-21 martda kecirilmesi ideyasi ireli suruldu. Muellif bunu hemin tarixde Turk Dunyasinda Ergenekon gununun kecirilmesi ile esaslandirdi. Bununla yanasi tedbir istirakcilari hemin tarixde Turk Dunyasinin ortaq bayrami sayilan Novruzun gelisini nezere alaraq da teklifi musbet qiymetlendirdiler. Hemin tarixde Turk Qurultayi adini almis Turk Dovlet ve Topluluqlarinin Dostluq Qardasliq ve Emekdasliq Qurultayinin ilk toplantisinin (20-21 mart 1993-cu il) kecirilmesini de nezere aldiqda bu tarixin Turk Dunyasi ucun cox ehemiyyetli oldugu ortaya cixir.

    Ona gore de Turk Bayrami kimi mehz hemin tarixin qeyd olunmasi ekseriyyet terefinden razilasdirilib. Ozune hem Azerbaycanda, hem Turkiyede, hem de Turk Dunyasinda ziyalilar, gencler, ictimaiyyet numayendeleri, millet vekilleri, jurnalistler, siysetciler arasinda ciddi destek tapan ideyanin destekcisi sirasina siz de qosulun. Bu teklifin reallasmasi ucun tebligati siz de aparin. Elave her hansisa teklifiniz ve ya qeydiniz varsa bize gonderin. Butun bunlari destek kimi qebul edeceyimizi evvelceden bildirerek minnetdarligimizi catdiririq.

    Yuxarida da qeyd etdiyimiz kimi tebligat aparmaq (ideyani yaymaq) teskilat yaratmaqdan, konfrans kecirmekden ve s. cetin deyil Yardiminizi esirgemeyin.

    Melumat ucun bildirek ki, ideya Baki seherinde 2007-ci ilin noyabr ayinda kecirilen Turk Qurultayinda muzakireye cixarilib. Ona ciddi desteyin elde olunmasi ucun isler davam etdirilir. Turk Dunyasinin moteber tedbirlerinde teklifin muzakiresi ve realliqda eksini tapmasi ucun her birimizin calismasi lazimdir.

    Hormetle,
    “Muasir Inkisaf” Ictimai Birliyinin Idare Heyeti

  • Neocon oyunları

    Neocon oyunları

    The Fight for Turkey
    From: Of [email protected]

    Roger Cohen de farkli dusunmuyor.

    Acikca, “I like this fight. It has its crude, misleading labels — the “secular fascists” of the Kemalist establishment in one corner against the “Islamofascists” of the ruling Justice and Development (AKP) party in the other — but it is open and vigorous. The crisis of Islam could use a broader dose of Turkish give-and-take.” diyebilen Bay Cohen, acik acik arenada Turk kani gormek istiyorum diyememis.

    Bir an icin gladyator kanina susamis, kan gordukten sonra rahat bir uyku cekebilen Roma’nin sapik imparatorlari aklima geldi. Roma imparatorlugu tarihe karismis fakat belli ki spermleri hala yasamakta…

    The Fight for Turkey

    ] Neocon oyunlari

    From: Cuneyt Oskal
    Robert Kagan in iki organizasyonda da yer aldigini gosteren linki gondermeyi unuttum onceki mailed   iste Robert Kagan
     

    From: Cuneyt Oskal <coskal2001@…>
    Daha oncede burada yazmaya calistigim gibi, Turkiyede oynanan oyunlara taraf olmayalim derim. Ozelliklede son zamanlarda bu Ataturkcu, dinci, basortucu, gibi satasmalara, catismalara (Bu catismalarin hicbiri gercek ve samimi degil). Daha gecen gun Amerikadaki neoconlarin Turkiyede iki tarafli oynadigini yazmistim. Sanki ben bunu yazmamisim gibi, Neoconlar bu hafta bunu kendileri ispat ettiler.

    Dikkat edin simdi ufak bir gozlem yapalim beraber
    Burada daha once bazi arkadaslarin emaillerde attigi ve Turkiyede son zamanlarda cok goz onunde olan cemaate ve cemaatin amerikadaki liderine karsi yazilar yazan ve onu hatta Humeyniye benzeten adam   Michael Rubin (En bilinen neoconlardan) ve ayni cemaat liderini Foreign Policy adli periodical da listeye alan, ve oylamanin sonunda birinci cikdikdan sonrada reklamini yapanlarda Neocon.  SoylekI Foreign Policy periodical  Carnegie Endowment for International Peace organizasyonunun dergisidir. Bu organizasyonun Senior Associate i de Robert Kagan denilen neocon, ki bu adam ayni zamanda Neoconlarin en cok bilinen enstitusu olan Project for the New American Century ninda cofounder i. Foreign Policy dergiside bu cemaat liderini birincilige tasiyan siralamayi yapan medya
    Yani ismi gecen Cemaat liderini  hem oven, hemde yeren Neoconlar.
    Zaten birazda bu yuzden Turkiyedeki bu cemaat liderimize karsi olan gazetelere isyan edip savas acan bu cemaatimizin  medyasi, maalesef ayni saldirganligi  Michael Rubin icin gosteremiyor.
    Daha da derinine iner isek, Bu cemaat lideri ve camaatinin uzerinden Turkleri biribrine dusurecek olanda Neoconlar gibi gorunuyor yine.
    Bu oyunlara gelmeyelim derim. Bizleri biribirimize dusman etmeye calisanlarin oyunlarina.
    Saygilar  Efendim,  okudugumuz haberleri cok iyi arastiralim!

  • Gülen’e Rusya’dan Yasak, Türkiye’den Beraat

    Gülen’e Rusya’dan Yasak, Türkiye’den Beraat

    “NKavcar” [email protected]   nevalkavcar
    Wed Jun 25, 2008 7:53 am (PDT)

    Rand raporunda adı geçen (kullanılan) İslamî lider örnekleri ortadadır. *Amerika ile stratejik ortak olmuş Türkiye, ABD”nin amacına hizmet ettiği belirtilen dini liderleri de aynı stratejik ortaklık gereği kabul mü edecektir?*

    ****** *

    *Rusya Yüksek Mahkemesi, başsavcılığın talebi doğrultusunda Gülen cemaatini, “aşırı örgüt” kapsamında değerlendirdi ve faaliyette bulunmasını yasakladı… Yargıç, hareketten “uluslararası dini örgütlenme” diye söz etti ve ülke çıkarları gereği Rusya’da yasaklandığını açıkladı… Ancak dini propaganda yaptıkları gerekçesiyle okulların çoğu kapatıldı. Mahkeme sonrası bu sürecin
    hızlanabileceği düşünülüyor..” (CNN TÜRK – 10 Nisan 2008)*

    ****** Devamı*

  • OBAMA’NIN ERMENİ AÇILIMI

    OBAMA’NIN ERMENİ AÇILIMI

    Öğr. Gör. M. Törehan SERDAR
    Bitlis’te Ermeni Mezalimine uğramış
    Mağdurlar Derneği Başkanı

              Adamın biri çok küfür edermiş, önüne gelene dümdüz gidermiş. Bundan şikayetçi olmuşlar, zamanın kadısına başvurmuşlar. “Bu adamın küfürlerinden illallah ettik, şunun cezasını ver de, şundan kurtulalım” demişler. Kadıda; “Alın getirin o adamı” demiş. Küfürbazı getirmişler kadının önüne dikilmiş, kadı da; “Terbiyesiz adam, sen herkese küfredermişsin, senin yaptığın büyük kabahat, senin katlin helaldir ama ben yinede sana 3 ay hapis ile 40 dernek cezası veriyorum” demiş. Bizimki cezaya itiraz etmediği gibi sesini dahi çıkarmamıştır. Daha sonra kadı; “Alın götürün bu adamı” demiş. Adam tam dışarı çıkacağı vakit, kadıya akıl danışmak için içeriye bir adam girer. Adam; “Kadı efendi bir maruzatım var. Benim babam öldü, evde üvey bir anam var onunla evlenebilir miyim? (afedersiniz)” demiş. Biraz önce üç ay hapis ile 40 dernek cezası alan adam dönmüş bir kadının yüzüne bakmış, birde üvey anası ile evlenmek isteyen adamı yüzüne bakmış, ağzını açarak başlamış adamı sövmeye. Daha sonra kadıya dönerek; “Kadı efendi ben esas böyle adamlara küfür ediyorum. Eğer suç ise verin cezamı” demiş.

              4 Kasım’da ABD’de Başkanlık seçimi yapılacak. Adaylardan birisi de Demokrat Parti adayı Barack Obama. Bu adam siyahi, yani bilinen ismi ile zenci. Babasının Kenya asıllı bir Müslüman olduğu söyleniyor. Yeryüzünde en çok ezilmiş iki grup, Müslümanlar ve zenciler. Obama işte bu kültürle ve bu ırkla bugüne gelmiş.

