Blog

  • Tam bir cadı kazanı kaynatılıyor ülkemizde

    Tam bir cadı kazanı kaynatılıyor ülkemizde

    Yüz metre koşucularını dahi kıskandıracak süratte değişen bir ülke gündemimiz var. Gündem oluşturma konusunda adeta bir müshil kullanıyormuşuz gibi bir izlenim var. Bekler olduk. Gündemi bir anda değiştirecek nasıl bir bomba patlayacak diye. “Gerilimin tarafı olmayacağız” diye bağıranların ağızlarından çıkan her söz başlı başına gündem kaynağı oluyor.

    Yer demir, gök bakır derler ya işte öyle bir durum sözkonusu… Hava kurşun gibi ağır… Konu deseniz binlerce… Haber deseniz ohoooooooo… Komplolar, planlar, korkular, acılar iç içe… Umut mu dediniz? Gerçi bu milletin umudu hiçbir zaman tükenmez. Ama onun da tükenmesine az kaldı… Ve bu konuda yazılacak çok ama çook şey var “ama…” Bir ülkede “Biz asılız. Bu ülkede ‘bizim’ istemediğimiz hiçbir şey olmaz.” zihniyetine sahip bir kesim varsa ve bu kesim, sayı bakımından azınlık teşkil etmesine rağmen, devlet içindeki etkinliği bakımından belirleyici bir rol oynamaya başlıyorsa işte o zaman iş ‘ama’lara kalıyor ne yazık ki. Birileri çıkıp istediği kadar samimi çözümler üretiyor olsun. Kendi çıkarlarını hiçe sayıp vatanı milleti için çalışsın. Alacakları tepki çok açık: “Kimsiniz ki kalkıp koskoca hükümete çözüm önerisi getiriyorsunuz? Bir de utanmadan fedakarlıktan bahsediyorsunuz?” denir önce. Sonra da ilgili yargı organlarında kesilir cezanız. Bir de yalaka basın size yerinizi gösterir tarzda bir kaç makale, yorum yazısı yazıp sizi bir de toplum önünde yerin dibine sokar.  

    Bilinmeyen, nedense açıklanmayan gerekçelerle bir sürü insan gözaltına alınıyor, cezaevlerine atılıyor.
    Ortada bir iddianame bile yok. Bu gözaltıların, “Ergenekon” adı verilen ve bir yıldan daha fazla süredir yürütülen, sürekli genişletilen
    ama bir türlü sonucuna varılamayan bir soruşturma kapsamında olduğu biliniyor. Ancak savcının gözaltına alınmasını istediği isimlerin hepsinin AKP karşıtları olması, ortada bir başka iş olduğunun ipuçlarını veriyor bizlere.

    Yazıktır ki yaklaşık bir yıldır yaşadığımız gelişmeler Amerika Birleşik Devletleri’nde 1950’de Senatör McCarty’nin başlattığı insan avına dönüşmüş durumda. O dönemde hukuk arka plana itilmiş, McCarty önüne geleni sorgulamaya almış, ABD toplumuna büyük bir korku salmıştı. O dönemde arkadaşlarını ihbar etmeyenler işlerinden güçlerinden edilmiş, aileler dağılmış, insanlar perişan olmuştu. 1954 yılında iş o kadar çığırından çıkmıştı ki siyasetçiler, askerler, bürokratlar, gazeteciler ve sanatçılar McCarty’nin hedefi oldu.Sonunda çizmeyi aşan McCarty suçlu bulunarak görevden alındı ve kapkara utanç dönemi sona erdi.
    İşte yazıktır ki bu olaylar şimdi de ülkemizde yaşanıyor.Sanki gözaltına alınanlar bu ülkede yaşamıyor yada kaçma ihtimalleri yüksek insanlarmış gibi, sürekli gündemde olan insanlar sabahın köründe gözaltına alınıyorlar. Bu durumda soruşturmayı yürüten savcının McCarty dönemini bile geride bırakmaya başlamış olduğu da gözlerden kaçmayan bir gerçektir. Gözaltına alınanların evleri didik didik aranıyor önce. Sonra işyerlerinde başlıyor aramalar. 20 den fazla insan gözaltına alınıyor. Tabii daha öncesinde gözaltına alınanlar hariç. Daha önce gözaltına alınanlarla birlikte yüz kişiden fazla insan kaynatılmaya çalışılan cadı kazanının içerisine atılmış durumda. Hiçbiri tam anlamıyla neden suçlandığını bilmiyor. Bir hukuk devletinde olmaması gereken bir durumla karşı karşıyayız. Zira bir hukuk devletinde devletin savcısı ucu açık bir soruşturma yapma yetkisine asla sahip değildir, sahip de olamaz.

    Aralarında çok önemli kişilerin de olduğu bir sürü insanı gözaltına almaya cesaret edemez. Bir savcı kendisine verilen yetkiyi bu şekilde kullanma hakkına sahip değildir. Zira bir hukuk devletinde insanlar suçlarını dahi bilmeden aylarca cezaevlerine kapatılamazlar. Durum ciddi anlamda çığırından çıkmıştır. 

     

    Şimdi herkes aynı soruyu soruyor.Nereye gidiyoruz?Bundan sonra neler yaşanacak ?Kimselerin doğru dürüst bir tahmini yok.Ancak, tutuklamalar arasında bulunan emekli Orgenerallerin sayılarının artışı, acaba bir şeylerin işareti mi sayılmalı? Acaba “Bu iş TSK’ya kadar uzanacaktır” demek mi isteniyor?Sanki “Siz AKP’yi kapatın, bizim de ne yapacağımızı görün” deniyormuş gibi bir hava estiriliyor.Açıkçası tüm Türk ulusu korku içinde.

     

    Zira gelişmeler tırmanıyor ve kontrolden çıkmış gibi bir görüntü veriyor. Ancak böyle filmleri biz eskiden de gördük. İktidar kendince başlatır birşeyleri. Ama olaylar öyle bir gelişmeye başlar ki olayın kontrolünü kaçırıverir elinden İş içinden çıkılmaz noktalara gelir…Aynı şekilde, muhalefet ayaklanır ve öylesine bir fırtına estirir ki, olayın kontrolü kaçıverir. Nerde duracağı belli olmayan bir ortam oluşur…Yazıktır ki bugünlerde işte böyle bir ortamdayız. birileri çıkıp da oyunu tatil etmeye kalkarsa kimse şaşırmasın. işte o zaman nasıl ayıklayacaklar acaba pirincin taşını? Çok ince bir ipin üzerinde yürüyoruz şimdilik. Kimseler yerinden kıpırdamıyor. Herkes sessiz. Her birimiz, film seyreder gibi olayların seyrine dalmışız. Ancak Şu da bilinmelidir ki, bir süre sonra duvara çarptığımız zaman, iş işten geçmiş olacak…

    Demokrat(!) AKP iktidarının son altı yılda ülkeyi getirdiği nokta bu … Ancak şu da bir gerçektir ki yapılan hiçbir şey karşılıksız kalmaz…

     

  • Hazreti Fethullah mı?

    Hazreti Fethullah mı?

    TOREHAN METE
    Turkish Forum Advisory Board Uyesi

    1963-1965 yılları arasında Vatikan’da 2. Konsil toplantısı yapıldı. 910 yıldan sonra ilk defa Katolik ve Ortodokslar bir amaç için bir araya gelmiş, aralarında bir sulh imzalamışlardır. bu toplantıya katılanlar arasında Protestanlar, özellikle Evanjelistler de bulunuyorlardı. düşünebiliyormusunuz; 910 yıl sonra bütün Hıristiyan mezhepleri bir araya geliyor, aralarında bir ittifak sağlanıyor.

    Aralarında varılan anlaşmaya göre; 2000 yılında Hıristiyanlığın dünyanın her yerine yayılması, İslam ülkelerinin Hıristiyanlaştırılması kararlaştırılıyor. Nitekim Papa II. Jan poul; “Bütün hedefimiz ve gayemiz, milenyum yılında Vatikan’dan Hindistan’a uzanan koridurunb Hıristiyan dünyasına bağlanması ve Hıristiyanlaştırılmasıdır” demiştir. bu iş içinde öncelikle Merkezi ABD’de bulunan Protestan misyonerlerinin kullanılmasına karar verilmiştir.

    ülkemizde bu tarihten sonra Hıristiyanlık faaliyeti hızla artmış, başta İstanbul olmak üzere bütin şehirlerde ev kiliselerinin ve genel kiliselerin açılmasına başlanılmıştır. İstanbul’da birçok apartmanda kilise evleri açılmıştır. Türkiyenin her ilinde bedava İncil dağıtılmasına başlanılmıştır.

    Hıristiyanlığın yayılması için ülkemizde bilinen ve sözü geçen kişiler seçildi. bu kişiler aracılığıyla Hıristiyanlığın yayılması daha kolay olacaktı. Seçilen bu kişilerden biriside Fetullah Gülen’dir. özellikle Papa II. Jan Poul’un Fetullah Hocayı Vatikanda kabul etmesi ve bütün dünya medyası önünde fotoğraf çektirmesinden sonra Fetullah Hoca bir anda Hıristiyan dünyasının gündemine gelmiş, dünya Hıristiyan liderleri tarafından övücü yazılarla büyütülmüştür.

    1963-1965 2. Konsil toplantısında alınan karar göre Hıristiyanlığın İslam ülkelerinde, özellikle Türkiye’de yayılması için DİNLER ARASI DİYALOG VE HOŞGÖRÜ” sloganıyla ortaya çıkacak, böylece Hıristiyanlığın yayılması için zemin hazırlanmış olacaktır. son on yıldan beri ülkemizde sözde dinler arası hoşgörü ve diyalog toplantıları Fetullah Gülen cemaati tarafından Abant’ta, Antalya’da, Hatay’da, Adıyaman’da, Urfa’da toplantılar yapılmakta, sözüm ona dinlerin hoşgörüsü sergilenmektedir. Oysa yapılan hoşgörü değil, Hıristiyanlığın alenen propogandasıdır. bu cemaat aracılığıyla Hıristiyanlık, kendi elimizle ülkemizde yayılmakta, yayılmasına zemin hazırlanmaktadır. Halkımız uyanık olsun. Saygılarımla

    > _____
    >
    > From: malcolm X
    > Subject: Hazreti Fethullah mı?

    > Basında Fethullah Gülen hoca efendi hazretleri ile ilgili haberlerden geçilmiyor.

    > 1. İngiliz Prospect ve Amerikan Foreign Policy dergilerinin düzenledikleri internet araştırmasında hazret çağımızın 100 düşünürü arasında 1. oldu. Helal olsun hazrete…

    > 2. Yargıtay Ceza Genel Kurulu alt mahkemenin “aklama” kararını onadı. Gözü aydın olsun hazretin…

    > 3. 1999’dan beri ABD’de yan gelip yatan hazretin “özel akademik ve bilimsel başarı sahiplerine verilen süresiz oturma ve çalışma izni” istemini FBI ve İçişleri Bakanlığı reddetti. Hazretin bir ay içinde ABD’yi terk etmesi olasılığı belirdi.

    > Fotoğrafçı arkadaşların deyimiyle bu üç olaya “zoom” yapıp içeriklerine göz atalım.

    > 1. Prospect’in Yazıişleri Müdürü David Goohart bakın Guardian gazetesine ne
    > diyor: “Adını sanını duymadığımız bir insanı 1 numaralı düşünür yaparken, ne
    > kadar gülünç duruma düştüğümüzü anladık. Meğerse Gülen’in gazetesi Zaman,
    > yandaşlarına oylamayı tıklatıp bu sonucu yaratmış!” Orhan Pamuk, hazretin
    > destekçilerince 4. yapılmasına üzülmüştür. 2. olması gerekmez miydi?

    > 2. Yargıtay Ceza Genel Kurulu hocayı “laikliğe aykırılık” suçlamasından
    > dolayı değil, “terör bağlantılı suçlu oluşuna ilişkin kanıt bulunamadığı
    > için” akladı. Dolayısıyla laikliğe aykırı davranışları her an yargıda
    > gündeme gelebilir.

    > 3. CIA’nın Türkiye’deki olayları parmaklayan adamı olarak bilinen Graham
    > Fuller’in, Yunan kökenli CIA’dan George (Yorgo) Fidas’ın, Ortodoks rahip
    > Aleksander Karluços’un, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Morton
    > Abrahamovich’in FBI ve İçişleri Bakanlığı’na “hamili kart sahibi
    > adamımızdır” dedikleri hazretin başvurusu reddedildi. Gerekçede, hazretin
    > akademisyen olmayıp parayla satın aldığı bazı akademisyenlere “hakkında ve
    > hareketi ile ilgili” yazılar yazdırdığı, dinsel kişiliğinin “laiklik ve
    > dinsel hoşgörüyü harmanladığı savının inandırıcı olmadığı” vurgulandı.
    > Hazretin “takıyyeciliği” ABD’de de tescil edildi. Avukatları yeni bir
    > başvuru yaptılar. Hazretin ABD’de, ağzından ABD’nin Müslüman Afganistan ve
    > Irak işgali hakkında tek bir kınamasını duydunuz mu? Bu nasıl bir
    > Müslümanlık dayanışması?

    > ABD’de kalmak için başvuran hazret, “gösterişsiz biçimde Türkiye’ye dönme
    > hazırlığı” yapıyormuş. Kendisi “Humeyni gibi değil kendim gibi dönerim”
    > diyormuş. Anayasa Mahkemesi’nin AKP ve ABD federal mahkemesinin de hakkında
    > vereceği kararlara göre Türkiye’ye “Fethullah Gülen hoca efendi hazretleri”
    > olarak değil de bir peygamber gibi “Hazreti Fethullah” olarak dönecek
    > demektir. Hepimizin gözü aydın…

  • Binbasi Hurriyet Momanoglu ..

    Binbasi Hurriyet Momanoglu ..

    BU MAİL TÜM KADINLARIMIZ İÇİN BİR GURUR PINARI OLMALI,
    ALMANLAR BİLE NE KADAR KIYMETLİ OLDUĞUNUZU ANLAMISLAR
    ,

     

     

    Binbasi Hurriyet Momanoglu (jet pilotu ve egitmen.)

     

    Alman devlet televizyonu ZDF’in hazirladigi bu haberi (yakl. 5.5 dakika) izlemenizi tavsiye ederim. Haber bu genc binbasimiz hakkinda gurur verici sozlerle ve ovgulerle hazirlanmis.

    …”Kadinlarin gitgide daha buyuk zorluklarla karsilastigi Turkiye’de bir kadin pilot, ustelik de savas pilotu ve egitmen” diyor sunucu… 

     

     

  • Rum liderden küstah çıkış

    Rum liderden küstah çıkış

    Kıbrıs Rum yönetimi lideri Dimitris Hristofyas, KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’la beraber ‘işgale’ ve anavatana bağımlılığa karşı mücadele verdiklerini ileri sürdü. KIBRIS Rum yönetimi lideri Dimitris Hristofyas, doğrudan müzakereler konusunda 2008 sonunun kendisi için “bir takvim teşkil etmediğini” de belirtti. Rum basınına göre, Hristofyas, Avusturya’da yayımlanan “Kurier” gazetesine yaptığı açıklamada, Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin sürece değindi. Hristofyas, “Kıbrıs tarihinde yeni bir aşamanın düzene girmesinin başarısının iki tarafın iyi niyetine ve Türkiye’deki gelişmelere bağlı olduğunu” ileri sürdü. “Kendisi için 2008 yılının sonu diye bir takvimin olmadığını ve müzakerelerin sonucu konusunda kötümser olmak istemediğini” ifade eden Hristofyas, “Talat ile Türk ‘işgaline’ ve ana vatana bağımlılığa karşı mücadele ettiklerini, iki toplumun ve kültürlerinin güvenliğini arzuladıklarını” iddia etti.

    “50 bini kalabilir”

    Hristofyas, Türkiye’den gelerek KKTC’ye yerleşen nüfusun sayısı konusunda bir “tavizde bulunabileceğini”, sayılarının 200 bin olduğunu iddia ettiği bu kişilerden “50 bininin Ada’da kalmasını kabul edebileceğini” söyledi.

    “AB Türkiye karşısında sabırlı”

    Türkiye’nin “AB üyesi olan ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımaması” konusunun sorulması üzerine ise Hristofyas, “AB’nin bu konuda tarafsız olmadığını” belirterek, bunun, yükümlülüğü olduğunu Türkiye’ye bizzat AB’nin söylemesi gerektiğini savundu ve AB’nin Türkiye karşısında “aşırı sabırlı olduğunu” öne sürdü.

    İki taraf uzlaşamadı

    Bu arada, Rum gazeteleri, KKTC Cumhurbaşkanı Talat’ın BM ve AB ile İlişkilerden Sorumlu Temsilcisi Özdil Nami ile Rum yönetimi liderliği Komiseri Yorgos Yakovu’nun dün yaptığı görüşmede, BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi Taye-Brook Zerihoun’un bir “uzlaşı formülü” sunduğu, ancak Kıbrıs Türk tarafının bunu kabul etmediği iddia edildi. Haberde, Zerihoun’un, Nami-Yakovu görüşmesinde, bugün yapılacak Talat-Hristofyas görüşmesinden sonra açıklanacak ve “Kıbrıs sorununun çözüm zeminini oluşturan tek egemenlik, tek vatandaşlık ve tek uluslararası kimlik” unsurları temelinde doğrundan müzakerelerin başlayacağını duyuracak ortak bir açıklama yapılmasını önerdiği ileri sürüldü. Haberde, Kıbrıs Türk tarafının “tek egemenlik” unsurunu kabul etmediği ve bu yüzden de uzlaşıya varılamadığı savunuldu.

    Yunanistan Güney’e su veriyor

    KIbrIs Rum Kesimi’nde yayımlanan Haravgi ve diğer gazeteler, Güney Kıbrıs’ın susuzluk sorununun çözülmesi amacıyla Yunanistan’dan getirilmesi planlanan ilk parti suyun dün gece geç saatlerde Güney Kıbrıs’a vardığını yazdılar. Haravgi gazetesi, Yunanistan’dan tanker gemilerle taşınacak suyun ilk 50 bin tonluk kısmının dün gece saat 22.00 sularında Güney Kıbrıs’a vardığını ve su sistemine perşembe gününden itibaren verilmesinin öngörüldüğünü yazdı.

    Tercüman

  • Yeni Uyandılar

    Yeni Uyandılar

    AKPM’nin Gökçeada ve Bozcaada ile ilgili aldığı karardan 72 saat sonra Dışişleri Bakanlığı “Lozan Antlaşması’nın ihlal edildiğini açıkladı. AVRUPA Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin (AKPM), Bozcaada ve Gökçeada ile ilgili iftiralarla dolu, yanlı raporu kabul etmesi tepkileri de beraberinde getirdi.

    72 saattir neredesiniz?

    ANCAK, bu gelişmeleri anı anına takip ederek gerekli çalışmaları yapması gereken Dışişleri’nden kararla ilgili ilk değerlendirme ancak 72 saat sonra gelebildi.

    Lozan Antlaşması’na atıf

    DIŞİŞLERİ’NİN dört cümlelik açıklamasında, Lozan Barış Antlaşması’ndaki mütekabiliyet ilkesine işaret edilerek, bu ilkenin görmezden gelindiği belirtildi.

