Blog

  • KARADZİÇ:AMERİKA BANA TEMİNAT VERDİ!

    KARADZİÇ:AMERİKA BANA TEMİNAT VERDİ!

     

    Sırp Kasabı’ndan BOMBA İddia

     

    Sırp Kasabı Radovan Karaciç, bugün Lahey’de yargılandığı mahkemede ABD’yle ilgili bomba bir iddiada bulundu…
    Bosna Savaşı’nda (Nisan 1992-Kasım 1995) Müslüman Boşnakların 100 bin insanı katletti” dediği Sırp lideri Radovan Karaciç, BM’nin Hollanda’nın Lahey kentinde Uluslararası Eski Yugoslavya Ağır Ceza Mahkemesi’nde bugünkü ilk duruşmasında, ”Amerikalı diplomat Richard Holbrooke, ortadan kaybolmam koşuluyla benim Lahey’e teslim edilmeyeceğime söz verdi” dedi.

    Hollandalı Yargıç Alphons Orie, Karaciç’in iddiası üzerine, ”Yeri değil. Bunu şu anda burada söyleyemezsiniz. Bu hususta (sonra) mahkemeye resmi başvuru yapabilirsiniz” cevabını verdi.

    Bosna-Hersek Devlet Başkanı Alia İzzetbegoviç (1925-2003), Hırvatistan Devlet Başkanı Franyo Tujman (1922-1999) ile Sırbistan Devlet Başkanı Slobodan Miloşeviç (1941-2006), 230 bin’den fazla insanın öldüğü Bosna faciasını bitiren Dayton (ABD-Ohio eyaleti) barış anlaşmasını imzalamışlardı. ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Richard Holbrooke, Dayton’un mimarıydı.

    Karaciç’in bugün mahkemede, Holborooke’un ”kendini zımnen affettiği, ‘yeter ki ortada görünmeyin’ dediğini ileri sürdüğü. Oysa bu iddiayı Holbrooke Alman yayın organlarına da kesinlikle yalanladı ve ”buna bir daha cevap vermeyeceğim” dedi.

    Karaciç 10 gün önce Sırbistan’ın başkenti Belgrad’da yakalandıktan sonra bugün Lahey’de ilk duruşmaya çıkarken, Saraybosna televizyonları oturumu kentte kurulan büyük ekranlardan verdi.

    ”Srebreniça Anaları” örgütünden Ramize Musiç (52) , ”İki yavrumun kemiklerini dahi bulamadım” diye ağladı. Karaciç’in sadece Saraybosna kuşatmasında öldürdüğü 11 bin insan ve Serebreniça katliamında kıydığı 8 bin 106 erkek ve genç çocuğun yakınlarından Elvir Kılyakiç (27), kardeşini ve babasını Srebreniça’da yitirmiş kişi olarak, ”İşte mahkemede. Mucize gibi ama çok çok acı. Dünya sandığımız kadar kötü değil” diye mırıldanabildi. 20 Srebreniça anasıyla Saraybosna televizyonlarının yayınını izlerken sessizce ağlayan Alena Tiro, ”Onun öldürdüğü 100 bin insan onu şimdi mahkemede göremiyor” dedi.

     

     

  • Antalya alev alev yanıyor / Konya’da 16 ölü 27 yaralı

    Antalya alev alev yanıyor / Konya’da 16 ölü 27 yaralı

     
     
    Göksel YAPAR/ANTALYA, (DHA)
    ANTALYA’nın Manavgat İlçesi’ne bağlı Karabük Köyü yakınlarında dün öğle saatlerinde başlayan ve Köprüçay rafting merkezinin yanından geçen orman yangınında 4 bin hektarlık kızılçam alanı kül oldu. Antalya’nın gördüğü en büyük yangın olarak açıklanan Manavgat yangınında 3 köy boşaltıldı, 2 mahalle yandı, direkler devrildi, hayvanlar telef oldu.Şiddetini kesmeyen yangın 2 bin yıllık Aspendos Antik Tiyatrosu’nun olduğu bölgeye yaklaştı.

     

     

    Aspendos Tiyatrosu’nun arkasındaki tarihi su kemerlerine kadar ulaşan yangının tiyatroya yaklaşmaması için itfaiye ekipleri karadan müdahalede bulunuyor.Serik İlçesi’ne 5 kilometre uzaklıktaki Sarıabalı Köyü’ne kadar inen yangın Koyak Mahallesi’ni tehdit edince vatandaşlar, evlerini terk etmeye başladı. Koyak Mahallesi’ndeki evler tamamen boşaltıldı. Kaymakamlığın uyarısı üzerine Karataş Köyü, Akbaş Köyü, Bucak Köyü, Sarıabalı Köyü’nde yaşayanlar da sabaha karşı saat 03.00’ten itibaren evlerini boşaltmaya başladı.

     

    Büyük korku ve panik yaşayan bölge sakinleri evlerini boşaltıp, mallarını kurtarmanın telaşına düştü. Eşyalarını kamyonlara yükleyen köylüler yollarda uzun kuyruklar oluşturdu. Hayvanlarını da yanlarına alan bölge sakinleri, yangın bölgesinden hızla uzaklaşıyor. Yangın, Deniztepesi’ni de tehdit etmeye başlarken, Karataş köyünden 2 kişinin kaybolduğu ihbarı geldi.

     

    ANTALYA TARİHİNİN EN BÜYÜK YANGINI

    Manavgat’ın Taşağıl Beldesi’ne bağlı Karabük Köyü yakınlarında dün saat 12.30’da belirlenemeyen bir nedenle başlayan Antalya tarihinin en büyük ve zarar verici yangını orman yangını, büyüyerek sürüyor. Kızılçam ağaçlarının bulunduğu ormanda etkili olan yangın, poyrazın etkisiyle rafting bölgesi Köprüçay’ın bulunduğu Beşkonak’ın yanından geçerek Serik İlçesi’nin Akbaş Köyü’ne yöneldi.

    Dün havadan uçak ve helikopterle yapılan müdahaleye, hava karardığı için ara verilmesinin ardından rüzgarın da etkisiyle büyüyen yangın, geniş bir alanı kuşattı. Rüzgar ve ulaşım yollarının yangın alanı içinde kalması nedeniyle kontrol altına alınamayan alevleri söndürme çalışmalarına Eskişehir, Kütahya, Denizli, Konya ile civardaki ilçelerden takviye ekipler geldi. Hava karardığı için ara verilen havadan müdahale çalışmaları, bugün sabah saatlerinden itibaren tekrar başlatıldı.     

    DÖRT CEPHEDEN MÜCADELE

    Sabah saat 05.00 sıralarında yaklaşık 4 bin hektar ormanın kül olduğu açıklandı.

    Yangına 6 helikopter, 5 uçak, 100 arazöz, 250 araç, 500 orman işçisi, köylü ve askerlerle birlikte toplamda 2 bin kişinin müdahale ettiğini belirten Orman Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Kurtulmuş, 4 ayrı cepheden mücadele ettiklerini söyledi.

    Akbaş, Bucak ve Sarıabalı köylerinin ve mahallelerinin boşaltıldığını belirten Kurtulmuş, selvi ve kızılçamların 800 derece sıcaklıkta yandığını kaydetti. Meteorolojinin poyrazın 4 gün süreceğini açıkladığını söyleyen Kurtulmuş, “Bu kötü bir haber. Yoğun duman yüzünden ne kadar alanın yandığını tam olarak tespit edemedik, ancak en az 4 bin hektar alanın kül olduğunu biliyoruz” dedi.

    Kurtulmuş, “Sıcak alev kilometrelerce ilerideki ormanlık alanı ısıtarak, yangına hazır hale getiriyor. Yangının yönü ve şiddeti çok sık değişiyor. Başladığı yere dönmesinden kaygılanıyoruz. En büyük risk ise 4 gün sürmesi beklenen poyraz” diye konuştu.

    DÜZLERÇAMI 1715 HEKTAR

    Antalya tarihinin bundan önceki en büyük orman yangını 21 Haziran 1997’de meydana gelmişti. Kepezüstü mevkiindeki Düzlerçamı Milli Parkı’nın bulunduğu alanda başlayan ve 3 gün süren yangında 1715 hektar kızılçam yokolmuştu.

     

    ———-

     

    Konya’da Kuran kursu çocukların üzerine çöktü: 16 ölü 27 yaralı

    01.08.2008 | AA-ANKA-DHA | Haber

     

     

     
     
     
     
     
     
     
    Konya’nın Taşkent İlçesi Balcılar Beldesi’nde özel bir vakfa ait 3 katlı Kuran kursu binası, gaz sıkışmasından kaynaklandığı tahmin edilen bir patlama sonucu çöktü. 12 – 16 yaş arası kız çocuklarının kaldığı binada ilk belirlemelere göre 16 öğrenci yaşamını yitirdi, 30’a yakın öğrenci de yaralandı. Yerle bir olan binanın enkazı altında halen çocukların olduğu belirtiliyor.
    Gece saat 03.45 sıralarında meydana gelen olayda, bölgenin dağlık bir alan olması nedeniyle kurtarma ekipleri enkaz alanına ulaşmakta gecikti. Askeri birliklerin de katıldığı çalışmalar sonucu enkazdan çıkarılan yaralılardan bir kısmı helikopterle Konya’ya, diğerleri de civardaki ilçelerin hastanelerine kaldırıldı. 

    Olayın ardından Devlet Bakanı Nimet Çubukçu, İçişleri Bakanı Beşir Atalay ve Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Konya’nın Taşkent ilçesine bağlı Balcılar beldesine geldi. Çöken kız yurdu binasının enkazında incelemelerde bulunan bakanlar yetkililerden bilgi aldı.

     
    Gaz sıkışmasından kaynaklandığı sanılıyor
    Patlamanın ardından binanın çöktüğünü ve kurtarma çalışmalarının başladığını belirten Konya Valisi Osman Aydın, “Konya’dan çıkan sivil savunma ekipleri olay yerine ulaştı. Sağlık görevlileri de çalışmalarını sürdürüyor” dedi. Balcılar Belediye Başkanı Mehmet Demirgül ise özel bir vakfın yurt olarak kullandığı üç katlı binanın gaz sıkışması nedeniyle çöktüğünün tahmin edildiğini dile getirerek, “Olay yerinde jandarma ekipleri güvenlik önlemi aldı. Çok sayıda ambulans sevk edildi. Binayı özel bir vakıf yurt olarak kullanıyor” açıklamasını yaptı. 

    Balcılar beldesinde çöken yurt binasından kurtarılan ilk öğrencilerden biri olan 13 yaşındaki Merve Avcı, 3 katlı yurt binasında 6 kişilik personelle birlikte yaklaşık 50 kişinin bulunduğunu söyledi.
    İhmal şüphesi artıyor
    Avcı olayı şöyle anlattı: “Sabah saatlerinde namaza kalktık. Ben abdest almaya aşağı indim. Zemin kattan kuvvetli bir hışırtı geliyordu. Yurttaki iki hocamızla birlikte mutfağa girdik. Hocalarımızdan biri, ‘mutfakta gaz hortumu çıkmış’ dedi. Ben mutfağın kapısında duruyordum. Hocalarımız ‘kapıyı kapat’ dediler. Ben de ikinci kata çıktım. Binada panik yoktu, hatta öğrenciler yataklarındaydı. Ben yukarı çıktıktan 5 dakika sonra aşağıdan yatakhanelere gaz kokusu gelmeye başladı ve hemen ardından çok şiddetli bir patlama meydana geldi. 5 arkadaşımla birlikte patlamadan sonra binanın ayakta kalan kısmındaydık. Zemin kattan yukarı doğru çıkan alevleri çok yakımızda hissettik. kapıyı açtığımızda binanın yarısının yıkıldığını ve sadece bizim bulunduğumuz bölümün ayakta kaldığını gördük. Üzerime iki tahta parçası devrilmişti. Bağırarak yardım istedim. Yardıma gelenler beni kurtardı.” 
    Çevre sakinleri ve belediyede çalışan bazı görevliler, yurt binasında tüp bulunmadığını, gazla çalışan bir tesisatın kurulu olduğunu söyledi.
            
    Diyanete bağlı değil

    Devlet Bakanı Sait Yazıcıoğlu, Konya’da patlama sonucu çöken özel bir Kuran kursuna ait yurt binasının, Diyanet İşleri Başkanlığı ile hiçbir organik ilgisinin olmadığı açıkladı. Yazıcıoğlu, bir gazetecinin yurt binasının “kaçak” olup olmadığını sorması üzerine bu konu hakkında henüz bir bilgi sahibi olmadığını, bazı yurtların derneklere ait olabildiğini ifade etti. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kursu olmadığının altını çizen Yazıcıoğlu, denetim mekanizmalarının olduğunu sözlerine ekledi. 

    Baykal: Konunun takipçisi olacağız
    CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, yurt binasının çökmesi sonucu 16 öğrencinin hayatını kaybettiği Konya’nın Taşkent ilçesine bağlı Balcılar beldesinde, CHP heyetinin incelemelerde bulunacağını söyledi. Baykal, sorumlulardan hesap sorulması için olayın takipçisi olacaklarını ifade etti.
    Baykal, Konya Valisi Osman Aydın’ı arayarak, yurt binasının çökmesi sonucunda 16 öğrencinin yaşamını yitirmesi, 30’a yakınının da yaralanmasından duyduğu üzüntüyü iletti. Can kaybının artmaması dileğiyle yaşamını yitirenlere rahmet, yaralılara da acil şifalar dileyen Baykal, Vali Aydın’ın şahsında çocuklarını kaybeden ailelere, Konyalılar’a ve eğitim camiasına da başsağlığı dileklerini iletti.

    Baykal, Konya Milletvekili Atilla Kart Başkanlığındaki CHP heyetinin de Konya’da incelemeler yapacağını, çocuklarını yitiren aileler dahil, ilgili ve yetkililerle görüşeceğini belirtti. Baykal, CHP heyetinin hazırlayacağı rapordan sonra yurt binasının çöküşünü, bu çöküşün arkasındaki somut durumu, sorunları çok ayrıntılı olarak ele alıp değerlendireceklerini, sorumlulardan mutlaka hesap sorulması için olayın takipçisi olacaklarını söyledi.

     
    CHP’li vekil Başbakan’a sordu: Yurt hangi vakıfa ait

    CHP İzmir Milletvekili Ahmet Ersin, çöken yurt binası ile ilgili bir soru önergesi vererek konuyu TBMM gündemine taşıdı. Ersin, kaçak olarak yapıldığını iddia ettiği bir vakfa ait olan ve yaşları 12-16 arasında kızların kaldığı yatılı Kuran kursunda meydana gelen patlamaya değinerek, TCK’nın 263. maddesinin Ak Parti tarafından değiştirildiğini, “kaçak Kuran kursu açanlara verilecek cezaların hafifletildiğini savundu. Ersin, bu değişikliğin yasa dışı kurs ve eğitim kurumu açanları özendirdiğini kaydederek Başbakan Erdoğan’a, kaçak olarak nitelendirdiği Kuran kursunun hangi vakfa ait olduğunu sordu. Ersin, “Bu Kuran kursunun kaçak olduğu bilindiği halde, yasal tatbikat yapmayan vali, kaymakam ve müftü hakkında soruşturma açtıracak mısınız? Vali, kaymakam ve müftü görevden alınacak mı?” diye sordu.

  • Irak Çalışma Grubu ve emperyalizmin Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmesi

    Irak Çalışma Grubu ve emperyalizmin Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmesi

    Milli Gazete – 23.12.2006
     

    Amerika’nın derin devletini temsil eden James Baker ve Lee Hamilton önderliğinde Irak’ta yapılan yanlışlıkların düzeltilmesini içeren Irak Çalışma Grubu Raporu(1) 6 Aralık günü Washington’da açıklandı(2). Bu rapor, genel bağlamda Irak’ta işlerin yolunda gitmediğini, bu yüzden bazı değişikliklerin yapılması gerektiğini içeren bir anlayış ile hazırlandıysa da, planda Bush yonetimi ile amaçlanan nokta arasında hiçbir farkın olmadığı gözden kaçan en önemli ayrıntı olsa gerek. Bush’un Irak planı ile Baker/Hamilton önderliğindeki çalışma grubu raporu arasındaki tek fark, amaca ulaşılması için farklı yolların tercih edilmiş olması.

    Irak Çalışma Grubu; Virginia senatoru ve senato askeri komisyon üyesi John Warner’in öncülüğünde 15 Mart 2006 tarihinde ABD senatosunda Demokrat ve Cumhuriyetçilerin desteği ile kuruldu. Çalışma Grubu raporunu yazarken, Bush ve Dick Cheney de dahil olmak üzere, yüzün üzerinde Amerikalı ve diğer ülkelerden milletvekili, asker, elçi, gazeteci, din ve bilim adamları ile görüştüler(3).

    Raporu analiz etmeden önce, bu raporu hazırlayan grubun sadece Baker ve Hamilton’dan ibaret olmadığını, çok daha geniş bir katılımı içerdiğini gözden kaçırmamakta fayda var. Çünkü raporu hazırlayanlar ile “demokrasi” adı altında Irak ve Ortadoğu’yu işgal planına destek verenlerin aynı kişiler olduğunu unutmamak gerekiyor. Baker/Hamilton’ın Irak Çalışma Grubu aslında on kişilik bir ana gruptan oluşmaktadır. Bu grubun üyeleri James Baker ve Lee Hamilton’ın dışında, geri kalan sekiz kişi şunlardır: Musevi asıllı eski ABD Dışisleri Bakanı, Yahudi soykırımından zarar görenlerin sigorta şirketleri tarafından maddi zararlarının karşılanması için oluşturulan şirketin başkanı olan(4), çesitli petrol şirketlerinde ve Dick Cheney’in Haliburton şirketinde de çalışmış bulunan Lawrence S. Eagleburger(5), Clinton’ın danışmanlarından Lazard finansal danışmanlık şirketinin(6) başkanı Vernon E. Jordan, Reagan dönemi Adalet Bakanı Edwin Meese, Amerikan Yüksek Mahkemesi üyesi Sandra Day O’Connor, Beyaz Saray eski Yönetim Müdürü Leon E. Panetta, ABD eski Savunma Bakanı William J. Perry(7), eski Virginia Valisi ve Senatörü Charles S. Robb ve eski Wyoming Senatörü Alan K. Simpson. 

    Irak Çalışma Grubu sadece bu on kişilik ana yönetim komitesinden oluşmamaktadır. Çalışma Grubu 44 uzmanın bulunduğu dört ayrı alt grup tarafından da desteklenmiştir. Bu gruplar sırasıyla ekonomi ve yeniden yapılandırma (Economy and Reconstruction); asker ve güvenlik (Military and Security); siyasi gelişme (Political Development) ve stratejik çevreden (Strategic Enviornment) oluşmaktadır(8).

    Rapor niçin yazıldı?

    Bu çalışma grupları içinde yer alan, Bush yönetiminin başlattığı Irak savaşını destekleyen bazı isimler aslında bu raporun perde arkasını yansıtması açısından önemlidir. Bu isimlerden bazıları şunlardır: Irak savaşının Washington’daki en büyük destekçisi olan muhafazakar Musevi düşünce kuruluşlarından Washington Enstitüsü’nden Michael Eisenstadt ve Jeffrey A. White; Irak savaşının merkezi konumundaki neoconların yönetiminde bulunan American Enterprise Enstitüsünden eski CIA “İslam uzmanı” Reuel Marc Gerecht; Irak savaşını destekleyenlerden Ulusal Savunma Universitesinden Phebe A. Marr ve Judith S. Yaphe; Rand şirketinin eski baskanı Bruce Hoffman.  

    Aslında raporu hazırlayan 44 uzmandan kaç tanesinin Irak savaşını desteklediği göz önüne alınırsa, bu raporun ne kadar Irak veya Amerikan halkının çıkarlarına hizmet ettiği daha iyi anlaşılabilir. Amerika’da yaklaşan 2008 başkanlık seçimleri öncesi, kendilerini Irak çıkmazından Bush yönetimine karşı gelerek temizleyebileceklerini zannedenlerden oluşan bu grubun hazırladığı rapor, iç politika unsuru olarak 2008 seçimleri öncesinde kullanılacak bir seçim malzemesinden öteye geçemez. Savunma Bakanı Rumsfield’in de belirttigi gibi, bu rapordaki bütün opsiyonlar zaten ABD Savunma Bakanlığı tarafından ayrıntıları ile incelenmiştir.

    Eğer bu raporu yazanlar Irak savaşına destek verenler ise, “o zaman rapor niçin yazılmıştır” sorusu akla gelmektedir. İşte bu sorunun yanıtı da Irak’ta işlerin iyi gitmemesi ile 2008 seçimleri öncesi, kendilerini, daha evvel destekledikleri Bush yönetimine mesafeli ve eleştirel göstererek bu büyük emperyalist bataklıktan kurtarabileceklerini zannederek raporu yazanlar aslında kısa vadeli çıkarların arkasına saklanarak ne Irak halkını, ne de yüzde 12.6’si fakirlik sınırının altında(9) yaşayan Amerikan halkını düşünenlerdir. Bu gruplar, Washington’da düşünce kuruluşlarında ve Amerikan hükümetinde Cumhuriyetçi ve Demokrat yönetimlerin iş başına gelmesi ile sistemin musluğundan en fazla çıkar elde eden, bu maddi ve siyasi çıkarı kendi etnik, dinsel ve sınıf çıkarı için kullanan nüfusun geneline ise vatanseverlik nutukları atan elitsel uluslararası sermaye çetesidir.

    Irak Çalışma Grubunun hazırladığı Irak’ta ABD stratejisinin değişmesi gerektiği üzerine kurulu bu raporda(10), en büyük etik eksiklik, Amerikan işgali sonucu Irak’da ölenlerden bahsedilmemesidir. 84 sayfalık bu rapor; Değerlendirme (Assessment) ve İleriye Doğru Yeni Bir Yaklaşım (The Way Forward: A New Approach) başlıklı iki ana bölümden oluşmaktadır.

