|
__._,_.___

|
__._,_.___

From: Meltemb [[email protected]]
Acı üstüne acı yaşıyoruz. İstanbul’daki vahşi terör saldırısının acısı henüz dinmeden bu kez Konya’dan bir başka facia haberi geldi. Kaçak Kuran kursu binasından 18 küçük cenaze çıktı. 18 küçük kızımızı yine ihmale kurban verdik.
Olayın neresinden tutsanız elinizde kalıyor. 18 küçük, günahsız yavruyu kaybetmenin üzüntüsü tarif edilecek gibi değil. Böyle facialar yaşandıktan sonra bildik tartışmalara giriyoruz.
Kim suçlu?
Kim kusurlu?
Bina kaçak mı?
Yapı sağlam mı?
Deprem ve yangın belgesi var mı?
Ve benzeri sorular.
Çoğunlukla da bir sonuç alamıyoruz.
Olan ölene oluyor.
İhmal boyutu
LPG tankından sızan gazın patlamaya kadar anlaşılmamış olması, bir ihmal kuşkusuz. Bina idarecilerinin, kurs hocalarının farkına varması gereken bir durum. Ancak kurtulan çocukların ifadesine bakılırsa, “Siz odanıza çıkın, yatın” denilmiş.
Binayı Milli Eğitim Bakanlığı’nın denetlemesi gerekiyor. Kendine göre denetlemiş. Yurt olarak kaydedildiği için yurt denetimi yapılmış, geçilmiş. Bu da belli.
Acaba LPG tankı ve boruları hiç kontrolden geçirildi mi? Bu tesisatı kim yaptı? Standartlara uygun muydu? Sistemin güvenlik araçları, alarm mekanizması var mıydı?
Sosyolojik boyut
Bu facia bir sosyolojik sorunu da açığa çıkardı. Gerçi bilinmeyen bir sorun da değildi. Ama böyle bir faciayla gündeme gelmesi sorunun derinliğini göstermesi bakımından önemliydi.
Yıkılan bina “erkek öğrenci yurdu” olarak görülüyor. Buna karşın bina fiilen “kız Kuran kursu” binası. Kaçak Kuran kursu.
Binanın 100 metre yakınında Diyanet’in Kuran kursu olmasına karşın, bu bina bir tarikat tarafından yatılı kız Kuran kursu olarak kullanılıyor.
Bu yönüyle kimse denetlemiyor. Denetlemeye belki cesaret bile edemiyor. Nitekim, İlçe Müftüsü, “yanlış anlarlar diye uğramadım” diyor.
Anadolu bu tür kaçak kurslarla dolu.
Peki bu kurslara müdahale ediliyor mu? Hayır. Bu hükümetin anlayışından kaynaklanıyor. Nitekim, kaçak Kuran kurslarının cezasını hafifleten ve sonuçta paraya çevrilecek bir cezayla sınırlandıran yasal düzenlemeyi hükümet yaptı. Bunun anlamı, Kuran kurslarını kaçak da olsa teşvik etmek.
Yoksul Anadolu halkı da tarikatların kontrolündeki bu kurslara gönderiyor çocuklarını. Kimi dinini öğrensin diye, kimi hem dinini öğrensin hem de birkaç aylığına da olsa ekonomik yüküm hafiflesin diye…
Bakın küçük cenazelere…
Küçük kız çocukları…
12 yaşında ve hatta daha küçük…
10 yaşında Kuran kursuna yazdırılmış kız çocukları.
10-12 yaşında başlarını örtmek ve sabah namaza kalkmak zorundaydılar.
Kalktılar ve 18’i öldü.
Kızlar için böyle de, erkek çocuklar için farklı mı?
Değil. Onlar da okullar kapanınca erkek Kuran kurslarında geçiriyorlar bütün yazı…
Tarikatlar böyle örgütleniyor, 10-12 yaşında kız ve erkek çocukları böyle yetiştiriliyor. Nereden ve nasıl başlayacaklarını biliyorlar.
Sabırla, iğneyle kuyu kazarak geldiler bugünlere…
Milli Eğitim memnun, hükümet memnun bu kaçak kurslardan…
Yoksul aileler de memnun tabii…
==================
From: Fethiye Temiz [[email protected]]
|
Takdiri ilahi değil düpedüz cinayet KONYA’daki kaçak Kuran kursu faciasında ölen yavrularımızın cenazeleri ile ilgili haberleri okurken kanımın donduğunu hissettim. Defalarca okudum. Acılı ana-babaların yavrularının kurban edildiği cinayeti “takdiri ilahi” diye inanılmaz bir duyarsızlık içinde kabullenmeleri insanı isyan ettiriyor. Yaşamlarının baharını bile görmeden yok olup giden bu körpecik yavruların babaları “Onlar şehit” diyor ve gazetecileri uyarıyor: “Şikáyetçi değiliz. Sakın kurs için kötü bir şey yazmayın.” Hepsi tarikat uğruna çocuklarını feda edecek kadar akıldan, mantıktan yoksunlar. Bu insanlara acımaktan başka ne yapılabilir, bilmiyorum. Bu anlayış, bu körü körüne itaat, bu biat niçin? Ne adına bu insanlar yavrularının bile hesabını soramayacak kadar tarikatların kulu kölesi olmuşlar? Allah adına mı? Oysa hepimiz biliyoruz ki, bu cinayete neden olanları Allah bile bağışlamaz. Allah bu cinayete sessizlik içinde boyun eğen ana-babaları da bağışlamaz. Bunun hesabını mutlaka sorar. * * * Bu kurs gibi her an faciaya uğrayacak binlerce kaçak yurt var tarikatların yönettiği. Olaydan sonra Diyanet’ten sorumlu bakan “Kursun bizimle bir ilgisi yok” diyor. Milli Eğitim Bakanlığı sus pus… Yurtları denetlemekle, kaçak olanları kapatmakla ve sorumlularını yargıya vermekle yükümlü Milli Eğitim Bakanı ortalarda yok. Ama yürekleri yakan 17 küçücük masum canın cenazeleri var ortada. Kim verecek bunların hesabını? Hiç oralı olmayan sorumlu bakanlar mı? “Kuran kursunun kaçağı maçağı olmaz. Kuran öğrenilir, Kuran öğrenmeye kimse suç ifadesi kullanamaz” diyen Başbakan mı? İnanın hiçbirinin gücü yetmez buna. Hiçbiri tarikatlardan hesap soramaz. Devlet bu konuda devletliğini yapamaz. İnsanlar da bu çocukların babaları anaları gibi tarikatların kulu kölesi olur. * * * Oysa bu tarikatların denetimindeki kaçak Kuran kurslarında bilgi çağından kopuk, yeniliklere, dünya değerlerine, uygarlığa kapalı nesiller yetiştiriliyor. Buralarda yoksul aile çocuklarına Cumhuriyet düşmanlığı aşılanıyor. Atatürk’ü değil Humeyni’yi seven, bilime, akla değil, hurafelere inanan nesiller yaratılıyor bu kurslarda. İslamiyet’in güzellikleri, yüceliği, kutsiyeti değil, hurafelere dayalı fanatik öğretiler kazınıyor beyinlerine. Bütün bunlar ne yazık ki hep dinimiz adına yapılıyor. AKP tarikatları istediği kadar korumaya çalışsın, sorunu görmezden gelsin. İktidar ne yaparsa yapsın, bu düpedüz bir cinayettir. Ve yukarıdan aşağıya kadar sorumlu konumdaki herkes suçludur. Bilgi çağını yaşayan bugünkü uygar dünyada tarikatların yönettiği bu ilkel kurumların yeri yoktur. Bu kafalara izin veren, göz yuman Türkiye bilgi çağını asla yakalayamaz. Bu işe ulema mulema da karışamaz. Uygar ülkelerde buna yargı, akıl, mantık ve vicdanlar karar verir.
Tufan Turenc |
__._,_.___ =================================
| “Bizim kızımız baleye, diskoya gitmiyor” | ||||||||
| “Köpük banyosunda ölmüyor” Konya’da çöken yurtta yaralanan kızın babasından şaşırtan tepki
04.08.2008 11:20 |
||||||||
| Konya’nın Taşkent ilçesine bağlı Balcılar Beldesi’nde yurt binasının çökmesi sonucu yaralananlar arasında bulunan Fatma Göktaş taburcu edildi. AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, enkazdan çıkarıldıktan sonra olay yerinden askeri helikopterle Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesine getirilen Fatma Göktaş’ın (19) tedavisi tamamlandı. Göktaş, ailesinin desteğiyle taburcu edilerek hastaneden ayrıldı. Yaralılardan Dr. Faruk Sükan Doğum ve Çocuk Hastanesindeki Dilek Türken, Zeynep Büşra Demirbaş, Teslime Akça, Asude Akçadede, Meram Eğitim ve Araştırma Hastanesindeki, Seher Sümer, Zehra Parlatıcı, Tuğba Güllü, Konya Numune Hastanesindeki Meryem Özbağrıaçık, Zübeyde Kulu, Meryem Semerci, Zahide Kambur, Semra Kambur ve Tuğba Özçömlekçi, Meram Tıp Fakültesi Hastanesindeki Şerife Atayer, Büşra Güneş, Cennet Tatmaz, Ayşe Semerci, Zehra Uysal, Emine Dağtekin, Esmanur Durmuş’un tedavilerinin devam ettiği ve sağlık durumlarının iyi olduğu öğrenildi. Yetkililer, pazartesi gününden itibaren bazı yaralı öğrencilerin taburcu edilebileceğini bildirdi.
-YARALI ÖĞRENCİ ŞERİFE ATAYER’İN BABASI- AA ——————————————————- From: Fethiye Temiz
|
||||||||