              Ben Barack Obama’nın bu ezilen sınıfların mücadelesini vereceğini tasavvur ediyordum. İlk defa ABD’de siyahi bir kişi başkanlık adayı, hem de Müslüman kökenli. Ancak gelin görün ki bizim Obama; halen de ABD’de insan yerine konulmayan zencilerin, her gün binlercesi Irak’ta, Cecenistan’da, Afganistan’da, Filistin’de ve nice yerlerde katliama maruz kalan Müslümanların haklarını savunacağı yerde, birden bire aslan kesilerek Ermeni soykırımını gündemine almış, Ermeni hamisi kesilmiştir. Sen kendi kapının önünü süpürdün mü? Başkasının bahçesine dadanmışsın. Kültürleriyle beraber yok edilen Kızılderililerden hiç söz etmedim. Sen önce kendi halkının haklarını savun, zencilere yaşama hakkı tanı da, sonra Ermenileri düşün. Obama’nın yaptığına siyaset denmez, ona basiretsizlik denir. Seninki olsa olsa ucuz ve çaresiz insanların basit siyasetidir. İki Ermeni’nin oyunu almak için üç maymunu oynuyor sayın Barack Obama. Gel de küfürbazı burada rahmetle yad etme.

              Obama seçildikten sonra bu ısrarını devam ettirir mi, ettirmez mi? Bilemem. Benim bildiğim bir şey varsa bu Ermeni meselesi artık mide bulandırmaya başladığıdır. Ben diğerlerinin aksine Ermeni soykırımının ABD tarafından kabul edilmesini istiyorum. Hiç olmazsa önümüzü görür, tedbirlerimizi ona göre alırız. Her yıl; “ABD soykırımı kabul edecek mi, etmeyecek mi?, ABD Başkanı bu yıl soykırım kelimesini kullanacak mı, kullanmayacak mı?” demekten bitap düştük. Her yıl Yahudi lobilerine yalvarmaktan, onlara ödün vermekten bıktık usandık. Biran önce ABD bu soykırımı kabul etsin de bizlerde dostlarımızı, düşmanlarımızı bilerek ona göre tedbir alalım. Her yıl ölüp ölüp dirilmekten vazgeçelim.

              İşin bu boyuta gelmesinin en büyük sorumluluğu Dışişleri Bakanlığıyla yurt dışında yaşayan vatandaşlarımız da görmekteyim. ABD’de Türk nüfusu Ermenilerden daha fazla, yine başta Fransa olmak üzere Avrupa ülkelerindeki Türk nüfusu Ermeni nüfusundan çok fazla, ama nedense bu ülkelerde Türklerin sesi değil, Ermeni diasporasının sesi yükselmekte, Türk varlığı göz ardı edilmektedir. Bunun da nedeni, o ülkelerdeki Türklerin bir çatı altında toplanamaması, Türk Dışişlerinin iyi bir organizasyon yaparak bu vatandaşlarımızı bir araya getirememesidir. ABD ve Avrupa’daki Türkler; Ermeni ve Yahudi lobileri gibi bir araya gelerek bir güç oluşturursa, o ülkelerde büyük söz sahibi olurlar. Obama,  Sarkozy gibi adamlar Ermeni lobilerine değil, Türk lobilerine muhtaç olup yalvaracaktır.

  • Sanki günümüz için yazılmış

    Sanki günümüz için yazılmış

    Ömer Hayyam 800 küsur yil önce SANKi GüNüMüZ iCiN YAZMIS:

    İçin temiz olmadıktan sonra 
    Hacı hoca olmuşsun kaç para
    Hırka tespih post seccade güzel
    Ama TANRI KANAR MI BUNLARA
     
    Sen sofusun hep dinden dem vurursun
    Banada sapık dinsiz der durursun
    Peki, ben ne görünüyorsam o’yum
    YA SEN NE GÖRÜNÜYORSAN O’MUSUN
     
    Sen içmiyorsan içenleri kınama bari
    Bırak aldatmacayı iki yüzlülükleri

    ŞARAP İÇMEM DİYE ÖVÜNÜYORSUN AMA
    YEDİĞİN HALTLAR YANINDA ŞARAP NEDİR Kİ..
     
    Ey kara cübbeli senin gündüzün gece
    Taş atma dünyayı bilmek isteyenlere
    ONLAR YARATANIN SANATI PEŞİNDELER
    SENİNSE AKLIN ABDEST BOZAN ŞEYLERDE…
     
    Ben kadehten çekmem artık elimi;
    Tutmam senin kitabını minberini.
    Sen kuru bir softasın, ben yaş bir sapık

    CEHENNEMDE SEN Mİ DAHA İYİ YANARSIN, BEN Mİ?..
     
    Seni kuru softaların softası seni
    Seni cehenneme kömür olası seni
    Sen mi haktan rahmet dileyeceksin bana ?
    HAKKA AKIL ÖĞRETMEK SENİN HADDİNE Mİ ?
     
    Yaşamın sırlarını bileydin
    Ölümün de sırlarını çözerdin
    Bugün aklın var bir şey bildiğin yok
    YARIN AKILSIZ NEYİ BİLECEKSİN
     
    Ey kör! bu yer, bu gök, bu yıldızlar, boştur boş!
    Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş!
    su durmadan kurulup dağılan evrende
    BİR NEFESTİR ALACAĞIN, O DA BOŞTUR BOŞ!

  • Müslüman köylü, küçük Yahudiler ve ‘Devlet sözü’

    Müslüman köylü, küçük Yahudiler ve ‘Devlet sözü’

    İŞTE BUNUN ADI VEFADIR VE TARİHİN CANLI KANITIDIR !!!!!!!

    Almanya-Yugoslavya sınırındaki Meinfurg şehrinde, o gün olağanüstü birşeyler yaşanıyordu. Sadece tank sesleri ve askerlerin ayak sesleri duyuluyordu. Kaçışan, ağlaşan insanlar vardı. Hitler’in askerleri tek tek evleri basıyor, içinde Yahudi yaşayan evleri ateşe veriyor, çoluk çocuk herkesi askeri araçlara bindirip toplama kamplarına gönderiyorlardı . O güzel, yemyeşil sınır şehri, artık griye dönüşmüştü.

    Şehrin biraz dışlarında yaşayan Abraham Wirtsovzt 12 yaşındaki oğlu Mişon ile 4 yaşındaki Amy’yi giydirdi, yanlarına biraz yiyecek ve giyecek verdi ve yanaklarından öptü.

    ‘Sürekli geceleri, güney-doğuya yürüyün. Kimseye Yahudi olduğunuzu söylemeyin ve konuşmayın, hep saklanın..Savaş bitince gelip, sizi alacağım.’dedi.

    Çocuklar o gecenin kör karanlığında yürümeye başladılar.

    Abraham göz yaşlarını sildi: ‘Tanrım onları koru!’ dedi. Bir süre sonra evi askerler basmış ve Abraham ile eşi kurşuna dizilmisti.

    Mişon ve Amy 3 gün boyunca yürüdüler. Nereye gittiklerini bilmiyorlardı . Amy artık bu yürüyüşten sıkılmıştı, yiyecekleri kalmamıştı ve ayakları yara içindeydi. Mişon da yorulmuştu. İkisi de yorgunluktan baygın düştüler.

    Sabah oradan geçen yaşlı bir köylü, üstü başı yırtık, çamur içinde kalmış iki çocuk buldu.Alıp onları evine getirdi. Çocuklar bir süre sonra iyileşti. Fakat ısrarla konuşmuyorlardı. Kimdiler, nereden geliyorlardı? Yaşlı köylü çocukların küçük çantalarına baktığında orada; çokca para, ailece çekilmiş bir resim ve babalarının yazdığı bir mektup vardı.

    Yaşlı köylü çocuklara korkmamaları gerektiğini söyledi, burası küçük bir Müslüman köyüydü. Savaş sonuna kadar yanında kalabileceklerini ve sonra onları babalarına yollayacağını söyledi. Almanlar hızla yayıldığından bu Müslüman köyündekiler de buraları terkettiler. Yaşlı köylü çocukları da yanına alıp, daha doğuya doğru gitti.

    Sonunda savaş bitmişti. Yaşlı köylü çocukların ailelerini aradı ama oradaki tüm Yahudiler toplama kamplarına gönderilmiş ve çoğu da ölmüştü. Abraham ve eşine ait bir belge bulamadılar.

    Sonunda yaşlı köylü dünyanın tüm ülkelerinden gelen Yahudilerin kurduğu İsrail Devleti’ne başvurdu. Belki de çocukların aileleri oradaydı. İsrail’den gelen iki görevliye çocukları, aile resmini ve paraları teslim etti.

    1 ay sonra İsrail’den yaşlı adama bir yazı geldi. Yazıda ona teşekkür ediliyor ve artık İsrail Devleti’nin dostu olduğu, ihtiyacı olduğunda en yakın konsolosluğa başvurması isteniyordu. .. Bu yazıyla yaşlı adam çok övünür, ‘koca devlet bana teşekkür yazısı gönderdi’ deyip, dururdu. Öldüğünde bu yazıyı oğlu alıp, sakladı.