    Raporun “Değerlendirme” başlıklı ilk bölümünde Irak’taki durumu özetleyen bir yaklaşım ile güvenlik, siyaset, ekonomi, ve uluslararası destek “analiz” bölümlerinde genel bir sunuş yapılmıştır. Bu bölümün “Irak’ta devam eden düşüşün sonuçları” başlıklı bölümünde ise Irak’taki gidişatın Amerikan çıkarlarına zarar verdiği tezi çeşitli örnekler verilerek uzun vadede daha da zararlı olabileceği konusu işlenmektedir. Değerlendirme” bölümün “Irak’ta bazı alternatifler” (Some Alternative Courses in Iraq) başlıklı çalışmasında dört ayrı tavsiyede bulunulmuştur: Acil çekilme, Staying the course [Mevcut durumu sürdürme. KŞ], Irak’a daha fazla asker ve üç ayrı bölgeden vazgeçilmesi konuları işlenmiştir. “Değerlendirme“nin son bölümü ise “Amaçlarımıza Ulaşmak” (Achieving Our Goals) konusu ayrıntılarıyla işlenmektedir.  

    Irak Çalışma Grubu’nun hazırladığı bu raporun “İleriye Doğru: Yeni Bir Yaklaşım” (The Way Forward: A New Approach) başlıklı ikinci bölümü ise iki ana alt bölümden oluşmaktadır: Dış Yaklaşım: Ulusararası İşbirliğinin Yeniden Oluşturulması (The External Approach: Building an International Consensus) ve Irak İçi Yaklaşım: Iraklılara Yardım (The Internal Approach: Helping Iraqis Help Themselves).Raporun İleriye Doğru: Yeni Bir Yaklaşım” bölümü ise dört ayrı alt başlıkta toplanmıştır. Bu bölümde daha çok ABD’nin Irak’taki stratejisinin değişmesi için yapılması gerekenler alt başlıklar halinde sıralanmıştır.

    Aslında rapor genel bağlamda Irak savaşını başlatan Bush/Cheney ve neocon politikalarından ve stratejisinden farklı olmamakla birlikte, Irak konusunda Uluslararası ve bölgesel işbirliğinin ve desteğin arttırılmasının ABD’nin uzun vadedeki ulusal çıkarlarına faydası olacağı tezi ile ön plana çıkmakta, sanki genel politikadan farklı bir yol  çiziyormuş veya öneriyormuş izlenimi doğurmaktadır. Oysa tavsiye edilen bütün öneri ve çalışmalar Pentagon’daki Rumsfield yönetimi ve askerler tarafından zaten üzerinde konuşulmuş ve tartışılmış konulardan oluşmaktadır.

    Raporda Türkiye açısından yeni bir husus olmamakla birlikte, bu raporda Türkiye çok düşük bağlamda 8 ayrı sayfada ufak notlar ile incelenmiştir. Bu yaklaşım tarzının aslında Türkiye’nin Irak konusunda ne kadar dikkate alındığının güzel bir örneklemi olarak algılanabilir. Çalışma grubu Türkiye ile ilgili konuda da Washington elçisi Nabi Şensoy ile de bir görüşme yapmıştır. Raporun 26. sayfasında Türkiye’nin Irak politikasının Irak’taki Kürt milliyetciliğini pasifize etme üzerine kurulduğunu, fakat bunun yanında da Irak Kürdistan’ında Türk şirketlerin yaptığı yatırımların Türk/Kürt işbirliğini artttırdığından bahsedilmektedir. Türkiye’nin Irak’ta bulunan Türkmenleri desteklemesinin Kerkük’ün Irak Kürdistan’ına katılmasını engelleyici siyasi bir malzeme olarak kullandığı görüşüne yer verilmektedir. Ana hatları ile doğru olarak kabul edilebilecek olan Türkiye’nin bu siyasi “stratejisi” ne yazık ki Ankara’yı eline geçirmiş, Irak’a bakışı ancak PKK ve Kürt milliyetciliği ile sınırlı, Türkmenleri Irak’a “göç etmiş işçiler” olarak gören bir zihniyet tarafından idare edildiğinden başarısızlığa mahkumdur. Her ne kadar Mesut Barzani raporu eleştirerek(11),  bu raporun gerçekçi olmadığını iddia etse de, rapor özünde her ne kadar Bağdat’ı merkez içeren ve bölgesel otonomileri merkeze bağlayan bir yapıda da olsa, uzun vadede bölgesel özerklikler ile var olan bağımsız Kürdistan fikrine karşı bir tavır sergilememektedir. Zaten Birinci Körfez Savaşı ile oluşmuş Kuzey Irak bölgesel hükümeti bu aşamadan sonra Bağdat’a bağlanmayı içeren hiçbir planı kabul edemez.

    Barzani ve Kürt siyasiler ne yazık ki Ankara’da bulunan devekuşlarından daha entellektüel ve dünyada gelişen global siyaseti daha iyi özümsemiş ve anlayabilen, küreselleşme ile gelişen ve değişen siyasete daha kıvrak ve ulusalcı bir zihniyet ile yanıt veren ve strateji oluşturan bir Kürt siyasi entelijensyası oluşturduklarından başarı şansları Ankara’ya nazaran daha fazladır. Ankara, Çankaya ile Dışışleri bürokrasisi arasında 1940’larda kalmış bir siyasi yapı ile 21. yüzyıldaki siyasi gelişmelere yanıt verecek bir durumda değildir. İste bu siyasi çıkmazın negatif sonucu ise uzun vadede Türkiye’nin bölünmesi ile noktalanabilir.

    Raporun 31’inci sayfasında belirtildiği üzere, raporu yazanların, George W. Bush ile Irak’taki Amerikan çıkarları konusunda aynı görüşleri paylaştıklarını açıklıkla dile getirmeleri, aslında raporun bir itiraftan öte, bir samimiyet göstergesi olduğunu ortaya koymuştur. Yine raporda belirtildiği üzere, her ay Irak’ta yüzün üzerinde Amerikan askeri ölmekte ve ABD her hafta Irak’a iki milyar dolar harcamaktadır. Bu rapor ile değişimi isteyenler, aslında bu iki önemli noktanın değişmesini istemektedirler.

    79 adet tavsiyenin sonuç bölümünde sunulduğu raporda, aslında yapılan tavsiyelerin bir çoğunun zaten ABD Savunma Bakanlığı ve hükümeti tarafından gözden geçirilen görüşler olduğunu unutmamakta fayda var. “Tavsiyeler”in “Petrol Sektörü” başlıklı bölümünün “Uzun Dönem” alt başlığında Irak’ın petrol zenginliği gözönüne alınarak, ülkede modern bir işletim tarzı oluşturacak kapitalist yönetim yapısına ait kişi ve kurumların oluşturulması için gerekli yardımların ABD tarafindan yapılması öngörülmektedir. Bu çalışmanın bir diğer ilgi çekici yönü ise Savunma Bakanı Donald Rumsfield’ın Pentagon’dan ayrılışı ile aynı döneme denk gelmesidir. Çalışma grubu ayrıca yeni Savunma Bakanı Robert Gates’e de çeşitli tavsiyelerde bulunurken, Gates’in de bu çalışma grubu içinde yer aldığı ve Gates’in görüşlerine de raporda yer verildiği belirtilmektedir.  

    Sonuç olarak; Baker ve Hamilton önderliğinde hazırlanan Irak Çalışma Grubu raporu esasında işgali haklı kılmakla birlikte, dünyada erozyona uğrayan Amerikan imajının yeni bir pazarlama stratejisi (New Marketing Strategy) ile piyasaya sürülmesi olarak algılanabilir. Fakat rapordaki en önemli ve yeni bir açılımı içeren nokta, ABD’de uzun süredir var olan İran ve Suriye ile ilişkilerin geliştirilmesi planını içeren bir yaklaşımın ilk defa bu kadar yüksek bağlamda konuşulmaya başlanmasıdır. Bu yeni yaklaşım, Türkiye’nin bölgedeki gücünü de kırmaya yönelik bir yapı ortaya çıkarabilir. Çünkü İran ve Suriye’nin bölgede güçlenmesi demek, Türkiye’nin “olmayan” gücünün zayıflaması olarak algılanabilir. Suriye ve İran, Irak’taki olumsuz gelişmelerden Türkiye kadar zarar görmeyeceklerdir. İran’ın, Irak’taki Şiilere olan yakınlığı ve politikası, Suriye’nin Filistin sorununda yeni açılımlar kazanarak yeni bir imaj oluşturma çabasında kazançları, Irak’taki kayıplarından daha fazladır. Zaten raporun 28. sayfasında Türkiye’nin bağımsız Kürdistan’ın ilanı ile Kuzey Irak’a asker gönderebileceği işlenmekte, oysa aynı yaklaşımı İran ve Suriye’nin gösterebileceği tezi işlenmemiştir. Bu rapor bazı kesimler tarafından ABD’nin Irak’tan çekilmesinin başlangıcı olarak algılanması, aslında yanıltıcı bir görüş açısıdır, çünkü dünyanın en büyük elçiliği(12) olan ABD’nin Bağdat elçiliği, 21 binası ve binden fazla çalışanı ile 2007 Haziran ayında açılmayı beklemektedir.

     

    DİPNOTLAR

    1- Irak Çalışma Grubu Raporu 

    2-

    3- The Iraq Study Groups Report, sayfa 64.

    4- The International Commission on Holocaust-Era Insurance Claims 

    5- Lawrence S. Eagleburger: Former U.S. Secretary of State Chairman, International Commission on Holocaust Era Insurance Claims. Lawrence S. Eagleburger served as the 62nd U.S. Secretary of State under President George H.W. Bush.

    6-

    7- William J. Perry’in biyografisi için şu an bulunduğu Stanford Üniversitesi’ne bağlı Hoover İnstitüsü internet sayfasından daha ayrıntılı bilgi alınabilir:

    8-

    9- Census Bureau Report, Income, Poverty and Health Insurance Coverage in the United States: 2005, August 2006.  

    10- Irak Çalışma Grubu’nun hazırladığı bu raporu şu sayfadan okuyabilirsiniz: 

    11- Massoud Barzani says the US Iraq Study Group report is “unrealistic and inappropriate” Kurds brand report ‘unrealistic’ BBC December 8 2006.

    12- Giant U.S. embassy rising in Baghdad, USA Today, April 19, 2006.

     

  • Türkiye’ye seyahat eden Ermenilerin “kötü muamele” gördükleri

    Türkiye’ye seyahat eden Ermenilerin “kötü muamele” gördükleri

     

    Sayın Sivil Toplum Kuruluşları temsilcileri, 

    Kölner-Stadt Anzeiger gazetesinin 14.07.2008 tarihli sayısında Helmut Frangenberg imzasıyla çıkan haberde, Köln Ermeni Cemaati Başkanı Minu Nikpay’ın Almanya’daki entegrasyona ve Türk Sivil Toplum Kuruluşlarına ilişkin ifadelerinin yanısıra, Türkiye’ye seyahat eden Ermenilerin “kötü muamele” gördükleri yönündeki iddiaları ile sözde “Ermeni” soykırımına ilişkin savlarına yer verilmektedir. Bir örneği ekte sunulan sözkonusu haberin çevirisi birinci maddede, Köln Ermeni cemaatine ilişkin olarak haberin altında yer alan ve sözde “Ermeni soykırımına” ilişkin ifadelerin bulunduğu bilgi notunun özet çevirisi ise ikinci maddede sunulmuştur. 

    “””

    1.”Burası Türkiye’dir 

    “Hükümetin, entegrasyonun sadece İslami kuruluşlar üzerinden yürütülebileceğini düşünmesi korkunçtur.” Ermeni cemaati üyeleri buna benzer açık ve net ifadeler kullanarak, Türk kökenli Müslümanların egemenliğinde bulunan İslami birliklerin zihniyetine ilişkin olarak sürdürülmekte olan güncel tartışmaya karıştılar. “Türk Milliyetçiliği “mainstream”dir” diyen Köln Ermeni Cemaati Başkanı Minu Nikpay, Türk tarihine yönelik olarak sergilenen yaklaşımın bu konuda bir ölçek olduğunu, Almanya Türk Toplumu veya Alevi Cemaati gibi ılımlı sayılan birliklerin bile örgüt olarak, Türklerin 1914 yılında yaşanan “Ermeni soykırımındaki” sorumluluğunu tanıyamadıklarını belirtti. Almanya’daki Türk milliyetçiliğinin güçleneceği endişesini taşıyan Nikpay, “Türk televizyonları Almanya’ya Batı karşıtı aşırı milliyetçilik ve propaganda naklediyor. Bunun sonu nereye varacak.” diyor. Türkler tarafından yönetilen İslami birliklerin özel bir sorumluluk taşıdığını düşünen Köln Ermeni Cemaati Yönetim Kurulu üyesi Madlen Vartian, “Türklerin çoğu siyasetle ilgilenmiyor. Birlikler yeniden millileştirme faaliyetlerinde bulunuyor.” diyor. 

    Kilisenin duvarlarına yapılan karalamalardan ve Türkiye’ye seyahat eden cemaat üyelerinin maruz kaldıkları hakaret ve kötü davranışlardan söz eden Nikpay, her radikalleşmeyi burada anında hissettiklerini, Ermeni cemaatinin varlığının bile bazı çevreler için provokasyon anlamına geldiğini, milliyetçilerin düşmanlara ihtiyaç duyduğunu ve Ermenilerin de Türkiye için bir numaralı devlet düşmanı olduğunu ifade ediyor.

     

    “Sünni Müslüman olsak bize daha fazla kulak verirler. Bu aralar siyasetçiler Hıristiyanlardan ziyade Müslümanlarla ilgileniyorlar.” diyor.  

    Örneğin Köln Büyükşehir Belediye Başkanı Fritz Schramma tarafından hayata geçirilen Dinler Meclisi’nde yapılan tartışmalarda, Türkiye’de yaşanan ihtilafların Almanya’daki entegrasyonla ilgili tartışmaları etkilememesi gerektiği şeklindeki görüşlerin sürekli olarak dile getirildiğini söyleyen Nikpay, “Saçmalık. Burası Türkiye’dir.” diyor. İdeolojik bakımdan etki altına alma ve propaganda faaliyetlerine bir de Almanya’daki birliklerin Türkiye’den bağımsız hareket etme kabiliyetlerinin bulunmamasının eklendiğini belirten Nikpay, “insanın kendi kimlikleriyle eleştirel bir şekilde yüzleşmesi de entegrasyonun bir parçasıdır. Bu gerçekleşmediği sürece Alman siyaseti göçmenleri ve özellikle çocuklarını yanlış etkilerden korumalıdır.” diyor.” 

    2.”Ermeni kimliği, sürekli hayatta kalma mücadelesi tarafından şekillendirilmektedir. Yakın tarihlerindeki belirleyici olay ise Anadolu’dan kanlı bir şekilde sürülmeleridir. 24 Nisan 1915 tarihi Osmanlı İmparatorluğunda yaşanan “soykırımı” hatırlamak amacıyla her yıl anılmakta olup, dindarlar için dini bayramlara benzer bir önem taşımaktadır. Türkiye soykırımı inkar etmektedir.” 

    “””

    Bilgi edinmeniz rica olunur.

  • Tehditler etkili oldu, AKP kapatılmadı

    Tehditler etkili oldu, AKP kapatılmadı

    Tehditler etkili oldu, AKP kapatılmadı

    Mustafa Nevruz SINACI

    Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç AKP kararını açıklarken ne kadar gergin, sıkıntılı ve adeta psikolojik bir travma geçirir gibiydi. Hiç dikkat ettiniz mi?

    Değilse o anı gözünüzün önüne bir getirin.

    Sonra, açıklama yapılacak diye çağrı yapılan medyanın bekletilme süresini de dikkate alın. Haşim Kılıç’ın karara ilişkin esas açıklamaya geçmeden önceki sunuş konuşmasını da tekrar-tekrar ve satır-satır inceleyin lütfen!..

    Derken bizim dava sürecinde yazdığımız makaleleri aklınıza getirin.

    Hani sürekli olarak ne demiştik? Biz ne düşünüyorduk?:

    “Dava sürecinde vaki etkileme tasarruf ve teşebbüsleri had safhadadır.

    İçeriden ve dışarıdan herkes, sürekli tavsiye, telkin, yorum, yönlendirme, baskı, tehdit; Yasa, ahlâk, hukuk ve sıra dışı müdahalelerde bulunuyor. Öyle ki, başta küstah AB ve ABD odaklı haber kaynakları ile etkili ve yetkili isimler adeta şantaj içeren, ikaz-tembih ve ucu tehdide varan söylemlerden kaçınmıyor, bir yerlerden aldıkları cesaretle olsa gerek “derdest davaya”, Anayasa Mahkemesine ve Türk Yargıçlarına meydan okuyorlar.

    TCK, CMUK, MK ve Anayasa’nın amir hükümlerine rağmen bu çirkin müdahale ve saldırılara müdahale yok! Takibat, inceleme, soruşturma, sorgu-sual, men-i müdahale, tekzip, yayın durdurma ve yargıya taşıma teşebbüsü yok! Olacak şey değil. Bu ne aymazlık? Hani hak, hukuk, adalet kavramı, insan hakları ve demokrasi? Rejimin bu güne değin herkese amansızca uygulanan kurallarına ne oldu?

    Haydi, yasama ve yürütme olaya taraf. Peki, yargı niçin bu kadar ilgisiz ve duyarsız?

    SEBEP: Bana göre bir tek şey olabilir.

    O’DA ŞU : BİR OYUN OYNANIYOR!…”

    Şimdi, yorumu sizlere ait olmak üzere bazı bilgi-belge ve anekdotlar vereyim:

    19.6.2008 tarihli İBDA-C (İslami Büyük Doğu Akıncıları) yayın organı BARAN dergisinde son derece basit ve herkes tarafından anlaşılabilir bir açıklama: “Büyük Ortadoğu Projesi İslami argümanlı olup, ancak İslam’ı bilenler tarafından yürütülebilecek bir projedir.”

    Yani emperyalizmin ağababaları ABD ve AB’nin “24 İslam ülkesinin rejimlerini ve sınırlarını değiştirme” kalkışması. BOP kod adlı Haçlı Seferi, Müslümanları yozlaştırma ve  çürütme temeli üzerine hazırlanmış; Türkiye’nin desteği alınmadan uygulanması imkânsız bir ütopya” Menfur projenin yürütülebilmesi için, Türkiye’nin başında hem İslami söylemi haiz, hem de ABD işbirlikçisi, “Ilımlı İslam” (Yani Amerika’nın çıkarlarına aykırı olmayacak şekilde deforme edilmiş) modelini Ortadoğu’daki İslâm ülkelerine ihraç ederek oralarda ABD sömürgesi kul-köle rejimler kurulmasını temine yardımcı bir Eş başkan gerekli..

    Ya AB-ABD gazeteleri ne demişlerdi?

    Financial Times: “AKP kapatılırsa bombaları patlatır kaos çıkarırız; (işte fail) Türkiye ulusal felaketin eşiğinde, İstanbul’da patlayan bombalar, kapatma davasının görüşülmeye başlamasına denk düştü, Türkiye’nin modernitesi ve yakın geleceği tehlikede, AKP’nin  kapatılması, Gül ve Erdoğan’a siyaset yasağı getirilmesi seçmenlere yönelik yargı darbesi  anlamına gelir, AKP davası, halktan büyük yetki alan başarılı Neo İslamcı bir parti tarafından tehdit edilmiş hisseden askeri, bürokratik ve yargı elitinin kumarıdır

    The Daily Telegraph: Bu, geçmişte ordunun silahlı gücü ile kuvvetlendirilen laik elitin kudretini gösteriyor, meselelerin generaller yerine mahkeme tarafından çözümü daha iyi.

    The İndependent: Köşe yazarı Adrian Hamilton: Eğer seçilmiş hükümet kaybederse, hepimiz bunun sonuçlarının kurbanı olacağız. Türkiye hükümetsiz kalabilir, İstanbul’daki bombalamalar, AKP’nin kapatılmasını izleyebilecek şiddetin bir örneği. Ümraniye olayları dikkat çekici, Türk devletinin geleceği söz konusu..”

    AB-D gazetelerinin 31 Temmuz manşetleri de çok manidar:

    “Türkiye felâketin eşiğinden döndü!..” Dedim ya, yorum sizin!…

     

    Dava bitti, borsa fırladı, yola ve “düzen’e” devam!

    Mustafa Nevruz SINACI

                Eğer Anayasa Mahkemesi (yargı) önümüzdeki süreçte terör ve tedhiş örgütüne alenen destek veren politik örgütü temelli kapatmaz; Yeni vakıflar yasa tasarısını tümüyle reddetmez; Başta İP olmak üzere; Ümraniye soruşturmasıyla doğrudan veya dolaylı ilgili (bulaşık) malum partileri ayıklamaz ve siyasetin önünü temelli açmazsa durum kötü ve çok vahim demektir.

                Sağlıklı, akılcı ve bilinçli bir tespitle; BU hükümeti döneminde yükselen kutuplar arası çıkar-ikbal çatışmasının eseri olan kapatma davası, aslında ibrenin gösterdiği gibi sonuçlandı; malumun ilânı, beklenir karar, ihtar ve parasal kısıtlama…

                Gerçekte mahkeme de görülen dava siyasi güçlerin bir iktidar hesaplaşmasıydı.

    Yoksa, tarihi tabanı laiklik üzerine kurulu, inancı; İnsan Hakları, adalet, hak-hukuk ve gerçek demokrasi kavramları üzerine müesses TC ve halkın bu istikamette bir derdi-sorunu olduğu için değil!.. Aslında kamu vicdanı, fiili durum, medeni siyaset ve yaşam biçimindeki objektif göstergelere bakılır, işin aslına erilir ve köklerine inilirse, Türkiye de çok büyük bir “lâiklik sorunu” olduğu bütün açıklığı, çıplaklığı, şeamet ve vahameti ile görülür.

    İŞİN DOĞRUSU

    Oyun, düzen, şer, şeytanlık, ikbal ve çıkar peşinde koşan umursuz, onursuz ve şuursuz varlıkların “kurnazca-dessasça” dile getirdikleri gibi sorun gerçektende ülkede lâikten eser olmayışıdır. Nasıl yani? Diyeceksiniz… Şöyle ki; Ülkemizde bodrum katları dâhil rahatça havra ve kilise açılabiliyor, mescit ve camiler tartışma konusu oluyor. AB ve ABD’nin bütün askeri karargâhlarında kilise var, şu dibimizdeki merkez komutanlıkları ve sayıları binleri bulan askeri lojmanlarda cami yok. NATO’nun bütün ordularında “resmi din subayı” sınıfı mevcut, bizde tabur imamları bile mülga!.. Lozan Antlaşmasına göre Müslümanlar asli-gayri Müslimler tali unsur (azınlık) olmalarına rağmen; Azınlıklar, asıl unsurdan daha geniş bir ayin, giyim, yaşam, ibadet ve dini icraat imkânına sahipler.

