Blog

  • Ebzeyev’in adaylığı tartışılıyor

    Ebzeyev’in adaylığı tartışılıyor

    Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev’in Karaçay-Çerkes’e devlet başkanı atamak istediği Rusya Anayasa Mahkemesi üyesi Boris Ebzeyev’in adaylığı cumhuriyette tartışılıyor.

    1950’de Kırgızistan’da Cangi-Cer köyünde doğup 1972’de Saratov Hukuk Fakültesi’nin bitirip burada doktorasını yapan ve 1991’de Anayasa Mahkemesi üyeliğine atanan Ebzeyev bazı kesimlerde hukukçu kimliği nedeniyle memnuniyetle karşılanırken aday belirleme sürecinden rahatsız olanlar da var. Rusya Federasyonu ile Bağımsız Devletler Topluluğu’nun anayasal kurumları arasındaki koordinasyon komitesinin üyeliğini de yapan Ebzeyev’le ilgili Karaçay-Çerkes’ten gelen tepkiler şöyle:

    Karaçay-Çerkes sivil hareketi ‘Rus’un başkanı Nikolay Hohlayev: Ebzeyev’u şahsen tanımıyorum ama Rusya devlet başkanının düşüncesini dinlememiz gerektiğini düşünüyorum.

    Federal Milli Kültür Başkanı Aleksandr Ohtov: Rusya Federasyonu Anayasa Mahkemesi’nde çalışmış olan bir adam ülkede kanun ve düzeni sağlayabilir, bu da bizim için en önemli şeydir.

    Karaçay-Çerkes Seçim Kurulu Başkanı Mehti Baytokov: Dmitri Medvedev’in kararı oldukça beklenmedik ama çok doğru bir karar. Karar ülkedeki tüm siyasi güçleri, muhalefet de dahil olmak üzere tamamıyla memnun edecek. Dünden beri devlet başkanlığı için kendi adayı olanlardan telefonlar alıyorum, herkes kendi adayını devlet başkanı olarak görmek isterdi. Ama hepsinin ortak düşüncesi, devlet başkanı seçiminin en başarılı olacağı yönünde.

    Adı saklı bir milletvekili: Prensipte Medvedev’in kararı Karaçay-Çerkes’teki şu anki durum için en başarılı karar. Devlet Başkanı Mustafa Batdıyev’in ekibi başkanın ikinci kez görevde kalması için uğraştı. Son aylar ülke için zor geçti, çünkü bu bekleme süreciydi. Şu gerçeği ifade etmek de hoş değil ama eski Güney Federal Bölgeler Özel Temsilcisi Dmitri Kozak’tan farklı olarak Vladimir Ustinov atandığından beri bir kez olsun Karaçay-Çerkes’e gelmedi ve ülke halkı ile hiçbir istişarede bulunmadı. Ve devlet başkanlığı meselesi çok dar bir çerçevede konuşuldu. Bu gerçek Moskova’nın kesinlikle bize saygı duymadığını gösteriyor.

    Prikladnaya Siyaset Vakfı Müdürü Sergey Smirnov: Rusya Anayasa Mahkemesi üyesi Boris Ebzeyev’in aday gösterilmesi ülkede rüşvetle mücadelede yeni bir dalganın başlangıcı olabilir. Rusya devlet başkanının Karaçay-Çerkes’e hukukçu birini sunması da kendisinin de hukukçu olmasından kaynaklanıyor olabilir.

    Bu arada Ebzeyev’in adaylığı haftaya olağanüstü toplanacak Karaçay-Çerkes Parlamentosu’nda tartışılıp oylanacak

    Çeçenya işgaline direnen tek yargıçtı

    Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev’in Karaçay-Çerkes devlet başkanlığı görevine atadığı Boris Ebzeyev, Çeçenya’nın işgaline karşı çıkmış yegane Rusya Anayasa Mahkemesi üyesi olarak şimşekleri üzerine çekmişti.

    Karaçay kökenli olan Kırgızistan doğumlu Ebzeyev siyasette şansını 1999’da Karaçay-Çerkes devlet başkanlığı seçiminde aday olarak denemiş ama üçüncü gelmişti. Ebzeyev 1991’de atandığı Anayasa Mahkemesi’nin 11 üyesi arasında en açık sözlü yargıç olarak da tanınıyor. Ebzeyev, Çeçenya’daki savaşla ilgili olarak Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in 1995’te imzaladığı kararnameleri açıkça eleştiren yegane yargıçtı. Ebzeyev Yeltsin’i Rusya Anayasası’nı çiğnemekle suçlamıştı.

  • ÇİN’İN UYGUR ÖZERK BÖLGESİNDEKİ İNSANLIK DIŞI UYGULAMALARI

    ÇİN’İN UYGUR ÖZERK BÖLGESİNDEKİ İNSANLIK DIŞI UYGULAMALARI

    Erdoğan ILGAZ 24 07 2008
    21. Yüz yıl, insanlık tarihinin en utanç verici olaylarının meydana geldiği bir zaman aralığı olarak tarihte yerini alacak. Adalet ve ahlak anlayışıyla gelecek nesilleri hayrete düşürecek olayların meydana geldiği bir süreci ne yazık ki bizler yaşayarak seyretmekteyiz.
    Güçlünün arsızca saldırdığı, soğuk savaş dönemi sonrasında emperyalist ülkelerin artık ekonomik sömürü anlayışını işgale, işkenceye, insanlık dışı uygulamalara kadar taşıdığı bir dönemin içersindeyiz.

    Yolunu şaşırarak yanlış denize girmiş bir fok balığının kurtarılması veya neslinin tükenme ihtimali (!) bulunan bir kuş çeşidi için koparılan kıyametlere karşılık, ölmek üzere olan küçük yaştaki bir çocuğun gözlerinden süzülen sessiz damlalara, ırzına geçildikten sonra ailesi ile birlikte öldürülmüş küçük kız çocuklarının cansız vücutlarına sessiz kalınmakta, görmezlikten gelinmekte, hatta çirkinliğin ötesinde mide bulandıracak derecede iğrenç uygulamalara haklı gerekçeler yaratılmaya çalışılmaktadır.

    İnsanlık dışı uygulamaların/yöntemlerin geliştirilmesi konusunda Çin Halk Cumhuriyetinin becerileri iyi bilinmektedir. Çin, Sincan-Uygur Özerk Bölgesi nde yürüttüğü uygulamalarına “AIDS” belasını da katmıştır.
    AIDS hastalığına yakalanan şahısların sayısında büyük artış yaşanması ve Çin Hükümeti nin gerekli tedbirleri almadığı yönünde başta Dünya Uygur Kurultayı olmak üzere çeşitli sivil toplum kuruluşlarının kamuoyu baskısı üzerine, Birleşmiş Milletlere bağlı Sağlık Örgütü tarafından oluşturulan heyet ÇİN’e giderek araştırmalarda bulunmuştur.
    Araştırma neticesinde elde edilen bilgiler çerçevesinde yapılan açıklamada; Uygur Özerk bölgesinde yaklaşık 162.000 AIDS hastası bulunduğu ve bunların yaklaşık 21.000 nin kontrol altında tutularak sağlık hizmeti verildiği, hasta sayısında her geçen gün artış kaydedildiği, ileride daha vahim sonuçların yaşanmasının beklendiği kaydedilmiştir.
    Sincan-Uygur Özerk Bölgesi ne yönelik Çin’in uygulamalarına her gün bir yenisi ekleniyor. Çin adeta, yaptığı insanlık dışı uygulamayı, yine başka bir iğrenç uygulamayla örtmeye, unutturmaya çalışıyor.
    Son zamanlarda yapılan şey ise; kamuoyunda/basında sürekli olarak Uygur Özerk Bölgesinin terörü besleyen bir yer olarak gösterilme çabasıdır. Konuyla ilgili medyada yapılan eleştiri ve yorumlarda; Doğu Türkistan kökenli terör örgütlerine ülke içinde ve dışında sağlanan her türlü desteğin yanı sıra Afganistan da silahlı eğitime tabi tutulmalarının tamamen ABD nin kontrolünde olduğu hususlarına yer verilmeye başlanmıştır.
    Çin hükümeti bu doğrultuda aldığı kararla “2008 Pekin Olimpiyatları” öncesi, ülke güvenliğini tehdit eden unsurların bertaraf edilmesi bahanesiyle Eylül 2007 ayı başlarında Sincan-Uygur Özerk Bölgesi nde “Terörü Yok Etme” adı altında, altı ay sürmesi planlanan ve yaklaşık 23.000 güvenlik görevlisinin katıldığı bir operasyon başlatmıştır.
    Sincan Uygur Özerk Bölgesinin bir bölümünde AIDS, hırsızlık, gasp/darp vs. olayların yoğun şekilde meydana geldiğini kimse inkar edemez. Ancak ortadaki şu gerçeği insanlık adına görmek ve yine insanlık adına itiraf etmek/dile getirmek gerekmektedir. Çin yönetimi Sincan Uygur Özerk bölgesindeki demografik yapıyı Uygur Türkleri aleyhine bozmak için bölgeye Çin genelinden toplayabildiği uyuşturucu bağımlılarını, cezaevlerinden şartla serbest bıraktığı tutukluları, kısacası ne kadar suça eğilimi olan Çinli varsa getirerek iskâna tabi tutmuştur. Ortaya çıkan durum bu uygulamanın olağan sonucudur.
    Sincan Uygur Özerk bölgesinde yaşanan olaylar insaniyet namına utanç vericidir ve medeni/çağdaş seviyede olduğu iddiasıyla ahkam kesen tüm gelişmiş/gelişmekte olan ülkeler burada gerçekleştirilen baskı ve zulümden sorumlu tutulacaktır. Ekonomik büyümesiyle adeta uyanan bir dev haline gelen Çin’e karşı, sırf bu özelliği nedeniyle sessiz kalmak ahlak dışıdır.
     

    Tarix: 24.07.2008 Saat: 02:47 Göndərən: Arslan

  • Türk-Ermeni ilişkilerinde açılım arayışı… – ERMƏNİSTANIN TÜRKİYƏ SİYASƏTİNDƏ YENİ NÜANSLAR VƏ YA DİPLOMATİYA OYUNU

    Türk-Ermeni ilişkilerinde açılım arayışı… – ERMƏNİSTANIN TÜRKİYƏ SİYASƏTİNDƏ YENİ NÜANSLAR VƏ YA DİPLOMATİYA OYUNU


    Bu yorum Cumhuriyet gazetesinin  21.07.2008 tarihli Strateji ekinde yayımlanmıştır.


    Sarkisyan’ın diplomasi oyunu

    Türkiye hakkındaki olumsuz düşünceleri bilinen Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan’ın Cumhurbaşkanı Gül ile görüşmesindeki sıcak mesajları kendisinin içerde sorgulanan meşruiyeti ve ülkesinin bölgesel sıkışmışlığını gidermeye yönelik. Sarkisyan’ın Gül’ü iki ülke ulusal maçına daveti bütün boyutlarıyla düşünülerek alınacak bir karar gerektiriyor.
    Hatem CABBARLI
    Azerbaycan Strateji Araştırmalar Merkezi Başkanı
    Ermenistan bağımsızlığını ilan etmeden önce Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Volkan Vural, Orta Asya ve Güney Kafkasya Cumhuriyetlerini ziyaret ederken bu ülkelerin devlet yetkilileri ile gelecek işbirliği perspektiflerini müzakere etmişti. Ermeni kaynaklarına göre Vural, Ermenistan ziyaretinde bu ülkenin Türkiye’den sözde Ermeni soykırım propagandasını, toprak ve tazminat taleplerini müzakere edilmesini talep etmiş, karşı taraf ise ekonomik işbirliği problemlerini gündeme taşmak istemiştir.
    Ermenistan’ın Türkiye’ye yönelik saldırgan siyasetine rağmen ciddi ekonomik ve sosyal sıkıntılar yaşandığı, hatta Ermenilerin açlık ve soğuktan öldüğü 1990’lı yılların ortalarına kadar Türkiye Kars Doğu sınır kapısını açık tutmuş, Ermenistan’a her türlü kolaylığı sağlamıştır. İkili ilişkileri geliştirmek için Levon Ter-Petrosyan iktidarı döneminde önemli fırsat ortaya çıksa da, Petrosyan bazı iç ve dış nedenlerden dolayı bu adımı atacak cesareti gösterememiştir. Robert Koçaryan ise Türkiye’ye yönelik daha radikal siyaset uygulamış o zamana kadar iki ülke arasında mevcut olan kırılgan ilişkileri, sözde soykırım propagandasını genişleterek önemli derecede zayıflatmıştır. Bu süreçte Türkiye’nin bütün iyi niyetli girişimleri Ermenistan devlet yetkilileri tarafından değerlendirilememiştir.
    SORUMLULUK
    İki devlet arasında diplomatik ilişkilerin kurulmaması ve gelişmemesinde Ermenistan ne kadar sorumluluk sahibiyse, ABD ve Avrupa’daki Ermeni diasporası da en azından o kadar sorumluluk sahibidirler. Hatta zaman zaman Ermenistan’ın Türkiye politikasının olumsuz tablosunun çizilmesinde hiç bir hukuki sorumluluk üstlenmeyen diaspora belirleyici güç olarak kendini hissettirebilmektedir.
    Şubat 2008 devlet başkanlığı seçimlerinden sonra şaibeli bir şekilde Devlet Başkanlığı koltuğuna oturan eski savunma bakanı Serj Sarkisyan Ermenistan’ın güvenlik ve dış, özellikle de Türkiye politikasında şahinler kanadını temsil etmektedir. Sarkisyan ilk günlerde Türkiye ile ilişkiler ve sözde Ermeni soykırımı konusunda ahlaki değerlerden yoksun olan beyanlarda bulunsa da, son zamanlarda tam tersi bir durum söz konusudur. Sarkisyan iki ülke milli futbol takımlarının karşılaşmasını kelimenin gerçek anlamında bir diplomasi oyununa dönüştürmüştür. Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü maça davet eden Sarkisyan, dış ve iç politikada bu konudan başarılı bir şekilde kendisine siyasi kazanç temin etmeye çalışmakta ve bir anlamda bunu başarmaktadır. Bölge basınında bu davet konusunda çeşitli değerlendirmeler yapılsa da, Türkiye’de mütareke basını ve Ermeni sevdalısı bazı köşe yazarları Sarkisyan’ın bir kaç ay önce ‘Uluslararası alanda ve Türkiye’ye yönelik soykırım propagandasına öncelik vermemiz gerekmektedir’ ifadesini duymazlıktan gelmekte ve iki ülke arasındaki ilişkilerin gerçek tablosunu çizme cesaretini gösterememektedirler. Avrupa ve Amerika kıtasında Ermenistan hükümetinin aralıksız devam eden sözde Ermeni soykırımı propagandasının gölgesinde Sarkisyan’nın Cumhurbaşkanı Gül’ü futbol maçına davet etmesi ve hatta bilet göndermesi hiç de etik bir davranış değildir ve psikolojik taarruzun klasik bir örneğidir.
    SARKİSYAN YUMUŞUYORMU?
    Sarkisyan’ın Astana’da Cumhurbaşkanı Gül ile görüşme çabası, jest olsun diye Türkçe konuşmaya çalışması ve bunu başaramaması sonucunda Azerbaycan Devlet Başkanı Sayın İlham Aliyev’in tercüman olarak devreye girmesi de kendisinin samimiyetini kanıtlamakta yetersiz kalmıştır.
    Gül, Sarkisyan’ın davetini kabul etse de, etmese de Sarkisyan bütün durumlarda bu konudan kendisine yarar sağlayacak, uzattığı zeytin dalının kabul edilmediğini dünya kamuoyuna duyurmaya çalışacaktır. Ancak Cumhurbaşkanı Gül’ün bu daveti kabul etmemesi de aynı zamanda karşı tarafa yönelik bir tavırdır ve onurlu bir davranış olur. Ermenistan Türkiye’ye yönelik politikasını futbol maçı düzeyine indirgeyerek gerçek neden ve etkenleri gizlemeye çalışmaktadır; ancak ay balçıkla sıvanmadığı gibi, Ermenistan’ın sözde soykırım propagandası, toprak ve tazminat talepleri de tabiri caizse ‘futbol sahasında gizletilemez’ kadar büyük ve ağırdır. Türk basınında bu gerçeklerin gündeme getirilmesi gerekirken nedense kamuoyu ‘pembe masallarla ve Kafkas peyniri’ ile uyutulmaya çalışılmaktadır.
    Gül’ün ziyareti kabul etmesi, ülke içinde ciddi meşruluk problemi ile karşılaşan Sarkisyan’a rahat nefes aldırtır ve konumunu daha da güçlendirir. Bu nedenle de davet yetkili kurum ve kişiler tarafından değerlendirilirken en ince ayrıntıların kadar düşünülmeli ve acele karar alınmamalıdır. Bu bağlamda Azerbaycan’ın böyle bir gelişme karşısında nasıl bir tutum sergileyeceği de oldukça ilginçtir. Azerbaycan devleti soğukkanlı davranarak bunu devlet ciddiyeti ile kabul edebilir, ancak Azerbaycan kamuoyunun bu tür soğukkanlılık sergilemeyeceği muhtemeldir. Bu zaman Türkiye’nin Azerbaycan kamuoyundaki var olan oldukça iyi imajı zedelenebilir. Dostu ve düşmanı tanımak zamanıdır. Bu felsefe insanlar arasında olduğu gibi, devletler arasında da geçerlidir ve kimse bunun aksini iddia edecek kadar akılsız değildir.
    ERMƏNİSTANIN TÜRKİYƏ SİYASƏTİNDƏ YENİ NÜANSLAR VƏ YA DİPLOMATİYA OYUNUHatəm Cabbarlı. 16 iyul 2008
    Az
    ərbaycan Strateji Araşdırmalar Mərkəzi Rəhbəri

    Ermənistan müstəqilliyini elan etmədən əvvəl Türkiyənin Moskva səfiri Vulkan Vural Orta Asiya və Cənubi Qafqaz respublikalarını ziyarəti zamanı bu  ölkələrin dövlət rəhbərləri ilə gələcək əməkdaşlıq perspektivlərini müzakirə etmişdir.
    Erməni qaynaqlarına görə Vural, Ermənistan ziyarətində bu ölkənin Türkiyədən sözdə Erməni soyqırımı təbliğatını, torpaq və təzminat tələblərini müzakirə edilməsini tələb etmiş, qarşı tərəf isə iqtisadi əməkdaşlıq problemlərini gündəmə daşmaq istəmişdir. Ermənistanın Türkiyəyə yönəlik təcavüzkar siyasətinə baxmayaraq ciddi iqtisadi və ictimai çətinliklər yaşandığı, hətta ermənilərin aclıq və soyuqdan öldüyü 1990-cı illərin ortalarına qədər Türkiyə Qars şərq sərhəd qapısını açıq tutmuş, Ermənistana hər cür kömək göstərmişdir. İkili əlaqələri inkişaf etdirmək üçün Levon Ter-Petrosyanın iqtidarı dövründə əhəmiyyətli fürsət ortaya çıxsa da, Petrosyan bəzi iç və xarici səbəblərdən ötəri bu addımı atacaq cəsarəti göstərə bilməmişdir. Robert Koçaryan isə Türkiyəyə yönəlik daha radikal siyasət həyata keçirmiş o zamana qədər iki ölkə arasında  mövcud olan kövrək əlaqələri əhəmiyyətli dərəcədə zəiflətmişdir. Bu müddətdə Türkiyənin bütün cəhdləri Ermənistan dövlət rəhbərliyi tərəfindən qiymətləndirilməmişdir. İki dövlət arasında əlaqələrin qurulmaması və inkişaf etməməsində Ermənistan nə qədər məsuliyyət sahibidirsə, ABŞ və Avropadakı Erməni diasporu da heç olmasa o qədər məsuliyyət sahibidirlər. Hətta zaman-zaman Ermənistanın Türkiyə siyasətinin neqativ tablosunun çəkilməsində heç bir hüquqi məsuliyyət daşımayan diaspora təyin edici güc olaraq özünü his etdirə bilmişdir.

    2008-ci ilin fevral ayında prezident seçkilərindən sonra legitim olmayan bir şəkildə dövlət başçısı kreslosuna oturan köhnə müdafiə naziri, Ermənistanın təhlükəsizlik və xarici siyasətində şahinlər qanadının təmsil edən Serj Sarkisyan ilk günlərdə Türkiyə ilə əlaqələr və sözdə Erməni soyqırımı mövzusunda əxlaqi dəyərlərdən məhrum olan bəyanlar versə də, son zamanlarda tam tərsi bir vəziyyət yaşanmaqdadır. Sarkisyan iki ölkə milli futbol komandalarının qarşılaşmasını sözün gerçək mənasında bir diplomatiya oyununa çevirmişdir. Türkiyə Respublikası Prezidenti Abdullah Gülü matça dəvət edən Sarkisyan, xarici siyasətdə bu mövzudan müvəffəqiyyətli bir şəkildə özünə siyasi qazanc təmin etməyə çalışmaqda və bunu bacarmaqdadır. Bölgə mətbuatında bu dəvət mövzusunda müxtəlif qiymətləndirmələr edilsə də, Türkiyədə qəflət içində olan mətbuat və Erməni sevdalısı bəzi köşə yazarları Sarkisyanın bir neçə ay bundan əvvəl ‘Beynəlxalq sahədə və Türkiyəyə yönəlik soyqırımı təbliğatına əhəmiyyət verməmiz lazımdır’ ifadəsini eşitməməzlikdən gəlməkdə və iki ölkə arasındakı əlaqələrin gerçək tablosunu çəkmə cəsarətini göstərə bilməməkdədirlər. Avropa və Amerika qitəsində Ermənistan hökumətinin aralıqsız davam edən sözdə Erməni soyqırımı təbliğatının kölgəsində Sarkisyanın Gülü futbol matçına dəvət etməsi və hətta bilet göndərməsi heç də etik bir davranış deyil və psixoloji hücumun klassik bir nümunəsidir.

    Sarkisyanın Astanada Gül ilə görüşmə səyi, jest olsun deyə Türkcə danışması və bunu bacara bilməməsi nəticəsində Azərbaycan Prezidenti İlham Əliyevin tərcüməçi olaraq köməkliyi də Sarkisyanın səmimiyyətini sübut etməkdə qeyri-kafi qalmışdır.

    Gül, Sarkisyanın dəvətini qəbul etsə də, etməsə də Sarkisyan bütün vəziyyətlərdə bu mövzudan özünə fayda təmin edəcək, uzatdığı zeytun budağının qəbul edilmədiyini dünya ictimaiyyətinin diqqətinə çatdıracaqdır. Ancaq Gülün bu dəvəti qəbul etməməsi də eyni zamanda qarşı tərəfə yönəlik bir rəftardır və şərəfli bir davranış olar. Ermənistan Türkiyəyə yönəlik siyasətini futbol matçı səviyyəsinə endirərək gerçək səbəb və faktorları gizləməyə çalışmaqdadır; ancaq ay palçıqla suvanmadığı kimi, Ermənistanın sözdə soyqırımı təbliğatı, torpaq və təzminat tələbləri də belə demək olarsa ‘çuvalda gizlədilməyəcək’ qədər böyük və ağırdır. Türk mətbuatında bu gerçəklərin gündəmə gətirilməsi lazım olarkən nədənsə ictimaiyyət ‘nağıllarla və Qafqaz pendiri’ ilə yatırdılmağa çalışılmaqdadır.

    Gülün ziyarəti qəbul etməsi, ölkə içində ciddi legitimlik problemi ilə qarşılaşan Sarkisyana rahat nəfəs aldırdır və mövqeyini daha da gücləndirir. Bu səbəblə də dəvət, səlahiyyətli təşkilat və şəxslər tərəfindən qiymətləndirilərkən ən incə detallarına qədər düşünülməli və tələsik qərar alınmamalıdır. Bu məzmunda Gülün dəvəti qəbul etməsindən sonra Azərbaycanın necə münasibət göstərəcəyi də olduqca maraqlıdır. Azərbaycan dövləti soyuqqanlı davranaraq bunu dövlət ciddiliyi ilə qəbul edə bilər, ancaq Azərbaycan ictimaiyyətin bu cür soyuqqanlılıq göstərməyəcəyi şübhəsizdir. Bu zaman Türkiyənin Azərbaycan ictimaiyyətdəki olduqca yaxşı imici zədələniləcək. Dostu və düşməni tanımaq zamanıdır. Bu fəlsəfə insanlar arasında olduğu kimi, beynəlxalq münasibətlərdə də etibarlıdır və kimsə bunun əksini iddia edəcək qədər ağılsız deyil.

     

    Tarix: 16.07.2008 Saat: 02:57 Göndərən: Arslan

     

    Tarix: 21.07.2008 Saat: 04:22 Göndərən: Arslan

  • YUSUF HALAÇOĞLU DON KİŞOT’MUYDU?

    YUSUF HALAÇOĞLU DON KİŞOT’MUYDU?

    YUSUF HALAÇOĞLU DON KİŞOT’MUYDU?

    Alp Er Tunga Alp Arslan 30 07 2008

    TÜRK olmaktan gurur duyanlara ithaf ediyorum.

    Yusuf Beyin Avşarlarla ilgili bir konferansta Kürtler ve Ermenilerle ilgili kimsenin bu güne kadar söylemeye cesaret etmediyi bazı gerçekleri söylemesinden sonra siyasi linç girişimlerinin devam ettiği bir dönemde kendisi ve savunduğu tez hakında bir yazı yazmak istedim.
    Daha sonra Yusuf bey nasıl olsa bu çirkin saldırıları atlatır dedim ve bu yazı nedense bir türlü kalemimden dökülmedi. Ama son bir kaç gündür Yusuf Beyin görevden alınması haberlerinin Türk medyasında tartışıldığı bir zamanda bilgisayar önüne geçib ‘bazı şeyleri söylemenin zamanı geldi, geçiyor’ dedim ve bu yazıyı yazdım.