    Aradan 25 yıl geçmişti.Yaşlı köylünün oğlu o gün Belgrad’daki hastanede doktoru dinlerken üzgündü. Kızının acilen beyin ameliyatı olması gerekiyordu. Bu ameliyatı başarılı bir şekilde yapan bir iki doktor vardı ve onlar da Amerika’daydı. Ne parası yeterliydi ne de o doktorlara ulaşabilirdi. Çaresizdi.

    Evini satmaya karar verdi. Ve tapuyu çıkarmak için dolabını açıp, karıştırırken babasından kalan o eski belgeyi buldu. Babasının sözlerini hatırladı:

    ‘İsrail devleti bana teşekkür ediyor..’

    ‘Acaba, satsam değeri nedir bu belgenin’ diye düşündü. Ertesi gün bir antikacıya gidip, belgeyi gösterdi. Antikacı bu teşekkür belgesinin gerçek olup, olmadığını öğrenmek için İsrail konsolosluğuna fax çekti. Bir saat sonra bir görevli telefon ederek, belgenin sahibini görmek istediklerini söyledi. Elvir, ‘eyvah’ dedi, ‘başıma iş mi açtım.’ Kaybedecek bir şeyi
    olmadığını düşünerek konsolosluğun yolunu tuttu.

    Ona bu belgeyi nereden bulduğunu ve neden satmaya çalıştığını sordular. O da her şeyi açıkladı. Gidebilirsin dediler ama belgeyi ondan aldılar. Bir hafta sonra kapısına gelen İsrailli görevli Elvir, eşi ve kızını ABD’ye götürmeye geldiğini söyledi ve devam etti:

    ‘O belgeyi araştırdık, İsrail devleti kurulduğunda Yahudi hayatı kurtaran kişilere verilmis az sayıda belgeden birisi ve hâlâ geçerli. İsrail devleti olarak belgede sizin ailenize verilen sözü tutacağız. O belgede; İbranice, sizin babanıza teşekkür ediliyor ve ailenizden birinin başı sıkıştığında İsrail Devleti’nin size yardım edeceği yazıyor. İsrail Devleti kızınızı ameliyat ettirmeye karar verdi. Belgeyi de müzede sergilemek üzere alacağız.’ dedi.

    Elvir ve eşi şaşkın kalakaldılar. Daha sonra hep birlikte ABD’ye gidildi. Küçük kız beyin ameliyatını oldu. Küçük kız iyileştikten sonra New York’daki İsrail Konsolosluğu’nda bir kutlama yapıldı.

    Elvir ve ailesine İsrail pasaportu hediye edildi. Bu kutlamada yıllar önce Yaşlı köylü tarafından kurtarılan ve şimdi evlenip Amerika’da yaşayan Amy, eşi ve iki kızı ile Mişon, eşi, 2 oğlu da vardı. Amy New York’un ünlü avukatlarındandı . Mişon ise bir bankanın genel müdürüydü. Her ikisi de geçmişi anıp, yaşlı adama duydukları minneti anlattılar. ‘O gün Yaşlı köylü 2 değil, gördüğünüz gibi kaç Yahudiye yaşamını armağan etti.’ dediler göz yaşları içinde.

    Amy ve Mişon; Elvir ve ailesiyle zaman zaman görüşmek üzere anlaştılar ve küçük kızın tüm eğitim masraflarını üstleneceklerine söz verdiler.

    Küçük kız şu anda New York’da tıp eğitimi görmekte ve 5 yıldır Amy ile yaşamakta. Annesi ve babası son Kosova Savaşı sırasında yaşanan Sırp zulmünden kaçabilmek için ilk defa İsrail pasaportlarını kullanıp, ABD’ye gelmişler ve onlar da Amy’nin yakınında bir eve yerleştirilmişler…

    Bu ilginç öykü, Kosova Savaşı sırasında ABD’ye gelen bu aile ile ‘NewYork Today’in yaptığı bir mülakattan alınmıştır.

  • Ünlü profesör bir milyon dolar harcayıp ABD’de Türk Evi açtı

    Ünlü profesör bir milyon dolar harcayıp ABD’de Türk Evi açtı

          Mardin’in Savur İlçesi’nde sekiz kardeşin yedincisi olarak dünyaya gelen, halen Kuzey Carolina Üniversitesi Biyokimya ve Biyofizik Bölümü Başkanlığı’nı sürdüren Prof. Aziz Sancar, yaklaşık bir milyon dolar harcayarak bir Türk Evi açtı. Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi’ne seçilen üçüncü Türk olan Aziz Sancar ve eşi Gwen Sancar tarafından kurulan AGS Foundation bünyesinde hizmet veren Türk Evi, doktora öğrencileri için yurt görevi de görecek. Türk Evi’nde kütüphane, konferans ve sinema salonları da bulunuyor.

          Dünyanın en ünlü bilim adamlarından birisi olan ve DNA onarımı konusunda yaptığı çalışmalarla Amerikan Bilimler Akademisi’ne seçilen Prof. Aziz Sancar, eşi ile birlikte kurduğu AGS Foundation (Aziz-Gwen Sancar Foundation) bünyesinde bir Türk Evi açtı.

          ABD’nin Kuzey Carolina eyaletinde açılan ve yaklaşık bir milyon dolara mal olan Türk Evi’nden doktora öğrencileri yararlanacak. Üç katlı bir binada açılan Türk Evi’nde öğrencilerin kalacağı mustakil daireler, kütüphane, konferans ve sinema salonlarının yanısıra Amerikalılara Türkçe kursları veren bir merkez de yer alıyor.

          1946 yılında Mardin’in Savur ilçesinde sekiz kardeşin yedincisi olarak dünyaya gelen, ilk ve ortaokulu Savur’da, liseyi Mardin’de okuyan ve 2005 yılında dünyanın en prestijli kuruluşlarından Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi’ne seçilen Prof. Aziz Sancar, Türk Evi kurma fikrinin ABD’ye geldiği ilk yıllara dayandığını belirtiyor. Yıllar önce Texas Dallas’ta Amerikan üniversite dünyasına adım atan Aziz Sancar, karşılaştığı güçlükler karşısında ileride kendi birikimleriyle bir Türk Evi kurmaya ve ABD’ye gelen Türk öğrencilerin hayatını kolaylaştırmaya karar veriyor.

          Kuzey Carolina Üniversitesi kampusu içinde yer alan Türk Evi, ünlü bilim adamının kendisi gibi nitelikli bilim adamı yetiştirme hayallerine de hizmet edecek. Prof. Sancar, Amerikan Bilimler Akademisi’ne seçilmesini sağlayan ve vücudun biyolojik saatini düzenleyen “kriptokrom” enzimi ile ilgili olarak Hürriyet’e şunları söylemişti:

          “Biz bu enzimin biyolojik saati ayarladığını ileri sürdük ve hemen enzimi yapan genin patentini aldık ve öyle olduğunu ispatladık. Şunu soyliyeyim ki, kriptokromun keşfi benim yaptığım en beklenmedik keşiftir ve bana çok mutluluk vermiştir. “

  • Amacı ne?

    Amacı ne?

    Oktay EKŞİ
    19.06.2008

    YENİ bir oğlumuz doğdu… Aslında yeni değil 4 Eylül 2006 tarihinde o tarihte TBMM Başkanı olan Sayın Bülent Arınç’ın da huzurlarıyla İstanbul Dünya Ticaret Merkezi’nde yapılan törenle dünyaya gelmişti.

    Bu doğum o kadar önemsenmişti ki, o akşam Dolmabahçe Sarayı’nda “nevzat” yani yeni doğan bebek onuruna İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu bir yemek vermiş ve bu mutlu şölene TBMM Başkanı Bülent Arınç ile Başbakan Tayyip Erdoğan’dan ayrı olarak Pakistan Başbakanı Şevket Aziz, Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev de onur vermişlerdi.

    Yeni doğan bebeğin adını merak ediyor olabilirsiniz. Söyleyelim:

    İslam Konferansı Örgütü Diyalog ve İşbirliği Gençlik Forumu idi.

    İşte bu örgüt, TBMM Meclisi Dışişleri Komisyonu’nun dünkü görüşmelerinde gündem konusuydu. Çünkü toplantıda, altında Dışişleri Bakanı Ali Babacan, İKÖ Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu ve bu örgütün Başkanı Ali Sarıkaya isimli zat tarafından 15 Mayıs 2008 tarihinde atılmış üç imza bulunan bir “uluslararası anlaşmanın onaylanması hakkındaki yasa tasarısı” görüşüldü.

    Altında 3 Türk vatandaşının imzası olan bir “uluslararası anlaşma” ilk bakışta hayli tuhaf görünse de durum bu!