    Örneğin: Masonluk uluslar arası bir İbrani tarikatıdır. Tapınak şövalyeleri ve misyoner örgütleri de dini. Üstelik temelden bozuk, vahiy kaynaklarına muhalif, muharref (deforme, yoz, çürük ve orijinini kaybetmiş) olmasına rağmen kanunen serbest; Diğer tarafta Türk ve İslâm kültürünün evrensel zenginliği, enginliği ve derinliğinin; İnsani barış, anlayış, hoşgörü, namuslu-dürüst-temiz, üretici-yaratıcı toplumun temel dinamikleri olan tasavvuf kurumları hukuken yasak, istismarcıların elinde ve hakikatte muattal!…

    Bilumum Yahudi, Hıristiyan ve mason rituelleri serbest, üstelik okul, üniversite ve resmi daireler dâhil hayatın her alanına girmiş durumda. Lâkin başörtüsüne geçit yok. Cumhurbaşkanlığı, Orduevleri ve nice resmi kurum ve kuruluşlarda Hıristiyanlığın kutsal (!) kırmızı şarabı içilir; Papalığa gidilir, papa ülkede konuk edilir, İsrail’de başa dinsel kep takılır, ağlama duvarı ziyaret edilir. Lozan ve laiklik uyarı serbest olması gereken İslâmi örf, adet, askere hac ve aleni ibadet (peygamber ocağına) hoş görülmez. Daha neler, neler…  

    ŞU HALE NAZARAN           

    İddiacıların ileri sürdüğü anlamda laiklikle hiçbir sorunu olmayan bir ülke ve resmi düzende “laiklik karşıtı güç odağı” gibi akıl, hukuk ve gerçek dışı bir nitelemeyi dava konusu yapıp, siyaseten zaafa uğramış teşekkül istismar edilerek zoraki baskı yaratmak hiç namuslu olmadı. Her halde maksat bu suretle kafaları karıştırmak, “Ümraniye” soruşturması ile doğal olarak başlayan “Temiz toplum, temiz devlet, temiz hükümet” sürecini sinsice sabote etmek, oligark, gladyo ve kriptoların yalan-talan, anarşi, terör-tedhiş, soygun ve vurgunlarını örtmek, akıbetlerini önlemek ve “AB’ye bağlanma” çalışmalarını hızlandırmak olmalıdır.

                Belki bu nedenle, AB-D ve TUSİAD gibi düzenin belirleyici aktörleri kapatmayı asla istemiyorlar, çatışma ve gerginlikleri tasvip etmediklerini aleni tehdit ve uyarılarla dile getirip uzlaşma çağrısı yapmıyorlar mıydı?             Şimdi Cemil Çiçek’in terör odaklarına lojistik destek sağlayan yardım-yataklık unsuru devletler hakkında söylediklerini hatırlayın, dava, borsa, yol, düzen ve müteakip Anayasa Mahkemesi kararlarının önemini bu bağlamda düşünün!.

     

    Kapatma davası, Cumhuriyet ve Demokrasi

                Mustafa Nevruz SINACI

                Kararın açıklandığı saatlerden bu yana en çok söylenen söz: “Demokrasi kazandı”

                Bırakın Allah aşkına şu geveze çaçaronlar, prototipler, sulta ve saltanat uşakları ile parti sahiplerinin maaşlı memurlarını. İstisnasız hepsi apaçık yalan söylüyor, sıfır numara yağcılık, yalakalık ve dalkavuklukla polemik yaratmak istiyorlar.

                Üstelik bunlar Cumhuriyet ve demokrasinin ne anlama geldiğini bile bilmiyorlar.

                Cumhuriyet: Milletin egemenliğini kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için bizzat seçtiği millet-vekilleri aracılığıyla kullandığı devlet biçimi. (TDK, Sözlük, s: 263) Devlet reisi, millet veya Millet Meclisi tarafından seçilen hükümetlerin halkı; Adalet, hukuk, hikmet, meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibaret meşruiyetle idare usulüdür. (Yeni Lügat, Abdullah Yeğin-s: 88) Demokrasi: Halk egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi, el erk’i, demokratlık, (TDK, Türkçe Sözlük, s: 353) Ekseriyet, hak, adalet, kanun, kaide ve eşitlik fikrinin hakim olduğu hükümet biçimi. (Büyük Lügat, s: 102)

                Adalet bilimi, Tarih ve hukuk sosyolojisinde yer alan tanım:

                Cumhuriyet: Cem, cumhur, cum’a, cemaat ve cemahiriye’den tevarüs etmiş, İslâm kültürü ve Türk medeniyetinin “medeni siyaset” kavramına dayanan çok özlü bir terimdir. Kök olarak medeni bir tolumun aralarından en bilge, onur-erdem, beka ve basiret sahibi, ilim, irfan ve kelam sahibi insan-ı kâmilleri seçerek şura’yı oluşturması ve milletin hak, adalet, hukuk ve hikmetle yönetiminin temin ve tedviri (sağlanması-yürütülmesi) anlamına gelir.

                Demokrasi ise, yaradılışa (fıtrata) uygun kural ve kaidelerin tam bir bilimsel standart, norm, ilke ve kriterler bütünü çerçevesinde tavizsiz ve ivazsız olarak uygulandığı; Milletin tam bir eşitlik içinde huzur, güven, emniyet, adalet ahlakı, refah, zenginlik ve mutluluğunun sağlandığı; Kurallara mutlaka uyulduğu, uymayanların uyarıldığı, suç sebep ve unsurlarının yok edildiği, buna rağmen suç işleyenlerin devlet tarafından tutuklanarak adalet cihazınca cezalandırıldığı; Anarşi, terör ve tedhişin kesin olarak önlenerek amillerinin ortadan kaldırıldığı; Binnetice, “Millet iradesinin devlet idaresinde hakim kılındığı”; Bilimsel ve doğrusal yönde gelişimini ikmal etmiş insani bir idare biçimidir.

                Türk inkılâbı ve inkılâbın temel ilkeleriyle örnekleyecek olursak: Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir; Cumhuriyet fazilettir, erdemdir. (Mustafa Kemal Atatürk)

                Yukarda açıklanan ve ilmi disiplin içinde tanımlanan orijin’e göre söyleyin bakalım:     

    Kapatma davası ile demokrasi arasında bir ilişki kurmak da mümkün mü?

    Elbette değildir. Çünkü genel kanaat, bu davada halkın iradesi ve meşru siyaset hakkının değil, bazı iç ve dış çıkar örgütleri, işleyen düzen ve çevrelerinin hükümet erki ile ilişkileri ve bu ilişkiler bağlamında, öteden beri (yasal ve yasa dışı) her türlü ve şeye rağmen sürdüre geldikleri çıkarlarının devam edip etmeyeceği konuşuluyordu diye düşünülmektedir. Bu yaklaşım ve düşünce tarzının yanlış olduğunun kanıtlanabilmesi için AKP ve hükümetinin bundan böyle yukarda vazedilen tanımlara standart, ilke, norm ve kriterlere uyması ve kendini uydurmasını bilmesidir. Aksi takdirde Cumhuriyet, adalet, hukuk ve demokrasi bütün usul ve unsurları ile çok ağır bir töhmet, şeamet ve şaibe altına girmiş olacaktır. Şu kertede bu karar bir uzlaşmayı göstermektedir, ancak bu durum geçicidir. Devletin nasıl yönetildiği bugün daha açık bir biçimde ortadadır. Halkın ezildiği, yoksullaştığı, iradesinin hiçe sayıldığı, bir bozuk düzenin her yanından şapır-şapır döküldüğü, gerçekte hak, adalet, hukuk ve demokrasi’ nin olmadığı çilekeş halkımız tarafından çok iyi görülmekte ve bilinmektedir. Millet neler olup bittiğinin farkındadır.

    Bundan böyle amaç: Gerçek anlamda laik, hür-hükümran, özgür ve bağımsız bir ülke, namuslu-dürüst demokrat-saydam devlet, mutlak adalet-hukuk, birbirinden bağımsız hakiki kuvvetler ayrılığı, her ne pahasına olursa olsun “Temiz Eller” harekâtının tamamlanması olmalı… Bu hesaplaşma ve özeleştiri sonucu demokrasi aşkı ve cumhuriyet güneşi tekrar doğarak kutsal insan unsurumuzun yüreği ve ülkemizin mübarek semalarında yükselmelidir.

  • Ermenistan’ın tavrında değişiklik yok

    Ermenistan’ın tavrında değişiklik yok

    YeniÇağ Gazetesi 1.8.2008

     

     

    Nalbantyan: Asla geri adım atmayız!..

    Ermenistan Dışişleri Bakanı Eduard Nalbantyan, 1915 olayları konusunda çalışması amacıyla kurulması düşünülen Türk-Ermeni ortak komisyonuyla ilgili olarak, sözde soykırımı iddialarından geri adım atmayacaklarını söyledi. Nalbantyan, maça davet ettiği Abdullah Gül’ün Erivan’a gelmesi durumunda sorunların karşılıklı olarak ele alınabileceğini söyledi.

    Ermenistan’ın tavrında değişiklik yok
    AKP hükümeti ile Ermenistan arasında gerçekleşen gizli görüşmelere rağmen Erivan yönetiminin tavrında bir değişiklik olmadı.Ermenistan Dışişleri Bakanı Eduard Nalbantyan, 1915 olayları konusunda “inkar politikasını cesaretlendirecek hiçbir adım atmayacaklarını” söyledi. Nalbantyan, düzenlediği basın toplantısında, Erivan’ın ortak komisyona katılmasını kabul ettiği yönündeki haberlere ilişkin sorular üzerine, “Bir kez daha dile getirmek ve vurgulamak isterim ki, Ermenistan yönetimi (1915 olaylarıyla ilgili) inkar politikasını güçlendireceği izlenimi veren hiçbir adım atmayacaktır” diye konuştu. Türkiye ile ilişkileri normalleştirmekten yana olduklarını söyleyen Nalbantyan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 6 Eylülde iki ülke milli futbol takımlarının karşılaşmasını izleme davetini kabul ederek Erivan’a geleceğini umduklarını kaydetti. Nalbantyan, Gül’ün Erivan’a gelmesi durumunda sorunların karşılıklı olarak ele alınabileceğini de söyledi. Merkezi Erivan’da bulunan Mediamax ajansının haberine göre, Gül’ün davet edilmesiyle Ermeni tarafının bir girişimde bulunduğunu ifade eden Nalbantyan, “Bu girişim uluslararası toplumda da olumlu değerlendirildi. Şimdi top Türk tarafında” dedi.

     

  • Halaçoğlu’nun yerine – TTK Başkanlığı’na tartışmalı isim

    Halaçoğlu’nun yerine – TTK Başkanlığı’na tartışmalı isim

    Vatan Gazetesi 1.8.2008

     

    İşte yeni TTK Başkanı

    Halaçoğlu’nun görevden alınmasından sonra yeni TTK Başkanı belli oldu
    Türk Tarih Kurumu (TTK) Başkanlığına, Polis
    Akademisi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Birinci getirildi.
    Yusuf Halaçoğlu’nun görevden alınmasıyla boşalan TTK başkanlığına getirilen Birinci’nin atanmasına ilişkin üçlü kararname, Resmi
    Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlandı

     

    Halaçoğlu’nun yerine Atatürk’e hakaret eden Atilla Yayla’ya destek veren bir isim geliyor
    Yusuf Halaçoğlu’nu görevden alan AKP hükümeti Türk Tarih Kurumu’nun başına tartışmalı bir ismi atamaya hazırlanıyor. Cumhuriyet’in haberine göre Fethullah Gülen’e yakınlığıyla bilinen Türkiye Yazarlar Birliği’nin yönetim kurulu üyeleri arasında yer alan Ali Birinci’yi kamuoyu, türbana özgürlük ve Atatürk’e hakaret eden Atilla Yayla’ya destek kampanyalarına verdiği imzayla tanıyor.
    Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’ndan boşalan Türk Tarih Kurumu Başkanlığı’na getirilmesi beklenen Polis Akademisi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Birinci ile ilgili ilginç ayrıntılar ortaya çıktı. Birinci’nin, AKP İzmir Gençlik Kolları panelinde yaptığı konuşmada, “Kemalizm ilerlemeden çok gerilemeye tekabül eder”, “Neden her yerde bu adamın (Atatürk) fotoğrafları var diye soracaklar” diyen ve büyük tepki çeken Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Atilla Yayla’ya destek çıktığı öğrenildi. Birinci’nin, Yayla’ya destek için imza toplayan 208 akademisyenden biri olduğu ortaya çıktı.
    Bir imza da başörtüsü için!
    Birinci’nin “Başörtüsüne özgürlük” kampanyasına da imza koyduğu öğrenildi. Birinci, üniversitelerde başörtüsünün serbest bırakılması için başlatılan kampanyaya katılan öğretim üyelerindendi. Kampanyanın duyurusunda “Her demokratik ülkede olduğu gibi üniversitelerimizde kılık-kıyafet serbestliğinin din, inanç, düşünce, ırk, grup ve cinsiyet ayrımı yapılmaksızın bütün öğrencilere tanınması gereğine inanıyoruz” denilmişti.
    Birinci’nin bir diğer özelliği ise Fethullah Gülen’e yakınlığıyla bilinen Türkiye Yazarlar Birliği’nin yönetim kurulu üyeleri arasında yer alması. Birinci, bir süre önce Türkiye gazetesi yazarı tarihçi Yılmaz Öztuna’ya “Müverrih-i Maderzadın Fülannamesi” adlı kitabından intihal yaptığı gerekçesiyle dava açmıştı.
    Birinci’nin TTK Başkanlığı’na atanmasına ilişkin kararnamenin dün Köşk’e gönderildiği öğrenildi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Birinci ile yakın ilişkisinin olduğu, atamada sorun yaşanmayacağı belirtiliyor.
    ‘Görev süresi bitmişti’
    Devlet Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Halaçoğlu’nun görev süresi, 6 aylık son uzatmanın bittiği haziran ayı sonu itibarıyla tamamlanmıştır. Dolayısıyla söz konusu olan ‘görevden alma’ işlemi değildir” denildi. Açıklamada, Halaçoğlu’nun 15 yıldan bu yana görev süresinin her yıl uzatılması suretiyle TTK Başkanlığı’nda değerli çalışmalarda bulunduğu vurgulandı.
    Kimseye yakın değilim
    Prof. Dr. Ali Birinci, teklifi doğruladı. Prof. Birinci, “Atama yapılmadan konuşmam doğru olmaz. Özkök Paşa doğru söyledi, kasaptaki ete soğan doğramam” dedi. (Cumhuriyet – Hürriyet)

  • İşte o yazı ve korkularım endişelerim, umutlarım

    İşte o yazı ve korkularım endişelerim, umutlarım

    Reha Muhtar    [email protected] 31.07.2008
     vatan gazetesi
    Kapatma davasının açıldığı günkü yazımın mürekkebi kurumadı daha…
    O gün yazdığım her şey dün teker teker, madde madde çıktı…
    Daha doğrusu Anayasa Mahkemesi’nin son kararı “sanki benim vicdan muhasebemin bir yansıması…”

    O gün bu yazıyı yazdım, dava boyunca, elimi bu konuda kalemden uzak tuttum…

    Önce “davanın açıldığı günkü vicdan muhasebesi” yazısı…

    Sonra söyleceklerim “korkularım, endişelerim ve umutlarım” üzerine…

    ***

    Kapatma davası ve

    vicdan muhasebem!!!

    Hayatımda hiçbir siyasi partinin kapatılmasını istemedim… Hiçbir siyasi fikrin yok edilmesine gönlüm razı gelmedi…

    En sevmediğim fikirlerin bile susturulmasına karşı çıktım…

    Yargıtay Başsavcısı’nın AKP’nin “laikliğe aykırı fiillerin odağı” olduğu gerekçesiyle açtığı davanın bir farklı özelliği var…

    O da şu

    AKP herhangi bir siyasi parti değil bizzat iktidar…

    Yani onun yaptığı fiiller laikliğe aykırıysa, bu bir parti görüşü olmanın ötesinde bir hükümet görüşü oluyor…

    Yani boyutlar çok farklı…

    Yine de ben…

    Hayatımda siyasi partilerin kapatılmasına gönlüm hiç razı gelmedi…

    ***

    Ve fakat

    Yargıtay Başsavcısı’nın “laikliğe aykırı gördüğü fiiller” için benim vicdanım da birşeyler söylüyor…

    Fiiller şunlar:
    1) Hükümetin Danıştay’dan dönen içki yasağı “kırmızı sokak” projesi ve parti yetkililerinin söyledikleri…
    2) Bikini reklamlarına yasak iddiaları…

    3) AKP’li bazı belediyelerin içki yasağı ve kadınlara özel park yapması haberleri…

    4) İmam hatipli kız öğrencilere özel servis otobüsü…

    5) Erdoğan’ın “Başörtüsü konusunda karar verilirken ulemaya danışılmalı” sözleri…

    6) AKP’li Belediye Başkanı Cuma Bozgeyik’in Atatürk’e yönelik hakaret içeren fıkrası…

    7) Bülent Arınç’ın “ben laikliğe inanmıyorum, en azından bizdeki uygulanış biçimine…” sözleri…

    8) Başbakan’ın “Başörtüsü velev ki siyasi bir simge olsun öyle olsa ne olur?” sözü…

    9) Türbanı üniversitelerde serbest bırakan değişiklik…

    10) AKP Konya milletvekili Hüsnü Tuna’nın türban değişikliğinin ardından, “hedefimiz kamu kurumları” sözü…

    11) AKP’li Isparta Belediye Başkanı Hasan Balaman’ın “türbanlı bir kadın Belediye Başkanı veya daire başkanı olabilmeli…” sözleri…

    ***

    Bu fiillerin birçoğuyla ilgili benim vicdanımın da söylediği bir şeyler var…

    O bir şeyler bende kalsın…

    Vicdanım parti kapatılmasını kolay kabul etmez…

    O fiillerle ilgili birçok görüşü ise değişmez…

    Gerçekten demokrat olabilmek ne kadar zordur bilirler mi acaba Türkiye’de?..

    Sahtekarca değil, gerçekten demokrat olabilmek…

    Kim bilecek?..

    Esasen o kadar azız ki bu ülkede?..

    ***

    Şimdi mutluyum ki, AKP kapatılmadı ama laikliğe aykırı bir faaliyet odağı olarak ciddi bir uyarı aldı…

    Demokrasi parti kapatmadan yürüdü, ama bir taraftan da “demokrasiyi bozma” uyarısı mahkemece verildi…

    Şimdi gelelim, bugünün tarihi yazısına…

    Korkularım, endişelerim ve umutlarım…

    Yazının başlığı budur ve aşağıdadır…

    *****

    KORKULARIM, ENDİŞELERİM VE UMUTLARIM…

    KORKUM VE ENDİŞEM 1:

    Televizyonlara ne kadar AKP’li milletvekili çıktıysa hepsi Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın bir sözüne çok önemli diye referans yaptılar…

    Haşim Kılıç demiş ki, “Biz de parti kapatmalarla ilgili bu davalara bakmak istemiyoruz… Ama elimizden bir şey gelmiyor… Çerçeve bu…”

    Bütün AKP’li milletvekilleri bu sözün altını çizip “Öyleyse Anayasa değişmeli… Parti kapatmak imkansız hale getirilmeli” meali sözler söylediler…

    BEKLENTİM VE UMUDUM 1:

    Oysa beklerdim ki, AKP’li milletvekilleri Haşim Kılıç’ın “Bu kararın altındaki mesajı AKP iyi almalı…” lafını önemsesinler…

    “Anayasa Mahkemesi bizim yaptıklarımızı laikliğe aykırı buluyor…” desinler, “Çoğunluk olduğu halde tek bir oyla kapatmıyor, hazine yardımını indiriyor…

    Öyleyse önce bu mesajı almalıyım… Laikliğe aykırı davranışlardan kaçınalım…”

    ***

    KORKUM VE ENDİŞEM 2:

    Korkum ve endişem bu karardan sonra AKP’nin en önemli hukuki engelin aştığına inanıp “yürüyelim arkadaşlar” demesidir…

    Bardağın dolu tarafını görüp, boş tarafını artık önemsememesidir…

    Yavaş yavaş Anayasa Mahkemesi’nin ve yargının matematiğinin de Cumhurbaşkanı’nca değiştirileceğini hesaplayıp, yoluna aynen devam etmesidir….