Tülay Tuğcu’nun yaş haddinden emekliye ayrılmasıyla boşalan Anayasa Mahkemesi başkanlığı için Seçim sonucunda Başkanvekili Haşim Kılıç, Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na seçildi. Kılıç, Anayasa Mahkemesi başkanlığı görevini
3 yıl DAHA sürdürecek.*****************
Gençler belki anımsamazlar ama orta yaş ve üstü olanlar çok iyi bilirler. Canım ülkemde bir zamanlar tv izlemek günah idi. Tabii o zaman henüz bazı tv kanalları henüz kurulmamıştı. İşte bu tv izlemenin günah olduğu günlerde muhterem bir kanalın açılması gündeme gelmiş ve o zaman büyük bir Türk büyüğü “Kanal den hisse alanlar cennetten de tapu almış olurlar” demişti.
Neyse konumuz bu değil.
Şimdi Anayasa Mahkemesi başkanı seçilen Haşim Kılıç işte bu tv izlemenin günah olduğu dönemlerde Turgut Özal tarafından Anayasa Mahkemesi üyeliğine atanmak istendiğinde bazı münafıklar itira etmiş ve ” o şahıs günah diye tv bile izlemiyor” demişlerdi de bir başka büyük Türk büyüğümüz olan Turgut Özal o zaman “ben kontrol ettirdim, evinin balkonunda tv anteni varmış” diyerek veciz bir şekilde konuyu değerlendirmişti. Yukarıda haberini okuduğunuz Haşim Kılıç işte o Haşim Kılıç‘ tır.
Sakın gene azılarınız çıkıpta bu şahıs gericidir falan demesin. Adamın evinde tv bile varmış.
E-Postamda paylaşılan bir yazıdan alınmıştır.
Ben de bazı ilaveler yapayım:
TEZİÇ’E KARŞI GÖRÜŞ BELİRTMİŞTİ
Kılıç, YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç’in, AİHM kararı nedeniyle türban konusunda anayasa değişikliği yapılamayacağı sözleriyle ilgili olarak, “İçtihatları, anayasa ve yasalara göre yapıyoruz. İçtihatın dayanağı olan anayasa değişirse, içtihat da değişir” diye konuşmuş idi.
BAŞKAN KILIÇ’IN EŞİ TÜRBANLI, KIZI DEĞİL
Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na seçilen Haşim Kılıç, kamuoyu gündemine ilk olarak evinde televizyon olup olmadığı şeklindeki polemiklerle gündeme gelmiş idi. Daha sonra eşinin türbanlı olması nedeniyle sık sık gündeme gelen Kılıç’ın iddialı bir masa tenisi oyuncusu olduğu öğrenildi.
17 Nisan 1993 tarihinde hayatını kaybeden Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile son görüşen isimlerden birinin de Haşim kılıç olduğu ortaya çıktı. 16 Nisan 1993 tarihinde Turgut Özal’ın, Haşim Kılıç’ı akşam vakti Köşk’e davet edip konuştuğunu aktaran kaynaklar görüşmeyi, “Cumhurbaşkanı Özal ile gece geç saatlere kadar görüştü. Cumhurbaşknı ertesi sabah hayatını kaybetti” şeklinde vermişti.
Ayrıca Kılıç , Türkiye’de yasa ve anayasa yapma sorunu olmadığını belirterek ”uygulamada ve yargıç ahlakında sorun olduğunu” söylemişti.
*********
Gönül Kılıç’a 2.5 milyar tazminat
Yargıtay eski Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Haşim Kılıç’ın eşi Gönül Kılıç’a 2.5 milyar lira manevi tazminat ödemeye mahkûm oldu. Ankara 3’üncü Asliye Hukuk Mahkemesi, Savaş’ı, bir televizyon programındaki ‘‘Beni görünce başını halının altına soktu’’ sözleriyle kişilik haklarına hakaret ettiği gerekçesiyle, Gönül Kılıç’a manevi tazminat ödemeye mahkûm etti. Karar duruşmasında Savaş’ın avukatı Veli Devecioğlu davanın reddini istedi ancak kabul edilmedi. Savaş, hayatı boyunca doğruları söylediğini belirterek, ‘‘Sonucu neyse katlanırım. Esas hüküm henüz kesinleşmiş değil. Yargıtay onarsa kesinleşecek. Elbetteki hükmü temyiz edeceğim’’ dedi.
Savaş, Kanal 6 Televizyonu’nda yayımlanan ‘Ceviz Kabuğu’ programında şöyle demişti:
‘‘Ben Başsavcı seçildiğimde, Anayasa Mahkemesi üyelerinin eşleri, kutlamak için bizim lojmana eşimi ziyarete gelmişler. Ben zili çalmam, kapıyı kendim anahtarla açarım. Kapının tam karşısında da salon var. İçeri girdim. Bir kadın beni görünce kendini yere attı, başını halıyla örtmeye çalıştı. Sara nöbeti geçiriyor sandım. Eşim koştu geldi. Ambulans çağırayım mı, diye sordum. Meğerse o kişi, Haşim Kılıç’ın eşiymiş, başı açıkken erkek eve girdi diye öyle davranıyormuş.” 09.07.2001
hurriyet.com.tr
***********
Turgut Özal’ın 17 yıl sonrasını görerek belkide yaptığı en uzun vadeli,en önemli yatırımlardan biridir ne malum?
Ahmet Dursun
************
Daha göreceğimiz çok şey var”
Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş:
Daha göreceğimiz çok şey var
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ nin davetlisi olarak bir konferans vermek üzere Bodrum’ a gelen Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, Haşim Kılıç’ ın Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’ na seçilmesini yorumladı. ” Atatürk’ ün Kemiklerini Sızlatan Parti CHP” adlı kitabında bu konuya geniş yer ayırdığını belirten Savaş, ” Hepimiz, şimdiden Haşim Kılıç’ ı, Anayasa Mahkemesi Başkanı olarak selamlamaya hazırlanalım” diye yazmıştım da kimse inanmamıştı. Daha göreceğimiz çok şey var” dedi. Vural Savaş, Sözcü Gazetesi’ nde önümüzdeki Salı günü yayımlanacak ” Haşim Kılıç Olayı” başlıklı köşe yazısını önce Yarımada okurlarıyla paylaştı.
Vural Savaş, bugün saat 17.00′ de Bodrum Belediyesi Nurol Kültür Merkezi’ nde ” Cumhuriyetin Kazanımları ve Anayasamız” konulu bir konferans verecek.
HAŞİM KILIÇ OLAYI
O zamanki İstanbul Baro Başkanı Turgut Kazan, 20 Kasım 1990 günü SHP Genel Başkanı Erdal İnönü’ yü ziyaret ederek
” Sayıştay yasası anayasaya aykırı şekilde değiştirildi. Televizyon izlemeyi günah sayan bir Nakşibendi mensubunu, Anayasa Mahkemesi’ ne üye seçmek istiyorlar. Yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ ne başvurun” diyor.
Bununla yetinmeyip Emin Çölaşan’ a mektup yazıyor:
” Lütfen yazın… Bu oyunlardan sonra, Sayıştay kontenjanından, Anayasa Mahkemesi üyeliğine Haşim Kılıç isimli birini getirecekler. Bu şahıs büyük bir Atatürk düşmanıdır.
” Lütfen bu ismi şimdiden açıklayın” diyor ve Emin Çölaşan, 28 Kasım 1990 günü bunu makale mevzuu yapıyor.
Prof. Erdoğan Teziç, Prof. Bakır Çağlar ve Pertev Bilgen, ” Hukuk Devletine Çağrı” başlıklı bir bildiri yayımlıyorlar ve ” Sayıştay” ın aralarında Haşim Kılıç’ ın da bulunduğu üç adayın seçim işleminin hukuken teşekkül etmiş bir Sayıştay Genel Kurulunca yapılmadığından, yoklukla malul olduğunu” söylüyorlar.
Türkiye Barolar Birliği, 7 Aralık 1990 tarihli bildirisinde soruyor:
” Yasa, Anayasa Mahkemesince iptal edilince ne olacaktır?”
Cevap, yine bildiride mevcut:
” Haşim Kılıç’ a seçilme olanağı veren yasa ortadan kalkacağına, temel kalmayacağına göre Cumhurbaşkanınca atanan Haşim Kılıç’ ın üyeliği, herhangi bir işleme gerek kalmadan düşecektir.”
Anayasa Mahkemesi, Haşim Kılıç’ ın atanmasına temel teşkil eden yasa değişikliğini iptal ediyor. Ancak ” Anayasa Mahkemesi iptal kararları geriye yürümez” deyip, Haşim Kılıç’ a anayasaya aykırı bir yasa ile geldiği Anayasa Mahkemesi üyeliğine devam izni veriliyor.
Prof. Dr. Erdoğan Teziç:
” İptal kararının geriye yürümemesi,’ hukuk güvenliğini sağlamak’ amacıyla konulmuş olduğuna göre, bu ilke ancak kesin hüküm halini almış yargı ve idari kararlar için anlam ifade eder. Danıştayımızın görüşü de bu doğrultudadır” diyor.
Mesela ilkokul mezunlarına Anayasa Mahkemesi üyeliği yolunu açan bir yasa çıksa ve sonradan iptal edilse, bu arada seçilenler göreve devam edebilirler.
Bu uyarılara rağmen Turgut Özal, Haşim Kılıç’ ı Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçilince, 1 Aralık 1990 tarihli Milliyet Gazetesi’ nde Melih Aşık, şunları yazdı:
” Turgut Özal, bir tarikat üyesi olduğu söylenen Haşim Kılıç’ ı Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçti.
Haşim Kılıç, seçildiğinin ertesi günü bir gazetecinin
‘ Siz laik misiniz?’ sorusuna
” Laik’ im diyemedi. Polemiğe girmeyelim gibi laflarla soruyu geçiştirdi.”
Melih Aşık yazısına şöyle devam ediyor:
” Haşim Kılıç’ ın hukukla en ufak bir ilgisinin olmadığını, kendisinin yüksek ticaret mezunu olduğunu da ekleyelim.”
Turgut Özal, bu konuda Mülkiye haftasında yaptığı konuşmada, Haşim Kılıç’ ı seçme nedenini şöyle anlattı:
” Sayıştay Genel Kurulu, ehil olan üç kişiyi bana gönderdi. Bir de kağıt geldi önüme. Kağıtta, gazetede yazan ‘ televizyon seyretmeyen Anayasa Mahkemesi üye adayı’ notları vardı. Bunun üzerine, hemen iki kişiyi bu adayın evine, tahkikat için gönderdim. Aday Haşim Kılıç televizyon seyrediyormuş hem de uydu yayın. Belki ikinciyi seçecektim ama bu tahkikattan sonra onu seçtim.”
2 Aralık 1990 günü Hasan Pulur, Milliyet Gazetesi’ nde şunları yazdı:
” Böyle bir olay üzerine tarihe geçen bir beyit de vardır:
‘ Olacak bir kişinin bahtı kavi, talihi yar,
Kehlesi (biti) dahi mahallinde anın işine yarar.’
Rüstem Paşa’ yı gömleğindeki bit, padişah damadı ve sadrazam yapmış, Haşim Kılıç’ ı da evindeki televizyon, Anayasa Mahkemesi üyesi…
Rüstem Paşa’ nınki ‘ kehle-i ikbal’ ise Haşim Kılıç’ ınkine ‘ televizyon-u ikbal’ dense yeridir.”
30 Kasım 1990 günü Sabah Gazetesi’ nde Güngör Mengi, şöyle bir değerlendirme yapıyor:
” Son olayda eleştirilen, devletin tarif edilmiş niteliklerini reddeden zihniyette birinin böyle bir göreve nasıl olup da getirildiğidir.
Çünkü bu, en basit benzetmeyle kediye ciğer teslim etmektedir. Anayasa Mahkemesi, demokratik ve laik cumhuriyetin güvencesi olan en yüksek yargı kurumudur.”
Ve Haşim Kılıç, 22.10.2007 tarihinde Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’ na seçildi.
” Atatürk’ ün Kemiklerini Sızlatan Parti CHP” eserimde: ” Hepimiz, şimdiden Haşim Kılıç’ ı, Anayasa Mahkemesi Başkanı olarak selamlamaya hazırlanalım” diye yazmıştım da (S.145) kimse inanmamıştı. Daha göreceğimiz çok şey var.
***********
Av. Turgut Kazan -GÜVERCİNEVİ 24.10.2007
BİR HUKUK DEVLETİ İÇİN İNANILIR ŞEY DEĞİLDİR
22.10.2007 günü (dün) yapılan oylamada, Haşim KILIÇ Anayasa Mahkemesi Başkanlığına seçildi. Bu sonucu duyuran haberlerde, yeni başkanın ÖZAL tarafından üyeliğe atandığı belirtilerek, o sırada yaşanan tartışmalar özetleniyor ve (hukukçu olmayan bir kişinin en yüksek mahkeme başkanlığına getirilmesi gayet doğalmış gibi) Haşim KILIÇ’ın Eskişehir İktisadi Ticari İlimler Akademisi mezunu olduğuna değinilip geçiliyor.
Oysa, bizim anayasal sistemimizde, sözkonusu mahkeme en yüksek yargı yeridir. Bu mahkemenin Yüce Divan görevini de yürüttüğü düşünülürse, hukukçu olmayan Haşim KILIÇ’ın başkanlığa getirilmesi, bir hukuk devleti için inanılır şey değildir.
Üstelik, Haşim KILIÇ’ın üyeliğe atanmasında neler yaşandığı, bu atama için (ÖZALLAR tarafından) Sayıştay Yasası’na geçici madde eklendiği, geçici maddenin (anayasaya aykırı bulunarak) Anayasa Mahkemesi’nce iptal edildiği, ama iptal kararları geriye yürümez kuralı yanlış yorumlanarak, üyeliğin sürdürüldüğü unutulmuş görünüyor.
Ben, 1990’larda 832 sayılı Sayıştay Yasası’nı değiştirme çalışmalarını Sayıştay ile Anayasa Mahkemesi’ni ele geçirme girişimi sayarak, 3677 sayılı yasayla eklenen geçici maddenin Haşim KILIÇ için getirildiğini belirtip, Haşim KILIÇ’ın kimliği ve kişiliği konusunda kamu oyunu bilgilendirmeye çalışmış, kendi halinde bir hukukçu sıfatıyla, doğan bu sonucu şaşkınlıkla karşıladığımı itiraf ediyorum.
Evet, kendisine üyelik sağlayan madde anayasaya aykırı bulunarak iptal edilen, hukukçu olmayan ve (bir fakülte bile değil) İktisadi Ticari İlimler Akademisi mezunu Haşim KILIÇ, Yüce Divan görevini de yürüten Anayasa Mahkemesi başkanlığına getirilmiştir. Bu sonucun bir hukuk devleti için inanılır şey olmadığını tekrarlıyor, yeni yerleştirilen ve çok kullanılan bir deyimle, hayırlara vesile olmasını diliyorum.
Avukat Turgut KAZAN
**********
Necip Hablemitoğlu,eski bir yazısında Haşim Kılıç için ne demiş bakınız…
*************
GÜNDEM MUSTAFA BALBAY
Baştarafı 1. Sayfada
Adı üzerinde anayasanın temel sigortası olan yüce mahkeme, geçen hafta başkanını seçti. 1990 yılından bu yana mahkeme üyesi, 1999’dan bu yana da başkanvekili olan Haşim Kılıç , başkan oldu.
Kılıç’ı kutluyoruz.
Sadece başkanlığa ulaşması değil, tutturduğu çizgi ve bu çizgideki kararlılığı da övgüye değer. Turgut Özal ‘ın her türlü tartışmayı da göze alarak 40 yaşında mahkeme üyesi yaptığı Kılıç, kafasında ne varsa, nasıl bir Türkiye düşünüyorsa, ona göre hareket etti. Bunu kararlarına ve davranışlarına da yansıtmaktan çekinmedi.
Bu bağlamda Özal’ın da 12’den vurduğu söylenebilir. Seçtiği aday, tıpkı bir sopa gibi dosdoğru izinde.
****
Kılıç’la birlikte Anayasa Mahkemesi, hukukçu olmayan ilk başkana da kavuşmuş oldu.
Türkiye’nin en yüce mahkemesi, ama başkanı hukukçu değil!
Kılıç’ın bir başka özelliği de hemen her konuda birlikte hareket ettiği üye Sacit Adalı ‘yla çok sağlam bir ikili oluşturması. Kılıç ve Adalı, mahkemenin iç seçimlerinde 2 oyla, 9 üyeyi başarılı biçimde yönettiler!
Böylece Kılıç, yerine göre 2’nin 9’dan büyük olduğunu da hukuksal olarak gösterdi.
Son başkanlık seçimi sürecinde 3 taraf oluştu. Anayasaya bakışları birbirine çok yakın olan, kimi oylamalarda eksilse de 4’er oyluk iki tarafın yanında 2 oyluk Kılıç-Adalı…
Kılıç, iki tarafın bir süre kafa kafaya eşitlenmesini izledi. Ardından Ahmet Akyalçın ‘ın aldığı 4 oyu yanına çekmeyi tasarladı. Şu öneri geliştirildi:
Akyalçın, uyuşmazlık mahkemesi başkanlığına yeniden seçilsin.
Osman Paksüt , başkanvekili olsun.
Serdar Özgüldür ile Serruh Kaleli de bu iki paylaşımın ileri yıllardaki mirasçısı olsun.
Son derece demokratik, kişi hak ve makamlarına saygılı biçimde yapılan bu bölümlemeyle, bir süre daha devam etmesi planlanan oylama süreci de bitti. 22 Ekim Pazartesi günü Kılıç, izdüşümü Adalı’nın yanı sıra Akyalçın, Paksüt, Özgüldür ve Kaleli’nin oylarıyla başkan seçildi.
Yeniden Kılıç’ı kutlarken, pek çok temel davada görüş olarak da karşısında yer alan son dört üyeyi kendisine döndürme başarısının altını çizmeden geçemeyeceğiz. Kurtuluş Savaşı’nın kahramanlarından Ali Çetinkaya ‘nın torunu olan Osman Paksüt, örneğin “dedeler ve torunlar arasındaki uçurumlar” başlıklı bir dizinin çok önemli kahramanları arasında yer alabilir.
****
Kılıç, hukukçu olmayan ilk başkan. Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi mezunu. Kılıç’ın yüce mahkemede mezun olduğu okulun da hakkını verdiğini söyleyebiliriz. Zira, yüce mahkemenin her türlü arsa, bina, belediye ve hükümet işlerini, başkan olmadan önce de kendisi koordine ediyordu.
Anayasa Mahkemesi’nin Ankara’nın hızla kentleşen İncek bölgesinde inşaatı devam ediyor. Daha önce orman arazisi olan 60 dönümlük arsada inşaat hakkı 600 metrekare iken 95 bin metrekareye çıkarıldı. Dayanak olarak da büyükşehir belediyelerine verilen kentsel dönüşüm planlama hakkı gösterildi. Oysa bu gecekonduların dönüşümüydü. Anayasa Mahkemesi için ormanları da kentsel dönüşüme katmış oldular.
O kadar olur artık…
Memlekete orman kanunu da lazım!
[email protected]