    Yusuf beyle bir arkadaşım aracılığıyla tanışma fırsatı buldum. Birinci Ermenistan Cumhuriyeti zamanı Başbakanlık görevinde bulunan Ovannes Kaçaznuni’nin ‘Taşnaksutyun Yapacak Bir Şey kalmadı adlı’ raporunu Ermeniceden Türkçeye çevirmemi istedi ve kısa bir süre sonra çeviriyi tamalayarak kendisine teslim ettim. Kendisini akademisyen kimliği ile tanıdım ve bende çok olumlu izlenimler bıraktı. Daha sonraki görüşmelerde de, Ermeni meselesi ile ilgili bazı ortak görüşlerimizin olduğunun farkına vardım. Son sekiz yıldır Ermenistan üzerine çalıştığımdan bu ülkenin bölgeye ve özellikle de Türkiye ve Azerbaycan’a yönelik ahlak dışı siyasetinden de yeteri kadar haberdar olduğumu iddia ede bilirim.  

    Yusuf bey, Ermenistan’ın ve diaspora Ermenilerinin sözde soykırım konusunda tüm hükümet yetkililerinden daha çok resmi tezi savunan birisi idi ve maalesef bu onun görevden alınması ile sonuçlandı. Bu, resmi tezi savunan diğer akademisyenlere gözdağı vermektir. Son zamanlarda Yusuf Bey ve takımı sadece ve sadece gerçeği söylediklerinden ve Türk ulusal bekaasını korumaya çalıştıklarından dolayı köşeye sıkıştırılmaya çalışılıyordu.

    Bir kaç yıldır Türkiye’de sözde Ermeni soykırımı konusunda oldukça karmaşık bir tablo çizilmektedir. Hükümet ve devlet yetkililerinin büyük bir bölümü resmi tezi savunan akademisyenlere karşı tutum izlemektedir. Soykırım yapılmadı diyen akademisyenler neredeyse ihanetle suçlanmakta, aksini savunarak Türk milletinin masumiyetini zedelemeye çalışan ve bunu önemli derecede başaran ‘3 kuruşa satılık akademisyenler/yazarlar’ meydan sulamakta, çeşitli ödüller alarak kamu oyunda meşruitiyetini temin etmeye çalışmaktadırlar.

    Gafletin, delaletin ve hatta ihanetin kol kaldırıp meydanlarda boy gösterdiği bir zamanda Yusuf Bey ve takımının Türkler Ermenilere soykırım yapmadı diye haykırmasını bir anlamda Don Kişot’un yel değirmenine karşı kılıç sallaması gibi değerlendirmek mümkündür. Ancak burada çok önemli bir farkın olduğunu hatırlatmak yerinde olur. Kişot, kendi kişisel egosunu tatmin etmek için yel değirmenine kılıç sallıyordu, oysa Yusuf Bey ve takımı kendilerine göre değil, Türk milletinin masumiyetini korumak adına eşit olmayan şartlarda mücadele vermekteydi ve şimdilik be mücadelenin birinci yarısını Ermenistan ve Türkiye’deki kripto Ermeniler (ihanet içinde olan Türkleri unutmamak lazım ve hiç bir zaman da unutulmamalıdır!) kazandı. Ama bu mücadele bitmedi ve hiç bir zaman da bitmeyecektir! Yusuf Halaçoğlu’nu annesi Türk Tarih Kurumu’na başkanlık etsin diye doğurmamıştı tabii ki. Bu kurumun başında durmayı hak eden bir çok akademisyen var ve bütün engellere rağmen her zaman olacaktır! Ancak Halaçoğlu’ndan sonra kurumun başına kimin getirileceği oldukça önem arzetmetedir. Bu kararı veren yetkililer büyük bir ihtimalle durum değerlendirmesi yaparak soykırım suçlamasına daha loyal bakışı olan birisini atayacaklardır. Hatta bu kararı veren mercilere kolaylık olması bakımından bazı kişilerin isimlerini verebilirim. Başkanlık koltuğuna-Halil Berktay, Taner Akçam ve Orhan Pamuk sahip olmayı haketmişlerdir. Veya Ermenistan soykırım müzesi başkanı Hayk Demoyan da bu göreve atanabilir. Her ne kadar kendisinin vatandaşlık problemi olsa da, Yusuf Beyi görevden alanlar için bunun halledilmesi o kadar da zor olmaması gerek. 2015 (sözde Ermeni soykırımının 100. yılı) yılına kadar daha bir çok milli duruşu olan akademisyen veya siyasiler mücadele meydanından dışlanacaktır.

    Türkiye için en büyük tehlike sözde Ermeni soykırımı konusunda kamu oyunun ikiye bölünmesidir. Ermenistan/Ermeniler bunu başardıkları taktirde arkasından toprak ve tazminat talebinin gündeme geleceğinde adınız gibi emin olabilirsiniz. Bu zaman Türkiye ciddi sorunlarla karşılaşacaktır. Bu vahim gerçek hiç bir zaman unutulmamalı, kendisini Türk olarak görenler ve vatanını sevenler bu duruma karşı mücadele etmelidir. ‘Su uyur düşman uyumaz’ atasözü hiç bir zaman unutulmamalıdır.

    Ha bu arada son bir şey; az kalsın unutuyordum. Birader, Siz, Şeref siz misiniz?

     

    Tarix: 30.07.2008 Saat: 00:50 Göndərən: Arslan

  • Türk-Ermeni Sorunlarinin Çözümünün Indirgendiği Nokta

    Türk-Ermeni Sorunlarinin Çözümünün Indirgendiği Nokta

    Türk-Ermeni Sorunlarinin Çözümünün Indirgendiği NoktaDr. Hatem CABBARLI Azerbaycan Strateji Araştırmalar Merkezi Başkanı www.azsam.org

    Son zamanalarda Türk basınında Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin geliştirilmesinde bir peynir fırtınası baş alıp gitmekte. Hemen hemen hatırı sayılır bütün gazetelerde bu konu üzerinde yorumlar yayınlandı. Mütakere basını Türk ve Ermeni mandıracıların ortaklaşa ürtecekleri peynirin iki ülke arasındaki sorunlara elzem geleceğini Türk kamu oyunun görüşlerini bulandıracak kadar abartmıştır. Bu yayın kuruluşlarına göre, mandıracıların işbirliği sonucunda sanki, Ermenistan ve Ermeni diasporası sözde soykırım propagandasından vazgeçecek, Ermenistan bundan sonra Türkiye’den sözde soykırımı tanımayı talep etmeyecek, Türkiye’nin doğu bölgesinden ‘Batı Ermenistan’ olarak bahsetmeyecek, 1980’li yılların sonlarına kadar Ermeni teröristler (ASALA) tarafından katledilen Türk diplomatlara göre özür dileyecek ve nihayetinde işgal ettiği Azerbaycan topraklarından geri çekilecektir. Bu mandıra sevdasının öncülüğünü ise Türk-Ermeni İş Geliştirme Konseyi yapmaktadır. Bu Konseyin kuruluşundan bugüne kadar faaliyeti değerlendirildiyinde ise terazinin nedense her zaman Ermenistan’ın leyine ağır bastığını, Türkiye’nin ulusal güvenlik sorunlarının bilerek veya bilmeyerek (bilmemeleri imkansız) tüccar ziyniyeti ile değerlendirildiğini, Ermenistan’ın her zaman zeytin dalı uzatan, Türkiye’nin ise bu dalı kabul etmeyen taraf olarak uluslararası kamu oyuna tanıtıldığı gerçeyği ortaya çıkmaktadır. Konsey nedense peynir konusunu iki ülke arasındaki ilişkileri düzene sokacak ana unsur olarak değerlendirirken, Kars üreticilerinin bundan ekonomik yarar sağlayacağını ön plana çıkarmaktadır. Tam tersi, Gümrü mandıracılarının da Kars’ın peynir piyasasına girmesi durumunda Kars mandıracıları üretim ve satış konusunda ciddi sıkıntılar yaşayabilir.

    Türk-Ermeni İş Geliştirme Konseyi(Turkiye Esbaskani Kagan Soyak) Türkiye’nin ulusal güvenlik çıkarlarını peynir düzeyine indirgemesine rağmen Ermenistan’da 19 Şubat devlet başkanı seçimlerinden sonra iktidara gelen Serj Serkisyan’ın seçimlerden hemen sonra uluslararası alanda sözde Ermeni soykırımı propagandasını güçlendirecekleri konusundaki açıklamasını görmezden gelmekte, Türk kamu oyunun duymaması için elinden gelen ve gelmeyen her şeyi yapmaktadır.

    Konsey’in bu önerisi Türkiye-Ermenistan örneğinde başarıyla sonuçlanırsa, Türk Dışişleri Bakanlığı nezdinde acilen Avrupa gıda üretimi standartlarına uygun mandıra işletmeciliği kurulmalı, Türkiye’nin Yunanistan, Avrupa Birliği, Kıbrıs, PKK, Kuzey Irak gibi sorunlarının çözümünde peynirin ne gibi kolaylıklar sağlayacağı başta Genel Kurmay Başkanlığı, Milli Güvenlik Konseyi, Dışişleri Stratejik Araştırmalar Merkezi, Think thank’ler ve sivil toplum kuruluşları tarafından araştırılmalı ve raporlar hazırlanmalıdır.

    Türk-Ermeni İş Geliştirme Konseyi Basın Koordinatörü Aline Özinan’ın Zaman gazetesinin 30 Mayıs 2008 tarihli sayısında Kapalı Sınırlar Arasında ‘Peynir Gemileri’ Yürütmek” adlı romantik ve daha ziyade propaganda ağırlıklı ‘analitik’ değerlendirmesini okuduktan sonra, peynirin uluslararası ilişkilerde bu kadar önemli olduğunu uluslararası ilişkiler dalında doktara derecesini aldıktan sonra bile kavrayamama utancını yaşadım. Yazık oldu üniversite, master ve doktora yıllarına. Keşke bu uzunca yıllar mandıracılıkla uğraşsaydım…  Vatana ve millete daha hayırlı bir iş görmüş olurudum her halde… Aline hanım bu arada sınır kapılarının açılması zaruretini de vurgulamayı unutmamış sağ olsun. Tabii ya, Ermenistan yıllardır sözde soykırım propagandasından vazgeçmiş, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tanımış, Avrupa ve Amerika kıtasındaki devletlerin Türkiye’yi suçlayan sözde Ermeni soykırımını tanıyan kararlar aldığı için bu devletlerle dipolmatil ikilikilerini askıya almış, işgal ettiği Azerbaycan topraklarından geri çekilmiş, buna rağmen nasıl olur da Türkiye halen kapıları açmaz. Sınırlar mutlaka açılmalıdır!

    Avrupa ve Amerika kıtasında devletlerin yerel veya ulusal meclisinin sözde ermeni soykırımını tanıyan karar almasını Aline hanımın vediği peynir üretim reçetesine göre engellemek mümkün olabilirdi. Ah Dışişleri… ah! Yıllardır nereye baktınız? Bu basit gerçeği görmeyecek kadar nasıl basiretsiz olursunuz?

    Aline hanım bu buluşunu Türk Patent Enstitüsü’nde onaylatmalı ve özellikle İsrai-Filistin, ABD-İran ve diğer devletler arasında yaşanan sorunların çözümünde bir araç olarak kullanılması için uğraşmalıdır. Bu işte kendisine yardımcı olacağımı bütün samimiyetimle bildirmek isterim.

    Bütün bunlar Türkiye’ye yönelik psikolojik savaşın birer parçalarıdır ve maalesef bu tabloya kimse bir bütün olarak bakmıyor veya bakamıyor. Türkiye uluslararası alanda sözde Ermeni soykırımı konusunda boks maçında nagdaun durumunda olan savaşçıya benziyor. Nokaut olmasını kimse istemiyor. Ancaq darbelerin kimden ve nerden geldiğinin de farkında olmamalıdır. Hatta zaman zaman maçın hakemi de bu oyuncuya sağ kroşe ile darbeler vurmaktadır.

    Türkler artık bu çirkin oyunun farkında olmalı ve ulusal güvenliğinin gerektirdiği bütün önlemleri alma cesaretini göstermelidir. Özellikle iç kamu oyunda kriptoların bu yönde faaliyetleri izlenmeli ve değerlendirilmelidir. Devlet için sorunun küçüğü veya büyüğü yoktur. Kayayı damlaların gücünün değil, onların sürekliliğinin parçaladığı gerçeği kesinlikle ama kesinlikle unutulmamalıdır.

     

     

     
       
       
       
       
     
  • Kuzey Kıbrıslı Çiftçilere AB’den Mali Destek

    Kuzey Kıbrıslı Çiftçilere AB’den Mali Destek

    Avrupa Birliği Komisyonu Kuzey Kıbrıslı 26 koyun ve keçi yetiştiricisi çiftçiye süt ürünlerinde hijyenik üretim için gerekli ekipmanları (süt sağma makinaları ve soğutucu tanklar) sağlamak amacıyla fon sağladı.

    Çiftçilerle yapılan sözleşmelerin tutarı 10.000 Euro ve 25.000 Euro arasında değişirken, AB yatırımın %65’ini karşılıyor.

    Projelerde 12 aylık bir uygulama planı belirlenirken, çiftçiler mali yardımın kullanılması konusunda AB’nin finans uzmanlarından destek alacaklar.

    Uygulanacak pilot proje AB’nin KKTC için hazırladığı Kırsal Kalkınma mali yardım programının nasıl uygulanacağına dair bir yol haritası da olacak.

    Avrupa Birliği yetkililerinin de katıldığı açılış toplantısında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Başbakanı Ferdi Sabit Soyer yaptığı açıklamada Kuzey Kıbrıs halkının AB üyeliğine hazırlık sürecinde Avrupa Birliği standartlarına uyum sağlamak amacıyla gerekli yatırımları yapmasının önemine değindi.

    Başbakan, soğutucu tank zinciri ve çiftçilikle ilgili yeni altyapı yatırımlarının bu projelerden sonra da devam edeceğini sözlerine ekledi.

    Kaynak: Euobserver

  • 1 Ağustos Arifesinde TMT’ye ve KKTC’ye karşı  yürütülen Psikolojik Harp(I)

    1 Ağustos Arifesinde TMT’ye ve KKTC’ye karşı yürütülen Psikolojik Harp(I)

    Emete GÖZÜGÜZELLİ CİVAN

    (Ayşe Kocatürk)

    [email protected]

    Kıbrıs Türkleri üzerinde Annan planı sürecinden bu yana süren psikolojik harp son günlerde artmış vaziyette sürdüğü gözlemlenmektedir. Batı dünyası ve seçilmiş misyonerleri gerek Kıbrıs Türkleri gerekse Türk dünyası ve Anavatan Türkiye Cumhuriyeti üzerinde çok keskin sonuçlar doğurtacak operasyonlar düzenlediği ortaya çıkmaktadır. Her zamanki gibi bu operasyonlar medya kanallarının görsel yada yazılı metinleri ile gerçekleştiriliyor. Şimdi Kıbrıs’ta gelinen son sürece bakmakta fayda vardır. Bilindiği üzere, Talat ve Hristofyas arasında aralıklarla başlatılan görüşmelerin sonuncusu olan 25 Temmuz 08 tarihinde gerçekleşen yüzyüze görüşme arifesinde yapılan ortak açıklamada  3 Eylül’de özlü görüşmelerin başlayacağı mesajının verilmesi “çözüm gelecek” hayalinde olanlardan büyük memnuniyet gelmesine de imkan kılmıştır. Bu durum esasen daha önce gerçekleşen mutabakatlar zincirinin devamını öngörmektedir. Bu mutabakatlar zincirinde Kıbrıs Türkü zemin kaybetmeye doğru gittiği apaçık bir gerçektir. Zira bugüne kadar rumlarla varılan mutabakatlarda Kıbrıs Türk  egemenliğinin sulandırılması yönünde varılan anlaşmalar geleceğimizin ciddi anlamda tehlikeli sürece sokulmasını da imkan yaratabilecek pozisyondadır. Zira sözlü söylenen demeçlerden ziyade, altına imza atılan veya onaylanan maddelerden yeni başlanacak olan süreçte sınava girilecektir.

    Nitekim, uzunca bir süredir, Mehmet Ali Talat’ın 8 Temmuz 2006 mutabakatından bu yana 21 Mart, 23 Mayıs, 1 Temmuz 2008 anlaşmalarında sergilediği tavizkar tutum, ne üzücüdür ki başlayacak olan 3 Eylül görüşmelerinde karşımıza çıkacak ana konulardan biri olacaktır. Özellikle de iki ayrı egemen halkın yaşadığı Kıbrıs’ta tek egemenlik ve vatandaşlık esaslarına dayanarak federal bir çözüm modelinde eyalet sistemi altında bir uzlaşıya gidilmesi yönünde gelen Rum taleplerine Talat’ın onay vermesi durumun ciddiyetini daha bariz bir şekilde ortaya koymaktadır.

    Nitekim,çözüm beklentisinde olan tarafların beklentisi 2009’da bu işi bitirmek ve tek egemenlik ve vatandaşlık esasına dayalı bir uzlaşı ile çözüme kavuşmaktır. Dünya basını ve Avrupa Birliği,ABD ve diğer dış unsurlar, bugüne kadar varılan mutabakatlardan en az Rumlar kadar alınan sonuçlardan memnuniyet duymaları gelişen süreci dikkatlice değerlendirmenin önemini de ortaya koymaktadır. Zira bugüne kadar Kıbrıs Türkleri ile herhangi bir şekilde egemenlik paylaşımında bulunmayı reddeden GKRY’nin acaba neden bugün gelişmelerden ve egemenlik hususunda bir anlaşmaya gidilmesinden memnuniyet duymaktadır?

    Özellikle de Yunanistan ve Rum partilerinin hemen hemen hepsi(AKEL,DİKO,EDEK,DİSİ vb) görüşmelerin ana hedefinin “Tek egemenlik ve vatandaşlık” zemininde Kıbrıs’ı yeniden birleştirmenin olduğunu açıklarlarken, Hristofyas’ın sözcüsü Stefanu “İstediğimiz işgali ve yerleşikliği sona erdirecek, toprağı halkı,ekonomiyi ve kurumları iki toplumlu, iki kesimli federasyon çerçevesinde birleştirecek bir çözümdür” şeklindeki Temmuz ayı sonunda yaptığı beyanatı içinde bulunduğumuz hayati konumu da gözler önüne sermektedir.

    Annan planında olduğu gibi batı dünyasının sivil toplum örgütlerine aktardığı fonlar yardımı ile meydanlara dökülen bazı çevreler bu kez yeniden örgütlenme yoluna giderek, adanın yeniden birleştirilmesi yönünde ses çıkaracak eylemler, mitingler vb gibi hazırlık çalışmaları içerisine girdikleri gözlemlenmektedir. 

    Rumların “Tek vatandaşlık ve egemenlik” konusundaki söz ve demeçlerinin yanı sıra Hristofyas’ın “Yeni bir ortaklık değil, yenilenmiş bir ortaklık” sözleri karşısında KKTC Cumhurbaşkanlık Sözcüsü Sayın Hasan Erçakıca’nın Hristofyas’ın vurguladığı bu söz karşısında yaptığı açıklamada “Yenilenmiş değil,yeni bir ortaklık devleti kurulacak. Yeni devlet hem KKTC hem de Kıbrıs Cumhuriyeti unsurlarından oluşacak” açıklaması yapsa da maalesef duyulan tedirginliğin giderilmesine imkan kılmamıştır. Ne yazık ki bu tür söylemler sözde söylenmekteyse de esasen tarafların arasında gerçekleştirilen mutabakatlara yansıtılmamaktadır.

    1 Ağustos Arifesinde TMT’ye ve KKTC’ye karşı yürütülen Psikolojik Harp(II)

     

    İçinde bulunduğumuz süreçte Kıbrıs Türk halkı üzerinde neden yeni bir psikolojik savaş sürdüğünü izah etmek lazımdır.

    8 Temmuz 2006’daki Talat-Papadopulos görüşmesinde BM himayesinde varılan 5 maddelik mutabakat esasen Annan planı veya benzer bir planın sunulamayacağını da ortaya koymuştu. Zaten Rum yönetimi de bunu her fırsatta dile getirdi. 2008’de Hristofyas’ın başkan seçilmesi ile akan sular daha berraklaştı ve 21 Mart’tan itibaren süren görüşmeler temelinde yapılan ortak açıklamalarda beyan edilen “Tek egemenlik ve vatandaşlık” konusunun esasen “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin devamını öngördüğünün de açık sinyallerini verdi.  23 Mayıs ve ardından da 1 Temmuz görüşmelerinde bu husus vurgulandı ve açıkça bu konuda anlaşmaya varıldığının açıklamaları yapıldı. Bunlara ilaveten de taraflar arasında eyalet sistemi temelinde yeni bir birleşik Kıbrıs yaratılacağının mesajları deşifre edildi. İşte böylesine önemli bir süreç  Anavatan Türk kamuoyunda işlenmesi gerekirken birden Ergenekon operasyonu kapsamında alınan yeni gözaltılar ile türkiyenin gündemi değiştirildi. Ne tesadüftür ki Kıbrıs konusunda ciddi anlamda ses çıkaracak olan kişiler arasında olan Paşalar “terörist” damgası ile tutuklandılar.

    Taraflar arasında en son yapılan 25 Temmuz görüşmesinde de birçok konuda uzlaşmaya vardıkları iddia edilen metinlerin referanduma yeni bir plan adı ile sunulacağı açıklandı. Nitekim Barış Harekatını kınama etkinliklerine Baf’ta katılan Rum lider Hristofyas, Kıbrıs sorununun önemli yönlerinin çoğu noktalarında görüş birliği sağlandığını açıkladı ve yeni devletin bugünkünün devamı(yani Kıbrıs Cumhuriyeti’nin) olacağını belirtti. Bu gelişmenin ardından güneyde günlük yayımlanan Fileleftheros gazetesi de Türklerin egemenlik konusunda yumuşadığını ve “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin lağvedilmeyeceğini yazdı.

    Kıbrıs Türklerinin geleceği ile ilgili bu gelişmeler yaşanırken Avrupa Parlamentosu’nda yaklaşık sekiz ay bekletilen bir rapor taslağı gündeme getirilerek kabul edildiği açıklandı. Söz konusu rapor adadan Türk askerinin çıkarılması çağrısında bulunarak Kıbrıs’ın bir AB toprağı olduğu açıklandı. Ne ilginçtir ki bu konuda AP’da hazırlanan raporun özellikle de 20 Temmuz 1974 Mutlu barış harekatı haftasına denk düşürülerek açıklanması adada bir “işgal” sorunu varmış şeklindeki Rum-Yunan ve içimizdeki bazı misyoner kişilerin yaygaracılığı ile örtüşmesi hayli düşündürücüdür. Özellikle de bu dönemde Türkiye’deki bazı ulusal basın ve yayın organlarının Kıbrıs Türkünün tarihi öz değerlerini karalayan ve sanki de 1974 Mutlu Barış Harekatı’nın meşruluğunu suistimal eden yayımlara geçmesi Türk halkı üzerinde var olan psikolojik harp operasyonunun da bir parçasını oluşturmaktadır.

    Hatırlatmak gerekirse Psikolojik harp, savaş yada barış dönemlerinde dost, tarafsız veya düşman hedef toplumlarının kendi çıkarları yönünde  tutum ve davranışlarını yönlendirmek, kitleyi etkilemek için ekonomik, siyasi, kültürel, askeri, teknolojik, sosyal ve hatta dini alanlarda planlanarak uygulanan tüm faaliyetleri kapsamaktadır. Psikolojik harp uygulama olarak psikolojik harekatı kapsar. Psikolojik harekat kapsamında bir ülkeyi ayakta tutan değerlerin yıpratılarak, kendi milli menfaatlerini gerçekleştirmek üzere yürütülen faaliyetlerdir. Kıbrıs’ta da özellikle Kıbrıs Türkünün adada sahip olduğu Türklük kimliğini, Devletini, Anavatanla olan bağlarına tahammül edemeyen batı dünyasının oryantalizim projesi kapsamında(Doğu toplumlarının politik, kültürel vs eritilmesi ) bir savaş vermektedir. Bu savaş kapsamında içteki(veya dıştaki) kurum, parti, sivil toplum örgütleri ve medya kullanılarak hedef seçilen halk veya kitle üzerinde farkına varılamayan bir operasyon gerçekleştirilerek seçilen halkın etki altına alınması arzulanır. Bu operasyon kapsamında kendi kurumlarına, polis ve ordusuna, dini, kültürel değerlerine, yargı sistemine karşı yalan haberler yayılması hedeflenerek toplumda bir “korku ve güvensizlik” yaratılması hedeflenir.  Bu korkunun yaratılması için de görsel ve yazılı medya(radyo,tv,gazete,dergi,broşür..)kanalları vasıtası ile anılan değerler için yıpratıcı bilgiler verilmesi planlanır ve uygulanır. Verilen bilgiler uzun uzadıya anlatılır ki, halkın mücadele azmi kırılarak bir çaresizlik içerisine düşmesi sağlansın. Bunun için yalan haberler günlerce yazılır, çizilir ve tartışılır.

    Yapılan operasyonlarda halka bir korkunun veya güvensizliğin verilmesinden öte seçilen halkın kendi tarihi değerleri, kimliği, kültürü, dini hatta kurumlarına(yargı, polis vb) güveni yitirilerek, kendisine gösterilen diğer ulusu yada kurumu üst görmesi hedeflenir. İşte şuan Kıbrıs Türküne karşı yapılan savaş da budur. KKTC’deki halkın egemenliğinden vazgeçerek birleşik Kıbrıs’a inanmaları için yapılan yayımlar ekseninde Kıbrıs Türkü umutsuzluğa sürüklenmek istenmektedir.

    Özellikle de Türkiye’de başlatılan Ergenekon operasyonu kapsamında Kıbrıs’taki TMT teşkilatının da ayni kapsamda tutulacak yer altı teşkilatları arasında yer aldığını iddia edecek kadar çılgınca yayımlar yapmayı kendine misyon edinen bazı medya kuruluşlarının temsilcilerinin kime ne maksatla hizmet ettikleri ayrı bir merak konusudur.