    BEKLENTİM VE UMUDUM 2:

    Başbakan, çevresinin ve zaman zaman kendisinin karşı çıktığı Anayasa Mahkemesi kararının kendi siyasi hayatınının ve demokrasinin de bir dönüm noktası olduğunu düşünmesidir…

    Türkiye’nin laik ve demokratik sistemiyle kimsenin daha fazla oynamaması için değişmesidir…

    ***

    KORKUM VE ENDİŞEM 3:

    AKP’yi destekleyen ve rejimle öteden beri kavgalı olman bazı aktivist çevreler bu karardan sonra “Başbakan’a yürüyelim… Her şeyi değiştirelim…” diyeceklerdir…

    Tarihsel rövanşları için zaman ve şartlar uygundur diye düşüneceklerdir…

    Ergenekon davası sürmekte, AKP kapatılmamakta, halk desteği arkada bulunmaktadır…

    Aktivist bir macera için rövanşistlerin bıçaklarını bilediklerinden eminim…

    BEKLENTİM VE UMUDUM 3:

    Buna karşı beklentim Cumhhurbaşkanı ve Başbakan’ın bu saatten sonra bunlara rağbet etmemesi ve sistemin içine bütünüyle girmesidir…

    Umudum var mı diye sorarsanız, doğrusu emin değilim…

    Beklentim var, ancak onu dile getirebilirim…

    ***

    KORKUM VE ENDİŞEM 4:

    Türkiye’nin Cumhuriyet’in başından bu yana Mustafa Kemal’in çizdiği çizgiden başka bir yerlere götürülmek istenmesinden halen korkmaktayım…

    Endişelenmekteyim…

    BEKLENTİM VE UMUDUM 4:

    Ancak yine de demokrasinin kesintiye uğrmamasından mutluyum…

    Laikliğe aykırı fiilleri olduğu halde AKP’nin kapatılmamış olmasını, demokrasi açısından umutla karşılıyorum…

    AKP’nin bu topu taca atmamasını diliyorum…

    Demokrasiden, özgürlüklerden ve onu bugünlere getiren bu Cumhuriyet’ten uzaklaşmamasını diliyorum…

    Bir an önce Avrupa Topluluğu’na girecek adımların atılması umudundayım…

    Modern ve Batılı bir Türkiye Cumhuriyeti’ni Avrupa’da görmek istiyorum…

    Avrupa’nın içinde…

    Hatta futbolda olduğu gibi zirvesinde…

     

     

  • Soykırımından sorumlusunuz – ABD’NIN IKILI ERMENI OYUNU

    Soykırımından sorumlusunuz – ABD’NIN IKILI ERMENI OYUNU

    YeniÇağ Gazetesi 1 . 8. 2008

     

    ABD Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Biden’a mektup gönderen, Dışişleri Bakan Yardımcısı Vekili Reynolds, “Ermenilerin, kitle kıyımlarına uğradığını tanıyoruz. Osmanlıyı bu suçtan sorumlu tutuyoruz” dedi.

    Tepki yağdı
    Y. HALAÇOĞLU

    BU açıklamayı yapana sormak gerekiyor: Nereden biliyorsun?

    C. TAŞKIRAN
    ABD, çıkarlarında yanında olmayanlar için silahı elinde tutuyor.

    H. ÖZDEMİR
    ABD tarafından izlenen iki yüzlü politika artık ortaya çıkmıştır.   

    ABD soykırımı yalanını tanıdı
    AKP’nin kapatılmamasına “Ortak çalışmalarımız devam edecek” diyerek sevinen ABD, Osmanlı’yı soykırımı yapmakla suçladı: 1,5 milyondan fazla Ermeni’nin, Osmanlı tarafından kıyıldığını yönetimimiz tanıyor

    Ermeni tezlerine örtülü destek veren ABD, soykırımı yalanı konusundaki tavrını daha da netleştirdi. Kendisine Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Senatör Joseph Biden tarafından yöneltilen “Türk ve Ermeni arşivcilerin ABD ’ye davet edilmesi ile ilgili” bir soruya, mektupla karşılık veren ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Vekili Matthew Reynolds, Osmanlı’yı soykırımı yapmakla suçladı. Reynolds, Biden’e gönderdiği mektupta, “Bir buçuk milyondan fazla Ermeni’nin, Osmanlı İmparatorluğu tarafından kitle kıyımlarına, etnik temizliğe ve zorunlu göçe maruz bırakıldığını yönetimimiz tanıyor. Osmanlı yetkililerini, bu suçlardan sorumlu tutuyoruz” dedi. Reynolds, Türk ve Ermeni arşivcilerini Amerikan arşivlerine davet etme planlarıyla ilgili de bilgi verdi. Reynolds, “Bunu yaparken amacımız, bu korkunç eylemleri Osmanlılar’ın mı yaptığını tartışmaya açmak değil. Sadece bu olayların gerçek olduğunu destekleyen belgelerin korunmasına yardım etmek” ifadelerini kullandı. Amerika, böylece Osmanlı yetkililerini 1915 olaylarından sorumlu tuttuğu ifadesini ilk defa kullandı.

    Halaçoğlu: Karar siyasi içerikli
    Reynolds’ın, sözlerine tepki Türk Tarih Kurumu eski Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’ndan geldi. Halaçoğlu, açıklamanın arşivlere dayanmadığı için havada kaldığını ve siyasi içerikli olduğunu kaydetti. Bu açıklamaların öncelikli olarak arşivlere bakılarak yapılması gerektiğini belirten Halacoğlu, “ Ellerinde hangi deliller bulunuyor. Arşivler henüz daha açılmış değil. Aynı zamanda bilimsel olmadığı için siyasi bir açıklama olarak nitelendirilecektir. Bu açıklamayı yapana sormak gerekiyor: Nereden biliyorsun? Siyasi ve samimi olmayan bir açıklamadır” dedi.

    Türk milletine karşı iftira devam ediyor
    Türk tarih Kurumu Ermeni Araştırmaları Başkanı Prof. Dr. Hikmet Özdemir ise bu açıklamanın ABD’nin iki yüzlü politikanı ortaya çıkacağını ifade ederek,  “ Bizim karşı çıktığımız, onlara söylediğimiz, Ermeni çetelerinin Rusya, İngiltere gibi devletlerin Genelkurmay Başkanlığı’nın bilgisinde Osmanlı 3. Ordusuna saldırdıkları ve binlerce Müslüman Türk’ü öldürdükleridir. 1915 yılında binlerce Müslüman Türk’ü katlettiler. Dünyanın bir çok yerinden topladığımız belgeler ve bilgiler bunu doğruluyor” dedi. ABD’li yetkililerin
    Fransız yetkililerin yaptığı gibi Ermenilere yönelik olarak diyet borcu ödediklerini söyleyen Özdemir, “ ABD’den Osmanlı’ya karşı savaş için gönderilen Ermenilerin bir çoğu eski Osmanlı Ermeni’siydi. Bunlar oluşturulan gönüllü birliklere katıldılar. Aynı şekilde bunların finansörü olan Ermeniler de eski Osmanlı Ermeni’siydi. Bunlar ABD’de yaşıyorlardı. Burada yapılan açıklamayı dikkate aldığımızda Türk milletine karşı yürütülen iftiranın devam ettiğini görüyoruz. Sinsi bir taktik izlenmektedir. ” diye konuştu.

    Silahımızı hazır tutuyoruz mesajı
    Kırıkkale Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cemalettin Taşkıran ise, mektup olduğu için daha çok şahsi bir görüş olarak değerlendirilebileceğini belirterek,  yönetim olarak resmi ilişkilerde, resmi açıklamalarda ABD’nin bugünü kadar  böyle bir tavır içine girmediğini söyledi. Taşkıran, Ama bunun bir arka planı var. O da şöyle. Eğer Türkiye ikili ilişkilerinde ABD’nin bölgeye ve kendi menfaatleri doğrultusunda diğer yerlerle ilgili çıkarlarında onun yanında olmaz,
    onun isteklerine cevap verir bir konumda bulunmazsa biz bu silahı her zaman elimizde hazır tutuyoruz mesajı da bunun içerisinden çıkar. Bu bilinmeyen bir şey değil. Çünkü ABD gerek yönetiminde, gerek halkında olsun Ermenilerin yoğun propaganda sonuçlarından böyle bir kanaat var.  Tabii Türkiye ile ilişkiler söz konusu olduğu zaman elbette ikili ilişkilere dikkat ederek farklı bir tavır alsalar da kafalarının bir yerinde böyle bir düşünce var. Bunu kabul etmek lazım “ dedi.

     

     

  • ANKARA-İZMİR ORTAOYUNU: SU

    ANKARA-İZMİR ORTAOYUNU: SU

    Dikkatinizi çekiyor mu bilmem. Ama farkettiniz mi bilmiyorum, son günlerin Ergenekon ve kapatma davalarından sonra gelen en önemli gündem maddesi; Su. Ankara Büyükşehir Belediyesi çerçevesinde başlayıp, İzmir’e kadar uzanan bir tartışma söz konusu. Ve bu tartışma bir anlamda Hükümet ile İzmir Büyükşehir Belediyesi arasında da bir kapışmaya dönüşmüş durumdadır. “Hangi suda ne kadar arsenik var?”, Bu arseniğin ne kadarı zararlı?” soruları soruluyor, tartışılıyor ve de vatandaşın aklına binbir düşünce getiriliyor.

    Durum böyle iken Hükümetin Koca koca” bakanları, bir anlamda su üzerinden İzmir’i “düşürmek” adına ellerinden geleni yapmaya çalışır bir görünüm sergilemektedir. Zira şimdiye kadar, kolera, vb salgınlar çıktığında, “bu sorun onların sorunu” diye işi belediyelere yıkan Sağlık Bakanı, iş İzmir’e geldiğinde birden “otoritesini” hatırladı nedense. Su gündeme geldiğinde, mutlaka tasarruf lazım” demekten başka lafı olmayanlar, birden kimyager kesildi. Ama tabii ki tartışmanın görünen kısmının da ötesi olduğu gözlenmektedir.Yani tartışma aslında basit bir AKP-CHP belediye kapışmasının da ötesinde görünmektedir.

    Su; tüm canlıların olmazsa olmaz yaşam kaynağıdır. Susuz bir yaşam asla düşünülemez. Bu anlamda da suyun, özellikle de sağlıklı bir suyun gereği ortada olan bir gerçektir. Ama küresel ısınmanın da etkisiyle su, dünyada sınırlı kaynaklara sahip değerli bir nesne haline dönüşmüştür. Üstelik de, dünyaya hakim olan küresel politikaların suya da el attığı gün gibi ortadaolan bir gerçektir. Açıkçası su, doğal bir ihtiyaç olmaktan çıkarılıp, bir metaya dönüştürülmek istenmektedir. Suyun bulunması, miktarı kadar temiz olması da önemlidir. Bu anlamda da suyun hastalık yapıcı mikroorganizmalar kadar, son günlerde çok popüler hale gelen arsenik ve diğer kimyasal maddelerden temizlenmesi gerekmektedir. Zira bu maddeler, bu maddeler, kısa ve daha çok da uzun vadede insanlarda kansere kadar varan bir dizi sağlık sorununa yol açabilme özelliğine sahiptirler. Dolayısıyla, suyun temiz olması, temiz koşullarda taşınıp insanlara ulaştırılması son derece önem arzetmektedir. Tarihin ilk dönemlerinden beri toplumlar bu süreci kamusal organizasyon ve sorumluluklarla gerçekleştirmişlerdir. Ta ki, 80’li yıllara kadar.

    Dünyada neoliberalizmin yükseliş dönemi ile birlikte, suyun da metalaştırılması ile ilgili politikalar gündeme gelmiştir. Bu politikaların başında ise Dünya Bankası gelmektedir. Fransa’da suyun özelleştirilmesi örneğinden yola çıkılarak, bir dünya modeli oluşturmaya girişilmiş ve durum Dünya Bankası’nın bir numaralı eğilimi olmuştur. Kamunun su hizmetlerinden giderek elini çekmesi, ama kamu güvencesinde, işi özel şirketlere devretmesi biçiminde özetlenebilecek bu politika, dünya ölçeğindeki su şirketlerinin dünya su kaynaklarını yönetebilmesinin önünü açma amacına hizmet eder gibi görünmektedir. Fransa’dan sonra, değişik ülkelerde mantık korunarak farklı modeller uygulanmıştır. Böylece de suyun da petrol gibi egemen sınıfların eline geçmesinin önü açılmıştır.

    Türkiye’de bu anlamda bir politika uygulamaya koyulmuştur ne yazık ki. İzmit, Antalya, Çeşme-Alaçatı, vb yapılan su özelleştirmeleri, Türkiye belediyelerinin bu konuda dünyaya entegrasyonunun başarılı (!) örnekleri olarak gözümüze çarpmaktadır. Özellikle 1980 sonrası yasalarda yapılan bir dizi değişiklikle, su konusunda belediyeler kendi dertleri ile baş başa bırakılmış, dış kredi kullanmaya yönlendirilmiş ve bu sonucun önü büyük oranda açılmıştır. Belediyelerin merkezi yönetimlerin desteğinden yoksun bırakılması ve de belediye hizmetlerinin birbirlerinden koparılarak parçalanması, bu sürecin hızını arttıran etkenler olmuşlardır.

    Uzmanların göre, Türkiye su özelleştirmesinde önce Fransız modelini denemiş, şimdi giderek İngiliz modeline dönmüştür. Bunun anlamı ise açıkça şudur; yerel yönetimlerin daha çok inisiyatif aldığı Fransız modeli değil, geniş çaplı su havzası özelleştirmeleri kapıdadır. İşte, “suda tasarruf”, “arsenikli su” kapışmalarının arkasında, insanın en temel ihtiyacı olan suyun metalaştırılması, çok uluslu tekellerin kar alanı haline getirilmesi senaryosu yatmaktadır ne yazık ki.

    Ancak bu yazıyı okuyanlar şunu söyleyebilir; “Fransız ya da İngiliz fark etmez, biz temiz su içmek, kullanmak istiyoruz. Zaten belediyeler de, bu işi beceremiyor. Özelleşse ne olur?Ama zaten halka asıl söyletilmek istenen de bu değil midir? Tıpkı sağlıkta olduğu gibi, tıpkı diğer hizmetlerde olduğu gibi. Yıllarca, kamusal bir hizmet olan sağlığın gereği olan finansal ve örgütsel katkıyı, düzenlemeyi yapmayıp o alanı çökerttiler sonra da başka düzenleme ve katkılarla, bir özel alternatif yarattılarve hizmet sorumluluğunu yarattıkları bu yeni aktöre devrettiler. Daha doğrusu, söz konusu alanın tüm getirisini. Suda yapılmak istenen şey de pek farklı değil. Burada, sorumluluk vatandaştadır. Zira önünde sağlık konusunda yaşadıkları örnek teşkil etmektedir.

    Toplum suyu yaşamsal bir ihtiyaç olarak görüp, içtiği suyun nasıl sağlanması gerektiği konusunda söz söyleyen bir irade durumuna gelmezse, küresel aktörleri devreye sokmak isteyenler sergilenen Ankara-İzmir ortaoyunu gibi daha çok oyun sergileyeceklerdir haberiniz olsun.


  • Nush İle Uslanmayan Edildi Tektir!

    Nush İle Uslanmayan Edildi Tektir!

    AKP hakkında açılan kapatma davası ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesi tarafından verilen ve dün akşam saatlerinde açıklanan kararın, hukuki mi yoksa siyasi mi olduğunu tartışmaya sanırım lüzum yoktur. Zira Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın hazırlamış olduğu iddianame ile birlikte bu davaya “Siyasi Dava” yaftası vuranların, açıklanan karara “Hukuki Karar” demeye hakları bulunmamaktadır. Bu iddia sahiplerine göre; “Siyasi” davaların sonucunda verilecek kararların da “siyasi” olması kaçınılmazdır ve onlar, Anayasa Mahkemesi’nin dün vermiş olduğu kararı böyle yorumlamak zorundadırlar… 

    3 gün önce yazmış olduğumuz “Türk Tarihi’nde II. Fetret Devri” başlıklı yazımızda Akşam Gazetesi’nin Ankara Temsilcisi İsmail Küçükkaya’nın, “… AKP kapatırlarsa, bilin ki ‘sistemin kendisini koruma adına tek hukuki adım kalmıştı’ tezi kabul edilmiş demektir. Yok, eğer AKP kapatılmazsa, anlayacağız ki ‘Güneydoğu bölünür, AB’den izole oluruz, ekonomik kriz çıkar’ diyenlerin sözü dinlenmiştir” şeklindeki cümlelerine yer verdikten sonra şöyle demiştik: Bu konuda İsmail Küçükkaya’ya büyük ölçüde katıldığımı söylemek isterim. Yani Anayasa Mahkemesi, görünürde elbette hukuki gerekçelerle kararını verecektir. Ancak hukuki gerekçeler ve mülahazalar, büyük ölçüde siyasi mülahazalara giydirilmiş bir elbise hükmünde kalacaktır…”(bkz.).

    Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi dün açıklamış olduğu kararla;Güneydoğu bölünür, AB’den izole oluruz, ABD ile ilişkiler gerginleşir, Pkk ile yapılan mücadele zaafa uğrar, ekonomik krizler çıkar, ihracatımız ve turizmimiz olumsuz yönde etkilenir, sosyal patlamalar olur, Güngören saldırısına benzer terör ve tedhiş eylemleri artar, ülke siyasi istikrarsızlığa sürüklenir, şeriatçı örgütlenmeler yeraltına iner…” gibi pek çok argümanı dikkate almış gözüküyor.

     

    Anayasa Mahkemesi vermiş olduğu bu kararla, yine bahsi geçen yazımızda yer verdiğimiz ve Uluslar arası Yatırım Bankası Lehman Brothers tarafından dile getirilmiş olmakla birlikte uluslar arası yatırım ve finans çevrelerinin ortak kanaati olduğu bilinen “AKP kapatılmayacak. Dava amacına ulaştı. Türban davası ve partiyi kapatmaya yönelik tehdit, AKP için en büyük uyarı oldu. Son dönemdeki anketlere göre AKP’nin popülaritesi düştü. Kapatılması, AKP’ye olan akımı güçlendirirse yargının üzerine bir bumerang gibi gelebilir.” şeklindeki düşüncenin doğru olduğunu da ortaya çıkarmış durumdadır.

     

    Türkiye’de oluşan ve medyaya da yansıyan ağırlıklın kanaat, Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi kapatmamakla birlikte, “Hiç gözünün yaşına bakmam kapatırım ha!” şeklinde partiye ciddi bir ihtar verdiği istikametinderir. Çünkü verilen karar, Anayasa Mahkemesi’nin 11 üyesinden 10’unun, “AKP’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı” olduğuna inandığını göstermektedir. Bu, aynı zamanda daha önceki yılarda aynı iddialarla kapatılan partiler hakkında varılan kanaatten de güçlü bir kanaattir. Böyle olmakla birlikte; 6 üye kapatmadan yana tavır koyarken 4 üye Hazine yardımının kesilmesi yönünde oy kullanmıştır. Ortak karar ise partiye verilen hazine yardımının yarısından mahrum bırakılması şeklinde tecelli etmiştir. Böylece AKP kapatılmaktan kurtulmuştur ama ağır bir de ihtar almıştır. Bir anlamda “laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu” iddiası 11 üyeli yüce mahkemenin 10 üyesinin imzasıyla kabul ve tescil edilmiştir.  Bunun anlamı; “Dava öncesi dönemdeki hareketlerinde ısrar ettiğin takdirde kapanırsın”dır. Verilen kararı en azından biz böyle okuyoruz. 

     

    Burada dikkatimizi çeken en önemli ayrıntı Merhum Özal tarafından atanan ve muhafazakâr görüşleri olan üye Sacit Adalı’nın tavrı olmuştur. Zira Sacit Adalı, RP ve FP konusunda Haşim Kılıç ile birlikte hareket ederek “Bu iki parti laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline gelmemiştir” derken, AKP hakkında farklı bir tavır takınmış ve “AKP laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline gelmiştir gelmesine ama %47 oy alarak iktidara gelmiş bir partidir. Bu sefer hazine yardımını keserek cezalandıralım. Aynı eylemlere devam ettiği takdirde nasıl olsa kapatırız…” demiştir. Kendisini cidden kutluyoruz. En azından başkanı gibi siyasi mülahazalarla ve duygularıyla hareket edip gözü kapalı “Ret” vermemiş, aklını kullanma gereği duymuştur.

     

    ***

    Anayasa Mahkemesi’nin AKP hakkında vermiş olduğu karar, davanın açıldığı tarihlerde hiç tahmin etmediğim bir karar olmakla birlikte, zaman geçtikçe beklediğim, ancak isteklerimi tam karşılamayan bir karar olmuştur. Zira RP ve FP hakkında hazırlanan iddianameleri ve verilen kararların mahiyetini okuduğumda; AKP’nin de mutlaka kapatılacağı gibi bir düşünceye kapılmıştım. Çünkü bana göre; “Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olma” konusunda AKP, RP ve FP’den çok daha ileri safhalara geçmiş, söylemleri eyleme dönüştürmüş ve bu konuda yasal düzenlemeler yapmaya kalkışmış, başta Samsun ve Üsküdar olmak üzere; belediyeler kanalıyla bazı tuhaf uygulamalara imza atmıştır. Dolayısıyla; AKP’nin aynı iddialarla kapatılmamış olması, RP ve FP’ye büyük ölçüde haksızlık yapıldığı gibi bir ters netice doğurmuştur.

    Bir tarafta aynı iddialarla ve sadece söylemleriyle partisi kapatılan, evine hapsedilen, üç aylık emekli maaşı da dâhil olmak üzere bütün malvarlığına ihtiyati tedbir konulduğu için bankalardan Teminat Mektubu almaya çalışan Sayın N. Erbakan, diğer tarafta aynı iddialara ve suçlamalara muhatap olmakla ve üstelik söylemlerini eyleme dönüştürmekle birlikte ülkenin iki numaralı adamı olarak Başbakanlık koltuğunda oturan Sayın R.Tayyip Erdoğan!

    Elbette bunun birçok nedeni vardır. En başta AKP, RP ve FP’den daha güçlü bir partidir. Muhalefette değil, iktidardadır. Cumhurbaşkanlığı makamı da dâhil olmak üzere; devletin etkili ve yetkili noktalarını ele geçirmiş durumdadır. Dış ve iç siyasi desteğe sahiptir. ABD ve AB çevrelerince koruma altına alınmıştır. Hatta İslam Dünyası tarafından da desteklenmektedir. Dış ve iç sermaye grupları da büyük ölçüde destek vermektedir. Öte yandan RP ve FP’ye göre; medya gücü vardır. RP ve FP’ye göre; TSK ve Yüksek Yargı çevreleriyle olan ilişkileri de gayet sağlamdır.

