Blog

  • Reisen mit den Russen

    Reisen mit den Russen

    EM – Die Türkei ist ein beliebtes Urlaubsziel russischer Touristen. Jetzt bekommt ein Russe das Sagen beim Spezialisten für Türkeireisen: dem Deutsch-Türken Vural Öger. Sein Unternehmen ist der sechstgrößte Reiseveranstalter in Deutschland. Der Russe Alexander Lebedew hat kürzlich 125 Millionen Euro für eine Beteiligung von 76 Prozent an Öger Tours geboten. Nach Branchenkennern ist es nur noch eine Frage der Zeit und des Kartellamtes, bis Öger Tours russisch ist. Lebedew gegenüber der russischen Zeitung „Kommersant“: „Die Dokumente sind unterzeichnet, aber das Geld ist noch nicht überwiesen“.

    Der Russe soll außerdem die Option erhalten, im Laufe zweier Jahre die restlichen 24 Prozent übernehmen zu können. Der auf Türkeireisen spezialisierte Veranstalter Öger hatte nach eigenen Angaben im vergangenen Jahr 1,25 Millionen Gäste. Lebedew ist bereits mit 49 Prozent an der deutschen Fluggesellschaft Blue Wings beteiligt, die mit Öger Tours kooperiert. Außerdem hält Lebedews Holding NRK 100 Prozent an der russischen Gesellschaft Red Wings, sowie etwa 30 Prozent an der früheren Staatslinie Aeroflot.
     
    Russische Investoren gewinnen bei deutschen Touristikunternehmen ohne Frage an Einfluss.
    Lebedew ist nicht der einzige. Tui-Großaktionär Alexej Mordaschow hat vor wenigen Tagen mitgeteilt, dass er seinen Anteil an dem hannoverischen Reise- und Schifffahrtskonzern auf mehr als 15 Prozent ausgebaut habe. Damit schließt der Stahlmagnat zu dem bislang größten Tui-Aktionär John Fredriksen aus Norwegen auf, der bereits mehr als 15 Prozent an Tui hält. Mordaschow sieht auf dem internationalen Tourismusmarkt weiterhin großes Wachstumspotenzial. Dies gelte besonders für Schwellenländer wie Russland. Dort baut der Russe zusammen mit Tui ein eigenes Reisegeschäft auf.

  • TMT’nin kahramanları

    TMT’nin kahramanları

    KIBRIS:  Gizli teşkilatın silahları Akdeniz’in dibinde yatıyor, Turkun Ogun kaynagi TMT nin kahramanlarini okuyun.

    Soner YALÇIN
    [email protected]

    Gizli teşkilatın silahları Akdeniz’in dibinde yatıyor

    “Elmas” adlı tekne 6 bin bomba, 500 silah ve çok sayıda mermiden oluşan 20 tonluk yük ile Silifke’nin Taşucu mevkiinden hareket etti.
    Geminin üç mürettebatı vardı; Kaptan Reşat Yavuz, telsizci Ali Levent ve makinist Oğuz Kotoğlu. “Elmas”ın üç mürettebatı, yakalanacaklarını anlayınca tekneyi Kıbrıs açıklarında batırdılar! Sivil bir tekne olan “Elmas” neden askeri mühimmat taşıyordu? Nereye gidiyordu? Silahlar hangi gizli teşkilatındı? Ve tüm bu olup bitenin Ergenekon davasıyla ne ilgisi vardı? Tarih 13 Ağustos 1958.

    Genelkurmay Başkanlığı Seferberlik Tetkik Kurulu Başkanlığı’na (Özel Harp Dairesi), MİT’ten “gizli”/ şifreli yazı geldi.
    Kıbrıs’tan Anamur limanına motorlu bir kayıkla, pasaportsuz gelen, Vehbi Mahmut, Asaf Elmas, Cevdet Remzi adlı üç Kıbrıslı Türk yakalanmış ve Anamur Jandarma Komutanlığı ve MİT Adana Bölge Başkanlığı’nda sorgulanmıştı.

    MİT, özel harpçilerin görev yaptığı Seferberlik Tetkik Kurulu’na soruyordu; “Siz de sorgulamak ister misiniz?”

    Teşkilatta görevli Binbaşı İsmail Tansu ve Kıbrıslı Doktor Burhan Nalbantoğlu apar topar uçakla Adana’ya hareket ettiler.

    Telaşlıydılar. Kimdi bu gençler? Kim göndermişti onları? Maksatları neydi? Ve en önemlisi Kıbrıs’taki teşkilattan haberleri var mıydı? Binbaşı Tansu ve Dr. Nalbantoğlu, MİT Adana Bölge Başkanı Fuat Doğu’nun makamına koşarak çıkıp bilgi aldılar. Hemen üç genci görmek istediler. Vehbi, Asaf, Cevdet’i sorguladılar. Gençler, Dr. Nalbantoğlu’nu Kıbrıs’tan tanıyorlardı. Özel harpçi Binbaşı İsmail Tansu’yu ise Adana emniyetinden komiser sanıyorlardı. Gençler benzer sözler söylediler: “EOKA’nın tecavüzlerine karşı koyabilmek için Türkiye’den silah bulalım dedik. Yanımızda para da getirdik, olmazsa parayla silah alıp eşlerimizi, çocuklarımızı koruyacağız.”Binbaşı Tansu duygulandı. Ama yanıtını aradığı başka soru vardı kafasında. Kıbrıs’taki teşkilatı biliyorlar mıydı? Hayır, teşkilattan habersizdiler.

    Kıbrıs’ta özel harpçiler tarafından henüz iki hafta önce kurulan, “Türk Mukavemet Teşkilatı” (TMT)’yi bilmiyorlardı. Özel harpçiler rahatladı…

    Gizli bir görev

    Özel harpçi Binbaşı İsmail Tansu, Adana’da sorguladığı üç gencin ifadesini Kıbrıs’taki TMT Başkanı Yarbay Rıza Vuruşkan’a bildirdi. Ve ekledi: “Onlarla silah göndereceğim.” Binbaşı Tansu gözaltındaki üç Kıbrıslı gencin yanlarına gitti. Bu kez üzerinde askeri üniforma vardı. Gençler karşılarında bir Türk subayını görünce korktular. “Yanlış iş yaptık, bizi affedin, geldiğimiz gibi sessizce köyümüze dönelim” dediler.