    Temmuz ayında çıkan Tempo dergisinde 1913’ten günümüze Gizli Örgütlenmelerin Anatomisi” başlıklı yazıda, “Kıbrıs’ta TMT” alt başlığı ile verilen haberde “1958’de kurulan TMT, Türk subayları tarafından organize edildi. Kuruluşunda Genel Kurmay Başkanlığı’nın onayı bulunduğu iddiası, örgüte meşrutiyet kazandırdı. Amacı Rum terör örgütü EOKA’ya karşı Türklerin can ve mal güvenliğini korumaktı. Bu örgütün üyeleri arasında Rauf Denktaş bile vardı. Ancak TMT hakkında da pek çok söylenti çıktı. Bunlar arasında barış yanlısı Rum ve Türklerin öldürülmesi de bulunuyordu…” şeklindeki iddiaları ve yorumları tamamı ile Kıbrıs Türk tarihinin gerçeklerinin saptırılarak öz değerlerimizin karalanması anlamına geldiği ortaya çıkmıştır. Burada Yarbay Rıza Vuruşkan’ın resminin de Hrant Dinki öldüren Ogün Samas ile ayni karelerde yer alması durumun ne kadar talihsizce  yapıldığının da ayrı bir göstergesidir.

    1 Ağustos Arifesinde TMT’ye ve KKTC’ye karşı yürütülen Psikolojik Harp(III)

     

    Tempo dergisindeki yorumda Genel Kurmay Başkanlığı’nın TMT’yi kurduğu şeklindeki iddianın örgüte meşrutiyet kazandırdığı şeklindeki açıklaması, sanki de Genel Kurmay başkanlığının gizli silahlı örgüt kurmaya meyilli olduğu savını doğururken, bu son operasyonda(ergeneokon) tutuklanan emekli orgeneral seviyesindeki paşaların da gizliden silahlı örgüt kurmakla suçlandıkları iddiasına destek niteliği yaratmaya çalışarak TSK’ni yıpratma maksadı taşıdığı ortaya çıkmaktadır. Bahsekonu yorumda TMT’nin sanki de barış yanlısı olan Türk ve Rumları öldürmek için kurulduğunu ortaya atarak bu konuda özellikle de bilgi sahibi olmayan insanların kafasında “Acaba bu gerçekten böylemi” sorusunun doğmasını yaratmaya çalışmaktadırlar. Enis Tayman ve İpek Özbey’in birlikte kaleme aldıkları bu makale, sözkonusu şahısların Kıbrıs Türk tarihi ile ilgili ne kadar bilgiden yoksun olduklarını açıkça ortaya koymaktadır.

    Yine TMT’nin bu yıl 1 Ağostos’da 50’nci yılı etkinlikleri öncesinde 27 Temmuz 2008’de Taraf gazetesi yazarlarından Ayşe Hür’ün “Othello’nun Güzel Ülkesi Kıbrıs” isimli köşe yazısında TMT ile ilgili yer alan çirkin iddialar ortaya atılması, kimlerin hangi tarafta olduğunun da açık göstergesi olmuştur.

    Hür anılan yazısında “…20. yüzyılın ilk yarısı İngilizlerin tavrı sayesinde yumuşak geçti ama, 1955’te Rumlar İngiliz sömürgecilerini adadan kovarlarken, Türkler Enosis korkusu ile İngilizleri destekleyince iki toplumun arası açıldı. Ardından ise uluslarararası aktörler ve Anavatanlar karıştı. Rumlar “Enosis”, Türkler “Taksim” dediler. Rumlar “Akritas planı” Türkler “geçici Merhale Planı” dediler ve 1960’da Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin garantörlüğü altında kurulan, iki toplumun eşit haklara sahip olduğu bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’ni 1974 yılında yıkmayı başardılar. Ayni çevreler iki toplumu birleştirmemek için ellerinden geleni yapmaya devam ediyorlar…” şeklindeki açıklamaları tarih bilincinden yoksun bir gazetecinin yazdığı yalan yanlış bilgileri kamuoyuna duyururak emperyalizme uşaklık ettiğinin de apaçık göstergesi olmuştur.

    Belirtilen bu sahte, yanlış ve saptırılmış tarihi gerçeklerin düzeltmesi şu şekildedir; Bir kere Kıbrıs Türkleri Enosis korkusu ile İngilizleri destekleyerek iki toplumun arası açılmamıştır. 1 Nisan 1955 tarihinde kurulan terör örgütü EOKA, ada genelinde başlattığı Kıbrıs Türklerine yönelik baskı, şiddet ve katliamın bir sonucu olarak Kıbrıs Türkleri kendi kendilerine bir direnişe gitmişlerdir. Kaldıki Kıbrıs Türkleri İngilizlerin yanında olmamışlardır. Bu böyle olsaydı 1957-58 şehitleri verilmezdi. Ayni zamanda, meydanlarda Rumların Enosis çığırtkanlıklarını protesto için toplanan sivil ve masum ve de silahsız soydaşlarımızın üzerlerine  jeeplerini sürerek ve ateş açarak şehitler verilmesine sebep olan İngilizlerdir;(ingilizlerin Türklere karşı yaptıkları ayrımcılıkları dile getirmek apayrı bir makale konusudur).

    Hür’ün iddia ettiği gibi adadaki Türkler, İngilizler’i destekledikleri için iki toplumun arası açılmadı. Yüzyıllardan beri enosis çığırtkanlığı yapan Rumların özellikle de Makarios III’ün 1950’de adaya ayak basması ardından gizlice silahlanma yoluna Yunanistan desteği ile gidilmesi ve bir gerilla taktik savaşı ekseninde adada huzursuzluk yaratarak enosis’i gerçekleştirme hedefi öncesindeki 1954 yılında Rumların 1950 yılında adada gerçekleştirdikleri plebisit sonuçlarının BM’de kabul ettirmeye çalışarak adanın Yunanistan’a ilhakını öngören çağrıda bulunmaları ile zaten uluslararası aktörlerin ve doğal olarak anavatanların konu ile yakından ilgilenmelerine sebep olmuştur. 

    Bayan Hür’ün, kaleme aldığı bahsekonu yazıda “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin 1974 yılında yıkıldığından bahsetmesi de esasen kendisinin ne denli Kıbrıs tarihi konusunda cahil olduğunu da ortaya çıkarmıştır. Kıbrıs Cumuhriyeti 1974 yılında yıkılmamıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti önce Makarios’un 30 Kasım 1963’teki 13 maddelik anayasa değişlişklik önerileri ile ortadan kaldırılmak istenmiş ve bu başarılmayınca da 21 Aralık 1963 yılında Kıbrıs Türklerine karşı etnik temizlik operasyonu başlatılarak Noel’e kadar topyekün Kıbrıs Türklerinden kurtulma planı hedeflenmişti. Bu Kıbrıs Türkünün TMT liderliğinde teşkilatlanma yoluna gitmesi ile adada engellendi. Kıbrıs Türkü tam 11 yıl boyunca ada genelinde %3’lük gettolarda yaşamak zorunda bırakıldıklarında, kimi zaman aç, kimi zaman susuz mücadele etmişler ve Rumun boyundurluğunu kabul etmemişlerdir. Bayan Hür’ün aç kalan Kıbrıs Türkünün vitaminini almak için ovalardan topladığı otlarla ekmek ve yemek yaptığını bilmemesi normaldir. Zira kendisi uzun yıllar Amerika’da rahat ortamlarda yabancı dostları ile şarap tokuştururken ada halkının yaşadıklarını bilmemesi bizlerin öz tarihini karalama ve yanlış bilgileri kamuoyuna saptırmasına asla yetki vermez.

     

     

    1 Ağustos Arifesinde TMT’ye ve KKTC’ye karşı yürütülen Psikolojik Harp(IV)

     

    Bayan Hür bahsekonu yazısında Kıbrıs Türklerinin öz tarihi ve değerleri ile dalga geçer gibi yeni bir tarih yazma girişiminde bulunmakta olduğu gözlemlenmiştir. Hür anılan yazısında  “Balkan savaşı bittiğinde, Türk toplumu, İngiliz yönetimine başvurarak Kıbrıs’ın İngiltere ve Mısır’a bağlanmasını isteyecek kadar çaresizdi” diyerek Türklerin bu arzusu sonucunda İngiltere’nin ada halkının talebini öne sürerek adayı ilhak ettiğini yazmaktadır. Bu şekildeki asılsız açıklamaları ile biz Kıbrıs Türklerini aşağılama yoluna giden Hür’ün Güney’den ne kadar para aldığını merak etmemize de imkan kılmıştır. Çünkü bu tür idddiaları sadece Türk milleti çıkarları aleyhine davranan kişilikler yapabilir…

    Bayan Hür’ün ne geçmişteki Kıbrıs Türk mücadelesini ne de bugünkü mücadelelerini tanımadığı apaçık bir gerçektir. Başka milletlerin uşağı olma sevdasında olsaydı bu halk, çoktan Rum yada İngiliz mandasında olurdu. Osmanlı’nın çöküş dönemine denk düşen Balkan harbi ve sonrasında gelişen süreçte, Osmanlı topraklarını kaybeder pozisyona gelmesinden ötürüydi ki adayı İngiltere’ye kiralamayı şartlı olarak kabul etmişti. Kaldıki Birinci Dünya Savaşı yaşandığı yıllarda, İngilizler Kıbrıs Türklerine karşı en ağır baskılarını uygularlarken, adada Türk kimliğinin kullanılmasına dahi müsaade etmemekteydiler. Örneğin Kıbrıs Türk tarihinde utançla anılan Sir Münir gibi satılmış kişilerin İngiliz mandasını kabul eder nitelikte davranmaları tüm topluma mal edilemez. Nitekim, tarihin hiçbir evresinde Kıbrıs Türkü ingiliz boyundurluğuna geçmek(iltihak) için bir talepte bulunmamıştır.  Bu duruma ilaveten, Bayan Hür bize “Anadolu’da bir zümre Amerikan ve İngiliz mandasını istiyordu” şeklinde bir açıklamada bulunsa kendisine hak verebilirdik. Çünkü Anadolu’da belirli bazı aydınların manda yönetimini arzuladıkları bilinse de esasen tüm Türk halkının bunu istediği yorumunun dile getirilme imkanını ne bize ne bayan Hür’e vermediğini ifade etmek gerekmektedir. Şayet bu tip yorumları getirme çabasında olunursa, işte bu durum atalarımıza ve tarihimize açık bir saldırı niteliğini taşır. Halkı yanıltma ve mandacı bir milleti simgeler…Dolayısıyla tarihi gerçeklerin saptırılarak tarihimize dil uzatılması ve milletimizin karalanması asla kabul edilemez!

    Öte yandan bayan Hür bahsekonu yazısında “Kemalist kadroların Kıbrıs’ı önemsemediği”nden bahsederek bunun 1923 Lozan Barış Antlaşmasında belli olduğunu yazmıştır. Buna ilaveten Hür yazısında Türklerin ada’dan ayrılmasına karşı çıkan tarafın İngilizler olduğunu, Türkleri Rumlara karşı bir denge unsuru görenin de İngilizler olduğunu iddia etmektedir. Bayan Hür’ün Kemalist kadrolar olarak ifade ettiği ekibin Kıbrıs’ı önemsemediği iddası tamamı ile saptırılmış ve  gerçek dışı bir durumu yansıtmaktadır. Hal böyle olsaydı, Türkiye Lozan’da 16. Madde üzerinde tadil edilmesi yönünde bir mücadele vermeyecekti. Neydi bu 16. Maddenin ilk şekli? LozanAntlaşması’nda ilk olarak 16. maddede “Türkiye kendi dışında kalan arazi ve adalar ile ilgili ilhak, istiklal veya herhangi bir diğer idare şekli hakkında, alınan ve alınacak olan bütün kararları kabul ve tasdik eder” hükmü getirilmişti. Bu maddeye şiddetli şekilde itiraz eden Türk heyetinin ana gerekçesi adalar ve özellikle de Kıbrıs’ta uygulanacak yönetime herhangi bir şekilde karışma hakkı olmamasıydı. Türkiye’nin tamamı ile Kıbrıs’tan kopartılmasıydı. Nihayetinde 16. madde düzeltildi ve “Bu arazi ve adaların mukadderatı, ilgililer tarafından tayin edilecektir.“ hükmü getirildi.

    Bu noktada Bayan Hür’e şu hatırlatmayı yapmakta fayda vardır; belirtmiş olduğu Kemalist kadrolarda özellikle de İsmet İnönü döneminde 1964 yılında Türklere karşı yapılan etnik temizlemeyi önlemek için Türkiye’nin verdiği tepki karşısında Amerika’nın ünlü Johnson Mektubunu çıkarması sonrasında İnönü’ye Fransız gazeteci bir sual yöneltmiş ve İnönü mevcut durumla ilgili şu cevabı vermişti; “Dünyada yeni bir düzen kurulur ve Türkiye Cumhuriyeti  o düzende olması gereken yerde olur”. Bu cümleyi iyi anlamak gerekmektedir. İnönü o dönemde batı dünyasının Kıbrıs Türklerine karşı yapılan soykırımlar karşısında gereken tedbirleri almamasından ötürü durumu kınarken, Türkiye’nin gerekirse yeni  dünya düzeninde olması gereken yerde Türkiye yerini alır diyerek burada Kıbrıs’ta ne yapılması gerekiyorsa Türkiye’nin de bunu yapacağı mesajını korkusuzca verdiği ortaya çıkmaktadır.

    1 Ağustos Arifesinde TMT’ye ve KKTC’ye karşı yürütülen Psikolojik Harp(V)

    Bayan Hür’ün “Özel Harp Dairesi’nin Becerikli Çocuğu:TMT” alt başlıklı yazısında TMT’nin kurulumu ile ilgili tarihi süreci eksik ve yetersiz yazmanın ötesinde ifade ettiği “TMT’nin tüzüğüne göre Türk toplumu aleyhine faaliyet gösterenler hangi milletten olursa olsun önce bir ihtar mektubu ile uyarılacak, eğer bir düzelme olmazsa, teşkilat üyelerinden seçilen üç kişilik ekip tarafından dövülecekti. Dayakla yola gelmeyenin cezası ölüm olacaktı. Ölüm şekli ve ne gibi silah kullanılacağı idare heyeti tarafından tespit edilecekti. İhtar ve dayak, barış zamanları kullanılacak, karışık zamanlarda vakit kaybetmenin aleyhte olacağı durumlarda doğrudan üçüncü maddeye geçilecekti. (Teşkilatın sorumlu isimleri, ölüm cezasının Türklere hiç uygulanmadığını idda ettiler ancak 1960’ta Bayraktar Camii’nin iddia edildiği gibi EOKA tarafından değil Türkler tarafından bombalandığını yazan haftalık Cumhuriyet gazetesinden Ahmet Muzaffer Gürkan ve Ayhan Hikmet’in bu fasıldan öldürüldüğü hep söylendi)…” şeklindeki iddiaları ile TMT örgütünü bir terör örgütü gibi lanse etmeye çalışması Bayan Hür’ün öz kimliğinin ne olduğunu merak etmemize imkan kılmıştır.

    Bir kere TMT teşkilatının yemini şu şekildeydi; Kıbrıs Türkünün yaşayışı ve hürriyetine, malına, her türlü ananesine ve mukaddesatına, her nerede ve kimden olursa olsun vaki olacak tecavüzlere karşı koymak için, kendimi YÜCE TÜRK ULUSUNA ADADIM. Gördüğüm, duyduğum ve hissettiklerimi ve bana emanet edilenleri hiç kimseye ifşa etmiyeceğime, ifşaatın ihanet sayılacağına ve cezasının ölüm olduğuna, verilecek cezayı seve seve kabul edeceğime namusum ve şerefim üzerine AND İÇERİM.

    Yukarıdaki TMT yemininden de anlaşılacağı üzere Hür’ün iddia ettiği gibi bir TMT tüzüğü yoktur. TMT yemini ise sadece ve sadece Kıbrıs Türkünün can ve mal güvenliğini korumak için verilen yeminden ibarettir. İsmail Tansu’nun anılarında ise TMT lideri Yarbay Rıza Vuruşkan’ın adaya geleceğinde kendisine verilen emirler içerisinde yer alan ; “Lider Kıbrıs’ta TMT’ye veya Türk toplumuna yönelik; hainlik, casusluk, bozgunculuk, soygunculuk, gasp ve eşkiyalık gibi girişimlere fırsaat vermeyecek önlemleri önceden alacaktır. Bu gibi faaliyetlerin olması halinde, suçları sabit olanlar, liderin oluşturacağı özel bir kurul tarafından cezalandırılacaktır. Ancak, ıslah edilmedikleri için ortadan kaldırılması gerekenler olursa bunun için Özel Harp Dairesi Başkanından izin alınacaktır.” şeklindeki maddenin Bayan Hür tarafından saptırılarak farklı cümleler içerisinde yorumlanması ortaya attığı iddiaların asılsız ve gerçek dışı olduğunu da ortaya koymaktadır. Kaldı ki Bayraktar Camii 1960’da değil, 1962’de Rumlar tarafından bombalanmıştır. Bu bombalamanın ise geçtiğimiz yıl Rumlar tarafından gerçekleştirildiği Rum basınında yer almıştır.

    Buradan da açıkça anlaşılacağı üzere, Bayan Hür tarihi gerçekleri saptırmayı kendisine marifet bilerek insanları yanıltmayı ve dış unsurların çıkarlarına hizmet etmeyi kendisine misyon belirlemiştir. Acaba bunları yazmak için mi Amerika’dan koparak Türkiye’de Taraf gazetesinde çalışmayı kime hizmet için kabul etmiştir?

    1 Ağustos Arifesinde TMT’ye ve KKTC’ye karşı yürütülen Psikolojik Harp(VI)

    Özellikle de Bayan Hür’ün “Olaylar Tırmanıyor” alt başlığında “Ne tesadüf ki, Vuruşkan ve ekibinin Ada’ya ayak bastığı tarihten itibaren toplumlararası olaylar tırmandı…iki tarafın devletleri yada ‘derin devleti’ tarafından yönlendirilen EOKA ve uzantıları ile TMT ve uzantıları adayı kan gölüne döndürdüler” şeklindeki yorumu hem TMT teşkilatını karalamak, hemde Kıbrıs Türkünün bugün var olmasına imkan kılan nice isimsiz kahraman şehitlerine ve gazilerine yani tüm Kıbrıs Türk halkını lekelemek maksadını taşıdığını açığa çıkaran ana gösterge olurken, Hür’ün ne derece Kıbrıs Türk tarihinden yoksun zavallı bir şahsiyet olduğunun da apaçık bir göstergesi olmuştur.

    Hal böyleyken şu suali sormak lazımdır; Tıpkı bir Rum ağzı gibi yazan Bayan Hür ortaya attığı bu çirkin ve tarihi gerçeklerden yoksun iddiaları acaba kimlere hizmet için yapılmaktadır? Kendisi acaba Rum yönetiminden veya diğer dış unsurların lobilerinden ne kadar maddi yardım almaktadır? Tüm bu ve buna benzer suallerin cevabını nasıl yapacağı doğrusu merak konusudur.

    Bayan Hür’ün yazısının son bölümünde ifade ettiği “1974 müdahalesinin haklı yanları vardı ama ‘yemeğin pişirilmesinde’ Türk tarafının katkısı hiçbir zaman irdelenmedi diyerek TMT’yi “1960 anaysal düzenini ortadan kaldırmak ve Rumları ve Türkleri öldürmek için kurulduğu” iddiasında bulunarak bir Rum milliyetçisi gibi yazı yazmasından ötürü kendisini şiddetle kınıyoruz.

    En son cümlelerinden olan ve yine saçmalayan Bayan Hür, “Sonuçta ortaya ‘Türk kontragerillasının doğum ve talim yeri’ olan garip oluşum çıktı. Rauf Denktaş’ın KKTC devlet başkanlığı ile TMT tipi yapılanmalar iyice kurumsallaştı yada Kıbrıs adeta TMT’leşti” yorumu hıyanetin sesi olan Bayan Hür’ün gerçek zihniyetini de açığa çıkarmıştır.

    Bayan Hür’e bu noktada şunları sormak lazımdır; Kıbrıs Türkünün tarihini ve TMT kuruluşunu acaba okudunuz mu? Kıbrıs Türkünün topyekün TMT teşkilatını desteklediğinden haberiniz var mı? KKTC bir kontragerilla deme hakkını nereden elde ediyorsunuz? Siz PKK ile KKTC’yi bir mi tutmaya çalışıyorsunuz? Bugün Kıbrıs TMT’leşti inancınız neden sizi rahatsız ediyor? Bu konuda yaptığınız yorumları kimden ve hangi fonlardan paralar alarak yazma ihtiyacı hissettiniz? O çok korktuğunuz TMT ve KKTC bugün tüm Kıbrıs Türkünü temsil etmesi neden sizi rahatsız ediyor? Unutmayınız ki, Kıbrıs Türkü tarihi ile onur duyar! TMT’nin kim olduğunu size anlatmanın bir faydası yoktur. Zira anlatsak da anlamayacaksınız. Ancak, TMT Teşkilatını veya KKTC’yi karalamak tüm Kıbrıs Türküne bir hakareti niteliği taşır.

    Bayan Hür sanki bir Rum vatandaşı gibi kendi öz değerlerimize ve tarihimize dil uzatmayı marifet sayarak yazılar yazmayı “demokratik hak ve özgürlük” olarak nitelendirerek Türk milletini ve KKTC Devletini aşağılamayı bir “hak” sanıyorsanız yanılıyorsunuz! Hiçkimse size bu hakkı veremez! Unutmayın ki tarih tekerrürden ibarettir. Ve devran dönecektir, o sap da dönecektir…

    Bayan Hür veya Tempo dergisi gibi Kıbrıs Türkünün tarihi gerçeklerini saptırarak Kıbrıs Türk mücadelesinde önemli bir yeri olan TMT Teşkilatını neredeyse bir terör örgütü sınıfına sokulmasına asla müsaade edilemez. Bizim namusumuz olan KKTC ve TMT teşkilatına dil uzatmak en büyük haysiyetsizliklerden biridir.

    Şehit kanları ile kurulan KKTC Devletinin varoluşuna imkan kılan TMT’nin 50. Yılını şerefle kutlarken, bugün TMT’nin askeri kanadı olarak Kıbrıs Türkünün can ve mal güvenliğini, sınırlarını korumak için 1976 yılında kurulan Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığımızın kuruluşunun 32. Yılını, ayni zamanda adanın Osmanlılar tarafından fethinin 437.yılını en içten dileklerimle kutlarım. 

    Son söz olarak bilgi bilenle bilgi sahibi olmayan arasındaki fark; biri bilgisi biri iftiraları ile yazıp konuşmasıdır. Bunun içindir ki, Akıllı milletine tarihine değerlerine sahip çıkar, akılsız da başka milletlerin mandasını benimseyerek onların söylemek istediklerinin tellalcılığını yapar…

    31 Tem. 08

    13:24

  • Rum Kilisesi Hristofyas’ı Destekliyor

    Rum Kilisesi Hristofyas’ı Destekliyor

    (01.08.2008 – AB Haber)
    Kıbrıs (Rum Kesimi) Kilisesi Başpiskoposu II. Chrisostomos, Kıbrıs Kilisesi’nin doğrudan görüşmelerin başlamasını desteklediğini açıkladı.

    Başpiskopos II. Chrisostomos gazetecilerin “Kilise’nin Cumhurbaşkanı’nın Kıbrıs’ta bir anlaşmaya varılması çabalarını destekleyip desteklemediği sorusu üzerine, “Kıbrıs Kilisesi görüşmelerin başlamasını destekliyor. Çünkü görüşmeler olmadan ulusal sorunumuzu çözemeyiz” dedi.
    Rum Haber Ajansıan göre Kıbrıs Rum Kesimi Meclisi Başkanı Marios Garoyan’la görüşmesinden sonra bir açıklama yapan Başpiskopos, Kıbrıs sorunuyla ilgili son gelişmeler konusunda bilgilendirilmek üzere Cumhurbaşkanı Demetris Christofias’tan Perşembe sabahı için bir görüşme talep ettiğini söyledi.
    Başpiskopos II. Chrisostomos, Kıbrıs’taki siyasi parti liderlerinden ve Lefkoşa’daki Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin büyükelçileriyle de ayrı ayrı görüşme talebinde bulunacağını bildirdi.
    Kıbrıs’ta doğrudan görüşmeler prosedürüne hazırlık çerçevesinde kültürel miras konularıyla ilgilenen iki toplumlu teknik komitenin tatmin edici gelişme sağlamadığına ilişkin haberleri yorumlaması istenen Başpiskopos, Kıbrıs Kilisesi’nin, korunması gereken kilise eserleriyle ilgili bir listenin sunulduğunu belirtti ve şöyle devam etti:
    “Bir liste hazırladık ve komiteden önemli eserlerden oluşan ve yıkılma tehlikesi bulunan birkaç kiliseyle ilgili görüşme yapılmasını, bu eserlerin korunması için doğrudan müdahale istedik. Başarıp başarmayacağımızı bilemiyorum. Türklerle geçmişten deneyimlerimiz var. Bunlar zordur. Tüm eserleri dahil etmek için yapabileceğimiz bütün baskıları yapacağız.”
    Rum Meclisi Başkanı Marios Garoyan da Başpiskopos II. Chrisostomos’la görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada, Kıbrıs konusunu ve son gelişmeleri ele aldıklarını kaydetti.
    Türkiye’deki siyasi kararsızlığın Kıbrıs’ta bir anlaşma çabalarını etkileyip etkilemeyeceği yönündeki bir soruyu Garoyan, bunun şüphesiz olacağını belirtti.
    Türkiye’deki iç krizin, Kıbrıs’taki siyasi havaya ve tatmin edici bir gelişme sağlanmasına büyük etkisinin olacağını ifade eden Temsilciler Meclisi Başkanı, Ankara’nın Kıbrıs’taki çözümün anahtarını elinde tuttuğunu kaydetti.