    Tercüman

  • Yabancıya mülk sınırına Erdoğan karşı çıktı

    Yabancıya mülk sınırına Erdoğan karşı çıktı

    Yabancıya mülk sınırına Erdoğan karşı çıktı
    Tarih: 02-07-2008 02:06 

    Yabancı şirketlerin Türkiye’den mülk edinmesiyle ilgili sınırlama talepleri Başbakan Tayyip Erdoğan’dan döndü. TBMM Genel Kurulu’nda bugün görüşülmesi beklenen Tapu Yasası değişikliği dün AKP grubunda tartışmaya açıldı. Bazı milletvekilleri, yabancı şirketlerin alabilecekleri tarım arazilerinin sınırlanmasını istedi. Tasarıya göre yabancı yatırımcıların Türkiye’de kurdukları veya katıldıkları tüzel kişiliğe sahip şirketler, “ana sözleşmelerinde belirtilen faaliyet konularını yürütmek üzere” taşınmaz edinebilecek ve kullanabilecek. Yabancı şirketlerin alabileceği arazi konusunda özel bir sınırlama bulunmuyor.

    Yatırımcı çekemeyiz

    Tasarıda, yabancılara satılacak toplam alanla ilgili olark “her ilde imarlı alanın yüzde 10’u” şeklinde genel sınırlama yer alıyor. Özel sınırlama taleplerine karşı çıkan Erdoğan, “Bir sınırlama getirirsek küresel yatırımcıyı çekemeyiz. Güneydoğu’da mayınlı arazileri temizleteceğiz. Yabancı şirket tarım amacıyla 100 dönüm isterse vermek durumundayız. İhtiyacını karşılayacak arazi bulamazsa küresel sermaye niçin bizi tercih etsin?” diye konuştu.

    Devlet Bakanı Mehmet Şimşek de tasarıdaki ana sözleşme sınırlamasıyla Anayasa Mahkemesi kararında belirtilen, “iktisap amacı ve kullanım şekline ilişkin eksikliğin” giderildiğini söyledi. Şimşek, “Dünyada herkes yabancı yatırımları çekmek için teşviklerde yarışıyor. Bazı ülkeler araziyi bedava veriyorlar” dedi. 

    Hürriyet 

  • AMERİKA’DAN ATATÜRK’E SOYKIRIM SUÇLAMASI

    AMERİKA’DAN ATATÜRK’E SOYKIRIM SUÇLAMASI

    02 Temmuz 2008, Kaynak : Hyetert
     
    Belgeselin ilk bölümünde yer alan iddialar soykırım yalanlarına destek veriyor. Ordu mensubundan oluşan Genç Türklerin Osmanlı’nın modernize edilmesini istedikleri, kabul edilen taktiklerden birinin de etnik azınlıklara baskı uygulamak olduğu öne sürüldü. Bu sırada ekrana Atatürk ve silah arkadaşları getirildi. Kanalda yayınlanan bir belgeselde Genç Türkler tarafından, kadın, erkek ve çocuk 1.5 milyon
    Ermeni’nin zorla göç ettirildiği sırada öldüğü bunun tarihteki ilk soykırım olduğu iddia edilirken ekrana Atatürk’ün resmi getirildi. Amerikan kamu televizyonu PBS Türkiye’ye kızdıracak bir belgeseli ekrana getirdi.

    Ermeni soykırımı iddialarını da içeren tarihçi Niall Ferguson’ın The War of The World adlı belgeseli dün ABD kamu televizyonu PBS’te yayınlandı. 20. yüzyılın tarihin en kanlı yüzyılı olduğu temasının işlendiği ve bunun sebebinin sorgulandığı belgeselde, Genc Türkler rejimi tarafından Ermeniler’in katledildiği, bunun bir soykırım olduğu iddia edildi.

    Belgeselin ilk bölümünde yer alan iddialar soykırım yalanlarına destek veriyor. Ordu mensubundan oluşan Genç Türklerin Osmanlı’nın modernize edilmesini istedikleri, kabul edilen taktiklerden birinin de etnik azınlıklara baskı uygulamak olduğu öne sürüldü. Bu sırada ekrana Atatürk ve silah arkadaşları getirildi.

    “İlk sırada, Osmanlı ekonomisinde önemli rol oynayan Ortodoks Hıristiyan olan Ermeniler vardı. 1915-1918 yılları arasında 1.5 milyona kadar erkek, kadın, çocuk Ermeni, Anadolu ve Ermenistan’dan zorla Suriye’ye sürülürken çölde açlıktan ve susuzluktan öldü. Türkiye dışında bu durum, ilk kabul edilmiş soykırım olarak kabul ediliyor” denilen belgeselde, bunun şiddet dalgasının başlangıcı olduğu, Osmanlı’nın etnik toplulukları parçaladığı ve yeniden ulus devleti kurduğu öne sürüldü.

    Belgeselde ayrıca Anadolu’da 3 bin yıl önce 2 milyondan fazla Yunanlının yaşadığı belirtilerek, ekrana getirilen antik bir tiyatronun onlardan kaldığı vurgulandı. Bu sırada tarihçi Niall Ferguson, antik tiyatroya gönderme yaparak, “Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra tüm bunları arkalarında bırakmak zorunda kald diyerek Yunanlılar ve Türkler arasında geçen savaşları anlattı.

    İlki dün yayınlanan belgeselin diğer iki bölümü de bugün ve yarın ekrana gelecek.

    Temmuz ayında da tekrarlanacak olan belgesel, yazarın aynı adlı kitabından uyarlandı.

  • Ermeni Iddialarina Karsi Turk Tezi Kabul Gordu

    Ermeni Iddialarina Karsi Turk Tezi Kabul Gordu

    Avrupa Guvenlik ve Isbirligi Teskilati Parlamenter Asamblesi (Agitpa) Turk Grubu Baskani AK Parti Istanbul Milletvekili Alaattin Buyukkaya, Agit Genel Kurulunda, 1915 Olaylariyla Ilgili Ermeni Iddialarina Karsi Turkiye’nin Tezinin Ilk Defa Kabul Gordugunu Bildirdi.

    Avrupa Guvenlik ve Isbirligi Teskilati Parlamenter Asamblesi (AGITPA) Turk Grubu Baskani AK Parti Istanbul Milletvekili Alaattin Buyukkaya, AGIT Genel Kurulunda, 1915 olaylariyla ilgili Ermeni iddialarina karsi Turkiye’nin tezinin ilk defa kabul gordugunu bildirdi.

    Buyukkaya, yaptigi yazili aciklamada, AGIT’in 17. Genel Kurulunun, Kazakistan’da yapildigini belirtti. Genel Kurul toplantisinda, ”Demokrasi, Insan Haklari Komisyonunun AGIT’te Saydamlik” konulu raporunun gorusulmesi sirasinda, Turk heyeti tarafindan verilen bir onergenin kabul edildigini ifade eden Buyukkaya, ”Onergede soykirim gibi gecmiste yasandigi iddia edilen olaylarin (Turk tezine uygun olarak) oncelikle tarihciler tarafindan her turlu arsivler uzerinde arastirma yapilarak kabul edilmesi gerektiginin” vurgulandigini ifade etti.

    AGIT’in BM’den sonra dunyanin en buyuk uluslararasi teskilati olduguna dikkati ceken Buyukkaya, aciklamasinda, ”Turk tezinin burada kabul edilmis olmasi, Ermeni iddialarina karsi Turkiye’nin onemli bir kazanimidir. Ayrica bu konudaki Turk tezi ilk defa uluslararasi bir platformda kabul gormustur. AGIT’e uye 56 ulke bulunuyor. Bu karara sadece Ermenistan ret oyu kullandi. Diger ulkelerin buyuk cogunlugu kabul oyu verdi” ifadesine yer verdi.

    Haber Yayin Tarihi: 02 Temmuz 2008 Carsamba Saat 16:48

  • KIBRIS: “Tek egemenlik tek vatandaşlık”

    KIBRIS: “Tek egemenlik tek vatandaşlık”

    Lefkoşa ara bölgede 4.5 saat görüşen KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ve Rum yönetimi lideri Dimitiris Hritofyas’ın, “tek egemenlik ve tek vatandaşlık konusunda prensipte anlaştığı” açıklandı.

    Talat ile Hristofyas’ın, BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi ve BM Barış Gücü (UNFICYP) Misyon Şefi Taye-Brook Zerihoun’un Lefkoşa ara bölgede görüştü.

    Zerihoun, 4,5 saat süren görüşmeden sonra yaptığı açıklamada, görüşmenin “pozitif ve işbirliği havasında geçtiğini” belirterek, liderlerin, “tek egemenlik ve tek vatandaşlık konusunda prensipte anlaştığını” bildirdi. Temsilci, liderlerin, bu konuları uygulama detaylarını, kapsamlı müzakerelerde ele alma konusunda da uzlaştığını açıkladı.

    Liderlerin 25 Temmuz’da yeniden bir araya geleceğini kaydeden BM yetkilisi, bugünkü görüşmede ilk kez teknik komite ve çalışma gruplarının faaliyetlerinin gözden geçirildiğini, 25 Temmuz’daki görüşmede ise bu konuda son kez değerlendirme yapılacağını belirtti.

    Gazetecilerin sorularını yanıtlamayan Talat ve Hristofyas el sıkışarak basına görüntü verdi. Zerihoun’un ikametgahından önce Talat, sonra da Hristofyas ayrıldı. 

    Tanitma Dairesi [[email protected]]

    TALAT-CHRISTOFIAS MEETING 

    President Mehmet Ali Talat and Greek Cypriot leader Demetris Christofias who came together for the third time yesterday (1 July) since the presidential elections in South Cyprus with the aim of starting full-fledged negotiations discussed the issues of single sovereignty and citizenship which they agreed in principle. 

    The meeting, which was held within the framework of 21st of March agreement, lasted for four and a half hours.

    Senior aides of the two leaders, Ozdil Nami and George Iacovou were also present in the meeting which took place at the residence of the UN Special Representative for Cyprus Taye Brook Zerihoun in the bufferzone.

    A statement read out by Zerihoun at the end the meeting said that the two leaders met in a positive and cooperative atmosphere and undertook the first review of the work of the working groups and technical committees established to prepare the ground for full-fledged negotiations.

    Continuing, Zerihoun stated that the two leaders have discussed the issues of single sovereignty and citizenship which they agreed in principle and decided to take these issues during full-fledged negotiations.

    He noted that the leaders also agreed to meet again on the 25th of July when they will undertake the final review of the working groups and technical committees.
    ——————-

    Degerli arkadaslar,
    Kibris elimzden cikmasini kamafule etmek icin;
    Turkieyenin gundemi asilsiz iddilara esliginde tutuklemlarla sarsiltiliyor. 

    KKTC (Kuzey Kibris Turk Cunhuriyeti) ortadan kalkti (Haber ekte). Kibris Turkiyeinin eliden alindi. Bugun bu olusuma karsi cikacak kisiler tutuklandi. Tutuklamlarin asil nedeni bu (zamanlamaya dikkat).
    Hurmetler,
    Karahan Mete

  • Kanada’dan Bakis

    Kanada’dan Bakis

    Oncelikle bu sitenin hazirlanmasinda emegi gecen herkese tesekkur etmek isterim: Cunku simdiye kadar dusunulmus, yapilmasi arzu edilmis, planlanmis ama bir turlu bu capta bir harekete ilk ivme verilememisti. Dunya gun gectikce globellesip kuculup koy haline gelirken biz hala ayni dili konustugumuz, ayni kokene sahip oldugumuz, ayni kulturu paylastigimiz dunya Turkleri ile tam olarak kucaklasip tanisip kaynasabilmis degiliz. Bu tabiki Turkiye’nin uluslarasi bir cok meselede dezavantaj olarak karsisina cikmaktadir. Birlikte hareket etme kabiliyetinden yoksun binlerce dernek, cemiyet veya kurulus, gerek Turkiye’de gerekse Dunyada ciliz bir ses olmaktan oteye gidememistir. Her ne kadar bu dernek ve cemiyetler bulunduklari bolgelerde kismen faydali olsalarda ortak bir payda altinda uluslararasi alanda ortak hic bir faaliyetleri yoktur. Iste benim gibi her Turk ferdinin emeli odur ki biz ne zaman birlikte hareket edip tek yumruk olmayi ve paylasmayi ogrenecegiz. Umuyorum bu Turkish Forum araciligi ile ilerleyen gunlerde bu kolllektif calismayi gormus olacagiz. “surrealizm derki herkes kendi kapisinin onunu supururse sokaklar tertemiz olur” ancak herkesin kapisinin onunu supurup supurmediginden emin olmak icin kollektif bir calisma olmasina ihtiyac vardir.

    Ben Kanada’da yasiyorum, burada ve Turkiye’de sosyal amacli degisik dernek ve cemiyet faaliyetlerinde bulundum. Bu yazimi bir tanisma ve selamlama yazisi olarak yazip ilerleyen yazilarda , biz Turklerin ozellikle yurtdisinda yasayanlarin muzdarip oldugu konular, ihtiyaclari, sikayetleri, mutluluklari ve tasalari nelerdir anlatmaya gayret edecegim.

    Turkiye’den gazetecilik ve muhabirlik deneyimim olmasina ragmen yurtdisindaki deneyimlerim diyebilirm ki bildiklerime cok sey katti. Bircok konuda az bildigimizi, eksik bildigimizi, yanlis dusundugumuzu anladim. Ama su bir gercekki biz kendi kulturumuzle yasadigimiz yere oryantasyon saglarsak daha bir guzel. Yani ozumuzu kaybetmeden yasadigimiz yere ayak uydurmak ta diyebiliriz buna. Bunu yapabilen cok fazla insan yok, en azindan benim yasadigim Kanada’da. insanlarin ya geldigi gibi kaldigini yada ozunu kaybettigini gordum. Her ikiside dogru olan degil ancak bu gibi konularda kendilerine bir yon verecek dernek vaya benzeri kuruluslarin olmadigini, ortak dusunce noktalarimizi bulamadigimizi anladim ki bu da birey olarak hem herkesin sucu hemde hickimsenin  sucu degildir . Iste bu gibi konularda tasin altina elini koyacak birileri aranir ki Turkish  Forum bu eli tasin altina koyma gibi zor ama beklenen anlamli bir gorevi ustlenmis. Madem boyle birileri var bizimde onlari yanliz birakmak yerine en azindan onlara yardimci olmaya calismamiz lazim.

    Derdini iyi anlatamayan derman bulamazmis, onun icin derdimizi iyi anlatmaliyiz, dogru kitlelere, dogru zamanda ve dogru mesaji vererek ulastiginizda gorulecektir ki butun Turkler tek yurek, tek yumruktur, paylasimcidir, kaynasimcidir, problem cikaran degil, problemi cozendir, dogru soruyu dogru yerde sorarsaniz dogru cevap alirsiniz. Bundan yaklasik dort yil once Kanada’nin baskenti Ottawa’da duzenlenen bir konuda Turk dis yetkilileri Buyukelcilik araciligi ile Ermeni konusunu anlatmak , insanlari bilgilendirmek amaciyla bir toplanti duzenlemislerdi, ama gelin gorun ki toplanan insan s ayisi 25, ve hepsi Turk, yanlis hesap her zaman yazlis sonuclar dogurmaya mahkumdur. Yani anlayacaginiz Ermeni konusunu bizim insanlarimiza anlatiyordu Disisleri yetkilileri. Oysa kanada’da yetmisiki bucuk millet var yabancilara anlatmaliydik, onlara sunmaliydik belgelerimizi. Nitekim ondan sonralari bill 189 denen tasarilar Kanada senatosundan gecip Turkler ermenilere soykirim yapmistir diye tanindi. Oysa bizim elimizde Albay ltikat gibi cok saglam ve teror suiskastinda sehit dusmus bir askeri atesemiz duruken biz maglup duruma dustuk. Kaldiki Ermeni teroristlerin sehid ettigi Askeri Atesemiz Albay Atilla Altikat Kanada tarihindeki ilk terorist saldiriydi.

    Neyse dostlar, konuyu derinlestirmeden demem o ki, siz derdinizi anlatamazsiniz, kimse size bir derdinmi var  diye sormaz. Kaldiki bu is dunyada boyle yapiliyor, lobicilikle, dernekcilikle yani. ancak bolgesel degil uluslarasi ve kollektif bir bicimde. Ounun icin ben diyorum ki Turkish Forum bu birlikteligi saglamak adina cok onemli ve zor bir harekete ilk ivmeyi vermis zaten. O zaman bize seyretmek yerine o ivmeye hiz kazandirmak duser.

    Ayhan KILIC
    [email protected]
    Kanada

  • BEN KAHRAMAN DEĞİLİM!

    BEN KAHRAMAN DEĞİLİM!

    MEHMETCIK BU ISTE…  
     

    BEN KAHRAMAN DEĞİLİM!

    6 Kasım 1951’de Amerika’nın Sesi Radyosu Haber Ekibi’nin Kore Türk Tugayı’na geleceği öğrenilir. Radyonun amacı Türk Tugayı’nın en kahramanları ile birer röportaj yaparak bu kahramanlar mangasını dünyaya tanıtmak, böylelikle değişik bir habercilik örneği vermektedir.

    Radyonun isteği üzerine bölüklere duyurulur. Kısa bir süre içinde her bölüğün, en kahraman askerini seçip bildirmesi gerekmektedir. Organizasyon görevi Yzb. N. Dündar Sayılan’a verilmiştir. Ne var ki Sayılan Yüzbaşı zor durumdadır. Her bölükten aynı cevabı almaktadır:

             Hangi birini gönderelim?

    Bir bölük komutanının telefonda söyledikleri ise şunlardır:

             Şu tepeyi al de alalım! İstersen saat tut. Fakat ne olursun bunu isteme.

    Yüzbaşı  Sayılan’ın ” Geç  kalıyoruz. Hala  kahramanını  gönderemedin ” dediği  diğer

    bir bölük komutanı da şu cevabı verir:

             Tamam… Cepheyi bırakıp bütün bölüğümle geliyorum!

    Bölük  komutanlarının  sitem  ateşi  altında  kahramanların  tespiti   uzamakta,   Tugay

    Karargahı’ndan gelen ” Ne oldu?” telefonları karşısında Yüzbaşı Sayılan buram buram terlemektedir. Bölük komutanlarının hiçbiri bir askerini diğerine tercih edememektedir.

                Son telefon bizzat Tahsin Yazıcı Paşa’dan gelir:

             Evlatlarım hazır mı Yüzbaşım?

    Yazıcı  Paşa’nın  üzülmesini  hiç  kimse istememektedir.   Yüzbaşı   Sayılan “  Endişe buyurmayınız komutanım ” der.

             Bütün gücümle hazırlamaya çalışıyorum.

    Sonunda  binbir  güçlükle  seçilen  bir  çavuş, iki  onbaşı ve yedi er Yüzbaşı Sayılan’ın karşısına dikilirler. Traş olmuşlar, yıkanmışlar, yeni elbise giymişlerdir. Yüzbaşı onlara takılır:

    – Siz bu kadar yakışıklı mıydınız?

                Yüzbaşı Sayılan hepsine görevlerini anlatır. Hiçbirisi aynı kelimeleri tekrar etmeyecektir. Herkes ayrı bir şey söyleyecek sonunda ortaya tam bir metin tek bir anlam çıkacaktır. Birkaç defa da deneme yapılır.

                Bütün hazırlıklar tamamlandıktan sonra Tugay Karargahı’na hareket edilir. Araç yolda arıza yaptığından biraz geç kalırlar. Tahsin Yazıcı Paşa çimenlerin üzerine oturmuş, kahramanlar mangasını beklemektedir. Radyo muhabirleri de karşısında sıralanmışlardır.

                Yüzbaşı Sayılan, ilk konuşma görevini çavuşa vermiştir. O  çavuş ki, Bölük Komutanı “Ancak bir kahraman gidecek seçimi size bırakıyorum” dediğinde bütün parmaklar anında O’nu göstermiştir. Amerika’nın Sesi Radyosu’nda ilk olarak işte böyle bir çavuş konuşacaktır.