    Binbaşı Tansu gençlere moral verdi ve “Size gizli bir görev vereceğim” dedi. “Bu Kıbrıs için yapılacak milli bir görevdir. Bu görev hayatınızı kaybetmenize neden olabilir. Kabul edip hiç kimseye söylemeyeceğinize yemin eder misiniz?”

    Gençler, Kıbrıs için ölümü göze alacaklarını söyleyip, Türk bayrağı ve Kuran-ı Kerim üzerine yemin ettiler…

    İlk silah sevkıyatı

    Kıbrıs’taki Türk Mukavemet Teşkilatı’na ilk silah sevkıyatını bu üç Türk gerçekleştirecekti. Onlara “Arı Ekibi” adı verildi…

    İlk sevkıyatı 16 Ağustos 1958’de gerçekleştirdiler. Kayıklarına 10 makineli ile 20 adet tabanca ve iki sandık mermi koyup dalgalarla boğuşarak denize açıldılar. Başarılı da oldular.

    Kıbrıslı gençlerin sevkıyatları hep sürdü. Ancak, Asaf Elmas ve Hikmet Rıdvan 9 Kasım 1958 tarihinde fırtınaya yakalanıp denizde kaybolarak şehit oldu. Arı Ekibi, Lütfü Celül, Nevzat Nasır, Feridun Hamza, Bahattin Sarı, Hüseyin Hikmet, Vehbi Mahmutoğlu, Ahmet Celal gibi Kıbrıslı gençlerin katılımıyla, bu tehlikeli sevkıyatlara devam etti.

    Yeni ekipten Lütfü Celül silahları otomobille iç bölgelere götürürken, EOKA’cılar tarafından yakalandı. Hálá kayıptır. Arı Ekibi hiç yılmadı. Fakat yaklaşan kış nedeniyle kayıklarla sevkıyat zorlaştı. Vehbi Mahmutoğlu, yakalandığı fırtınadan küçük motorlu kayığındaki silahları denize atarak kurtulabilmişti. Artık daha büyük tekneye ihtiyaç vardı…

    Özel harpçiler, İstanbul Liman Reisliği, İstanbul Balık Avcıları Derneği’yle irtibata geçti. Donanmadan ayrılıp balıkçılık yapan eski Deniz Binbaşısı Nejat Kosal’ın 25 tonluk teknesi sıkı bir pazarlıkla 120 bin liraya satın alındı.

    Elmas’ın gizli seferleri

    Sıra, tekneye sivil güvenilir personel bulmaya gelmişti. Seferberlik Tetkik Kurulu (Özel Harp Dairesi) İstanbul Bölge Başkan Yardımcısı Yüzbaşı Ferhan Çora, kaptan Reşat Yavuz ve makinist Oğuz Kotoğlu adındaki iki gemici buldu.

    Tıpkı Kıbrıslı gençlere yapıldığı gibi bu gemicilere de yemin ettirilip görev teklif edildi. Teknenin telsiz görevlisi ise, TSK’dan ayrılmış gibi g
    österilen muharebe astsubay Ali Levent oldu.

    “Elmas” adı verilen tekne ilk seferine 10 ton silah ve cepheyle, 4 Mart 1959’da çıktı. Gece yarısı, Kıbrıs açıklarında kayıklarıyla bekleyen Arı Ekibi’yle buluşacaktı. Buluşma gerçekleşemedi; “Elmas” dönmek zorunda kaldı İkinci sefer de başarısız oldu. Kıbrıs’taki TMT’den bir kılavuz istendi.

    İngiliz polis birliğinde görevli Kemal Abdullah “Elmas”a kılavuz oldu. Ayrıca özel harpçi Binbaşı İsmail Tansu da “gemi adamı” belgesi alıp sivil kıyafetlerini giyip personel arasına katıldı. Ne olursa olsun bu sevkıyat gerçekleşecekti. EOKA’cı Rumların cinayetleri her geçen gün artıyordu. Sevkıyat bu kez fırtına nedeniyle gerçekleşemedi. “Elmas” dördüncü seferini 24 Mart 1959’da yaptı ve bu kez başardı. Ardından diğer seferler geldi…Yaz ayının gelmesiyle Arı Ekibi de taşıma faaliyetlerine başladı.

    TMT’ye toplam olarak; 872 tabanca, 747 makineli tabanca, 96 hafif makineli tabanca, 2997 piyade tüfeği, 6800 bomba, 43 bin 500 tabanca mermisi, 134 bin 400 makineli tabanca mermisi, 164 bin piyade tüfeği ve hafif makineli tüfek mermisi, 54 plastik tahrip kalıbı ve bir adet telsiz ulaştırıldı.Tarih 17 Ekim 1959. Saat gece yarısına geliyordu.

    6 bin bomba, 500 tüfek ve çok sayıda mermi yüklenen “Elmas” yeni seferine çıktı. İstikamet Girne’nin doğusundaki EXA MİL mevkii idi.

    Kaptan Reşat Yavuz, 01.30 sularında tekneye, İngiliz savaş gemisinin yaklaşmakta olduğunu gördü. Telsizci Ali Levent durumu karargaha bildirdi. Karargah “dönün” emri verdi. İngiliz gemisi takibi bırakmadı. Giderek yaklaşıyordu. Ali Levent’in son sözü, “vatan sağolsun” oldu; karargahla telsiz irtibatı kesildi.
    “Elmas”ın mürettebatı, “silahlar ele geçirilmesin” diye tekneyi delerek batırmak istediler. Gemi su almaya başladı. Kaptan Reşat Yavuz, Ali Levent ve Oğuz Kotoğlu’nu lastik bota bindirip gönderdi. O bir kaptandı ve “Elmas”la batmaya kararlıydı. Su, ambardaki sandıkların üst seviyesine kadar geldi. Batması an meselesiyken İngilizler tekneye atlayıp Kaptan Yavuz’u yakaladı.Ambardan ancak iki sandık silah alabildiler. “Elmas” battı.

    İngilizler botla uzaklaşmaya çalışan Levent ve Kotoğlu’nu da yakaladı.

    Türkiye iddiaları reddetti

    Türkiye’nin Kıbrıs’a silah sevkıyatı yapması dünya basınına haber oldu. Rum lider Makarios herkesi ayağa kaldırdı. Türkiye iddiaları reddetti. İngilizler ve Rumlar, 350 kulaç derinlikteki “Elmas”ı denizden çıkarmaya çalıştılar; başaramadılar.