    Durum sadece bu değil!

    Anlaşmanın gerekçesine baktığınız zaman “farklı medeniyetlere mensup gençler arasında kültürler arası diyaloğun geliştirilmesi amacıyla, sürdürülebilir bir uluslararası mekanizma tesis edilmesinin” istendiğini anlıyorsunuz.

    Lakin anlaşmanın metni, gerekçede ileri sürülen bu amaçla ilgili tek bir kelime bile içermiyor.

    Öyle ya… Bu örgütü kurdunuzsa, onun “amacı şu” dersiniz. O amacı gerçekleştirecek organları sayarsınız. Onların yetkisi, işlevi her ne ise, anlaşma altına imza atan ülkenin de bilmesi gereken hususları yazarsınız.

    Burada öyle bir şey yok.

    O yok ama söz konusu “Forum”a, diplomatik ilişkileri düzenleyen uluslararası anlaşmalarda bulunmayan imtiyazların verildiğini gösteren hükümler var. Örneğin bu Forum’un “Herhangi bir sınırlamaya veya herhangi bir kontrol, düzenleme ve moratoryuma tabi tutulmaksızın, elinde her çeşit para bulundurabileceği” bildiriliyor. Buna ilişkin “imtiyazları” kullanırken “Türkiye Cumhuriyeti’nin tavsiyelerinden, kendi amaçlarına (o amaçların ne olduğu bellli değil demiştik) uygun bulduklarını” dikkate alması olağan sayılıyor.

    Bir örgüte bu hükümle “Sen elindeki olanakları istediğin kadar kötüye kullanma imtiyazına sahipsin. Biz devlet olarak senin yapacağın her türlü kötülüğe koruma sağlayacağız” demiş olmuyor muyuz?

    Sonra “Forumun resmi haberleşme ve yazışmalarına sansür uygulamamayı” Türkiye bu anlaşmayla taahhüt ediyor.

    Anlaşmaya böyle bir hüküm koyan Türkiye devleti bununla, “Biz burada isteyince sansür uygulamaktayız” demiş olmuyor mu?

    Diyorsa ve böyle bir durum varsa, bu bir ayıp değil mi? Şimdi anlıyor musunuz o mutlu gecede dünyaya gelen imtiyazlı çocuğun kim olduğunu?

  • TÜRK TOPLULUKLARINDAN HABERLER

    TÜRK TOPLULUKLARINDAN HABERLER

    İÇİNDEKİLER:

    -‘AVRUPA’NIN YENİ YAHUDİLERİ TÜRKLER’ DEDİ İŞİNDEN OLUYOR
    ALMANYA TAM VAKFI DİREKTÖRÜ ŞEN’İN GÖREVDEN ALINMASI İSTENİYOR
    ŞEN: ”BU TÜMÜYLE ÖN YARGILI VE POLİTİK BİR KARARDIR”

    -FDP HESSEN EYALETİ MECLİS ÜYESİ
    TÜRKÇENİN SEÇMELİ DERS OLMASINI İSTEDİ

    -DEVLET BAKANI ÇUBUKÇU, ALMAN BAKAN BÖHMER İLE GÖRÜŞTÜ
    ÇUBUKÇU: ”ALMANYA’DA YAŞAYAN TÜRK KADINLARININ DİL ÖĞRENMELERİ GEREKTİĞİNE GÖNÜLDEN İNANIYORUM”

    ***

    ‘AVRUPA’NIN YENİ YAHUDİLERİ TÜRKLER’ DEDİ İŞİNDEN OLUYOR

    27 Haziran 2008

    Merkezi Almanya Essen’de bulunan Türkiye Araştırmalar Merkezi (TAM) Vakfı’nın 23 yıllık direktörü ve Referans yazarı Faruk Şen, Musevi Türk işadamı İshak Alaton’a destek amacıyla yazdığı yazı nedeniyle Almanya’daki işine son verilmesi tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.

    “Avrupa’nın Yeni Yahudileri” başlığıyla kaleme aldığı makalesi 19 Mayıs tarihinde Referans’ta yayınlandıktan bir süre sonra Alman gazetelere yansıyınca, vakfın 3 kişiden oluşan Alman yönetim kurulu, Şen’in görevine son vermek için girişimlere başladı.

    Alarko Holding’in kurucusu İshak Alaton’un bir televizyona verdiği röportajda Türkiye’deki anti-semitik eğilimlere yönelik dile getirdiği eleştirilere desteklemek için yazdığı yazısında, Almanya başta olmak üzere Avrupa’da yaşayan 5 milyon 200 bin Türk’ün 45 milyar euro ciro yapan 125 bin girişimci çıkardığı halde ayrıcalık ve dışlamalara maruz kaldığı örneğini vermişti.

    Yahudiler destekledi

    Şen, yazısında “Avrupalı Türkler olarak bizler, sizin bu ülke için ne kadar önemli olduğunuzu biliyoruz. Avrupa’nın yeni Yahudileri olarak, sizi en iyi Avrupa’da yaşayan 5 milyon 200 bin kaderdaşınız anlar. Türkiye’de belirli çevrelerin antisemitik yaklaşımları sizi üzmesin. Türk halkı ve Avrupa’nın yeni Yahudileri olarak bizler sizin arkanızdayız” ifadelerini kullanmıştı.

    Ancak Şen’in bu yazısı 1.5 ay sonra Alman basınında yer alınca geçmişleri nedeniyle hassas olan Almanlar tarafından tepkiyle karşılandı. Şen’in yanlış anlaşıldığına ilişkin açıklama ve özrünün ardından ülkedeki Yahudi lobisi temsilcileri başta olmak üzere yazının Türkiye’deki azınlıklara destek amacıyla yazılmış olduğu anlaşıldı. Ancak mali destekçileri arasında Kuzey Ren Vestfalya Hükümeti’nin de bulunduğu vakfın Almanlardan oluşan 3 kişilik yönetim kurulu Şen’in görevine son verilmesi için girişimlere başladı.

    Gelişme üzerine Alman kamuoyuna olayın iç yüzünü anlatmak isteyen İshak Alaton ise, Şen’e destek amacıyla Almanya’nın önde gelen 3 gazetesi Frankfurter Allgemeine Zeitung, Süddeutsche Zeitung ve Tagespiegel’in Türkiye temsilcilerine dün tek tek giderek olayın yanlış anlaşıldığını anlattı. Alaton, makalenin “Musevilere karşı önyargı değil, tam tersine destek amaçlı olarak yazıldığı” mesajını verdi. Alaton’un ilettiği mesaj gazetelerin bugünkü sayısında yeralacak.

    Makalenin 24 Haziran’da Frankfurter Allgemeine Zeitung’da yayınlanmasının ardından tüm Alman basınında gündeme oturduğunu söyleyen Faruk Şen, “Makale, birkaç gündür Almanya’da en çok tartışılan konu oldu. Alman basını ‘Museviler hakir görülüyor’ şeklinde yorumlar yapılmaya başlandı” dedi.

    Amaç politik

    Alaton’un bir açıklamasında “anti-semitizm beni çok etkiliyor” deyince, Türkiye gibi bir ülkede bunun olmaması gerektiği yönünde bir yazı kaleme aldığını ifade eden Şen, “Türkler olarak biz de Avrupa’da dışlandığımız için daha fazla duyarlı olduğumuz ve ‘aklı başında insanlar sizinle’ mesajı vermeyi amaçladım” diye konuştu.

    Almanya’daki Yahudi lobisi temsilcilerinin bile yazının bir art niyet taşımadığı yönünde görüş bildirdiğini belirten Şen, buna karşın direktörü bulunduğu vakfın gelişmeler üzerine görevine son vermek amacıyla kendisini Almanya’ya davet ettiğini söyledi. Faruk Şen, “Her fırsatta demokrasiden bahsedilen bir ülkede, o ülke dışında yazdığım ve hiçbir art niyet taşımayan bir yazıdan dolayı, üstelik direktörlük sıfatımı kullanmadan yazdığım bir yazı nedeniyle işime son verilmek istiniyor. Bunun ardında tamamen politik bir yaklaşım yatıyor. Özellikle hristiyan demokrat kökenli üyeler göreve kendi yakınlarından birini getirmek istiyor” diye konuştu.

    Şen’in 23 yıldır direktörlüğünü yürüttüğü TAM Almanya’da yaşayan Türkler üzerine araştırmalar yapan kuruluşlar arasında ilk sıralarda yer alıyor. 2 milyon euro bütçeli vakfın 500 bin euroluk kısmı Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Hükümeti tarafından karşılanıyor. Geri kalan 1.5 milyon euroluk kısmı ise araştırma kuruluşları ve AB fonları gibi üçüncü kuruluşlardan karşılanıyor.