Adı şu veya bu, hiç önemli değil; Türkiye’de (“Türkiye” sözünü, geçmiş Türk devletlerini de kapsayacak biçimde anlamak gerekir) resmi devlet teşkilatının dışında devleti kurtarmaya soyunan bazı yapılanmalar her zaman olmuştur. Olması da gayet doğaldır. Zira bu tür yapılanmalar, tarihin her döneminde ve her devlette olmuştur. Devlet kurumlarının zaafa düştüğü durumlarda veya devletin resmi kimliğini kullanarak yapamayacağı bazı işlerde, bu tür yapılanmaların önemli bir misyon üstlendikleri kesindir. Dediğimiz gibi bu tür yapılanmaların olması da normaldir. Esasen normal olmayan, bu tür yapılanmaların olmamasıdır. Çünkü bu tür yapılanmalar, bir nev’i devletin sigortası ya da jeneratörü gibidir. Enerji fazla geldiğinde bu sigorta atar, yetersiz olduğunda ise jeneratör gibi otomatikman devreye girer.
Ancak burada ince bir çizgi vardır. O çizgi, bu tür devlet dışı yapılanmaların, devletin bilgisi dâhilinde ve devletin izin verdiği veya uygun gördüğü çerçevede fonksiyon icra etmeleri esas olmalıdır. Bu çizgi ve çerçeve aşıldığında ve bu tür yapılanmalar, kendilerini devletin yerine ikame etmeye kalkıştığında problemler başlar ve bu durumda söz konusu yapılanmalar, legallikten çıkıp illegal duruma dönüşürler. O zaman devletin, kendi kontrolünden çıkan bu tür yapılanmalarla mücadele etmesi zorunluluk haline gelir…
Türk Tarihi tetkik edildiğinde görülecektir ki; bu tür yapılanmalar hemen her devirde olmuştur. Bu tür yapılanmaların bilinen ilk örneklerinden birisi Hun Prensi Çiçi (öl. M.Ö.36) liderliğindeki örgütlenme, diğeri ise Göktürk Prensi Kürşad (öl. M.S. 639) liderliğindeki yapılanmadır. Çinlilere karşı yaklaşık 7 asır arayla verilen ve Türk İstiklal mücadelelerine örnek teşkil eden bu iki olayda, Çiçi ve Kürşad’ın etrafında oluşan yapılanmaların çok büyük rolü olmuştur. Bidayette Ergenekon Destanı’nda anlatılan olaylar da böyle bir yapılanmaya işaret etmektedir. Zira Ergenekon Destanı’na göre; Çin’in uyguladığı soykırımdan (genosit) kaçan az sayıdaki Türk, bir tedbir olması bakımından öncelikle başlarındaki bir Türk prensinin liderliğinde Ergenekon adını verdikleri derin bir vadiye çekiliyorlar. Orada yıllarca kalarak çoğalıyorlar ve sayıca yeteri kadar güçlendiklerini anlayınca yine başlarındaki prensin liderliğinde ve Asena, Aşina, Gök Börü ya da Börteçine adı verilen dişi bir kurdu izleyerek vadiden çıkıp etrafa yayılıyorlar…
Bu tür yapılanmaların bir diğer tipik örneği ise Osmanlı’nın son yıllarına damgasını vurmuş olan Teşkilat-ı Mahsusa isimli örgüttür. Bu örgüt, İttihat ve Terakki Partisi içinde daha sonra Harbiye Nazırı olarak devletin iplerini eline geçirecek olan Enver Paşa’ya bağlı olarak kurulmuş, Süleyman Askeri Bey ve Kuşçubaşı Eşref tarafından sevk ve idare edilmiştir. 1911 yılında sesini duyuran örgüt, özellikle Trablusgarp ve Bingazi Savaşları ile Balkan Savaşları’nın icrasında büyük rol oynamış, Edirne’nin Bulgarlar’dan geri alınması ve Batı Trakya Türk Devleti’nin kurulmasında son derece etkin olmuştur. Ayrıca Teşkilatın lider kadrosundan Süleyman Askeri Bey Irak cephesinde, Kuşçubaşı Eşref Bey ise Arap ayaklanmasının önlenmesi konusunda büyük çaba sarf etmişlerdir. Teşkilat 1918 yılında tasfiye edilmiştir…
Mustafa Kemal Paşa liderliğinde yürütülen Milli Mücadele’yi de yine genel anlamıyla devlet dışı bir örgüt tarafından yürütülen mücadele olarak kabul etmek durumundayız. Zira 9. Ordu Müfettişliğinden istifa eden Mustafa Kemal Paşa, her türlü resmi unvandan sıyrılmış vaziyette, halkın içinde ve halktan biri olarak mücadele vermiştir. O, bir Osmanlı Paşası kimliğiyle değil, sivil bir örgütlenme olan Anadolu ve Rumeli Müdafi Hukuk Cemiyeti’nin başkanı sıfatıyla hareket etmiştir. Ve verilen Milli Mücadele sırasında İstanbul’da şeklen de olsa bir devlet, bu devleti sözde yöneten bir padişah ve hükümet vardır. Çünkü son Yunan askerinin denize dökülmesinin tarihi 9 Eylül 1922, Saltanatın kaldırılma tarihi ise 10 Kasım 1922’dir…
Devlet dışı bu tür yapılanmalarda milliyetçilik, vatanseverlik, yiğitlik ve kahramanlık (serdengeçtilik) gibi duygular ön plandadır. Nitekim yukarıda ismi geçen kişilerden Çiçi Han, M.Ö.36 yılında maiyetindeki 1518 kişi ile birlikte, Kürşad ise beraberindeki 39 arkadaşı ile birlikte (M.S. 639’da) Çinliler tarafından kılıçtan geçirilmişlerdir. Çiçi ve Kürşad, Türk Devleti ve Türk Milleti adına kendilerini feda eden birer kahraman, yani serdengeçti olarak tarihe geçmişlerdir. Teşkilat-ı Mahsusa lideri Süleyman Askeri Bey ise gönüllülerden oluşturduğu “Osmancık” isimli taburu ile İngilizlere karşı Basra’yı savunmaya çalışmış, ancak başarısız olunca intihar etmiştir(14 Nisan 1915).
Devlet dışı bu tür yapılanmaların devlet idaresinde etkin oldukları, bir noktaya kadar elbette kabul edilebilir. Ancak bu etki, devlet idaresine ve idarecilerine baskı şeklinde değil, tavsiye, telkin ve bilgi sağlama (istihbarat) şeklinde olabilir. İşin rengi değişip bu etki, baskı şekline dönüşürse, zaten ipin ucu kaçmış ve bu tür yapılanmalar devletin kontrolünden çıkmış demektir. Dolayısıyla bu noktadan sonra bu tür örgütlerin ortak adı çete veya terör örgütüdür.
***
Gelelim asıl meseleye. Yani devrin Başbakanı Bülent Ecevit’e “Çekil Baskısı” yapıldı mı sorusunun cevabını bulmaya? Malum; geçtiğimiz günlerde Rahşan Ecevit’in yönlendirmesi sonucu Ecevitlerin manevi evladı ve Rahşan hanımın sipariş milletvekillerinden birisi olan Recai Birgün ile DSP Lideri Zeki Sezer tarafından “Ecevit’e çekil baskısı yapıldı” anlamına gelecek biçimde bazı açıklamalar yapıldı. Hatta Merhum Bülent Ecevit’in koruma müdürlüğünü de yapan Recai Birgün işi biraz daha ile götürüp, “Ecevit’e suikast girişiminde bulunulacağı yönünde istihbarat aldıklarını, o tarihten sonra iki adet makam aracı kullanmaya başladıklarını ve güzergâh değiştirdiklerini, değiştirilen güzergahların birisinden silah sesleri geldiğini ve bunun mafyalar arası bir çatışma olduğunu duyduklarını…” da söyledi.
Var olduğu söylenen Ergenekon benzeri bir örgüt tarafından Merhum Ecevit’e çekil baskısı yapılıp yapılmadığını elbette bilemeyiz. Ancak durduk yerde böyle bir iddianın ortaya atılmasını, biz, DSP içi bir hesaplaşma, Rahşan hanımın bir entrikası ve Merhum Ecevit’in ölüsü üzerinden siyasi rant sağlama girişimi olarak yorumluyoruz. Koalisyon hükümeti öncesinde MHP için “Ellerinde kan bulaşığı bulunan kişilerle koalisyon kuramayız!” anlamında laflar ederek şimşekleri üzerine çeken, girişimleri sonucu çıkarttırmış olduğu geniş kapsamlı afla birçok teröristi sokağa salan ve ilave canların yanmasına yol açan Rahşan Ecevit, anlaşılan yeni siyasi entrikalar peşindedir. Zaten Merhum Ecevit’i vaktinden önce mezara koyan da bu hanımefendinin siyasi kaprisleri, hırsları, çevirmiş olduğu entrikalar olmuştur…
“Peki, Merhum Bülent Ecevit’e bir şekilde ‘Çekil Baskısı’ yapılmış mıdır?” şeklinde sorulacak bir soruya vereceğimiz cevabımız şudur: “Evet merhum Ecevit’e ‘Çekil Baskısı’ yapılmıştır. “Peki, bu baskıyı kim ya da kimler yapmıştır?” Sorusunun cevabına gelince; Ecevit’e çekil baskısını:
1- 4 Nisan 2001 günü Başbakanlığın önüne gelerek“Başbakanım ben bir esnafım, işte bu da yazarkasam” diye bağırdıktan sonra elindeki yazarkasayı Merhum Bülent Ecevit ve manevi oğlu Hüsamettin Özkan’a doğru fırlatan bakkal Ahmet Çakmak isimli esnaf yapmıştır!
2- Yaşanan ekonomik kriz sebebiyle 4 Nisan 2001 günü “Hükümet İstifa” sloganları eşliğinde Ankara-Samsun karayolunu trafiğe kapatan Siteler Esnafı yapmıştır!
3- 07 Ağustos 2001 Çarşamba günü Başbakanlığın kapısına tankerle yüklenen ve “Açım” diye bağıran kamyoncu Kazım Gemalmaz yapmıştır!
4- Koalisyonun en küçük ortağı olmakla birlikte sürekli en büyük ortağı gibi davranan ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz yapmıştır!
5- 30 Haziran 1997 tarihinde kurulan 55.Hükümetle birlikte Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturan ve Ecevit sayesinde 5 yıl gibi uzun bir süre bu görevde kalmakla birlikte Başbakan olma sevdasına kapıldığı için Temmuz 2002‘de DSP’den istifa edip Yeni Türkiye Partisi‘nin başına geçen, sonra da yalnız kaldığı için kahrından ölen merhum İsmail Cem yapmıştır!
6- Ecevit’in gölgesi ve Gölge Başbakan gibi unvanlarla anılırken Ecevit’e yaranma adına Cumhurbaşkanı’na Anayasa kitapçığı fırlatmak suretiyle ülkeyi ekonomik ve siyasi kaosa sürükleyen, sonra da hamisi ve velinimeti Ecevit’e ihanet ederek Temmuz/2002’de DSP’den istifa edip Yeni Türkiye Partisi’ne geçen, Halk Bankası’ndaki yolsuzluk iddiaları yüzünden yargılandığı Yüce Divan’dan kıl payı(5’e karşı 6 oyla) yakasını kurtaran Hüsamettin Özkan yapmıştır!
7- Ecevit tarafından büyük umutlarla ve kurtarıcı olarak Türkiye’ye getirilip 3 Mart 2001 tarihinde ekonominin dümenine geçirilmekle adeta tek başına hükümet gibi davranan ve bu tavrıyla Enis Öksüz gibi bazı MHP’li bakanların görevden azledilmelerine sebep olarak koalisyonun çatırdamasına yol açan, Ağustos/2002 tarihinde de Ecevit’ten ayrılarak Yeni Türkiye Partisi’nin kuruluşuna katılan Kemal Derviş yapmıştır!
8- 18 Nisan 1999 Genel Seçimlerinde DSP’ye 6.900.322 adet oy verip, %22.17 ile birinci parti yaparak iktidara getirdiği halde, 3 Kasım 2002 Genel Seçimlerinde sadece %1.22’e tekabül eden 384.009 oy vermek suretiyle barajın altına atan Türk Halkı yapmıştır!
İşte size Merhum Ecevit’e “Çekil Baskısı” yapan suçlulardan belli başlıları. Yoksa kuruluşunda her zaman TSK’nın dahli ve desteği olduğu söylenen ve başta dönemin Genel Kurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu ve komuta heyetinin sınırsız desteği olan hükümete ve bu hükümetin başı olan Merhum Ecevit’e hangi güç ve kudret çekil baskısı yapabilir diki? Dolayısıyla; geçin şimdi siz Rahşan Ecevit’in siyasi entrika peşinde koşarken yapmış olduğu sayıklamaları. Bu hanımefendinin çıkışları, dikkate almaya bile değmeyecek türden çıkışlardır.
***
Peki, “Çekil Baskısı”na maruz kaldığı ve tüm baskılara rağmen siyasi kararlılık ve direnç göstererek ülkeyi siyasi krizden kurtardığı söylenen Merhum Bülent Ecevit, son günlerinde nasıl bir başbakandı? Bu sorunun yegâne cevabı “Yatak Döşek Başbakan”dı şeklinde verilecek bir cevaptır. Çünkü merhum son günlerinde sürekli hastanede idi. Kendisi hastalığı sebebiyle yürüme kabiliyetini büyük ölçüde yitirmiş ve ayaklarını adeta sürüyerek yürümeye çalışıyordu. Başbakanlık binasındaki makam odasına yürüyerek çıkamadığı için şahsına özel bir asansör yapılmıştı. Başbakanlığın yanındaki Vekâletler Caddesi iki başına konulan beton bloklarla araç trafiğine kapatılmıştı. Hükümeti, büyük ölçüde Başkent Hastanesi’ndeki özel odasından idare ediyordu! Bazen hastanenin penceresine çıkar dışarıdaki kalabalığa el sallardı. Ancak sallanan elin merhum Ecevit’e ait olup olmadığı bir muamma idi! Bu el, ya Ecevit mavisi gömlek giyen başka birine aitti, ya da Ecevit’in arkasında, kolunun selamlar gibi sallanmasını sağlayan bir düzenek veya başka birinin eli vardı!
Clinton’la yapmış olduğu görüşme ve AB Toplantısı’nda çekilen aile fotoğrafı sırasındaki tavrı, Türk Milleti’ni rencide edecek şekilde idi. Bill Clinton, genç ve çivi gibi bir adam olduğu halde, kıçının kenarıyla bir koltuğun kenarına (kolçak kısmına) ilişmiş, elleri avret yerinin üzerinde birleşmiş vaziyette karşısında iki büklüm ve esas duruş vaziyetinde bir şeyler anlatmaya çalışan Ecevit’i dinliyordu! Bu görüntü, her Türk çocuğu gibi beni de derinden üzmüştür. O anda hem Merhum Ecevit’e, hem de Büyük Türk Milleti’ne acımış ve “Vah anam vah, ne günlere kaldık!” demişimdir.
Merhum Ecevit, aynı rencide edici durumu, bir AB toplantısında da yaşatmıştır bu millete. Galiba Türkiye’nin AB’ye adaylığının resmen kabul edildiği toplantıda olacak; aile fotoğrafının çekilmesi sırasında protokol birkaç adım geri çekilmek durumunda kalmış, bizimki bu hareketin farkında olmadığı için tek başına önde kalakalmıştır! “Süt Kardeşler” isimli sinema filmindeki Şaban (Kemal Sunal) pozisyonunda kalan Merhum Ecevit’i, bir AB yetkilisi kolundan tutarak geri çekip sıraya yerleştirmişti. İşte ben, bu manzara karşısında da milletim adına “Vah anam vah!” çekmişimdir.
Sırf bu iki manzaraya şahit olmuş bir Türk vatandaşı olarak, Başbakanlığın merdivenlerini koşar adım çıkan, President Bush başta olmak üzere; yabancı devlet ve hükümet başkanlarının yanında ayak ayak üstüne atarak oturan, ellerini önündeki masanın üstüne yayarak oturduğu yere hâkim olduğunu gösteren, yabancı devlet ve hükümet başkanlarının elini sıkarken, muhataplarının elini her iki eliyle alttan ve üstten kerpeten gibi kavrayarak üstün duruma geçen ve onların omuzlarına vurmak, sırtlarını okşamak ve kollarına girmek suretiyle en azından onlarla eşit seviyede olduğunu gösteren Sayın Başbakan Recep Tayip Erdoğan’a sonsuz teşekkürler ediyorum. Sayın Erdoğan’ın boyunun, birçok Avrupa liderinin boyundan uzun olması ise bana tarifsiz keyif veriyor. Sayın Erdoğan, keşke biraz alçak gönüllü, hoşgörülü, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine ve hassasiyetlerine karşı çok daha dikkatli ve ölçülü olabilseydi. Keşke zaman zaman duygularına yenilmeyip aklını ön plana çıkarabilseydi. İşte bu takdirde Türkiye’nin özlemini duyduğu ve çok daha geniş kesimlerce hüsnü kabul gören bir lider olması içten bile değildi…
Yazımızın burasında, kovulmuş gazeteci Emin Çölaşan’ın, “Çekil baskısı”na maruz kaldığı iddia edilen Merhum Bülent Ecevit hakkında 02.07.2002 tarihinde yazmış olduğu “Ecevit’in bilinmeyenleri (Acı gerçekler)” başlıklı yazısına yer vermeyi uygun buluyoruz. Zira bu yazı, pek çok siyasi otorite ve yazar tarafından Ecevit üzerinde var olduğu söylenen “Çekil Baskısı” için bir milat olarak kabul edilmektedir. Rahşan hanımın kulakları çınlasın; söz konusu yazısında şöyle diyor Emin Çölaşan:
“Sevgili okuyucularım, bugün size aktaracağım her şey doğrudur.
Lütfen dikkatle okuyunuz.
Ecevit’in yapılan tetkiklerinde şu sonuca varılıyor:
Beyin, kalp, böbrek ve karaciğer son derece düzgün. Kan değerleri çok düzgün. Sanki 10 yaşında sağlıklı bir çocuğun değerleri. Şeker, lipit, kolesterol ve diğerleri çok iyi.
Şimdi diğer gerçeklere gelelim. Bülent Bey 78, Rahşan Hanım 81 yaşında. Evlerine kimseyi almıyorlar. Yemek yapacak, ortalığı toparlayacak bir yardımcıları yok. Devletin verdiği hemşireyi bile eve almıyorlar. Hemşire nöbet kulübesinde bekliyor. Rahşan Hanım’ın da yaşlılık sorunları var. O haliyle kocasına bakamıyor, temizliğine özen gösteremiyor.
Bülent Bey ilaçlarını düzgün almıyor, alamıyor. Örneğin, 2 saatte bir alması gereken bir ilacı var. Bu ilaç düzenli alınacak ki, beyinle dil arasındaki ilişkiyi kursun ve düzgün konuşabilsin. İlaç düzenli alınmıyor.
Doktorların eve gelmesini istemiyorlar. Bülent Bey yatakta olması gerekirken, kapıyı çoğu zaman o açıyor. Rahşan Hanım içeriden sesleniyor:
‘‘Ayy, ben iş yapıyordum, zili duymamışım.’’
Bülent Bey’e bacağındaki arıza için kasığına kadar özel çorap verilmiş. Kapıyı bir açıyor ve çorap ayak bileklerinde. Çelik korse çözülmüş. Doktorlar ne yapsın, belki çıldırma aşamasına geliyorlar ve çok kibarca uyarıyorlar.
Hastaneye yattığında bütün derisinde kabarmalar ve lekeler var. Cildiye uzmanları bunları önce bir hastalık zannedip incelemeye alıyor. Sonra görülüyor ki, bunlar iyi yıkanmadığı, iyi temizlenmediği için oluşmuş şeyler. Hastanede her tarafı güzelce yıkanıp paklanıyor, pamuklarla siliniyor. Cildinin temizlik sonrası aldığı renge Rahşan Hanım bile şaşırıyor… ‘‘Meğer senin ne güzel tenin varmış Bülent’’ diyor.
Bülent Bey’in iyice uzamış ve bakımsız kalmış el ve ayak tırnakları da hastanede güzelce kesiliyor, temizleniyor. Ellerine bir güzellik geliyor, ayakları rahat ediyor.
* * *
Şimdi işin daha vahim bir boyutuna geliyorum. Başbakan’ın, hastaneye geldiğinde resmen ‘‘AÇ’’ olduğu görülüyor. Eksik ve yanlış beslendiği ortaya çıkıyor. Evinde yıllarca tek taraflı -çoğunlukla çay, bisküvi, kuru şeyler- ile beslenmiş. Bu durum kan tahlillerinde açıkça ortaya çıkıyor. Bu ‘‘açlık’’ ve tek taraflı beslenme nedeniyle, verilen bazı ilaçlar etkili olmuyor. Hastanede sıkı ve düzenli bir beslenme rejimi uygulanıyor. Sebze, meyve, diğer gıdalar, vitamin ve mineraller veriliyor. İlaçları düzenli içiriliyor ama bu düzen, eve çıkınca yine kaybolup gidiyor.
Akıllarda, aylardan beri bir soru var:
Ecevit bu durumuyla başbakanlık yapabilir mi?
Bu sorunun yanıtı şöyle veriliyor:
‘‘Beyinsel olarak yapabilir ama tekerlekli sandalye kullanması ve yanında sürekli doktorlar olması koşuluyla.’’
Neden tekerlekli sandalye? Doktorlar en çok kalça kırığından korkuyor. Evinde düşüp kalçasını bir kırsa, iş bitti. Sonrasını doktorlara sorun! Kemikleri kırılmaya zaten uygun. Ama kalça kırığı en kötüsü. Bu olursa, geriye dönüş yok. Başkent Üniversitesi Hastanesi’ne son gidişinde bu yüzden arka kapıdan girip çıktı… Çünkü 7 basamaklı ön merdivenlerde yine de düşme riski vardı. Şimdi her önlem, kalça kırığını önlemeye yönelik.
Evindeki düzen belli. Ortalık dağınık ve karışık. İçeriye kimseyi almayan, yeterince bakılmayan, beslenmeyen, temizlenmeyen, ilaçlarını düzgün almayan bir Başbakan ve yanında onu yönlendiren, her şeye karışan, pek çok yanlış yapan ve yaptıran 81 yaşındaki inatçı ve hükmedici karısı!
Yetkili kimseler bu açıdan şu değerlendirmeyi yapıyor:
‘‘Dışarıdaki yaşamı, belki evdekinden daha güvenli olabilir… Çünkü dışarıda iken yanında hep birileri var. Bu durumda düşüp kalçayı kırma riski evdekine göre daha az.’’
* * *
Sevgili okuyucularım, yukarıda çok özetle aktardığım ve hepsi de gerçek olan şu tablo, insanı gerçekten üzüyor…
Ve lütfen biliniz ki, bazı şeyleri yazmadım. İnsan olarak yazmaya elim varmadı.
Ortada fiziksel bir hastalık tablosu var. O kesin.
Ancak ortada bir de ailenin yaşam biçiminden kaynaklanan ve Türkiye’yi etkileyen psikolojik tablo var ki, hem bozuk, hem de çok daha acı ve üzücü.
Belki de öncelikle çözülmesi, tedavi edilmesi gereken hastalık tablosu bu! ().
***
Emin Çölaşan’ın “Ve lütfen biliniz ki, bazı şeyleri yazmadım. İnsan olarak yazmaya elim varmadı.” diyerek yazmaya çekindiği hususların neler olabileceğini tahmin edebilmeniz açısından eklemek gerekirse:
Şu anda 83 yaşında olan çok yakın bir akrabam var. Bundan yaklaşık 15 yıl önce prostat ameliyatı olmuştu. Belki de doktorların hatası yüzünden idrar akıntısı bir türlü kesilmedi. Adamcağız baktı olacağı yok, ilkel yöntemlerle plastik deterjan kutusundan penisine bir kılıf yaptı! Kılıfta biriken idrarı ise kılıfın ucundan paçasına kadar uzanan hortumun ucundaki musluğu açarak tahliye etmek suretiyle hayatını idame ettirmeye başladı. Yaklaşık üç sene önce bu kez de felç oldu ve yataklara düştü. Üç yıldır yatalak. Konuşamıyor da garibim! Sadece ağlamaya yetiyor gücü! Şimdi altına bebekler gibi pet bağlanıyor. Allah’tan memur emeklisi olması sebebiyle Devletin koruması altında da bakanları maddi yönden sıkıntıya düşmüyorlar. Daha doğrusu düşmüyoruz! Ya bir de pet alacak parayı bulamasalardı ne yaparlardı bu garipler! Yani bulamasaydık ne yapardık biz?
Ağır aksak konuşmak ve ayaklarını sürüyerek de olsa az çok yürümek dışında bizimkiyle hemen hemen aynı durumdaki bir adamın koskoca Türkiye Cumhuriyeti’ne başbakanlık yaptığını düşünsenize bir! Böyle bir adamın, Zigetvar Seferi (1566) sırasında öldüğü halde siyasi karışıklık çıkmasın düşüncesiyle Sadrazam Sokollu Mehmet Paşa tarafından atının üstüne bağlanarak yaşıyor görüntüsü vermeye çalışılan Kanuni Sultan Süleyman’dan farkı var mıdır sizce? İşte böyle bir adama “Sayın Başbakan, hem kendi sağlığınız, hem de ülkenin sağlığı için artık köşenize çekilmeniz faydalı olacaktır…” şeklinde yapılmış olması muhtemel dostane tavsiyelerin “Çekil baskısı” olarak yorumlanması ve bundan siyasi rant elde edilmeye çalışılması ne hazin bir durumdur!
01.08.2008
Ömer Sağlam