                Ses alma mandalı açılmıştır. Herkes merak ve dikkatle çavuşun konuşmasını beklemektedir. Fakat kahraman çavuşun ağzından bir kelime çıkmamaktadır. Yazıcı Paşa, Yüzbaşı Sayılan’a bakar bir ara. Yüzbaşı’nın yüzü kıpkırmızı olur. Çavuşa sokulup:

    – Konuş aslanım … der.

                Çavuş sapsarı kesilmiştir. Dudakları titremektedir. Parmakları avucunda kenetlenmiş ve konuşamamıştır.   

                Sıra diğerlerine verilir. En sonunda mikrofon Yazıcı Paşa’ya uzanır. Yazıcı Paşa’nın konuşması bir cümleden ibarettir: – Mehmetçiğin konuştuğu yerde komutanlar susar.

                Konuşmalar bitmiştir. Radyo Ekibi cihazlarını toplarken Yüzbaşı Sayılan Sıhhiye çadırına gider. Doktor ” Endişe etmeyin ” der:

    – Çavuş kendine geldi.

                Başı öne düşmüştür çavuşun. Komutanının yüzüne bakamamaktadır. Çocuk görünüşlü, manalı, tertemiz bir yüzü vardır. Sayılan Yüzbaşı yanına yaklaşır: – Geçmiş olsun çavuşum… Senin hiçbir şeyden korkmadığını bütün Tugay biliyor. Fakat neden mikrofonun karşısında yıldın?

                Hala ürkek bakışlarla komutanına bakar çavuş. O’nun yüzünde uzaklara dalmış gibidir. Yutkunur. ” Komutanım ” der:

     – Ben kahraman değilim…

                Başını yere yıkar. İçini çekerek devam eder:

    – İlk mangam ilk hücumlarda yarı yarıya eridi. İkinci mangamla yaptığım hücumlarda dört şehit üç yaralı verdik. Ben yine sağ kalmıştım. Manganın komutanı olduğum için en önde hücuma kalkarım. Bana kurşun değmedi. Kahramanlar şehit oldular komutanım! Onlar beni korudular hep. Asıl kahraman onlarken ben mikrofon karşısında “kahramanım” diye konuşamadım… Konuşamazdım kumandanım. Şimdi üçüncü olarak yenilenen mangaya komuta ediyorum. Gözlerim hepsinin üzerinde. Hepsini canımdan çok seviyorum. Onlara bir şey olacak diye korkuyorum. Sizi yabancılara mahcup ettim. Beni affedin kumandanım. Asıl kahramanlar öldü. Asıl kahramanlar şehit oldu. Onlar oradayken ben nasıl kahramanım diye konuşabilirim kumandanım? Bu bana ağır gelir.

                Kahramanlar mangasının komutanı ağlamaktadır. Sayılan Yüzbaşı eğilir, alnından, ıslak yanaklarından öper Mehmetçiğin.   

                Mehmetçik komutanına ” Emredersiniz Komutanım! ” dediği anda kahramanlığın tarifi değişir. Bu iki kelime ” ölmek var dönmek yok ” manasına gelir.

                Kahramanlık, tadını, rengini şeklini Mehmetçikten almıştır. Kahramanlık demek Mehmetçik demektir.

                Sayılan Yüzbaşı, o günün kahramanlar mangasını çok aradı. ” Okursanız bana yerlerinizi bildirin ” çağrısı ile yazılar yayımladı. Ses kayıtlarını ta Amerika’da araştırdı. Ama hiçbirisi ” O kahramanlar bizdik ” diye ortaya çıkmadı. Ne kadar isterdim kumandanlarının onları aradığından haberdar olmalarını.

                Kahramanlık Mehmetçiğin derisidir, dişidir, tırnağıdır, alnının çizgisidir. Kahramanlık O’nun vücudunun ve ruhunun tabii bir parçasıdır. Bakışı kahramanlıktır, yürüyüşü kahramanlıktır, türküsü kahramanlıktır Mehmetçiğin.

                ” Gerçek kahramanlar öldü. Ben yaşıyorum. Nasıl kendime kahraman derim?” diyerek ağlayan Çavuş!

                İnsanlığın yüreğinde damıtıldığı Mehmetçik! Asırlara hakim olmuş muazzam bir kültür ve medeniyeti cümle cümle ifade edebilen büyük sanatkar!

                Sen benim elle tutulan gözle görülen medeniyetimsin. Elle tutulmayan gözle görülmeyen bütün abidelerimi de hissettiriyorsun.

                Bu ülke her şeyini kaybetse de tek bir Mehmetçiği kalsa yine dizlerinin üzerinde doğrulup kükrer. Kalkıp ileri atılır. Çünkü bütün mazimiz, toprağımız, eserlerimiz, O’nun yüreğinde istif edilmiş, O’nun yüreğinde yoğunlaştırılmış, atom küçüklüğünde atom gücünde oraya emanet edilmiştir.

                Kahramanlar mangasının yiğit komutanı… Güzel Ordu’nun güzel neferi! Zaferler abidesi evladımız. Karargaha gittiğiniz gün topluca çektirdiğiniz resim, binbaşı iken emekli olan Sayılan Yüzbaşı’nın evinde, her zaman oturduğu koltuğun tam karşısında duruyor. Sayılan Yüzbaşı resminize her baktığında senin ıslak yanaklarından öptüğü o günü hatırlıyor. Sonra O’nun da yanakları ıslanıyor. Kim olduğunuzu soranlara ” Kore Türk Tugayı’nın Kahramanlar Mangası ” diyor. Ardından parmağı ile seni işaret edip ” Bu var ya…” diyor: ” O başkaydı, bambaşkaydı. Manganın komutanıydı…” Daha başka bir şey söyleyemiyor. Koltuğuna çekilip uzaklara dalıyor.

    Kahramanlık ne yalnız bir yükseliş demektir,

    Ne de yıldızlar gibi parlayıp sönmektir.

    Ölmezliği düşünmek boşuna bir emektir

    Kahramanlık saldırıp bir daha dönmemektir.

  • 1/Temmuz/2008 Ermeni Cephesinden Haberler

    1/Temmuz/2008 Ermeni Cephesinden Haberler

     

    ASAM

    ERMENİ ARAŞTIRMALARI ENSTİTÜSÜ
    INSTITUTE FOR ARMENIAN RESEARCH


    GÜNLÜK BÜLTEN – DAILY BULLETIN

    Brought To You By Institute For Armenian Research With Cooperation Of  Turkish Forum

    Ermeni Arastirmalari Enstitusu Arastirmalari Ve Turkish Forum Isbirligi Ile Size Sunulmusdur


    1 Temmuz 2008 – Sayı : 940 / 1 July 2008 – Issue : 940

    SEE BELOW FOR ENGLISH NEWS


     

    ERDOĞAN ADL YETKİLİLERİ İLE GÖRÜŞTÜ

    Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Yahudi lobisinin güçlü örgütlerinden ADL’nin yetkilileri ile görüştü. Erdoğa’nın, Başbakanlık’taki görüşmede, 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddiaları konusundaki tavrı ve bugüne kadar olan desteği için ADL direktörü Abraham Foxman’a teşekkür ettiği ve bunun devamını istediği kaydedildi.

    Devamı için tıklayınız…


    ‘AĞRI’YA ÖNCE KİM GELDİ ?’ TARTIŞMASI

    İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Oktay Belli, “Kimse Ağrı Dağı’nda Ermeni izini aramasın. Onlar sonradan gelerek buraya yerleşmişlerdir” dedi.

    Devamı için tıklayınız…


    CHP’DEN SEVAN NİŞANYAN’IN KİTABINA KINAMA

    İzmir’in Selçuk ilçesine bağlı Şirince Köyü Meydan Kahvehanesi’nde toplanan partililer adına konuşan CHP Selçuk İlçe Başkanı Bekir Gündüz, Şirince Köyünde uzun yıllardır butik otelciliği yapan ve bu topraklarda para kazanıp geçimini sağlayan Sevan Nişanyan’ı tüm CHP’liler adına “kınadıklarını” söyledi.

    Devamı için tıklayınız…


    BRIZA, TOPRAKLARIN GERİ VERİLMESİNE İLİŞKİN HABERİ TEKZİP ETTİ

    AGİT Minsk Grubu Eşbaşkanlarının Cumartesi Karabağ’a yaptığı ziyaretin verimliliğini değerlendirmek oldukça güç. Ancak “Dağlık Karabağ Cumhuriyeti Devlet Başkanı” Bako Sahakyan’la buluşmaları sonrasında eşbaşkanlar gazetecilerin sorularını yanıtladılar.

    Devamı için tıklayınız…


    TÜM ERMENİ YAZARLAR KONGRESİ 6-14 TEMMUZ’DA GERÇEKLEŞTİRİLECEK

    Farklı alanları içeren ve bu yıl 5 ay sürecek olan ‘Tek Millet, Tek Kültür Panarmenyan Festivali’nin açılışı, 6-14 Temmuz’da gerçekleştirilecek olan IV. Tüm Ermeni Yazarlar Kongresi’yle gerçekleştirilecek. Ermenistan Yazarlar Birliği Bşk. Levon Ananyan Kongre’ye 18 ülkeden 85 başvuru olduğunu ve bunlardan 25’nin (10 farklı ülkeden) genç yazarlar olduğunu belirtti.

    Devamı için tıklayınız…


    ENGLISH SECTION OF THE DAILY BULLETIN


     

    HURRIYET: ANKARA WELCOMES SARGSYAN’S PLAN TO INVITE GUL TO ARMENIA

    Ankara welcomed Armenian President Serzh Sargsyan’s plans to invite his Turkish counterpart Abdullah Gul to Armenia to attend the match between Armenian and Turkish soccer teams, Hurriyet reports quoting sources in the Turkish government.

    Continue…


    ARMENIA MIGHT BE EXPELLED FROM PACE

    Members of the monitoring group of human rights organizations Arzu Abdullayeva, Novella Jafaroghlu, Saida Qojamanly, Saadat Bananyarli, attending the PACE summer session, held a press conference by results of the visit.

    Continue…


    NALBANDIAN: ARMENIA ATTACHES IMPORTANCE TO COOPERATION WITH GERMANY

    On June 30, Armenia’s Foreign Minister Edward Nalbandian started his formal visit to Germany, the RA MFA press office reported. During a meeting with his German counterpart Frank-Walter Steinmeier, Minister Nalbandian emphasized that Armenia attaches importance to cooperation with Germany, one of the European Union founders and second major investor in Armenia’s economy.

    Continue…


    MEDVEDEV, ALIYEV TO FOCUS ON KARABAKH PROBLEM

    President of Russia Dmitry Medvedyev and his Azerbaijani counterpart Ilham Aliyev will focus on the Nagorno Karabakh conflict settlement during the talks to be held in the framework of Medvedev’s formal visit to Azerbaijan on July 3-4, according to Russia’s Ambassador to Azerbaijan.

    Continue…


    LAVROV TO DISCUSS KARABAKH CONFLICT AND OPENING OF ARMENIAN-TURKISH BORDER IN ANKARA

    Russia’s Foreign Minister Sergei Lavrov will pay a formal visit to Turkey on July 2. “The purpose of the visit is to discuss urgent regional and international issues, including the Iraqi problem, Iran’s nuclear problem, and situation in Kosovo, Transcaucasus, Cyprus and Central Asia. Mr Larvov will also refer to the Russian-Turkish relations,” said Andrey Nesterenko, a spokesman for the Russian Foreign Ministry.

    Continue…


    BROADCASTING AUTHORITIES OF BSEC GATHER IN TURKEY

    Broadcasting regulatory authorities of member countries of a regional economic cooperation body in the Black Sea region convened on Monday at a forum, which aims at creating a network among the broadcasting authorities, in Istanbul

    Continue…


    www.eraren.org

     


    Enstitü Başkanı / Chairman of the Institute

    :

    Ömer Engin LÜTEM (E. Büyükelçi / Ret. Ambassador)

    Hazırlayan / Prepared by

    :

    Oya EREN – [email protected]

    Adres / Address

    :

    Konrad Adenauer Cad. No:61 06550 Yıldız, Çankaya ANKARA
    Tel: +90 312 491 60 70 – Faks: +90 312 491 70 13


     

     

  • AMERİKA’NIN EN İYİ ÖĞRETMENİ BİR TÜRK

    AMERİKA’NIN EN İYİ ÖĞRETMENİ BİR TÜRK

    AMERİKA’NIN EN İYİ ÖĞRETMENİ BİR TÜRK    
    Monday, 30 June 2008

    Amerika, Türk öğretmenin başarısını konuşuyor. Genç öğretmen Sine Bayar, New York’ta 8 bin 300 adayı geçerek en iyi öğretmen seçildi.Her geçen gün Amerika’daki Türklerin başarısına bir yenisi ekleniyor. Son olarak bir Türk öğretmen, mükemmellik ödülü aldı. Engelli öğrencilere eğitim veren Bronx Görsel Sanatlar Lisesi’nde öğretmen olarak görev yapan Sine Bayar, zorlu bir değerlendirmenin ardından New York’ta en iyi 5 öğretmen arasına girdi. Bayar’a bu ödül, ‘görsel sanatlar eğitim müfredatına katkı sağladığı ve Japonya’yı ziyaret ederek kültürel bir değişim programını kurduğu’ için verildi. Şimdiye kadar verilen en büyük para ödülü olan 7 bin 500 doları da kazanan Bayar, okuluna da ekonomik katkı sağlamış oldu.

    Öğrencilerin, okul yönetiminin ve öğretmen arkadaşlarının çok sevdiği Bayar, bir Türk olarak böylesine bir ödül almaktan gurur duyduğunu söyledi. Çikolata fabrikasından sanat okuluna dönüştürülen ve Bill Gates’in desteklediği Bronx Görsel Sanatlar Lisesi’nde eğitim veren Bayar, *Müdür Dr. George York’a göre tüm dünya için bir hediye.

    – “TÜRK OLARAK GURUR DUYUYORUM”

    Okulların tatile girdiği Amerika’da son ders günü açıklamada bulunan Bayar, başka bir öğretmenin kendisini aday olarak gösterdiğini, okuldan referansların yazıldığını kaydetti. Ardından New York Eğitim Dairesi’nden yetkililerin kendisini derste izlediğini ve öğrencileri ile konuştuklarını anlatan Bayar, ardından böylesine bir ödüle layık görüldüğünü ifade etti. Ödülü aldığı için çok mutlu olduğunu kaydeden Bayar, “Türk olarak çok gurur duyuyorum ülkem için. Türk bir öğretmen olduğum biliniyor okulda ve çevrede. O yüzden ülkem için çok mutluyum” diye konuştu. Başarısının anahtarının her şeyi geride tutarak ‘çocuklarım’ dediği öğrencileri düşünmek olduğunu kaydeden Bayar, derste onlarla arkadaşça iletişim kurduğunu kaydetti. Bundan sonraki amacının Türkiye’de engelli çocuklar için bir bağlantı kurmak olduğunu söyleyen Bayar, “Oradaki engelli okullar için sistemin daha iyi olmasını isterim. Okullar ile irtibata geçip alış-verişte bulunmak ve oradaki okullarda çalışıp katkı sağlamak isterim” şeklinde konuştu.

    – “ÖDÜLÜ KESİNLİKLE HAKETTİ”

    Sinem Bayar’ı aday olarak gösteren öğretmen arkadaşı Müzik öğretmeni Joel Key, ödülden e-mail yolu ile haberdar olduğunu belirterek, “Sine bu ödül için muhteşem olurdu. Bu yüzden onu aday göstermeye karar verdi. Onun nasıl öğrettiğini her zaman görüyorum. Hayret verici bir öğretmen. Bunun (ödül) için muhteşem olacağını düşündüm. Çok alçakgönüllü. Kendi kendini aday gösteremezdi. Dolaysıyla ben onu aday gösterdim” diye konuştu. Bayar’ın bu ödülü kazandığı için çok mutlu olduğunu kaydeden Key, “Çünkü, tanıdığım öğretmen arasında bu ödülü en çok hak eden oydu” diye konuştu.

    Matematik öğretmeni Patrick Cravillion da, “Onun ödülü kazanması fantastik. Çünkü kesinlikle bunu hak etti. Çok istekli. Çocuklar ile beraber iyi işler yaptı. Gerçekten hak etti. Onlar, (ödülü verenler) en iyisini seçti” dedi.

    – “TÜM DÜNYA İÇİN BİR HEDİYE”

    Okulun kurucusu ve Müdürü Dr. George York, okuldaki her öğretmenin çok iyi olduğunu ancak bu sene Sinem Bayar’ın gerçekten alışılmışın dışında bir iş başardığını söyledi. York, “Sinem saklanmış özel bir hediye idi. Şimdi tüm dünya bizim böyle bir öğretmenimiz olduğunu biliyor. Sine sadece bu okul için değil tüm toplum ve dünya için bir hediye” şeklinde konuştu. Bayar’ın öğrencileri de onun çok iyi bir öğretmen olduğunu işini muhteşem yaptığını dile getirdi.

    Doktor bir çiftin çocuğu olarak Amerika’da dünyaya gelen Bayar, Southern California Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu. New York Şehir Üniversitesi’nde özel eğitim üzerine master yapan Bayar, 5 yıldır öğretmen olarak görev yapıyor.

    (iha)

  • Turkiye’yle Iliskiler Gelisecek

    Turkiye’yle Iliskiler Gelisecek

    ‘Turkiye’yle Iliskiler Gelisecek’
    Hulya Polat
    Washington
    30/06/2008

    Temsilciler Meclisi Helsinki Komisyonu Başkanı Demokrat Florida milletvekili Alcee Hastings, Demokratlar Başkanlık seçimini kazanırsa, Türkiye’yle ilişkilerin çok daha iyileşeceğini söyledi. Kongre’deki Türk Dostluk Grubu üyesi olan Hastings, demokratik ve laik bir Türkiye’nin bölgenin istikrarı açısından büyük önem taşıdığını bildirdi.

    Temsilciler Meclisi üyesi Alcee Hastings, PKK terörüyle mücadele yolları ve Kongre’deki Ermeni tasarısıyla ilgili sorunlar yüzünden gerginleşen Türk-Amerikan ilişkilerinin düzeldiğini söyledi. Hastings, ilişkilerin durumunu şöyle değerlendirdi: “Türkiye’yle ilişkiler iyi ve gelişiyor. Birçok konuda ve özellikle PKK terörüyle mücadele konusunda işbirliği yapıyoruz. Türkiye Kuzey Irak’a sadece PKK’yla mücadele için girdiğini ve yalnızca barış ve istikrar istediğini kanıtladı. Oysa PKK barışı bozmayı iş edinmiş bir örgüt. PKK’yi durdurmak gerekiyor, herkesin bunu artık anlaması lazım. Amerika’nın Irak’a gönderdiği malzemenin yüzde 75’i Türkiye üzerinden geçiyor. Türkiye aynı zamanda bir NATO müttefiki ve Avrupa Birliği yolunda ilerliyor. Birlik üyeleri Amerika’nın da müttefiki. Türkiye bölgede, nüfusunun çoğunluğu müslüman olan tek laik ülke. Bence Avrupa Birliği ve Amerika’nın yanında bütün dünya Türkiye’nin üyeliğinden, ve bölgedeki istikrar çabalarından büyük yarar sağlayacaktır. Ermeni tasarısı konusunda Washington’daki Ermenistan Büyükelçisine tasarının zamanlamasının ve Amerikan Kongresi’nin bu konuyla uğraşmasının yanlış olduğunu söyledim. Ama Temsilciler Meclisi Amerikan devleti demek değil. Yönetimin bu konudaki tavrı belli. Türkiye bizim için o kadar önemli ki ilişkileri tehlikeye atamayız. Suriye ve İsrail arasında dolaylı görüşmelere öncülük etmesi, Arap-İsrail sorununun çözümü için çalışması, Ermenistan’a yaptığı ortak komisyon önerisi, İran’la ilgili konulardaki gayreti, Türkiye’yi vazgeçilmez önemde bir ülke yapıyor.”