    ***

    -ALMANYA TAM VAKFI DİREKTÖRÜ ŞEN’İN GÖREVDEN ALINMASI İSTENİYOR
    ŞEN: ”BU TÜMÜYLE ÖN YARGILI VE POLİTİK BİR KARARDIR”  

    BERLİN (A.A) – 26.06.2008 – Merkezi Almanya’nın Essen kentinde bulunan Türkiye Araştırmalar Merkezi (TAM) Vakfının Direktörü Faruk Şen’in, Türklerin Avrupa’da dışlanmalarını nasyonal sosyalizm dönemindeki Yahudi zulmüyle kıyaslaması nedeniyle görevinden alınması istendi.

    TAM Vakfı Yönetim Kurulu toplantısında Şen hakkında bu yönde alınan kararın, başkanlığını Kuzey-Ren Vestfalya eyaletinin Uyum Bakanı Armin Laschet’in yaptığı, çeşitli vakıfların bağlı bulunduğu kuratoryuma sunulacağı bildirildi.

    Alınan kararda, Şen’in söz konusu açıklamalarının sadece yönetim ile kendisi arasındaki güveni sarsmakla kalmadığı, aynı zamanda Türk medyasında Türklerle Almanların birlikte yaşamı konusunda yer alan haberleri çarpıttığı, böylelikle uyum yerine halklar arasında bir kutuplaşmaya neden olduğu savunuldu.

    Kararda, Şen’in bu nedenle birçok kez, yükümlülüklerini yerine getirmediği konusunda yönetim kurulu tarafından uyarıldığı kaydedildi.

    Şen ise AA muhabirine yaptığı açıklamada, ”Bu tümüyle ön yargılı ve politik bir karardır. Benim İstanbul’da yazdığım yazılar sadece şahsi görüşümü yansıttığım yazılardır. TAM Vakfı ile bir ilgisi yoktur” diye konuştu.

    Essen’de 23 yıl önce kurduğu, başarılı çalışmalara imza attığı TAM Vakfının Yönetim Kurulunun bu yönde aldığı karara karşı siyasi ve hukuki alanda, ayrıca kamuoyunda mücadele edeceğini kaydeden Şen, ”Eğer bu karar çekilmezse mahkemede haklı çıkacağıma da eminim. Benimle dayanışma gösteren Musevi, Türk ve diğer göçmen kuruluşlara da şimdiden teşekkür ediyorum” dedi.

    Şen, ”Tageszeitung” adlı Alman gazetesine yaptığı açıklamada da, yönetimin aşırı yere gereksiz tepki gösterdiğini ve bu konuda hukuki işlem başlatacağını söyledi.

    Faruk Şen, bir Türk gazetesine yaptığı açıklamada, Türklerin Avrupa’da dışlandıklarını savunarak, bunu 1933-1945 yılları arasındaki nasyonal sosyalizm döneminde yaşanan Yahudilere yönelik zulme benzetmişti.

    Şen, bu benzetmeden dolayı daha sonra özür dilemesine rağmen, ”Frankfurter Allgemeine Zeitung” gazetesi tarafından bu konunun gündeme getirilmesinden sonra Laschet ve TAM Vakfı Yönetim Kurulu tarafından yoğun bir şekilde eleştirilmişti.

    (HA-MCT)

    ***

    SEN GÖREVİNDEN ALİNMAK İSTENİYOR

    Merkezi Almanya’nin Essen kentinde bulunan Türkiye Arastirmalar Merkezi (TAM) Vakfinin Direktörü Faruk Sen’in, Türklerin Avrupa’da dislanmalarini nasyonal sosyalizm dönemindeki Yahudi zulmüyle kiyaslamasi nedeniyle görevinden alinmasi istendi.

     

    ***

    ALMANYA FDP HESSEN EYALETİ MECLİS ÜYESİ
    TÜRKÇENİN SEÇMELİ DERS OLMASINI İSTEDİ

     

    BERLİN (A.A) – 26.06.2008 – Almanya’da, Hür Demokrat Parti’nin (FDP) Hessen Eyalet Meclisi üyesi Dorothea Henzler, eyaletteki okullarda Türkçenin ikinci ya da üçüncü yabancı dil dersi olarak verilmesini istedi.

    Henzler, Almanya’da, özellikle de Hessen eyaletinde Türkçe dersinin önem kazandığını, Türkiye ile Almanya arasındaki ekonomik işbirliği dikkate alındığında okullarda Türkçenin seçmeli ders olarak verilmesinin iki ülkenin yararına olduğunu ifade etti.

    Hessen eyaletinde Türkçenin en önemli göçmen dili olduğunu belirten Henzler, böylelikle Türkçeye kültürel olarak layık olduğu yerin verileceğini, ayırca Türkçe dersinin uyumu destekleme konusunda da etkisi olacağını söyledi.

    Yeterli derecede talebin olduğu okullarda Türkçenin arz edilmesi gerektiğini ifade eden Henzler, FDP Eyalet Meclisi Grubunun bu konuyla ilgili bir soru önergesi vereceğini kaydetti.

    Yeşiller Partisi’nin desteklediği FDP’nin görüşüne Hristiyan Demokrat Parti’nin (CDU) kuşkuyla baktığı belirtildi. Yeşiller Partisi’nden Mürvet Öztürk, bu teklifi olumlu bulduğunu, ancak Türkçenin düzenli bir ders müfredatına alınmasının daha iyi olacağını kaydetti.

    Hessen eyaleti CDU eğitim politikaları sözcüsü Hans Jürgen İrmer ise İngilizce veya Fransızcanın birinci, İspanyolca veya Latincenin ikinci yabancı dil olduğunu, ancak bazı özel durumlarda bu teklifin incelenebileceğini ifade etti.

    Eyalet Kültür Bakanlığından yapılan açıklamada da Hessen eyaletinde Offenbach ve Frankfurt’ta olmak üzere iki okulda Türkçenin ikinci yabancı dil olarak okutulduğu ve toplam 40 öğrencinin derslere katıldığı belirtildi.

    (ERB-HA-MCT)

    ***

    -DEVLET BAKANI ÇUBUKÇU, ALMAN BAKAN BÖHMER İLE GÖRÜŞTÜ
    -ÇUBUKÇU: ”ALMANYA’DA YAŞAYAN TÜRK KADINLARININ DİL ÖĞRENMELERİ GEREKTİĞİNE GÖNÜLDEN İNANIYORUM”

     

    BERLİN (A.A) – 26.06.2008 – Almanya’nın başkenti Berlin’de bulunan Devlet Bakanı Nimet Çubukçu, Almanya’da yaşayan Türk kadınlarına dil öğrenmeleri ve meslek sahibi olmaları çağrısında bulundu.

    Çubukçu, Alman hükümetinin göç ve uyumdan sorumlu Devlet Bakanı Maria Böhmer ile görüştükten sonra Türkiye Büyükelçiliğinde Türk gazetecileri için düzenlediği basın toplantısında, Almanya’da yaşayan Türk kadınlarına dil öğrenmeleri çağrısında bulunarak, ”Kadınların dil öğrenmelerinin şart olduğuna gönülden inanıyorum. Bununla, aile birleşimi kapsamında Almanya’ya gelecek ailelere Almanca öğrenmelerinin zorunlu kılınmasına karşı çıkmam arasında da bir çelişki görmüyorum” dedi.

    Böhmer ile yaptığı görüşmede göç yasasının da gündeme geldiğini ifade eden Çubukçu, bu yasanın Türk toplumu tarafından kendilerine yönelik ayrımcılık olarak algılandığına işaret etti. Söz konusu yasanın BM Evrensel İnsan Hakları Bildirgesine ve Alman Anayasası’na aykırı olduğu görüşünü dile getiren Çubukçu, bununla birlikte bu ülkede yaşayan tüm Türk kadınlarının Almanca öğrenmeleri gerektiğini kaydetti.

    Çubukçu, ”Bir doktora gittiğinde, doktorun kendisine yardımcı olamaması ya da çocuğunun konuştuğu dili anlayamaması büyük bir sorun. Kadınlarımız burada eğitimli olmalı, meslek sahibi olmalı, istihdama katılmalı. Yani toplumsal hayata tam ve eşit katılacak önlemlerin alınması ve engellerin kaldırılması lazım. Eşit haklara sahip olabilmenin yegane şartı da o ülkenin dilini bilmektir” dedi.

    Böhmer’in geçen yılın kasım ayında Türkiye’ye yaptığı ziyaret sırasında da bu konuları derinlemesine ele aldıklarını hatırlatan Çubukçu, ”Böhmer, uyum konusunda uygulamakta olduğu birçok proje olduğunu ve bu projelerin son zamanlarda doğru olarak aktarılamadığını ya da doğru olarak algılanmadığını düşünüyor. Uyum konusundaki çabalarına teşekkür ettikten sonra ben de vatandaşlık ve göç yasası gibi uygulamaların Türk toplumu arasında ayrımcılık gibi algılandığını, Almanya’da yaşayan Türkler arasında yaptığımız bir aile araştırması anketinde halkın yaklaşık yüzde 10’unun bu konuda en büyük sorun olarak ön yargıdan şikayetçi olduğunu, yüzde 8 civarında da ayrımcılığa uğradıklarını düşündüklerini ifade ettiklerini söyledim” dedi.