    Dün sık sık AKP’ye sonsuz destek veren ve bir ara Cumhurbaşkanlığı adaylığı da konu edilen Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk ile Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın kucaklaşıp öpüşme sahneleri yansıdı ekranlara. Birkaç gün öncede Adalet Bakanı M. Ali Şahin ile Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker’in kucaklaşma sahneleri. Akil adam sıfatıyla Çankaya’ya çıkan ilk iki ismin Emekli Org. Hilmi Özkök ve Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker olması da bu bakımdan oldukça anlamlıdır…

    Verilen karara, davanın başlangıcında hiç tahmin etmediğim, zaman geçtikçe beklediğim, ancak isteklerimi tam olarak karşılamayan bir karar dememin bir sebebi de şudur: AKP’nin kapatılmaması kararı, ülkemiz, demokrasimiz ve hukukumuz adına gerçekten de isabetli olmuştur. Siyasi mülahazalarla da alınmış olsa doğru bir karardır. Çünkü parti kapatma kararlarının hiçbir işe yaramadığını tarih birçok kere göstermiştir bize. Bu bakımdan kısmen de olsa hazine yardımının kesilmesi de yerindedir. Çünkü partinin cüzdanına yapılan bu müdahale, zamanla partinin vicdanına da dokunmaya başlayacak ve AKP, zaman içinde kendini sorgulama gereği duyacak, belki de içindeki çürük armutları ayıklama yoluna gidecektir. Ancak bana göre; söylemleri ve eylemleriyle partilerini kapatmanın eşiğine getiren Hüsnü Tuna ve Isparta Belediye Başkanı gibi birkaç kişiye sınırlı süreli de olsa siyaset yasağı getirilmiş olsaydı gayet yerinde olur, böyle bir ceza az çok “Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” etkisi yapardı. Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu karar ise sadece “Nush ile uslanmayanı etmeli tektir” mesabesinde kalmıştır…

    31 Temmuz 2008

    Ömer Sağlam


    Not: Aşağıda e-postama düşen yorumlardan ilginç bulduğum ikisini bilgilerinize sunuyorum:

    Osman Akgün isimli grup üyesi şu yorumu yapmaktadır:

     

    “AKP kapatılmadı. Zaten Mark Paris denen Amerikalı bunu söylemişti. Sürpriz olmadı. Ağustos başı karar verilecek ve 6-5 kapatılmayacak dedi. Daha ne desin di. Kararı açıklıyorum, siz daha sonra resmi ağızlardan öğreneceksiniz mi diyecekti. Vatan Gazetesi de zaten bu kararı Haşim Bey’den önce açıklamıştı.”

     

    ”Cesur Yorum/ecoist” rumuzuyla yazan vatandaş ise şöyle bir yorum yapmış:

    Bu karar, günümüz Türkiye’si için hayırlı olmuştur.
    Ama her şeye rağmen yine de ağır bir karardır.
    Anayasa Mahkemesi; Zengin’e (AKP),’Para Cezası’ vermiştir(!)
    Mahkeme; AKP’ye,’Anayasayı değiştirin. Yoksa yanarsınız!’ mesajını da vermiştir.

    AKP’nin ‘Odak olduğu’, 10 üye tarafından karara bağlanmıştır.
    AM’nin bu kararı, ‘Devleti Koruma’ kararıdır!
    Üyelerin bir kısmı; AKP’ye ‘Sizi kapattık!’ derken, geri kalanı ‘Bir daha yaparsan, biz de onlara katılırız!’ demiştir.
    Ayrıca; Yargıtay C.Başsavcısı’nın İddianame’si de kabul görmüştür.
    AM’nin 6 üyesi; Yargıtay C.Başsavcısı’nın İddianamesi’ne kabul oyu verirken, diğer 4 üyesi de ‘tecilli’ kabul oyu vermiştir.

  • Turkish Forum’dan Açıklama

    Turkish Forum’dan Açıklama

    Toplumumuzu kutuplaştıran, toplumsal gerilimi ön plana çıkaran, siyasi ortamı belirsiz bir duruma sokan, aile fertleri arasında güvensizlik ortamını yaratan acı ve istenmeyen gelişmelerin yarattığı 21. yüzyıl Türkiye’sinin ilk ve en büyük sınavı olan, Türk demokrasinin olgunluğu sınavını ülkemiz başarı ile tamamladı. 

    Turkish Forum, Dünya Türkleri Birliği Yönetim ve Danışma kurulları olarak davanın açıldığı günden itibaren parti kapatmaların ülkenin sorunlarına kalıcı bir çözüm getirmediğini, ve siyasi belirsizliğin devamının ana sebebi olacağını, Turkiye nin Demokratik ve laik ilkelerine, Milli ve ortak değerlerimize,  kültürümüze zarar verdiğini gördük ve siz uyelerimize yayınlarımızla ilettik.

    Bugün için, Turkiye’de olgun ve meyvelerini topladığımız laik demokrasimizin daha köklü ve kuvvetli bir yapıya ulaşması için Faaliyetde olan her bir siyasi partinin Türkiye’nin laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu gerçeğinden hareketle siyasi programlarını, faaliyetlerini ve gündemlerini oluşturmalarını tavsiye ederiz.

    Türk demokrasisinin gelişmesine ve olgunluğa ulaşmasına sebep olan anayasa ve yasal altyapı mevcuttur. Bizleri Cumhuriyet öncesi cağlara atacak Anayasal ve yasal alt Yapı değiştirilmesi çalışmalarına son verme devrinin gelmiş olduğuna kuvvetle inanıyoruz.

    ileriye dönük, Temel unsurları baltalamayan ve bizi biz yapan ortak değerlerimiz dâhilinde içimizden Dogan ve hiç bir partinin veya tarikatın uzantısı olmayan sivil toplum örgütlerini destekleyen ve çalışmalarını kolaylaştıran bir Anayasa ve yasal değişikler için tüm çalışmalarımızı, Hükümetimize destek olarak seferber edeceğimizi kamu bilgisine sunarız.

    Bugün alınan bu Tarihi kararın Türk demokrasisinde ve Tüm siyasi partilerin ve sivil toplum örgütlerinin ileriye donuk çalışmalarında en önemli bir mihenk noktası olmasını diliyoruz.

    Dr. Kayaalp Büyükataman, Genel Başkan

    Turkish Forum – Dünya Türkleri Birliği Yönetim ve Danışma kurulları adına

     

  • Türkmenler endişeli

    Türkmenler endişeli

    Bayram Kılıçer ANKARA İHA

    Kerkük’te geçtiğimiz pazar günü Kürt gurupların taşkınlık yapıp Türkmenler’e ait kurum ve kuruluşları ateşe vermesinin ardından yaşanan gerginlik sürüyor. Türkmenler, bölgede etnik temizlik için prova yapıldığını belirterek, endişelerini dile getiriyor. Olaylara tepki gösteren Irak Türkmen Cephesi (ITC) Türkiye Temsilcisi Ahmet Muratlı, Kerkük’ün güvenliğinin tarafsız güçlerle yürütülmesi gerektiğini belirterek, “Kerkük’te birileri kanımızca etkin gruplar arasında kavga çıkartmak istiyor. Bu amaca yönelik hunharca, insanlık dışı ve canlı bombayla sivil insanların üzerine saldırılması kabul edilemez bir eylemdir” dedi.

    GERGİNLİK DEVAM EDİYOR

    Konya’da basın toplantısı düzenleyen Kerküklüler Derneği Genel Başkanı Şahabeddin Kırdar da, Bosna’da olduğu gibi, Kerkük’e müdahale için de binlerce insanın katledilmesinin beklenmemesini istedi. Kırdar, Kerkük’teki yürüyüşün maksadından saptırıp Türkmenlere karşı silahlı eylemlere ve teröre dönüştüğünün altını çizdi. Kırdar, gerginliğin halen devam ettiğini belirterek, Kerküklüler ve bu kentte yaşayan Türkmen halkının, asayişini sağlamakla görevli güvenlik güçlerine itimadı kalmadığını vurguladı.

  • SERHADLERİN AÇILMASI ERMENİSTANIN KARABAĞ İÇİN AZERBEYCANLA ANLAŞMASI  OLMADAN MÜMKÜN DEĞİLDİR.

    SERHADLERİN AÇILMASI ERMENİSTANIN KARABAĞ İÇİN AZERBEYCANLA ANLAŞMASI OLMADAN MÜMKÜN DEĞİLDİR.

    From: Bulent AKARCALI
     
       Değerli Dostlarım
     
      Önce bizim Tükçemizle ama Azerbaycanlı kardeşlerimizin dahan rahat anlaması için biraz eski deyimleri kullanarak verdiğim yazılı beyanatı, arkasından Azerbeycan’ın adı 525.gazet  olan gazetede çıkan   Azerveycan Türkçesine çevrilmiş okuyabilirsiniz.
    Aradaki hoşlukları görmeniz amacıyla bu iletiyi gönderiyorum
     
    ****************************************************************************************

    > -Serhedlerin achilmasi mumkundermi ve bu hansi shertler dahilinde ola
    > biler
        SERHADLERİN AÇILMASI ERMENİSTANIN KARABAĞ İÇİN AZERBEYCANLA ANLAŞMASI  OLMADAN MÜMKÜN DEĞİLDİR.
    SERHADLAR KARABAĞ İŞGAL EDİLDİĞİ İÇİN KAPATILMIŞIR. KAPATILMA SEBEBİ OLAN İŞGAL ORTADADN KALKMADAN SERHADLAR AÇILMAZ.
     
    TÜRK HALKININ % 99 BÖYLE DÜŞÜNMEKTEDİR.
    İŞGAL BİTMEDEN SERHADLERİ AÇAN HÜKÜMET MİLLİ BİR DAVAYA İHANET ETMİŞ OLUR VE  TÜRK HALKI TARAFINDAN LANETLENİR.
     
     Turkiye bu meselede Azerbaycani goze ala bilermi
     
    HAYIR GÖZE ALABİLEMEZ,
     AMA BİLMEK LAZIM Kİ SERHADLERİ KAPATMA KARARINI KARABAĞ İŞGALİNDEN SONRA  TÜRKİYE KENDİ ALDI.
    YANİ SERHADLARİ AÇACAK HÜKÜMET OLURSA BU HÜKÜMET AZERBEYCANDAN ÖNCE TÜRK  MİLLETİNİ GÖZE ALABİLMESİ GEREKİR.
    >
    > -Turk-ermeni gizli danishqlari neye xidmet edir
     HERTÜRLÜ İHTİLAFLARI GİDERME OLDUĞU GİBİ DÜNYA ALEM GÖRSÜN DİYE BU  DANISHQLAR YAPILIR. İSRAİL İLE IRAK YAPAR, IRAN LA AMERİKA YAPAR, KIBRIS  İÇİN TÜRKLERLE RUMLAR YAPAR, KARABAĞ İÇİN AZERBEYCANLA ERMENİSTAN YAPAR.
    BUNLAR YAPILIR AMA BİR NETİCE HASIL  OLMAZ
     
    Bu danishqlardan habereniz varmi
     
    BU DANISHQLARDAN HABERİMİZ BİLGİMİZ VARDIR.
    BENDE ZAMANINDA AZERBEYCAN, ERMENİSTAN VE TÜRKİYE GAZETECELŞERİNİ BEŞ DEFA  BİR ARAYA GETİRMİŞTİM, TÜRKİYE DE , BAKU DA SONRA DA ERİVAN DA
    >
    > -Turkiyenin Ermenistanla  yakinlashmasi Azerbaycanin teklenmesi
    > olmayacaqmi
     
    TÜRKİYE AZERBAYCAN AYNI ATADAN OLMA DOĞMA İKİ KARDEŞ GİBİDİR.
    DÜNYA’NIN BATMASI OLUR AMA AZERBAYCAN I TEKLEYECEK TÜRKİYE, TÜRKİYE Yİ, TEKLEYECEK AZERBAYCAN OLMAZ
     
    TÜRKİYE AZERBAYCANIN RIZASI OLMADAN HEÇ BİRŞEY YAPMAZ.
    AZERBEYCAN MÜNASEBETLERİMİZ MİLLİ BİR POLİTİKADIR.
    BU POLİTİKA GÜNLÜK HADİSELERLE  DEĞİŞMEZ.
     
    ERMENİLER HEM AZERBEYCAN TOPRAKLARINI İŞGAL EDECEK,  HEM BİR MİLYON KAÇKIN  ONLARIN YÜZÜNDEN ZOR ŞARTLARDA YAŞAYACAK, HEM DE HER YERDE TÜRKLERİ SOYKIRIMLA İTHAM  EDECEKLER, SONRA DA GEL SINIRI AÇ BENLE İYİ MÜNASEBET KUR DEYECEKLER.
     
    BÖYLE BİR ŞEY OLMAZ. BÖYLE BİR DURUMU KABUL EDECEK HÜKÜMET DE TÜRKİYE DE YOKTUR. OLAMAZ DA
     
    BUNLAR HARİCİNDE BENİ ÜZEN BİR NOKTA VARDIR : TÜRKİYE İLE AZERBAYCAN  ARASINDA GİDİP GELME İÇİN VİZE GEREKMEKTEDİR.
    BAKU HAVA ALANINDA TÜRKİYEDEN GELENLER ÇOK BEKLEMEKTEDİR
     
    İKİ ÜLKE ARSINDA VİZE KALKMALIDIR, GİRİŞLER SERBEST OLMALIDIR.
    YENİ TREN HATTI İNŞAATI BAŞLADI. İKİ SENE SONRA BU TREN ÇALIŞACAK AMA VİZE  MESELESİNDEN DOLAYI SERHADLERDE SAATLERCE BEKLEYECEK
     
    TÜRKİYE İLE GÜRCİSTAN ARASINDA VİZE KALKTI.
    2008 BAŞINDAN BERİ TÜRKLER GÜRCİSTANA, GÜRCÜLER TÜRKİYE YE VİZESİZ GİRİYORLAR.
     
    AVRUPA DA AMERİKADA ERMENİ DİASPORA BİZLERLE ALAY EDİYOR VE KÜÇÜK DÜŞÜRÜYORLAR.
    DİYORLAR Kİ ” BU TÜRKLERLE AZERBAYCANLILAR YALAN SÖYLERLER KARDEŞİZ DERLER AMA DEĞİLLERDİR.
    KARDEŞ KARDEŞİN EVİNE MÜSAADE İLE, İZİNLE YANİ VİZEYLE GİRER Mİ ”
     
    BU VİZE MESELESİ BİR AN ÖNCE ÇÖZÜLMELİ
     
    GELECEK YILLARDA TÜRKİYE AZERBEYCAN BİR KONFEDERASYON KURMALI VE MİLLETLERARASI
    MÜNASEBETLERDE TEK DEVLET GİBİ HAREKET ETMELİDİR.
    BU YAPILIRSA AMERİKA, RUSYA VE AVRUPA BİRLİĞİ MÜNASEBETLERİ ÇOK PEKİŞİR
    TÜRKİYE VE AZARBAYCAN DÜNYANI EN GÜÇLÜ ONUNCU ÜLKESİ OLUR.
     
    AZERBAYCAN A SEVGİ VE HÜRMETLERİMLE
    BÜLENT AKARCALI
     

    en iyi dileklerimle
    saygılarımla
    B Akarcalı
     
     
     
     

    Türkiyə Azərbaycanla konfederasiya qurmalıdır”
    BÜLƏNT AKARCALI: “QARABAĞIN İŞĞALI BİTMƏDƏN XALQ SƏRHƏDLƏRİ AÇAN HÖKUMƏTİ LƏNƏTLƏYƏR”
    Türkiyə ilə Ermənistan arasında sərhədlərin açılması ilə bağlı məsələ gündəmdə qalmaqdadır. İki ölkə arasında danışıqların getməsinə baxmayaraq, Türkiyə rəsmiləri bu məsələdə mövqeyin dəyişməz olduğunu bildirirlər.

       Türkiyənin sabiq səhiyyə, sosial yardım və turizm naziri, millət vəkili olmuş Bülənt Akarcalı “525”ə müsahibəsində bu barədə fikirlərini açıqlayıb. Qeyd edək ki, Azərbaycanda da yaxşı tanınan Bülənt Akarcalı həm də saxta erməni soyqırımına qarşı Avropada geniş miqyasda mübarizə aparan sima kimi tanınıb.

       

       – Türkiyə ilə Ermənistan arasında sərhədlərin açılması mümkündürmü və bu, hansı şərtlər daxilində ola bilər?

       – Sərhədlərin açılması Ermənistanla Azərbaycanın Qarabağ məsələsində anlaşması olmadan mümkün deyil. Türkiyə-Ermənistan sərhədləri Qarabağ işğal edildiyi üçün qapadılıb. Qapanma səbəbi olan işğal ortadan qalxmadan sərhədlərin açılması mümkün deyil. Bu vəziyyət davam etdikcə sərhədlər açılmayacaq. Türk xalqının 99 faizi belə düşünməkdədir. İşğal bitmədən sərhədləri açan hökumət milli bir davaya xəyanət etmiş olar və bu türk xalqı tərəfindən lənətlənər.

       – Türkiyə bu məsələdə Azərbaycanı gözə alaraq Ermənistanla razılığa gələ bilərmi?

       – Xeyr. Amma bilmək lazımdır ki, sərhədləri bağlama qərarını Türkiyə Qarabağın işğalından sonra özü verdi. Yəni sərhədləri açacaq hökumət öncə türk millətini gözə almalıdır.

       – Türkiyə ilə Ermənistan arasında 2002-ci ildən gizli danışıqların aparılması nəyə xidmət edir?

       – Hər cür ixtilaflar aradan qaldırıldığı kimi dünyanın görməsi üçün bu danışıqlar aparılır. İsrail ilə İraq, İranla Amerika, Kıbrıs üçün türklərlə rumlar, Qarabağ üçün isə Azərbaycanla Ermənistan belə danışıqlar aparırlar. Bu danışıqlar problemlərin aradan qalxmasına xidmət etsə də, bir nəticə hasil olmur.

       – Sizin Türkiyə-Ermənistan danışıqları barədə xəbəriniz vardımı?

       – Bəli. Mən də zamanında Azərbaycan, Ermənistan və Türkiyə qəzetçilərini beş dəfə bir araya gətirmişəm. Əvvəl Türkiyədə, sonra isə Bakı və İrəvanda.

       – Əgər Türkiyə Ermənistanla yaxınlaşarsa, bu, Azərbaycanın təklənməsi olmazmı?

       – Türkiyə ilə Azərbaycan eyni atadan olan iki doğma qardaş kimidir. Dünyanın batması ola bilər, amma Azərbaycanı təkləyəcək Türkiyə, Türkiyəni təkləyəcək Azərbaycan ola bilməz.

       Türkiyə Azərbaycanın razılığı olmadan bu sahədə heç bir şey etməz. Bizim Azərbaycanla münasibətlərimiz milli siyasətdir. Bu siyasət günlük baş verən hadisələrlə dəyişməz. Ermənilər həm Azərbaycan torpaqlarını işğal edəcək, onların ucbatından bir milyon insan qaçqın və məcburi köçkün kimi yurd-yuvasından ayrı düşüb zor şərtlər altında yaşayacaq, həm də hər yerdə türkləri saxta soyqırımla ittiham edəcəklər. Sonra da “gəl, sərhədləri aç, mənimlə yaxşı münasibətlər qur” deyəcəklər.

       Belə bir şey olmaz. Bu cür durumu qəbul edəcək hökumət də Türkiyə də yoxdur və olmaz da. Bunların xaricində məni üzən bir məqam var. Bu da ondan ibarətdir ki, Türkiyə ilə Azərbaycan arasında gediş-gəliş üçün viza rejimi mövcuddur. Bakı Hava Limanında Türkiyədən gələnlər çox gözləməli olurlar. İki ölkə arasında viza aradan qaldırılmalı və girişlər sərbəst olmalıdır. Yeni qatar reysləri çəkilməyə başladı. İki il sonra bu xətlər işləyəcək. Amma vizaya görə sərhədlərdə saatlarca gözləməli olacağıq. Türkiyə ilə Gürcüstan arasında viza rejimi götürüldü.

       2008-ci ildən başlayaraq, türklər Gürcüstana, gürcülər isə Türkiyəyə vizasız gəlirlər. Buna görə Avropa da, Amerika da, erməni diasporu da bizə istehza edir və aşağılıyırlar. Deyirlər ki, türklərlə azərbaycanlılar qardaş olduqlarını yalan söyləyirlər. Əslində belə deyil. Qardaş qardaşın evinə icazə, yəni viza ilə girərmi? Düşünürəm ki, bu viza məsələsi bir an öncə çözülməlidir. Gələcək ilərdə Türkiyə Azərbaycanla bir konfederasiya qurmalı və millətlərarası münasibətlərdə tək dövlət kimi hərəkət etməlidir. Bu edilərsə Amerika, Rusiya, Avropa Birliyi ilə münasibətləri çox inkişaf edər. Türkiyə və Azərbaycan dünyanın on ən güclü dövlətləri sırasında olar.

    P.SULTANOVA

    Bülent Akarcali
    Iran cad. 53-1, GOP Ankara
    tel :   90 312 426 70 38
    fax:   90 312 426 74 48
    gsm:90 532 212 86 36
    [email protected]

    Bülent Akarcali
    Iran cad. 53-1, GOP Ankara
    tel :    90 312 426 70 38 
    fax:   90 312 426 74 48
    gsm: 90 532 212 86 36 
    [email protected]
  • Kaliforniya’da İstanbul Konferansı

    Kaliforniya’da İstanbul Konferansı

    Kaliforniya Üniversitesi Berkeley (UC Berkeley)’de 25-27 Eylül Perşembe, Cuma ve Cumartesi günleri, “İstanbul’u Yönlendirmek: Avrupa’nın Kültür Başkenti” (Orienting Istanbul: Cultural Capital of Europe) başlıklı bir konferans verilecek.Tarih: 26 Eylül 2008

    Saat: 4:00 – 5:30 pm

    Yer: 112 Wurster Hall, University of California, Berkeley – Berkeley, CA

    Ayrıntılı Bilgi İçin: www.ced.berkeley.edu/istanbulconference

    Sponsors

    Center for Middle Eastern Studies, UC Berkeley
    The Doreen B. Townsend Center for the Humanities, UC Berkeley
    Institute of European Studies, UC Berkeley
    Department of German, UC Berkeley
    Department of Architecture, UC Berkeley
    Berkeley Center for New Media, UC Berkeley
    Kadir Has University, Turkey
    Turkish Airlines

  • SOYKIRIM DEMEYEN BÜYÜKELÇİYE İLK ONAY ÇIKTI

    SOYKIRIM DEMEYEN BÜYÜKELÇİYE İLK ONAY ÇIKTI

    George W. Bush’un Erivan’a büyükelçi olarak göndermek istediği diplomat Marie Yovanovitch, ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi’nde yapılan oylamada onay aldı.Oylamaya katılan 13 senatörden yalnızca Ermeni yanlısı Demokrat Barbara Boxer, Yovanovitch aleyhinde oy kullanırken, Ermeni yanlısı tutumuyla dikkati çeken Demokrat Parti başkan adayı ve komite üyesi senatör Barack Obama, oylamada yer almadı.