    Kongre üyesi ve Amerika Helsinki Komisyonu Başkanı Alcee Hastings, başkanlık seçimini Demokrat Barack Obama kazanırsa Türk-Amerikan ilişkilerinin izleyeceği seyir konusundaki beklentisini de şöyle açıkladı: “Bence Demokrat bir yönetimde Türkiye’yle ilişkiler daha da iyiye gider. Bugüne kadar Cumhuriyetçi yönetim Türkiye’yle ilgili konularda bize danışmadı. Obama başkanlığındaki bir yönetimin bunu yapacağına inanıyorum. Demokrat Parti yönetiminin, çok kötü komşuları olan, zor bir bölgede bulunan Türkiye’nin enerji hatları, Ortadoğu barışı ve bölge için önemini daha iyi anlayıp ona göre politikalar izleyeceğinden kuşkum yok.”

    Floridalı Kongre üyesi Hastings, Demokratlar Kasım seçimlerini kazanırsa Amerikan askerlerini Irak’tan aşamalı olarak geri çekeceklerini de söyledi: “Bunun çok iyi planlanması gerekir. Yararları ve olumsuz etkilerinin iyi değerlendirilmesi şart. Elbette bir günde geri çekilmek düşünülemez. Bu uzun bir süreç. Irak’ın, ordusu ve emniyet güçlerinin sorumluluğunu üstlenmesi gerekir. Çünkü bu bölgede istikrar için hayati önemi olan ilkelerin yerleştirilmesi zorunlu. Bunlar yapıldıktan sonra Irak’taki Amerikan askerlerini aşamalı olarak geri çekmek mümkün olur.”

    Kongre üyesi Hastings, Iraklı mültecilerin çok zor koşullarda yaşadığını söyledi ve durumlarından kaygı duyduğunu belirtti. Hastings, mültecilere gerekli yardımı yapmadıkları gerekçesiyle Irak hükümeti, Amerika ve bölge ülkelerini eleştirdi: “Bu çok ciddi bir insani kriz. Durumun ciddiyetini Kongre’ye Iraklı mülteciler için daha çok fon ayrılmasını öngören yasa tasarıları sunarak da dile getirdim. Ürdün’de 600 bin, Suriye’de bir milyon, İsveç’te ve İran’da binlerce Iraklı mülteci var. Irak içinde yer değiştirenlerin sayısı 800 bine yakın. Birkaç hafta önce Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’yle birlikte Irak’taydım. Irak Başbakanı Nuri el-Maliki’ye, büyük bir bütçe fazlaları olduğu için Iraklı mülteciler için ne kadar harcama yapmayı planladıklarını sordum. Geçen yıl 25 milyon dolar harcadıklarını gelecek yılki bütçede 200 milyon dolar ayırabileceklerini söyledi. Petrol fiyatlarının artması sayesinde milyarlarca dolar kazanıp kendi insanları için para harcamamak kabul edilecek birşey değil. Arap ülkelerinin yaptıkları da yeterli değil. Amerika’nın da bugüne kadar sadece 8 bin mülteci almış olmasını kabul edemiyorum. Çok zor şartlarda yaşayan Iraklı mülteciler, Türkiye dahil bütün bölge ve dünya ülkeleri için ciddi bir sorun yaratıyor. Buna en kısa zamanda çözüm bulunması gerekiyor.

  • Ankara güne şok gözaltılar ile başladı – Toplam 25 kişi gözaltına alındı.

    Ankara güne şok gözaltılar ile başladı – Toplam 25 kişi gözaltına alındı.

    1 Temmuz 2008, Salı

    Ankara güne şok gözaltılar ile başladı

     

     

    Ankara güne şok bir gözaltı ve arama ile başladı. Ergenekon soruşturması kapsamında sabah erken saatlerde emekli Orgeneral Hurşit Tolon gözaltına alındı. Ardından Atatürkçü Düşünce Derneği ADD Başkanı Emekli Orgeneral Şener Eruygun’un gözaltına alındığı haberi başkente bomba gibi düştü. Daha sonar Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün’ün polis tarafından eşzamanlı olarak gözaltına alındığı ortaya çıktı.
    Aynı anlarda Cumhuriyet Gazetesi Ankara bürosu polis tarafından abluka altına alındı ve arama başlatıldı. Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay’ın evinde de arama yapılıyor. Mustafa Balbay’ da gözaltına alındı.
    Operasyonların İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nın isteği ile gerçekleştirildiği ve gözaltına alınanların İstanbul’a gönderileceği belirtiliyor.
    Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir emekli orgeneral polis tarafından gözaltına alınmış oldu.
    TOLON’UN EŞİ : EV DİDİK DİDİK ARANIYOR
    .Gözaltına alınan emekli Orgeneral Hurşit Tolon’un eşi, evlerinin didik didİk arandığını bildirdi. Emekli Orgeneral Hurşit Tolon’un evinde sabah saat 08.00 itibariyle savcılar ve polisler tarafından arama yapılıyor. Tolon’un eşi saat 08.52’de hürriyet.com.tr’ye yaptığı açıklamada, “Şu dakikada evde arama yapılıyor. Her yer didik didik aranıyor. Buradaki işlemin bitmesinden sonra İstanbul’a götürüleceği söylendi. Çok üzgünüzö dedi.
    Emekli Orgeneral Hurşit Tolon ise herhangi bir şey söylemek istemediğini belirtti.
    ASKERİ LOJMANLARDA GÖZALTINA ALINDILAR
    Eski 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Hurşit Tolon ile Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı emekli Orgeneral Şener Eruygur, sabah saatlerinde askeri lojmanlarda gözaltına alındı. Her iki emekli Orgeneralin gözaltına alınmasından önce Genelkurmay Başkanlığı’nın bilgilendirildiği bildirildi. Eski Jandarma Genel Komutanı da olan Eruygur, Cumhuriyet mitinglerinin düzenlenmesin de etkin rol oynamıştı.

     

    _____________________________________________________________________________

    Gerçek Gündem – 1 Temmuz 2008

    İşte gözaltındaki isimler

    Tolon, Eruygur, Balbay ve Aygün başta olmak üzere toplam 25 kişi gözaltına alındı.

    Ankara Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sinan Aygün, Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Genel Başkanı ve emekli Orgeneral Şener Eruygur, emekli Orgeneral Hurşit Tolon ile Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay gözaltına alındı.

    Ankara, İstanbul ve Trabzon’da toplam 25 kişi gözaltına alındı.

    Alınan bilgiye göre, Aygün, Eruygur, Tolon ve Balbay, Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube ekipleri tarafından sabah erken saatlerinde evlerinde gözaltına alındılar.

    Emniyet yetkilileri, gözaltıların İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının talimatı doğrultusunda yapıldığını bildirdiler.

    Yazar Erol Mütercimler de operasyon kapsamında gözaltına alındı.

    GÖZALTILAR TERCÜMAN’A SIÇRADI

    Ergenekon soruşturması kapsamında Tercüman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ufuk Büyükçelebi‘nin de gözaltına alındığı öğrenildi.

    USİAD GENEL SEKRETERİ GÖZALTINDA

    Ergenekon Operasyonu kapsamında bu sabah gerçekleştirilen gözaltılar Ankara’dan İstanbul’a sıçradı. İstanbul’da aralarında Ulusal Sanayici ve İş Adamları (USİAD) Genel Sekreteri Birol Başaran‘ın da bulunduğu onun üzerinde kişinin gözaltına alındığı öğrenildi.

    BİR GÖZALTI DA TRABZON’DAN

    Ergenekon operasyonunda Ati Genel Müdürü Prof. Dr. Ercüment Ovalı da gözaltına alındı.

    ”Ergenekon soruşturması”nı yürüten İstanbul Cumhuriyet savcılarının talimatı doğrultusunda Trabzon’da, Ati Teknoloji Özel Sağlık Hizmetleri Sanayi ve Ticaret Şirketi Genel Müdürü Prof. Dr. Ercüment Ovalı gözaltına alındı.

    Alınan bilgiye göre, Prof. Dr. Ovalı, Trabzon Emniyet Müdürlüğü ekiplerince, sabah saatlerinde evinde gözaltına alınarak, Emniyet Müdürlüğüne götürüldü.

    Yetkililer, Ovalı’nın halen Emniyet Müdürlüğünde tutulduğunu belirttiler.

    Türkiye’nin tek bağışıklık tedavi merkezi olan Ati Teknoloji’nin genel müdürlüğünü yapan Prof. Dr. Ovalı, daha önce de Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı Başkanlığı yapmıştı.

    3 KİŞİNİN DAHA İSMİ BELLİ OLDU

    Ankara’da gözaltına alınanların 7 kişi olduğu bildirildi.

    ”Ergenekon soruşturması”nı yürüten İstanbul Cumhuriyet savcılarının talimatı doğrultusunda Ankara’da gözaltına alınanların 7 kişi olduğu bildirildi.

    Alınan bilgiye göre, Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, talimat doğrultusunda Kemal Aydın, Neriman Aydın ve Hamza Demir‘i de gözaltına aldılar.

    Emniyet yetkililer, gözaltına alınan 7 kişinin kimlik tespiti ve sağlık kontrolünün yapıldığını, işlemlerin tamamlanmasının ardından İstanbul’a götürüleceklerini söylediler.

    TÜRKKAN DA GÖZALTINDA

    Türkiye Gençlik Birliği Kurucu Başkanı Adnan Türkkan gözaltına alındı.

    OPERASYONDAN İLGİNÇ NOTLAR

    * Eş zamanlı olarak sabah saat 07:00’de başlayan operasyonda ev ve iş yerleri didik didik arandı.

    * Emekli Orgeneral Hurşit Tolon’un evinin kapısının polisler tarafından kırıldığı belirtildi. Tolon ile evine gelen polisler arasında bu nedenle tartışma çıktığı öğrenildi.

    * Bu arada gözaltı kararlarının 29 Haziran’da alındığı ve buna rağmen arama işleminin dün yapılmayarak operasyonun Başsavcı Yalçınkaya’nın AKP kapatılma davası ile ilgili sözlü açıklamasını yaptığı bugüne ertelenmesi de dikkat çekti.

    * Cumhuriyet bürosu polis tarafından abluka altına alınırken İstanbul’da da Tercüman Gazetesi arandı.

    * Mustafa Balbay ve Sinan AYgün’ün sağlık kontrolünden geçtiği ve İstanbul’a götürüleceği belirtiliyor.

    * Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir emekli orgeneral polis tarafından gözaltına alınmış oldu.

    * İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Ergin, “Gözaltılardan haberim yok. Başsavcılığın talimatı ile gözaltılar yapıldı deniyor. Benim bilgim yok” açıklaması dikkat çekti.

    * Ankara Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sinan Aygün, getirildiği ATO’da yaptığı açıklamada, “Atatürk’ü, Cumhuriyeti sevmekle suçlanıyorum” dedi.

    * Ergenekon soruşturmasıyla ilgili iddianamenin cuma günü tamamlanması bekleniyor

     


    From:  mustafaercilasun

    Bu operasyon kapsaminda dun eski AKP milletvekili Turan Comez’in evine
    de baskin yapilmis. Sonra’dan Ingiltere’ de oldugu anlasilan Comez’de
    yurda geri donunce tutuklanacakmis.
    .


    From: mustafa r. kahraman [[email protected]]

    Sakraya TGB İl Başkanından öğrendiğime göre,
     
    Tgb eski Genel Başkanı Adnan Türkkan da gözatında…
     _____________________________________________________________________________________

    ATO’da suikast silahı bilmecesi

    1 Temmuz 2008
     
    A.A
     
     

    ATO Meclis Başkanı Nuri Gürgür, “Ergenekon” soruşturması kapsamında gözaltına ATO Başkanı Sinan Aygün’ün 10 Nisan 2008 tarihinde ofisindeki tuvalette bozuk olan şofbenin tamiri sırasında gizlenmiş Glock marka bir tabanca bulunduğunu açıkladı.

    Ankara Ticaret Odası (ATO) Meclis Başkanı Nuri Gürgür, ATO’da yaptığı açıklamada, Aygün’ün ATO’daki çalışma ofisinin arka odasındaki tuvalet kısmında bulunan şofbenin bozulması üzerine tamirci çağrıldığını anlattı. Tamircinin tamirat işlemini yaparken bir Glock marka tabancanın yere düştüğünü ifade eden Gürgür, bunun üzerine olaydan 10 Nisan Polis Karakolu’nun haberdar edildiğini bildirdi.

    Aynı gün saat 18.30’da gelen emniyet görevlilerinin tabanca ile ilgili tutanak tuttuklarını anlatan Gürgür, halen bu olayla ilgili Emniyetten kendilerine ulaşan bir açıklama olmadığını söyledi.
    “Tabanca nedir? Bir eylemde kullanılmış mıdır? diye açıklama gelmedi” diyen Gürgür, ancak bu olayın son derece ilginç olduğunu söyledi. Gürgür, şunları kaydetti:

    “Bu tabancayı oraya koyan Sinan Aygün olamayacağına göre, onun dışında da bu alanı başka kullanacak insan olmayacağına göre, bu tabanca oraya kimin tarafından ve ne amaçla yerleştirildi?
    Eğer o gün tesadüfen şofben bozuk olmasaydı, tamirci bu tamiri yaparken bu tabanca oradan düşmemiş olsaydı işte şimdi burada yapılacak olan araştırmada tabanca elbette bulunacaktı ve doğal olarak bu tabancanın Sinan Aygün tarafından oraya konulmadığını anlatmak mümkün olmayacaktı.
    Olay son derece ilginç ve düşündürücüdür. Bu olayı herkesin düşünmesini özellikle isterim.”

    ______________________________________________________________

     

     1 Temmuz 2008

    Başsavcı ve vekilinin haberi yok

    Engin: Başsavcılığın talimatı ile gözaltılar yapıldı deniyor. Benim bilgim yok.

     

    İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin, “Gözaltılardan haberim yok. Başsavcılığın talimatı ile gözaltılar yapıldı deniyor. Benim bilgim yok” dedi.

    ANKA’ya konuşan Engin, Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınan isimlerle ilgili kendisinin herhangi bir talimatı olmadığını vurgulayarak, “Geniş Yetkili Ağır Ceza’nın kontrolünde yapılıyor. Bana bilgi verilmesi gerekirdi. Bunu ayrıca araştıracağım” diye konuştu.

    Ergin, kuvvet komutanlığından emekliye ayrılmış, sivil toplum örgütü temsilcisi ve bir gazetenin Ankara temsilcisinin gözaltına alınmadan önce kendisine de bilgi verilmiş olmasının gerektiğini, bu bilginin kendisine neden verilmediğini de araştıracağını kaydetti.

    İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Engin, Ergenekon soruşturması kapsamındaki gözaltılardan İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekili Turan Çolakkadı’nın da haberdar edilmediğini açıkladı.

    ANKA

  • ADD Basin Konferansi saat 17.30 da

    ADD Basin Konferansi saat 17.30 da

    From: [email protected]

    Sayin Basin Mensuplari ve Ilgililer,
    Degerli Arkadaslar,

    Bugün edindigimiz bilgilere göre Türkiye’de (Ankara ve Istanbul’da) 25 kisi göz altina alinmistir. Göz altina alinanlar arasinda Türkiye Atatürkçü Düşünce Derneği ADD Başkanı Emekli Orgeneral Şener Eruygun, Ankara Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sinan Aygün ve Cumhuriyet Gazetesi yazari ve Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay bulunmaktadirlar. Bu defa da gözaltina alinanlarin Ergenekon olayi ile iliskileri bulundugu iddaa edilmektedir.

     

    Bilindigi gibi bu kapsamda aylar önce gözaltina alinan ve henüz suclari aciklanmayan ve mahkeme önüne cikartilmayan onlarca kisi bulunmaktadir.

    Bu gelismeler son derece kusku vericidir.

    Bu aksam Atatürkcü Düsünce Dernegi Berlin-Brandenburg tarafindan saat 17.30 da

    ADD Berlin-Brandenburg
    Hohenstaufenstr. 7
    10781 Berlin

    adresinde düzenlenecek basin konferansina Prof.Dr. Hakki Keskin’de katilacak ve bu konudaki görüslerini kamuoyuyla paylasacaktir.

    Saygilarimla
    Lütfiye Adiyaman

    Prof. Dr. Hakki Keskin, MdB
    EU- Erweiterungsbeauftragter der Fraktion DIE LINKE.
    Mitglied des Verteidigungsausschusses

    Platz der Republik 1
    11011 Berlin
    Tel. 030/ 227 70 838
    Fax 030/ 227 76 838

    www.keskin.de
    www.linksfraktion.de

    Wahlkreisbüro
    Feurigstr. 68
    10827 Berlin

    Tel. 70509707
    Fax 70509709

  • TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİNDE SARKOZY FRANSASI FAKTÖRÜ

    TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİNDE SARKOZY FRANSASI FAKTÖRÜ

    Sarkozy, başından beri Türkiye ile üyelik yerine ortaklığa dayalı farklı bir ilişki türünün geliştirilmesini savunuyor.

    Stratejik Analiz,
    Mayıs’08

    Dr. Deniz ALTINBAŞ
    ASAM Avrupa Uzmanı
    [email protected]

    Türkiye’nin AB’ye üyelik müzakereleri süreci, krizler ve tıkanmalarla birlikte devam etmektedir. Müzakere sürecinin başlaması önemli bir adım olarak görülürken, önce Kıbrıs nedeniyle bazı müzakere başlıklarının dondurulması, arkasından Fransa’nın yeni cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin engellemeleri nedeniyle bir kez daha sorunlu bir döneme girilmiştir. Nicolas Sarkozy, maliye bakanı olduğu dönemden başlayarak Türkiye ile üyelik yerine ortaklığa dayalı
    farklı bir ilişki türünün geliştirilmesini savunmuştur.

    Cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasında da bu konuyu kullanmış olan Sarkozy, hâlâ açıkça Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olduğunu ve bunu engellemek için her türlü girişimde bulunacağını söylemektedir. Türkiye’nin bir Avrupa ülkesi olmadığını, dolayısıyla AB içinde de yeri bulunmadığını söyleyen Sarkozy, Türkiye ile her alanda işbirliğini savunduğu, ancak AB ile siyasi entegrasyon sürecine girmesine karşı çıktığını belirtmektedir.

    Fransa’nın engellemelerinden en somut olanı, Sarkozy’nin, tam üyelik yolunu açacağı ve geri dönüşü olmayacak şekilde Türkiye’nin AB ile entegrasyonunu sağlayacağı gerekçesiyle beş müzakere başlığının açılmasına izin vermeyeceğini açıklamasıdır.

    Bu beş başlık; ekonomi ve parasal politikalar, bölgesel fonlar, tarım politikası, finans konuları Haziran sonuna kadar geçici olarak kapatılması için çalıştığını belirtmektedir.

    Her ne kadar bugüne kadar açılmış olan başlıklar Fransa tarafından “aksesuar” olarak değerlendirilse de, Brüksel tüm başlıkların tam üyeliğe yönelik olduğunu dile getirmektedir.