Dokuz yılda sekizi Türk, biri Yunanlı 9 kişiyi öldüren seri katilden halen hiçbir iz bulunamadı. Katili yakalamak için kurulan ‘Bosporos’ adlı özel komisyon ise 8 yıldır katili eleverecek hiçbir somut ipucuna ulaşamadı. Komisyon kurulduğundan beri katilin her an yeniden tetiğe basacağını uyarıyor.
Bu nedenle özellikle Türk esnafı dikkatli olmaya çağırıyor. Başlangıçta 130 kişiden oluşan Bosporos özel komisyonu, şimdi 7 kişiye düşürüldü. Komisyonun başına getirilen Almanya’nın ‘süper polisi’ Wolfgang Geier, sonuç alamayınca yerini 2008 yılı başında Uwe Jornitz’e bıraktı. Şimdi 7 kişiyle cinayeti aydınlatmak için çalışan Uwe Jornitz de katilin her an tetiğe basacağı, buna hazırlıklı oldukları uyarısında bulundu.
300 açık iz
Almanya’da döner katili olarak da adlandırılan seri katil son olarak 2006 Nisan’ında Kassel’de tetiğe bastı. Aradan iki yıl geçmesine rağmen bir daha cinayet işlemedi. Ancak komisyon başkanı Uwe Jornitz, bunun seri katilin bir daha cinayet işlemeyeceği anlamına gelmediğini uyardı ve daha önce de 3 yıl aradan sonra katilin Münih’te tekrar tetiğe bastığını hatırlattı. Jornitz, şimdiye kadar 3 bin 500 iz sürdüklerini, 11 bin kişiyi incelediklerini, burdan bin 200 dosya oluştuğunu ve incelemekte oldukları 300 açık iz kaldığını belirtti, ama bunlarda da somut ipucu olmadığını söyledi.