    Bush’un geçen aylarda Erivan Büyükelçiliği’ne aday gösterdiği Yovanovitch, komitede haziran ayında yaptığı konuşmada, Ermeni yanlısı Demokrat senatör Robert Menendez’in tüm ısrarlarına karşın, 1915 olayları için ”soykırım” sözcüğünü kullanmamıştı. Bunun üzerine senatör Boxer, Yovanovitch’in onay sürecini 1 aylığına durdurmuştu.

    Bu süre içinde aralarında Obama’nın da bulunduğu kimi başka senatörler, Yovanovitch’e yazılı sorular yöneltmiş ve büyükelçi adayı, bunları yanıtlarken de yine ”soykırım” sözcüğüne yer vermemiş ve bu durum, ABD’deki radikal Ermeni kuruluşlarının tepkisine yol açmıştı.

    ABD’de, aralarında büyükelçilerin de bulunduğu üst düzey hükümet yetkililerinin, göreve başlayabilmesi için Senato tarafından onaylanması gerekiyor.

    ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi’ndeki oylamanın ardından komite engelini geçen Yovanovitch’in, bu kez de senato genel kurulunca onaylanması gerekiyor. Bu durumda, komitede olumsuz oy veren Boxer veya başka bir Ermeni yanlısı senatörün, hala Yovanovitch’in büyükelçiliğini veto etmesi olasılığı bulunuyor. ABD yasalarına göre tek bir senatör bile, bir atamayı süresiz engelleyebiliyor. Ermeni yanlısı senatörlerin genel kurulda Yovanovitch’i engelleyip engellemeyeceği henüz bilinmiyor.

    ABD’nin, 2006 yılı mayıs ayından beri Erivan’da büyükelçisi bulunmuyor. Son büyükelçi John Evans, ABD’nin resmi politikasını ihlal ederek 1915 olaylarını ”soykırım” olarak nitelendirmesinin ardından o dönemde görevinden alınmıştı.

    Bush, daha sonra bu göreve diplomat Richard Hoagland’i atamak istemiş, ancak Ermeni yanlısı senatör Menendez, ”soykırım” sözünü kullanmadığı için Hoagland’in göreve başlamasını engellemiş ve sonuçta yönetim bu atamadan vazgeçmek zorunda kalmıştı. Erivan’a mutlaka büyükelçi göndermek isteyen Bush da, en son bu göreve Yovanovitch’i aday göstermişti.

    Hoagland’i engelleyen Menendez’in, komitede Yovanovitch için ”evet” oyu kullanması dikkati çekti.

  • DÜNYA MEDYASI, AKP HAKKINDAKİ TARİHİ KARARI BÖYLE DUYURDU

    DÜNYA MEDYASI, AKP HAKKINDAKİ TARİHİ KARARI BÖYLE DUYURDU

         
    Thursday, 31 July 2008

    ABD’de yayımlanan Washington Post gazetesi, Ak Parti’nin kapatılmaması yönünde Anayasa Mahkemesi’nin aldığı kararı, “Türkiye’yi yönetenler, laikçilerin meydan okumasını atlattı” başlığıyla verdi.Gazetenin İstanbul çıkışlı haberinde, “İslami kökleri olan partinin hayatta kalmayı sürdüreceği ancak kararın ciddi bir uyarı niteliği taşıdığı” belirtildi. Washington Post kararın, “hükümetin laik karakterinin korunması niyetini taşıyan Türkler’i üzdüğünü” iddia ederek şöyle devam etti: “Parti’nin destekçileri davayı, yargı darbesi girişimi olarak niteliyor ve laik liderleri, sandıkta kazanamadıkları siyasi gücü yargı manevralarıyla ele geçirmekle suçluyordu.”

    Türkiye’de yargının daha önce de parti kapattığını ancak bu davada ilk kez en çok oyu almış iktidar partisinin böyle bir durumla yüz yüze kaldığı belirtildi. Kararın, Avrupa Birliği yolunda giden ve terörizme karşı savaşan Türkiye’nin yolunu değiştirmesini engellediği yorumu da yapıldı. Ancak gazete, bu olayların altındaki siyasi gerginliğin yerinde durduğunu, “Ak Parti’nin liderleriyle, ana muhalefet partisi, ordu ve yargıyı da içine alan laik yapının karşılıklı olarak birbirlerine derin bir husumet ve şüphe beslediğini” savundu.

    Washington Post, “nüfusunun çoğunluğu Müslüman, demokratik ve laikliğin anayasada kutsal görüldüğü bir ülke” diye nitelediği Türkiye’de İslam’ın yerinin tartışıldığını yazdı. Görüşüne başvurulan Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (CSIS) Türkiye Projesi Direktörü Bülent Alirıza, Türkiye’de, laikliğin ne olduğu ve nasıl korunması gerektiği konusunda bir konsensüs bulunmadığını söyledi. Alirıza, ”AK Parti’nin laikliğin sürdürülmesini kabul ettiğini ve seçmeninin isteğine göre laikliğin sert yönlerini değiştirmeye çalıştığını” ifade etti.

    Gazeteye konuşan CHP Milletvekili Onur Öymen, ”iktidar partisinin mevcut politikalarına devam etmesi durumunda ciddi sonuçların doğacağını” kaydetti.

    Washington Post ayrıca, ”hükümeti devirme planları yapmakla suçlanan” ve aralarında eski askeri yetkililerin de bulunduğu örgüt (Ergenekon) hakkında yasal işlemlerin yürütüldüğüne değindi.

    Bilkent Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ergün Özbudun, gazeteye açıklamasında “başörtüsü meselesinin, İslam’ın Türkiye’deki rolüne ilişkin tartışmada en büyük mesele ve siyasi sembol haline geldiğini” kaydetti. Özbudun, bazı kız öğrencilerin okula perukla gelmek gibi bir çözüm bulduğunu anlattı.

    17 yaşındaki lise öğrencisi Büşra Kıdam, gazeteye açıklamasında, “başörtüsünün kendisine manevi kuvvet ve güvenlik verdiğini, gelecek yıl üniversiteye başladığında istemeden de olsa kapıda başörtüsünü çıkarmak zorunda kalacağını, ancak başörtüsünü çıkarmanın fikirlerini silmeyeceğini” kaydetti.

    Yazıda, Türkiye’nin, derin farklılıkların bir arada görülebileceği bir ülke olduğu belirtilirken, “İstanbul’da kolsuz bluzler ve yüksek topuklu ayakkabılarla kafelerde oturan kadınlara, kara çarşaflı kadınların eşlik ettiği, Türkiye’de kürtajın yasal olduğu” gibi ifadeler de yer aldı.

    Siyaset bilimci Ali Çarkoğlu da gazeteye, ”bir uzlaşma ve tartışma döneminden geçmek zorunda kalacağız” değerlendirmesini yaptı.

    GUARDIAN: “PARTİ KAPATILMAKTAN KURTULDU”

    TELEGRAPH VE TIMES: “EŞİKTEN DÖNÜLDÜ”

    – İngiltere’nin önde gelen gazetelerinden Guardian, Anayasa Mahkemesi’nin AK Parti hakkındaki kararını, “Parti kapatılmaktan kurtuldu” şeklinde duyurdu.

    Gazetenin internet sitesindeki haberde, “iktidardaki AK Parti’nin, mahkeme üyelerinin bir oy farkıyla kapatılmaktan kurtulduğunu ve Türkiye’nin içine girdiği belirsizliği ve siyasi krizi atlattığı” ifade edildi.

    Bu sonucun, “Türkiye’nin laikler ile İslam yanlıları arasında olası bir ateşkes yolunu açtığı” yorumu yapıldı. Guardian sonucun ayrıca “Beş yıl siyaset yasağıyla karşı karşıya bulunan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı da rahatlattığını” belirtti.

    Daily Telegraph gazetesi şimdilik uzlaşmanın sağlandığını, iktidarda kalmaya devam edecek AK Parti’ye, yaklaşımını yumuşatması için “ciddi bir uyarı” gönderilmiş olduğunu yazdı.

    AK Parti’nin iktidara gelmesinden bu yana gösterdiği performansının etkileyici olduğu da vurgulanan haberde, partinin Türkiye’yi “ekonomik çöplükten” kurtardığı ve bir gün AB üyesi olmasına gidecek yola soktuğunu ifade edildi.

    Times gazetesi de, kararı, Türkiye’nin “eşikten döndüğü” şeklinde değerlendirdi.

    Mahkemenin kararının, aylardır süren belirsizliği sona erdirdiği ve Türkiye’nin bir kez daha uluslararası çıkarlarının peşine düşmesine giden yolu açtığı belirtilen haberde, “Ortadoğu barış görüşmelerinde kilit bir rol üstlenen parti kapatılsaydı Türkiye’nin AB üyeliği isteği de tehlikeye girecekti” denildi.

    (A.A)

    TÜRK MEDYASI KAPATMAMAYI NASIL GÖRDÜ?
    Thursday, 31 July 2008

    Türkiye’nin önde gelen gazeteleri, Anayasa Mahkemesi’nin kararının ardından nasıl bir manşet ve sürmanşetle çıktı?HÜRRİYET:
    Kapatma yok, ağır ihtar var
    Uzlaşın çağrısı
    Sorumlu olmalıyız
    Başbakan, Türkiye’nin ciddi bir badireyi geride bıraktığını söyledi, “Siyasiler başta olmak üzere her kesime, her kuruma sorumluluklar düşmektedir” dedi.

    MİLLİYET:
    Kapatma yok “Ciddi ihtar” var
    6 üye kapatma, 4 üye Hazine yardımını kesme, 1 üye ret istedi. 7 oy çıkmadığı için AKP kapatılmadı. Ancak 11 üyeden 10’u AKP’nin laikliğe aykırı faaliyetlerin odağı olduğu görüşünde birleşti. Yaptırım ise Hazine yardımının kesilmesi.

    SABAH:
    İlk mesaj: Herkesi kucaklayacağız
    Anayasa Mahkemesi AKP’yi kapatmadı, sarı kart gösterdi. Erdoğan “Durmak yok, yola devam. Öncelik toplumsal barış” mesajı verdi.

    ZAMAN:
    Kapatmaya ret
    Anayasa Mahkemesi, 4,5 aydır yaşanan belirsizliği bitirdi. Anayasa’da belirtilen çoğunluğa ulaşılamadığı için (6’ya 5) AK Parti kapatılmadı. Sadece bir yıllık Hazine yardımının yarısının kesilmesi kararlaştırıldı.

    POSTA:
    “Ciddi bir ihtar”
    Anayasa Mahkemesi’nin 6 üyesi AKP’nin kapatılması yönünde oy kullandı. Kapatma için en az 7 oy gerekiyordu. Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç “Ciddi bir ihtar kararı çıkmıştır” dedi. AKP’nin aldığı hazine yardımının yarısının kesilmesine karar verildi.

    VATAN:
    “Sorumlulukla devam edeceğiz”
    Erdoğan: “Ciddi bir badire atlattık. Türkiye’nin bir daha böyle bir ortama sürüklenmemesi için sorumlulukla hareket edeceğiz”

    AKŞAM:
    Kapatma yok
    Yola devam
    Başbakan teminat verdi: Hiç laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmadık. Cumhuriyetimizin temel niteliklerine sahip çıkmaya devam edeceğiz.

    YENİ ŞAFAK:
    Türkiye kazandı
    Kararı açıklamadan önce mesaj dolu açıklamalar yapan Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, anayasa değişikliğinin uzlaşı ile bir an önce yapılması gerektiğini söyledi.

    CUMHURİYET:
    AKP’ye para cezası
    Anayasa Mahkemesi partiyi kapatmadı ancak laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiğini kabul etti

    RADİKAL:
    Türkiye “oh” dedi
    “AKP laiklik karşıtı odak” görüşündeki 10 üyeden 4’ü odaklaşmayı kapatma için yeterli bulmayınca AKP, Hazine yardımı kaybıyla kurtuldu.

    REFERANS:
    AK Parti’ye sarı kart çıktı
    Anayasa Mahkemesi, AK Parti’nin kapatılmamasına karar verdi. 6 üye kapatma, 5 üye kapatmama yönünde görüş bildirdi. Ancak Mahkeme’nin 10 üyesi partinin, “laiklik karşıtı fiillerin odağı” olduğu yönünde görüş bildirerek Ak Parti’ye bir nevi sarı kart gösterdi. Başkan Kılıç, karar için ‘ciddi bir ihtar’ dedi.

    BİRGÜN:
    Ne şeriat ne darbe

    STAR:
    Türkiye kazandı
    Yola devam

    TAKVİM:
    Kaos sona erdi

    VAKİT:
    Kötünün iyisi
    Erdoğan güven verdi

    DÜNYA:
    AKP’ye kapatma yok
    Yola devam

    TARAF:
    Darbe direkten döndü

    BUGÜN:
    İstikrara devam

    GÜNEŞ:
    Son ihtar

    TÜRKİYE:
    Herkes rahatladı

    MİLLİ GAZETE:
    AKP kapatılmadı

    YENİ ASYA:
    Kapatılmadı, uyarıldı

    TERCÜMAN:
    AKP’de 6’ya 5 sevinci !

  • EDITORIAL: KIBRIS’TA İKİ LİDER ARASINDA DOĞRUDAN  MÜZAKERELER

    EDITORIAL: KIBRIS’TA İKİ LİDER ARASINDA DOĞRUDAN MÜZAKERELER

    KIBRIS’TA İKİ LİDER ARASINDA

    DOĞRUDAN  MÜZAKERELER

    3 EYLÜL 2008

    TARİHİNDE BAŞLAYACAK

    ( 30 Temmuz 2008 )

     

    Tugay ULUÇEVİK, Emekli Büyükelçi

     

    Yeni Çözüm Arama Süreci

     

    Kıbrıs’taki iki Taraf’ın Liderleri Talât ve Hristofyas 21 Mart 2008 tarihinde buluşarak, 44 yıldır çözülemeden duran Kıbrıs sorununa BM zemininde çözüm bulmak amacıyla yeni bir süreç başlatmışlardır.

     

    Talât ve Hristofias, 23 Mayıs 2008 tarihindeki ikinci buluşmalarında, çözüm arama sürecinin hedefini “ilgili Güvenlik Konseyi kararlarınca tarif edilen siyasi eşitliğe dayalı iki kesimli, iki toplumlu federasyon” olarak belirlemişlerdir. İki Lider, aynı buluşmada, bu ortaklığın  tek uluslararası kişiliğinin bulunmasını” ve  bir Federal Hükümet’e (Federal Government) ve eşit statüdeki “Kıbrıs Türk Oluşturucu Eyaleti’ne” (Turkish Cypriot Constituent State) ve “Kıbrıs Rum Oluşturucu Eyaleti’ne” (Greek Cypriot Constituent State) sahip olmasını kabul etmişlerdir.[1]

     

    Liderler, 1 Temmuz 2008’deki üçüncü buluşmalarında da, ortaklık devletinin “tek egemenliğinin” olması ve “tek vatandaşlığın” bulunması hususunda ilke mutabakatına varmışlardır.

     

    BM Güvenlik Konseyi de 13 Haziran 2008 tarihinde kabul ettiği 1818 sayılı kararıyla[2] Kıbrıs sorunu için öngörülen çözüm şeklini, daha önceki 1251 sayılı karara gönderme suretiyle, şu şekilde tarif etmiştir:

     

    “Kıbrıs sorununun çözümü, tek egemenliği ve tek hukukî kişiliği olan ve içinde tek vatandaşlık bulunan, iki toplumlu ve iki kesimli bir federasyon çerçevesinde bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü korunan ve  ilgili Güvenlik Konseyi kararlarında tarif edilen şekilde siyasî bakımdan eşit iki toplumu ihtiva eden bir Kıbrıs Devleti’nin üzerine oturtulmalıdır ve böyle bir çözüm bütün halinde veya kısmî olarak herhangi bir ülkeyle birleşmeyi ve taksimin ve ayrılmanın her şeklini yasaklamalıdır.”

    Görüleceği üzere, iki Lider’in üzerinde mutabık kalmış oldukları çözüm çerçevesi, Türkiye’nin ve KKTC’nin on yıllardır reddedegeldikleri veya çekincelerle kabul ettikleri BM Güvenlik Konseyi’nin kararlarında yer alan unsurlardan oluşmaktadır. Yukarıda zikredilen 1251 sayılı kararda kullanılan “bir Kıbrıs Devleti” kavramında kelimelerin baş harfleri büyük harfle yazılmıştır. Kasdedilen Kıbrıs Türk Tarafı’nın ve Türkiye’nin 1963 sonundan bu yana yok hükmünde kabul edegeldiği 1960 “Kıbrıs Cumhuriyeti’dir. Bu da, Tarafların, sözde “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin”, anayasası federal düzen kuracak  şekilde tadil edilmesi suretiyle yaşatılması  ve böylece çözüme ulaşılması hususunda anlaşmış olduklarını ortaya koymaktadır. 1251 sayılı karar bugün Hristofias’ın iş başına geldiği günden bu yana demeçlerinde tarif etmekte olduğu çözümün unsurlarını bütünüyle ihtiva etmektedir.

    25 Temmuz 2008 Bildirisi : Tam Teşekküllü Müzakereler 3 Eylül 2008’de Başlayacak

     

    Kıbrıs’taki iki Taraf’ın Liderleri Talât ve Hristofyas 25 Temmuz günü dördüncü kez buluşmuşlardır. Görüşme sonunda yayınlanan Ortak Bildiri’nin öze ilişkin metni şöyledir:

     

    “…Liderler, tam teşekküllü müzakerelerini BMGS’nin iyi niyet görevi çerçevesinde 3 Eylül 2008 tarihinde başlatmayı kararlaştırdılar.  Tam teşekküllü müzakerelerin amacı, Kıbrıs sorununa,  Kıbrıslı Rumların ve Kıbrıslı Türklerin temel ve meşru hak ve çıkarlarını koruyacak karşılıklı kabul edilebilir bir çözüm bulmaktır. Üzerinde anlaşmaya varılan çözüm eşzamanlı ayrı referandumlara sunulacaktır.”[3]

     

    Dışişleri Bakanlığı’nın Açıklaması[4]

     

    Dışişleri Bakanlığınca  25 Temmuz’da yapılan açıklamada,  kapsamlı müzakerelerin 3 Eylül 2008 tarihinde başlatılması kararından duyulan memnuniyeti dile getirilmiş ve “Türkiye başından beri Kıbrıs sorununun yerleşik Birleşmiş Milletler parametreleri olan iki kesimlilik, siyasi eşitlik, iki eşit Kurucu Devletin kuracağı yeni ortaklık temelinde çözülebilmesini teminen Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin iyiniyet misyonu çerçevesinde kapsamlı müzakerelerin başlatılmasını desteklemektedir” denilmiştir. Açıklamada,  Türkiye’nin Kıbrıs’ta iki taraf arasında 3 Eylül’de başlatılacak müzakere sürecine de bu anlayış doğrultusunda tam desteğini vereceği kaydedilmiştir.

     

    Yunanistan Dışişleri Bakanı’nın Açıklaması[5]

     

    Yunanistan Dışişleri Bakanı Bakoyanni, 25 Temmuz’da yaptığı açıklamada, ”Kıbrıs’ta liderlerin, Kıbrıslı Türkler ve Rumlar’ın temel ve meşru hakları ile çıkarlarını koruma hedefli, karşılıklı olarak kabul görmüş bir çözüme ulaşmak için aldıkları müzakerelere başlama kararını selamladığını” belirtmiş ve “iki liderin, Kıbrıs’ın, iki toplumlu ve iki bölgeli federasyon ve tek kimlik, tek vatandaşlık ve tek egemenlik çerçevesinde tekrar birleşmesi için müzakerelere başlama yönünde vardıkları anlaşmayı selâmlıyoruz” demiştir.

     

    İngiltere’nin Açıklaması[6]

     

    İngiltere’nin Avrupa İşlerinden Sorumlu Bakanı Jim Murphy, 25 Temmuz günü yaptığı açıklamada, Kıbrıs‘ta liderlerin müzakerelere başlanması yönünde vardıkları uzlaşmadan duyduğu memnuniyeti dile getirerek, İngiltere’nin “Kıbrıslılar tarafından Kıbrıs için çözümü” desteklediğini söylemiştir.

    5 Haziran 2008 tarihinde Kıbrıs Rum tarafıyla Ortak Mutabakat Muhtırası imzalayarak Talât ve Hristofias’ın 23 Mayıs’ta çözüm için tespit ettikleri çerçevenin içeriğinin Rum Tarafı’nın pozisyonuna uygun yönde değiştirilmesine katkıda bulunan ve bu suretle Kıbrıs’taki iki Taraf’ın başlattığı sürece tek taraflı müdahalede bulunmuş olan İngiltere’nin “Kıbrıslılar tarafından Kıbrıs için çözüm” düşüncesi pek inandırıcı olmamaktadır.

    BMGS’nin Açıklaması[7]

     

    BMGS Ban Ki-moon 25 Temmuz’da yaptığı açıklamada, iki Liderin kapsamlı çözüme yönelik tam teşekküllü müzakereleri 3 Eylül’de başlatma kararını almalarından duyduğu memnuniyeti dile getirmiş ve Liderleri şimdiye kadar sağladıkları ilerleme için takdir ettiğini ifade ederek “karşılıklı kabul edilebilir bir çözüme yönelik gayretlerini BM tam olarak destekleyecektir” demiştir.

     

    BMGS’nin, açıklamasında, gerek Liderlerin sıfatları, konunun özü bakımından tarafsız bir dil kullandığını görmekteyiz.