    Bu süreç içinde Türkiye’den yapılan tüm resmî açıklamalar, net bir şekilde, amacın tam üyelik olduğunu ve bu seçeneğin dışında başka hiçbir önerinin kabul edilmeyeceği yönündedir.

    Türkiye’nin AB Sürecinde Sarkozy Unsuru

    Fransa Cumhurbaşkanı, seçildikten sonra, üyeliğe karşı olduğunu ifade etmeye devam etmesine rağmen, Türkiye’nin sürecini tamamen durdurma girişiminden vazgeçmiştir. Bu durum, bir “U dönüşü” olarak değil, “esneklik” olarak algılanmalıdır. Nitekim Fransa’nın Avrupa işlerinden sorumlu bakanı Jean-Pierre Jouyet, ancak tam üyelik ve imtiyazlı ortaklık şeklindeki her iki seçeneğin de açık tutulması koşuluyla müzakere sürecinin engellenmeyeceğini belirtmektedir.

    Sarkozy liderliğindeki Fransa, Türkiye ile AB’nin üyelik çerçevesindeki ilişkilerinden bahsedilirken önceki belgelerde yer alan “katılım” ifadesinin çıkarılarak yerine “hükümetlerarası görüşmeler” şeklinde bir kullanıma gidilmesini sağlamıştır. Her ne kadar, bunun, müzakere sürecinin durma noktasına gelmemesi için Fransa’ya verilen sembolik bir taviz olduğu ileri sürülse de, ikili görüşmelerin amacının katılım olmadığını gösteren bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Fransa’nın bu kelime ile ilgili ısrarları, Türkiye’nin üyeliğini savunan, özellikle İngiltere ve İsveç gibi ülkelerin tepkisini çekmiştir.

    Türkiye’nin üyeliğini sonlandırmaya yönelik bir başka hamle ise, Akdeniz Birliği girişimi olmuştur. Sarkozy, AB üyeliği yerine Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerle oluşturulacak AB benzeri bir başka entegrasyon sürecine üyeliği önermiş, ancak başta Almanya olmak üzere AB üyelerinin itirazlarıyla karşılaşmış ve Fransız liderin amacının dışına çıkarılmış, tüm AB üyelerini kapsayacak bir işbirliği girişimi şeklindeki versiyonuyla kabul edilmiştir.

    Akil Adamlar Komitesi (Fikir Grubu)

    Dönem Başkanı Portekiz’in Türkiye ile, ulaştırma ağları ve tüketici sağlığının korunması başlıkları –

    Sarkozy’nin bugün genişlemeye değil de sadece Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkmasının nedenlerinin; Fransa’dan daha büyük bir ülkenin üyeliği ile güç kaybedeceği, ekonomik külfet getireceği gibi noktaların yanında “Hristiyan Avrupa” düşüncesi veya seçim hesaplarının olabileceğini söyleyebiliriz. ve kurumsal konulardır. Bu bağlamda, 2007 yılının Haziran ayında parasal politikalar başlığının açılmasını engellemiştir.

    Aslında ilk önce bütün başlıkların açılmasına karşı çıkan Sarkozy, bu girişimi nedeniyle Brüksel’de desteksiz kalınca, çözüm olarak artık kendisine ait bir tarz haline getirdiği “şartlı kabulü” ileri sürmüştür. Sarkozy, “iki yollu müzakere formülü” olarak adlandırılan bu koşulla, hem tam üyelik hem de imtiyazlı ortaklık ilişkisi için geçerli olabilecek başlıkların açılmasına itiraz etmemeye karar vermiştir.

    Bugünkü müzakere sürecine baktığımızda, zaten Kıbrıs nedeniyle dondurulmuş olan, daha açık bir ifadeyle Türkiye limanları açmayı kabul edene kadar başlatılmayacak olan sekiz başlık bulunmaktadır. Bunlar; malların serbest dolaşımı, hizmet sağlama özgürlüğü, finans hizmetleri, ulaşım, tarım ve kırsal kesim kalkınması, balıkçılık, gümrük birliği ve dış ilişkilerdir. Şimdiye kadar altı başlık açılmış, sadece bilim ve araştırma geçici olarak kapatılmıştır.

    Açılmasına rağmen hâlâ kapatılamamış olanlar; istatistik, trans-Avrupa şebekeleri, işletmeler ve sanayi politikası, mali kontrol ve tüketici sağlığının korunmasıdır.

    Bu arada, hiçbir başlığın, tamamlanmış olsa bile nihai olarak kapatılmayacağını belirtmek gerekir. Bu da, kapatıldığı düşünülen başlıkların bir gün yeniden açılması anlamına gelebilecektir.

    2008 yılının ilk yarısında Avrupa Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, dönem başkanı Slovenya’nın da desteğiyle iki başlığın daha açılmasını talep etmişti. Rehn’in öncelik verdiği enerji başlığına Rumlar, eğitim ve kültür başlığına ise bir kez daha Fransa itiraz etmektedir.

    Komisyon, bugün, açılmış olan başlıklardan en az ikisinin açılması girişimi, Sarkozy’nin önce Türkiye’nin üyeliğini sorgulayacak Akil Adamlar Komitesi’nin kurulması şartıyla bloke edilmiştir.

    Fransız Cumhurbaşkanı’nın istediği, bu grubun AB’nin geleceği üzerine çalışması ve Türkiye’nin üyeliğinin AB’nin çıkarları dahilinde olmadığı sonucuna varmasıydı. Türkiye’nin üyeliğine karşı olan Alman Şansölyesi Angela Merkel’den destek alan girişime, kapalı kapılar ardında bir grup elitin karar alması fikrine itiraz eden Avrupa Parlamentosu ile Türkiye’nin üyeliğini sorgulamaya yönelik olmasını kabul etmeyen İngiltere, diğer kuzey ülkeleri ve Avrupa Komisyonu karşı çıkmıştır. Komisyon, bağımsız ve tecrübeli olması durumunda katkı sağlayabileceğini, ancak kararlarının Avrupa kurumlarının yerini tutmayacağını, üstelik sadece Türkiye konusunun tartışılmasıyla sınırlı kalmaması gerektiğini belirtmiştir. Sonuçta Akil Adamlar Komitesi, Fikir Grubu (Reflexion Group)  ismiyle Sarkozy’nin istediğine yakın, ancak yetki ve görev alanı daraltılmış bir şekilde kurulmuştur. Üyeleri, 2008 yılının ikinci yarısında Fransa’nın dönem başkanlığında belirlenecek olan çalışma grubunun başkanlığına İspanya eski Başbakanı Felipe Gonzales, başkan yardımcılığına Letonya’nın eski başbakanı Vaira Vike-Freiberga ve Nokia yöneticilerinden Finlandiyalı Jorma Ollila’nın getirilmesi kararlaştırılmıştır. “2020-2030 yıllarında nasıl bir Avrupa istiyoruz” sorusuna cevap arayacak grubun, AB içinde ve çevresinde refah ve istikrarın nasıl artırılabileceğini ve korunabileceğini araştırması; enerji, çevre sorunları, terörle mücadele, göç, ekonominin daha rekabetçi hale getirilmesi gibi konuları incelemesi ve çalışma sonuçlarını 2009 yılında sunması beklenmektedir. Fikir Grubu’nun yapılanması Fransız cumhurbaşkanının önerisinin ötesine gitmiş olsa da, yine de amacına yaklaştığını söylemek mümkündür. Öncelikle, Sarkozy’nin seçmenlere verdiği, Türkiye’nin üyeliğini engelleme sözünü bir şekilde tutmaya çalıştığını göstermektedir. İkincisi, her ne kadar Türkiye’nin üyeliğinin konu edilmeyeceği ileri sürülmekteyse de, AB’nin geleceğini tartışacak olan bir çalışma grubunun genişlemeyi ele almaması mümkün değildir. Dolayısıyla, sadece Türkiye konusunu tartışmak üzere kurulmamakla birlikte, AB’nin sınırları ile beraber Türkiye konusuna da değinilmesini beklemek gerekir. Aslında, AB’nin şimdiki ve gelecekteki komşularıyla ve diğer güçlerle ilişkileri, küresel düzlemde AB’nin yeri, entegrasyon düzeyi, vatandaşların katılımı, şeffaflık ve demokrasi sorunlarının ele alınması daha faydalı olacaktır. Şu da belirtilmelidir ki, uluslararası ortam, ulusal çıkarlar ve hatta devlet sistemlerinin değişme ihtimali nedeniyle genişleme ile ilgili uzun vadeli planlamalar yapmanın faydası olmayacaktır. Fikir Grubu, karar merci değil sadece bir tür tartışma platformu şeklinde düşünülmüştür. Dolayısıyla, Fikir Grubu’nun çalışma sonucu Türkiye için olumlu da olsa olumsuz da olsa bağlayıcı tarafı olmayacak, ancak yönlendirme etkisi olabilecektir. Örneğin, Türkiye’nin adını bile zikretmeden genişlemenin olumsuzluklarını sunmaları etkili olabilecektir. Yine de, siyasi liderlerin Türkiye hakkındaki düşünceleri, karar merci olmaları ve kamuoyunu oluşturma güçleri nedeniyle çok daha önemlidir. Bu arada, Avrupa Parlamentosu, hızlı gidildiği takdirde AB içinde bölünmelere neden olarak, bazı ülkelerin daha fazla Fransa’nın dönem başkanlığında Sarkozy’nin, Türkiye için sürekli dile getirdiği “adaylık statüsünü düşürmeye yönelik projeleri”n yeniden gündeme gelmesi bekleniyor. entegrasyona giderken bir bölümünün kenarda kalacağı endişesiyle, genişleme sürecinin yavaşlatılmasını öneren ve Mayıs ayında oylamaya sunulması etmesini savunanların başında Avrupa Komisyonu gelmektedir. Komisyon Başkanı José Manuel Barroso, Sarkozy’nin engelleme girişimlerinin Türkiye’nin hem Fransa ile hem de AB ile ilişkilerini olumsuz etkileyeceğini, Türkiye ile müzakereleri durdurmaları durumunda üye devletlerin bunun sonuçlarına
    katlanacaklarını söylemektedir.

    Komisyon’un Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn de, Türkiye ile müzakerelerin kesilmemesini, reformların teşvik edilmesi açısından savunanlardandır. Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkanlar kadar, kimi zaman ağır şartlar öne sürmelerine rağmen destek verdiklerini savunan Yeşiller, Liberaller ve Sosyalistler bulunmaktadır. Aslında, bu grupların üyelik yanlısı değil müzakere yanlısı olduklarını, çünkü taleplerinin yerine getirilmesinin tek yolunun bu süreç olduğunu söylemek mümkündür. Türkiye’nin üye olmasını “gerçekten” isteyenler, İngiltere ve kuzey ülkeleri gibi görünmektedir. Bu ülkeler geleneksel olarak AB’nin sürekli büyümesini savunmaktadırlar. Örneğin İsveç Başbakanı Frederic Reinfeldt, AB’nin sürekli genişlemesinin Avrupa değerlerini yaymak için başlıca stratejik araç olduğunu ve Türkiye’ye yapılmaya çalışıldığı gibi yeni duvarlar inşa etmenin kıtada istikrarsızlık riski gibi sorunlara neden olabileceğini ifade etmektedir.

    Egemenliklerin devri konusunda hassas olan kuzey ülkelerinin AB vizyonlarının, Almanya ve Fransa gibi üyelerden farklı olarak siyasi entegrasyon yerine gevşek yapılı bir birlik şeklinde olduğu hatırlatılmalıdır. Bir diğer destekçi ABD’nin başlıca endişesi, AB kapısının kapanması durumunda Türkiye’nin İran ve Rusya ile yakınlaşacağı ve bu durumda bölgedeki dengenin altüst olacağıdır. Belki de bu duruma bir önlem teşkil edecek biçimde, Türkiye’nin AB üyesi olmasa dahi “imtiyazlı ortaklık” gibi bir başka statü verilerek AB çatısı altında hapsedilmesi savunulmaktadır.

    Almanya’nın Eski Dışişleri Bakanı Joschka Fischer, Rusya ve İran’ın Türkiye’yi kendi taraflarına çekmek için AB’nin tepkisini beklediğini ileri sürerek Türkiye’nin dışarıda bırakılmasının sorumsuzca bir hareket olacağını ileri sürmektedir. Fischer’e göre bu sonuç, Avrupa enerji politikası açısından da çok
    ciddi sonuçlar doğuracaktır. 

    AB üyesi ülkeler

    2008 yılının Temmuz ayında başlayacak dönem başkanlığı, Fransa’nın, “ipleri ele geçirme” çabaları çerçevesinde etkili olmaya çalışacağı bir süreç olacaktır. Bu dönemde, Türkiye ile AB ilişkilerinde, yeni “girişimler”le beraber Sarkozy’nin sürekli dile getirdiği “adaylık statüsünü düşürmeye yönelik projeleri” bekleyebiliriz.

    Türkiye’nin AB içinde yerinin olup olmadığının bugün tartışmaya açılması gayrimeşrudur. Çünkü Türkiye’nin üyeliğine karşı olanların engel olarak ileri sürdükleri coğrafî konum, nüfus, din, kültür, ekonomik yapı gibi unsurlar Türkiye’nin 1999 yılında aday olarak kabul edildiğinde de sahip olduğu ve değiştirmesi mümkün olmayan özellikleridir. Daha önce alınmış kararlardan vazgeçilmesi uluslararası hukuka ve ahlak ilkesine uygun düşmemektedir. Benzer düşünceleri savunan dünyaca ünlü yirmi entelektüel, Açık Toplum Enstitüsü’nün web sitesinde, Sarkozy’nin Türkiye’yi AB’den dışlamaya yönelik tutumunun gayrimeşru olduğunu savunan bir bildiri yayınlamıştır.

    Türkiye’nin Üyeliğine Yönelik Görüşler

    Türkiye’nin üyeliği konusunun birkaç yıl öncesine göre çok daha fazla tartışıldığı ve üyeliğe karşı olan kesimlerin hem arttığı hem de seslerini yükseltmekte oldukları görülmektedir. Üye ülkelerde önemli bir iç politika unsuru haline getirilen Türkiye meselesi, kimi zaman ilgisi bulunmayan konularda dahi seçim malzemesi yapılmaktadır. Örneğin, Avrupa Anayasası 2005 yılında Fransa’da halk oylamasına sunulurken, Anayasa karşıtları Türkiye’nin üyeliğine karşı olanların anayasaya “hayır” oyu vermeleri için çağrıda bulunmuşlardır. Bu durumun farkında olan Türk hükümeti de tepkisini göstermekte, Dışişleri Bakanı ve Başmüzakereci Ali Babacan, Türkiye ile AB ilişkilerinin “kısa vadeli siyasi çıkarlar için riske edilmekte” olduğu eleştirisinde bulunmaktadır.

    Türkiye’nin üyeliğini destekleyip desteklemediği belli olmasa da, en azından müzakere sürecinin devam de petrolde yüzde 30 ile yüzde 85 arasında, gazda ise yüzde 32 ile yüzde 100 arasında değişen oranlarda dışarı bağımlılık söz konusudur. Türkiye’nin üyeliğini savunma gücü açısından da destekleyenler bulunmakta; Afganistan, Kongo, Lübnan ve Yugoslavya’daki operasyonlara katkısı örnek olarak gösterilmektedir.

    Bir görüşe göre, bugüne kadar Batı üzerinden güvenlik sağlamaya çalışan Avrupa doğuyu ihmal etmiştir ve artık Avrupa’nın varlığından Türkiye ve Rusya olmadan söz edilemeyecektir.

    Avrupa Parlamentosu eski başkanlarından İrlandalı Pat Cox, Avrupa’nın “diğer liderleri de keşke Sarkozy gibi Türkiye’ye karşı dürüst olsalar” şeklinde konuşmuştur.

    Aynı sözleri söyleyen birçok Avrupalı siyasetçi olduğunu düşünürsek, aslında Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkanların görünenden daha fazla olduğunu ileri sürebiliriz. Ancak nasıl olsa Sarkozy gibi bir engel varken diğer ülkelerin Fransa’nın arkasına sığınarak gerçek düşüncelerini ifade etmekten kaçındığını söylemek yanlış olmayacaktır.

    Sarkozy’nin Türkiye Karşıtlığının Sebepleri

    Fransa, AB’nin genişlemesine her zaman karşı çıkan ülkelerden olmuştur. İngiltere’nin üyeliğini iki kere veto etmiş, İspanya’ya zorluklar çıkarmış ve doğu genişlemesine uzun süre itiraz etmiştir. Bunun başlıca sebebi, AB içinde güç kaybedeceği endişesi olmuştur. Altı üye ile başlayan Avrupa entegrasyon sürecinde Fransa, uzun yıllar Birliğin en büyük ülkesi olarak ortak politikaları neredeyse tek başına şekillendirmiş ve ulusal çıkarlarını AB üzerinden gerçekleştirmiştir. Fakat, önce iki Almanya’nın birleşmesi, sonra da doğu genişlemesi ile birlikte liderlik koltuğunda tek başına oturamamanın sıkıntısını yaşamaya başlamıştır. Ancak Fransa’nın AB işlerinden sorumlu bakanı Jean-Pierre Jouyet, Financial Times’daki röportajında, Fransa’nın eskisi gibi genişlemeye karşı olmadığını, daha büyük bir Birliğin dünyada daha güçlü olacağını düşündüğünü ileri sürmüştür. Bu değişimin 2005 yılında Fransız Türkiye’nin yıllardır dış politika alanındaki enerjisini Avrupa’ya yöneltmiş olması nedeniyle, diğer bölgeler ihmal edilmiştir. Önümüzdeki süreçte, Çin’in Afrika’daki veya İran’ın Latin Amerika’daki varlığı örneklerinde görüldüğü üzere, Türkiye’nin dış politikada çeşitliliğe gitmesi önemlidir. Almanya Başbakanı Angela Merkel, Sarkozy’nin Türkiye’ye yönelik politikalarında en büyük destekçisidir.

    AB’nin Türkiye’ye Olumsuz Sinyalleri

    Lagendijk’in aksine, eski Türkiye raportörlerinden olan Avrupa Parlamentosu Hristiyan Demokrat Grubu üyesi ve Sarkozy’nin AB danışmanı Alain Lamassoure, Fransız Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’nin üyeliğini engelleyeceğini, müzakerelerin katılım için değil imtiyazlı ortaklık için sürdürüldüğünü ifade etmektedir.