    Üç Türk mürettebat yargılanmak üzere mahkemeye çıkarıldı. Avukatları TMT’nin “Toros” kod adını kullanan genç bir Türk mücahidiydi: Rauf Denktaş!

    Üç Türk dokuz ay ceza aldılar ve cezalarını Türkiye’de çekeceklerdi!

    “Elmas” olayı ve ardından gelen 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi, Kıbrıs’a silah sevkıyatını sonlandırdı. Diyeceksiniz ki, “Eee bu silah sevkıyatının Ergenekon davasıyla ne ilgisi var?” Sorunun yanıtını vermeden önce Kıbrıs’ta Türk Mukavemet Teşkilatı’nın nasıl kurulduğunu ve örgütlendiğini bilmeniz gerekiyor…

    Başkanın kod adı Bozkurt

    50 yıl önce… 1 Ağustos 1958.

    Kıbrıs’ta illegal/gizli Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) kuruldu. Türkiye’nin desteklediği bu gizli örgüt neden kuruldu?

    II. Dünya Savaşı’ndan sonra İngilizler Kıbrıs’tan çekilme kararı aldı. Adanın geleceğinin ve statüsünün nasıl olacağı konusunda, İngiltere, Yunanistan ve Türkiye arasında yapılan diplomatik müzakereler hep sonuçsuz kaldı.

    Türksüz Kıbrıs düşleyen ve Yunanistan’la birleşmek isteyen faşist EOKA, 1 Nisan 1955 tarihinde Yunanlı Albay Grivas tarafından kuruldu. Kuruluşunun üzerinden daha bir yıl geçmeden ilk suikastını Bafa’da 11 Ocak 1956’da, Türk polisi Abdullah Ali Rıza’yı öldürerek gerçekleştirdi. Türk büyükelçiliğine bomba attılar. Ve hep sistematik şiddeti artırdı. 1957 yazında Türk köylerini basıp 74 Türk’ü katletti.

    Bu son olaylar sonucunda Kıbrıs Türk Toplumu lideri Dr. Fazıl Küçük ve Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu Başkanı Rauf Denktaş Ankara’ya geldi.

    Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’yla görüşüp acilen yardım istediler.

    Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Kıbrıs konusunda “şahin” idi. Türk Mukavemet Teşkilatı’nın kurulmasını; elemanlarının Türkiye’de eğitilmesini; adaya gizlice silah sevkıyatı yapılmasını ilk öneren o oldu. Başbakan Menderes kararsızdı; NATO’yu karşısına almak istemiyordu Türkiye’de aralıksız, “Ya Taksim Ya Ölüm” mitingleri yapılıyordu.

    Gönüllü Subaylar

    Ankara sonunda kararını verdi: Kıbrıs’ta; Rumların terör örgütü EOKA’ya karşı, Türklerin can ve mal güvenliğini koruyacak gizli bir teşkilat kurulacaktı. Bu iş için Genelkurmay Başkanlığı Seferberlik Tetkik Kurulu (Özel Harp Dairesi) görevlendirildi. Özel harpçi subaylar gönüllülük esasına g
    öre seçildi.

    TMT direkt Seferberlik Tetkik Kurulu Başkanı Tümgeneral Daniş Karabelen’e bağlıydı. Planı, Tümgeneral Karabelen’in yardımcısı Binbaşı İsmail Tansu yürütecekti. Binbaşı Ahmet Görmez personel ve harekat; Yüzbaşı Bedri Esen eğitim; Yüzbaşı Cemal Birer ile Yüzbaşı Recep Atasü ikmal ve Yüzba
    şı Halil Pamukoğlu muhabere işlerinden sorumluydu.

    TMT’yi kuran subay kadronun çoğu Kore Savaşı’nda bulunmuştu. Kıbrıs’ta gizli faaliyetlerde bulunacak yedek subaylar öğretmen maskesi altında gidecekti.

    Tüm subayların görevi, 18 yaşını geçmiş kadın ve erkekleri örgütlemekti. Bunlar Ankara ve Antalya’da askeri eğitimden geçirilecekti. Hedef bir yıl içinde beş bin Kıbrıslı Türk’ü örgütlemek, eğitmekti. Hedef on beş bindi. Parasal destek örtülü ödenekten ve çeşitli fonlardan temin edilecekti.İşte TMT karargahı 1 Ağustos 1958 tarihinde Kıbrıs TMT Başkanı Yarbay Rıza Vuruşkan karargahını Lefkoşe’de kurdu. Yarbay Vuruşkan’ın yardımcısı Binbaşı Necmettin Erce ve Yüzbaşı Mehmet Özden idi. Kıbrıs Bölge Komutanı Binbaşı Şefik Karakurt’tu.

    Kıbrıs TMT Bölge Komutanı Yüzbaşı Rahmi Ergün ve TMT Bölge Komutanları ise, Yüzbaşı Ahmet Göçmez, Yüzbaşı Kamil Önceler, Yüzbaşı Bedri Erkan, Yüzbaşı Osman Nalbant, Yüzbaşı Ferhan Çora, Yüzbaşı Hüseyin Ömür adlı subaylardı.Yarbay Rıza Vuruşkan’ın kod adı “Bozkurt” idi.

    Lefkoşe İş Bankası’nda müfettiş maskesi altında çalışıyordu. Adı, “Ali Çonan” idi. Gerçek kimliğini üç kişi biliyordu, banka müdürü Dündar Nişancıoğlu, Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş.

    TMT’de görevli Kıbrıslı Türklerin kod adları “Kurt”tu. Eğitimcilere “Temizlik Kurdu”; silah ikmalinde çalışanlara “Bereket Kurdu” ve istihbarat işlerinde çal
    ışanlara “Fal Kurdu” adı verildi.

    Tabancaya “serçe”, mermiye “serçe gagası” diyorlardı. Uzatmayayım, bu faaliyetler uzun ömürlü olamadı. 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi başta TMT lideri Yarbay Rıza Vuruşkan olmak üzere bu olayla ilgili subayların çoğunu emekli etti.

    Fatin Rüştü Zorlu, İmralı Mahkemesi’nde “kendi adamlarını silahlandırıyor” diye yargıladı! 92 Türk’ün şehit olduğu, 475’inin ise yaralandığı 1963’teki “Kanlı Noel” katliamına kadar TMT ile Türkiye ilişkisi kopuktu. Sonra tekrar canlandırılmaya çalışıldı. Ve daha sonra olanları da biliyorsunuz;1974 Kıbrıs savaşı vd…

    Sorunun yanıtı

    Bu yazdıklarımın Ergenekon’la ne ilgisi var?