     

  • İngiliz BBC gene PKK’nın avukatlığına soyundu

    İngiliz BBC gene PKK’nın avukatlığına soyundu

    Londra- İngiliz yayın kuruluşu BBC, tamda Güngürendeki çocuk ve masum sivillerin öldürülmesi ardından PKK terör örgütü lideri Murat Karayılan ile yapılan bir mülakatı yayınlayarak örgütün propagandasını yaptı. Mülakat sırasında Karayılan bu tür saldırıları düzenlemenin hakları olduğunu ileri sürdü. BBC mülakatı 01.Ağustos.2008,

     

  • Türk Tarih Kurumu (TTK) Operasyonu

    Türk Tarih Kurumu (TTK) Operasyonu

    Ağu 01 2008

    Türk Tarih Kurumu Başkanlığı görevini yürütmek üzere Prof. Dr. Ali BİRİNCİ görevlendirildi      
     
     1 Ağustos 2008 CUMA Resmî GazeteSayı : 26954GÖREVLENDİRME KARARI

    Devlet Bakanlığından:

    Karar Sayısı : 2008/10203

    1 – Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunda açık bulunan 1 inci derece kadrolu Türk Tarih Kurumu Başkanlığı görevini yürütmek üzere Prof. Dr. Ali BİRİNCİ’nin görevlendirilmesi, 4652 sayılı Kanunun 25 inci maddesi ile 2477 sayılı Kanunun 2 nci maddesi gereğince uygun görülmüştür.

    2 – Bu Kararı Devlet Bakanı yürütür.

    31/7/2008

    Abdullah GÜL

    CUMHURBAŞKANI

     

     

    Türk Tarih Kurumu (TTK) Operasyonu

    Mustafa Nevruz Sınacı

    Alaturka E-Gazetesi Yazarı

     

    Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU Görevinden Alındı!

     

    Bu yazı; Alaturka E-Gazetesi tarafından lacivertsanat.net e-posta adreslerine gönderilmiştir. ‘Okurla Paylaşılması Gerekli Yazılar‘ çerçevesinde yayımlanmasını sorumluluk kabul ederek, ilginize sunar, yazarına teşekkür ederiz. 

    KAYNAK:

     

    ABD – AB diyasporanın ısrarlı isteği yerine geldi. Ermenilerin korkulu rüyası Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu görevinden alındı. Ermeni yalanlarını bir bir ortaya çıkaran Halaçoglu%u2019ndan yalnızca Ermeniler değil içerdeki bazı Türk düşmanları da rahatsızdı.

     

    Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU

     

     

    T

    TK (Türk Tarih Kurumu) operasyonu 22 Temmuz günü sessiz sedasız icra edildi.
    Buna gizlice demek de mümkün. Zira kamuoyu olayı 23 Temmuz günü resmi gazeteyi okuyunca öğrendi. (8217 sayılı RG) Bu sırada Başkan Halaçoğlu olup bitenden bihaber tatilde idi. Sadece bazı %u2018medar-ı iftihar%u2019 eylem ve işlemleri nedeniyle haklı bir kaygı duyuyordu.

     

     

    NEDEN?

     

    Ö

    ncelikle belirtmek gerekir ki Hoca (1766 – 2008) 242 yıldır bilinen ve meş%u2019um bir sır olarak asırlardır gizlenen %u201CAleviler ve Kürtler asalaten Türk%u2019tür. Alevi Kürt%u2019üyüm diyenlerde  Ermeni%u2019dirler%u201D tezini açıkladığında bir kısım kripto ve kozalar hop oturup hop kalkmışlardı. %u201Cİnanmayanlar nüfuslarından araştırıp kim olduklarını devlet arşivinden bulabilirler%u201D deyince de krize girenler ve TTK binasına saldıranlar oldu. Saldırganlar ve açıklanan gerçek karşısında paniğe kapılanlar bununla da yetinmeyip, Cumhuriyet Savcılıklarına suç duyuruları verdiler. Aralarında %u2018ırkçılık, dincilik, ayrımcılık ve şovenizm%u2019 iddiaları ile dava teşebbüsünde bulunanlar bile oldu. İddia infial yarattı, çok geniş bir kitle alındı, gocundu ve rahatsız oldu. Demek ki tez doğruydu. Bunun üzerine kurucu Müslüman (Lozan) kesim: %u201CHocam seni artık oralarda fazla tutmazlar, elindeki bütün bilgi, belge ve listeleri kamuoyuna açıkla%u201D diye bilinçli bir zorlama içine girince malum kesimde panik büyüdü. Ülke içinde koza-kripto, dönme orijinli ne kadar dernek, parti ve sivil toplum kuruluşu varsa Halaçoğlu aleyhine işe koyuldular. Olay Ermenistan parlamentosundan bütün diyaspora örgütlerine ve AB localarına kadar sirâyet etti. İhanet şebekeleri sonuç alıncaya kadar ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Böylece, son günlerde medyada yer alan ve %u2018sıcak ilişki%u2019 kurma amaçlı Ermenistan%u2019la gizli görüşme iddiaları da somut bir teşebbüsle doğrulanmış oldu. Hani, Temmuz ayı başında Ermeniler ısrarla Abdullah Gül%u2019ü maça davet eden mesajlar vermişlerdi ya, şimdi perde arkası aralanmaya başladı. ABD – AB diyasporanın ısrarlı isteği yerine geldi. Ermenilerin korkulu rüyası Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu görevinden alındı. Ermeni yalanlarını bir bir ortaya çıkaran Halaçoglu%u2019ndan yalnızca Ermeniler değil içerdeki bazı Türk düşmanları da rahatsızdı.

     

     

    BURAYI BİRAZ AÇALIM

     

    T

    emmuz%u2019un ilk haftası Kazakistan’da bulunan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Astana%u2019yı ziyaret eden Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan ile sohbet etti. Bir arada Sarkisyan‘ın koluna girdi ve Türkçe bilen Sarkisyan%u2019la sohbet ederek dostluk ve yakınlık gösterisi yaptı! Astana’nın başkent oluşunun 10’uncu yıldönümü kutlamaları nedeniyle Abdullah Gül, İlham Aliyev ve Sarkisyan‘ın kollarına girerek bir süre sohbet ederek yürüdü. Hatırlanacağı üzere Sarkisyan daha önce yaptığı açıklamalarda, Türk – Ermeni ilişkilerinde yeni adımlar atacağını dile getirmişti. (Mayıs 2008) Tam o sıralar Ermenistan%u2019a gayriresmi bazı ziyaretler ve çeşitli düzeylerde temaslar da yapılmakta; Türkiye%u2019deki Ermeni lobi ve diyasporası ayağa kalkmış %u2018tarihi barış ve sıcak ilişkiler%u2019 adına adeta coşmuştu. Amma TTK başkanı gibi iç sorunlar ve bu dalga ile açığa çıkan önemli engeller vardı! Zira;

     

     

    SOYKIRIM YALANI İSPATLANDI

     

    H

    alaçoğlu kriptolara göre bir bunalım nedeni, kaos ve tıkanma unsuru idi. Çünkü O, 1963%u2019den bu güne sürüp gelen, yalan – iftira ve sahte belgelerle tahkimli, Pamukyan ve benzeri dâhili bedhahlarca (hain Nobel vakfından ödülünü aldı) desteklenen %u201C1915 Ermeni Soykırımı%u201D iddiasının bir yalan, balon ve TTT maksatlı bir %u201Ckomplo teorisi%u201D olduğunu alenen ispatladı. Ermenistan%u2019a, menfur diyasporanın tarihçi ve bilim adamlarına yalanlarını ve sahte belgelerini tek tek ispatlayarak meydan okudu ve Viyana tarih kongresine davet etti. Hain ve yalancılar, müfteriler gelmediler. Gelemediler. Bilim yerine iftira, tehdit ve tefrikada direndiler. 

     

    Daha geçen hafta Ermeni Cumhurbaşkanı Serj Serkisyan ne dedi? %u201CElbette Türk malı alacağız. Türkiye ile ticaret de yapacağız. Ama asla milli davamız olan soykırım tezimizden vazgeçmeyeceğiz. Fakat diyasporanın daha da akıllı ve sabırlı (sinsi) olmasını isteriz.%u201D

     

     

    KANAAT

     

    2

    002 yılında Ermenistan%u2019da yaşadıkları resmi nüfus sayım kayıtları ile sabit 500 bin (TF, ABD) civarında Türk%u2019ün 2007 itibarıyla nasıl olup da sıfıra indiğinin, ne şekilde buharlaştırılıp yok edildiklerinin sorulması; Yerinde inceleme yapılarak akıbetlerinin ortaya çıkartılması; Kara-bağ%u2019da yaşanan dehşet, vahşet, soykırım ve mezâlimin tazmin, gasp-tasallut ve işgâlin kaldırılması; Asala cinayetlerinin yargılanması; Sözde uygar devletlerin büyük utancı, tarihi tahrif, yalan, iftira ve tefrikadan ibaret, hukuki belge, bilgi, ilmi ve ikna edici dayanaktan yoksun, siyaseti gasp (TTT) cebri işgâl ve çıkar amaçlı, örgütlü komplo teorisinden ibaret soykırım iddialarını Ermenistan ve taraf kukla ülkeler ve devletlerce geri çekilmesini talep etmek; Ülkemizi 32 yıldır kana bulayan ve maliyeti 50 bin şehit ve nakit 500 milyar doları bulan terör, tedhiş ve anarşinin Ermenistan odaklı olduğunun açıkça ilân; Bu ve benzer somut olayların takibi, soruşturulması ve adaletle sonuçlandırılması Türk devlet adamlarının vazgeçilmez görevi ve hükümetlerin Milli politikası olmak gerekirken; Sırf Ermenistan AB ve diyaspora istiyor, birkaç kanı bozuk ticaret yapacak, para kazanacak diye bu temel politikalar ve milli tezlerden feragât ederek kırmızı çizgilerimizi (Irak%u2019ın kuzeyi, Kerkük ve Musul vilâyeti ile KKTC%u2019de görüldüğü üzere) paspas yaptırıp alçakça çiğnetmek; Üstüne üstlük bu yolda Türk Tarih Kurumu Başkanı%u2019nı görevden almak bir korkaklık ve kansızlık göstergesidir diye düşünüyorum.

     

     

    BUNA RAĞMEN!

     

    A

    BD – AB himayesinde hareket eden diaspora, lobiler ve Ermenistan’ın asılsız soykırım iddialarına karşı belgeler ve bilim diliyle en büyük ve en cesur tepkilerden birini ortaya koyan TTK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu‘nun sinsice görevden alınmasının sebebi budur. O%u2019nun bu şekilde görevden alınmasında katkısı olanları; bu ayıba göz yumanları ve seyirci kalanları esefle kınıyor; Türkiye’nin ve Türk milletinin onuruyla oynayan, ülkemiz aleyhine alenen faaliyet gösteren menfur odakların hizmetinde olmayı şanına yakıştıranları tarih önünde %u201CTürk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti%u2019ne İhanet%u201Dle suçluyorum.

     

    Ağyarın arzusu ile vatan evlâtlarını yerinden söküp atmak marifet değil alçaklıktır. Onursuzluktur. Mutlaka herkes tepkisini göstermeli.

     

    İpler kimin elinde?

    Türkiye’yi kim veya kimler yönetiyor?

    Onurlu, erdemli ve soylu millî irade nerede?

    Bugün böyle ise, yarın nasıl olacak?

    29 Temmuz 2008 tarihinde eklendi.

  • Kerkük’te uzlaşı savaşı

    Kerkük’te uzlaşı savaşı

    [Yorum – Prof. Dr. Suphi Saatçi]

     

     

     

     

     

    Uzlaşı kültürü kaim olmadan Kerkük’te eşit paylaşım, barış ve kardeşlik ortamı sağlanamaz. Kerkük sorununa hakkaniyetli yaklaşım getiren yasanın, en çok Talabani tarafından desteklenmesi gerekir. Unutulmamalıdır ki Talabani, sadece Kürtlerin değil, Araplar ve Türkmenler dâhil, bütün Irak halkının cumhurbaşkanıdır.

     

     

    Irak Parlamentosu’nun yerel seçim yasası üzerine yaptığı çalışmalar, 22 Temmuz 2008 tarihinde kabul edilen “Irak İl, İlçe ve Nahiye Meclislerinin Seçim Yasası” ile tamamlanmıştı. Büyük önem taşıyan bu yasanın en ilgi çeken yanı, Kerkük kentinin yönetimi için çözüm getirmiş olmasıdır.

    Kerkük sorununa çözüm önerileri getiren bu yasanın 24. maddesinin 2. bendi şöyledir: “Kerkük’te yönetim otoritesi, üç topluluk arasında paylaşılır. Üç ana topluluk olan Arap, Kürt ve Türkmenlerin yetki paylaşımı % 32, Hıristiyanların ise % 4 oranında gerçekleştirilir. Yönetim otoritesi, bir bakanlığa bağlı olan ya da olmayan tüm güvenlik ve sivil daireleri kapsamaktadır. Buna 3 egemen makam (il meclisi başkanı, vali, vali yardımcısı), meclis komisyonları başkanlıkları ve her kademedeki kamu görevlileri dâhildir.”

    Bu yasanın 24. maddesinin 3. bendinde ise Kerkük’te seçim komisyonunun güvenliği için şu çözüm getirilmiştir: “Komisyon çalışmalarının özgür ve meslekî bir şekilde yürütülmesinin garantiye alınması amacıyla Kerkük’ün güvenlik dosyası, hâlihazırda Kerkük vilayetinde görev yapan askerî birliklerin yerine Irak’ın orta ve güney bölgelerinden getirilen askerî birliklere tevdi edilir. Siyasi partilere bağlı güvenlik güçlerinin dışarıya çıkarılması üzerinde durulur.”

    Talabani, Türkmenlere söz vermişti

    Irak Parlamentosu’nun kabulünden sonra yasa, onay makamı olan Cumhurbaşkanlığı Divanı’na gönderilmişti. Yasa üçlü (cumhurbaşkanı ve 2 yardımcısı) onaydan sonra yürürlüğe girecekti. Ne var ki yasa Cumhurbaşkanlığı Divanı’na bağlı uzmanlar tarafından henüz incelenmeden, Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin basın bürosu, yasanın veto edilerek tekrar parlamentoya iade edileceğini açıkladı. Cumhurbaşkanı Talabani, sadece 127 milletvekili tarafından kabul edilen yasayı onaylamayacağını ve düzenlemenin yeniden ele alınmasını istedi. Kürt kökenli Talabani’nin, Kuzey Irak’taki bölgesel yönetimin veto talebinin ardından bu açıklamayı yapması, siyaset çevrelerinden başka kamuoyunda da hayret uyandırdı. Çünkü Kerkük’teki Arap, Türkmen ve Kürt gruplardan her birinin yönetimde yüzde 32 oranında temsil edilmesini öngören bu çözümü, birkaç ay önce Cumhurbaşkanı Celal Talabani, kendisini ziyaret eden Türkmen heyetiyle görüşmesinde gündeme getirmişti. Ayrıca Kerkük’ü ziyareti sırasında Talabani, Türkmen meclis üyeleri ile yaptığı toplantıda da aynı görüşü dile getirmişti.

    Diğer yandan Kerkük’teki yerel Kürt yöneticileri ve siyasetçileri, daha da ileri giderek, parlamentonun aldığı bu kararı tanımayacaklarını kamuoyuna açıkladılar. Özellikle yukarıda sözü edilen 24. maddenin 3. bendinde geçen “Kerkük’ün güvenlik dosyası, hâlihazırda Kerkük vilayetinde görev yapan askerî birliklerin yerine Irak’ın orta ve güney bölgelerinden getirilen askerî birliklere tevdi edilir ve siyasi partilere bağlı güvenlik güçleri dışarıya çıkarılır.” kararı, Kürt yöneticileri fazlasıyla kızdırmış olacak ki, Erbil, Köysancak ve Süleymaniye’den Kerkük’e gelen binlerce Kürt bir eylem hazırlığı içine girdiler. Böylece 27 Temmuz 2008 günü sabahın erken saatlerinden itibaren göstericiler, Kerkük vilayet binasının önünde toplandılar. Yasak olmasına rağmen, vilayet binasına giriş yolu göstericilere açılmıştır. Yerel saatler 10.15’i gösterdiği zaman ani bir patlama meydana gelmiş ve 25’e yakın kişi hayatını yitirmiş, 100’e yakın kişi de yaralanmıştır.

    Tansiyonun yükselmesi üzerine miting, Türkmenleri protesto gösterisine dönüşmüştür. Provokatörlerin yönlendirmesi ile amacından sapan yürüyüşte, Türkmenler aleyhine sloganlar atılmasına başlanmıştır. Tahrikler sonucunda, silahlı kalabalık gruplar, Irak Türkmen Cephesi, Türkmeneli Televizyonu ve diğer Türkmen parti ve kuruluşlarının bulunduğu binalara doğru yürüyüşe geçmişlerdir. Türkmen kuruluşlarının önüne gelen silahlı militanlar, Türkmenlere ait binaları kurşun yağmuruna tutmuşlardır. Bu arada Türkmen kuruluşlarına ait araçlar ateşe verilmiş ve olaylar kontrolden çıkmıştır. Irak Türkmen Cephesi’ndeki koruma görevlileri ise, silahlı saldırılara mukabele etmiştir. Kürt yönetiminin denetiminde olan devletin güvenlik güçleri ise olayları seyretmekle yetinmişler ve silahlar ateşlenmeye başlayınca da ortadan kaybolmuşlardır. Yine bize ulaşan haberlere göre, peşmergelerin rastgele yakaladıkları masum Türkmen vatandaşlarına ağır işkenceler yapılmaktadır.

    Kerkük’te meydana gelen olayları algılayabilmek açısından, Irak işgalinin başladığı 2003 Nisan’ından, geçen yıl Kerkük’te yapılması mümkün olmayan referandum tartışmalarına kadar uzanan süreci hatırlamak gerekir. Aslında Irak Parlamentosu’nda da yoğunlaşan tartışmalar, 2007 yılının sonuna kadar Kerkük’te yapılması düşünülen referandum üzerine başlamıştı. Bilindiği gibi Kerkük’e olan yoğun göçte Kerküklü olmayan on binlerce göçmen kente akın etmiş, Kerkük’ün yerlisi olmayan binlerce aile, demografik yapıyı bozmak için kente doluşmuş, bu yüzden birçok ev, arsa, stadyum ve garaj gibi özel ve kamu binaları işgal edilmiştir. Yasal olmayan bu tasallut halk arasında büyük gerilim yaratmıştır. Bu yüzden referandumun süresi geçmiştir.

    Bütün etnik gruplar haklarına razı olmalı

    Irak’ta dikta rejiminin devrilmesinin üzerinden 5 yılı aşkın bir süre geçmiştir. Irak halkının yaşadığı büyük sıkıntılardan sonra, ülkede demokratik bir yönetim beklentisine yanıt verecek herhangi bir gelişme sağlanmamıştır. Özellikle Kerkük üzerinde yapılan baskılar ve Türkmen halkının yaşadığı haksızlıklar bir türlü giderilmemiştir. 5 yıldan beri Kerkük’te yönetimi elinde tutanlar, Türkmenlerin ellerinden alınan arazilerin ve evlerin iadesi veya taviz edilmesi yolunda herhangi bir adım atmamışlardır.

    Bütün bunlara karşılık Türkmen siyasetçilerin 5 yıldan beri verdikleri mücadele, nihayet sonuç vermiştir. Böylece Kerkük’ü kaos ortamına sürükleyen antidemokratik uygulamaları durdurmak için, Irak Parlamentosu yukarıda sözü edilen yasayı kabul ederek uzlaşma yoluna gitmiştir.

    Yasaya göre Kerkük’ün yönetimi eşit paylaşım ve ortak anlayış içinde gerçekleştirilecektir. Yasa da zaten Kerkük’ün bütün Irak halkının ortak malı olarak ele alınmasına zemin hazırlamıştır. Bunun bir diğer anlamı da şudur: Irak’taki bütün etnik topluluklar kendi haklarına razı olacaklardır. Kürt yönetiminin Kuzey Irak’ta yasa ve kanunlara aykırı biçimde uyguladığı ve Kürt olmayan herkesi yönetimden dışlaması gibi, Kerkük’te de Türkmenlere karşı sergilediği tavrından vazgeçecek, demokrasinin sınırları içine çekilecektir.

    Kürt yönetiminin “her şey benimdir, ortak kabul etmem” gibi adil ve demokratik olmayan, hatta kentin gerçek sahiplerini dışlayan yaklaşımı, artık büyük tepkilere yol açmaktadır. İşlerine gelmeyen ancak demokratik biçimde çıkarılan yasaları da tanımayarak tehditler savuran zihniyetin, kaba kuvvet ile demokrasi arasında yerini tayin etmesi gerekir. Irak’ta dikta rejiminden kurtulma sloganı ile kazanımlar elde eden Kürt siyasetçilerin, işi başka yerlere çekerek ve haklarından fazla isteyerek ortamı germeleri, ülkeyi yeniden kanlı çatışmalara sürükleyecektir.

    Hakları gasp edilen Türkmenler, adil ve hakkaniyet ölçütleri ile hareket eden, hukuka ve demokrasiye saygılı bir yönetimin özlemi içindedirler. Hele hele dikta döneminden kalma zalim ve haksız bir yönetimi Irak’ta artık hiçbir toplum içine sindiremez. Demokrasi kültürünü reddeden, hukuk tanımayan, Kerkük’te 5 yıldır Türkmenlerin haklarına saygı göstermeyen bir yönetim zihniyetini günümüzde de sürdürmek dönemi artık gerilerde kalmıştır.

    Uzlaşı kültürü kaim olmadan Kerkük’te eşit paylaşım, barış ve kardeşlik ortamı sağlanamaz. Kerkük sorununa hakkaniyetli yaklaşım getiren bu yasanın, en çok Talabani tarafından desteklenmesi gerekir. Unutulmamalıdır ki Talabani, sadece Kürtlerin değil, Araplar ve Türkmenler dâhil, bütün Irak halkının cumhurbaşkanıdır. Irak’ta halklar arasında birlik ve kardeşliğin tesisi için doğan bu fırsat, herhalde Talabani için de önemli bir demokrasi sınavı sayılır.

     

    PROF. DR. SUPHİ SAATÇİ – MİMAR SİNAN GÜZEL SANATLAR ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ KERKÜK VAKFI GENEL SEKRETERİ

     

    01 Ağustos 2008, Cuma

  • Gül’ün Erivan’a davet edilmesi neden bir ‘fırsat’ değildir?

    Gül’ün Erivan’a davet edilmesi neden bir ‘fırsat’ değildir?

     

     

    [Yorum – Elsever Salmanov]

    Uluslararası hukuk, ülkeler arasında dostane ilişkileri tavsiye etmekte ve düşmanca faaliyetleri de yasaklayarak yaptırıma bağlamaktadır.

    Azerbaycan hiçbir zaman hem kendisiyle başka ülkeler, hem de üçüncü ülkeler arasında kötü ilişkilere taraf olmadı. Bilakis dünyada bütün ülkeler arasında barış ve işbirliğinden yana oldu. Dolayısıyla Azerbaycan, esas olarak Türkiye ile Ermenistan arasında yakınlaşmanın karşısında yer almamaktadır. Azerbaycan’ı rahatsız eden husus, uluslararası düzeyde tanınmış devlet sınırlarının dokunulmazlığına saygıdır.

    Bilindiği gibi Türkiye, Ermenistan ile sınırlarını kapalı tutmasını ve söz konusu komşusu ile diplomatik ilişkiler kurmamasını bu sebeplerle izah ediyor: Ermenistan’ın bağımsızlığını elde ettikten sonra iki ülke arasındaki sınırı belirleyen Kars Antlaşması’nı resmi olarak hâlâ tanımamakta, Ermenistan’ın Bağımsızlık Beyannamesi’nde doğrudan Türkiye’ye karşı yöneltilmiş toprak ve sözde Ermeni soykırımını kabul taleplerine devam etmekte ve Ermenistan’ın Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü tanımayarak hâlâ Azerbaycan topraklarının % 20’sini işgal altında tutmaktadır.

    Her şeye rağmen iki ülke arasındaki ilişkilerin düzelmesi için nedense “fedakârlıkla” çalışıp çabalayanların “ilişkilerin normalleştirilmesine karşı çıkanların sayısı az” demesine karşın Türkiye ve Azerbaycan toplumlarında bütün bunlar iyi bilinmekte ve süreç hassasiyetle takip edilmektedir. Çünkü, saldırgan tutumundan dolayı Ermenistan, ekonomik olarak çok kötü durumda ve bölgesel projelerden her gün biraz daha dışlanıyor. Bütün bunlara rağmen hâlâ sahip olduğu saldırgan, işgalci ve uluslararası hukuka saygısız tutumunu devam ettiriyor ve etrafından da onun böyle kabul edilmesi gerektiğini talep edercesine girişimlerine devam ediyor. Bunun en açık örneği son günlerde gündemi işgal eden “futbol diplomasisi”dir. Nitekim Ermenistan’ın yeni seçilmiş Cumhurbaşkanı S. Sarkisyan, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü 2010 yılı Dünya Kupası elemeleri için iki ülke milli takımları arasında oynanacak futbol maçını izlemek için Erivan’a davet etti. Abdullah Gül’ün daveti kabul edip etmeyeceği henüz belli değil. Ama Ermenistan tarafının yukarıda bahsedilen Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkilerini geliştirmeme gerekçelerini dikkate almaması veya bu doğrultuda somut adımlar atmaması durumunda Sayın Abdullah Gül’ün bu daveti kabul etmeyeceği ihtimali yüksektir. Aksi takdirde Türkiye, Ermenistan’ın saldırgan tutumunu üstü kapalı bir şekilde onaylamış olur. Çünkü Sayın Abdullah Gül, makamı gereği sıradan ve basit bir kişilik değildir. Dolayısıyla yaptığı hiçbir davranış basit olamaz. Bir futbol maçını izlemek sıradan bir insan için basit olabilir. Ama bir cumhurbaşkanı milli futbol maçını kendi evinden veya ülkesinden başka bir yerde izliyorsa bu durum diplomaside farklı yorumlanır. Hele bu ülke size ve müttefiklerinize karşı saldırganlığıyla tanınıyorsa.