    Türkiye’nin ortak tarım politikası, bölgesel fonlar ve kişilerin serbest dolaşımının daimi olarak dışında bırakılabileceğinin resmî belgelerde belirtilmesi, Türkiye’de üyeliğe dair ciddi soru işaretleri yaratmıştır. Bu tür olumsuz sinyaller ve çifte standartlar nedeniyle Türkiye’ye özgü yeni bir kavram dahi ortaya çıkmıştır. Türkiye, “üye” olmak istemesi gerekirken artık “tam üye” olmak istediğini dile getirmektedir. Bu durumda Türkiye için “tam olmayan” bir üyelik durumunun da söz konusu olabileceği ileri sürülebilir. Batı basınına baktığımızda da, Türkiye’ye “farklı muamele” yapıldığının kabul edildiğini görüyoruz. Örneğin 2004 İlerleme Raporu sonrasında Le Monde gazetesinin başyazısında Türkiye’ye “sıradan bir aday ülkeden” farklı davranıldığı, bazı uygulamaların sadece Türkiye için planlandığı ileri sürülmüştür. New York Times’da Türkiye’nin reform süreci içindeki “en ufak bir tökezlemesinin” müzakerelerin durmasına sebep olacağı, bu durumunda üyelik önünde engel oluşturabileceği ifade edilmiştir. Financial Times Deutschland’da, Komisyon’un Türkiye’ye “evet” demesine rağmen, tavsiye kararının içine “acil çıkış kapısı koyduğu” belirtilmiştir. Bir başka Le Monde makalesinde, her ne kadar telaffuz edilmese de, 2004 raporunda “imtiyazlı ortaklık yolunun açıldığı” ileri sürülmektedir. Aynı yazıda, AB’nin müzakereleri durdurma hakkını elinde tutması “el freni” olarak değerlendirilmektedir. Avusturya’nın eski başbakanı Schüssel’in önerdiği “sonsuza kadar müzakere” formülü, bugün Sarkozy ve Merkel gibilerinin “üyeliğe hayır-müzakereye evet” politikaları, Rehn’in yeni müzakere başlıklarının açılmasını savunurken “reformların devamlılığı için” ifadesini kullanması ve Barroso’nun “müzakereler sona ermeden Türkiye’nin üyeliği konusunda karar verilmemeli” şeklindeki sözleri dikkate alındığında, AB’nin, Türkiye’nin üye olmasını değil, vatandaşlarının anayasayı referandumda geri çevirmesinden sonra yaşandığını belirten Jouyet, önceki yıllarda, entegre olmuş bir AB’yi savunduklarını, genişlemenin de entegrasyonu olumsuz yönde etkileyeceğine inandıklarından buna karşı çıktıklarını, fakat artık Balkan ülkelerinin üyeliklerini desteklediklerini söylemiştir.

    Sarkozy’nin bugün genişlemeye değil de sadece Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkmasının nedenlerinin; Fransa’dan daha büyük bir ülkenin üyeliği ile güç kaybedeceği, ekonomik külfet getireceği gibi noktaların yanında “Hristiyan Avrupa” düşüncesi veya seçim hesaplarının olabileceğini söyleyebiliriz.

    Libération gazetesinde bir yazıda Sarkozy’nin kapalı kapılar ardındaki konuşmalarından yola çıkarak, Türkiye’nin üyeliğine karşı olmasının nedeninin Müslüman nüfus olduğu iddia edilmiştir. Diğer AB üyelerinin liderleri ile yaptığı özel görüşmelerde, Türkiye’nin üyeliğine itirazını haklı göstermek için Müslümanları hedef alan sert saldırılarda bulunduğu belirtilmiştir. Fransa Cumhurbaşkanı’nın İrlanda ve İsveç liderleri ile yaptığı görüşmede, asıl konunun dışına çıkarak Müslümanlara yönelik kaba ve karmaşık bir konuşma yaptığı ve iki liderin Sarkozy’nin söylediklerine ve kontrolsüz sinirli davranışlarına inanamadıkları ileri sürülmüştür.

    AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkanı Joost Lagendijk, Sarkozy’nin Türkiye’nin üyeliği konusundaki çabalarıyla ilgili olarak oy birliği ile alınmış kararların yine oy birliği ile değiştirilebileceğini, Sarkozy’nin Türkiye’yi süreçten koparmaya gücünün yetmeyeceğini, ancak sembolik kazanımlar peşinde olduğunu söylemiştir.  ama müzakereleri sürdürmesini ve bu süreç içinde de imtiyazlı ortaklık statüsüne ikna edilerek AB’ye bağlanmasını amaçlandığı görülmektedir.

    Sonuç

    Sarkozy’nin seçildikten sonraki ilk Brüksel ziyaretinin “Fransa’nın Avrupa’ya dönüşü” şeklinde nitelendirilmiş olması önemlidir. Fransa’nın, özellikle Avrupa anayasasının reddedilmesi sonrasında pasif konuma düştüğü AB’ye, Sarkozy ile iki önemli konuda dönüş yaptığı ileri sürülmektedir. Lizbon Anlaşması’nın onaylanma sürecine girmesi bir başarı olarak görülmektedir. Oysa daha önce reddedilen belge hem “anayasa” olmaktan çıkarılarak hem de risk almamak için halkoylamasına sunmaktan kaçılarak onaylanmıştır. Sarkozy’nin, Fransızların yüzde 71’i Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkmasına rağmen Türkiye konusundaki son sözü Fransız halkının söylemesini istemediği, dolayısıyla bir kez daha riskten kaçtığı, Cumhurbaşkanı’nın yakın çevresi tarafından dile getirilmektedir.

    Sarkozy’nin ikinci başarısının ise Türkiye’nin üyeliği konusundaki girişimleri olduğu belirtilmektedir. Her ne kadar Sarkozy’nin bu konudaki girişimleri daha başarılı kabul edilebilse de, şimdilik sonuçsuz kalmıştır. Akil Adamlar Komitesi veya Akdeniz Birliği gibi engelleyici adımlar değiştirilerek -üstelik tehditle kabul ettirildiğinden- başarı olarak görülemez. Akdeniz Birliği projesinin AB çatısına alınması karşısında Sarkozy, “bunun bir ödün olduğunu inkâr etmiyorum, ama Avrupa’yı ödün vermeden inşa etmek çok zor” şeklinde konuşmuştur. 

    Ferenczi, bu iki konuyu Fransa’nın özellikle genişleme ile birlikte kaybettiği etkinliği araması çerçevesinde Avrupa’yı şekillendirme çabası olarak değerlendirmektedir.

    Özellikle 2008 yılının Temmuz ayında başlayacak dönem başkanlığı, Fransa’nın, “ipleri ele geçirme” çabaları çerçevesinde etkili olmaya çalışacağı bir süreç olacaktır. Bu dönemde, Türkiye ile AB ilişkilerinde, yeni “girişimler”le beraber Sarkozy’nin sürekli dile getirdiği “adaylık statüsünü düşürmeye yönelik projeleri” bekleyebiliriz. Bu durum sadece Türkiye ile ilişkilerde değil, AB’nin kendi içinde de gerginlik yaratacaktır.

    Le Figaro gazetesinde, Türkiye konusunun özellikle Fransa ile İngiltere gibi ülkeler arasında anlaşmazlıklar çıkaracağı ileri sürülmektedir. Üstelik Sarkozy, AB’nin ve selefi Chirac’ın imzaladığı kararları yok sayarak Fransız devletine ve AB’ye meydan okumaktadır. Sarkozy’nin Türkiye’nin üyeliğine yönelik gayriahlâkî tavırları nedeniyle Fransa’nın Türkiye ile ekonomik ilişkilerinde sorunlar yaşadığı ileri sürülmektedir. Bernardin, Libération gazetesindeki yazısında Sarkozy’nin bu yaklaşımı nedeniyle sonuçta iki kaybedenin ortaya çıkacağını, bunların Fransa ve AB olacağını savunmaktadır.

    AB’nin Türkiye’yi reddetmesinin en büyük etkisi AB üzerinde olacaktır. Pacta sund servanta (ahde vefa) ilkesinin göz ardı edilmesi, AB’nin aldığı kararların sürekliliğinin olmadığını, dolayısıyla güvenilir olmadığını gösterecektir. Bu şekilde, AB’nin diğer ülkelerle de sağlam ilişkilere sahip olması ve küresel düzlemde bir güç haline gelmesi imkânsızlaşacaktır. Türkiye, sürekli “ahde vefa” ilkesinin üzerinde durmakta ve Avrupa’yı kısa vadeli iç sorunlarla uğraşırken uzun vadede önemli olabilecek olayları görmemekle, bir başka ifadeyle vizyon eksikliği ile eleştirmektedir.

    Dışişleri Bakanı ve Başmüzakereci Ali Babacan, bugün dondurulmuş olanlar da dahil olmak üzere tüm başlıklarla ilgili çalışmaların AB’den bağımsız bir şekilde yürütülmekte olduğunu belirtmektedir. Türkiye’nin üyeliğinin söz konusu olmaya başlayacağı tarihe kadar AB üyesi ülkelerde en az iki seçim daha yapılacağı ve Türkiye’yi destekleyen isimlerin iktidara gelme ihtimali göz önünde tutulmalıdır. Charles Grant tarafından yapılan “2027 yılında AB” simülasyonunda, Fransa’nın iki referandumda reddettiği Türkiye’ye, üçüncüsünde evet dediği öngörülmektedir.

    Bir başka ilginç araştırma olan Harvard Üniversitesi’nin müzakere kültürüyle ilgili incelemesinde, Fransızların “evet” demesinin gerçek anlamda “evet”, “hayır” demelerinin ise “müzakereye devam, ileride anlaşabiliriz” anlamına geleceği iddia edilmektedir. Dolayısıyla, uzun müzakere sürecinin sonunda AB’nin Türkiye’yi “tam” üyeliğe istemesi bir olasılıktır. Bugün gelinen noktada, hazır olmayan tarafın AB olduğu görülmektedir. Türkiye’nin adaylığını sonlandırmak için meşru gerekçelerden yoksun olan AB’de bazı kesimlerin psikolojik baskı uygulayarak Türkiye’nin kendiliğinden masadan kalkmasını sağlamaya çalıştığına dair iddialar mevcuttur. Reddedenin AB olması, bu karar için ağır bir bedel ödeyecek olması nedeniyle önemlidir.

    Türkiye’nin yıllardır dış politika alanındaki enerjisini Avrupa’ya yöneltmiş olması nedeniyle, diğer bölgeler ihmal edilmiştir. Önümüzdeki süreçte, Çin’in Afrika’daki veya İran’ın Latin Amerika’daki varlığı örneklerinde görüldüğü üzere, Türkiye’nin dış politikada çeşitliliğe gitmesi önemlidir. Öte yandan, imtiyazlı ortaklık türü alternatifler için Türkiye tarafından da bazı hazırlıklar yapılmasının “her ihtimale karşı” gerekli olduğu düşünülmektedir.

    Ben Hall, “France is Ready to Champion Larger EU”, Financial Times, 7 Ocak 2008.
    Marc Bernardin, « France, Turquie : perdants-perdants », Libération, 4 Mart 2008.
    Jean Quatremer, “Sarkozy et les musulmans”, Libération, 19 Kasım 2007.
    “Joost Lagendijk: Sarkozy’nin, Türkiye ile müzakereleri kesemeyeceğini kendiside biliyor”, ABHaber, 31 Aralık 2007.
    “Lamassoure ABHaber’e konuştu: Sarkozy,Türkiye’nin AB üyeliğini engelleyecek”, ABHaber, 21 Şubat 2008.
    “L’Europe et la Turquie”, Le Monde, 7 Ekim 2004.
    Elaine Sciolino, “EU Gives Turkey ‘A Qualified Yes”, New York Times, 7 Ekim 2004.
    Kai Beller ve Peter Ehrlich, “EU-Kommission Lässt Sich Beim Ja zur Türkei Hintertürchen Offen”, Financial Times Deutschland, 6 Ekim 2004.
    Arnaud Leparmentier, “La Commission Européenne Entrouvre la Porte à la Turquie”, Le Monde, 6 Ekim 2004.
    Jochen Luypaert, “Commission challenges France on Turkish membership talks”, EUObserver, 24 Ekim 2007.
    Alexandrine Bouilhet, « Bruxelles défend la Turquie contre Sarkozy », Le Figaro, 14 Ekim 2007.
    « Sarkozy à Bruxelles pour renouer avec l’UE », Le Monde, 24 Mayıs 2007.
    Alain Lamassoure, Jean-Pierre Decool, Lionnel Luca vd, “La Turquie dans l’UE? C’est Toujours Non!”, Le Monde, 29 Ocak 2008.
    Guillaume Perrault ve Judith Waintraub, « Turquie : l’UMP tient dur comme fer au référendum », Le Figaro, 20 Aralık 2007.
    « L’UE valide un projet édulcoré d’Union pour la Méditerranée », Libération, 14 Mart 2008.
    Thomas Ferenczi, « A la recherche de l’influence perdue », Le Monde, 7 Kasım 2007.
    “Le Figaro: Türkiye dosyası AB’de yeni gerilimler yaratacak”, ABHaber, 21 Ekim 2007.
    Marc Bernardin, « France, Turquie : perdants-perdants », Libération, 4 Mart 2008.
    “Babacan: Sarkozy’nin Türkiye ile ilgili genel yaklaşımından memnun değiliz”, ABHaber, 20 Kasım 2007.
    Thomas Ferenczi, « Vingt ans après, l’Union en 2027… », Le Monde, 20 Nisan 2007.
    Bahadır Kaleağası, “Fransa’nın karmaşık ruhu ve Türkiye”, ABHaber, 17 Aralık 2007.
    Dip Notlar, Le Figaro, 27 Eylül 2004.
    Henri de Bresson, « L’adhésion de la Turquie à l’UE oppose les candidats », Le Monde, 4 Mayıs 2007.
    Alain Lamassoure, Jean-Pierre Decool, Lionnel Luca vd, “La Turquie dans l’UE? C’est Toujours Non!”, Le Monde, 29 Ocak 2008.
    Thomas Ferenczi, « L’UE Refuse d’ouvrir avec la Turquie des Négociations sur la Monnaie »,Le Monde, 26Temmuz 2007.
    Philippe Ricard, Natalie Nougayrède, « Bruxelles salue l’inflexion de M. Sarkozy sur la Turquie », Le Monde, 29 Ağustos 2007.
    « Fransa, Türkiye ile müzakereleri bloke etmeye devam ediyor », ABHaber, 18 Ekim 2007.
    Pierre Avril, « L’Europe poursuit la discussion avec la Turquie », Le Figaro, 19 Aralık 2007.
    Sami Kohen, „Sarkozy değişti mi?“, Milliyet, 27.9.2007.
    „Fransız Bakan: Fransa, Türkiye’nin AB ile üyelik müzakerelerini engelleme uğraşı içerisinde değil“, ABHaber, 24 Eylül 2007.
    Pierre Avril, « L’Europe poursuit la discussion avec la Turquie », Le Figaro, 19 Aralık 2007.
    Pierre Avril, « Méditerranée : Paris rabote ses ambitions », Le Figaro, 12 Mart 2008.
    « Nicolas Sarkozy et Angela Merkel veulent convaincre l’UE de l’utilité de l’Union pour la Méditerranée », Le Monde, 13 Mart 2008.
    Bu konuda daha ayrıntılı bir değerlendirme için bkz. « Deniz Sarkozy’nin Büyük Yenilgisi: Akdeniz Birliği Projesinin Değiştirilmesi », 17 Mart 2008,

    Elitsa Vucheva, “EU-Turkey membership talks to move a step further in December”, Euobserver, 20 Kasım 2007.
    Philippe Ricard, « M. Sarkozy obtient la création d’un groupe de réflexion sur l’Union, avec un mandat limité », Le Monde, 12 Aralık 2007.
    Honor Mahony, “France eases stance on EU Turkey talks”, EUObserver, 27 Ağustos 2007.
    Honor Mahony, “MEP report seeks to put brake on further EU enlargement”, EUObserver, 9 Nisan 2008.
    Açık Toplum Enstitüsü,
    “EU aims to expand membership talks with Turkey despite French reservations”, The Associated Press, 20 Kasım 2007.
    Alexandrine Bouilhet, « Bruxelles défend la Turquie contre Sarkozy », Le Figaro, 14 Ekim 2007.
    “AB’de Sarkozy rahatsızlığı”, ABHaber, 24 Şubat 2008.
    Joschka Fischer, “Türkiye’ye sırt çevirmek sorumsuzca ve çılgın bir davranış olur”, ABHaber, 22 Ocak 2008.
    Hugh Pope, « Européens, n’ayez pas peur de la Turquie ! », Le Figaro, 14 Ekim 2007.
    Frankfurter Allgemeine Zeitung’dan aktaran “Frankfurter Allgemeine Zeitung: Türkiye Avrupa Varlığının Belirleyici Unsuru“, ABHaber, 15 Kasım 2007.
    “Pat Cox :Keşke diğerleri de Sarkozy gibi Türkiye’ye karşı dürüst olsalar”, ABHaber, 13 Ocak 2008.

  • İŞGALİN BEŞİNCİ YILINDA IRAK’TA TEMEL GELİŞMELER

    İŞGALİN BEŞİNCİ YILINDA IRAK’TA TEMEL GELİŞMELER

    Irak’ta kaos ve istikrarsızlığa yol açan ABD işgali 5’inci yılını doldurdu.

    Mayıs’08,

    Stratejik Analiz,

    Dr. Serhat ERKMEN
    ASAM Orta Doğu Danışmanı
    [email protected]

    Nisan 2008 günü Irak’ta işgalin başlamasının beşinci yılıydı. Bush yönetimine göre, Irak’taki diktatörlüğü sona erdirmeyi, Iraklıkları özgürleştirmeyi ve Orta Doğu’da çatışmaları, terörizmi ve radikal eğilimleri azaltmayı hedefleyen Irak Savaşı’nın büyük ölçüde hedeflerinden uzaklaştığı görülmektedir. Bugün, Irak denilince ilk akla gelen şiddet ve istikrarsızlıktır. İşgalin başlamasından bu yana 5 yıl geçmiş olmasına rağmen Irak’taki siyasi ortamın kalıcı bir istikrara ulaşmaktan uzak olduğu görülmektedir. Hatta etnik ve mezhepsel çatışmaların merkezi hâline gelmesi, bölgesel güçler arasındaki mücadelenin odağı olması, diğer ülkelere verdiği göçler nedeniyle bu ülkelerde yarattığı sosyoekonomik sorunlar ve parçalanması durumunda diğer ülkelerde yaratacağı olumsuz etkiler nedeniyle Irak birçok bölge ülkesi için bir tehdit odağı hâline gelmeye başlamıştır. Sadece Irak’ın iç politikasını ve devlet mekanizmasını değil aynı zamanda Orta Doğu’daki güç dengesini ve alt sistemi de değiştiren işgal, Irak’a hâlâ istikrar getirebilmiş değildir. İşte bu ortam içinde Irak’taki gelişmeler bölgedeki tüm ülkelerin ve Irak’taki en belirleyici güç olan ABD’nin ortak sorunu hâline gelmiştir. Çalışmamız, böyle bir atmosferde Irak’taki gelişmeleri anlayabilmek ve ülkenin yakın gelecekte karşılaşacağı iç sorunları değerlendirmek üzere hazırlanmıştır. Çalışmada Irak’taki tüm sorunların detaylı bir analizinden ziyade mevcut durumun genel bir görüntüsü verilerek, mesele farklı boyutlarıyla değerlendirilmeye ve Türkiye için izleme ölçütleri saptanmasına çalışılacaktır.

    Son Dönemde Irak’ta Yaşanan Temel Gelişmeler

    Güvenlik Boyutu

    2007 yılı Irak’ta hem şiddet olayları hem de siyasi gelişmeler açısından kilit bir yıl olarak kabul ediliyordu. 2005’in ortalarından itibaren yükselen şiddet dalgasının 2006 yılında doruğa çıkması Iraklılar, ABD ve bölge ülkeleri açısından bir an önce çözüm üretilmesi gerekliliğini ortaya koyuyordu. 2007’nin başına gelindiğinde Irak’ı doğrudan ilgilendiren gelişmeler açısından şöyle bir tablo olduğu söylenebilir:
    • Sünni-Şii Araplar arasında özellikle Bağdat ve Diyala çevresinde yoğunlaşan adı konulmamış bir iç savaş yaşanıyordu.
    • Irak hükümetinin her an devrilebileceği, başbakan Nuri Maliki’nin yerine bir başka adayın bulunması gerekliliği konuşuluyordu.
    • Bölge ülkeleri arasında (İran, Suudi Arabistan ve Mısır başta olmak üzere) Irak üzerinden yürütülen dolaylı savaş ve güç mücadelesi tüm hızıyla sürüyordu.
    • ABD’de Cumhuriyetçi Parti ara seçimlerde ağır bir yenilgiye uğramıştı. Bunun en önemli nedenlerinden birisi olarak Irak görünüyordu.
    • ABD’nin Irak’tan askerlerini bir an önce çekmesi gerektiği düşüncesi güçlenmişti. Ara seçimdeki yenilgi ve Irak’taki başarısızlık gibi nedenlerle ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld istifa etmişti.
    • Bush Yönetimi’nin Irak ve Orta Doğu politikasını eleştiren, asker çekmeyi öneren ve Irak’taki iç siyasi yapıda ve güç dengesinde yeniden bir düzenleme olmasını savunan Irak Çalışma Grubu raporu yayınlanmıştı.