    -”EĞİTİM İÇİN YAPILAN KAMPANYALARIN DESTEKLENMESİ GEREKİYOR”-

    Türklerin Alman toplumuna uyum sağlamaları ve daha eğitimli olmaları ve başarılı modellerle ön plana çıkmalarının herkes için gurur verici olduğunu ifade eden Çubukçu, ”Bunun için hep birlikte çaba harcamamız gerekiyor. Yazılı ve görsel basınımız burada çok güçlü. Kendi ülke vatandaşlarımızın özellikle eğitimleri açısından yapılan tüm kampanyaların desteklenmesi gerekiyor” dedi.

    Çubukçu, Türkiye’deki ”Haydi kızlar okula” ve ”Ana-kız okulda” gibi kampanyaların da medyanın desteğiyle sürdürüldüğüne işaret ederek, ”İnsanlarımızın daha iyi eğitim görmeleri, eşit eğitim olanaklarından yararlanmaları için bu yürüttüğümüz kampanyaların da faydası olacağına inanıyorum. Basınımız da uyumdan sorumlu Devlet Bakanlığıyla yakın ilişkiler içinde olursa, daha faydalı çalışmalar yapılabileceğine inanıyorum” diye konuştu.

    İki toplum arasındaki farklılıklara değindiklerini de kaydeden Çubukçu, ”Sonuçta farklılıklarımız bir çatışma noktası oluşturmamalı, farklılıklarımızla bir arada yaşama kültürünü geliştirmemiz lazım. Uyumdan kastedilen, o toplumun aynısı olmak olmamalı zaten. Hiçbir devlet uyum sözcüğünü aynılaştırma anlamında kullanmamalı. Biz tüm farklılıklarımızla bir arada yaşayabiliriz, çünkü farklı kültürlerle bir arada yaşamak konusunda büyük deneyimleri olan bir toplumuz, bir devletiz. Burada yaşayan Türklerin sorunların çözümü konusunda da asgari değil, azami düzeyde çaba harcıyoruz. Karşı tarafta da uyum konusunda bir bakanlık oluşturulmuş olması bizim açımızdan sevindirici” dedi.

    -”ZİHNİYET DEĞİŞİMİ SÖZ KONUSU”-

    Bir soru üzerine, Böhmer ile töre cinayetlerini konuşmadıklarını belirten Çubukçu, ”Böhmer ile görüşmemizde ebeveynlerin çocuklarına karşı olan sorumluluklarına değindik. Türkiye’de bu konuda çok kapsamlı bir mücadele yürüttük. Töre cinayetlerinin önlenmesi konusunda hem yasal değişiklikler, hem kampanyalarla çok ciddi anlamda bir mücadele başlattık. Bu mücadelenin bugünden yarına sonuç vermesini bekleyemezsiniz, çünkü burada önemli bir zihniyet değişimi söz konusu ve zihniyet değişimi konusunda inanılmaz bir mücadele yürütüyoruz” dedi.

    Bu tür cinayetlerin Avrupa’nın başka birçok ülkesinde de tutku cinayetleri olarak nitelendirildiğini ve birçok Avrupa ülkesinde bu tür cinayetlerin Türkiye’den daha fazla olduğunu kaydeden Çubukçu, ”Bu nedenle bir toplumu genelleştirme yoluna gitmek yanlış. Evet, Türkiye’de kadınların sorunları var ve bu sorunların giderilmesi için ciddi bir mücadele içindeyiz” diye konuştu.

    Böhmer’in Türkiye’deki projeleri incelemek gibi bir teklif getirdiğine işaret eden Çubukçu, ”Türkiye’de başarılı olan kampanya ve projelerde elde edilen tecrübelerle buradaki topluma da faydalı olabileceklerini düşünüyorlar. Gerçekten de başarılı olabileceklerini düşünüyorum. Bizim uyguladığımız, bunun dışında Milli Eğitim Bakanlığının uyguladığı projeler var. Aile konusunda, sağlık konusunda uyguladığımız projeler var. Bizim özürlülere ve kadınlara yönelik kampanyalarımız var. Sayın Bakanın kendi sorumluluk alanına giren projelerden faydalanabileceğini düşünüyorum. İnceleme gezisi planlıyorlar” dedi.

    Bir uygulama ya da bir kampanya yaparken, bir proje geliştirirken, her şeyden önce elde bulunan verilere bakılması gerektiğine dikkati çeken Çubukçu, ”Eğer kız çocukları erkek çocuklara göre aynı sayıda okullaşamıyorsa ve eşit derecede eğitim göremiyorsa, okuma yazma bilmeyenlerin çoğunluğu kadınlardan oluşuyorsa, elbette ki özel bir çaba, özel bir destek gerekiyor. Bu nedenle tüm kampanyalar bir gereklilik üzerine yapılıyor. Temel eğitim ülkemizde yaklaşık 100 yıldan bu yana zorunlu. Cinsiyet eşitliğinin de yasal olarak mevcut olmasına rağmen bir eşitsizlik varsa bu alanda bir şeyler yapılması gerekiyor demektir. Bu konuda Türkiye’de gerçekten başarılı kampanyalar yapılıyor” dedi.

    Kızlara sağlanan maddi destekle üniversitede okuyan kızların sayısının da arttığına işaret eden Çubukçu, ”Bunların hepsi yapılması gereken uygulamalardı. Bu çabalarımızın olumlu sonuç verdiğini düşünüyorum. Milli Eğitim Bakanlığının 2010 yılında erkek ve kız çocukların okullaşma oranlarının yüzde yüze ulaşılması hedefinin bu anlamda gerçekleşeceğini ümit ediyorum” diye konuştu.

    Çubukçu, tüm tartışmaların temelinde bir medeniyet çatışmasının, kültürel tartışmanın olduğu bir dönemden geçildiğini kaydederek, ”Kültürel tartışmaların yüzde 60’ının temelinde de kadın konusunun ve kadın kimliğinin olduğunu görüyoruz. Yaklaşık 3 milyon vatandaşımızın yaşadığı Almanya’da yaşanan tartışmaların büyük kısmının da kadın tartışmaları üzerinden yürütüldüğünü biliyoruz. Özellikle zorla evlendirmeler, töre cinayetleri ve diğer meseleler. Kültür çatışmaları gündeme getirildiğinde çoğunlukla kadınlar üzerinden bazı tanımlamaların yapıldığını biliyoruz. Dolayısıyla kadınların sorunlarının çözümü, bir açıdan kültürel çatışmaların ortadan kaldırılmasında faydalı olurken, diğer yandan da bazı olumlu kültürel aktarımların kadınlar üzerinden yapılabileceği konusunda bize somut öneriler getiriyor. Dolayısıyla kadınların, kültür alanındaki sorunların çözümünde, uyum konusunda daha etkili ve olumlu rol oynayabileceklerine inanıyorum” dedi.

    Türkiye-Almanya maçıyla ilgili değerlendirmesinin sorulması üzerine ise Çubukçu, ”Üzgünüm, çok samimi olarak çok üzgünüm. Ancak çok başarılı oynadılar, takımımız çok başarılı bir performans sergiledi. Bence yarı finalde oynamak da büyük başarı, ancak finali oynamayı hak eden takım da bizdik. Bu nedenle sonuç üzücü. Biz kazanmış olsaydık daha iyi olacaktı” dedi.

    Devlet Bakanı Nimet Çubukçu, bugün Türkiye’ye dönecek.

  • Obama’nın “değişim” düzmeciliği

    Obama’nın “değişim” düzmeciliği

    Prof. Dr. Türkkaya Ataöv
    Turkish forum Danisma Kurulu uyesi

    audacity of hope obama

    New York: Yaklaşık bir aydır Amerika’nın New York, Washington ve San Francisco gibi belli başlı kentlerinde halka açık bir dizi konuşmalarım oldu. Oraya ayak bastığımda Demokrat Parti içindeki adaylık çatışması gitgide şiddetleniyordu. Kalışımın sonlarına doğru, siyah Afrikalı bir baba ile beyaz Amerikalı bir anadan olan Barack Obama’nın 2007’nin en sonuna doğru yer alacak başkanlık seçimlerinde Demokrat Partiden aday olacağı anlaşıldı. Bu durum apaçık görülünce, kendinden başka eşi Michelle ve çocukları da siyah derili olan yeni adayın resimleri birçok dünya süreli yayınının kapaklarına geçti ve olay özellikle Avrupa basınının birinci sayfalarının en üstüne taşındı. Egemen yorum da Obama’nın ülkesine ve o yoldan dünyaya “değişiklik” getireceğiydi.