    Bölge ülkeleri açısından genel görünüm

    Türkiye Cumhuriyeti büyük bir devlettir. Uluslararası ilişkilerde aktör durumundadır. Dolayısıyla kendisini tehditle bir şeyden vazgeçirmek veya bir adımı atmaya zorlamak, hele Ermenistan gibi bir ülke tarafından mümkün olmamalıdır. Hiçbir somut adım atmadan önce iki ülke arasındaki sınırın açılması, daha sonra “soykırım”ın araştırılması için komisyon kurulması teklifi Ermenistan’ın içinde bulunduğu ekonomik sıkıntıdan bir an önce kurtulma amacı taşımaktan başka bir şey değildir.

    Uluslararası ilişkiler açısından meseleye yaklaştığımızda büyük güçlerin ve diğer komşu ülkelerin bu durum karşısındaki tutumunu incelediğimizde şu sonuçlara varıyoruz. ABD, Türkiye-Ermenistan arasındaki sınırın açılmasını, dolayısıyla da Ermenistan’ın ekonomik zorluklardan kurtulmasını istiyor. Çünkü ekonomik olarak şimdikinden daha rahat bir Ermenistan, ABD için Rusya’nın etkisinden kurtulmuş olacak ve İran’la daha düşük düzeyde ilişkiler kurmak zorunda kalacak. Böylece bölgede ABD için Rusya’nın ve İran’ın ağırlığı bir nebze azalmış olacak. Rusya ve İran’ın Türkiye-Ermenistan sınırının açılmasını istemelerinin sebebi ise Azerbaycan’ın Karabağ meselesinde kaybedecek olmasıdır. Çünkü ekonomik olarak şimdikinden daha rahat bir durumdaki Ermenistan tarafı, Karabağ meselesiyle ilgili barış görüşmelerinde daha da uzlaşmaz tavırlar benimseyecektir. Nitekim Rusya ve İran, Karabağ sorununun öylece dondurularak “sorun” olarak kalmasını istiyorlar. Çünkü bölgede sorun olduğu zaman bölgeye müdahale onlar için daha kolay oluyor. Ayrıca İran’daki 30 milyonu aşkın Azeri nüfusun varlığı daima İran’ı Azerbaycan’a karşı dikkatli davranmaya zorlamıştır. Öte yanda Gürcistan, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin iyileşmesini, Ermenistan’ın ekonomik olarak şimdikinden daha rahat bir duruma gelip Gürcistan’dan da toprak talep edebileceğinden ve başka sebeplerden dolayı istemiyor. Dolayısıyla bu konjonktür göz önüne alındığında Türkiye’nin, Ermenistan’dan güvenilir taahhütler almadan veya Ermenistan’ı uluslararası hukuk kurallarına uymaya zorlamadan onunla yakınlaşması bir taviz niteliği taşıyacaktır ve uluslararası hukuk suçlusunu daha da cesaretlendirecektir. Böylece Kafkaslar’da adaletin anahtarı Türkiye’nin elindedir dersek mübalağa etmiş olmayız. Ayrıca Türkiye’de Ermenistan ile ilişkilerin “ne olursa olsun bir an önce” mantığıyla normalleştirilmesini isteyenlerin bunu neden istedikleri iyice araştırılmalıdır. Türkiye’de yaşayan Ermeni kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hoşnutluğunu kazanmak ve ikili ticari ilişkiler kurulması sonucunda elde edilecek ekonomik yararlar için bütün Türkiye’nin ulusal çıkarından taviz verilmesinin akla ve mantığa uygun bir adım olmayacağı kanısındayım. Ayrıca Ermeni kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bu ülkeyle bütünleşmesi ve kendilerini Türkiye’nin bir parçası olarak hissetmeleri doğrultusunda adımlar atılmalıdır. Yoksa her fırsatta onlara “ana yurt hatırlatma”sı Türkiye’nin ulusal çıkarına uygun değildir.

    Ziyaret beklenen neticeyi vermez

    Bu önemli hususu da vurgulamak yerinde olur kanımca. Türkiye-Ermenistan ilişkilerini Türkiye’nin iç siyasi durumuyla ilişkilendirmek çok yanlıştır. Şöyle ki, Ermeni kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı değerli bir aydının öldürülmesi sonucunda Türkiye yönetiminin gerçekten de demokratik bir devlet yönetimi olduğunu göstermek için Ermenistan’la ilişkilerini geliştireceğini ummak veya bu yönde tavsiyelerde bulunmak çok yanlıştır. Çünkü bir demokratik hukuk devletinin yapması gereken her şeyi Türkiye Cumhuriyeti yönetimi ve ilgili kurumları yapmışlar ve yapmaktadırlar. Dolayısıyla Türkiye’nin ilgili kurumlarının, çeteleri veya gizli örgütlenmeleri açığa çıkardıktan sonra Ermenistan’la iyi ilişkiler geliştireceğini umanlar veya Ermenistan ile iyi ilişkiler kurulacağını bu hukuki sürecin devamı olarak görenler çok büyük bir yanılgının içindeler ve çok yanlış şeyler umuyorlar. Çünkü bu hukuki süreç tamamen ve tamamen Türkiye’nin bir iç meselesidir ve yukarıda söylendiği gibi Türkiye Cumhuriyeti yönetimi ve ilgili kurumları üzerlerine düşen her şeyi yapmışlar ve yapmaktadırlar. Ayrıca Türkiye’nin kendi ve yakın müttefiklerinin güvenliğinden dolayı Ermenistan’dan güvence aldıktan sonra ilişkilerini geliştireceğini bir şart olarak ortaya koyması bir “kendi kabuğuna çekilme” veya “izolasyonist” bir dış politika değildir.

    Dolayısıyla Sarkisyan’ın Gül’ü Erivan’a “maç izleme”ye davet etmesi Türkiye için bir “fırsat” değil. Çünkü ekonomik olarak zor durumda olan ve buna rağmen saldırgan tutumunu devam ettiren taraf Ermenistan tarafıdır. Bunu “fırsat” olarak sunanlar, çeşitli nedenlerden dolayı “ne olursa olsun bir an önce” veya “oldu bitti” mantığıyla meseleye yaklaşanlardır. Eğer Türkiye tarafı uluslararası hukuka saygılı olmayı Ermenistan tarafına kabul ettirmeden ilişkilerini geliştirecek doğrultuda adımlar atmaya başlarsa, uluslararası hukuk suçlusu cesaretlenecek ve Gürcistan’dan da toprak istemeye başlayacak. Durumun daha da ileri gitmesi uluslararası teamül olarak bir emsal bile olabilecek. Bir mühim mesele de Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinin çok ağır yara alacağıdır. Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin Ermenistan’ın uluslararası hukuka bağlılığı sağlanmadan geliştirilmesinin Türkiye-Azerbaycan ilişkilerini onarılamayacak düzeyde zedeleyeceği açıktır.

     

    ELSEVER SALMANOV – AZERBAYCAN DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI ENFORMASYON GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

     

    31 Temmuz 2008, Perşembe

  • Yola devam mesajı verilmedi!.. / Onursal Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, ´İKTİDAR KARARDAN DERS ÇIKARIRSA, ÜLKE RAHATLAR´

    Yola devam mesajı verilmedi!.. / Onursal Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, ´İKTİDAR KARARDAN DERS ÇIKARIRSA, ÜLKE RAHATLAR´

     

     

    Onursal Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Anayasa Mahkemesi’nin AKP hakkında verdiği kapatma kararını değerlendirdi.
    DHA-ANKA-30 Temmuz 2008 


    Kanadoğlu, ANKA’ya yaptığı açıklamada, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği bu kararla AKP’nin laik cumhuriyete karşı eylemlerin odağı olduğuna karar verdiğine dikkat çekti.
    Kanadoğlu, Anayasa Mahkemesi’nin bundan sonra AKP’nin laik cumhuriyet aleyhine olacak hiçbir eylemini “odak olma” yönünden incelemeyeceğini belirterek, “Çünkü, Anayasa Mahkemesi’nin 10 üyesi AKP’nin laik cumhuriyet aleyhine eylemlerin odağı olduğunu kabul etmiştir. Bu, artık araştırılamaz bir gerçek olmuştur”
    dedi.
    Kanadoğlu, Anayasa Mahkemesi’nin kapatma yönünde bir karar vermesini beklediğini ve bu nedenle sonuca şaşırdığını belirterek,”Bu kararı, demokrasinin zaferi olarak kutlamak yanlış. Çünkü, Mahkeme bu siyasi partinin laik cumhuriyet aleyhine eylemlerin odağı olduğuna karar verdi. AKP’nin bundan sonra laik cumhuriyet aleyhine yapacağı eylemleri araştırılmayacak ve odak olma durumu tespit edilen parti hakkında kapatma davası açılabilecek” diye konuştu.Sabih Kanadoğlu, ´Bu kararla yüksek mahkeme, siyasi iktidar partisinin laik Cumhuriyet aleyhine eylemlerin odağı olduğu yolunda 10 üyesinin çoğunluğuyla bir karar aldı ancak bu 10 üye kararın yaptırım konusunda bir nitelikli çoğunluğu sağlayamadığı için aleyhteki 6 oy ondan sonra gelecek aleyhte verilen 4 oy eklenmek suretiyle devlet yardımından 1\2’sinin kesilmesi yönünde bir karar almış oldu.´dedi

    ´İKTİDAR KARARDAN DERS ÇIKARIRSA, ÜLKE RAHATLAR´

    Kanadoğlu, ´Bu karar siyasi iktidarın laik cumhuriyet ilkeleri aleyhine odak olduğunu ortaya koyması itibariyle çok önem taşımaktadır. Eğer siyasi iktidar bu tarihi karardan bir ders çıkarır ve bundan sonraki eylemlerinde bundan sonraki icraatında laik cumhuriyet aleyhine eylemlerde bulunmaktan vazgeçer ve bu güveni vatandaşlarına verebilir ise Türkiye fevkalade rahatlar ve gelecek için umut besleyebilir ancak bu özeleştirinin yapılması ve siyasi iktidar partisinin bu dersten bir sonuç çıkarması mutlak olarak şarttır. Bu itibarla ben bu dersin çıkarılacağı ümidiyle vatandaşlarıma Anayasa Mahkemesinin bu kararını saygıyla karşılamalarını ve siyasi iktidar partisinin bundan sonraki eylemlerine dikkat etmelerini öneririm´ dedi

    ´ALINAN KARAR DTP DAVASINI ETKİLEMEZ´

    Anayasa Mahkemesinin verdiği bu kararın DTP davasını kesinlikle etkilemeyeceğni söyleyen Kanadoğlu, ´Her şeyden önce davaların dayandığı temeller ayrıdır. Biri laik cumhuriyet aleyhinedir, diğeri bölücülüktür. Bu elbetteki bir terör örgütüyle işbirliği yapma iddasını gündeme getirmiştir. Biribirini etkileyeceği kanısında değilim.´ dedi

     

     

     

    “Bu kararı, demokrasinin zaferi olarak kutlamak yanlış. Çünkü, Mahkeme bu siyasi partinin laik cumhuriyet aleyhine eylemlerin odağı olduğuna karar verdi. AKP’nin bundan sonra laik cumhuriyet aleyhine yapacağı eylemleri araştırılmayacak ve odak olma durumu tespit edilen parti hakkında kapatma davası açılabilecek” diye konuştu.

    Sabih Kanadoğlu, ´Bu kararla yüksek mahkeme, siyasi iktidar partisinin laik Cumhuriyet aleyhine eylemlerin odağı olduğu yolunda 10 üyesinin çoğunluğuyla bir karar aldı ancak bu 10 üye kararın yaptırım konusunda bir nitelikli çoğunluğu sağlayamadığı için aleyhteki 6 oy ondan sonra gelecek aleyhte verilen 4 oy eklenmek suretiyle devlet yardımından 1\2’sinin kesilmesi yönünde bir karar almış oldu.´dedi

    ´İKTİDAR KARARDAN DERS ÇIKARIRSA, ÜLKE RAHATLAR´

    Kanadoğlu, ´Bu karar siyasi iktidarın laik cumhuriyet ilkeleri aleyhine odak olduğunu ortaya koyması itibariyle çok önem taşımaktadır. Eğer siyasi iktidar bu tarihi karardan bir ders çıkarır ve bundan sonraki eylemlerinde bundan sonraki icraatında laik cumhuriyet aleyhine eylemlerde bulunmaktan vazgeçer ve bu güveni vatandaşlarına verebilir ise Türkiye fevkalade rahatlar ve gelecek için umut besleyebilir ancak bu özeleştirinin yapılması ve siyasi iktidar partisinin bu dersten bir sonuç çıkarması mutlak olarak şarttır. Bu itibarla ben bu dersin çıkarılacağı ümidiyle vatandaşlarıma Anayasa Mahkemesinin bu kararını saygıyla karşılamalarını ve siyasi iktidar partisinin bundan sonraki eylemlerine dikkat etmelerini öneririm´ dedi

    ´ALINAN KARAR DTP DAVASINI ETKİLEMEZ´

    Anayasa Mahkemesinin verdiği bu kararın DTP davasını kesinlikle etkilemeyeceğni söyleyen Kanadoğlu, ´Her şeyden önce davaların dayandığı temeller ayrıdır. Biri laik cumhuriyet aleyhinedir, diğeri bölücülüktür. Bu elbetteki bir terör örgütüyle işbirliği yapma iddasını gündeme getirmiştir. Biribirini etkileyeceği kanısında değilim.´ dedi

     

    ==========

    Haberekspres Gazetesi /1 Ağustos 2008 

     

     

    Yola devam mesajı verilmedi!..

    Prof. Dr. T

     

     

     

    AKP bir dahaki seçimlere kadar biraz frene basacak ve kendisini destekleyen (eski) sosyalistler ile liberallerde oluşan kuşkuları gidermeye, güven tazelemeye çalışacaktır. Umarız bizi ve bizim gibi düşünen büyük bir çoğunluğu yanıltırlar. Artık bölen değil, toplayıcı söylemlerle toplumu kucaklamaya çalışırlar. Başta KKTC olmak üzere, kazanımı büyük bedellere mal olmuş dış politika konularında tavizkar olmayan tutumlar içine girilir. Ve artık özellikle kadın üzerinden yürütülen, kadını hedef alan, kadının başının bohçalanması

     

    üzerinden yürütülen din eksenli siyasete son verirler.

    Demokrasinin içini bo

     

    şaltarak ilerleyen ve attığı her yanlış adımı demokrasi söylemi ile örtmeye çalışan
    AKP’nin kapatılmamasının demokrasi açısından bir kazanç olabilmesi tamamen AKP’nin gelecek süreçlerde takınacağı tavırla ilgilidir. Sözleri ile rejimin temel prensiplerini sahiplendiklerini dile getirip, takiyye yapmayı bırakmazlarsa, Türkiye ile birlikte kendi yollar
    ını da tıkamış olacaklarını kavramak zorundalar.

    Laiklik T

     

    ürkiye’nin en hassas noktası. Yumuşak karnı. AKP bu alanda daha fazla ilerlemeye çalışmamalı. Mahkeme kararını, “durmak yok, yola devam” değil; “dur” ve “rejimin temel niteliklerini daha fazla zorlama!” olarak okumaları gerekiyor.

    çıkmıştır. Kapatmama sonucu üzerinden kararı okumaları talihsizlik olur. Neredeyse oy birliği ile kabul edilen, odak olma fiilinin işlenmiş olduğunun kabulü üzerinden gelecekteki politikalarını belirlemeleri için bir uyar
    ıdır mahkeme kararı.

    T

     

    ürkiye’de ilk kez iktidar partisi mahkemelik olmuş ve cezalandırılmıştır.

    çısından doğuracağı sakıncaların konuşulma vakti gelmiştir. AKP’nin sözü edilen odak olma fiillerini sürdürmesi durumunda, önünde hukuki bir engel kalmadığı durumda rejimin alacağı biçim üzerinde de düşünmek gerekiyor. Bu yüzden parti kapatmalarının sona erdirilmesi gibi uçuk fikirler, hukuk devleti ile bağdaşmamaktadır. Durduk yerde parti kapatma davasının açılmayacağı da bu dava ile kesinleşmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı kendisine verilen görevi layıkı ile yapmış, Cumhuriyet’in temel anlayışına ters düşen AKP’nin frenlenmesi ve partinin dış destekçilerine de Türkiye’de rejimle oynanmas
    ına karşın demokrasiyi koruyan dinamiklerin hala dimdik ayakta olduğu mesajını vermiştir.

    çok fazla. Kısa sürede rejim karşıtlığının altı yılda aldığı yola bakınca ve kapatmama kararı sonrasında, kararın gerisini okumayıp, AKP ile birlikteliklerinin kendi yararlarına sonuçlarından hoşnut dış güçlerin mesajlarına bakınca, Türkiye’nin dipsiz karanlıkta yürümeye devam edeceği gibi bir algı güçleniyor. “Onlarla iyi çalıştık” diyen ABD Dışişleri szöcüsü; kararın AB çabalarını canlandırmak için fırsat olduğunu söylemi

     

     

     

    AKP bir dahaki seçimlere kadar biraz frene basacak ve kendisini destekleyen (eski) sosyalistler ile liberallerde oluşan kuşkuları gidermeye, güven tazelemeye çalışacaktır. Umarız bizi ve bizim gibi düşünen büyük bir çoğunluğu yanıltırlar. Artık bölen değil, toplayıcı söylemlerle toplumu kucaklamaya çalışırlar. Başta KKTC olmak üzere, kazanımı büyük bedellere mal olmuş dış politika konularında tavizkar olmayan tutumlar içine girilir. Ve artık özellikle kadın üzerinden yürütülen, kadını hedef alan, kadının başının bohçalanması

     

    üzerinden yürütülen din eksenli siyasete son verirler.

    Demokrasinin içini bo

     

    şaltarak ilerleyen ve attığı her yanlış adımı demokrasi söylemi ile örtmeye çalışan
    AKP’nin kapatılmamasının demokrasi açısından bir kazanç olabilmesi tamamen AKP’nin gelecek süreçlerde takınacağı tavırla ilgilidir. Sözleri ile rejimin temel prensiplerini sahiplendiklerini dile getirip, takiyye yapmayı bırakmazlarsa, Türkiye ile birlikte kendi yollar
    ını da tıkamış olacaklarını kavramak zorundalar.

    Laiklik T

     

    ürkiye’nin en hassas noktası. Yumuşak karnı. AKP bu alanda daha fazla ilerlemeye çalışmamalı. Mahkeme kararını, “durmak yok, yola devam” değil; “dur” ve “rejimin temel niteliklerini daha fazla zorlama!” olarak okumaları gerekiyor.

    çıkmıştır. Kapatmama sonucu üzerinden kararı okumaları talihsizlik olur. Neredeyse oy birliği ile kabul edilen, odak olma fiilinin işlenmiş olduğunun kabulü üzerinden gelecekteki politikalarını belirlemeleri için bir uyar
    ıdır mahkeme kararı.

    T

     

    ürkiye’de ilk kez iktidar partisi mahkemelik olmuş ve cezalandırılmıştır.

    çısından doğuracağı sakıncaların konuşulma vakti gelmiştir. AKP’nin sözü edilen odak olma fiillerini sürdürmesi durumunda, önünde hukuki bir engel kalmadığı durumda rejimin alacağı biçim üzerinde de düşünmek gerekiyor. Bu yüzden parti kapatmalarının sona erdirilmesi gibi uçuk fikirler, hukuk devleti ile bağdaşmamaktadır. Durduk yerde parti kapatma davasının açılmayacağı da bu dava ile kesinleşmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı kendisine verilen görevi layıkı ile yapmış, Cumhuriyet’in temel anlayışına ters düşen AKP’nin frenlenmesi ve partinin dış destekçilerine de Türkiye’de rejimle oynanmas
    ına karşın demokrasiyi koruyan dinamiklerin hala dimdik ayakta olduğu mesajını vermiştir.

    çok fazla. Kısa sürede rejim karşıtlığının altı yılda aldığı yola bakınca ve kapatmama kararı sonrasında, kararın gerisini okumayıp, AKP ile birlikteliklerinin kendi yararlarına sonuçlarından hoşnut dış güçlerin mesajlarına bakınca, Türkiye’nin dipsiz karanlıkta yürümeye devam edeceği gibi bir algı güçleniyor. “Onlarla iyi çalıştık” diyen ABD Dışişleri szöcüsü; kararın AB çabalarını canlandırmak için fırsat olduğunu söylemi

    Prof. Dr. T

     

     

     

    AKP bir dahaki seçimlere kadar biraz frene basacak ve kendisini destekleyen (eski) sosyalistler ile liberallerde oluşan kuşkuları gidermeye, güven tazelemeye çalışacaktır. Umarız bizi ve bizim gibi düşünen büyük bir çoğunluğu yanıltırlar. Artık bölen değil, toplayıcı söylemlerle toplumu kucaklamaya çalışırlar. Başta KKTC olmak üzere, kazanımı büyük bedellere mal olmuş dış politika konularında tavizkar olmayan tutumlar içine girilir. Ve artık özellikle kadın üzerinden yürütülen, kadını hedef alan, kadının başının bohçalanması

     

    üzerinden yürütülen din eksenli siyasete son verirler.

    Demokrasinin içini bo

     

    şaltarak ilerleyen ve attığı her yanlış adımı demokrasi söylemi ile örtmeye çalışan
    AKP’nin kapatılmamasının demokrasi açısından bir kazanç olabilmesi tamamen AKP’nin gelecek süreçlerde takınacağı tavırla ilgilidir. Sözleri ile rejimin temel prensiplerini sahiplendiklerini dile getirip, takiyye yapmayı bırakmazlarsa, Türkiye ile birlikte kendi yollar
    ını da tıkamış olacaklarını kavramak zorundalar.

    Laiklik T

     

    ürkiye’nin en hassas noktası. Yumuşak karnı. AKP bu alanda daha fazla ilerlemeye çalışmamalı. Mahkeme kararını, “durmak yok, yola devam” değil; “dur” ve “rejimin temel niteliklerini daha fazla zorlama!” olarak okumaları gerekiyor.

    çıkmıştır. Kapatmama sonucu üzerinden kararı okumaları talihsizlik olur. Neredeyse oy birliği ile kabul edilen, odak olma fiilinin işlenmiş olduğunun kabulü üzerinden gelecekteki politikalarını belirlemeleri için bir uyar
    ıdır mahkeme kararı.

    T

     

    ürkiye’de ilk kez iktidar partisi mahkemelik olmuş ve cezalandırılmıştır.

    çısından doğuracağı sakıncaların konuşulma vakti gelmiştir. AKP’nin sözü edilen odak olma fiillerini sürdürmesi durumunda, önünde hukuki bir engel kalmadığı durumda rejimin alacağı biçim üzerinde de düşünmek gerekiyor. Bu yüzden parti kapatmalarının sona erdirilmesi gibi uçuk fikirler, hukuk devleti ile bağdaşmamaktadır. Durduk yerde parti kapatma davasının açılmayacağı da bu dava ile kesinleşmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı kendisine verilen görevi layıkı ile yapmış, Cumhuriyet’in temel anlayışına ters düşen AKP’nin frenlenmesi ve partinin dış destekçilerine de Türkiye’de rejimle oynanmas
    ına karşın demokrasiyi koruyan dinamiklerin hala dimdik ayakta olduğu mesajını vermiştir.

    çok fazla. Kısa sürede rejim karşıtlığının altı yılda aldığı yola bakınca ve kapatmama kararı sonrasında, kararın gerisini okumayıp, AKP ile birlikteliklerinin kendi yararlarına sonuçlarından hoşnut dış güçlerin mesajlarına bakınca, Türkiye’nin dipsiz karanlıkta yürümeye devam edeceği gibi bir algı güçleniyor. “Onlarla iyi çalıştık” diyen ABD Dışişleri szöcüsü; kararın AB çabalarını canlandırmak için fırsat olduğunu söylemi

     

     

     

    AKP bir dahaki seçimlere kadar biraz frene basacak ve kendisini destekleyen (eski) sosyalistler ile liberallerde oluşan kuşkuları gidermeye, güven tazelemeye çalışacaktır. Umarız bizi ve bizim gibi düşünen büyük bir çoğunluğu yanıltırlar. Artık bölen değil, toplayıcı söylemlerle toplumu kucaklamaya çalışırlar. Başta KKTC olmak üzere, kazanımı büyük bedellere mal olmuş dış politika konularında tavizkar olmayan tutumlar içine girilir. Ve artık özellikle kadın üzerinden yürütülen, kadını hedef alan, kadının başının bohçalanması

     

    üzerinden yürütülen din eksenli siyasete son verirler.

    Demokrasinin içini bo

     

    şaltarak ilerleyen ve attığı her yanlış adımı demokrasi söylemi ile örtmeye çalışan
    AKP’nin kapatılmamasının demokrasi açısından bir kazanç olabilmesi tamamen AKP’nin gelecek süreçlerde takınacağı tavırla ilgilidir. Sözleri ile rejimin temel prensiplerini sahiplendiklerini dile getirip, takiyye yapmayı bırakmazlarsa, Türkiye ile birlikte kendi yollar
    ını da tıkamış olacaklarını kavramak zorundalar.

    Laiklik T

     

    ürkiye’nin en hassas noktası. Yumuşak karnı. AKP bu alanda daha fazla ilerlemeye çalışmamalı. Mahkeme kararını, “durmak yok, yola devam” değil; “dur” ve “rejimin temel niteliklerini daha fazla zorlama!” olarak okumaları gerekiyor.

    çıkmıştır. Kapatmama sonucu üzerinden kararı okumaları talihsizlik olur. Neredeyse oy birliği ile kabul edilen, odak olma fiilinin işlenmiş olduğunun kabulü üzerinden gelecekteki politikalarını belirlemeleri için bir uyar
    ıdır mahkeme kararı.