    Bugünlerde yandaş medya, Kıbrıs TMT’yi Ergenekon’a bağlamak istiyor; devletin her türlü gizli operasyonunu kirli gösteriyor.

    Etnik temizlik yapmak için kurulan faşist EOKA’ya karşı, devletin Kıbrıslı Türkleri örgütlemesi kirli bir operasyon mudur?

    Dinci-liberal ittifak, devletin temiz-kirli bütün örtülü operasyonlarını aynı kefeye koyarak, Cumhuriyet’in koruyucusu kurumlar ve kişiler hakkında kamuoyunda şüphe yaratmayı amaç edinmiştir…

  • Halaçoğlu’nun yerine TTK Başkanlığı’na getirilen Prof. Ali Birinci

    Halaçoğlu’nun yerine TTK Başkanlığı’na getirilen Prof. Ali Birinci

    Nutuk’un basımını ‘mânasız’ buluyor

    YILDIZ YAZICIOĞLU Ankara

    Türk Tarih Kurumu (TTK) Başkanlığı’na getirilen Prof. Ali Birinci, 2001 tarihli kitabında, Nutuk’un TTK tarafından basılmasını ‘mânasız’ bulduğunu söylüyor

    TTK Başkanı Ali Birinci, Milliyet’in konuyla ilgili sorularını yanıtlamadi
  • Patlatıp seyretti

    Patlatıp seyretti

    Çetin AYDIN – Serkan AKKOÇ – Murat KAZANCI / İSTANBUL
    Güngören’de biri doğmamış bebek, 18 kişiyi katleden ve PKK’lı oldukları belirlenen Hüseyin Türeli ile yedi yardımcısı dün tutuklandı. Türeli, bombaları cep telefonu ile patlatıp yanındaki beş kişiyle beraber olanları seyrettiklerini söyledi.İşte Güngören bombacıları

    İşte patlama anı  / VİDEOde 17 kişi ile doğmamış bir bebeğin ölümüne neden olan bombayı koyan bombacı ile ona yardım eden 7 kişi dün tutuklandı. Sanıklardan 26 yaşındaki Hüseyin Türeli’nin bombayı cep telefonuyla patlattığı ortaya çıktı. Bölücü örgütü PKK üyesi bombacının 5 teröristle birlikte patlamayı ve ardından yaşananları izlediği ve daha sonra olay yerinden yürüyerek uzaklaştığı belirlendi.

    Hain saldırıdan fotoğraflar

    Hurriyet/Gundem
    GÜNGÖREN’

    Görüntüler ele verdi

    Geçen pazar günkü bombalı saldırının ardından İstihbarat ve Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, MOBESE ve işyeri güvenlik kameralarından elde edilen görüntüleri ve cep telefonu trafiğini dikkatle incelendi. Ekipler, kamera görüntülerinden olay yerinde bombacı Hüseyin Türeli ile ona yardım eden 5 teröristi belirledikten sonra emniyetin arşivindeki fotoğraflardan kimliklerini çıkardı. Teröristlerin kendi aralarında yaptıkları konuşmalar da tespit edildi. Bombayı patlatan cep telefonunun araması da saptandı. İstanbul polisi teröristlerin kimliklerinin belirlemesinin ardından geçen Çarşamba günü eş zamanlı operasyonu başlattı. Güngören ve Bağcılar’daki adreslerde Türeli ile diğer teröristler yakalandı.

    K. Irak’ta bomba eğitimi alıp 3 ay önce İstanbul’a gönderildiği belirlenen PKK bombacısı Türeli, bir PKK sempatizanın evine yerleşti. TNT kalıpları kurye aracılığı ile Hüseyin Türeli’ye ulaştırıldı. Cep telefonu düzenekli bombayı bu evde hazırlayan Hüseyin Türeli, eylem için Güngören’de keşif yaptı. Türeli ve beraberindeki teröristler hedef olarak kalabalık olduğu için Menderes Caddesi’ni, zaman olarak da caddenin en kalabalık olduğu akşam saatlerini seçti.

    Geçtiğimiz pazar günü 5 teröristle Menderes Caddesi’ne giden Türeli, 2 bomba poşetini aralıklarla caddeye bıraktı. İki bombayı da görebileceği bir yerde duran Türeli, ilk bombayı cep telefonuyla patlattı. Yeterince kişinin toplanmasını bekleyen bombacı sonra ikinci bombayı patlattı. Caniler, 20 dakika dehşeti izleyip yürüyerek uzaklaştı.

    Dili geç çözüldü

    Yakalandıktan sonra PKK’lı bombacı Hüseyin Türeli’ye, Emniyet’te patlamadan hemen sonra çekilen görüntüler izlettirildi. Gördüğü dehşet manzaraları karşısında şoke girerek saatlerce konuşmayan PKK bombacısının dili, ölen çocukların görüntüleri karşısında çözüldü. Suçunu itiraf eden Türeli “Örgüt yönetimi can kaybının çok olmayacağını söyledi. Bu nedenle eylemi gerçekleştirdim” diyerek Pişmanlık Yasası’ndan faydalanmak istedi.

    7 yardımcısı tutuklandı

    Adliyeye sevk edilen 10 kişiden ikisi serbest bırakıldı. 8 kişi tekrar sorgulandı. Mahkeme, tanıkların beyanına göre, patlamalar öncesi olay yerinde olan Hüseyin Türeli, Ziya Kıraç, Abdurrahman Oral, Şerafettin Kara, Cevat Aydın, Aydın Ağlar, Mehmet Salih Yanak ve Nusret Tebiş’in PKK üyesi olmaktan tutuklanmasını kararlaştırdı.