     

    Diğer Açıklamalar

     

    ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcü Yardımcısı Vekili Gallegos tarafından  25 Temmuz’da Basın Açıklaması yapılarak, “Kıbrıs Rum Lideri Hristofyas’ın ve Kıbrıs Türk Lideri Talât’ın Kıbrıs’ın yeniden birleştirilmesi amacına yönelik doğrudan görüşmeleri 3 Eylül tarihinde başlatma kararını almış olmaları” hakkında  memnuniyet ifade edilmiş  ve “Kıbrıslı Rumların ve Kıbrıslı Türklerin meşru haklarını ve çıkarlarını koruyacak karşılıklı kabul edilebilir bir çözüm bulunması için yapılacak müzakerelerin açıklanmış olan hedeflerini kuvvetle destekliyoruz” denilmiştir.[8]

     

    AB Komisyonu Başkanı Barroso, 25 Temmuz’da verdiği demeçte,[9]  müzakerelerin başlatılması hakkındaki kararı, Kıbrıs’ın yeniden birleştirilmesini amaçlayan  karşılıklı kabul edilebilir bir çözüm için atılmış önemli bir adım olarak nitelemiş ve “birleşmiş ve bütünleşmiş bir Kıbrıs sadece Kıbrıslıların değil, bütün AB’nin  yararına olacaktır” demiştir.

     

    Çözüm Çerçevesi Türkiye’nin Ve KKTC’nin Vazgeçilmezlerine Cevap Veriyor mu?

     

    Türkiye ve KKTC, barışsever iki Devlettir. Uluslararası sorunlara, ortak millî dava olarak benimsedikleri Kıbrıs konusu dahil, barışçı müzakereler yoluyla âdil ve kalıcı çözümler aranmasını dış siyasetlerinin temel ilkelerinden biri olarak saptamışlardır. Konuya bu açıdan baktığımız zaman, Kıbrıs’taki iki Liderin Kıbrıs sorununa kapsamlı siyasî çözüm bulunmasını amaçlayan tam teşekküllü doğrudan müzakereleri 3 Eylül 2008 tarihinde başlatmayı kararlaştırmış bulunmalarını doğru yönde atılmış bir adam olarak değerlendirmekteyiz.

     

    Bununla beraber, Tarafların hedef olarak aldıkları çözümün ve bu çözüm için belirledikleri ana çerçevenin Türkiye’nin ve KKTC’nin âdil ve kalıcı bir çözüm için vazgeçilmez kabul ettikleri unsurları içerip içermediğine  bakmak ihtiyacını duymaktayız. Bu açıdan objektif bir değerlendirme yapmaya çalışırken doğal olarak, Türkiye’nin ve KKTC’nin yetkili Kurumlarınca ve en üst  Makamlarınca, Kıbrıs konusunda hedef olarak alınan çözüm şekli hakkında yapmış oldukları açıklamalara bakma ve bu açıklamalarda kullanılan kavramları, Kıbrıs’taki iki Lider’in çözüm için belirledikleri çerçevenin içine konulmuş olan unsurlarla karşılaştırma ihtiyacını duymaktayız.  Ayrıca, Türkiye’nin ve KKTC’nin çözümün BM zemininde aranmasına taraftar olduklarını dikkate alarak,  BM’nin Kıbrıs sorununun çözümü için  bugüne kadar saptamış olduğu parametreleri, ilgili teknik kavramlar hakkında yaptığı tarifleri de dikkate almaktayız.[10]

     

    Kıbrıs’taki iki Liderin 25 Temmuz’daki son buluşmasından 5 gün önce KKTC’de Barış ve Özgürlük Bayramı olarak kutlanılan Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 34. yıldönümü münasebetiyle Cumhurbaşkanı Gül’ün[11], TBMM Başkanı Toptan’ın[12] KKTC Cumhurbaşkanı Talât’a gönderdikleri mesajlar ve KKTC Cumhurbaşkanı Talât ile Başbakan Erdoğan’ın törenler sırasında yaptığı konuşmalar[13] bize değerlendirme için yeterli malzemeyi oluşturmaktadır. Ayrıca, MGK’nin 24 Nisan 2008 toplantısından sonra yayınlanan Basın Bildirisi[14] ve Dışişleri Bakanlığı’nın 25 Temmuz 2008 tarihli açıklaması de değerlendirmemize temel teşkil etmektedir.

     

    Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 34. Yıldönümünde Verilen Mesajlar

     

    Cumhurbaşkanı Gül,  20 Temmuz 2008 tarihli mesajında, Türkiye’nin  Kıbrıs’ta huzur ve barışın teminatı” olarak gördüğü çözümü,  “Ada’daki mevcut gerçeklere dayanacak bir çözüm” şeklinde nitelemiştir. Cumhurbaşkanı Gül, “Ada’daki mevcut gerçekler” sözünden ne anlaşılması gerektiğini,  Kıbrıs’ta siyasî açıdan birbirine eşit iki halk, iki demokrasi ve iki devlet mevcuttur” sözleriyle, çok açık biçimde tarif etmiştir. Cumhurbaşkanı Gül, ayrıca, Türkiye’nin garantör ülke olarak “Kıbrıs’ta yeni bir ortaklık kurulması hedefini paylaştığını” vurgulamıştır.

     

    TBMM Başkanı Toptan, KKTC Cumhurbaşkanı Talât’a gönderdiği mesajda  KKTC’nin siyasî eşitliğini….güvence altına alacak” kapsamlı ve hakça çözüm isteğini dile getirerek,  KKTC’nin yaşatılmasını esas alan bir çözüm şekli öngörmüştür.

     

    Çözümün “Ada’daki gerçeklere dayanması” düşüncesi KKTC’deki 20 Temmuz törenlerinde KKTC Cumhurbaşkanı Talât ve Başbakan Erdoğan tarafından da dile getirilmiştir.

     

     Erdoğan da “eşit iki halk” kavramını vurgulamış ve “kapsamlı çözüm” Kıbrıs Türk Halkı ve KKTC’nin kurucu ve eşit olarak yer alacağı yeni bir ortaklıkla  mümkün olacaktır” demiştir. Talât “iki halkın eşitliğine dayalı” ve ayrıca, Kıbrıs Türk Halkının”, “kendi asli kurucu yetkilerini kullanarak”, “egemenlikteki eşit ortaklığını tescil edeceği” bir çözümden sözetmiştir.

     

    Talât ve Erdoğan, “iki kurucu devlet” ve bunların “eşit statüsü” kavramlarını konuşmalarında vurgulamışlardır. Talât ve Erdoğan “Türkiye’nin garantörlüğünün devam etmesi” gereğine önemle işaret etmişlerdir. Ayrıca, Talât, “Barış Harekâtıyla elde edilen güvenceleri, kazanımları ortadan kaldırmayacak bir çözüm” isteğini ifade etmiştir.

     

    Başbakan Erdoğan, konuşmalarında, Kıbrıs meselesinin “millî dava” olduğu; “şehit kanlarıyla alınmış olan bu topraklar (KKTC toprakları) üzerinde, birilerine asla hak etmedikleri bir imkânın teslim edilmeyeceği”; “KKTC topraklarının asıl sahiplerinin şehitler olduğu” gibi söylemlere de yer vermiştir. Başbakan Erdoğan “Talât’a güvenimiz tam ve desteğimiz sürecek” şeklinde konuşmuştur.

     

    Ada’daki Gerçeklere Dayanan Çözüm

     

    Kıbrıs sorununa çözüm arayışlarının hareket noktası için esas alınacak Ada’daki gerçekler hakkında Taraflar (KKTC-Türkiye/ GKRY-Yunanistan) arasında halen bağdaştırılması mümkün görünmeyen görüş ve algılanış farkı vardır.

     

    Türk Tarafı: “İki Halk    Rum Tarafı: “İki Toplum”

     

    Türk Tarafı’na göre Ada’daki gerçeklerden en önemlisi, Ada’da, birbirinden ırk, din , dil, kültür ve tarihî ülkü bakımından farklı iki halkın yaşamakta olmasıdır. Her iki halk kendi kaderlerini tayin etme hak ve iradesine ayrı ayrı sahiptir.

     

    Rum/Yunan ortaklığına göre, Ada’da, kuzey kesimi Türkiye’nin askerî işgali altında bir “Kıbrıs Cumhuriyeti” vardır. Ada’nın işgal altındaki kuzey bölgesinde yaşayan Kıbrıslı Türkler, Ada’da yaşayan diğer unsurlar olan Rumlar, Ermeniler, Marunîler ve Lâtinlerle birlikte “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin” Anayasa ve diğer yasalar önünde eşit haklara sahip vatandaşlarıdırlar. Ada’da iki halk mevcut değildir. 1960 Andlaşmalarına ve Devlet’in Anayasasına göre “Kıbrıs Cumhuriyeti” iki “toplumdan” oluşmaktadır.

     

    1964’den bu yana BM ve ayrıca AB Rum/Yunan Ortaklığının bu görüşünü ve iddiasını destekleyegelmektedir. BM Güvenlik Konseyi’nin BMGS’ne Kıbrıs konusunda verdiği  iyi niyet görevi 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin “iki toplumuna” yöneliktir.[15] BM’nin Kıbrıs sorununa çözüm aranması için kurduğu müzakere mekanizmasını “toplumlararası görüşmeler” olarak adlandırması bu yüzdendir.

     

    Türkiye’nin ve KKTC’nin dile getirdikleri “Kıbrıs’ta siyasî açıdan birbirine eşit iki halkın varlığına ” dayalı çözüm fikri ve hedefi, Talât ile Hristofias’ın 23 Mayıs’ta ve 1 Temmuz’da mutabık kaldıkları çözüm çerçevesinde yoktur. İki Liderin mutabık kaldıkları çözüm çerçevesi “iki halk değil, “iki toplum” kavramını içermektedir. BM Güvenlik Konseyinin oluşturduğu Kıbrıs konusu hakkındaki terminoloji  içinde de “iki halk” kavramına yer bulunmamaktadır.

     

    Bu noktada, çözüm arama sürecinin  geçmiş bir döneminde yaşanmış ve BMGS’nin raporuna yansımış bir olayı hatırlatmak istiyoruz.

     

    Denktaş ile Vassiliou arasında BMGS Perez de Cuellar’ın katılımıyla 26 Şubat – 2 Mart 1990 tarihinde New York’ta yapılan görüşmelerde Denktaş’ın çözümün Ada’daki iki halkın varlığı gerçeğine dayandırılması isteğini ve önerisini BMGS raporunda[16] bakınız nasıl değerlendirmiştir:

     

    “13. …. Müzakereler sırasında Bay Denktaş ‘toplumlar’ teriminin, her biri için ayrı ‘kendi kaderini tayin etme’ hakkını içerecek şekilde ‘halklar’ terimiyle eşanlamlı kullanılmasını önerdi….Kendisine cevaben, toplumlararası görüşmeler çerçevesinde BM Güvenlik Konseyi’nin kullandığı terminolojiden farklı bir kavram ortaya atılmasının semantik olmaktan öteye bir sorun yaratacağını….terminolojide yapılacak bir değişikliğin şimdiye kadar bağlı kaldığımız kavramsal çerçevenin değişmesine yol açacağını ifade ettim. Esefle kaydedeyim ki, bu şartlar altında, bana Güvenlik Konseyince verilmiş olan iyi niyet görevinin özü ve müzakerelerin temeli hakkında soru işaretleri ortaya çıkaran işin esasına ilişkin bir çıkmaza girdiğimiz sonucuna vardım.”

     

    Bu bağlamda, BM’nin içine düştüğü bir çelişki üzerinde durmak istiyoruz. 1992 yılında Denktaş – Vassiliou arasında müzakere edilmiş olan Fikirler Dizisi’nde ortaya çıkacak nihai antlaşmanın onay için Ada’nın iki tarafında ayrı referandumlara sunulacağı hükme bağlanmıştı. O zaman müzakereler nihaî bir noktaya ulaşamamıştı. ANNAN Plânı üzerindeki süreç ise Referandumlar aşamasına kadar ulaşmış ve Ada’daki iki halk kaderlerini tayin için ayrı ayrı oy kullanmışlardır. Aynı şekilde, Talât ve Hristofyas arasında başlamış olan şimdiki süreçte de “üzerinde anlaşmaya varılacak olan çözümün  eşzamanlı ayrı referandumlara sunulacağı kararlaştırılmıştır. Halbuki, BM “kendi kaderini kendisinin tayin etmesi hakkını” içerdiği için Kıbrıs’ta “iki ayrı halk” olduğu gerçeğini kabul etmemektedir. ANNAN Plânı üzerindeki iki ayrı referandumun sonuçlarını geçerli kabul eden BM’nin bundan sonraki çözüm arayışlarında Kıbrıs’ta iki “halkın” ayrı varlığı gerçeğinden hareket etmesi Ada’da âdil ve kalıcı bir çözüme ulaşılmasına tarihî bir katkı oluşturur.

     

    Ayrıca, BMGS Kofi ANNAN’ın 1 Nisan 2003 tarihli raporunun 72 inci paragrafında[17]toplum” yerine “halk” kavramını kullandığı dikkate alınmalıdır. Raporda, “referandumların düzenlenmesinin altında yatan düşünce, Kıbrıs’ın yeniden birleştirilmesinin liderler tarafından  değil, her bir  tarafın halkı tarafından kararlaştırılmasıydı” ifadesine yer verilmiştir.

     

    Ada’da İki Devlet’in Mevcudiyetine Dayalı Çözüm

     

    Cumhurbaşkanı Gül’ün Ada’daki gerçekler meyanında  Ada’da iki Devlet’in mevcudiyetine dayalı”; TBMM Başkanı Toptan’ın “KKTC’nin siyasi eşitliğini güvence altına alacak” ve Başbakan Erdoğan’ın “Kıbrıs Türk Halkı ve KKTC’nin kurucu ve eşit olarak yer alacağı çözüm” sözlerinde ifadesini bulan “KKTC” ve “Güney Kıbrıs’taki Rum Devleti’nden” müteşekkil çözüm fikri ve anlayışı, Talât-Hristofyas mutabakatında mevcut değildir.

     

    İki Lider’in kabul ettikleri çerçevenin öngördüğü ve BM Güvenlik Konseyi karalarında da  tarifi yapılan çözüm şekliyle, 1960 “Kıbrıs Cumhuriyeti”, federal bir düzen yaratan yeni anayasasıyla varlığını sürdürecektir. Buna mukabil, KKTC’nin varlığının sona erdirilmesi kaçınılmaz olacaktır. Zira, iki Lider BM Güvenlik Konseyinin  kararları çerçevesinde    çözüme  ulaşılmasında mutabık kalmışlardır. Güvenlik Konseyi Kararlarına göre var olduğu kabul edilen 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’dir,  KKTC ise yok hükmündedir (Güvenlik Konseyi’nin 541 ve 550 sayılı kararları).

     

    20 Temmuz 1974’den sonra, BM ve  bugün de AB, üzerinde  KKTC’nin egemen olduğu toprakların, aslında, “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ülkesinin   halen Hükûmet’in yetkisini kullanamadığı kuzey bölgesi olduğu” şeklinde bir pozisyon benimsemiştir. Nitekim, “Kıbrıs’ın” 2003’deki AB’ye Katılım Anlaşması’nın 10 Numaralı Protokolü’ne göre, “Kıbrıs Cumhuriyeti” bütün olarak AB’ye tam üye kabul edilmiştir. AB’nin resmi kaynaklarında yer alan ifadeyle de, “Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti’nin fiilî kontrolü altında bulunmayan Ada’nın kuzey bölümünde AB müktesebatının uygulanması askıya alınmıştır.”

     

    İki Kesimlilik

     

    Türk Tarafına göre, Ada’daki mevcut gerçeklerden biri de “iki kesimliliktir.” Bu, Talât’ın çözüm çerçevesinde korunması gerektiğini söylediği Barış Harekâtının sağladığı kazanımların en önemlilerindendir. Talât ile Hristofyas arasında mutabık kalınan çözüm çerçevesinde BM Güvenlik Konseyi kararlarına atıf yapıldığı için “iki kesimlilik” ilkesi, Kıbrıs Türk Tarafı’nın bu ilke hakkında uzun yıllardır sahip olageldiği   anlayıştan farklı bir anlam kazanmıştır. Kıbrıs Türk Tarafı, geçmişin acı tecrübelerini göz önünde tutarak, siyasî çözüm çerçevesinde Türklerle Rumların 1974’ten önce olduğu gibi iç içe değil, fakat ayrı coğrafî kesimlerde yaşamaları gerektiğini savunagelmiştir. Buna göre, serbest dolaşım ve yerleşim özgürlükleri zaman içinde iki halk arasındaki karşılıklı güven duygusu geliştikçe tedricen uygulanmalıdır. Mülkiyet haklarına ilişkin karşılıklı talep ve iddialar takas ve tazminat yöntemiyle halledilmelidir.

     

    Oysa, BM’nin anlayışına göre, iki kesimlilik” kavramı, nüfusun etnik yapısı bakımından saf iki bölge yaratılması demek  değildir. Mülkiyet  hakkı bakımından da durum böyledir. “İki kesimlilik, bir toplum tarafından yönetilecek bir federe devletin kendi kesiminde nüfus ve mülkiyet bakımından açık bir çoğunluğa sahip bulunması” anlamına  gelir.[18] Yani, bu anlayış, Kıbrıs Türk Kesimi’ne Rumların da yerleşmesine cevaz vermektedir.

     

    Ayrıca, Kıbrıs sorununun siyasî çözüme ulaştırılmasıyla birlikte Ada’nın tamamı AB’ne katılmış olacağı için, AB hukukunun gereği olarak “iki kesimlilik” uzun olmayan bir zaman içinde ortadan kalkmış olacaktır. ANNAN Plânı üzerindeki gelişmeler, AB’nin Kıbrıs’ta varılacak anlaşmayla ilgili derogasyonları benimseme niyetinde olmadığını ortaya koymuş bulunmaktadır.[19]

     

    MGK, 24 Nisan 2008 tarihindeki toplantıda, “iki kesimliliği”, çözüm çerçevesinde korunması esas olan parametrelerden biri olarak zikretmiştir.

     

    Siyasî Eşitlik

     

    Talât ve Hristofyas, çözüm için üzerinde mutabık kaldıkları çözüm çevresinde, Türk Tarafı’nın vazgeçilmezleri arasında yer alan “siyasî eşitlik” kavramı için BM Güvenlik Konseyi kararlarındaki tarifi esas almışlardır.  Oysa, BM’nin anlayışına göre,[20] “siyasî eşitlik”, Türk Tarafı’nın savunduğu tezin  aksine, şimdiki durumda Ada’da mevcut gerçeklerin bir parçası olan iki devlet arasında geçerli bir kavram değildir. Siyasi eşitlik iki taraf arsında  nihai çözümle birlikte ve toplum (federe birim) düzeyinde ortaya çıkacaktır. Çözümden önce taraflar arasında siyasi eşitlik yoktur. “On an equal footing” ilkesi müzakere yöntemine ilişkindir ve BM’nin var olduğunu kabul ettiği Kıbrıs Cumhuriyeti’nin iki toplumu bakımından geçerlidir.

     

    İki Lider’in mutabakatında  iki toplumlu” bir  çözümden söz edildiği için, öngörülen “siyasî eşitlik” ilkesinin toplumlar ve onların yönetimleri düzeyinde geçerli olacağını düşünmek yanlış olmaz. Kaldı ki, var oldukları kabul edilen “iki toplum” 1960 “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin” bünyesinde varlık ve  statü kazanmışlardır. “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin”, 1960 Anayasası’ndaki yapının federal yapıya dönüştürülerek yaşatılması plânlandığı  için, esasen var olan iki toplum yeni federal yapı içinde yeni şekil ve federe birim statüsü  kazanarak devam edeceklerdir. Bu birimler federe birim statüsünde eşit kabul edileceklerdir.

     

    MGK, “iki Taraf’ın siyasî eşitliğinin” çözüm çerçevesinde korunmasının esas olduğunu belirtmiştir.

     

    Yeni Bir Ortaklık Devleti Kurulması

    MGK’nin 24 Nisan 2004 tarihindeki toplantısından sonra yayınlanan Basın Bildirisi’nde, diğer hususlar meyanında “Yeni Ortaklık Devleti” kavramına yer verilmiştir.[21] Barış Harekâtı’nın yıldönümü törenleri vesilesiyle yayınlanan mesajlarda ve yapılan konuşmalarda da vurgulanan “yeni bir ortaklık” düşüncesi Talât – Hristofias görüşmelerinde ortaya çıkan çözüm çerçevesine yansımış değildir. BM Güvenlik Konseyi Kararlarlarında da Kıbrıs sorununun yeni bir devlet kurulması suretiyle çözüme kavuşturulması düşüncesi yoktur.  Kaldı ki, Hristofias, Talât’ın “yeni ortaklık” kavramını sık sık vurgulaması karşısında, 1960 “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin” bünyesindeki ortaklığı hatırlatarak “yenilenmiş ortaklık” kavramını dile getirmiştir.[22]

    ANNAN Plânı’nın ürünü olan ve referandumda Rumlar tarafından reddedilen  Andlaşma’da da “ortaklığımızı yenilemeğe karar vererek” (deciding to renew our partnership)[23] şeklinde bir ifade kullanılmıştır.

    ANNAN Plânı üzerinde yapılan halkoylamasında kullanılan oy pusulasının üzerinde şu soru ibaresi yer almaktaydı: “ Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne birleşik olarak gireceği yeni düzeni hayata geçirecek Kuruluş Anlaşması ve tüm Eklerini; Kıbrıs Türk Devleti’nin Anayasası’nı ve yürürlükte olacak yasalara ilişkin hükümleri onaylıyor musunuz?”

    Görüleceği üzere, oy pusulasında dahi “yeni ortaklık” değil “yeni düzen” kavramı kullanılmıştır.