    T

     

    ürkiye’de ilk kez iktidar partisi mahkemelik olmuş ve cezalandırılmıştır.

    çısından doğuracağı sakıncaların konuşulma vakti gelmiştir. AKP’nin sözü edilen odak olma fiillerini sürdürmesi durumunda, önünde hukuki bir engel kalmadığı durumda rejimin alacağı biçim üzerinde de düşünmek gerekiyor. Bu yüzden parti kapatmalarının sona erdirilmesi gibi uçuk fikirler, hukuk devleti ile bağdaşmamaktadır. Durduk yerde parti kapatma davasının açılmayacağı da bu dava ile kesinleşmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı kendisine verilen görevi layıkı ile yapmış, Cumhuriyet’in temel anlayışına ters düşen AKP’nin frenlenmesi ve partinin dış destekçilerine de Türkiye’de rejimle oynanmas
    ına karşın demokrasiyi koruyan dinamiklerin hala dimdik ayakta olduğu mesajını vermiştir.

    çok fazla. Kısa sürede rejim karşıtlığının altı yılda aldığı yola bakınca ve kapatmama kararı sonrasında, kararın gerisini okumayıp, AKP ile birlikteliklerinin kendi yararlarına sonuçlarından hoşnut dış güçlerin mesajlarına bakınca, Türkiye’nin dipsiz karanlıkta yürümeye devam edeceği gibi bir algı güçleniyor. “Onlarla iyi çalıştık” diyen ABD Dışişleri szöcüsü; kararın AB çabalarını canlandırmak için fırsat olduğunu söylemi

    Yola devam mesajı verilmedi!..

    Prof. Dr. T

     

     

     

    AKP bir dahaki seçimlere kadar biraz frene basacak ve kendisini destekleyen (eski) sosyalistler ile liberallerde oluşan kuşkuları gidermeye, güven tazelemeye çalışacaktır. Umarız bizi ve bizim gibi düşünen büyük bir çoğunluğu yanıltırlar. Artık bölen değil, toplayıcı söylemlerle toplumu kucaklamaya çalışırlar. Başta KKTC olmak üzere, kazanımı büyük bedellere mal olmuş dış politika konularında tavizkar olmayan tutumlar içine girilir. Ve artık özellikle kadın üzerinden yürütülen, kadını hedef alan, kadının başının bohçalanması

     

    üzerinden yürütülen din eksenli siyasete son verirler.

    Demokrasinin içini bo

     

    şaltarak ilerleyen ve attığı her yanlış adımı demokrasi söylemi ile örtmeye çalışan
    AKP’nin kapatılmamasının demokrasi açısından bir kazanç olabilmesi tamamen AKP’nin gelecek süreçlerde takınacağı tavırla ilgilidir. Sözleri ile rejimin temel prensiplerini sahiplendiklerini dile getirip, takiyye yapmayı bırakmazlarsa, Türkiye ile birlikte kendi yollar
    ını da tıkamış olacaklarını kavramak zorundalar.

    Laiklik T

     

    ürkiye’nin en hassas noktası. Yumuşak karnı. AKP bu alanda daha fazla ilerlemeye çalışmamalı. Mahkeme kararını, “durmak yok, yola devam” değil; “dur” ve “rejimin temel niteliklerini daha fazla zorlama!” olarak okumaları gerekiyor.

    çıkmıştır. Kapatmama sonucu üzerinden kararı okumaları talihsizlik olur. Neredeyse oy birliği ile kabul edilen, odak olma fiilinin işlenmiş olduğunun kabulü üzerinden gelecekteki politikalarını belirlemeleri için bir uyar
    ıdır mahkeme kararı.

    T

     

    ürkiye’de ilk kez iktidar partisi mahkemelik olmuş ve cezalandırılmıştır.

    çısından doğuracağı sakıncaların konuşulma vakti gelmiştir. AKP’nin sözü edilen odak olma fiillerini sürdürmesi durumunda, önünde hukuki bir engel kalmadığı durumda rejimin alacağı biçim üzerinde de düşünmek gerekiyor. Bu yüzden parti kapatmalarının sona erdirilmesi gibi uçuk fikirler, hukuk devleti ile bağdaşmamaktadır. Durduk yerde parti kapatma davasının açılmayacağı da bu dava ile kesinleşmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı kendisine verilen görevi layıkı ile yapmış, Cumhuriyet’in temel anlayışına ters düşen AKP’nin frenlenmesi ve partinin dış destekçilerine de Türkiye’de rejimle oynanmas
    ına karşın demokrasiyi koruyan dinamiklerin hala dimdik ayakta olduğu mesajını vermiştir.

    çok fazla. Kısa sürede rejim karşıtlığının altı yılda aldığı yola bakınca ve kapatmama kararı sonrasında, kararın gerisini okumayıp, AKP ile birlikteliklerinin kendi yararlarına sonuçlarından hoşnut dış güçlerin mesajlarına bakınca, Türkiye’nin dipsiz karanlıkta yürümeye devam edeceği gibi bir algı güçleniyor. “Onlarla iyi çalıştık” diyen ABD Dışişleri szöcüsü; kararın AB çabalarını canlandırmak için fırsat olduğunu söylemi

     

     

     

    AKP bir dahaki seçimlere kadar biraz frene basacak ve kendisini destekleyen (eski) sosyalistler ile liberallerde oluşan kuşkuları gidermeye, güven tazelemeye çalışacaktır. Umarız bizi ve bizim gibi düşünen büyük bir çoğunluğu yanıltırlar. Artık bölen değil, toplayıcı söylemlerle toplumu kucaklamaya çalışırlar. Başta KKTC olmak üzere, kazanımı büyük bedellere mal olmuş dış politika konularında tavizkar olmayan tutumlar içine girilir. Ve artık özellikle kadın üzerinden yürütülen, kadını hedef alan, kadının başının bohçalanması

     

    üzerinden yürütülen din eksenli siyasete son verirler.

    Demokrasinin içini bo

     

    şaltarak ilerleyen ve attığı her yanlış adımı demokrasi söylemi ile örtmeye çalışan
    AKP’nin kapatılmamasının demokrasi açısından bir kazanç olabilmesi tamamen AKP’nin gelecek süreçlerde takınacağı tavırla ilgilidir. Sözleri ile rejimin temel prensiplerini sahiplendiklerini dile getirip, takiyye yapmayı bırakmazlarsa, Türkiye ile birlikte kendi yollar
    ını da tıkamış olacaklarını kavramak zorundalar.

    Laiklik T

     

    ürkiye’nin en hassas noktası. Yumuşak karnı. AKP bu alanda daha fazla ilerlemeye çalışmamalı. Mahkeme kararını, “durmak yok, yola devam” değil; “dur” ve “rejimin temel niteliklerini daha fazla zorlama!” olarak okumaları gerekiyor.

    çıkmıştır. Kapatmama sonucu üzerinden kararı okumaları talihsizlik olur. Neredeyse oy birliği ile kabul edilen, odak olma fiilinin işlenmiş olduğunun kabulü üzerinden gelecekteki politikalarını belirlemeleri için bir uyar
    ıdır mahkeme kararı.

    T

     

    ürkiye’de ilk kez iktidar partisi mahkemelik olmuş ve cezalandırılmıştır.

    çısından doğuracağı sakıncaların konuşulma vakti gelmiştir. AKP’nin sözü edilen odak olma fiillerini sürdürmesi durumunda, önünde hukuki bir engel kalmadığı durumda rejimin alacağı biçim üzerinde de düşünmek gerekiyor. Bu yüzden parti kapatmalarının sona erdirilmesi gibi uçuk fikirler, hukuk devleti ile bağdaşmamaktadır. Durduk yerde parti kapatma davasının açılmayacağı da bu dava ile kesinleşmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı kendisine verilen görevi layıkı ile yapmış, Cumhuriyet’in temel anlayışına ters düşen AKP’nin frenlenmesi ve partinin dış destekçilerine de Türkiye’de rejimle oynanmas
    ına karşın demokrasiyi koruyan dinamiklerin hala dimdik ayakta olduğu mesajını vermiştir.

    çok fazla. Kısa sürede rejim karşıtlığının altı yılda aldığı yola bakınca ve kapatmama kararı sonrasında, kararın gerisini okumayıp, AKP ile birlikteliklerinin kendi yararlarına sonuçlarından hoşnut dış güçlerin mesajlarına bakınca, Türkiye’nin dipsiz karanlıkta yürümeye devam edeceği gibi bir algı güçleniyor. “Onlarla iyi çalıştık” diyen ABD Dışişleri szöcüsü; kararın AB çabalarını canlandırmak için fırsat olduğunu söylemi

    Prof. Dr. T

     

     

     

    AKP bir dahaki seçimlere kadar biraz frene basacak ve kendisini destekleyen (eski) sosyalistler ile liberallerde oluşan kuşkuları gidermeye, güven tazelemeye çalışacaktır. Umarız bizi ve bizim gibi düşünen büyük bir çoğunluğu yanıltırlar. Artık bölen değil, toplayıcı söylemlerle toplumu kucaklamaya çalışırlar. Başta KKTC olmak üzere, kazanımı büyük bedellere mal olmuş dış politika konularında tavizkar olmayan tutumlar içine girilir. Ve artık özellikle kadın üzerinden yürütülen, kadını hedef alan, kadının başının bohçalanması

     

    üzerinden yürütülen din eksenli siyasete son verirler.

    Demokrasinin içini bo

     

    şaltarak ilerleyen ve attığı her yanlış adımı demokrasi söylemi ile örtmeye çalışan
    AKP’nin kapatılmamasının demokrasi açısından bir kazanç olabilmesi tamamen AKP’nin gelecek süreçlerde takınacağı tavırla ilgilidir. Sözleri ile rejimin temel prensiplerini sahiplendiklerini dile getirip, takiyye yapmayı bırakmazlarsa, Türkiye ile birlikte kendi yollar
    ını da tıkamış olacaklarını kavramak zorundalar.

    Laiklik T

     

    ürkiye’nin en hassas noktası. Yumuşak karnı. AKP bu alanda daha fazla ilerlemeye çalışmamalı. Mahkeme kararını, “durmak yok, yola devam” değil; “dur” ve “rejimin temel niteliklerini daha fazla zorlama!” olarak okumaları gerekiyor.

    çıkmıştır. Kapatmama sonucu üzerinden kararı okumaları talihsizlik olur. Neredeyse oy birliği ile kabul edilen, odak olma fiilinin işlenmiş olduğunun kabulü üzerinden gelecekteki politikalarını belirlemeleri için bir uyar
    ıdır mahkeme kararı.

    T

     

    ürkiye’de ilk kez iktidar partisi mahkemelik olmuş ve cezalandırılmıştır.

    çısından doğuracağı sakıncaların konuşulma vakti gelmiştir. AKP’nin sözü edilen odak olma fiillerini sürdürmesi durumunda, önünde hukuki bir engel kalmadığı durumda rejimin alacağı biçim üzerinde de düşünmek gerekiyor. Bu yüzden parti kapatmalarının sona erdirilmesi gibi uçuk fikirler, hukuk devleti ile bağdaşmamaktadır. Durduk yerde parti kapatma davasının açılmayacağı da bu dava ile kesinleşmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı kendisine verilen görevi layıkı ile yapmış, Cumhuriyet’in temel anlayışına ters düşen AKP’nin frenlenmesi ve partinin dış destekçilerine de Türkiye’de rejimle oynanmas
    ına karşın demokrasiyi koruyan dinamiklerin hala dimdik ayakta olduğu mesajını vermiştir.

    çok fazla. Kısa sürede rejim karşıtlığının altı yılda aldığı yola bakınca ve kapatmama kararı sonrasında, kararın gerisini okumayıp, AKP ile birlikteliklerinin kendi yararlarına sonuçlarından hoşnut dış güçlerin mesajlarına bakınca, Türkiye’nin dipsiz karanlıkta yürümeye devam edeceği gibi bir algı güçleniyor. “Onlarla iyi çalıştık” diyen ABD Dışişleri szöcüsü; kararın AB çabalarını canlandırmak için fırsat olduğunu söylemi

     

     

     

    AKP bir dahaki seçimlere kadar biraz frene basacak ve kendisini destekleyen (eski) sosyalistler ile liberallerde oluşan kuşkuları gidermeye, güven tazelemeye çalışacaktır. Umarız bizi ve bizim gibi düşünen büyük bir çoğunluğu yanıltırlar. Artık bölen değil, toplayıcı söylemlerle toplumu kucaklamaya çalışırlar. Başta KKTC olmak üzere, kazanımı büyük bedellere mal olmuş dış politika konularında tavizkar olmayan tutumlar içine girilir. Ve artık özellikle kadın üzerinden yürütülen, kadını hedef alan, kadının başının bohçalanması

     

    üzerinden yürütülen din eksenli siyasete son verirler.

    Demokrasinin içini bo

     

    şaltarak ilerleyen ve attığı her yanlış adımı demokrasi söylemi ile örtmeye çalışan
    AKP’nin kapatılmamasının demokrasi açısından bir kazanç olabilmesi tamamen AKP’nin gelecek süreçlerde takınacağı tavırla ilgilidir. Sözleri ile rejimin temel prensiplerini sahiplendiklerini dile getirip, takiyye yapmayı bırakmazlarsa, Türkiye ile birlikte kendi yollar

    ını da tıkamış olacaklarını kavramak zorundalar.

    Laiklik T

     

    ürkiye’nin en hassas noktası. Yumuşak karnı. AKP bu alanda daha fazla ilerlemeye çalışmamalı. Mahkeme kararını, “durmak yok, yola devam” değil; “dur” ve “rejimin temel niteliklerini daha fazla zorlama!” olarak okumaları gerekiyor.

    AKP’yi rahatlatacak değil, huzursuz etmesi gereken bir karar

     

    çıkmıştır. Kapatmama sonucu üzerinden kararı okumaları talihsizlik olur. Neredeyse oy birliği ile kabul edilen, odak olma fiilinin işlenmiş olduğunun kabulü üzerinden gelecekteki politikalarını belirlemeleri için bir uyar
    ıdır mahkeme kararı.

    T

     

    ürkiye’de ilk kez iktidar partisi mahkemelik olmuş ve cezalandırılmıştır.

    çısından doğuracağı sakıncaların konuşulma vakti gelmiştir. AKP’nin sözü edilen odak olma fiillerini sürdürmesi durumunda, önünde hukuki bir engel kalmadığı durumda rejimin alacağı biçim üzerinde de düşünmek gerekiyor. Bu yüzden parti kapatmalarının sona erdirilmesi gibi uçuk fikirler, hukuk devleti ile bağdaşmamaktadır. Durduk yerde parti kapatma davasının açılmayacağı da bu dava ile kesinleşmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı kendisine verilen görevi layıkı ile yapmış, Cumhuriyet’in temel anlayışına ters düşen AKP’nin frenlenmesi ve partinin dış destekçilerine de Türkiye’de rejimle oynanmas
    ına karşın demokrasiyi koruyan dinamiklerin hala dimdik ayakta olduğu mesajını vermiştir.

    çok fazla. Kısa sürede rejim karşıtlığının altı yılda aldığı yola bakınca ve kapatmama kararı sonrasında, kararın gerisini okumayıp, AKP ile birlikteliklerinin kendi yararlarına sonuçlarından hoşnut dış güçlerin mesajlarına bakınca, Türkiye’nin dipsiz karanlıkta yürümeye devam edeceği gibi bir algı güçleniyor. “Onlarla iyi çalıştık” diyen ABD Dışişleri szöcüsü; kararın AB çabalarını canlandırmak için fırsat olduğunu söylemi

    çısından doğuracağı sakıncaların konuşulma vakti gelmiştir. AKP’nin sözü edilen odak olma fiillerini sürdürmesi durumunda, önünde hukuki bir engel kalmadığı durumda rejimin alacağı biçim üzerinde de düşünmek gerekiyor. Bu yüzden parti kapatmalarının sona erdirilmesi gibi uçuk fikirler, hukuk devleti ile bağdaşmamaktadır. Durduk yerde parti kapatma davasının açılmayacağı da bu dava ile kesinleşmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı kendisine verilen görevi layıkı ile yapmış, Cumhuriyet’in temel anlayışına ters düşen AKP’nin frenlenmesi ve partinin dış destekçilerine de Türkiye’de rejimle oynanmas
    ına karşın demokrasiyi koruyan dinamiklerin hala dimdik ayakta olduğu mesajını vermiştir.

    çok fazla. Kısa sürede rejim karşıtlığının altı yılda aldığı yola bakınca ve kapatmama kararı sonrasında, kararın gerisini okumayıp, AKP ile birlikteliklerinin kendi yararlarına sonuçlarından hoşnut dış güçlerin mesajlarına bakınca, Türkiye’nin dipsiz karanlıkta yürümeye devam edeceği gibi bir algı güçleniyor. “Onlarla iyi çalıştık” diyen ABD Dışişleri szöcüsü; kararın AB çabalarını canlandırmak için fırsat olduğunu söylemi

    ş. Lagendijk, kendisini rahatlamış hissetmiş!..

    T

     

    üm demokrasi havarilerinin unuttukları bir konuya dikkat çekmek isterim. Demokrasi açıklık rejimidir. Gizli gündemleri yoktur demokratik yönetimlerin. Ve demokrasilerde yürütmenin iki başı akraba evlerinde buluşarak halef selef ilişkiler içinde olmazlar. AKP’nin Başkanı ile Çankaya’daki 11.’nin gizli buluşmasından söz edildi
    ğini anladınız.

    T

     

    ürkiye’de anormalliklere “demokrasi” adının verilmesinden vazge
    çilmesi için, muhalefetin güçlendirilmesi gerekiyor.

    ğru bilgilendirilmediği, muhalefetin söylemlerinin ve gündemin sürekli çarpıtıldığı, gerek aydınlarına, gerekse halkına bedel ödetildiği Türkiye görüntülerinden kurtulmak için, muhalefet halkasının güçlendirilmesi gerekiyor. Türkiye dış güçlerin işbirlikçiliğinden hoşnut olduğu bir siyasal partiye mahkum edilmemeli!..

    ören bir medya var.

    şımızın öldüğü, 115 vatandaşımızın da yaralandığı bombalı terör olayını son dakika haberi olarak veren haber kanalını izlerken, diğer kanalların yayınlarını kesmeyip, eğlence programlarını sürdürmeleri atlamamamız gereken vahim bir insanlık sorunu ve yayın politikalarının eleştirilme vaktinin geçtiğinin göstergesi değil midir? Daha vahimi, dışarıda olan bir arkadaşımın tüm evlerden eğlence programlarının sesinin geldiğini haber verişiydi. Güngören’de can pazarı yaşanırken, halkımızın çoğunluğuna eğlence izlettiriliyordu. Böyle bir yayıncılık anlayışının olduğu toplumda birlik duyguları nasıl tutkallanacak? Her terör olayından sonra olduğu gibi, bu vahşet görüntülerinin son bulmas
    ını temenni ettik, ediyoruz.

    çıkmasın dileyelim.

     

     

    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın kapatma istemiyle dava açmasına ilişkin suçlamaların ne denli yersiz olduğu, Başsavcının davayı açmaktaki haklılığı Anayasa Mahkemesi’nin kritik kararı ile ortaya çıkmış oldu. Davayı tek kişi reddetti: Mahkeme Başkanı. Altı üye kapatılması gerektiği yönünde oy kullanırken, hazine yardımının kesilmesi yönünde oy kullananların sayısı üyelerin tamamı oldu. Böylece AKP’nin yasanın tanımladığı laikliğe karşı eylemlerin odağı olma fiilini işlemiş olduğu kesinleşti.Kapatmanın kıyısına kadar gelmiş olan, kritik bir sayı ile kapatılmayıp, hazine yardımının yarısından men edilen AKP’de kapatılmama nedeniyle estirilen bayram havası ve “durmak yok yola devam” diyenlere bakınca, hatalardan ders alma geleneği olmayan siyasetin aynı zeminde ilerleyeceği endişesine kapılmamak elde değil.

     

    AKP bir dahaki seçimlere kadar biraz frene basacak ve kendisini destekleyen (eski) sosyalistler ile liberallerde oluşan kuşkuları gidermeye, güven tazelemeye çalışacaktır. Umarız bizi ve bizim gibi düşünen büyük bir çoğunluğu yanıltırlar. Artık bölen değil, toplayıcı söylemlerle toplumu kucaklamaya çalışırlar. Başta KKTC olmak üzere, kazanımı büyük bedellere mal olmuş dış politika konularında tavizkar olmayan tutumlar içine girilir. Ve artık özellikle kadın üzerinden yürütülen, kadını hedef alan, kadının başının bohçalanması

     

    üzerinden yürütülen din eksenli siyasete son verirler.

    Demokrasinin içini bo

     

    şaltarak ilerleyen ve attığı her yanlış adımı demokrasi söylemi ile örtmeye çalışan
    AKP’nin kapatılmamasının demokrasi açısından bir kazanç olabilmesi tamamen AKP’nin gelecek süreçlerde takınacağı tavırla ilgilidir. Sözleri ile rejimin temel prensiplerini sahiplendiklerini dile getirip, takiyye yapmayı bırakmazlarsa, Türkiye ile birlikte kendi yollar
    ını da tıkamış olacaklarını kavramak zorundalar.

    Laiklik T

     

    ürkiye’nin en hassas noktası. Yumuşak karnı. AKP bu alanda daha fazla ilerlemeye çalışmamalı. Mahkeme kararını, “durmak yok, yola devam” değil; “dur” ve “rejimin temel niteliklerini daha fazla zorlama!” olarak okumaları gerekiyor.

    çıkmıştır. Kapatmama sonucu üzerinden kararı okumaları talihsizlik olur. Neredeyse oy birliği ile kabul edilen, odak olma fiilinin işlenmiş olduğunun kabulü üzerinden gelecekteki politikalarını belirlemeleri için bir uyar
    ıdır mahkeme kararı.

    T

     

    ürkiye’de ilk kez iktidar partisi mahkemelik olmuş ve cezalandırılmıştır.

    çısından doğuracağı sakıncaların konuşulma vakti gelmiştir. AKP’nin sözü edilen odak olma fiillerini sürdürmesi durumunda, önünde hukuki bir engel kalmadığı durumda rejimin alacağı biçim üzerinde de düşünmek gerekiyor. Bu yüzden parti kapatmalarının sona erdirilmesi gibi uçuk fikirler, hukuk devleti ile bağdaşmamaktadır. Durduk yerde parti kapatma davasının açılmayacağı da bu dava ile kesinleşmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı kendisine verilen görevi layıkı ile yapmış, Cumhuriyet’in temel anlayışına ters düşen AKP’nin frenlenmesi ve partinin dış destekçilerine de Türkiye’de rejimle oynanmas
    ına karşın demokrasiyi koruyan dinamiklerin hala dimdik ayakta olduğu mesajını vermiştir.

    çok fazla. Kısa sürede rejim karşıtlığının altı yılda aldığı yola bakınca ve kapatmama kararı sonrasında, kararın gerisini okumayıp, AKP ile birlikteliklerinin kendi yararlarına sonuçlarından hoşnut dış güçlerin mesajlarına bakınca, Türkiye’nin dipsiz karanlıkta yürümeye devam edeceği gibi bir algı güçleniyor. “Onlarla iyi çalıştık” diyen ABD Dışişleri szöcüsü; kararın AB çabalarını canlandırmak için fırsat olduğunu söylemi
    ş. Lagendijk, kendisini rahatlamış hissetmiş!..

    T

     

    üm demokrasi havarilerinin unuttukları bir konuya dikkat çekmek isterim. Demokrasi açıklık rejimidir. Gizli gündemleri yoktur demokratik yönetimlerin. Ve demokrasilerde yürütmenin iki başı akraba evlerinde buluşarak halef selef ilişkiler içinde olmazlar. AKP’nin Başkanı ile Çankaya’daki 11.’nin gizli buluşmasından söz edildi
    ğini anladınız.

    T

     

    ürkiye’de anormalliklere “demokrasi” adının verilmesinden vazge
    çilmesi için, muhalefetin güçlendirilmesi gerekiyor.

    ğru bilgilendirilmediği, muhalefetin söylemlerinin ve gündemin sürekli çarpıtıldığı, gerek aydınlarına, gerekse halkına bedel ödetildiği Türkiye görüntülerinden kurtulmak için, muhalefet halkasının güçlendirilmesi gerekiyor. Türkiye dış güçlerin işbirlikçiliğinden hoşnut olduğu bir siyasal partiye mahkum edilmemeli!..

    ören bir medya var.

    şımızın öldüğü, 115 vatandaşımızın da yaralandığı bombalı terör olayını son dakika haberi olarak veren haber kanalını izlerken, diğer kanalların yayınlarını kesmeyip, eğlence programlarını sürdürmeleri atlamamamız gereken vahim bir insanlık sorunu ve yayın politikalarının eleştirilme vaktinin geçtiğinin göstergesi değil midir? Daha vahimi, dışarıda olan bir arkadaşımın tüm evlerden eğlence programlarının sesinin geldiğini haber verişiydi. Güngören’de can pazarı yaşanırken, halkımızın çoğunluğuna eğlence izlettiriliyordu. Böyle bir yayıncılık anlayışının olduğu toplumda birlik duyguları nasıl tutkallanacak? Her terör olayından sonra olduğu gibi, bu vahşet görüntülerinin son bulmas
    ını temenni ettik, ediyoruz.

    çıkmasın dileyelim.

     

     

    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın kapatma istemiyle dava açmasına ilişkin suçlamaların ne denli yersiz olduğu, Başsavcının davayı açmaktaki haklılığı Anayasa Mahkemesi’nin kritik kararı ile ortaya çıkmış oldu. Davayı tek kişi reddetti: Mahkeme Başkanı. Altı üye kapatılması gerektiği yönünde oy kullanırken, hazine yardımının kesilmesi yönünde oy kullananların sayısı üyelerin tamamı oldu. Böylece AKP’nin yasanın tanımladığı laikliğe karşı eylemlerin odağı olma fiilini işlemiş olduğu kesinleşti.Kapatmanın kıyısına kadar gelmiş olan, kritik bir sayı ile kapatılmayıp, hazine yardımının yarısından men edilen AKP’de kapatılmama nedeniyle estirilen bayram havası ve “durmak yok yola devam” diyenlere bakınca, hatalardan ders alma geleneği olmayan siyasetin aynı zeminde ilerleyeceği endişesine kapılmamak elde değil.