    İçişleri Bakanı Atalay açıkladı’deki patlamayla ilgili gelişmeleri İçişleri Bakanı Beşir Atalay açıkladı. Atalay, Güngören’deki terörist saldırının bütün boyutlarıyla aydınlatıldığını belirterek, “Kesin tespitler ve güçlü delillerle tereddüte yer bırakılmayacak şekilde olay aydınlatılmış ve faillerin büyük bölümü yakalanmıştır” dedi. Bakan açıklamasında özetle şunlaır söyledi:

    GÜNGÖREN

    Olay bütün boyutklarıyla aydınlatılmıştır. Yardım eden, yataklık yapan, fiilen eyleme katılanlar yakalanmıştır. Bütün deliller değerlendirilmiştir. Hem olay yeri delilleri, hem emniyet teşkilatımızın elinde bulunan önceki bilgiler, veriler, bütün birikim ve tecrübe kullanılmıştır. 4 günlük gözaltı süresi yarın sabah erken saatte sona ereceğinden dolayı bugün gözaltında bulunanlar ve emniyet safhasındaki tespitlerimiz adliyeye intikal ettirilmiştir. 15 Haziran 2008’de Beylikdüzü’nde çay bahçesinde gerçekleştirilen bombalı saldırı da bu vesileyle alydınlatılmıştır. Tesellimiz, hepimizin, şehit ailelerinin ve milletimizin; Olayın kısa sürede aydınlatılması, faillerinin tespit edilmesi, yakalanması ve bunların cezalarını çekecek olmasıdır. Bu, kanlı, bölücü terör örgütünün acımasız insanlık dışı bir eylemidir. Olayda çok pay sahibi var. Gözetleyen, yataklık eden, fiilen yardım eden, bomba düzeneği hazırlayan çok kişi var.”

     

  • Hukukçu Gözüyle; AM’nin ‘Kararı’nın Hukuki Türkçesi…

    Hukukçu Gözüyle; AM’nin ‘Kararı’nın Hukuki Türkçesi…

    From: Cesur Yorum [mailto:[email protected]]

    Subject: Hukukçu Gözüyle; AM’nin ‘Kararı’nın Hukuki Türkçesi…

     

     

    Cesur Yorum


     

     

     

     

    Anayasa Mahkemesi’nin “Kapatma Davası” olarak isimlendirilen, ancak “kapatmama” ile sonuçlanan kararının gerekçesi üzerinde biraz jimnastik yapalım..

    Yargıtay Başsavcısı’nın iddianamesinde yer alan talep (aynen) şuydu:

    a- Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, laikliğe aykırı eylemlerin odağı durumuna geldiğinin tespiti [ile] eylemlerinin ağırlığı da gözetilerek, Anayasa’nın 69 ncu maddesinin altıncı fıkrası ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası’nın 101 nci maddesinin b bendi uyarınca kapatılmasına,

     

    Demek ki açılan davanın temelinde iki önemli talep mevcut:

    1.- AKP’nin, laikliğe aykırı eylemlerin odağı durumuna geldiğinin tespiti… (Ve)

    2.- Eylemlerinin ağırlığı da gözetilerek, partinin kapatılması…

    Anayasa Mahkemesi’nin hukukçu olmayan (yani hukuk eğitimi almamış olan) Başkanı’nın açıklamasında da iki unsur öne çıkıyor:

    a.- Mahkeme AKP’nin kapatılmamasına karar vermiştir.

    b.- Ben davanın reddi yönünde oy kullandım.

    6 üye kapatılma yönünde oy kullandı.

    Sonuç: AKP’nin kapatılmamasına… Ve hazine yardımının ½’sinin kesilmesine…

     

    Gelin bu kararın metnini (anlaşılır) Türkçe’ye tercüme edelim:

    1-       Anayasa Mahkemesi’nin 11 üyesinden 10’u, AKP’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğu gerçeğini tespit etmiş bulunmaktadır!..

    2-       Böyle düşünmeyen tek üye ise, Anayasa Mahkemesi’nin hukuk eğitimi görmemiş ve AKP yanlısı olduğu bilinen Başkanı’dır…

    3-       AKP’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğu gerçeğini tespit eden 10 üye ise, bu gerçeğin “yeterince ağır olup olmadığı” konusunda birbirlerinden ayrılmaktadırlar:

    4-       Bunların 6’sı, odak olma fiilini ağır nitelikte bulmakta, 4 üye ise, yeterince ağır olmadığı kanaatine ulaşmaktadır…

    Ortaya çıkan durum, en yalın, en öz ve en çıplak hali ile budur…

     

    Kapatma kararı verilememesinin tek nedeni, kapatma kararı için gerekli olan oy sayısının basit çoğunluk değil, ağırlaştırılmış (nitelikli) çoğunluk olmasıdır.

    Yani, kapatma sonucunun ortaya çıkması için gerekli olan oy nispeti; Anayasa Mahkemesi’nin 11 üyesinden 7’sinin, AKP’nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmasını tespit etmesi değildir…

    Yukarıda da açıkladığımız üzere, Yüksek Mahkeme’nin 11 üyesinden 10’u, AKP’nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu gerçeğini tespit etmiş bulunmaktadır.

    Ancak, kapatma yaptırımının uygulanabilmesi için bu fiilin, 7 yargıç tarafından yeterli ağırlıkta bulunması gerekmektedir…

    İşte gerekli olan bu sayı, 7 değil; sadece 6’dır.

    Ve mesele (kısaca) bundan ibarettir.

    Anayasa Mahkemesi’nin yazacağı gerekçeli kararı beklemenin en doğru ve ciddi tutum olduğu konusundaki ısrarlarımı sürdürmekle yetiniyorum.

  • KKTC- Bize federasyon dayatılırken Belçika Federasyonu yıkılıyor. Konfederasyon en akılcı çözümdür (1)

    KKTC- Bize federasyon dayatılırken Belçika Federasyonu yıkılıyor. Konfederasyon en akılcı çözümdür (1)

    Sabahattin İsmail  [email protected]

    YeniVolkan Gazetesi Başyazarı

     Slovenya, Hırvatistan, Bosna Hersek, Makedonya, Sırbistan, Karadağ derken, eski Yugoslavya federasyonundan 7. bağımsız devlet olarak Kosova Cumhuriyeti doğdu…

    Hiçbir bağımsız-egemen devlet geçmişi bulunmayan Kosova özerk bölgesi, ABD, AB ve BM’nin iteklemesi ile Sırbistan’dan ayrılarak bağımsız oldu…

     

    Bilindiği gibi eski Sovyet Federasyonu’ndan da 15 bağımsız-egemen devlet doğmuştu…

    Çeçenistan örneğinde görüldüğü gibi, Rusya’nın şiddete, kan ve ölüme dayalı acımasız baskıları olmasa, en azından 15 özerk Cumhuriyette yaşayan farklı Halklar da egemenliklerini ilan etmek için sırada bekliyor…

    Yine bilindiği gibi, eski Çekoslovakya Federasyonu’ndan da, sonradan AB üyesi olan bağımsız Çek ve Slovak devletleri doğmuştu…( Kadife ayrılık )

     

    BELÇİKA FEDERASYONU SIRADA

     

    Ve, şimdi sırada Belçika federasyonu var..