    Afrika kökeni yüzde elli de olsa, böyle bir siyasetçinin iki başkan adayından biri seçilmesi Amerika’da ilk kez görülüyor. Gene siyah Jesse Jackson 1984 ve 1988’de Demokrat Parti’den başkanlık yarışının ilk aşamasına katılmış, ancak topladığı varsayılan 6.7 milyon oya karşın adaylığı alamamıştı. Üstelik, seçim sonucunu şimdiden kestirmek olası değilse de, benim büyük kentlerde konuştuklarımın önemli bir bölümü Obama’nın zaferinde birleşiyor. Bir ölçüde güvenilir yoklama oranları da onu daha şanslı görüyor. Sonucu kırlık bölgelerle kararsızların ne yana yöneleceği ve Başkan Bush’un seçim arifesinde İran’a karşı sert tavırları gibi bugünden kestirilemeyen uluslararası nitelikteki gelişmeler umulmaz biçimde etkileyebilir. Ancak, benim bu yazıda üstünde durmak istediğim nokta, olayın yeni olmayan yanı, yani Obama’nın temel sayılacak değişiklikler yapacağına ilişkin ciddi ipucu vermemiş olmasıdır.

    Oysa, halka açık toplantılarda çevresi ve konuşma yeri sayılamayacak kadar çok “Değişiklik” (Change) yazılı el levhaları, bu eksende türlü duyurular ve tanıtım araçlarıyla doluydu. Seçimlere değin, bu “değişiklik” gereksiniminin altı çizilerek sürecek. Ekrana ve basının baş sayfalarına yansıyan bu sözcük daha şimdiden tek başına egemen. Bu da gösteriyor ki, Amerikan halkının bir kümesinin gerçekten “değişiklik” istediğine kuşku yok. Ancak, yenilikten yana olanların büyük çoğunluğunun bundan ne anladığı da ortaya konmuş değil. Doğayı korumak isteyenlerle işçi haklarını savunanlar bile ortak paydalarda birleşemiyorlar. Ne var ki, iyi tanımlanmamış bu kavramın sözcüğü bile çok yurttaşa umut veriyor.

    Demokrat Parti’den adaylığı kesinleşmiş ve gözü Beyaz Saray’da olan Obama’nın siyah babanın oğlu olarak Amerikan yaşamının kimi acı yanlarını tatmış olduğu da bir gerçek. O denli ki, çocukluğunun birkaç yılını Kenya’nın Alego adlı küçük bir köyünde büyük teyzesinin yanında ve sonraki gençlik yıllarını da Endonezyalı üvey babasıyla geçirmek zorunda kaldı. Bu ırksal mirasını “Babamdan Düşler” başlığı altındaki kitabında anlatır. “Umudun Küstahlığı” diye ikinci bir kitabı da var. İkisinde de anı yaklaşımı ağır basıyor. İkincisinde ise, siyaset üstüne düşüncelerine de yer veriyor ki, ben de bu yazıda o kitabında söylediklerinden yola çıkarak birtakım saptamalar yapmak zorunda kalıyorum.

    Bana kalırsa, özellikle bu ikinci kitabında kısa tümceler biçiminde oraya buraya sıkıştırdığı düşünceleri Obama’nın temel değişikliği aramadığını yeterince kanıtlıyor. Bu yazıda kitabında belirli sayfalara göndermeler yaparak solculuğuna ya da ilericiliğine ilişkin değerlendirmelerin dayanaksız olduğunu göstermeğe çalışacağım. Rakibi olan Cumhuriyetçi Parti’nin yaymaca örgütünün Obama’nın “solcu” olduğu konusundaki üstelemesinin de bu yanlış yargının sürmesinde bir rolü var. Cumhuriyetçilerin eleştiri diye yapacakları gürültü Obama’yı kimi çevrelere Amerikan yapısına karşı “tehlikeli” biriymiş gibi de sunabilir. Ne var ki, kendilerini siyaset yelpazesinin solunda gören kimi Amerikalı yazarların Obama’yı sahneye sanki gerçek bir seçenek girip oturmuş gibi değerlendirmeleri temelden yoksun. Ancak, Amerika’da sözde “liberal sol”u sarıp sarmalamış olan umutsuzluk, ilkesizlik ve dar bakış onda “ilerici” bir bağdaşık görebilir. Örneğin, “The Nation” dergisinin yazarlarından George Scialabba’nın görüşü budur. Obama’nın basın sözcüsü Tommy Vietor da onu ilerici saymayanlara karşı sert çıkışlar yapmıştır.

    Doğru yanıtı bulabilmek için Obama’nın çok yakında çıkmış olan kitabını okumak gerekir. Önce, Obama sermayeci düzenin ateşli savunucusudur. Daha okul yıllarındayken büyük paralar sahiplerini “sorumsuzca eleştirenlerden” ötürü rahatının kaçtığını söylüyor. Günümüz küreselleşmesinin babası eski Başkan Ronald Reagan’ın seçim başarısını “Amerikalıların düzeni özlemiş olmalarıyla” anlatıyor (sayfa 31). Bush’un 2004 seçimlerindeki Demokrat rakibi Senatör John F. Kerry ile kendinin daha düne değin çekiştiği Senatör Hillary Clinton’u “kapitalizmin faziletlerine” ve “ABD’nin askerî üstünlüğünün korunmasına” inanmış kişiler olarak alkışlıyor (s. 38). Eski Başkan Bill Clinton’un “serbest pazar” yaşam biçiminin kapılarını daha da açarak “yoksullukla savaşımda kişisel sorumluluk aldığını” savunarak onun da “görmezden gelinmez biçimde ilerici” olduğunu söylüyor (s. 34-35). Hele Demokratlara genel bir öğüdü var: “Merkezden fazla uzaklaşmayın!” Kendi partisinden kimilerinin “aşırı partizanlık” yaparak uçlara kaydıklarını ekliyor (s. 38). Obama’nın “uç” diye nitelediklerinin uluslararası barış ve genel adalet olduğu anlaşılıyor.

    1929 Büyük Ekonomik Bunalımıyla yüz yüze gelerek çıkış yolları arayan F.D. Roosevelt halka açık konuşmasının daha ilk tümcelerinde “bu ülkede benden daha kapitalizm yanlısı yoktur” diye söze başlamış, sonunda derde deva olmayan bir “Yeni Yaklaşım” (New Deal) denemişti. Bugün ise, Obama bunu bile fazla buluyor. Ona göre, “küreselleşme koşulları değiştirmiştir” (s. 38). Gene Obama’ya kalırsa, 1968 Kuşağının “Yeni Sol” düşünceleri de “Yeni Sağ”ın tepkisine yol açmış, daha çok buyurganlık getirmiştir (s. 26-33). Ona göre, Amerikan halkı hükûmetinden yalnızca alçak gönüllü beklentiler içindedir (s. 7). Obama Amerikan halkına eşitlik, adalet ve özgürlük yüce düşüncelerini neden yakıştıramıyor ki? Hele sınıf farklılaşmasının önceleri hiç görülmemiş boyutlara ulaşmış olduğu gerçeği karşısında da mı “alçak gönüllülüğünü” koruyor? Halkın, en azından onun bir bölümünün azgın ve yabanıl bir eşitsizlikten ciddî yakınması neden olmasın?

    Obama’nın eşitlik ve adalet isteyenler için Marx’ın ve Yeni Sol’un izlerinde yürüyen “kaçıklar” diye tanımlaması dengeli bir yaklaşım olabilir mi? Onun “gerçekçilik” dediği bugün iktidarda olanların tekelci sermaye yararına ve savaş yöntemini de kullanarak yoksulları daha da yoksulluğa itmek değil midir?

    Obama ABD Anayasasının buyurganlığa karşı yeterli bir savunma olduğunu yazıyor (s. 93). Yılların deneyimli siyasetçisi Senatör Robert C. Byrd Anayasa metnini sürekli cebinde taşır ve Kongre’de konuşmalar yaparken çıkarıp dinleyenlere sallar dururmuş. Obama Illinois Birlikteş Devletini temsilen Washington’a geldiği günlerde küçük boy bir Anayasa metni alıp alıcı gözle bir daha okumuş. Oysa, Anayasa metnini birkaç kez okumak Amerika’nın nasıl yönetildiğini anlamak için yeterli olmaktan çok uzaktır. O ülkede köprülerin altından çok sular aktı ve çok şey değişti. Kaldı ki, Amerikan geçmişi bir baskılar tarihidir de. Yalnız eskilerde ünlü Haymarket olayı gibi patlamalarda hak arayanlar değil, daha dün McCarthy’nin pençesine düşenlerle 11 Eylül’den ötürü haksız yere tutuklananlar kan ağladı. ABD’nin nasıl yönetildiğini ırksal, budunsal ve dinsel baskılar altında kalmış olanlardan, artan işsizlik ve düşen ücretlerle karşı karşıya gelenlerden, büyük sermayeyi daha da zengin eden yığınsal tüketim furyasını günbegün yaşayanlardan, para babalarının buyruğu altında kalan kitle haberleşme ağının ezici yükünü çekenlerden, ardı arkası kesilmeyen savaşlarda ölen ve yaralananlarla onların ailelerinden ve birer işkence yuvasına dönüşen Amerikan zindanlarından geçmiş olanlardan sorup öğrenmeli!