    Egemenlik

    Talât – Hristofyas görüşmelerinde çözüm için ortaya çıkan çerçevede ve ayrıca, çözüm için esas alınan BM Güvenlik Konseyi kararlarında, hedeflenen federal çözümde devletin “tek egemenliğinin” ve “tek hukukî kişiliğinin” olması öngörülmüştür. Bu iki unsurun normal şartlarda devletler hukukunun icabı olarak kabul edilmesi gerekir. Oysa, Kıbrıs Türk Halkı’nın 1963-74 döneminde yaşamış olduğu acı tecrübe, aranan çözüm şekli çerçevesinde “egemenlik”, “egemenlikte eşit ortaklık”, “egemen eşitlik” gibi kavramlara can alıcı bir nitelik kazandırmıştır. Başbakan Erdoğan 20 Temmuz günü Lefkoşe’de yaptığı konuşmada “1974 Barış Harekâtı Kıbrıs Türkü’nün soykırıma uğramasını engellemiştir. Barış Harekâtı, toplu mezarlara ağıt yakan Kıbrıs Türkü’nün kaderini değiştirmiştir” şeklindeki ifadelerle Kıbrıs Türk halkına tarihî gerçekleri hatırlatmıştır. Gerçekten, 1960’da varılan Andlaşmalarla o zaman Kıbrıs sorununun kalıcı biçimde çözülmüş olduğu düşünülmüşken, üçbuçuk yıl gibi kısa bir zaman sonra Kıbrıs Türk halkı soykırıma uğrama tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Unutulmamalıdır ki, 1960 düzeni de “iki eşit kurucu toplumun” üzerine bina edilmişti. Ancak, devletin “tek egemenliği” olduğu  ve bu egemenliği uygulamada nüfus üstünlüğü dolayısıyla hâkim güç olan Rumların temsil ettiği ve uluslararası toplumun BM Güvenlik Konseyi’nin kararlarında ifadesini bulan siyasî tercih ve desteği de  Rumlardan yana tecelli ettiği için, 1960 düzeni yıkılınca Rumlar yollarına “Kıbrıs Cumhuriyeti Devleti ve O’nun Hükûmeti” olarak devam etmişlerdir. Kıbrıslı Türkler ise hüviyetsiz olarak ortada kalmışlardır. “Siyasî eşitlikle” beraber ortak “egemenliği” içermeyen bir çözüm şeklinin Kıbrıs Türk halkına  benzer bir akıbet hazırlamasından, hiç temenni etmemekle birlikte, endişe ederiz. [24]

    KKTC Cumhurbaşkanı Talât, Barış Harekâtı’nın 34. yıldönümü törenlerinde yaptığı konuşmada “Kıbrıs Türk halkının egemenliğinin tartışma konusu yapılmamasını” istemiş ve “Kıbrıs Türk halkı kendi aslî kurucu yetkilerini kullanarak, egemenlikteki eşit ortaklığını tescil edeceği bir çözümü amaçlamaktadır” şeklinde konuşmuştur.[25]

    BM Güvenlik Konseyi 1960 “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin” temelinde bir çözümü destekleyen pozisyona sahip olduğu için, Türk tarafının egemenlik konusundaki tezlerine olumlu bakmamaktadır.

    Müzakere sürecinin 1990-92 döneminde, Denktaş, kurulması hedeflenen federasyonda Kıbrıs Türk halkının egemenliğe eşit ortak olması ve bunun o zaman hazırlanmakta olan “Fikirler Dizisine” yazılmasını teklif etmişti.  BMGS ve Güvenlik Konseyi’nin daimî üyeleri buna  itiraz etmişler ve hattâ Türk Tarafı’nı suçlar biçimde tepki göstermişlerdi. Denktaş’ın bu konudaki  haklı ve kararlı tutumu o zaman Türkiye tarafından da desteklenmişti. Sonradan Türk Tarafı’nın bu teklifi Fikirler Dizisine “egemenlik iki toplumdan kaynaklanmaktadır” şeklinde dercedilmişti.

    Talât ve Hristofyas’ın mutabık kaldıkları çerçevede yer alan “tek egemenlik” kavramının kaynağı belli değildir.

     

     

     

     

    İki Kurucu Devlet

     

    Türk Tarafı, Kıbrıs Türk halkının ve onun sahip olduğu Devleti’nin bulunabilecek çözüm şeklinde “kurucu” unsur olmasına önem vermektedir. MGK “iki kurucu devletin eşit statüsünü” çözüm halinde korunması esas olan parametreler arasında saymaktadır. Talât ve Erdoğan da, bu parametreyi son defa 20 Temmuz törenlerinde vurgulamışlardır.

     

    23 Mayıs 2008 tarihli Talât – Hristofyas mutabakatında, çözüm halinde, bir Federal Hükümet’in (Federal Government) ve eşit statüdeki “Kıbrıs Türk Oluşturucu Eyaleti’nin” (Turkish Cypriot Constituent State) ve “Kıbrıs Rum Oluşturucu Eyaleti’nin” (Greek Cypriot Constituent State) ortaya çıkması kabul edilmiştir.

     

    İngilizce olarak hazırlanan  metinde kullanılan “Constituent State” kavramı Türkçeye “Kurucu Devlet” olarak tercüme edilip, kamuoyuna o şekilde takdim edilmiştir. 24 Nisan 2004 referandumunda kullanılan soru pusulasına da “Kıbrıs Türk Devleti” ibaresi yazılmıştır. Oysa “Constituent State” teriminin kastedilen doğru anlamı “Oluşturucu Eyalettir” İngilizcedeki “state” kelimesi, Türkçede yerine göre “devlet, yerine göre de “eyalet” olarak kullanılmaktadır. İki Lider’in mutabakatında kastedilen anlamı “eyalettir”. “Constituent” kelimesinin Türkçe anlamı “oluşturucudur”. “Kurucu” kelimesinin İngilizce karşılığı “founding” sözcüğüdür. Nitekim, ANNAN Plânı’ndaki “Kuruluş Anlaşması’nda” (Foundation Agreement), iki toplumun 1960 “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin” ortak kurucuları olduklarını kaydeden maddede “co-founders” deyimi kullanılmıştır.

     

    İki Lider’in 23 Mayıs mutabakatında yer alan “bir Federal Hükûmet, iki Oluşturucu Eyalet” düşüncesi dahi, Rum Tarafı’nın İngiltere ile yaptığı işbirliği sonucunda BM Güvenlik Konseyi’nin 13 Haziran 2008 tarihli ve 1818 sayılı kararına dahil edilmemiştir. Konsey kararında, sadece, iki Lider’in mutabakatının “BM Güvenlik Konseyi kararlarında öngörülen siyasî eşitliğe dayalı iki toplumlu ve iki kesimli federasyon” unsurlarına yer verilmiştir.

     

    Güvenlik ve Garantiler

     

    Kıbrıs sorununa ilişkin çözüm arama sürecinde Türk Tarafı, nihai çözüm çerçevesinde 1960 Garanti ve İttifak Andlaşmalarının yürüklükte kalmasına,  Türkiye’nin bu  Andlaşmalarla  elde ettiği “garantör” statüsünün ve bundan doğan hak ve yetkilerinin sulandırılıp aşındırılmadan devamına daima büyük önem atfetmektedir.

    Talât – Hristofyas görüşmelerinde ortaya çıkan mutabakatlarda güvenlik ve garantiler konusuna henüz yer verilmemiştir.

    Nihai çözüm çerçevesinde Garanti ve İttifak Andlaşmalarının “yeni düzene” uyarlanarak yürürlükte kalacakları varsayılsa bile, Türkiye’nin bu andlaşmalardan doğan hak ve yetkilerin  uygulama bakımından değer taşıyıp taşımayacağı üzerinde durmak lâzımdır. Zira, çözümle  birlikte, esasen AB tarafından “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin” parçası kabul edilen  Kuzey Kıbrıs AB’ye katılmış olacaktır. Bu durumun Türkiye AB’ye tam üye olmadan gerçekleşmesi halinde,  şartlar gerekli kılsa dahi, Türkiye’nin bir AB Devleti’ne karşı Andlaşmaları ileri sürerek askerî müdahale hakkını kullanması mümkün olabilir mi? Bu bağlamda, Kıbrıs’ta 1963-64 ve 1967 olayları karşısında hakkımız olduğu ve o dönemde Kıbrıs’taki gelişmeler gerekli kıldığı halde Türkiye’nin müdahale hakkını kullanmasını önlemek için uluslararası toplumun baş aktörlerince diplomasinin hem zorlayıcı, hem  dostane  yollarına başvurulmuş olduğu da hatırda tutulmalıdır. 

    AKEL, ideolojisi itibariyle, ötedenberi Kıbrıs’a ilişkin Garanti ve İttifak sistemine karşı olagelmiştir. Hristofyas da işbaşına geldiğinden bu yana Türkiye’nin Ada’daki askerî varlığının sona erdirilmesinin baş önceliğini teşkil ettiğini söylemektedir.

    Yunanistan Dışişleri Bakanı Bakoyanni de son dönemde verdiği demeçlerde “hedef Kıbrıs’ta işgal ordusu olmamasını sağlamaktır. Garantiler ve müdahale hakları modası geçmiş bir mantıktır. Çağdaş bir Avrupa Ülkesi olan Kıbrıs AB’nin büyük kalkanına , büyük güvenliğine sahiptir.  Kıbrıslılar, Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler için gelecekteki en büyük güvenlik, AB’nin sağladığı güvenliktir” şeklinde sözler de sarfetmiştir.[26] Hristofyas da aynı görüşleri dile getirmektedir.

    Kıbrıs müzakere sürecinin akışı içinde, Rum – Yunan ortaklığının Türkiye’nin AB üyelik süreciyle ilgili olarak sahip oldukları kozları oynamak suretiyle, özellikle, Kıbrıs sorununun Türk tarafı için çok önemli bu veçhesinde taviz elde etme amaçlı taktiklere başvurmaları beklenir.

    Temel Ve Meşru Hak Ve Çıkarları Koruyacak Çözüm

    İki Lider 25 Temmuz’da yayınladıkları Bildiri’de 3 Eylül’de başlayacak “tam teşekküllü müzakerelerin amacının, Kıbrıs sorununa,  Kıbrıslı Rumların ve Kıbrıslı Türklerin temel ve meşru hak ve çıkarlarını koruyacak karşılıklı kabul edilebilir bir çözüm bulunması olduğunu” açıklamışlardır.

    Bu ifadede geçen “meşru hak ve çıkarlar” kavramı Kıbrıs müzakere sürecinde şimdiye kadar yer bulmuş değildir. BMGS Perez de Cuellar 1990 yılında müzakere süreci hakkında yaptığı ve Güvenli Konseyince de benimsenen tarifler meyanında, “Kıbrıs sorunu için aranan çözüm iki toplum tarafından kararlaştırılmalıdır ve iki toplum için kabul edilebilir olmalıdır” şeklinde bir tarif yapmıştı.[27]

    “Meşru hak ve çıkarları koruyacak” çözüm anlayışı, serbest müzakere ilkesini zorlayacağı düşünülmektedir.

    Müzakerelerin akışı içinde Taraflardan birinin yapacağı bir teklifin ilgili Tarafın meşru bir hak ve çıkarıyla ilgili  olup olmadığı hangi kıstasa göre belirlenecektir? Bu konuda tayin edici faktörün  BM Güvenlik Konseyi kararları olacağını tahmin edebiliriz. Rum Tarafı’nın, ayrıca, çözüm halinde Kıbrıs Türk Tarafı’nın da AB’ne katılacağına işaret ederek, AB normlarına uygunluk şartını da ileri sürmeleri beklenir.

    “Temel ve meşru hak ve çıkarları koruyacak çözüm” kıstası, örneğin, Kıbrıs Türk Tarafı’nın “egemenlik” konusunda yapacağı bir öneriye karşı, BM’nin şimdiye kadar oluşturduğu “kavramsal çerçevede” yer almadığı için meşru bir çıkarla ilgili bulunmadığı savı ileri sürülebilecektir. Garantiler bahsinde de Kıbrıs Türk Tarafı’nın konunun Kıbrıs Türk halkının çıkarları açısından önem arzettiğine dair açıklamaları “Rumların, çözümle birlikte AB’ne katılacaksınız; güvenlikle ilgili  temel ve meşru çıkarlarınız bundan böyle AB çerçevesinde teminat altına alınacaktır” şeklinde mukabele görebilecektir. Keza, Kıbrıs Türk Tarafı’nın  “üç hürriyetlerin” kuzeyde uygulanmasına sınırlama getirilmesine dair önerileri “temel hak” ve  “meşru çıkar” kriteri ileri sürülerek reddedilebilecektir.

    Sonuç

    BMGS Kofi Annan Referandumdan sonra yayınladığı 28 Mayıs 2004 tarihli Raporunun[28] 92 inci paragrafında  dönüm noktası niteliğindeki 24 Nisan oylamasını müteakip BM’nin Kıbrıs’taki bütün barış faaliyetlerinin esaslı bir yeniden değerlendirmeye tâbi tutulmasının zamanı gelmiştir. Bu yeniden değerlendirme 40 yıldır süren Kıbrıs’ta barış arayışını da kapsamalıdır ve gelecekte soruna daha iyi nasıl eğilinebileceği üzerinde düşünülmelidir” şeklinde çok isabetli bir tavsiyede bulunmuştur.

     

    Gerçekten, Kıbrıs konusu BM Genel Kurulunun gündemine 1954’de, BM Güvenlik Konseyinin gündemine de 1964’de  girmiştir. Günümüze kadar, BM Genel Kurulu 10, Güvenlik Konseyi de 120’den fazla karar kabul etmiştir. Yine de, Kıbrıs sorununa görüşme yöntemiyle çözüm bulmak için BM zemininde 44 yıldır devam eden arayışlar sonuç vermemiştir. 20 Temmuz 1974’den sonra Ada’da ateşkes hattının ve nüfus mübadelesinin ortaya çıkardığı iki kesimli ve iki devletli fiilî durum ateşkese dayalı status quo halini almış ve 34 yıldır istikrar kazanarak devam etmiştir. Bu neden böyle olmuştur? Bu sualin gerçekleri yansıtan doğru cevabının bulunması aslında  Kıbrıs sorununun çözümünün anahtarının bulunması demektir. Oysa, uluslararası toplum ve onun ortak siyasî iradesini temsil eden BM, şimdiye kadar bu soruya yanıt araştırma ihtiyacını duymadan Rum – Yunan Ortaklığının iddialarına arka çıkan bir pozisyonla soruna çözüm arama gayreti içinde görünmüştür. Özellikle, Kıbrıs sorununa çözüm arayışları tarihinin en teşekküllü, en kapsamlı, en sonuca yönelik, kabul edildiğinde hemen uygulanmasına geçilecek bir Andlaşma metninin ortaya çıktığı  ve uluslararası camianın en geniş ölçüde diplomatik desteğine sahip, aynı zamanda dünya kamuoyunun dikkatini en yaygın ölçüde çeken bir çözüm teşebbüsünün 24 Nisan 2004’de Rumlar tarafından sonuçsuz bırakılmış olması karşısında Kıbrıs sorunundaki çözümsüzlüğün sebepleri üzerinde gerçekçi ve yapıcı bir zihniyetle durulması gerekirdi.  BMGS’nin kendisi de “BM’nin Kıbrıs’taki bütün barış faaliyetlerinin esaslı bir yeniden değerlendirmeye tâbi tutulmasının zamanının geldiğini” ifade etmişti. Ne yazık ki, BM Güvenlik Konseyi BMGS’nin öngördüğü “yeniden değerlendirmeyi” yapma ihtiyacını duymadan, Ada’da var olmadığı halde, kasıtlı olarak varmış gibi gösterilen “çözüm için fırsat penceresi” gibi hayalî bir ortamda yeniden çözüm arayışlarına girişilmiş bulunmaktadır.

    Talât ve Hristofias’ın 23 Mayıs ve 1 Temmuz  mutabakatları ve BM Güvenlik  Konseyi’nin 13 Haziran 2008 tarihli ve 1818 sayılı kararı hedeflenen çözüm şeklinin temel ilkelerini ve ana çerçevesini  ortaya koymuştur. Bu temel ilkeler ve çerçeve, BM Güvenlik Konseyi’nin Rum Tarafı’nın iddialarına arka çıkan pozisyonunun ürünü olan ve dolayısıyla  “Ada’daki gerçeklerle” bağdaşmayan kararlarına ve bu kararlarda ifadelerini bulan çözüm parametrelerine ilişkin tariflere dayalı bir  çözümü işaret etmektedir. Bu çözüm, KKTC’nin ve Türkiye’nin on yıllardır savunageldiği Ada’daki gerçeklere dayanan çözüme ilişkin tezlerine ve yukarıda tahlil etmeğe çalıştığımız  MGK Bildirisi’nde, Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasında,  Cumhurbaşkanı Gül’ün, TBMM Başkanı Toptan’ın  mesajlarında ve Başbakan Erdoğan ile KKTC Cumhurbaşkanı Talât’ın  20 Temmuz konuşmalarında vurgulanan parametrelere uygun bir çözüm değildir. İki Lider’in saptadığı çerçeve, Rum-Yunan Ortaklığının temel pozisyonuna, Türk Tarafı’nın pozisyonuna olduğundan çok daha yakındır.

    3 Eylül’de başlayacak olan tam teşekküllü müzakerelerde, KKTC, Ada’daki gerçeklerle bağdaşmayan bir zeminde, Ada’daki gerçeklere dayanan bir çözümü elde etmek için uğraş verecektir. Esasen Kıbrıs müzakere sürecinin tarihi, Türk Tarafı’nın bu uğraşlarının örneklerinden oluşmaktadır.

    Önümüzdeki müzakerelerde, KKTC için temel hedef,  çözümün Kıbrıs’taki iki Taraf arasındaki iç ve Türkiye ile Yunanistan arasındaki dış dengelerini kuran ve bu dengeleri sürekli kılan; KKTC’nin ve Türkiye’nin önem ve öncelik verdiği parametrelere dayanan ve bunların korunmasını mümkün kılan, âdil ve kalıcı bir çözüm olmalıdır. Kıbrıs Cumhuriyeti’ne yamanarak AB’ne katılma emeli başlangıçtan belli bir müzakere stratejisinin,   KKTC ve Türkiye’yi  Kıbrıs konusunda  ciddi sorunlarla karşı karşıya bırakacağının bilincinde hareket edileceğinden kuşku duymuyoruz. Kıbrıs Rum Tarafı’nın, bu defa kendileri için ANNAN Planı’nın öngördüğünden daha elverişli bir çözümün peşinde olduğu bilinmektedir. Böyle bir çözümü elde edebileceklerine inanmış ve inandırılmış görünmektedirler.

    Başbakan Erdoğan 20 Temmuz günü Lefkoşe’de yaptığı konuşmada “Talât’a güvenimiz tam ve desteğimiz sürecek” demiştir. Bu, İki Devlet arasında Kıbrıs “millî davamızda” daima olagelmiş bulunan yakın dayanışma ve işbirliğinin icabıdır. Barış Harekâtımızın  yıldönümü vesilesiyle Türkiye tarafından bir kere daha açıklıkla dile getirilen çözüme ilişkin temel parametrelerin, KKTC’nin ve Türkiye’nin ortak çıkarlarını gözeten bir çözüm yolunda KKTC görüşmeciler heyetince rehber mahiyetinde dikkate alınacağından kuşku duymuyoruz.

    —————————————————————–

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     


    [1] www.asam.org.tr Konuk Köşesi, Tugay Uluçevik, Kıbrıs Müzakere Sürecindeki Gelişmeler….

    [2] www.un.org/english, S/RES/1818(2008), 13 June 2008.

    [3] UNFICYP Home Page, www.unficyp.org , Cyprus Leaders Agree on Start of Full Talks, 25.06.2008

     

    [4] T.C. Dışişleri Bakanlığı, Güncel Basın Açıklamaları, No.132, 25.07.2008,

    [5] TAK, Atina, sayı:12344, 26.07.2008

    [6] A.A., 25.06.2008

    [7] Secretary-General, SG/SM/11718, 25 July 2008, www.un.org

     

    [8] U.S. Department of State, Daily Press Briefing, 28.07.2008,

    [9] www.eubusiness.com/news-eu

     

    [10] ASAM, Konuk Köşesi, Tugay ULUÇEVİK, Kıbrıs’ta İki Lider’in 23 Mayıs 2008 Tarihli Ortak Bildirisi Hakkında Değerlendirme, 30.05.2008,

      Ayrıca bknz. Tugay Uluçevik, Kıbrıs’ta 44 Yıllık Çözümsüzlük, CUMHURİYET, 16.02.2008, s.2

      Ayrıca bknz. Tugay Uluçevik, Kıbrıs’ta Nasıl Bir Çözüm, YAVR Müdafaa-i Hukuk Dergisi, Temmuz 2008, Sayı:118, s.35

    [11] www.tccb.gov.tr, 20.07.2008

    [12] TAK, 19.07.2008

    [13] Talât ve Erdoğan’ın konuşmaları için bknz. TAK, 19.07.2008, sayı: 12337 ve TAK, 20.07.2008, sayı: 12338. Ayrıca, “Erdoğan: Kıbrıs Türk Devleti Kurulacak” başlıklı, TAK mahreçli haber, 20.07.2008, www.yeniduzengazetesi.com

     

    [14] MGK Toplantılarının Basın Bildirileri, 24.04.2008, para. 2.C, www.mgk.gov.tr

                           

    [15] Report of the Secretary General, S/21183, 8 March 1990, para.5, s.2

    [16] Report of the Secretary General, S/21183, 8 March 1990, para.13; ayrıca, Annex II

    [17] Report of the Secretary-General, S/2003/398, 1 April 2003, s.16

    [18] Report of the Secretary-General, S/21183, 8 March 1990, Annex ı.

    [19] ASAM, Konuk Köşesi, Tugay ULUÇEVİK, Kıbrıs’ta İki Lider’in 23 Mayıs 2008 Tarihli Ortak Bildirisi Hakkında Değerlendirme, 30.05.2008,

     

    [20] Report of the Secretary-General, S/21183, 8 March 1990, Annex I

    [21] www.mgk.gov.tr, MGK Toplantılarının Basın Bildirileri,24.04.2008, para. 2.C.

    [22] CNA/ANA, 19.07.2008

    [23] The Comprehensive Settlement of the Cyprus Problem, A. Foundation Agrement, Main Articles, iv,         

        31 March 2oo4, s.12

    [24] ASAM, Konuk Köşesi, Tugay ULUÇEVİK, Kıbrıs’ta İki Lider’in 23 Mayıs 2008 Tarihli Ortak Bildirisi Hakkında Değerlendirme, 30.05.2008,

     

    [25] TAK, Sayı: 12338, 20.07.2008

    [26] A.A., 12.06.2008 ve ANA, 12.06.2008

    [27] Report of the Secretary-General, S/21183, 8 March 1990, para. 5, s.2

    [28] Report of the Secretary-General, S/2004/437, 28 May 2004, s.22