Danimarka Uyum Bakanı Birthe Rönn Hornbeck, Avrupa Adalet Divanı’nın, aile birleşiminin engellenemeyeceği konusunda aldığı kararla ilgili, önce “kararları gözönüne alacağız” diye açıklaması yaparken, şimdi ise “kararı gözden geçireceğini” diye konuştu.
Uyum Bakanı Hornbech, Başbakan Rasmussen’den bakanlar kurulunu hemen toplayarak, Avrupa Adalet Divanı kararlarını gözden geçirme ve Avrupa Adalet Divanına karşı tavır alma çağrısında bulundu.
Karar yasalara ters düşüyormuş
Birthe Rönn Hornbeck, Avrupa Adalet Divanı kararlarının Danimarka yasalarının üzerinde sayılamayacağını belirterek “Avrupa Adalet Divanı’nın aldığı karar, aile birleşimiyle ilgili yasamızdaki, 24 yaş sınırı, ülkeye bağlılık ve bakımla ilgili şartlara aykırı düşmektedir. Avrupa Adalet Divanı, İnsan Hakları Mahkemesi ve Danimarka mahkemelerinden daha da ileri giden kararlar almaktadır. Başbakanla görüşerek Avrupa Adalet Divanı kararlarına uymama tavsiyesinde bulunacağım. Yasalarımızda muhtemel değişiklik yapıncaya kadar BM yasalarına uygun hareket edeceğiz” dedi.
Aşırı sağ Danimarka Halk Partisi ve iktidar ortağı Muhafazakar Parti uyum bakanına destek verirken AB Hukuku Uzmanı Hjaelte Rasmussen de hükümetin Avrupa Adalet Divanı kararlarını gözönüne almadan kararlar almasını ve şansını denemesini istedi. Hjaelte Rasmussen, Danimarka’nın açılacak bir davayı kaybetme olasalığının büyük olmasına rağmen, Adalet Divanı kararlarına aykırı kararlar almayı denemesi gerektiğini söyledi.
Aile birleşimi engellenemez
Avrupa Adalet Divanı, bir süre önce verdiği bir tavsiye kararıyla, herhangi bir AB ülkesine yerleşmiş AB vatandaşının, üçüncü ülke vatandaşıyla aile birleşimi yapmasının engellenemeyeceğini hükmetmişti. Adalet Divanı’nın (ABAD) “C-127/08” dosya nolu kararında, İrlanda’ya yerleşmiş dört İngiliz vatandaşının, kaçak yollardan ülkeye giriş yaptıktan sonra kendileriyle evlenen Afrika kökenli eşlerine, “ülkeye yasal yollardan girmedikleri” gerekçesiyle, oturma izni başvuruları İrlanda makamları tarafından verilen ret kararına karşı verdikleri hukuk mücadelesinde haklı bulunmuşlardı.

Bavyera’da 28 Eylül tarihinde yapılacak eyalet seçimleri için otobüsle seçim turunu çıkan muhalefet partisi SPD’nin eyalet başbakan adayı Franz Maget yabancılara yerel seçim hakkı ve çifte vatandaşlık hakkının tanınmasını istedi.
Neler vaat etti
Çifte vatandaşlık konusunda ise bunun çok komplike olduğunu belirten Maget, yürüklükteki Vatandaşlık Yasası’nın çifte vatandaşlığa izin vermediğini, ancak bu yasada yapılacak değişikliklerle vatandaşlığın daha da kolaylaştırılması gerektiğini söyledi. Maget yeni düzenlemelerle bir kişinin kendi vatandaşlığından çıkmadan Alman vatandaşı olmasının sağlanmasını istedi. Seçimleri kazanmak ve eyaleti yönetmek için sorumluluk almaya hazır olduklarını belirten Maget, daha iyi bir eğitim, herkese eşit eğitim hakkı, sosyal adalet konularını seçim kampanyasının ana konusu yapacaklarını açıkladı. Tek otobüsle Bavyera’yı karış karış dolaşacağını kaydeden Maget, iktidar partisi Hıristiyan Sosyal Birlik Partisi’nin (CSU) iki otobüsle yola çıkacağının sorulması üzerine, ‘CSU zengin bir parti, ama kaybedilen güveni parayla geri satın alamazlar’ dedi.

Holanda Türk Üniversiteli Öğrenciler Derneği, Utrecht kentinde kuruldu. Utrecht Üniversitesi’nde kurulan ve 400 üyesi bulunan derneğin başkanı ise 24 yaşındaki Armand Sağ oldu.
Gençleri yönlendirmek istiyoruz
Dernek çalışmaları hakkında bilgi veren Sağ “Amacımız Türk oğrencilerini yönlendirmek. Üniversiteye kayıt olan yeni öğrencilerin anne ve babalarına tercümanlık yaparak yardımcı olmak. Türk ve Hollandalı oğrencilerle bilgi alışverişinde bulunup toplantılar düzenlemek. Türkiye’ye yönelik önyargıları ortadan kaldırmak. 16 yaş sonrası okulu birakıp iş hayatını seçen gençlerde önemli bir artış var. Biz bunun önüne geçip bu gençleri üniversite eğitimine yönlendirmek itiyoruz” diye konuştu.

Londra’nın güney batısında yer alan Southwark Kıbrıs Türk Derneği başkanı ve üyeleri, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Londra Temsilcisi Dilek Yavuz Yanık’ı dernek merkezinde ağırladı.
Yanık, konuşmasının sonunda, Başkan Yürüten ile dernek faaliyetlerine katkıda bulunan üyelere teşekkür etti. Derneğin yaşlı üyeleri, özellikle eşdeğer puanları, KKTC’ye kesin dönüş, genç üyeleri ise askerlik konularında Yanık’a, sorular yönelttiler. Yanık, her zaman Temsilcilik olarak vatandaşlarının yanında olduklarını ve bu tür karşılıklı ziyaretlerin oldukça yararlı olduğunu vurguladı.
İki saati aşkın süren ziyaret sırasında, vatandaşlarla biraraya gelen Yanık çifti, dernek çalışmaları hakkında da bilgi aldı.

Berlin’de 1922 yılında, Ermeni terörüne kurban giden, Ittihat Terakki Cemiyeti Umumi Merkezi üyesi ve Osmanlı Devletinin Teskilati Mahsusa Sefi (Milli Istihbarat Teşkilati-MIT) Dr. Bahaeddin Şakir Bey ve Trabzon eski Valisi Cemal Azmi Bey’in Türk Şehitliği’nde mezarlarının unutulduğu ortaya çıktı.
Milliyet Gazetesi ile Soykırım ve Terörizm araştırmacısı, Lahey Türklere Soykırımları Araştırma Vakfı Başkanı Dr’in birlikte başlattıkları çalışma, Berlin Türk Şehitliği’nde yatan devlet büyüklerimizin hakettikleri şekilde anılmadığı tespit edildi. Berlin’de 1922 yılında, Ermeni terörüne kurban giden, Ittihat Terakki Cemiyeti Umumi Merkezi üyesi ve Osmanlı Devletinin Teskilati Mahsusa Sefi (Milli Istihbarat Teşkilati-MIT) Dr. Bahaeddin Şakir Bey ve Trabzon eski Valisi Cemal Azmi Bey’in Türk Şehitliği’nde mezarlarının unutulduğu ortaya çıktı.
Berlin’de 1922 yılında, Ermeni terörüne kurban giden, Türk tarihinin iki büyük devlet adamı olan Dr. Bahaeddin Şakir ve Cemal Azmi Bey’e gereken ilginin gösterilmediğini kaydeden Sefa M. Yürükel “Türk tarihinin dönüm noktalarına hükmetmiş ve aldıkları tehcir kararıyla Türkleri soykırıma uğramaktan kurtarmış, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde başlatılan Kurtuluş Savaşı’na da coğrafik güvenilir bölge hazırlamış olan bu iki büyük insanın mezarlarının bu şekilde değil, birer anıt olarak bulunduğu mekana hükmetmesi gerekirdi. Suikast gününden bu tarafa, ne Türk yetkililer, nede bu konuda yeterli bilgisi olmayan Türk vatandaşlar tarafindan Berlin’de ki Türk Şehitliği’nde yatan bu iki büyüğümüze gereken ilgi maalesef gösterilmemiştir. Mezar taşları dahi okunmaz halde olan, adeta garipler mezarı gibi bir halde bırakılan bu iki şehidimizin, adları bile neredeyse silinmiştir. Böylesi bir durum biz Türkler açısından onur kırıcıdır” şeklinde konuştu.
Sefa Yürükel ile birlikte yaklaşık 1 aydır konuyla ilgili çalışma yapan Milliyet Gazetesi, Berlin’de şehit edilen Talat Paşa’dan yaklaşık 1 yıl sonra yine Ermeni terörüne kurban giden Dr. Bahaeddin Şakir ve Cemal Azmi Bey’lerin mezar taşlarının yenilenerek, hiç olmazsa ebedi istirahatlerinde isimlerine yakışır bir mekanda bulunmaları için harekete geçti. Berlin gezisinde Milliyetle birlikte Berlin’deki Şehitlikte incelemelerde bulunan Sefa M.Yürükel şehitlere sahip çıkılması için Berlin’deki Türk toplumunu harekete geçmesini istedi.
Konuyla ilgili araştırmalarını aktaran Sefa Yürükel “Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’na Almanların yanında girme kararına zorunlu olarak imza atan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurcularından Talat Paşa ile aynı dönemde Dr. Baheaddin Şakir Bey Teşkilatı Mahsusa Şefi olarak, Cemal Azmi Bey’de Trabzon Valisi görevinde bulunuyordu. Osmanlı Ordularının cephelere kaydırılmasını fırsat bilerek, Anadolu’da İtilaf Devletleri desteğiyle silahlı çatışma başlatan Ermeni örgütlerine karşı önlem almak zorunda kalan Osmanlı yönetimi, tartışmaları halen devam eden 1915 Tehcir (Göç) Yasası’yla, Doğu Anadolu’daki Ermeniler’i etkisiz kalacakları bölgelere göç ettirdi. İmparatorluk savaşta iken düşmanla işbirliğine girip isyan eden Ermenilerin, Anadolu ve Kafkasya topraklarında Müslüman ve Türkleri soykırıma uğratmaları nedeniyle, vatan savunması yaparak zorunlu Ermeni tehcirinde rol oynayan, Dr. Baheaddin Sakir Bey ile Cemal Azmi Bey’de Ermeni terör hücreleri tarafindan hedef seçilerek, Berlin’de 1922 yılında planlı bir suikast sonucu şehit edildi” dedi.
Berlin’de 1922 yılında, Ermeni terörüne kurban giden, Ittihat Terakki Cemiyeti Umumi Merkezi üyesi ve Osmanlı Devletinin Teskilati Mahsusa Sefi (Milli Istihbarat Teşkilati-MIT) Dr. Bahaeddin Şakir Bey ve Trabzon eski Valisi Cemal Azmi Bey’lere son veda. Dr. Bahaeddin Şakir Bey ve Trabzon eski Valisi Cemal Azmi Bey’lere başuçlarında bekleyen eşlerinden cenaze öncesi son bir vedanın fotografı tarihe bu kare ile geçti.