    Hukuk okumuş ve avukatlık yapmış olan Obama kendi kitabında Hobbes ve Locke gibi düşünürlere göndermeler yapıyor, ama “cumhuriyet” ile “demokrasi”yi birbirine karıştırıyor ve bu yanlış yoldan giderek Amerika’da “halk yönetimi” olduğu sanısına kapılıyor. Basit okul kitaplarının etkisinden kurtulamayarak, Abraham Lincoln’un köleliğe karşı olduğu için İç Savaşta Kuzey’in zaferine önderlik ettiğini sanıyor (s. 283). Ona kalırsa, Woodrow Wilson da halkların kendi geleceklerini özgürce saptamalarından yanaydı. Oysa, Haiti ve Dominik Cumhuriyeti’ne o saldırmamış mıydı? Gene Obama’ya göre, ABD Soğuk Savaş’ta da “Wilson idealizmini” uygulamış! ABD İran’da ve Guatemala’da demokratik yöntemlerle seçilmiş iktidarları türlü oyunlarla devirerek sık bir müdahale siyaseti başlatmadı mı? Obama Hobbes’a ve Locke’a göndermeler yapıyor da, Amerikan tarihini yeni baştan yazan Howard Zinc’e ve ilk ile orta öğretimde okullarda okutulan kitapların yanlış olduğunu ileri süren James Loewens’e gereği gibi neden yer vermiyor? Obama bu yayınları izlemiş mi?

    Kitaptan anlaşıldığına göre, Obama Amerikan başkanlarının genişleme amacını perdeleyen komünizm-karşıtlığını, askerî güçlerle endüstri sahiplerinin birlikteki eylemlerini, Bretton Woods toplantısının yarattığı Dünya Bankası ile IMF’nin ortak soygunlarını, CIA’nın “devlet içinde devlet” yönetimini anlamışa benzemiyor. Obama ırkçılık, tekelci sermaye, süper ordu ve emperyalizmi birbirine bağlayan oluşumu değerlendiremiyor. Emperyalizmin “sınıf temelini bir efsane” sayacak denli ilericilikten payını almamış (s. 288). Askerî-endüstri işbirliğini veda konuşmasında eleştiren Müttefik orduları ile NATO eski komutanı ve eski Başkan D.D. Eisenhower değil miydi? Öldürülen insan hakları savunucusu Dr. Martin Luther King, Jr. Vietnam Savaşını bir emperyalizm ve ırkçılık oyunu olarak görüyor da, Barack Obama aynı konuya neden öyle bakamıyor? Vietnam Savaşı salt ölü sayıları olarak iki milyon yerliyle 58.000 Amerikalıya patlamadı mı?

    Bugünkü Afganistan ve Irak savaşlarında da oraların stratejik petrolüne el koyma isteği temel hareket noktası değil mi? Bu müdahalelerin hukuk-dışı, ırkçı ve yayılmacı olduğunu söylemeden topluma ve dünyaya ne gibi bir “değişiklik” getirilebilir? Hem Iraklıların, hem Amerikalıların büyük bir bölümü bu savaşlara karşı değil mi? Onlar karşı da, Demokrat Parti’nin adayı bunlara neden açıklıkla karşı duramıyor? Obama’ya göre, Amerikalılar dünya işlerinden ellerini çekiyorlarmış! Halkta böyle bir eğilim görüyormuş! (s. 303-304). Yani, dünya için gerçek tehlike bu mu? Üçüncü Dünya Amerikan genişlemesine karşı çıkmamalıymış! Venezüela’da Chavez de yanlış yoldaymış!

    Obama’nın temel yaklaşımında şu inanç var: ABD büyüklüğünü serbest pazar ekonomisine dayalı sermayeci düzene borçludur (s. 149-150). Ona göre, bu yaşam, çalışma ve bölüşüm biçimi girişimcileri kamçılamış, buluşları hızlandırmış ve kaynakların kullanımına yol açmıştır. Ona sorarsanız, buna karşı çıkanlar mantıksız düşünen solcular, buyurganlık alışkanlığından kurtulamayanlar ve aklından zoru olanlardır. Ancak, Obama’nın bilmez göründüğü ve üstünde yeterince durmadığı gerçek şu ki, onun övdüğü insan ilişkileri ülke zenginliğinin yarısını nüfusun yüzde birinin eline vermiştir ve tüm küre insanlarının yüzde dördünü oluşturan Amerikalılar çevre kirliliğinin en az üçte-birinden sorumludur.

    Obama’nın kendi siyahtır, ama deri renginden ötürü türlü biçimde ayrıma uğramanın “artık geçmişte kaldığına” inanıyor (s. 247). Bu konuda da aydınlanabilmesi için, en azından Joel Feagin ile Michael Brown’un son kitaplarını okuyuversin. Bu temel gerçekle bağlantılı olarak, işsizlik, sağlık, eğitim ve cezalandırma sorunlarının gelip artan ölçülerde beyaz olmayanları vurduğu ve bu alanlardaki farkların daha da büyüdüğü asıl yadsınamaz büyük gerçektir.

    Obama bu konuları bilmediği gibi, Ermeni-Türk ilişkilerinin geçmişini de bilmiyor. “Soykırım” dediği olayları Kongre’den geçirmek için elinden geleni ardına koymayacağını birkaç kez açıkladı. Beyaz Saray’a seçilebilmek için onların da desteğine gereksinimi var. San Francisco’da konuşmamı yaptığım sıralarda, Obama’nın yakında oraya siyaset eylemleri için para toplamak üzere geleceğini öğrendim. Daha önceki seçimlerde nasıl para topladığını da kitabında anlatıyor. New York’ta iki hafta kadar önce basılmış olan kitabımdan ve başka yayınlarımdan da “Başkan Obama’ya…Yazardan” notuyla kendine verilmek üzere güvendiğim bir kişiye bıraktım.

    Obama’nın kitabı küreselleşmenin mimarlarına, bizim de Türkiye’de benzer biçimini işittiğimiz şu iletiyi yolluyor: Beni deliğe süpürmeyin; benden yararlanın!

    Obama bu konuları bilmediği gibi, Ermeni-Türk ilişkilerinin geçmişini de bilmiyor. “Soykırım” dediği olayları Kongre’den geçirmek için elinden geleni ardına koymayacağını birkaç kez açıkladı. Beyaz Saray’a seçilebilmek için onların da desteğine gereksinimi var. San Francisco’da konuşmamı yaptığım sıralarda, Obama’nın yakında oraya siyaset eylemleri için para toplamak üzere geleceğini öğrendim. Daha önceki seçimlerde nasıl para topladığını da kitabında anlatıyor. New York’ta iki hafta kadar önce basılmış olan kitabımdan ve başka yayınlarımdan da “Başkan Obama’ya…Yazardan” notuyla kendine verilmek üzere güvendiğim bir kişiye bıraktım.

  • DTP’DEN GEÇ GELEN İTİRAF

    DTP’DEN GEÇ GELEN İTİRAF

    DTP Parti Meclisinin 20 Temmuz 2008 tarihinde yapilacak 2. Olagan Kongre calismalarini yurutmek amaciyla 9 kisiden olusturdugu Kongre Komisyonu, onceki gun tum il orgutlerine 6 sayfalik bir genelge gonderdi.  Soz konusu genelgede ozetle: Tartismalardan dolayi gercek potansiyeli aciga cikaramadik ve bekledigimiz sonuclari alamadik. DTP icerisinde yasanan gruplasma, ekiplesme ve buna bagli olarak catisma ve cekismelerin, klasik siyaset tarzinda tekrar ve israrin yarattigi sikintilar ve tahribatlar da vardir. Aktif yonetimler olusamamis, toplumsal faaliyetler yeterince gelisememis, halktan kopukluk yasanmistir. DTP, tarihin kendisine yukledigi gorevleri ve halkimizin beklentilerini hak ettigi kadar yerine getiren ve karsilayan bir siyaset ve temsiliyet duzeyini yakalayamamistir.

    Yillar sonra gelen bu aciklama, acaba DTPnin kapatilma davasi oncesinde kamuoyuna sirin gozukmek icin sectigi yeni bir taktik mi, yoksa samimi bir itiraf mi ?  Umariz ki yapilan bu aciklama samimi itiraf olarak kalir ve soylenen bu ciddi sozlerin arkasinda durulur. Aksi takdirde inandiriciligi yerlerde surunen DTP, yalanci coban olmaktan oteye gecemeyecektir !

    Oktay Yurtbay
    [email protected]