    Bush yönetimine göre, Irak’taki diktatörlüğü sona erdirmeyi, Iraklıkları özgürleştirmeyi ve Orta Doğu’da çatışmaları, terörizmi ve radikal eğilimleri azaltmayı hedefleyen Irak Savaşı’nın büyük ölçüde hedeflerinden uzaklaştığı görülmektedir. Bugün, Irak denilince ilk akla gelen şiddet ve istikrarsızlıktır.

    Fakat, bu ortamda Bush yönetimi beklentilerin tersine Irak’ta asker artırmayı içeren ve “hamle” (surge) adı verilen yeni planını ilan etti. Bu planın açıklanan temel hedefi, Iraklılar arasında siyasi uzlaşma ortamının oluşması için gerekli olan güvenliğin sağlanmasıydı. Hamle, Bush yönetiminin Irak’taki sorunların çözülmesine ilişkin genel yaklaşımını değiştirmediğini, ancak mevcut politika çerçevesinde başarılı olabilmek için taktik bir değişime gittiğini gösteriyordu. Bu değişim çerçevesinde ABD, Irak’taki mevcut birliklerine 30.000 asker daha ekledi. Böylece, daha çok bölgeyi kontrol altına almayı ve bunun sonucunda özellikle farklı Arap partileri arasındaki siyasal uzlaşmanın önünü açabileceğini umuyordu. Bu taktik değişim 2007’nin ortalarına kadar ciddi bir sonuç vermemesine rağmen, bu tarihten itibaren Irak’taki şiddet olaylarında göreli bir azalma meydana gelmeye başladı. Gerek sivillerin ölümüne neden olan gerek ABD ve Irak ordusuna yönelik gerçekleştirilen şiddet eylemleri 2005’teki seviyeye geriledi. Güvenlik durumundaki iyileşmenin en açıkça gözlemlenebildiği yer ise daha önce direnişin merkezi olan Anbar vilayeti (Felluce, Ramadi, Hit gibi yerleşimleri barındıran) oldu. Bu vilayette saldırılar 2007 yılına kıyasla yüzde 90 azaldı. Ayrıca, Irak’ın en sorunlu bölgelerinden birisi olan başkent Bağdat’taki saldırılarda yüzde 45 azalma meydana geldi. Ancak, güvenlik durumundaki iyileşmenin ülkenin tamamına yayıldığını söylemek doğru değildir. Musul, Diyala ve Basra’da çatışmalar ve genel güvenlik sorunu devam etmekte, hatta kötüleşmektedir. Anbar’dan çıkmak zorunda kalan bazı direnişçi gruplar ve Irak’taki El Kaidecilerin büyük bir kısmı faaliyetlerini Musul bölgesinde devam ettirmektedir. Buna ek olarak Musul bölgesinde Kürtler ile Araplar arasında çatışmalar yaşanmaktadır. Araplar, savaştan sonra Kürtlerin Musul’da elde ettikleri üstünlüğü onlardan geriye almaya çalışmakta, Kürtler için stratejik öneme haiz Sincar ve Telafer (tam anlamıyla bir Türkmen yerleşimi olmasına rağmen bulunduğu güzergâh Kürtler için önem taşımaktadır) gibi yerleşim birimleriyle Musul’un kuzeyindeki bazı alanlarda ciddi bir güç mücadelesi meydana gelmektedir. Irak ordusu ve ABD askerlerinin Musul’da yapmış olduğu büyük çaplı operasyonlar ise olayları sona erdirebilmiş ya da azaltabilmiş değildir. Keza, Irak’ta direnişin ve şiddet olaylarının başladığı andan itibaren ülkenin en karmaşık bölgesinden birisi olan Diyala’da da şiddet olaylarında
    azalma son derece sınırlıdır. Basra’da ise güvenlik durumunun kötüleşmesinin asıl nedeni Şii gruplar arasındaki güç mücadelesidir. 2007 yılı boyunca Irak’ın güneyindeki farklı kentlerde Muktada Sadr’a bağlı Mehdi Ordusu ile Irak İslami Yüksek Konseyi’nin silahlı kanadı olan (büyük ölçüde Irak ordusuna veya polis teşkilatına katılmış olmalarına rağmen faaliyetlerini sürdürüyor) Bedr Tugayları arasında irili ufaklı çatışmalar çıkmıştır. Ancak, 25 Mart 2008’de Basra’da başlayan operasyonun da gösterdiği gibi Şiiler arasındaki güç mücadelesi şiddetlenmektedir. Bu durum, bugüne kadar çok büyük şiddet olaylarının yaşanmadığı bazı güney vilayetlerinin çatışma sahası hâline gelebileceğinin işaretlerini vermektedir. Özetle, ancak yukarıda belirtilen üç bölge istisna tutulduğunda 2008 Mart ayı dışında şiddet olaylarının azaldığı söylenebilir. Belli bölgelerde şiddetin azalmasının nedenleri şu başlıklar altında toplanabilir:

    • ABD’nin direnişçi gruplarla ilişki biçimini değiştirmesi

    Saldırılardaki azalmanın muhtemelen en önemli nedeni ABD’nin Irak’ta şiddete başvuran gruplarla ilişki biçimini değiştirmesi olmuştur. İşgalin başlamasından sonra ABD ve Irak hükümeti tarafından dışlanan eski Baasçılar ve/veya Sünni Arap aşiretler Irak’taki direnişin belkemiğini oluşturmuştu. Bunlara ek olarak, Sünni Arapların çoğunlukta olduğu bölgelere ve Bağdat’a yerleşen yabancı savaşçılar şiddet olaylarının büyük bir kısmının asıl sorumlusuydu. Başlangıçta, bu gruplar arasında bir işbirliği bulunmasına rağmen 2005 sonlarından itibaren El Kaideci grupların faaliyetlerinin Sünni Araplara zarar vermesi nedeniyle aralarında sorunlar çıkmaya başlamıştı. ABD de bunu değerlendirmek için aşiretlerle diğer örgütlerin arasındaki farklılıkları kullanmaya girişti. ABD, daha önce de bazı Sünni Arap aşiretlere yakınlaşmaya çalışmasına rağmen, bunu büyük ölçüde başaramamıştı. Ancak, 2007 yılında ABD’nin özellikle Anbar vilayetindeki Sünni Arap aşiretleriyle iyi ilişkiler kurması, bunları maaşa bağlaması, silahlandırması ve çıkarılacak yeni yasalar ve hükümete yapacağı telkinlerle Irak siyasal sistemine dâhil edeceği vaatleri Uyanış Konseyi ve Endişeli Yerel Vatandaşlar (EYV) (diğer adıyla Irak’ın Oğulları) gibi hükümet safında yer alan silahlı grupların ortaya çıkmasına neden oldu. Uyanış Konseyi’nin gücü ve etkinliği sayesinde ABD Anbar vilayetindeki eylemleri büyük ölçüde azalttı. ABD, Bağdat’ta da çoğu eski direnişçi Sünni Araplardan oluşan EYV’den yararlandı. Benzer bir biçimde, ABD, Sadr ile olan ilişkisini de gözden geçirme yolunu seçti. Sadr’ın ateşkes ilan etmesi olayların azalmasında büyük bir rol oynadı. Bu durum, ABD açısından bir fırsat olarak kabul edildi. Hatta Mart ayının başlarına kadar bazı Amerikalı askeri yetkililerinin açıklamalarında Sadr’ın ateşkes ilan etmesi ve bunu sürdürmesinin makul bir politik yola geçme isteğinin göstergesi olarak gösterilmişti.

    Öte yandan, ABD, Sünni Araplara yaptığı gibi Şii Arap aşiretlerle de işbirliği yapmaya başladı. Bunun sonucunda batıdaki Uyanış Konseyi uygulamasının bir benzerini güneydeki aşiretler arasında da başlattı.

    • ABD’nin Irak’ta asker artırmasının operasyonel etkileri:

    ABD’nin Irak’ta asker artırma yoluna gitmesi başta Başkent Bağdat olmak üzere bazı bölgeleri ele geçirmesini kolaylaştırmıştır. 2006 yılının sonlarında ABDli komutanların en çok şikâyet ettiği konulardan birisi Amerikan ordusunun Irak’ta yeterince muharip birliğinin olmadığı ve bu nedenle kalıcı ve sürekli operasyonlar yapamıyor olmalarıydı. 2006 Aralık ayında Bağdat’taki güvenlik operasyonlarını gerçekleştirebilen muharip Amerikan birliğinin sayısı 13 alay düzeyindeyken, 30.000 ek muharip birliğin gelmesiyle bu rakamın 25 alay seviyesine çıktığı belirtilmektedir.

    ABD’nin başta Bağdat olmak üzere askeri operasyonlarını artırdığı ve Sadrcıların eylemlerini durdurması ve Irak’ın Oğulları’nın da desteğiyle birçok bölgeyi kontrol altına aldığı gözlemlenmektedir.

    • İran’ın yapıcı tavrının etkileri:

    Irak’taki çatışmaların azalmasının nedenlerinden birisi de İran’ın daha yapıcı bir tavır göstermeye başlamasıdır. ABD ile İran arasındaki tansiyonun düşmesine paralel olarak Irak’taki pek çok farklı siyasi grup üzerinde etkisi olan İran’ın ABD’yle doğrudan ve dolaylı olarak yaptığı görüşmeler sonucunda kendisine yakın grupları frenlemesi çatışmaların azalmasında önemli bir rol oynamıştır.

    • El Kaide’nin gücündeki göreli azalma:

    Irak’ta faaliyet gösteren El Kaide örgütü, lideri Ebu Musab El Zarkavi öldürüldükten sonra bir bocalama devri geçirse de ayakta kalmayı başarabilmişti. Ancak, özellikle faaliyet gösterdikleri ve saklandıkları Sünni Arap bölgelerindeki aşiretlerin onları istememesi aralarında önemli sorunlara neden oldu. Bu sorunların nedenler şöyle sıralanabilir: Sünni Arapların siyasi bir çözüm yolu bulma ihtiyacı ve El Kaide faaliyetlerinin bunu tıkaması; El Kaideci bazı grupların bir sözde İslam devleti ilan etmeleri, kendi bölgelerinde kendi koydukları kuralları uygulamaları ve geleneksel liderliği dışlamaları ve eylemlerinin aşırı şiddet yüklü biçimlerinin Araplar arasında yarattığı rahatsızlıklar. Ancak, bu durum El Kaide’nin Irak’tan tam anlamıyla çıkarıldığı anlamına da gelmemektedir.

    • Göç ve yer değiştirmelerin doğal sonucu:

    Irak’ta savaşın başlamasından bu yana en az 2,4 milyon kişi ülke içinde, 2,5 milyon kişi ise Irak’tan başka bir ülkeye gitmek suretiyle yaşadıkları yeri terk
    etti. Bu göçler çoğunlukla farklı etnik ve mezhep gruplarının bir arada yaşadığı bölgelerdeki kişilerin, güvenli yerlerde yaşayan akrabalarının ya da kendileriyle aynı etnik ve mezhepsel gruptan insanların yanına taşınması şeklinde oldu. Özellikle Sünni-Şii çatışmasının en yoğun olduğu dönemlerde meydana
    gelen olaylar sonucunda her iki topluluk da kendi yaşadıkları alanları bırakıp etnik ve mezhepsel olarak daha homojen bölgelere taşınmayı tercih ettiler. Bu durum çatışma alanlarının sayısının da azalmasını beraberinde getirdi. Özetle, Irak’taki genel güvenlik durumu 2007 yılında yaşanan gelişmeler sonucunda bazı bölgelerde 2008 başı itibarıyla iyileşmiş gibi görünmektedir. En azından Sünni-Şii iç savaşının düzeyi düşmüş ve saldırılarda azalma meydana gelmiştir. Fakat bazı nedenlerle bu iyileşmenin geçici ve yapay bir görüntü olduğu söylenebilir: Nitekim Mart 2008’in sonlarından itibaren güvenlik durumunun yeniden bozulduğu bu eğilimin Nisan ayında da sürdüğü görülmektedir. İyileşmenin geçici ve yapay olduğunu düşündürten nedenler şöyle sıralanabilir:

    • Sünni ve Şii Araplar arasındaki çatışmaların azalmasının ne kadar süreceği belli değildir. Çatışmanın merkezinin Bağdat olması bu şehirdeki mezhepsel kompozisyonun değişmesine ve bu nedenle çatışan taraflar arasındaki irtibatın kısmen azalmasına neden olmuştur. Ancak, Bağdat, Diyala, Hille ve Basra gibi şehirlerde hâlâ birlikte yaşayan önemli bir Sünni-Şii kitlesi bulunmaktadır. Ayrıca, ABD ile işbirliği yapan Sünni aşiretler şu anda ABD ve Irak hükümetinden beklentileri olduğu için saldırılarını durdurmalarına rağmen hükümetten beklediklerini bulamamaları veya siyasal sistemde istediklerini elde edememeleri halinde, yeniden eski duruma dönme potansiyelini taşımaktadırlar. Sünni ve Şii Araplar arasında Irak’taki çatışmayı ortaya çıkaran asıl sorun iktidarı ele geçirmektir. Çatışmanın asıl unsuru olan bu dinamik ortadan kalkmamıştır. Öte yandan, Uyanış Konseyi gibi oluşumlar iki tarafı keskin bir ABD’nin Irak’ı işgali, bölge ülkeleri üzerinde derin etkiler yarattı.

    25 Mart 2008’de Basra’da başlayan operasyonun da gösterdiği gibi Şiiler arasındaki güç mücadelesi şiddetlenmektedir. Bu durum, bugüne kadar çok büyük şiddet olaylarının yaşanmadığı bazı güney vilayetlerinin çatışma sahası hâline gelebileceğinin işaretlerini vermektedir.

    ABD’nin silahlandırarak ve maaşa bağlayarak sisteme entegre etmeye çalıştığı bu grupların nihayetinde Irak hükümetinde ve devletin önemli kurumlarında önemli roller üstlenmek gibi bir amacı bulunmaktadır. Çünkü bu tür yapıların çok uzun süreden beri kendilerini korumak için izlediği yolların başında “devlet” ile iyi ilişkiler kurmak ve bunun sağladığı “nimetler”den yararlanmak gelmektedir. Bu durum sadece Baas döneminde değil, Irak devletinin kuruluşundan hatta Osmanlı İmparatorluğu’ndan önceki döneme kadar dayanmaktadır. Bu nedenle bugün El Kaide’nin Anbar ve civarında etkisizleştirilmesini sağlayan bu oluşumların sistemden, çoğunluğunu Şii Arapların ve Kürtlerin oluşturduğu hükümet tarafından dışlanması çatışmaların yeniden başlamasına neden olabilir. Dahası, bu sefer Amerikan silahlarıyla donanmış olan Sünni Arap aşiretlerini kontrol etmek geçmiştekinden çok daha zor olacaktır.

    • ABD’nin güvenliği sağlamak için yerel gruplarla işbirliği yapması bazı iyileşmeler yaşanmasına neden olmuş olabilir. Ancak, bu sürecin ne kadar sürdürülebileceği ciddi bir sorundur. ABD sadece Sünni Araplarla değil diğer yerel güçlerle de işbirliği yapmaktadır. Güneydeki bazı Şii aşiretlerinin de benzer biçimde silahlandırıldığı görülmektedir. Bu durum yerel bazı bölgelerde ilerleme sağlamasına neden olurken genel olarak sorunların çözülmesine değil ötelenmesine neden olmaktadır. Güvenlik durumundaki göreli iyileşmeye ulusal çapta bir siyasi uzlaşının eşlik etmemesi, siyaseten birbirinden kopuk güvenli bölgelerin oluşmasına ve bunların yerel gruplar için kurtarılmış bölgelere dönüşmesine neden olabilir. Bu durum, pek çok yerel önder tarafından bir fırsat olarak da görülebilir. Yani, ülke çapında genel bir siyasi uzlaşının sağlanmasından ziyade hükümetle farklı düzeyde çıkar pazarlığına girişecek yeni güç odakları ortaya çıkabilir. Bu durum, Irak’ta zaten son derece yavaş ve güç işleyen ulusal uzlaşma sürecinin işlevini yitirmesine neden olabilir. Aslında, Irak’taki sorunları güçlü bir merkezi otorite oluşturamaması nedeniyle yerelden ulusala (diğer bir tabirle aşağıdan yukarı/bottom up) çözme yaklaşımı, ABD’nin Irak’ın siyasetinin ademi merkezileştiğini kabul ettiğini; kendi bölgelerini kontrol eden ve ABD’yle işbirliği yapan gruplarla birlikte hareket ederek istikrarı sağlamaya çalıştığını göstermektedir. Bu sürecin doğal sonucu ise Irak’ta merkez kaç eğilimlerin artması ve ülkenin siyasi bütünlüğünün sağlanmasının iyice güçleşmesidir.
     
    – ABD’nin taktik değişikliğiyle birlikte 2007 tarihinden itibaren Irak’taki şiddet olaylarında göreli bir azalma meydana gelmeye başladı. Gerek sivillerin ölümüne neden olan gerek ABD ve Irak ordusuna yönelik gerçekleştirilen şiddet eylemleri 2005’teki seviyeye geriledi.

    • Irak’ta merkezî hükümetin güçlü ve kendi sorunlarını çözebilecek bir güvenlik gücü kurulmadığı gözlemlenmektedir. Basra’daki son olaylar sırasında çok sayıda askerin emirleri dinlememesi ve Irak ordusunun uzun bir hazırlık evresine rağmen Basra’da hedeflediği başarıya ulaşamaması bunu bir kez daha ortaya koymuştur. Ayrıca, asker ve polis gücü mensuplarının birtakım gruplara ve değerlere sadakat duymaya devam etmesi, güvenlik kurumlarını ulusal kurumlar olmaktan çıkarmaktadır. Bu nedenle, Irak ordusunun gerek teknik kapasitesinin yetersizliği gerek ulusal bir güç haline gelememesi, güvenlik operasyonlarının sürmesini Amerikan ordusunun varlığına bağımlı hale getirmektedir. Yani, Amerikan askeri desteği olmadan Irak hükümetinin askerî gücü, diğer gruplar üzerinde caydırıcı bir etki yaratmayacaktır. Bu durum, ABD’nin asker seviyesini azaltmasına engel olmaktadır. Ancak, öte yandan gerek Amerikan kamuoyu, gerek Iraklılar gerek bölge ülkeleri artık işgal sürecinin sona ermesini istemektedir. Bu durum, pek çok aktörün, Amerikan askeri varlığının sona ermesi isteği ile bu isteğin pratik sonuçları arasında kalmasına neden olmaktadır. Görülen o ki; daha önce pek çok benzer örnekte de kanıtlandığı gibi askeri güç barış yapılması için uygun koşulları hazırlayabilmekte ama barışın yapılmasını ya da korunmasını sağlayamamaktadır. Bu nedenle, Irak’ın kalıcı bir istikrara kavuşabilmesi için siyasi alanda genel bir uzlaşıya gitmesi şart görünmektedir.