WASHINGTON Milliyet
Amerika’nın saygın gazetelerinden The Wall Street Journal’da dün Türkiye’yle ilgili yer alan yazıda, Ergenekon soruşturmasının başta muhalif basın olmak üzere diğer iktidar karşıtlarını susturmak için kullanıldığı yorumu yapıldı.
The Hudson Institute’un kıdemli analisti ve Avrasya Politikaları Merkezi Direktörü Zeyno Baran’ın gazetedeki yazısında, “AKP muhaliflerinin cep telefonu konuşmalarının basına sızdırılması ülkede bir korku iklimi yarattı. Liberaller ülkenin bir polis devletine dönüşeceği endişesi taşıyor, sağlıklı demokrasi kurumu yavaş yavaş zedeleniyor” şeklindeki ifadeleri dikkat çekti.
Bu görüşe destek olarak da, pek çok üst düzey askeri yöneticinin ve hükümet karşıtlarının görüntü ve ses kayıtlarının Youtube’da yayımlanması gösterildi.
Yazıda, sanıkların eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve işadamı Rahmi Koç gibi isimlerle yaptıkları konuşmaların da yer aldığı Ergenekon iddianamesi bir Soljenitsin romanına benzetilirken, “Hükümeti eleştiren pek çok isim iddianame sayesinde takip altında oldukları mesajını aldılar” görüşüne de yer verildi.
Film senaryosu gibi
Türkiye’nin çoğunluğunun bu tip gizli silahlı şebekelerin ortadan kalkmasını istediğine dikkat çekilen yazıda, “Ama davanın zamanlaması ve iddianamenin film senaryosu niteliği, AKP ve yandaşlarının kapatma davasını açan cepheye hukuk alanında gözdağı verdiği şeklinde yorumlandı” vurgusu yapıldı.
Yazısında, Ergenekon davasının bu haliyle yanıttan çok soru ürettiğini belirten Zeyno Baran, iddiaların kanıtlanması halinde AKP’nin cesareti konusunda büyük başarı olacağını, ama davanın bir gösteriye dönmesi halindeyse Türk demokrasisi ve hukukun üstünlüğü hakkında endişelerin artacağını savundu.
Baran ayrıca, Cumhuriyet gazetesinin de iddianamenin hedefinde olduğunu, gazetenin üst düzey yöneticilerinin telefonlarının dinlendiğini, Washington muhabiri’nin ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin ofisine yaptığı ziyaretin iddianamede yer aldığını, İlhan Selçuk’un da “terör örgütü üyesi olmaktan” sorgulandığını hatırlattı.

METİN ÖZKAN
BU sözler dünyaca ünlü İsveçli araştırmacı, gazeteci, yazar Jan Myrdal’a aittir.
Myrdal, “İsveç parlamentosunda sözde Ermeni soykırımının tanınması yönünde 600’den fazla araştırmacının kararın kabulünü istemesi tam bir palavradır” diyor.
Mustafa Kemal Atatürk’ün, Yunan işgali sırasında iç düşmanları dış düşmanlardan daha tehlikeli bulduğu için söylediği, “Kahramanı kadar gafili de, haini de çok bir milletiz” sözlerini bir kez daha hatırlayalım lütfen…
Atatürk’ün bu teşhisi ne yazık ki günümüzde hala geçerliliğini koruyor.
Yabancı çıkarları için mürekkep tüketen yazarlar…
Türkiye’yi bölmek isteyenlere destek olan ahlaksızlar…
Üç kuruşluk menfaat için milletini satan düzenbazlar, her devirde olduğu gibi bugün de ortalıkta kol geziyorlar.
Ve ağızlarından akıttıkları salyalar ile ABD’ye, Avrupa’ya yalakalık yapan bu kalemşörler “Ermeni soykırımını tanıyalım” diye nutuklar atarken, Türklerin soykırım yapmadığını savunmak İsveçli yazara kalıyor.
Büyak açmaz!
Ermenilerİn 1915 olaylarına ilişkin faaliyetleri, 60’lardan bugüne yoğunluğunu artırarak devam etti.
Türkiye ise, hangi iktidar olursa olsun, bugüne değin Türk halkına, yani içe dönük propagandanın dışında pek bir şey yapmadı.
Soykırımı savunanlar, yıllarca savaş koşullarını ve bir devletin kendisi için tehlike olarak gördüğü bir duruma karşı geliştirdiği egemenlik refleksini yok saydı.
Türkiye, kendisine yöneltilen suçlamalara karşı tutarlı bir tavır sergileyemediği gibi, ne batılı ülkelerin olaylara ilişkin tutumunu sorgulayabildi, ne de 70’lerdeki terör saldırılarının hesabını sorabildi.
Bugün gelinen noktada, gerek tek kutuplu dünyanın bilinen koşulları, gerekse yıllardır peşinde koştuğumuz Avrupa Birliği koşullarından birisi olarak dayatılan “soykırım” suçlaması Türkiye’yi büyük bir açmazla karşı karşıya getirmiş bulunuyor.
1965’den bu güne kadar toplam 19 ülke sözde soykırımla ilgili iddiaları kabul etti.
Bu ülkelerde, sözde soykırımla ilgili tasarılar en çok 2005 yılında onaylandı.
Sözde Ermeni soykırımını kabul eden ülkeler ve kabul ettikleri yıllar şöyle:
Uruguay: 1965-2004-2005, Kıbrıs Rum Kesimi: 1982, Arjantin: 1993 – 2003 – 2004 – 2005 – 2006 – 2007, Rusya: 1995- 2005, Kanada: 1996 – 2000 – 2004, Yunanistan: 1996, Lübnan: 1997- 2000, Belçika: 1998, İtalya: 2000, Vatikan: 2000, Fransa: 2001, İsviçre: 2003, Slovakya: 2004, Hollanda: 2004, Polonya: 2005, Almanya: 2005, Venezüella: 2005, Litvanya: 2005, Şili: 2007.
Bu gidişle sırada galiba Türkiye var!
Lozan Konferansı’na katılan Ermeni temsilcisi Boğos Nubar, Türkiye’de o gün 280 bin Ermeni olduğunu, 700 bin Ermeni’nin başka ülkelere göç ettiğini söylemiştir.
Yani aslında katledildiği söylenen Ermenilerin rakam olarak 1 milyon kişi olduğu iddiaları da bu açıklama ile başlı başına bir palavra olarak tarih sayfasında yerini almıştır.
Bu savaş, kültürel bir yakınlığı yok sayma pahasına kültür yollu devam eden bir savaştır artık.
Ermeniler 1000 kitap mı yazmış bu sözde soykırım hakkında, bizim de 1000 kitap, 1000 yazı, 1000 şiir yazıp “Hayır, öyle olmadı!” dememiz gerekiyor.
Tarih bilinci oturmuş ve Osmanlı’nın kıtalararası tavrına dikkat kesilmiş bireyler olarak, atalarımızı böyle bir mağduriyetin altında bırakmamız doğru değildir!
Bunun yükümlü bilincidir, bizde karşı koyuşa sebebiyet veren…
Unutmayalım ki engeller aşılmak içindir, takılmak için değil!

ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Matthew Bryza’nın Ermeni işgali altındaki Azerbaycan toprağı olan Yukarı Karabağ’da çözümün referandumdan geçeceğine ilişkin açıklaması bölgeyi karıştırdı.
ABD Dışişleri yetkilisi Matthew Bryza, Moskova’da Azeri ve Ermeni bakanlarla görüştü.
Bryza’nın açıklamalarına tepki gösteren Azerbaycan medyası, “Bryza ayrılıkçı bölgeleri sevindiren açıklama yaptı.” eleştirisi getirirken, Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı Dışilişkiler Bölümü Başkanı Novruz Memmedov, Karabağ’da öne sürülen referandumun ancak 15-20 yıl sonra yapılabileceğini bildirdi. Memmedov, “Referandum ancak Ermenistan işgalindeki 7 yerleşim alanının geri verilmesi ve buralardan göçe zorlanan insanların topraklarına geri dönmeleri durumunda yapılabilir.” dedi. Gürcistan’a bağlı ayrılıkçı bölge Abhazya’nın lideri Sergey Bagaşp ise Amerikalı yetkilinin açıklamalarına çok sevindiğini ifade etti. Bagaşp, Yukarı Karabağ’ın yanı sıra ayrılıkçı bölgeler Abhazya ve Güney Osetya’nın statüsü için Kosova modelinin uygulanabileceğini söyledi. Bagaşp, “Bryza’nın açıklamalarını destekliyorum. ABD’nin Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlığını öngören referandum sonuçlarını da kabul etmesi için çağrıda bulunuyorum.” diye konuştu. Eski Sovyetler Birliği topraklarında bağımsızlık ilan eden ve tanınmayan 4 bölge bulunuyor. Yukarı Karabağ, Moldova’ya bağlı çoğunluğu Rus olan Transdinyester, Gürcistan’a bağlı Rusya himayesindeki Abhazya ve Güney Osetya, Kosova’nın 17 Şubat’ta bağımsızlığını ilan etmesinden sonra kendilerinin de tanınmasını istiyor.
Azerbaycan Dışişleri Bakanı Elmar Mamedyarov ile Ermenistan Dışişleri Bakanı Adward Nalbandiyan, önceki gün Rusya’nın başkenti Moskova’da Bryza ile birlikte kapalı kapılar adında bir araya gelmişti. Karabağ ihtilafının çözümü için Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) bünyesinde kurulan Minsk Grubu’nun eşbaşkanı olan Matt Bryza, toplantının ardından yaptığı açıklamada, Yukarı Karabağ üzerinde varılacak herhangi bir anlaşmayla ilgili referandumun niteliğinin en önemli unsur olacağını ve bunun şartları üzerinde hâlâ çalışıldığını belirterek, “Bu, tamamıyla oylamanın nasıl yapılacağına bağlı.” demişti. Anlaşmanın tüm unsurları belirleninceye dek hiçbir şey üzerinde uzlaşıya varılamayacağını da vurgulayan Bryza, “Onların uzlaşma için bir yol bulup bulamayacaklarını tahmin edebilmek imkansız. Umarız bulurlar. Eğer bir uzlaşma ihtimali olduğuna inanmasaydık, bu süreci sürdürmemizin bir anlamı olmazdı.” diye konuşmuştu. Azeri Bakan Mamedyarov da görüşmeden sonra yaptığı açıklamada, “Eğer ortak bir zemin bulduğumuzu hissedersek, o zaman hiçbir şey imkansız değil.” demişti. Moskova’nın girişimiyle yapılan toplantıya, diğer eşbaşkanlar Rus ve Fransız diplomatlar da katılmıştı. Azerbaycan, Karabağ’ın statüsüyle ilgili görüşmelerin başlamasından önce Ermeni gönüllülerin Karabağ’dan ayrılmasını ve 1 milyon Azeri mültecinin bölgeye geri dönmesini istiyor.
AGİT Minsk Grubu, Karabağ sorununun çözümü için kuruldu. Ancak grubun yürüttüğü görüşmelerden bugüne kadar bir netice alınamadı. Ermenistan, 1991’den itibaren Azeri topraklarının yüzde 20’sini işgal etti. Çatışmalarda 30 bin kişi hayatını kaybetti. Bir milyon Azeri, göçmen durumuna düştü. İki ülke arasında 1993’te ateşkes imzalanmasına rağmen sınır bölgesinde karşılıklı açılan taciz ateşi sonucu onlarca asker ve sivil hayatını kaybetti.
Moskova, Cihan
03 Ağustos 2008, Pazar

| 02/08/2008 21 : 12
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Ankara’da yaşayan Türkmenler, peşmergelerin Kerkük’teki katliam provasını protesto etti. ITKYD Ankara Şube Başkanı Mahmut Kasapoğlu, Dışişleri Bakanı Ali Babacan’a gönderdiği mektupta; AKP’nin politikasına ve çapulcuların şımartılmasına tepki gösterirken, eyleme katılanlar da slogan attı.
Türkmenler ayakta
IKDP önünde gerçekleştirilen eyleme katılan Türkmenler, Kerkük’te yaşananlara seyirci kalınmamasını isteyerek, AKP iktidarının Irak politikasına tepki gösterdi.
Ankara’da yaşayan Türkmenler, peşmergelerin Kerkük’teki katliam provasını protesto etti
Haber: F. ERBOZ – S.YILMAZ
Kerkük’te meydana gelen bir intihar saldırısını bahane ederek Türkmen kurum ve kuruluşlarına saldıran peşmergelerin soykırım provası, Türkmenleri çileden çıkardı. Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği (ITKYD), IKDP Ankara Temsilciliği önünde Kerkük’te yaşanan olayları protesto etti. Ülkücü gençlerin de destek verdiği eylemde sık sık “Kerkük Türk’tür Türk Kalacak, Barzani şaşırma sabrımızı taşırma,” sloganları atıldı.
Türkiye devreye girsin
ITKYD Ankara Şube Başkanı Mahmut Kasapoğlu, yaptığı açıklamada, Dışişleri Bakanı Ali Babacan’a bir mektup yazarak, Türkmenlere yardım edilmesini istediğini anlatt. Kasapoğlu, “Peşmergeler, Türkmen kuruluşlara saldırarak malarını yağmalamıştır. Başta Kerkük olmak üzere kaçırılan Türkmenlerin can güvenliğinin sağlanması için Türkiye devreye girmeli” dedi. Kasapoğlu, AKP hükümetinin tutumunun Irak yönetimine karşı tutumunun saldırganlara cesaret verdiğini belirterek,, “Bu pısırık politikadan vazgeçilerek Türkmenlere sahip çıkılmalıdır” diye konuştu.
Kerkük işgal altında
Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği Başkanı Kemal Beyatlı, düzenlediği basın toplantısında, peşmergelerin, Türkmen kentini işgal ettiğini belirterek, dünyanın gözü önünde Kerkük’te ikinci bir Bosna dramı yaşanabileceği uyarısı yaptı Beyatlı, şunları kaydetti: “Şu anda Türkmen bölgeleri Kürt peşmergelerin işgali altındadır. Bu kaosa son vermek ve ikinci bir Bosna’yı yaşamamak için, BM ve NATO güçlerinin Kerkük’e gelmesini istiyoruz. Ayrıca Afganistan’a, Lübnan’a ve dünyanın birçok ülkesine barış gücünü gönderen Türkiye’nin de barış gücünü Kerkük’e göndermesini
istiyoruz.”
Kentte tansiyon yükseliyor
Federal Irak Parlamentosu’nda salt çoğunluğun oyu ile 22 Temmuz’da kabul edilen yerel seçimler yasa tasarısını protesto eden peşmergelerin ardından Kerkük’teki Araplar da sokaklara çıkarak, yasaya tepki gösteren ve Kürt yönetimine bağlanmak isteyen Kerkük meclisindeki Kürt grubunu protesto etti. Havice’de toplanan Araplar, Kerkük’ün siyasi geleceğine bütün grupların uzlaşmasıyla karar verileceğini söyleyerek, Kürt grupların Kerkük konusundaki tutumuna tepki gösterdi. Çeşitli pankartların açıldığı gösteride, provokatif gruplar için geniş güvenlik önlemleri alındı.Kürt gruplar, önceki gün Kerkük İl Meclisi Başkanlığı’na kentin Kürt yönetimine katılmasını öngören bir başvuru sunmuştu. Hatırlanacağı gibi, peşmergeler Türkmenlere yönelik katliam provası yapmıştı.
Türkmen kimliği asla silinemez
Türkmeneli Öğrenci Birliği, Kerkük’te Türkmenlere karşı yapılan saldırılara sert tepki gösterdi. Birlik tarafından yayınlanan bildiride, kentte kontolü elinde bulunduran peşmergelerin Türkmenlere işkence yaptıkları belirtilerek, Irak yönetimi eleştirildi. Bildiride şöyle denildi, “Protesto için Türkmen mahallesinin seçilmesi, övde gösterisi yapma, Kerkük’ün Kürt olmayan çoğunluğunu sindirme, korkutma ve yıldırma amacıyla açıklanabilir. Olaylarda Türkmen kuruluşlarına saldıranlar yakalanmazken, ITC Başkanlık bürosunu korumakla görevli Türkmen koruma görevlileri peşmergeler tarafından tutuklanmıştır. Irak hükümeti, Kerkük’te kurulan bu tezgaha seyirci kalmaktadır. Bu olanların müsebbibi olan KDP ve KYP’yi Kerkük’ün tarihi Türkmen kimliğinin asla silinemeyeceğini anlamaya davet ediyoruz” denildi.