    AKP bir dahaki seçimlere kadar biraz frene basacak ve kendisini destekleyen (eski) sosyalistler ile liberallerde oluşan kuşkuları gidermeye, güven tazelemeye çalışacaktır. Umarız bizi ve bizim gibi düşünen büyük bir çoğunluğu yanıltırlar. Artık bölen değil, toplayıcı söylemlerle toplumu kucaklamaya çalışırlar. Başta KKTC olmak üzere, kazanımı büyük bedellere mal olmuş dış politika konularında tavizkar olmayan tutumlar içine girilir. Ve artık özellikle kadın üzerinden yürütülen, kadını hedef alan, kadının başının bohçalanması

     

    üzerinden yürütülen din eksenli siyasete son verirler.

    Demokrasinin içini bo

     

    şaltarak ilerleyen ve attığı her yanlış adımı demokrasi söylemi ile örtmeye çalışan
    AKP’nin kapatılmamasının demokrasi açısından bir kazanç olabilmesi tamamen AKP’nin gelecek süreçlerde takınacağı tavırla ilgilidir. Sözleri ile rejimin temel prensiplerini sahiplendiklerini dile getirip, takiyye yapmayı bırakmazlarsa, Türkiye ile birlikte kendi yollar
    ını da tıkamış olacaklarını kavramak zorundalar.

    Laiklik T

     

    ürkiye’nin en hassas noktası. Yumuşak karnı. AKP bu alanda daha fazla ilerlemeye çalışmamalı. Mahkeme kararını, “durmak yok, yola devam” değil; “dur” ve “rejimin temel niteliklerini daha fazla zorlama!” olarak okumaları gerekiyor.

    çıkmıştır. Kapatmama sonucu üzerinden kararı okumaları talihsizlik olur. Neredeyse oy birliği ile kabul edilen, odak olma fiilinin işlenmiş olduğunun kabulü üzerinden gelecekteki politikalarını belirlemeleri için bir uyar
    ıdır mahkeme kararı.

    T

     

    ürkiye’de ilk kez iktidar partisi mahkemelik olmuş ve cezalandırılmıştır.

    çısından doğuracağı sakıncaların konuşulma vakti gelmiştir. AKP’nin sözü edilen odak olma fiillerini sürdürmesi durumunda, önünde hukuki bir engel kalmadığı durumda rejimin alacağı biçim üzerinde de düşünmek gerekiyor. Bu yüzden parti kapatmalarının sona erdirilmesi gibi uçuk fikirler, hukuk devleti ile bağdaşmamaktadır. Durduk yerde parti kapatma davasının açılmayacağı da bu dava ile kesinleşmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı kendisine verilen görevi layıkı ile yapmış, Cumhuriyet’in temel anlayışına ters düşen AKP’nin frenlenmesi ve partinin dış destekçilerine de Türkiye’de rejimle oynanmas
    ına karşın demokrasiyi koruyan dinamiklerin hala dimdik ayakta olduğu mesajını vermiştir.

    çok fazla. Kısa sürede rejim karşıtlığının altı yılda aldığı yola bakınca ve kapatmama kararı sonrasında, kararın gerisini okumayıp, AKP ile birlikteliklerinin kendi yararlarına sonuçlarından hoşnut dış güçlerin mesajlarına bakınca, Türkiye’nin dipsiz karanlıkta yürümeye devam edeceği gibi bir algı güçleniyor. “Onlarla iyi çalıştık” diyen ABD Dışişleri szöcüsü; kararın AB çabalarını canlandırmak için fırsat olduğunu söylemi
    ş. Lagendijk, kendisini rahatlamış hissetmiş!..

    T

     

    üm demokrasi havarilerinin unuttukları bir konuya dikkat çekmek isterim. Demokrasi açıklık rejimidir. Gizli gündemleri yoktur demokratik yönetimlerin. Ve demokrasilerde yürütmenin iki başı akraba evlerinde buluşarak halef selef ilişkiler içinde olmazlar. AKP’nin Başkanı ile Çankaya’daki 11.’nin gizli buluşmasından söz edildi
    ğini anladınız.

    T

     

    ürkiye’de anormalliklere “demokrasi” adının verilmesinden vazge
    çilmesi için, muhalefetin güçlendirilmesi gerekiyor.

    ğru bilgilendirilmediği, muhalefetin söylemlerinin ve gündemin sürekli çarpıtıldığı, gerek aydınlarına, gerekse halkına bedel ödetildiği Türkiye görüntülerinden kurtulmak için, muhalefet halkasının güçlendirilmesi gerekiyor. Türkiye dış güçlerin işbirlikçiliğinden hoşnut olduğu bir siyasal partiye mahkum edilmemeli!..

    ören bir medya var.

    şımızın öldüğü, 115 vatandaşımızın da yaralandığı bombalı terör olayını son dakika haberi olarak veren haber kanalını izlerken, diğer kanalların yayınlarını kesmeyip, eğlence programlarını sürdürmeleri atlamamamız gereken vahim bir insanlık sorunu ve yayın politikalarının eleştirilme vaktinin geçtiğinin göstergesi değil midir? Daha vahimi, dışarıda olan bir arkadaşımın tüm evlerden eğlence programlarının sesinin geldiğini haber verişiydi. Güngören’de can pazarı yaşanırken, halkımızın çoğunluğuna eğlence izlettiriliyordu. Böyle bir yayıncılık anlayışının olduğu toplumda birlik duyguları nasıl tutkallanacak? Her terör olayından sonra olduğu gibi, bu vahşet görüntülerinin son bulmas
    ını temenni ettik, ediyoruz.

    çıkmasın dileyelim.

     

     

    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın kapatma istemiyle dava açmasına ilişkin suçlamaların ne denli yersiz olduğu, Başsavcının davayı açmaktaki haklılığı Anayasa Mahkemesi’nin kritik kararı ile ortaya çıkmış oldu. Davayı tek kişi reddetti: Mahkeme Başkanı. Altı üye kapatılması gerektiği yönünde oy kullanırken, hazine yardımının kesilmesi yönünde oy kullananların sayısı üyelerin tamamı oldu. Böylece AKP’nin yasanın tanımladığı laikliğe karşı eylemlerin odağı olma fiilini işlemiş olduğu kesinleşti.Kapatmanın kıyısına kadar gelmiş olan, kritik bir sayı ile kapatılmayıp, hazine yardımının yarısından men edilen AKP’de kapatılmama nedeniyle estirilen bayram havası ve “durmak yok yola devam” diyenlere bakınca, hatalardan ders alma geleneği olmayan siyasetin aynı zeminde ilerleyeceği endişesine kapılmamak elde değil.

    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın kapatma istemiyle dava açmasına ilişkin suçlamaların ne denli yersiz olduğu, Başsavcının davayı açmaktaki haklılığı Anayasa Mahkemesi’nin kritik kararı ile ortaya çıkmış oldu. Davayı tek kişi reddetti: Mahkeme Başkanı. Altı üye kapatılması gerektiği yönünde oy kullanırken, hazine yardımının kesilmesi yönünde oy kullananların sayısı üyelerin tamamı oldu. Böylece AKP’nin yasanın tanımladığı laikliğe karşı eylemlerin odağı olma fiilini işlemiş olduğu kesinleşti.Kapatmanın kıyısına kadar gelmiş olan, kritik bir sayı ile kapatılmayıp, hazine yardımının yarısından men edilen AKP’de kapatılmama nedeniyle estirilen bayram havası ve “durmak yok yola devam” diyenlere bakınca, hatalardan ders alma geleneği olmayan siyasetin aynı zeminde ilerleyeceği endişesine kapılmamak elde değil.

    AKP bir dahaki seçimlere kadar biraz frene basacak ve kendisini destekleyen (eski) sosyalistler ile liberallerde oluşan kuşkuları gidermeye, güven tazelemeye çalışacaktır. Umarız bizi ve bizim gibi düşünen büyük bir çoğunluğu yanıltırlar. Artık bölen değil, toplayıcı söylemlerle toplumu kucaklamaya çalışırlar. Başta KKTC olmak üzere, kazanımı büyük bedellere mal olmuş dış politika konularında tavizkar olmayan tutumlar içine girilir. Ve artık özellikle kadın üzerinden yürütülen, kadını hedef alan, kadının başının bohçalanması

     

    üzerinden yürütülen din eksenli siyasete son verirler.

    Demokrasinin içini bo

     

    şaltarak ilerleyen ve attığı her yanlış adımı demokrasi söylemi ile örtmeye çalışan
    AKP’nin kapatılmamasının demokrasi açısından bir kazanç olabilmesi tamamen AKP’nin gelecek süreçlerde takınacağı tavırla ilgilidir. Sözleri ile rejimin temel prensiplerini sahiplendiklerini dile getirip, takiyye yapmayı bırakmazlarsa, Türkiye ile birlikte kendi yollar
    ını da tıkamış olacaklarını kavramak zorundalar.

    Laiklik T

     

    ürkiye’nin en hassas noktası. Yumuşak karnı. AKP bu alanda daha fazla ilerlemeye çalışmamalı. Mahkeme kararını, “durmak yok, yola devam” değil; “dur” ve “rejimin temel niteliklerini daha fazla zorlama!” olarak okumaları gerekiyor.

    çıkmıştır. Kapatmama sonucu üzerinden kararı okumaları talihsizlik olur. Neredeyse oy birliği ile kabul edilen, odak olma fiilinin işlenmiş olduğunun kabulü üzerinden gelecekteki politikalarını belirlemeleri için bir uyar
    ıdır mahkeme kararı.

    T

     

    ürkiye’de ilk kez iktidar partisi mahkemelik olmuş ve cezalandırılmıştır.

    çısından doğuracağı sakıncaların konuşulma vakti gelmiştir. AKP’nin sözü edilen odak olma fiillerini sürdürmesi durumunda, önünde hukuki bir engel kalmadığı durumda rejimin alacağı biçim üzerinde de düşünmek gerekiyor. Bu yüzden parti kapatmalarının sona erdirilmesi gibi uçuk fikirler, hukuk devleti ile bağdaşmamaktadır. Durduk yerde parti kapatma davasının açılmayacağı da bu dava ile kesinleşmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı kendisine verilen görevi layıkı ile yapmış, Cumhuriyet’in temel anlayışına ters düşen AKP’nin frenlenmesi ve partinin dış destekçilerine de Türkiye’de rejimle oynanmas
    ına karşın demokrasiyi koruyan dinamiklerin hala dimdik ayakta olduğu mesajını vermiştir.

    çok fazla. Kısa sürede rejim karşıtlığının altı yılda aldığı yola bakınca ve kapatmama kararı sonrasında, kararın gerisini okumayıp, AKP ile birlikteliklerinin kendi yararlarına sonuçlarından hoşnut dış güçlerin mesajlarına bakınca, Türkiye’nin dipsiz karanlıkta yürümeye devam edeceği gibi bir algı güçleniyor. “Onlarla iyi çalıştık” diyen ABD Dışişleri szöcüsü; kararın AB çabalarını canlandırmak için fırsat olduğunu söylemi
    ş. Lagendijk, kendisini rahatlamış hissetmiş!..

    T

     

    üm demokrasi havarilerinin unuttukları bir konuya dikkat çekmek isterim. Demokrasi açıklık rejimidir. Gizli gündemleri yoktur demokratik yönetimlerin. Ve demokrasilerde yürütmenin iki başı akraba evlerinde buluşarak halef selef ilişkiler içinde olmazlar. AKP’nin Başkanı ile Çankaya’daki 11.’nin gizli buluşmasından söz edildi
    ğini anladınız.

    T

     

    ürkiye’de anormalliklere “demokrasi” adının verilmesinden vazge
    çilmesi için, muhalefetin güçlendirilmesi gerekiyor.

    ğru bilgilendirilmediği, muhalefetin söylemlerinin ve gündemin sürekli çarpıtıldığı, gerek aydınlarına, gerekse halkına bedel ödetildiği Türkiye görüntülerinden kurtulmak için, muhalefet halkasının güçlendirilmesi gerekiyor. Türkiye dış güçlerin işbirlikçiliğinden hoşnut olduğu bir siyasal partiye mahkum edilmemeli!..

    ören bir medya var.

    şımızın öldüğü, 115 vatandaşımızın da yaralandığı bombalı terör olayını son dakika haberi olarak veren haber kanalını izlerken, diğer kanalların yayınlarını kesmeyip, eğlence programlarını sürdürmeleri atlamamamız gereken vahim bir insanlık sorunu ve yayın politikalarının eleştirilme vaktinin geçtiğinin göstergesi değil midir? Daha vahimi, dışarıda olan bir arkadaşımın tüm evlerden eğlence programlarının sesinin geldiğini haber verişiydi. Güngören’de can pazarı yaşanırken, halkımızın çoğunluğuna eğlence izlettiriliyordu. Böyle bir yayıncılık anlayışının olduğu toplumda birlik duyguları nasıl tutkallanacak? Her terör olayından sonra olduğu gibi, bu vahşet görüntülerinin son bulmas
    ını temenni ettik, ediyoruz.

    çıkmasın dileyelim.

     

     

     

     

  • PKK’dan orman yakma tehdidi

    PKK’dan orman yakma tehdidi

    Hazal ATEŞ ANKARA

     

    PKK’nın sitesinde yer alan bildiride “Güneydoğu’da orman yakmaya devam edilirse, biz de Akdeniz ve Ege’deki ormanları yakarız” denildi..

     

    DTP’liler Güneydoğu’da orman yangınlarının asker tarafından izli mermi atışları ile çıkarıldığını savunurken, PKK da misilleme olarak Marmara, Akdeniz ve Ege’de ormanlık alanların yakılacağı tehdidinde bulundu. PKK, Halk Savunma Güçleri (HPG) adlı internet sitesinde TSK’nın Güneydoğu ve K. Irak’ta sürdürdüğü operasyonlarda binlerce hektarlık ormanlık alanın yandığını ileri sürdü. PKK yöneticilerinden Sedat Doğan imzasıyla, “Kürdistan yanıyorsa Türkiye de yanacaktır” başlığı altında yayınlanan yazıda örgüt tabanına “ormanları yakın” mesajı verildi. Yazıda, son bir ayda K. Irak’ın Zap, Haftanin, Avaşin ile Şırnak, Siirt, Bitlis, Diyarbakır, Erzurum, Bingöl, Ağrı ve Tunceli’de ormanlık alanların ateşe verildiği iddia edildi. Antalya’da devletin tüm imkânlarını seferber etmesine karşın bölgedeki ormanlık alanlardaki yangınlara müdahale edilmediği öne sürüldü. DTP’li Sevahir Bayındır da Meclis Genel Kurulu’nda yangınların asker tarafından izli mermi atışları ile çıkartıldığını öne sürdü. Tunceli’de ise güvenlik güçleriyle teröristler arasında çıkan çatışmada 2 terörist öldürüldü.

     

  • KARADZİÇ:AMERİKA BANA TEMİNAT VERDİ!

    KARADZİÇ:AMERİKA BANA TEMİNAT VERDİ!

     

    Sırp Kasabı’ndan BOMBA İddia

     

    Sırp Kasabı Radovan Karaciç, bugün Lahey’de yargılandığı mahkemede ABD’yle ilgili bomba bir iddiada bulundu…
    Bosna Savaşı’nda (Nisan 1992-Kasım 1995) Müslüman Boşnakların 100 bin insanı katletti” dediği Sırp lideri Radovan Karaciç, BM’nin Hollanda’nın Lahey kentinde Uluslararası Eski Yugoslavya Ağır Ceza Mahkemesi’nde bugünkü ilk duruşmasında, ”Amerikalı diplomat Richard Holbrooke, ortadan kaybolmam koşuluyla benim Lahey’e teslim edilmeyeceğime söz verdi” dedi.

    Hollandalı Yargıç Alphons Orie, Karaciç’in iddiası üzerine, ”Yeri değil. Bunu şu anda burada söyleyemezsiniz. Bu hususta (sonra) mahkemeye resmi başvuru yapabilirsiniz” cevabını verdi.

    Bosna-Hersek Devlet Başkanı Alia İzzetbegoviç (1925-2003), Hırvatistan Devlet Başkanı Franyo Tujman (1922-1999) ile Sırbistan Devlet Başkanı Slobodan Miloşeviç (1941-2006), 230 bin’den fazla insanın öldüğü Bosna faciasını bitiren Dayton (ABD-Ohio eyaleti) barış anlaşmasını imzalamışlardı. ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Richard Holbrooke, Dayton’un mimarıydı.

    Karaciç’in bugün mahkemede, Holborooke’un ”kendini zımnen affettiği, ‘yeter ki ortada görünmeyin’ dediğini ileri sürdüğü. Oysa bu iddiayı Holbrooke Alman yayın organlarına da kesinlikle yalanladı ve ”buna bir daha cevap vermeyeceğim” dedi.

    Karaciç 10 gün önce Sırbistan’ın başkenti Belgrad’da yakalandıktan sonra bugün Lahey’de ilk duruşmaya çıkarken, Saraybosna televizyonları oturumu kentte kurulan büyük ekranlardan verdi.

    ”Srebreniça Anaları” örgütünden Ramize Musiç (52) , ”İki yavrumun kemiklerini dahi bulamadım” diye ağladı. Karaciç’in sadece Saraybosna kuşatmasında öldürdüğü 11 bin insan ve Serebreniça katliamında kıydığı 8 bin 106 erkek ve genç çocuğun yakınlarından Elvir Kılyakiç (27), kardeşini ve babasını Srebreniça’da yitirmiş kişi olarak, ”İşte mahkemede. Mucize gibi ama çok çok acı. Dünya sandığımız kadar kötü değil” diye mırıldanabildi. 20 Srebreniça anasıyla Saraybosna televizyonlarının yayınını izlerken sessizce ağlayan Alena Tiro, ”Onun öldürdüğü 100 bin insan onu şimdi mahkemede göremiyor” dedi.

     

     

  • Antalya alev alev yanıyor / Konya’da 16 ölü 27 yaralı

    Antalya alev alev yanıyor / Konya’da 16 ölü 27 yaralı

     
     
    Göksel YAPAR/ANTALYA, (DHA)
    ANTALYA’nın Manavgat İlçesi’ne bağlı Karabük Köyü yakınlarında dün öğle saatlerinde başlayan ve Köprüçay rafting merkezinin yanından geçen orman yangınında 4 bin hektarlık kızılçam alanı kül oldu. Antalya’nın gördüğü en büyük yangın olarak açıklanan Manavgat yangınında 3 köy boşaltıldı, 2 mahalle yandı, direkler devrildi, hayvanlar telef oldu.Şiddetini kesmeyen yangın 2 bin yıllık Aspendos Antik Tiyatrosu’nun olduğu bölgeye yaklaştı.

     

     

    Aspendos Tiyatrosu’nun arkasındaki tarihi su kemerlerine kadar ulaşan yangının tiyatroya yaklaşmaması için itfaiye ekipleri karadan müdahalede bulunuyor.Serik İlçesi’ne 5 kilometre uzaklıktaki Sarıabalı Köyü’ne kadar inen yangın Koyak Mahallesi’ni tehdit edince vatandaşlar, evlerini terk etmeye başladı. Koyak Mahallesi’ndeki evler tamamen boşaltıldı. Kaymakamlığın uyarısı üzerine Karataş Köyü, Akbaş Köyü, Bucak Köyü, Sarıabalı Köyü’nde yaşayanlar da sabaha karşı saat 03.00’ten itibaren evlerini boşaltmaya başladı.

     

    Büyük korku ve panik yaşayan bölge sakinleri evlerini boşaltıp, mallarını kurtarmanın telaşına düştü. Eşyalarını kamyonlara yükleyen köylüler yollarda uzun kuyruklar oluşturdu. Hayvanlarını da yanlarına alan bölge sakinleri, yangın bölgesinden hızla uzaklaşıyor. Yangın, Deniztepesi’ni de tehdit etmeye başlarken, Karataş köyünden 2 kişinin kaybolduğu ihbarı geldi.

     

    ANTALYA TARİHİNİN EN BÜYÜK YANGINI

    Manavgat’ın Taşağıl Beldesi’ne bağlı Karabük Köyü yakınlarında dün saat 12.30’da belirlenemeyen bir nedenle başlayan Antalya tarihinin en büyük ve zarar verici yangını orman yangını, büyüyerek sürüyor. Kızılçam ağaçlarının bulunduğu ormanda etkili olan yangın, poyrazın etkisiyle rafting bölgesi Köprüçay’ın bulunduğu Beşkonak’ın yanından geçerek Serik İlçesi’nin Akbaş Köyü’ne yöneldi.

    Dün havadan uçak ve helikopterle yapılan müdahaleye, hava karardığı için ara verilmesinin ardından rüzgarın da etkisiyle büyüyen yangın, geniş bir alanı kuşattı. Rüzgar ve ulaşım yollarının yangın alanı içinde kalması nedeniyle kontrol altına alınamayan alevleri söndürme çalışmalarına Eskişehir, Kütahya, Denizli, Konya ile civardaki ilçelerden takviye ekipler geldi. Hava karardığı için ara verilen havadan müdahale çalışmaları, bugün sabah saatlerinden itibaren tekrar başlatıldı.     

    DÖRT CEPHEDEN MÜCADELE

    Sabah saat 05.00 sıralarında yaklaşık 4 bin hektar ormanın kül olduğu açıklandı.

    Yangına 6 helikopter, 5 uçak, 100 arazöz, 250 araç, 500 orman işçisi, köylü ve askerlerle birlikte toplamda 2 bin kişinin müdahale ettiğini belirten Orman Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Kurtulmuş, 4 ayrı cepheden mücadele ettiklerini söyledi.

    Akbaş, Bucak ve Sarıabalı köylerinin ve mahallelerinin boşaltıldığını belirten Kurtulmuş, selvi ve kızılçamların 800 derece sıcaklıkta yandığını kaydetti. Meteorolojinin poyrazın 4 gün süreceğini açıkladığını söyleyen Kurtulmuş, “Bu kötü bir haber. Yoğun duman yüzünden ne kadar alanın yandığını tam olarak tespit edemedik, ancak en az 4 bin hektar alanın kül olduğunu biliyoruz” dedi.

    Kurtulmuş, “Sıcak alev kilometrelerce ilerideki ormanlık alanı ısıtarak, yangına hazır hale getiriyor. Yangının yönü ve şiddeti çok sık değişiyor. Başladığı yere dönmesinden kaygılanıyoruz. En büyük risk ise 4 gün sürmesi beklenen poyraz” diye konuştu.

    DÜZLERÇAMI 1715 HEKTAR

    Antalya tarihinin bundan önceki en büyük orman yangını 21 Haziran 1997’de meydana gelmişti. Kepezüstü mevkiindeki Düzlerçamı Milli Parkı’nın bulunduğu alanda başlayan ve 3 gün süren yangında 1715 hektar kızılçam yokolmuştu.

     

    ———-

     

    Konya’da Kuran kursu çocukların üzerine çöktü: 16 ölü 27 yaralı

    01.08.2008 | AA-ANKA-DHA | Haber

     

     

     
     
     
     
     
     
     
    Konya’nın Taşkent İlçesi Balcılar Beldesi’nde özel bir vakfa ait 3 katlı Kuran kursu binası, gaz sıkışmasından kaynaklandığı tahmin edilen bir patlama sonucu çöktü. 12 – 16 yaş arası kız çocuklarının kaldığı binada ilk belirlemelere göre 16 öğrenci yaşamını yitirdi, 30’a yakın öğrenci de yaralandı. Yerle bir olan binanın enkazı altında halen çocukların olduğu belirtiliyor.
    Gece saat 03.45 sıralarında meydana gelen olayda, bölgenin dağlık bir alan olması nedeniyle kurtarma ekipleri enkaz alanına ulaşmakta gecikti. Askeri birliklerin de katıldığı çalışmalar sonucu enkazdan çıkarılan yaralılardan bir kısmı helikopterle Konya’ya, diğerleri de civardaki ilçelerin hastanelerine kaldırıldı. 

    Olayın ardından Devlet Bakanı Nimet Çubukçu, İçişleri Bakanı Beşir Atalay ve Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Konya’nın Taşkent ilçesine bağlı Balcılar beldesine geldi. Çöken kız yurdu binasının enkazında incelemelerde bulunan bakanlar yetkililerden bilgi aldı.

     
    Gaz sıkışmasından kaynaklandığı sanılıyor
    Patlamanın ardından binanın çöktüğünü ve kurtarma çalışmalarının başladığını belirten Konya Valisi Osman Aydın, “Konya’dan çıkan sivil savunma ekipleri olay yerine ulaştı. Sağlık görevlileri de çalışmalarını sürdürüyor” dedi. Balcılar Belediye Başkanı Mehmet Demirgül ise özel bir vakfın yurt olarak kullandığı üç katlı binanın gaz sıkışması nedeniyle çöktüğünün tahmin edildiğini dile getirerek, “Olay yerinde jandarma ekipleri güvenlik önlemi aldı. Çok sayıda ambulans sevk edildi. Binayı özel bir vakıf yurt olarak kullanıyor” açıklamasını yaptı. 