    Siyasi Boyut

    Irak’ta işgalden sonra Şii Araplar, Kürtler ve ABD’nin desteklediği dışarıda örgütlenmiş muhaliflere dayalı bir siyasal yapı gelişmiştir. Bir süre sonra dışarıda örgütlenen grupların büyük bir kısmı gücünü yitirmiştir. Sünni Arapların büyük bir kısmının 2005’teki genel ve yerel seçimleri boykot etmesi, bu grubu yerel yönetimlerde ve merkezi hükümette etkisiz kılmıştır. Bazı Sünni Arap oluşumları meclise girse de, bunların Sünni Arapların ne kadarını temsil ettiği tartışmalıdır. Sünni Araplar arasındaki siyasal parçalanmışlık Uyanış Konseyi ve Irak’ın Oğulları’nın da devreye girmesiyle bugün de devam etmekte, hatta derinleşmektedir. Diğer yandan, 2005’te birleşik bir tavır takınarak seçimlere ortak listeyle giren Şii partiler arasındaki siyasal ayrışma büyümektedir. Özellikle güney vilayetlerinde bu ayrılık büyük boyutlara ulaşmıştır. Belki de Dava Partisi ve Irak Devrim Yüksek Konseyi için öncelikli tehdit Sünni Araplardan değil, Muktada Sadr’dan gelmeye başlamıştır. Ülkenin en sakin bölgeleri arasında bilinen Amara, Zikar ve Basra gibi şehirlerde Şii gruplar arasındaki güç mücadelesi sokak çatışmalarına dönüşmüştür. Buna karşılık Iraklı Kürt gruplar aralarındaki sorunlara rağmen ittifaklarını sürdürmektedirler. Irak’ta istikrarın sağlanması için ana unsur olarak görülen siyasal uzlaşma, Sünni Arapların sisteme daha fazla entegre edilmesine ve Şii Araplar ile Kürtlerin elinde toplanan yerel ve merkezi güçlerin yeniden dağıtımına dayanmaktadır. Bu durum, dört alanda siyasal çatışma yaratmaktadır:

    • Sünni Araplarla Şii Araplar arasında: Baasçıların sisteme dönüşü, Sünni Arapların mecliste hakça temsil edilmesi, ordu ve polis teşkilatları başta olmak üzere kamu kurum ve kuruluşlarına Sünni Arapların katılımının sağlanması, bakanlıkların yeniden dağıtımı.

    • Sünni Araplarla Kürtler arasında: Musul’da iktidarın Kürtlerden alınması, Kerkük’ün Kürt yönetimine dâhil edilmesi, Kerkük’te Saddam döneminde yerleştirilen Arapların şehirden çıkarılmasının engellenmesi ve olası bir federal yapıda bölgedeki petrolün kontrolü.

    • Şii Araplar ile Kürtler arasında: Merkezi hükümet ile bölgesel hükümet arasındaki ilişkilerin sınırlarının çizilmesi, peşmergelerin statüsü, petrol yasasının çıkarılması, Kürtler ile bazı Sünni Araplar arasında Şiilerin aşırı güçlenmesine karşı yapılan ittifak.

    • Sünni Araplar, Kürtler ve Şii Arapların her birinin kendi aralarında: Sünni Araplar arasında kimin gerçek temsilci olduğu, Şii Araplar arasında Sadr, Fazilet ve Devrim Yüksek Konseyi’nin güney vilayetlerindeki güç mücadelesi ve Kürtler arasında başbakanlık ve bölgesel yönetimin işleyişi konusundaki sorunlar. Aslında yukarıda adı geçen gruplar arasındaki çatışmalar hükümetin içinde de cereyan etmektedir. Çünkü bu grupların büyük bir kısmı Irak hükümetinin birer üyesidir. Kendisini oluşturan gruplar arasında dahi temel çelişkileri barındıran Irak hükümetinin zayıf ve bölünmüş bir konumda olduğu söylenebilir. Ayrıca, ne hükümeti oluşturan partilerin ne de siyasi liderlerin birbirlerine güven duymadıkları görülmektedir. Sünni Arapların ve Sadrcıların çekilmesiyle hükümette oluşan boşluk hâlâ doldurulmuş değildir. Bunun da ötesinde ülkedeki siyasi gelişmeleri tıkayan beş temel uzlaşmazlık olduğu söylenebilir: Federal yönetim ile bölgeler arasındaki ilişkilerin belirlenmesi, petrol gelirlerinin paylaşımı, siyasal alandan dışlanmışların yeniden kazanılmasının sağlanması, milislerin silahsızlanması ve dağıtılması, Kerkük’ün durumu.

    – ABD ve Irak hükümeti tarafından dışlanan Sünni Arap aşiretler Irak’taki direnişin belkemiğini oluşturdu.

    Bu sorunlar çerçevesinde en önemli konuları ele alması gereken Anayasa Tadilat Komitesi aylardır çalışamamaktadır. Öte yandan, siyasi uzlaşı sağlanabilmesi için önemli konu başlıklarından olan Baas’tan Arındırma Yasası’nda düzeltme yapılması, yerel seçimlerin yapılması ve vilayetlerin yetkilerinin belirlenmesi ve eski direnişçiler için af yasası gibi konularda ilerleme sağlanmıştır. Ancak, Baas’tan arındırma ve vilayetlerin yetkilerine ilişkin yasaların başarılı olup olmayacağı bu yasaların uygulanmasına bağlıdır. Asıl siyasi meselelerde ise ne bir iyileşme ne de uzlaşma sinyali görünmektedir.

    Yani Irak rejiminin niteliği, merkezle bölgeler arasındaki ilişkiler, petrol gelirlerinin paylaşımındaki ölçütlerin belirlenmesi, milislerin dağıtılması ve silahsızlandırılması gibi konularda uzlaşma sağlayıcı bir ilerleme sağlanamamıştır. Hatta, Maliki hükümeti ile Kuzey Irak’taki bölgesel hükümet arasında varılan anlaşma bu konuyu daha da zora sokacak gibi görünmektedir. Henüz meclis tarafından onaylanmamış olan peşmergelerin varlığını sürdürmesini ve petrol yasasının hazırlanan ilk taslağının kabul edilmesini içeren anlaşma diğer gruplarda rahatsızlık yaratmaktadır. Çünkü, hükümetin içindeki iki grup kendi aralarında petrol ve milisler konusunda anlaşmaya varırken Sadrcılara milisleri dağıtması konusunda baskı yapmakta, Sünni Arap milislerin ise sisteme entegre olmasına direnmektedir. Bu durum kısa ve orta vadede çatışmaların artmasına neden olabilir.

    Irak’ın son beş yıllık iç politik hayatı, kalıcı bir istikrar sağlayabilmek için önce askeri sonra siyasi çözüm, ya da önce bir sorunun sonra diğer sorunun çözülmesi yaklaşımının işe yaramadığını göstermektedir. Yukarıda aktarılan sorunlar çoğu örnekte iç içe geçmiş durumdadır. Yani aynı güvenlik sorununun  çözümünde olduğu gibi adım adım ilerlemenin işe yaramadığı Iraklı gruplar arasında genel bir anlayış birliği ve siyasal uzlaşma yaratılmadan ilerleme sağlanamayacağı görülmektedir. Bu nedenle, çoğu kez anlaşma havası doğsa da bunun bir yanılsama olduğu yani aslında grupların siyasi konularda uzlaşmadığı sadece ABD ile iyi geçinmek adına bazı sorunları ötelediği görülmektedir. Bu çerçevede Irak’ın iç politikasını etkileyecek dört siyasi sorunun kısa vadede ön plana çıkması beklenmelidir: Kerkük, petrol yasası, anayasa tadilat komisyonunun faaliyetleri ve yerel seçimler. Bilindiği gibi, Irak Anayasası’nın Kerkük’ü de ilgilendiren 140. maddesindeki hükümlerin uygulanması altı ay için teknik nedenlerle ertelenmişti. Bu ertelemenin süresi mayıs ayında dolacaktır. Ancak, ertelemeye neden olan teknik nedenlerin hiçbirisi giderilmiş değildir. Ayrıca BM’nin de devreye girmesiyle Iraklı Kürtlerin 140. maddenin uygulanması konusundaki ısrarlarına rağmen sahada meydana gelen gelişmeler Kerkük’te ibrenin bir referandumdan ziyade bir siyasi anlaşmaya varılmasına doğru döndüğünü göstermektedir. Ancak, KDP ve KYB’nin bu konuda net ve kesin bir tavır geliştirmesi Kerkük’teki iddialarından vazgeçmesi kısa vadede pek olası görünmemektedir. Bu durum, Kerkük’te Türkmenler ve Araplar ile Kürtler arasındaki anlaşmazlıkların yakın dönemde artmasına neden olabilecektir. Benzer bir biçimde kısa vadede sorun yaratacak hususlardan bir diğeri de petrol yasasıdır. Bu, 4 yasadan oluşan bir pakettir. Paketin en önemli yasası bir çerçeve yasadır. Ancak, Irak petrol yasası içinde en çok ön plana çıkan husus, bölgesel hükümetlerin merkezi hükümetin onayını almaksızın petrol anlaşmaları imzalamalarının önüne geçilmesidir. Irak anayasasında, bölgesel hükümetler ile merkezî hükümet arasındaki yetkileri düzenleyen kısımdaki boşluklardan yararlanmak isteyen Kuzey Irak’taki yönetim ile Irak merkezî hükümeti arasındaki bu sorun çözülmüş değildir. Hatta Irak merkezî hükümeti kendi onayı olmaksızın bölgesel hükümetlerle ilişkiye giren şirketleri ve onların ülkelerini cezalandırma yoluna gideceğini ilan etmiştir. Bununla birlikte, merkezi hükümetin başbakanı Maliki ile Kürt bölgesinin başbakanı Neçirvan Barzani arasında varıldığı söylenen uzlaşma petrol konusunda sadece hükümetteki Şii Arapları ve Kürtleri tatmin edecek bir sonuç da üretebilir. Petrol yasasının ikinci kısmı ise gelirlerin paylaşılmasına ilişkindir. Şu ana kadar bir yasa çıkarılmadığı için her vilayete eşit pay verilmektedir. Ancak, bu olgunun önümüzdeki yıl yeniden gözden geçirilmesi yeni sorunlar yaratabilecektir. Üçüncü önemli siyasi tartışma, anayasadaki bazı maddelerin değiştirilmesiyle ilgilidir. Anayasada değişiklik yapılması için komiteler oluşturulmuş olmasına rağmen bu komitelerin tam anlamıyla işlediği söylenemez. Özellikle, bölgesel hükümetler ve merkezî hükümet arasındaki ilişkilerin belirlenmesi ve Irak’ta federalizmin sınırlarının çizilmesi ve tanımının yapılması için yürütülen faaliyetlerde ilerleme sağlanamaması ülkedeki siyasi açmazın devamına neden olmaktadır. Dördüncü sorun ise yerel seçimler çerçevesinde ortaya çıkacak olan yerel yetki devridir. ABD’nin büyük ölçüde sistemden dışlanmış Sünni Arapların kendi bölgelerinde kontrolü eline almaları için gerçekleştirmek istediği yerel seçimlerin etkileri güneye de erişecektir. Şu anda birçok bölgeyi kontrol altında tutan Irak İslami Yüksek Konseyi’nin Sadr hareketinden çekindiği bilinmektedir. Gerçek anlamda bir seçim meydana gelebilirse bunun sonucunda Sadr’ın başarı olasılığı yüksektir. Bu durum ise Şiiler arasındaki güç mücadelesinin yeniden şiddetlenmesine ve güneyde yeni çatışma sahalarının ortaya çıkmasına neden olabilecektir.

    Irak’taki Gelişmelerin Bölgesel Yansımaları ve Türkiye İçin İzleme Kriterleri

    Irak işgalden sonra Türkiye için en önemli güvenlik sorunu yaratan ülke hâline gelmiştir. Özellikle, PKK terör örgütünün Kuzey Irak’ta daha rahat üslenmesi, hareket sahası bulması ve Irak’taki sorumlu makamların PKK’ya karşı tedbir almaması/alamaması güvenlik tehdidini artırmaktadır. Ayrıca, Irak’ın toprak bütünlüğünün tehlikeye düşmesi ve ülkenin parçalanma riskinin artması Türkiye’nin uzun süredir inşa ettiği denge politikasına zarar vermektedir. Irak’ın parçalanması Türkiye ve bölge açısından mülteci krizi yaratması, terör örgütlerine üslenme olanağı sağlaması, bölge ülkelerinin dâhil olabileceği bir savaşa neden olabilecek etnik ve mezhepsel savaşa yol açması, küresel enerji fiyatlarında yaratabileceği büyük dalgalanmalar nedeniyle önemlidir. Bu nedenle çalışmamızın sonunda, olası gelişmelerin değerlendirilmesinde istifade edilebilecek denetim kriterleri oluşturmanın yararlı olacağı düşülmüştür. Buradaki maddelerin bir kısmı zaten Türkiye’deki Irak tartışmalarının merkezini oluşturmaktadır. Ancak, özellikle bölgesel dinamikler ve Irak iç politikasının genellikle ihmal edildiği söylenebilir.

    1. ABD’nin Irak’tan çekilmesi tartışması:

    Hâlihazırda ABD’nin önünde 3 ana yol görünmektedir:

    a) Mevcut politikanın devamı. b) Azaltılmış ve koşullu destek. c) Hiçbir koşula bağlı olmadan yakın zamanda tamamen asker çekilmesi. Her bir olasılığın Türkiye için farklı emareleri olabilir. Özellikle, üçüncü olasılık kısa vadede Irak’ta büyük bir kaosun doğmasına giden kestirme yol gibi görünmektedir. Ancak, diğer seçeneklerin gerçekleşmesi hâlinde de Irak’ta durumun iyileşeceğinin garantisi yoktur.

    2. ABD ile Iraklı Kürtler arasındaki ilişkiler:

    ABD’nin Iraklı Kürtlere verdiği destek devam etmektedir. Ancak, bu desteğin 2003-2006 yılları arasındaki döneme benzediğini söylemek zordur. Kürtlerin yönetimdeki rolü, petrol yasasına bakışları ve Kerkük konusundaki tutumları ABD’den tam olarak destek görmemektedir. ABD’nin özellikle Kerkük konusundaki ve 2009 seçilecek yeni Irak cumhurbaşkanının kim olacağına ilişkin yaklaşımı önemli görünmektedir.

    3. Iraklı siyasi grupların Kerkük konusundaki yönelimleri ve çözüm önerileri, bunların birbiriyle örtüşen ve çelişen yanları ve Türkiye’nin pozisyonlarına uygunluğu. Irak’taki sorunlu bölgeler için BM’nin atadığı özel temsilci çalışmalarını sürdürmektedir. Temsilcinin çalışmasını Temmuz ayında bir rapora dönüştürmesi ve Kerkük’teki soruna bu çerçevede bir çözüm bulunması ileri sürülebilir.

    4. Bölgesel girişimlerin doğası ve etkinliği:

    Türkiye’nin en çok üzerinde durduğu çözüm biçimi olmasına rağmen bölge ülkelerinin Irak konusundaki yaklaşımı birbirlerininkinden ve Türkiye’ninkinden farklıdır. Irak konusunda diplomatik çözüm arayışları kendi başına bir anlam ifade etmemektedir. Irak’a komşu ülkeler toplantılarının sonuçları sınırlı olmuştur. Bunun en önemli nedeni, Arap ülkelerinin çoğunun Irak’taki iç gelişmeleri kendileri ile İran arasındaki bir güç mücadelesinin yansıması olarak görmesi ve Irak hükümetine İran’la ilişkileri nedeniyle soğuk yaklaşmasıdır.

    5. Irak hükümeti, meclisi veya Iraklı siyasi partiler arasındaki ilişkiler: Bu sorun, muhtemelen Irak’ın geleceğini belirleyecek olan temel faktördür. Bu nedenle, Türkiye’nin bu gruplar arasındaki ilişkilerin siyasal uzlaşma zemininde sağlanması için özel bir önem göstermesi yararlı olabilir. Bu çerçevede yakın dönemde dikkat edilmesi gereken konular şunlardır:

    • Irak hükümeti, kritik konularda meclisi, hükümeti ve komisyonları işletebiliyor mu? Siyasal sorunlar çözüme bağlanabilecek mi?

    • Yerel seçimler istikrarı artıracak mı yoksa yerel çatışmaları körükleyecek mi?

    • Kürtler ile Şii Araplar arasında Kerkük, milisler ve petrolün geleceğine ilişkin varılan uzlaşma Irak’ta parçalanmayı hızlandıracak bir sürece dönüşebilir mi? Yoksa, tersi mi geçerlidir?

    • Şii Araplar arasındaki güç mücadelesi (Muktada Sadr ile hükümette olanlar arasında) güneyde yeni bir istikrarsızlığı körükleyebilir mi? Bunun Irak’ın toprak bütünlüğü ve siyasi birliğine etkisi ne olabilir?

    • ABD’nin silahlandırdığı Sünni Araplar, yeniden çatışma çıkaracak bir aktöre dönüşebilir mi?

    • Türkiye, Irak’ta iç güvenliği sağlayacak olan teşkilatlara ne gibi bir katkıda bulunulabilir? Bu katkı, Irak ordusunun ulusal çapta yeniden örgütlenmesinde ne ölçüde rol oynayabilir?

    • Irak’ta iç çatışmaların yeniden tırmanması olasılığı nedir? Bu faktör Irak’ta parçalanmayı yeniden körükleyebilir mi? 2006’daki parçalanma senaryosunun güçlü olduğu dönemden ne kadar uzaklaştık, nasıl ve hangi koşullarda geri dönülebilir? Çatışmaların yeniden artması Irak’ın parçalanmasını çabuklaştırır mı?

    • ABD ile İran arasındaki ilişkilerdeki genel eğilim nedir? ABD’nin İran’a saldırı olasılığının sürmesi Irak’taki gelişmeleri ne kadar etkilemektedir?

    • Türkmenler için yeniden yapılanması ihtiyacı var mıdır, Irak siyasetinde önemli bir aktör hâline gelebilmeleri için nasıl bir dönüşüm sağlanmalıdır?

    BM’nin de devreye girmesiyle Iraklı Kürtlerin 140. maddenin uygulanması konusundaki ısrarlarına rağmen sahada meydana gelen gelişmeler Kerkük’te ibrenin bir referandumdan ziyade bir siyasi anlaşmaya varılmasına doğru döndüğünü göstermektedir.
     

    Örneğin, 2005 yılı sonunda yapılan seçimlerde Sünni Arapların yaşadığı birçok bölgede, seçime katılanlara yönelik saldırılara karşı güvenliği sağlamayı yine yerel Sünni Arap örgütleri taahhüt etmişti.

    Bu iki grup genellikle bir arada anılmasına rağmen aslında birbirine paralel iki farklı uygulamanın birer parçasıdırlar. Uyanış Konseyi başta Anbar olmak üzere büyük bir çoğunluğu önde gelen Sünni Arap aşiretleri ile ABD arasındaki anlaşmanın bir ürünüyken, Endişeli Yerel Vatandaşlar adı verilen organizasyon daha çok başta Bağdat olmak üzere şehirlerdeki direniş komitelerinden oluşmaktadır. İki grup arasında işgale karşı direniş noktasında bir ortaklık bulunmasına rağmen ideoloji, örgütlenme, liderlik ve siyasi vizyon olarak bir birliktelik bulunmamaktadır.

    DoD News Briefing with Lt. Gen. Odierno from the Pentagon Briefing Room, 4 Mart 2008, Raymond T Odierno,
    The Surge in Iraq: One Year Later, 3 Mart 2008,
    The Iraqi Displacement Crisis , 3 Mart 2008,