İrfan ÜLKÜ
Önümüzdeki günlerde Azerbaycan ve Ermenistan Dışişleri Bakanlığı yetkilileri Karabağ sorunuyla ilgili bir toplantıda bir araya gelecekler. İlk bakışta pek dikkat çekmeyen rutin görüşmeler süreci içinde değerlendirilebilir bu toplantı. Zaten bugüne kadar iki ülkenin cumhurbaşkanları da rahmetli Haydar Aliyev’den bu yana yılda bir ya da iki kez sonuçsuz zirvelerde bir araya geliyorlardı. Çünkü Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan topraklarından çekilmeye niyeti yok, dahası burada uydu bir bağımsız devlet kurmak amacıyla çalışmalar yapıyor. Eski Sovyet dünyasının yeni uyuşturucu baronları, PKK üsleri ve nihayet önemli bir Rus askeri varlığı bulunuyor Ermeni işgali altındaki Karabağ’da.
Ne var ki bu son görüşme günlerindeki bir madde nedeniyle diğerlerinden ayrılıyor: Karabağ’a uluslarararsı barış gücü getirilmesi. Bu konu ilk kez AGİT tarafından gündeme getirilmişti. Tıpkı Bosna, Kıbrıs gibi ülkelerde B. M.’nin oluşturacağı askeri barış güçlerine benzer uygulama, Batı’dan AB ve ABD’den bir süredir destek görürken, Moskova kendi askerlerinin de katılması koşuluyla net tavır sergilemese de belli bir esneklik gösteriyor. Türkiye ise Kafkasya’daki Büyük Oyun’da artık SSCB’nin dağılışını izleyen yıllardaki gibi “büyük oyuncular” arasında sayılmıyor. Oysa Bakü-Tiflis-Ceyhan gibi önemli bir enerji yolunun yanı sıra çeşitli doğalgaz ve enerji projelerinin hayata geçmesinde önemli rol oynayan Türkiye Karabağ’daki olası kritik gelişmelerle ilgilenecek yerde Ermeni kapısının açılması için çalışmalarını yoğunlaştırmış durumda. Kendisini barış havarisi gibi göstermeye çabalarken sürekli maskesini yere düşüren Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan, Türkiye’nin kapının açılması ve Ermenistan’la barış sürecine girilmesi isteğini “Ankara’nın tavizi” olarak değerlendirmiş. Genel olarak Erivan yönetimi Türkiye’yi bu konuda çözeceğini ya da dize getirebileceğini düşündüğünden olacak yıllardır aynı taktiği uyguluyor. Türkiye’nin ve Ermenistan’ın dışişleri heyetleriyse iki yıldır İsviçre’de gizli gizli buluşup görüşmeler yapıyorlar. Neden ve hangi gerekçeyle kimsenin bilgisi yok, sanki Suriye-İsrail barış görüşmelerini anımsatan bir coğrafi dekor içinde gerçekleşen bu görüşmelerden sonra Ankara’nın örneğin uçuşlar ve benzeri bazı konularda açıklama yapmadan Ermenistan’da bize göre, “Türkiye’yi kendi amaçları yönünde yoğurmak ve Bakü karşısında yandaş değil de tarafsızlaştırmak” için yürüttükleri diplomatik operasyon yönünden oldukça önemli tavizler verdiğine tanık oluyoruz.
Buna karşılık Başbakan Erdoğan’ın Bakü’deki Türk Kurultayı ve son Almanya gezisindeki Karabağ ile ilgili açıklamaları Dışişleri’nin yürüttüğü
Ermenistan diplomasisiyle taban tabana karşıtlık gösteriyor.
Neyse… Son gelişme konusunda Ankara’nın net tavır koyması gerekiyor. Bu tavır Batı ve Rusya tarafından desteklenen Ermenistan’ın işgal ettiği Karabağ’dan çekilmesi için Barış Gücü’ne karşı çıkması şart. Çünkü böyle ters bir gelişme değil barışa hizmet etmek, Kafkaslar’daki yangını daha da ateşlemekten başka işe yaramaz. Bununla da kalmaz, Türkiye’nin “Bakü ile yola devam, ama Erivan’a da selam” şeklinde özetlenecek diplomasisine darbe de vurur. Ayrıca o Barış Gücü’ne Türk askerinin katılması da önlenecektir.
Büyük güçlerin Kafkasya sahnesinde daha güçlü olmak için yalnızca ekonomi ve diplomasi yeterli olmuyor.

3 Ağustos 2008
Uğur ERGAN / ANKARA
|
|
Kerkük İl Meclisi’nin, kentin Kürt bölgesine bağlanması kararı almasından sonra yerel Kürt televizyonlarında, “AKP Hükümeti’nin bu karara tam destek verdiğine” dair iddialar Türkmenleri kızdırdı. Irak Türkmen Cephesi (ITC) Türkiye Temsilcisi Ahmet Muratlı, Kerkük’teki gelişmelerin tehlikeli boyuta ulaşmaya başladığını dikkat çekerek, Hürriyet’e şunları anlattı:
“Yerel Kürt televizyonları son derece asılsız ve çirkin bir propaganda başlattı. Bu yayınlarda, ’AKP, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmazsa bize Kerkük’ün Kürt bölgesine bağlanacağı sözünü vermişti. AKP kapatılmadığına göre, Türk Hükümeti’nin şimdi bu sözü ne zaman yerine getireceği merak ediliyor’ yorumları yapılıyor. Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın bu iddiaların gerçekle ilgisi olmadığını açıklamasına rağmen bu yayınlar aralıksız devam ediyor.”
Oldu bittiyle çözülmez
Muratlı, Kerkük konusunun sadece Irak’ı değil, bölgeyi ve Irak’ın komşularını da yakından ilgilendirdiğini ifade ederek, şöyle devam etti: “Kerkük sorunu, böyle oldu bittiyle çözülemez. Aksine bölgede gerginliği daha da artırır. Bunun için çok dikkat etmek gerekir. Irak Ulusal Meclisi’nin bu tehlikeyi görüp, Kerkük İl Meclisi’nin kararını ciddiye almayacağını umuyoruz. Türkmenler olarak Kerkük’te, Arap ve Kürt kardeşlerimizle birlikte yaşamak istiyoruz. Tek bir Irak’ın vatandaşları olarak, ülkemizin her yerinde rahatça dolaşmak, çalışmak, ülkemizin doğal zenginliklerini eşitçe paylaşıp, huzur ve refah içinde yaşamayı arzuluyoruz. Hoşgörü, Irak’ı oluşturan tüm unsurlar için çok büyük önem taşıyor.”
Dışişleri yalanlamıştı
Dışişleri Bakanlığı, Kerkük İl Meclisi’nin aldığı karardan sonra şu açıklamayı yapmıştı: “Irak’ta bazı yerel ve bölgesel TV kanallarından yapılan yayınlarda bu girişime Türkiye’nin itirazı olmadığına dair iddialar da yayımlanmaktadır. Türkiye her zaman Irak halkını oluşturan tüm toplum kesimlerinin ahenk içinde birlikte yaşamalarını sağlayacak siyasi uzlaşı çözümlerini desteklemiştir. Kerkük’ün de tüm kesimlerinin Irak’ın bütünlüğü içinde adil ve dengeli bir şekilde temsil edildiği özel bir statüyle yönetilmesi gerektiğini savunmuştur. Bu politikamızda herhangi bir değişiklik yoktur ve olması da söz konusu değildir.”

Nergis DEMİRKAY ANKARA
Erivan-Ankara arasında yeni yönetimle başlayan olumlu hava etkisini eğitimde de gösterdi. YÖK, Nevşehir Üniversitesi bünyesinde Ermeni Dili ve Edebiyatı Bölümü kurulmasına izin verdi..
Ermenistan’da seçimlerin ardından koltuğa Sarkisyan’ın oturmasıyla başlayan yeni sürece Ankara da bir yenisini ekledi. YÖK, Nevşehir Üniversitesi bünyesinde Ermeni Dili ve Edebiyatı Bölümü kurulmasına izin verdi. Türkiye, soykırım iddialarına karşı Ermenistan’ı ortak tarih komisyonu kurmaya ikna etmeye çalışırken, diğer yandan da aktif diplomasisini sürdürüyor. Erivan’a uçak seferi başlatan Ankara, eğitim açılımı da gerçekleştiriyor. Dışişleri’nin de görüşünü alan YÖK, Nevşehir Üniversitesi bünyesinde Ermeni Dili ve Edebiyatı Bölümü kurulmasına izin verdi. Talep Nevşehir Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Metin Hülagü’den geldi.
2009’DA AÇILACAK
Üniversitelerarası Kurul’un bu yöndeki teklifi ise 3 Temmuz’da yapılan YÖK Yürütme Kurulu’nda ele alındı. Toplantıda Nevşehir Üniversitesi bünyesinde, Ermeni Dili ve Edebiyatı, İbrani Dili ve Edebiyatı, Yunan Dili ve Edebiyatı ile Arap Dili ve Edebiyatı bölümleri kurulması uygun bulundu. Karar bir yazı ile Nevşehir Üniversitesi’ne bildirildi. Metin Hülagü, “Attığımız bu adım Dışişleri’nin de önünü açacaktır. İlişkilerdeki havayı yumuşatacak. En önemlisi Türkiye’nin bu konuda uzman ihtiyacını giderecek” dedi. Ermeni sorunu konusunda sürekli sertlik politikası izlendiğinden şikâyet eden Hülagü şöyle devam etti: “Kapıları kapatmak sorunu çözmüyor. Yazıp, çizmek, lobi yapmak, diyalogcu bir yaklaşım, daha akademik bir duruş sergilemek gerek. Üniversitelerimizde Ermenice ve İbranice çalışan çok fazla uzman yok. Arşivler açılsa kim inceleyecek? Onları inceleyecek donanımlı uzmanlara ihtiyaç var.”