    Balcılar beldesinde çöken yurt binasından kurtarılan ilk öğrencilerden biri olan 13 yaşındaki Merve Avcı, 3 katlı yurt binasında 6 kişilik personelle birlikte yaklaşık 50 kişinin bulunduğunu söyledi.
    İhmal şüphesi artıyor
    Avcı olayı şöyle anlattı: “Sabah saatlerinde namaza kalktık. Ben abdest almaya aşağı indim. Zemin kattan kuvvetli bir hışırtı geliyordu. Yurttaki iki hocamızla birlikte mutfağa girdik. Hocalarımızdan biri, ‘mutfakta gaz hortumu çıkmış’ dedi. Ben mutfağın kapısında duruyordum. Hocalarımız ‘kapıyı kapat’ dediler. Ben de ikinci kata çıktım. Binada panik yoktu, hatta öğrenciler yataklarındaydı. Ben yukarı çıktıktan 5 dakika sonra aşağıdan yatakhanelere gaz kokusu gelmeye başladı ve hemen ardından çok şiddetli bir patlama meydana geldi. 5 arkadaşımla birlikte patlamadan sonra binanın ayakta kalan kısmındaydık. Zemin kattan yukarı doğru çıkan alevleri çok yakımızda hissettik. kapıyı açtığımızda binanın yarısının yıkıldığını ve sadece bizim bulunduğumuz bölümün ayakta kaldığını gördük. Üzerime iki tahta parçası devrilmişti. Bağırarak yardım istedim. Yardıma gelenler beni kurtardı.” 
    Çevre sakinleri ve belediyede çalışan bazı görevliler, yurt binasında tüp bulunmadığını, gazla çalışan bir tesisatın kurulu olduğunu söyledi.
            
    Diyanete bağlı değil

    Devlet Bakanı Sait Yazıcıoğlu, Konya’da patlama sonucu çöken özel bir Kuran kursuna ait yurt binasının, Diyanet İşleri Başkanlığı ile hiçbir organik ilgisinin olmadığı açıkladı. Yazıcıoğlu, bir gazetecinin yurt binasının “kaçak” olup olmadığını sorması üzerine bu konu hakkında henüz bir bilgi sahibi olmadığını, bazı yurtların derneklere ait olabildiğini ifade etti. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kursu olmadığının altını çizen Yazıcıoğlu, denetim mekanizmalarının olduğunu sözlerine ekledi. 

    Baykal: Konunun takipçisi olacağız
    CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, yurt binasının çökmesi sonucu 16 öğrencinin hayatını kaybettiği Konya’nın Taşkent ilçesine bağlı Balcılar beldesinde, CHP heyetinin incelemelerde bulunacağını söyledi. Baykal, sorumlulardan hesap sorulması için olayın takipçisi olacaklarını ifade etti.
    Baykal, Konya Valisi Osman Aydın’ı arayarak, yurt binasının çökmesi sonucunda 16 öğrencinin yaşamını yitirmesi, 30’a yakınının da yaralanmasından duyduğu üzüntüyü iletti. Can kaybının artmaması dileğiyle yaşamını yitirenlere rahmet, yaralılara da acil şifalar dileyen Baykal, Vali Aydın’ın şahsında çocuklarını kaybeden ailelere, Konyalılar’a ve eğitim camiasına da başsağlığı dileklerini iletti.

    Baykal, Konya Milletvekili Atilla Kart Başkanlığındaki CHP heyetinin de Konya’da incelemeler yapacağını, çocuklarını yitiren aileler dahil, ilgili ve yetkililerle görüşeceğini belirtti. Baykal, CHP heyetinin hazırlayacağı rapordan sonra yurt binasının çöküşünü, bu çöküşün arkasındaki somut durumu, sorunları çok ayrıntılı olarak ele alıp değerlendireceklerini, sorumlulardan mutlaka hesap sorulması için olayın takipçisi olacaklarını söyledi.

     
    CHP’li vekil Başbakan’a sordu: Yurt hangi vakıfa ait

    CHP İzmir Milletvekili Ahmet Ersin, çöken yurt binası ile ilgili bir soru önergesi vererek konuyu TBMM gündemine taşıdı. Ersin, kaçak olarak yapıldığını iddia ettiği bir vakfa ait olan ve yaşları 12-16 arasında kızların kaldığı yatılı Kuran kursunda meydana gelen patlamaya değinerek, TCK’nın 263. maddesinin Ak Parti tarafından değiştirildiğini, “kaçak Kuran kursu açanlara verilecek cezaların hafifletildiğini savundu. Ersin, bu değişikliğin yasa dışı kurs ve eğitim kurumu açanları özendirdiğini kaydederek Başbakan Erdoğan’a, kaçak olarak nitelendirdiği Kuran kursunun hangi vakfa ait olduğunu sordu. Ersin, “Bu Kuran kursunun kaçak olduğu bilindiği halde, yasal tatbikat yapmayan vali, kaymakam ve müftü hakkında soruşturma açtıracak mısınız? Vali, kaymakam ve müftü görevden alınacak mı?” diye sordu.

  • Irak Çalışma Grubu ve emperyalizmin Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmesi

    Irak Çalışma Grubu ve emperyalizmin Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmesi

    Milli Gazete – 23.12.2006
     

    Amerika’nın derin devletini temsil eden James Baker ve Lee Hamilton önderliğinde Irak’ta yapılan yanlışlıkların düzeltilmesini içeren Irak Çalışma Grubu Raporu(1) 6 Aralık günü Washington’da açıklandı(2). Bu rapor, genel bağlamda Irak’ta işlerin yolunda gitmediğini, bu yüzden bazı değişikliklerin yapılması gerektiğini içeren bir anlayış ile hazırlandıysa da, planda Bush yonetimi ile amaçlanan nokta arasında hiçbir farkın olmadığı gözden kaçan en önemli ayrıntı olsa gerek. Bush’un Irak planı ile Baker/Hamilton önderliğindeki çalışma grubu raporu arasındaki tek fark, amaca ulaşılması için farklı yolların tercih edilmiş olması.

    Irak Çalışma Grubu; Virginia senatoru ve senato askeri komisyon üyesi John Warner’in öncülüğünde 15 Mart 2006 tarihinde ABD senatosunda Demokrat ve Cumhuriyetçilerin desteği ile kuruldu. Çalışma Grubu raporunu yazarken, Bush ve Dick Cheney de dahil olmak üzere, yüzün üzerinde Amerikalı ve diğer ülkelerden milletvekili, asker, elçi, gazeteci, din ve bilim adamları ile görüştüler(3).

    Raporu analiz etmeden önce, bu raporu hazırlayan grubun sadece Baker ve Hamilton’dan ibaret olmadığını, çok daha geniş bir katılımı içerdiğini gözden kaçırmamakta fayda var. Çünkü raporu hazırlayanlar ile “demokrasi” adı altında Irak ve Ortadoğu’yu işgal planına destek verenlerin aynı kişiler olduğunu unutmamak gerekiyor. Baker/Hamilton’ın Irak Çalışma Grubu aslında on kişilik bir ana gruptan oluşmaktadır. Bu grubun üyeleri James Baker ve Lee Hamilton’ın dışında, geri kalan sekiz kişi şunlardır: Musevi asıllı eski ABD Dışisleri Bakanı, Yahudi soykırımından zarar görenlerin sigorta şirketleri tarafından maddi zararlarının karşılanması için oluşturulan şirketin başkanı olan(4), çesitli petrol şirketlerinde ve Dick Cheney’in Haliburton şirketinde de çalışmış bulunan Lawrence S. Eagleburger(5), Clinton’ın danışmanlarından Lazard finansal danışmanlık şirketinin(6) başkanı Vernon E. Jordan, Reagan dönemi Adalet Bakanı Edwin Meese, Amerikan Yüksek Mahkemesi üyesi Sandra Day O’Connor, Beyaz Saray eski Yönetim Müdürü Leon E. Panetta, ABD eski Savunma Bakanı William J. Perry(7), eski Virginia Valisi ve Senatörü Charles S. Robb ve eski Wyoming Senatörü Alan K. Simpson. 

    Irak Çalışma Grubu sadece bu on kişilik ana yönetim komitesinden oluşmamaktadır. Çalışma Grubu 44 uzmanın bulunduğu dört ayrı alt grup tarafından da desteklenmiştir. Bu gruplar sırasıyla ekonomi ve yeniden yapılandırma (Economy and Reconstruction); asker ve güvenlik (Military and Security); siyasi gelişme (Political Development) ve stratejik çevreden (Strategic Enviornment) oluşmaktadır(8).

    Rapor niçin yazıldı?

    Bu çalışma grupları içinde yer alan, Bush yönetiminin başlattığı Irak savaşını destekleyen bazı isimler aslında bu raporun perde arkasını yansıtması açısından önemlidir. Bu isimlerden bazıları şunlardır: Irak savaşının Washington’daki en büyük destekçisi olan muhafazakar Musevi düşünce kuruluşlarından Washington Enstitüsü’nden Michael Eisenstadt ve Jeffrey A. White; Irak savaşının merkezi konumundaki neoconların yönetiminde bulunan American Enterprise Enstitüsünden eski CIA “İslam uzmanı” Reuel Marc Gerecht; Irak savaşını destekleyenlerden Ulusal Savunma Universitesinden Phebe A. Marr ve Judith S. Yaphe; Rand şirketinin eski baskanı Bruce Hoffman.  

    Aslında raporu hazırlayan 44 uzmandan kaç tanesinin Irak savaşını desteklediği göz önüne alınırsa, bu raporun ne kadar Irak veya Amerikan halkının çıkarlarına hizmet ettiği daha iyi anlaşılabilir. Amerika’da yaklaşan 2008 başkanlık seçimleri öncesi, kendilerini Irak çıkmazından Bush yönetimine karşı gelerek temizleyebileceklerini zannedenlerden oluşan bu grubun hazırladığı rapor, iç politika unsuru olarak 2008 seçimleri öncesinde kullanılacak bir seçim malzemesinden öteye geçemez. Savunma Bakanı Rumsfield’in de belirttigi gibi, bu rapordaki bütün opsiyonlar zaten ABD Savunma Bakanlığı tarafından ayrıntıları ile incelenmiştir.

    Eğer bu raporu yazanlar Irak savaşına destek verenler ise, “o zaman rapor niçin yazılmıştır” sorusu akla gelmektedir. İşte bu sorunun yanıtı da Irak’ta işlerin iyi gitmemesi ile 2008 seçimleri öncesi, kendilerini, daha evvel destekledikleri Bush yönetimine mesafeli ve eleştirel göstererek bu büyük emperyalist bataklıktan kurtarabileceklerini zannederek raporu yazanlar aslında kısa vadeli çıkarların arkasına saklanarak ne Irak halkını, ne de yüzde 12.6’si fakirlik sınırının altında(9) yaşayan Amerikan halkını düşünenlerdir. Bu gruplar, Washington’da düşünce kuruluşlarında ve Amerikan hükümetinde Cumhuriyetçi ve Demokrat yönetimlerin iş başına gelmesi ile sistemin musluğundan en fazla çıkar elde eden, bu maddi ve siyasi çıkarı kendi etnik, dinsel ve sınıf çıkarı için kullanan nüfusun geneline ise vatanseverlik nutukları atan elitsel uluslararası sermaye çetesidir.

    Irak Çalışma Grubunun hazırladığı Irak’ta ABD stratejisinin değişmesi gerektiği üzerine kurulu bu raporda(10), en büyük etik eksiklik, Amerikan işgali sonucu Irak’da ölenlerden bahsedilmemesidir. 84 sayfalık bu rapor; Değerlendirme (Assessment) ve İleriye Doğru Yeni Bir Yaklaşım (The Way Forward: A New Approach) başlıklı iki ana bölümden oluşmaktadır.

    Raporun “Değerlendirme” başlıklı ilk bölümünde Irak’taki durumu özetleyen bir yaklaşım ile güvenlik, siyaset, ekonomi, ve uluslararası destek “analiz” bölümlerinde genel bir sunuş yapılmıştır. Bu bölümün “Irak’ta devam eden düşüşün sonuçları” başlıklı bölümünde ise Irak’taki gidişatın Amerikan çıkarlarına zarar verdiği tezi çeşitli örnekler verilerek uzun vadede daha da zararlı olabileceği konusu işlenmektedir. Değerlendirme” bölümün “Irak’ta bazı alternatifler” (Some Alternative Courses in Iraq) başlıklı çalışmasında dört ayrı tavsiyede bulunulmuştur: Acil çekilme, Staying the course [Mevcut durumu sürdürme. KŞ], Irak’a daha fazla asker ve üç ayrı bölgeden vazgeçilmesi konuları işlenmiştir. “Değerlendirme“nin son bölümü ise “Amaçlarımıza Ulaşmak” (Achieving Our Goals) konusu ayrıntılarıyla işlenmektedir.  

    Irak Çalışma Grubu’nun hazırladığı bu raporun “İleriye Doğru: Yeni Bir Yaklaşım” (The Way Forward: A New Approach) başlıklı ikinci bölümü ise iki ana alt bölümden oluşmaktadır: Dış Yaklaşım: Ulusararası İşbirliğinin Yeniden Oluşturulması (The External Approach: Building an International Consensus) ve Irak İçi Yaklaşım: Iraklılara Yardım (The Internal Approach: Helping Iraqis Help Themselves).Raporun İleriye Doğru: Yeni Bir Yaklaşım” bölümü ise dört ayrı alt başlıkta toplanmıştır. Bu bölümde daha çok ABD’nin Irak’taki stratejisinin değişmesi için yapılması gerekenler alt başlıklar halinde sıralanmıştır.

    Aslında rapor genel bağlamda Irak savaşını başlatan Bush/Cheney ve neocon politikalarından ve stratejisinden farklı olmamakla birlikte, Irak konusunda Uluslararası ve bölgesel işbirliğinin ve desteğin arttırılmasının ABD’nin uzun vadedeki ulusal çıkarlarına faydası olacağı tezi ile ön plana çıkmakta, sanki genel politikadan farklı bir yol  çiziyormuş veya öneriyormuş izlenimi doğurmaktadır. Oysa tavsiye edilen bütün öneri ve çalışmalar Pentagon’daki Rumsfield yönetimi ve askerler tarafından zaten üzerinde konuşulmuş ve tartışılmış konulardan oluşmaktadır.

    Raporda Türkiye açısından yeni bir husus olmamakla birlikte, bu raporda Türkiye çok düşük bağlamda 8 ayrı sayfada ufak notlar ile incelenmiştir. Bu yaklaşım tarzının aslında Türkiye’nin Irak konusunda ne kadar dikkate alındığının güzel bir örneklemi olarak algılanabilir. Çalışma grubu Türkiye ile ilgili konuda da Washington elçisi Nabi Şensoy ile de bir görüşme yapmıştır. Raporun 26. sayfasında Türkiye’nin Irak politikasının Irak’taki Kürt milliyetciliğini pasifize etme üzerine kurulduğunu, fakat bunun yanında da Irak Kürdistan’ında Türk şirketlerin yaptığı yatırımların Türk/Kürt işbirliğini artttırdığından bahsedilmektedir. Türkiye’nin Irak’ta bulunan Türkmenleri desteklemesinin Kerkük’ün Irak Kürdistan’ına katılmasını engelleyici siyasi bir malzeme olarak kullandığı görüşüne yer verilmektedir. Ana hatları ile doğru olarak kabul edilebilecek olan Türkiye’nin bu siyasi “stratejisi” ne yazık ki Ankara’yı eline geçirmiş, Irak’a bakışı ancak PKK ve Kürt milliyetciliği ile sınırlı, Türkmenleri Irak’a “göç etmiş işçiler” olarak gören bir zihniyet tarafından idare edildiğinden başarısızlığa mahkumdur. Her ne kadar Mesut Barzani raporu eleştirerek(11),  bu raporun gerçekçi olmadığını iddia etse de, rapor özünde her ne kadar Bağdat’ı merkez içeren ve bölgesel otonomileri merkeze bağlayan bir yapıda da olsa, uzun vadede bölgesel özerklikler ile var olan bağımsız Kürdistan fikrine karşı bir tavır sergilememektedir. Zaten Birinci Körfez Savaşı ile oluşmuş Kuzey Irak bölgesel hükümeti bu aşamadan sonra Bağdat’a bağlanmayı içeren hiçbir planı kabul edemez.

    Barzani ve Kürt siyasiler ne yazık ki Ankara’da bulunan devekuşlarından daha entellektüel ve dünyada gelişen global siyaseti daha iyi özümsemiş ve anlayabilen, küreselleşme ile gelişen ve değişen siyasete daha kıvrak ve ulusalcı bir zihniyet ile yanıt veren ve strateji oluşturan bir Kürt siyasi entelijensyası oluşturduklarından başarı şansları Ankara’ya nazaran daha fazladır. Ankara, Çankaya ile Dışışleri bürokrasisi arasında 1940’larda kalmış bir siyasi yapı ile 21. yüzyıldaki siyasi gelişmelere yanıt verecek bir durumda değildir. İste bu siyasi çıkmazın negatif sonucu ise uzun vadede Türkiye’nin bölünmesi ile noktalanabilir.

    Raporun 31’inci sayfasında belirtildiği üzere, raporu yazanların, George W. Bush ile Irak’taki Amerikan çıkarları konusunda aynı görüşleri paylaştıklarını açıklıkla dile getirmeleri, aslında raporun bir itiraftan öte, bir samimiyet göstergesi olduğunu ortaya koymuştur. Yine raporda belirtildiği üzere, her ay Irak’ta yüzün üzerinde Amerikan askeri ölmekte ve ABD her hafta Irak’a iki milyar dolar harcamaktadır. Bu rapor ile değişimi isteyenler, aslında bu iki önemli noktanın değişmesini istemektedirler.

    79 adet tavsiyenin sonuç bölümünde sunulduğu raporda, aslında yapılan tavsiyelerin bir çoğunun zaten ABD Savunma Bakanlığı ve hükümeti tarafından gözden geçirilen görüşler olduğunu unutmamakta fayda var. “Tavsiyeler”in “Petrol Sektörü” başlıklı bölümünün “Uzun Dönem” alt başlığında Irak’ın petrol zenginliği gözönüne alınarak, ülkede modern bir işletim tarzı oluşturacak kapitalist yönetim yapısına ait kişi ve kurumların oluşturulması için gerekli yardımların ABD tarafindan yapılması öngörülmektedir. Bu çalışmanın bir diğer ilgi çekici yönü ise Savunma Bakanı Donald Rumsfield’ın Pentagon’dan ayrılışı ile aynı döneme denk gelmesidir. Çalışma grubu ayrıca yeni Savunma Bakanı Robert Gates’e de çeşitli tavsiyelerde bulunurken, Gates’in de bu çalışma grubu içinde yer aldığı ve Gates’in görüşlerine de raporda yer verildiği belirtilmektedir.  

    Sonuç olarak; Baker ve Hamilton önderliğinde hazırlanan Irak Çalışma Grubu raporu esasında işgali haklı kılmakla birlikte, dünyada erozyona uğrayan Amerikan imajının yeni bir pazarlama stratejisi (New Marketing Strategy) ile piyasaya sürülmesi olarak algılanabilir. Fakat rapordaki en önemli ve yeni bir açılımı içeren nokta, ABD’de uzun süredir var olan İran ve Suriye ile ilişkilerin geliştirilmesi planını içeren bir yaklaşımın ilk defa bu kadar yüksek bağlamda konuşulmaya başlanmasıdır. Bu yeni yaklaşım, Türkiye’nin bölgedeki gücünü de kırmaya yönelik bir yapı ortaya çıkarabilir. Çünkü İran ve Suriye’nin bölgede güçlenmesi demek, Türkiye’nin “olmayan” gücünün zayıflaması olarak algılanabilir. Suriye ve İran, Irak’taki olumsuz gelişmelerden Türkiye kadar zarar görmeyeceklerdir. İran’ın, Irak’taki Şiilere olan yakınlığı ve politikası, Suriye’nin Filistin sorununda yeni açılımlar kazanarak yeni bir imaj oluşturma çabasında kazançları, Irak’taki kayıplarından daha fazladır. Zaten raporun 28. sayfasında Türkiye’nin bağımsız Kürdistan’ın ilanı ile Kuzey Irak’a asker gönderebileceği işlenmekte, oysa aynı yaklaşımı İran ve Suriye’nin gösterebileceği tezi işlenmemiştir. Bu rapor bazı kesimler tarafından ABD’nin Irak’tan çekilmesinin başlangıcı olarak algılanması, aslında yanıltıcı bir görüş açısıdır, çünkü dünyanın en büyük elçiliği(12) olan ABD’nin Bağdat elçiliği, 21 binası ve binden fazla çalışanı ile 2007 Haziran ayında açılmayı beklemektedir.

     

    DİPNOTLAR

    1- Irak Çalışma Grubu Raporu 

    2-

    3- The Iraq Study Groups Report, sayfa 64.

    4- The International Commission on Holocaust-Era Insurance Claims 

    5- Lawrence S. Eagleburger: Former U.S. Secretary of State Chairman, International Commission on Holocaust Era Insurance Claims. Lawrence S. Eagleburger served as the 62nd U.S. Secretary of State under President George H.W. Bush.

    6-

    7- William J. Perry’in biyografisi için şu an bulunduğu Stanford Üniversitesi’ne bağlı Hoover İnstitüsü internet sayfasından daha ayrıntılı bilgi alınabilir:

    8-

    9- Census Bureau Report, Income, Poverty and Health Insurance Coverage in the United States: 2005, August 2006.  

    10- Irak Çalışma Grubu’nun hazırladığı bu raporu şu sayfadan okuyabilirsiniz: 

    11- Massoud Barzani says the US Iraq Study Group report is “unrealistic and inappropriate” Kurds brand report ‘unrealistic’ BBC December 8 2006.

    12- Giant U.S. embassy rising in Baghdad, USA Today, April 19, 2006.

     

  • Türkiye’ye seyahat eden Ermenilerin “kötü muamele” gördükleri

    Türkiye’ye seyahat eden Ermenilerin “kötü muamele” gördükleri

     

    Sayın Sivil Toplum Kuruluşları temsilcileri, 

    Kölner-Stadt Anzeiger gazetesinin 14.07.2008 tarihli sayısında Helmut Frangenberg imzasıyla çıkan haberde, Köln Ermeni Cemaati Başkanı Minu Nikpay’ın Almanya’daki entegrasyona ve Türk Sivil Toplum Kuruluşlarına ilişkin ifadelerinin yanısıra, Türkiye’ye seyahat eden Ermenilerin “kötü muamele” gördükleri yönündeki iddiaları ile sözde “Ermeni” soykırımına ilişkin savlarına yer verilmektedir. Bir örneği ekte sunulan sözkonusu haberin çevirisi birinci maddede, Köln Ermeni cemaatine ilişkin olarak haberin altında yer alan ve sözde “Ermeni soykırımına” ilişkin ifadelerin bulunduğu bilgi notunun özet çevirisi ise ikinci maddede sunulmuştur. 

    “””

    1.”Burası Türkiye’dir 

    “Hükümetin, entegrasyonun sadece İslami kuruluşlar üzerinden yürütülebileceğini düşünmesi korkunçtur.” Ermeni cemaati üyeleri buna benzer açık ve net ifadeler kullanarak, Türk kökenli Müslümanların egemenliğinde bulunan İslami birliklerin zihniyetine ilişkin olarak sürdürülmekte olan güncel tartışmaya karıştılar. “Türk Milliyetçiliği “mainstream”dir” diyen Köln Ermeni Cemaati Başkanı Minu Nikpay, Türk tarihine yönelik olarak sergilenen yaklaşımın bu konuda bir ölçek olduğunu, Almanya Türk Toplumu veya Alevi Cemaati gibi ılımlı sayılan birliklerin bile örgüt olarak, Türklerin 1914 yılında yaşanan “Ermeni soykırımındaki” sorumluluğunu tanıyamadıklarını belirtti. Almanya’daki Türk milliyetçiliğinin güçleneceği endişesini taşıyan Nikpay, “Türk televizyonları Almanya’ya Batı karşıtı aşırı milliyetçilik ve propaganda naklediyor. Bunun sonu nereye varacak.” diyor. Türkler tarafından yönetilen İslami birliklerin özel bir sorumluluk taşıdığını düşünen Köln Ermeni Cemaati Yönetim Kurulu üyesi Madlen Vartian, “Türklerin çoğu siyasetle ilgilenmiyor. Birlikler yeniden millileştirme faaliyetlerinde bulunuyor.” diyor. 

    Kilisenin duvarlarına yapılan karalamalardan ve Türkiye’ye seyahat eden cemaat üyelerinin maruz kaldıkları hakaret ve kötü davranışlardan söz eden Nikpay, her radikalleşmeyi burada anında hissettiklerini, Ermeni cemaatinin varlığının bile bazı çevreler için provokasyon anlamına geldiğini, milliyetçilerin düşmanlara ihtiyaç duyduğunu ve Ermenilerin de Türkiye için bir numaralı devlet düşmanı olduğunu ifade ediyor.

     

    “Sünni Müslüman olsak bize daha fazla kulak verirler. Bu aralar siyasetçiler Hıristiyanlardan ziyade Müslümanlarla ilgileniyorlar.” diyor.  

    Örneğin Köln Büyükşehir Belediye Başkanı Fritz Schramma tarafından hayata geçirilen Dinler Meclisi’nde yapılan tartışmalarda, Türkiye’de yaşanan ihtilafların Almanya’daki entegrasyonla ilgili tartışmaları etkilememesi gerektiği şeklindeki görüşlerin sürekli olarak dile getirildiğini söyleyen Nikpay, “Saçmalık. Burası Türkiye’dir.” diyor. İdeolojik bakımdan etki altına alma ve propaganda faaliyetlerine bir de Almanya’daki birliklerin Türkiye’den bağımsız hareket etme kabiliyetlerinin bulunmamasının eklendiğini belirten Nikpay, “insanın kendi kimlikleriyle eleştirel bir şekilde yüzleşmesi de entegrasyonun bir parçasıdır. Bu gerçekleşmediği sürece Alman siyaseti göçmenleri ve özellikle çocuklarını yanlış etkilerden korumalıdır.” diyor.” 

    2.”Ermeni kimliği, sürekli hayatta kalma mücadelesi tarafından şekillendirilmektedir. Yakın tarihlerindeki belirleyici olay ise Anadolu’dan kanlı bir şekilde sürülmeleridir. 24 Nisan 1915 tarihi Osmanlı İmparatorluğunda yaşanan “soykırımı” hatırlamak amacıyla her yıl anılmakta olup, dindarlar için dini bayramlara benzer bir önem taşımaktadır. Türkiye soykırımı inkar etmektedir.” 

    “””

    Bilgi edinmeniz rica olunur.