     AB üyesi ve AB merkezi olan Belçika’da Valon ve Flamanlar arasındaki güvensizlik had safhaya çıkmış durumda…Geçtiğimiz yıl yapılan seçimlerde  siyasi partiler bağımsız Flaman ve bağımsız Valon devletleri için propaganda sürdürdü..Buna karşı çıkanlar ise hiç olmazsa, federasyon yerine, iki bağımsız devletten oluşacak Konfederasyon modeline geçilerek dağılmanın önlenmesini öneriyor…

     

    Anımsanacağı gibi geçen yıl sonunda ayrılma tartışmaları o denli ileri boyuta ulaştı ki, Belçika Devlet televizyonu “Belçika devleti öldü, Flamanlar ayrı bağımsız devlet ilan etti” şeklinde bir haber şakası yapınca, ülkede büyük kaos doğmuştu…

    Ve, son olarak, Valon ve Flaman’ların anlaşmazlığı yüzünden, aylarca süren hükümet krizinden sonra, federasyonu kurtarmak hedefiyle Başbakan olan Yves Leterme de pes ederek istifa etti…

    Leterme, geçtiğimiz hafta istifasını açıklarken “BELÇİKA ARTIK YÖNETİLEBİLİR OLMAKTAN ÇIKTI” dedi…Leterme’nin bu istifası federasyonu yaşatmak için artık hiçbir ümidin kalmadığını ve tek yolun Çekoslovakya’da olduğu gibi, KADİFE AYRILIKLA yolları ayırarak, ya bir KONFEDERASYON çatısı altında, ya da   iyi komşular şeklinde AB çatısı altında işbirliği yapmak olduğunu kanıtladı… 

    AB ÇATISI ÇATIŞMA VE AYRILMAYA ENGEL DEĞİL

     

    Belçika Federasyonu 1830 yılında 3 toplumlu bir federasyon olarak kuruldu. Göçmen işçilerle birlikte nüfusu  10.5 milyonu bulan Belçika’nın %60’ı Flamanca konuşuyor ve kendisini Hollanda’ya yakın hissediyor, %35’i ise Fransızca konuşuyor ve kendisini Fransa’ya yakın hissediyor…Bunlar dışında küçük bir kesim de Almanca konuşuyor ve kendisini Almanya’ya yakın hissediyor…

    Ve, AB çatısı altında bulunmalarına, kişi başına düşen milli gelir 25-30 bin euro’ya çıkmasına, çok gelişmiş bir demokrasiye sahip olmalarına karşın, yine de bağımsızlık rüzgarı engellenemiyor…

     

    Bu da, milli kimlik, ulus devlet, bağımsızlık ve egemenlik duygularının, zenginlik ve refahtan önce geldiği gerçeğini bir kez daha kanıtlıyor…

     

    Flamanlar, geçmişte zengin olan Valonlar tarafından yıllarca aşağılandı, ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördü, yoksulluk içinde yaşadı…Elit Valonlar devleti yönetirken, küçümsenen ve aşağılanan Flamanlar, en pis ve en ağır işlerde çalıştırıldı…Ne ki, bu durum sadece Flaman milliyetçiliğini körüklemekle kalmadı, onları büyük bir hırsla daha fazla çalışmaya itti ve “Flander” denen bölgelerini zaman içinde Valon bölgelerinden daha zengin hale getirdiler…Yükselen statüleri ve refahları ile birlikte devlet yönetimine de girerek etkin oldular…Flamanca’nın da resmi dil olma mücadelesini kazandılar, Flamanca üniversiteler açılmasını sağladılar, mevcut üniversiteler bu temelde ikiye bölündü…

    Yeniden şekillenen toplumsal yapıda her konu ayrı bir etnik tartışma sorunu haline geldi…Ulusal havaalanına inip kalkan uçakların hangi güzergahtan uçup hangi toplumun tepesinde gürültü yapacağının bir çizelgeye oturtulması bile çözümsüz sorunlara dönüştü…

     

    Ve sonuçta Belçika, geçen yıl yapılan seçimlerin ardından, ülke tam 7 ay hükümetsiz kaldı…Flaman ve Valon partileri, ortak bir hükümet kurmak yerine, birbirlerini suçlayıp durdu ve ayrılma-bağımsızlık için kamuoyu oluşturdu…Son bir gayretle 5 ay kadar önce kurulan Yves Leterme hükümeti de akıntıya kürek çekmek yerine geçen hafta istifa etti…

    Bu durumun bir başka nedeni ise zenginleştirdikleri Kuzeyde yaşayan Flamanların, refahlarını Valonlarla paylaşmak ve fakir Güney bölgesine para akıtmak istememeleri….

    Değişik görüşteki Flaman partileri söz konusu Valonlara karşı mücadele ve bağımsızlık talebi olunca her konuda tam bir birlik içinde hareket ediyor…

     

    Ayrılmaya karşı çıkıp kendilerini Valon ve Flaman olarak değil “ Belgic- Belçikalı” ( ‘Kıbrıslılık’ gibi uyduruk birşey) olarak tanımlayanlar ise çok azınlıkta, şaşkın ve etkisiz....

    KENDİLERİ AYRILIRKEN, BİZE FEDERASYON DAYATIYORLAR

     

    Uzmanlar bu durumu şöyle değerlendiriyor:

    Belçika federasyonunda yaşanan süreç, yoğun pazarlıklardan sonra oluşan, iki veya daha çok toplumlu federal yapıların, bir an gelip dikişlerinin attığını gösteriyor. Başarısızlığa uğrayan son derece sofistike, gelişmiş bir demokrasi, sosyal devlet, refah toplumu ve Avrupa birleşmesinin örnek gösterilen merkezidir…Devam eden ayrılma sürecinden çıkacak olanın iki küçük ve psikolojik düşman olacağına artık kesin gözüyle bakılıyor…”