M. Mete Göknel
1 Agustos 2008
Türkiye, 17-20 Temmuz 2008 tarihleri arasında 21. yüzyılın en önemli konusu olan “enerji güvenliği” konusunda İsrail, Rusya Federasyonu (RF) ve Hindistan’dan gelen misafirlerini ağırladı. Konu, RF’nun Karadeniz’e çıkan ve Hazar Havzası petrol ve doğalgazının yeni rotası ile ilgili idi. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı H. Güler, İsrail Altyapı Bakanı B. Ben Eliezer, Hindistan Ulusal Güvenlik Danışmanı Narayanan ve Gazprom Başkan Yrd. A. Medvedev’in görüşmelerini ele almadan önce, Türkiye, bölge boru hatları ve bölge ülkelerinin politikalarına kısaca değinmekte fayda görülmektedir.
Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı’nın da (ITP) İskenderun Körfezi’nde olması nedeniyle, bölge enerji kaynaklarını Türkiye üzerinden uluslararası pazarlara iletmek ve ülke ihtiyacını karşılamak için 1992 yılından bu yana sarf edilen çabalar sonucu oluşturulan Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) petrol boru hattı ile bu bölgeye Doğu Akdeniz’de bir “Rotterdam” hüviyeti verilmesi amaçlanmıştır. Ancak, Körfez ve Irak savaşları sonucu ITP 1990 yılından bu yana bazı yıllar ya işletilememiş ya da düşük kapasitede petrol sevkıyatı yapılmıştı. Irak’ın ABD tarafından işgali sonrası, tam kapasitede işletilmesi beklenen boru hattında beklenenin tam aksi, 2003 öncesi değerlere dahi ulaşılamamıştır. Yaklaşık 20 yıldan bu yana faal olmayan Kerkük-Hayfa petrol boru hattının yeniden devreye alınma planları ve yürütülen çalışmalar ve Irak’ın faal olan körfez hattı göz önüne alındığında, ITP’nin yakın tarihte istenen kapasitede çalıştırılamayacağı da anlaşılmaktadır.
Karadeniz’e inen petrolün, uluslararası pazarlara çıkışta tek yolu olan Türk Boğazlarından geçişindeki mevcut kısıtlar, 1992 yılından buyana RF ve bu bölgede faaliyette bulunan uluslararası petrol kuruluşlarını yeni rota arayışlarına yönlendirmiştir. Trakya geçişi (İğneada-İbrikbaba), Karadeniz-Akdeniz (Zonguldak-Ceyhan) rotaları üzerinde yapılan çalışmalara özel bir kuruluşun yapım iznini aldığı Samsun-Ceyhan rotası da ilave olmuştur. Ancak bilindiği gibi, petrol boru hattının yapılabilirliği throughput/yükleme, doğalgaz borun hattının yapılabilirliği ise GSA/gaz satış anlaşmasına bağlıdır. Bu anlaşmalar olmaksızın, boru hattı finansmanı ve yapımı mümkün olmamaktadır. Ordu (Ünye)-Ceyhan boru hattı yükleme anlaşması için RF ve Kazakistan kamu ve özel petrol kuruluşları ile bugüne kadar yapılan görüşmelerde olumlu bir sonuç alınamamış, RF’nun Zonguldak Rafineri ve terminal girişimine Hükümetin olumsuz yanaşması sonucu RF, Bulgaristan ve Yunanistan ile Burgaz-Dedeağaç petrol boru hattı yapımın için anlaşmaya varmıştır.
Türkiye-İsrail arasında Akdeniz’e döşenecek boru hatları ile petrol, doğalgaz ve su taşımacılığı görüşmeleri de bu tarihlerde başlamıştır. Başbakan Erdoğan’ın Mayıs 2005’teki İsrail gezisi sırasında gündeme gelen proje, Ceyhan’ı İsrail’in Aşkelon (Ashkelon) limanına bağlayacak, petrol, gaz, su, fiber optik kablo ve elektrik hattı taşıyacak bir boru demetidir. Daha sonra, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler’in 2006’daki İsrail ziyaretinde, İsrail Altyapı Bakanı B. Ben Eliezer ile 13 Aralık’ta imzaladığı mutabakat zaptı, yeni boru hattı projesinin İsrail’in Akdeniz kıyısındaki Aşkelon limanı ile Kızıldeniz’deki Elat (Eilat) limanı arasında 1969’da tesis edilmiş olan Süveyş Kanalı’nı by-pass eden 254 kilometrelik 42 inç çapında 60 milyon ton/yıl kapasitedeki boru hattının da kullanımını gündeme getirmiştir.
17-21 Temmuz 2008 tarihlerinde yazılı ve görsel medyaya yansıyan görüşme notlarında, İsrail’in RF ile görüşerek, Mavi Akım doğalgaz hattının Akdeniz’e ve oradan da İsrail’e uzatılmasını talep ettiği anlaşılmaktadır. Hızlı bir gelişme gösteren ve enerji ihtiyacı aynı oranda hızlı artan Hindistan ise RF ile görüşmelerinde IOC-Hindistan’ın ortak olmayı planladığı Ordu-Ceyhan hattına RF’nun petrol yüklemesi yapmasını, bu hattın Aşkelon’a uzatılmasıyla, Elyat limanından petrolü alıp Hindistan’a sevk edilmesinin planlandığı anlaşılmaktadır. Hindistan’ın devreye girmesi, alım garantisi açısından Ordu-Ceyhan hattının hayata geçirilmesinde stratejik önem taşımaktadır. Bakan Güler tarafından “Barış Projesi” olarak adlandıran rotadan, Türkiye de İsrail’e su ve fiber optik iletişim kablosu bağlantısı yapmayı planlamaktadır.
Planlanan bu boru hatları demetine teknik ve stratejik yönlerden bakıldığında ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır;
1. Petrol ve LNG gibi enerji kaynakları “ilk dolum/yükleme” merkezlerine “ticari ve stratejik” önem kazandırmaktadır. İlk dolum sonrası ara terminal ve boru hatları ile aktarım, ilk merkez olmanın önemini taşımamaktadır. Bu nedenle ITP ve BTC hatları ayrı bir öneme haizdir. Ceyhan’a ITP ile bağlanmış Irak petrolleri, BTC’nin mevcut yapısı ve geliştirilerek bağlanacak Hazar petrolleri, ulusal doğalgaz şebekesinin geliştirilmesiyle Gazprom-RF’nun tesis edebileceği LNG Train, Karadeniz’e inen RF ve Kazakistan kaynaklı petrollerin iletilmesini sağlayacak boru hattı, Ceyhan’ı çok önemli bir enerji merkezi durumuna getirecek ve Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de önemli bir konuma taşıyacaktır. İsrail’e boru hatları ile aktarılacak her türlü enerji kaynağı, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin konumunu zayıflatacak ve/veya İsrail ile paylaşmasını gerektirecektir. Bazılarının söylediği gibi “petrolün Ceyhan’dan geleceği, bunun da Türkiye’yi önemli bir istasyon yapacağı” sözleri, ana istasyon olmayı transfer istasyonluğuna yeğlemek olmaktadır. Bu safhada bu paylaşımın, ülke menfaatlerine aykırı olacağı düşünülmektedir.
2. Yıllık 710 milyon metreküp ulusal üretimi olan İsrail, Mısır’la Nisan 2007’de yaptığı 20 yıllık anlaşma sayesinde, Mısır’ın Al-Arish bölgesinden Aşkelon’a uzanan bir doğalgaz boru hattı ile gaz alımını sağlamıştır. Yaklaşık 7,2 milyon nüfusu olan İsrail’in, ABD işgali nedeniyle Irak’la gelişen ilişkileri ve Irak’ın gaz kapasitesi göz önüne alındığı takdirde, çok daha ucuza mal edeceği Irak gazı varken, oldukça pahalı bir çözüm olan RF gazını ne yapacağı soru işaretidir. Boru hattının İsrail ucunda tesis edilecek bir LNG Üretim Tesisi/LNG Train, Akdeniz ve Avrupa pazarında Türkiye’nin elde edeceği maddi ve stratejik kazancın İsrail’e devredilmesi olacaktır.
3. Enerji, ülkelerin ulaştırma, üretim, savunma ve toplumun yaşamsal ihtiyaçlarının karşılanması için vazgeçilmez bir unsur ve ülkelerin kalkınmasının belirlenmesinde de bir ölçüt olmakla birlikte, kaynakların alternatifleri vardır. Ancak, yaşam için çok daha önemli ve olmazsa olmaz bir unsur da, yaşamın kaynağı olan su ve bu kaynağa sahipliliktir. Su, alternatifi olmayan, yaşamsal öneme haiz bir maddedir. Suyun sahip olduğu bu vazgeçilmez önemden hareketle, bulunduğumuz Bölge içindeki diğer bir sorun da insanların kullanılabilir/içilebilir “su” ile ilgili sorunlarıdır.
Hâlen bölgedeki su varlığı ortalama 1,500 metreküp/kişi/yıl mertebesindedir. Dünya ortalaması ise 7,600 metreküp/kişi/yıldır. Bölgede “Su Yönetimi”nin iyi ve verimli olduğu da söylenemez.
Türkiye, bölgesinde her ne kadar 3,170 metreküp/kişi/yıl “yenilenebilir su kaynağına” sahip olan ülke olsa da, “kullanılabilir su kaynağı” olarak 1,430 metreküp/kişi/yıl seviyesindedir. Nüfus artışı, sahip olunan genç nüfus ( 0–35 yaş yüzde 50) ve bu nüfusun yaşam ve geçim ihtiyaçlarını karşılayacak zirai ve sanayi gelişme göz önüne alındığında, sabit olan su kaynakları çerçevesinde uygulanacak etkin, efektif ve ekonomik bir “su yönetimi” dahi, mevcut seviyenin altına düşülmesini önleyememektedir. Türkiye, mevcut kaynaklarıyla, Orta Doğu’nun su sorununa çözüm getirecek konumda değildir. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Güler, Tokat’ta yerel basına verdiği bir demeçte küresel ısınmanın yaşandığı günümüzde suyun petrolden daha önemli olduğuna dikkat çekerek, Türkiye’de boşa akan suları değerlendirmeleri gereğini vurgulamıştır.
Türkiye’nin sınır aşan suları, coğrafi konumu itibariyle, çok geniş bir alanı ve dolayısıyla nüfusu kapsamaktadır. Hâlen, Orta Doğu’da yeterli su kaynaklarına sahip ülke olarak Türkiye, stratejik bakımdan kuvvetli bir pozisyondadır. Bölgede Suriye ve Irak topraklarını sulayan ve bu coğrafyaya suyu getiren nehirler Türkiye’den doğmakta ve bu da Türkiye’ye kaynaklar üzerinde etkili bir kontrol sağlama olanağı vermektedir. Ancak, Brüksel’de Ekim 2004’te yayınlanan AB Komisyon Kurmayları Çalışma Belgesi’nde, bölge için Türkiye’nin “sınır aşan sularının” öneminin, önümüzdeki yıllarda artarak stratejik bir konuya dönüşeceğini vurgulamakta ve Fırat ve Dicle havzalarındaki baraj ve ilgili altyapı projelerinin daha önce bu konuda muhatap kabul edilmeyen İsrail ile Suriye ve Irak gibi komşu ülkelerin “su yönetimi” konusundaki işbirliğini öngörmektedir. Yukarıda bahse konu belge ve raporlarda, Türkiye’nin AB’ne katılmasının AB için yaratacağı karışıklık/sorunlar vurgulanarak, bu sular ve ilgili altyapının yönetilmesi için bir “uluslararası yönetim” oluşturulması gereği açık olarak belirtmektedir.
Yukarıda açıklanan nedenlerle, içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda, alternatifleri bulunabilecek “petrol veya doğal gazın” yerine alternatifsiz bir yaşam kaynağı olan “su” kaynaklarına hâkim olma stratejilerinin ve/veya kavgalarının hâkim olacağı zamanlar çok uzak gözükmemektedir.
Bunun bilincinde olunarak, Fırat ve Dicle sularının yanında, Akdeniz’e çıkan Seyhan, Ceyhan, Manavgat, Göksu gibi nehirlerin sularını fazla görerek “barış suyu” vb. projelerle ortaya çıkmak, bu ülkenin gelecek nesillerinin yaşam kaynağını riske atmak olacaktır.
Bu nedenlerden dolayı; İsrail ile birlikte yürütülmesi planlanan ve “Ceyhan’ın boru hatlarıyla Hindistan ve Uzakdoğu’ya bağlanacağı” sözleriyle pazarlanmaya çalışılan “Akdeniz Hattı”, ülke menfaatleriyle çelişmektedir.
Enerji kaynakları ve ihraç yolları ile bölgesel su kaynaklarını kontrol konuları, ülkenin enerji yatırımları, çevre ülkelerin kaynaklarını uluslararası pazarlara ulaştıracak boru hatları, enerji kaynağı temin için anlaşma konularının takip ve koordinasyonu, çoklu perspektiften ele alınmadığı takdirde sorunlar yaratabilecektir. Özellikle uluslararası enerji politikalarının gelişimi büyük önem kazanmaktadır. O nedenle, bu gibi konularda “Devlet Politikaları” oluşturmak için sadece ilgili bakanlık olan ETKB değil; Dışişleri Bakanlığı, Genel Kurmay Başkanlığı, Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlıkları, üniversiteler ve ilgili odalar özerk bir yapılanma altında organize olmalı ve çalışmalarını “Millî Güvenlik Kurulu” sisteminde siyasi iktidarların etkisinden bağımsız yürütebilmelidirler.
Ülkeyi yönetenlerin, Türkiye’nin jeopolitik ve jeostratejik konumunun bilincinde olarak, dış politikada, Türkiye’yi ve kazanımlarını her alanda öne çıkaracak, komşuları ile denge sağlayacak bir program ve strateji uygulamaları gerekli ve şarttır.
Dipnotlar
[1]Samsun-Çarşamba mevkiinde Temmuz 2007’de temel atılmış, ancak daha sonra terminal kurulum yeri yaklaşık 50 km doğuya, Ünye-Ordu mevkiine taşınmıştır.
[2]Bu hat, İsrail-İran ilişkilerinin yakın olduğu 1968 yılında yüzde50+yüzde50 ortak olarak kurulan bir şirket tarafından yapılmıştır. İran Petrollerinin Akdeniz’e çıkışını kolaylaştıran bir hat olarak planlanmıştır. Şah dönemi ardından bozulan İsrail-İran ilişkileri nedeniyle ortaklık kaldırılmıştır. 2003 yılında hat iki yönlü çalışacak şekilde düzenleme yapılmıştır. Böylece Akdeniz’e inen RF ve Hazar petrollerinin Süveyş Kanalı’nı by-pass ederek ve daha ucuza Kızıldeniz’e çıkması sağlanmıştır. Hatlar 42 inç çapında, 254 km uzunluğunda, Elyat-Aşkelon yönünde 3 pompa istasyonu mevcut olup 60 milyon ton/yıl kapasitede, Aşkeleon-Elyat yönünde 2 pompa istasyonu ve 20 milyon ton/yıl kapasitesindedir. Bu sistem, Aşkelon-Hayfa arasında 16/18 inç çapında 197 km. uzunluğunda bir hat ile Hayfa Rafineri’sini de beslemektedir.
[3]Ronit Morgenstern, “The Green Peace: Egypt-Israel Undersea Natural Gas Pipeline Plan Approved”, Newspaper Ma’ariv (Asaqim supplement), BBC Monitoring Middle East, 19 Nisan 2007.
[4]“Kişi Başına Düşen Kullanılabilir Su Miktarı (m3/kişi/yıl); Suriye 1,200, Lübnan 1,300, Türkiye 1,430, Irak 2,020, Asya Ortalaması 3,000, Batı Avrupa Ort. 5,000, Afrika Ort. 7,000, Dünya Ortalaması, 7.600” Bkz. Su Kaynakları, .
[5]Anayurt Gazetesi 22 Temmuz 2008.
[6]Commıssıon of the European Communities, Issues Arising From Turkey’s Membership Perspective, Commission Staff Working Document, SEC (2004) 1202, COM (2004), 656 final, Brüksel, 6 Ekim 2004, Section 1.3 “Trans-national issues”, s. 9.