    Ne ilginçtir ki, eski Sovyet, Yugoslavya, Çekoslovakya, Sırbistan-Karadağ-Kosova ve son olarak da Belçika federasyonlarında yaşanan bütün bu gerçeklere karşın, Kıbrıs’ta hala bize ırkçı, Türk düşmanı, eline Türk kanı bulaşmış, sicilinde Türk soykırımı bulunan, hegemonyacı, ilhakcı ( Enosis ) ve 1960’daki ortaklık devletini yıkmaktan sabıkalı olan Rumlarla “birleşik bir Kıbrıs Federasyonu” kurmamız dayatılıyor…

    Hem de başta, kendi federasyonlarını koruyamayıp dağılan ülkeler ve bu ayrılıkları sonuna kadar destekleyen BM, AB, ABD tarafından…

    Oysa Kıbrıs’ta en gerçekçi çözümün ayrı iki egemen-bağımsız devletin ya bir Konfederasyon kurması, ya da, Çek-Slovak modelinde olduğu gibi ayrı ayrı AB’a girerek AB çatısı altında işbirliği yapması olduğu, bunun aksi bir federasyon dayatmasının kısa sürede yıkılacağı çok açık…

     

    Bu konuyu da yarınki yazımda değerlendireceğim…

    Bize federasyon dayatılırken Belçika Federasyonu yıkılıyor. Konfederasyon en akılcı çözümdür (2)

    Sabahattin İsmail

    YeniVolkan Gazetesi Başyazarı

    Dünkü yazımda Belçika federasyonunun dağılmasını önlemek için son umut olan Başbakan Yves Leterme’nin de başarılı olamayıp istifa ettiğini belirtmiş ve Dünya’daki bütün federasyonlar dağılırken, Kıbrıs’ta  bize federasyon dayatıldığını ifade ederek  şöyle demiştim:

    “Ne ilginçtir ki, eski Sovyet, Yugoslavya, Çekoslovakya, Sırbistan-Karadağ-Kosova ve son olarak da Belçika federasyonlarında yaşanan bütün bu gerçeklere karşın, Kıbrıs’ta hala bize ırkçı, Türk düşmanı, eline Türk kanı bulaşmış, sicilinde Türk soykırımı bulunan, hegemonyacı, ilhakcı ( Enosis ) ve 1960’daki ortaklık devletini yıkmaktan sabıkalı olan Rumlarla “birleşik bir Kıbrıs Federasyonu” kurmamız dayatılıyor…

     

    Hem de başta, kendi federasyonlarını koruyamayıp dağılan ülkeler ve bu ayrılıkları sonuna kadar destekleyen BM, AB, ABD tarafındanOysa Kıbrıs’ta en gerçekçi çözümün ayrı iki egemen-bağımsız devletin ya bir Konfederasyon kurması, ya da, Çek-Slovak modelinde olduğu gibi ayrı ayrı AB’a girerek AB çatısı altında işbirliği yapması olduğu, bunun aksi bir federasyon dayatmasının kısa sürede yıkılacağı çok açık…”

     

    FEDERASYON DENGELİ OLMASINA KARŞIN YÜRÜMEDİ

     

    Aslında Belçika Federasyonu, iki kurucu Halk olan Flaman ve Valonlar arasında dengeli bir yapı oluşturmaktaydı…Örneğin;

    – Kurucu halkların kendi yetkilerine giren ekonomi, sosyal ve kültürel alanlarda üçüncü ülkelerle ayrı anlaşma yapma hakları vardı.

     

    – Her halk, kendi topraklarında sadece kendi dilinde eğitim yapmaktaydı.

     

    – Kararlar konsensüsle alınmaktaydı.

     

    – Her halk, uluslararası alanda kendi yetkileri çerçevesinde ilişki kurmak için ayrı temsilcilikler açabilmekteydi.

     

    – Her halkın, kendi yetkilerine giren konuların AB’deki müzakeresini yürüten heyetlerde  rotasyon uygulanmaktaydı.  

     

    – AB’daki oylamalarda tüm Belçika’yı ilgilendiren konularda her iki halk görüş birliğinde olmazsa tarafsız kalınmaktaydı.

     

    Belçika Federasyonu, olası bir Kıbrıs çözümünde bizim de örnek alıp savunmamız gereken bu önemli unsurlara ve dengelere karşın yürümemiştir…Çünkü ayrı ulus bilinci, EGEMEN olma ve kendi kendini bağımsız şekilde yönetme isteği önde gelmiştir…

     

    KIBRIS’TA KONFEDERASYON ŞART

     

    “ Birleşik Kıbrısçıların”, aralarına kan, kin, ölüm, nefret, düşmanlık girmiş, iki farklı dine, dile, kültüre, kimliğe ve birbirleri ile çatışmalarından oluşan farklı tarihlere sahip Türk ve Rumları birleştirmeye çalışan BM’nin, AB’ın, ABD’nin, İngiltere’nin; Belçika’da yaşananlardan gerekli dersleri çıkarması gerekiyor…

     

    Aslında bugün Belçika’da yaşananları Türk ve Rumlar 1960 ortaklık Cumhuriyeti’nde yaşadılar.. Sonra kurucu ortaklardan biri olarak, hegemonyacı, Enosisci, ırkçı Rum ortağımızın saldırısına maruz kalıp dışlandık, katledildik, etnik temizliğe uğradık….

     

    Ne ki şimdi, sanki bu deneyim hiç yaşanmamış ve ilk yaşanacakmış gibi, “ Birleşik Kıbrıs” adı altında aynı süreci yeniden yaşamaya zorlanıyoruz…

     

    Irkçı Rum zihniyeti değişmediğine göre, sonucun 1960 Cumhuriyeti’nden farklı olmayacağı çok açık değil mi?…

     

    Artık, Annan Planının da öngördüğü ve yürümeyeceği açık olan, bağımsızlık ve egemenliği olmayan sözümona iki kurucu “devlete!” ( constituent state-EYALET ) dayalı birleşik Kıbrıs yerine, cesaretle KKTC’nin tanınmasını ve iki bağımsız-egemen devlet esasında bir Konfederal anlaşmayı savunma zamanı gelmiştir, hatta bu konuda çok geç kalınmıştır…  

     

    Daha önce birçok kez vurguladığımız gibi, KKTC’nin tanınması ve iki tanınmış bağımsız egemen devletin varlığı, konfederal temelde bir birleşik Kıbrıs’ın kurulmasına ve bu yapının AB içinde yer almasına engel değildir…

     

     

     FEDERASYON YAŞAMAYACAKTIR

     

    Son 15 yılda yaşanan gelişmelere baktığımız zaman, ortaya çıkan yalın gerçek şudur:

     

    Farklı etnik-dini temele dayanan, aralarına kan, kin savaş, düşmanlık, güvensizlik girmiş olan ve Halkların gönüllü iradelerine dayanmayan, zoraki birleşmelerin, dıştan dayatma federasyonların yaşama şansı yoktur…

     

    Ne kadar inkar edilirse edilsin, çağımız, önce Ulus Devletlerin kurulması ve ancak ondan sonra egemen devletler olarak, gönüllü şekilde ve karşılıklı çıkara dayalı olarak AB gibi, uluslarüstü birliklerde biraraya gelme çağıdır…Ve bu iki süreç paralel gitmektedir…

     

    Yani, kimlik bunalımı içindeki sözde solcuların iddia ettiği gibi, bu çağ, ulus devletlerin ve ulusçuluğun ortadan kalktığı bir çağ değil, etnik ve dini temele dayalı federasyonların ortadan kalkarak ulus devletlerin kurulduğu, ama AB gibi uluslarüstü birliklerde de eşit haklar temelinde işbirliği yaptığı bir çağdır…

     

    Bu gerçekler ışığında, bugün bağımsız Kosova’yı yaratan BM, AB ve ABD’nin;  kendi durumuna bakmayan parçalanma sürecindeki Belçika’nın ve hatta KADİFE AYRILIK’la Çekoslovakya’yı tarihe gömen Çek ve Slovaklar’ın bile bizi zorla Rumlarla birleştirmeye çalışması kabul edilemez…

     

    Dış güçlerin içimizde devşirdiği CTP takımı ve diğer sol satanlar da, KKTC’de ifadesini bulan ulus devletimize karşı çıkarak, hala bize tek egemenlik-tek vatandaşlık-tek kimlik temelinde federal birleşik Kıbrıs’ı dayatmalarına boyun eğilemez…

     

    Yürümeyeceğini, kısa sürede yıkılacağını, adada yeniden kan dökülmesine neden olacağını, eski ortaklığı yıkan Rum tarafının yaptıklarından asla pişman olmadığını, özeleştiri yapıp özür dilemediğini, tam aksi, düşmanlık, ırkçılık, saldırganlık, Haçlı Seferi, Osmosis siyasetinin tüm Rum Halkını salgın bir hastalık gibi sardığını bile bile bunu yapmaları akıl ve mantık dışıdır…

     

     “Barış, çözüm, AB, birleşik Kıbrıs” diye diye, yeni bir savaşın ve kan dökülmesinin zeminini hazırladıklarını ve tarih önünde bunun sorumlusu olacaklarını göre göre, aynı yolda ısrarla devam etmeleri nasıl izah edilebilir?…

     

    Bu nasıl bir körlüktür, nasıl bir inattır, nasıl bir dar görüşlülük ve öngörüsüzlüktür?

     

    Kıbrıs Türk Halkı, ekonomik refah ve AB üyeliği uğruna, beyni dış güçler tarafından yıkanmış olan ve dış güçlerin çıkarlarına hızmet eden bu dar görüşlülerin peşinden gitmesi ve bağımsız egemen devletine kararlılıkla sahip çıkmaması halinde, yeniden çok acılar çekeceğini bilmelidir..

  • TURK KIBRISDA GUNEYLI RUMLARA MULK VE PARA DAGITILIYOR

    TURK KIBRISDA GUNEYLI RUMLARA MULK VE PARA DAGITILIYOR

    Mülkiyet sorunu komitelerde görüşüldüğüne ve 3 Eylül sürecinde ele alınacağına göre Manda Komisyonu niye hala toprak veriyor?
     

    Sabahattin İsmail Yeni Volkan Gazetesi Başyazarı

    Yokoluş Yasası ile oluşturulan Manda Komisyonu, Güney Kıbrıs’ta yayınlanan Politis gazetesine yeni bir açıklama yaparak bazı kuru bilgiler verdi…Bu bilgiler önceki gün gazetemizin manşetinde de Halkımıza duyuruldu…

    Halkımızdan gizlenen ama Rum basınına açıklanan bilgilere bakıldığı zaman, henüz bir barış anlaşması yapılmamasına ve ateş-kes koşullarında yaşamamıza ve görüşmeler devam etmesine karşın, Rumlara toprak ve tazminat ödenmesine son hızla devam edildiği ortaya çıktı..

    Bu arada Başbakan Erdoğan’ın da “Rumlara tek karış toprak mı verdik?” diye hava atarken, Türk Ulusundan gerçekleri nasıl gizlediği de bir kez daha net bir şekilde görüldü…

    Manda Komisyonu’nun Politis gazetesine yaptığı açıklamada asıl önemli soruların yanıtsız bırakıldığı gözlenmiştir…

    Örneğin, başvuran Rumların hangi bölgelerde hangi mülkleri talep ettikleri, hangi mülklerin iade edildiği, her Rum’a kaç milyon dolar tazminat ödendiği, takas için Rumlara verilen Güneydeki Türk mülklerinin hangileri olduğu Türk Ulusundan ve Halkımızdan gizlenmiştir…

    Şeffaflık, açıklık, demokrasi, Halka saygı bu mu?

    RUM BAŞVURULARI ARTIYOR

    Manda Komisyonu’nun açıklamasına göre, Komisyona başvuran Rumların sayısı 332’ye çıkmıştır…

    Belli ki bu Manda Komisyonu, Rumlara eski mülklerini iade etmeye veya Güney’deki Türk mülklerini vermeye, bir de üzerinden milyon dolarlık kullanım kaybı ve manevi tazminat ödemeye devam ettikçe, daha binlerce Rum başvuru yapacaktır….

    O zaman ne olacaktır?

    Rum tarafına göre, KKTC’deki eski Rum mülklerinin toplam değeri 25 milyar dolar değerindedir…

    Kıbrıs’ta çıkan savaşın sorumlusu sanki bizmişiz, Türkiye sanki işgalciymiş ve bu savaşı da sanki biz kaybetmişiz gibi, AİHM taşeronluğuna soyunan AKP’nin talimatıyla kurulan Manda Komisyonu, başvuran her Rum’a kullanım kaybı tazminatı ve manevi tazminat adı altında 1.-1.5 milyon dolar civarında savaş tazminatı ödediğine göre, 25-30 milyar dolar da bu amaçla ödenecektir…

    Yeni, bu kafa ile, toplam 25 milyarlık değeri olan Rum mülkleri için ödenecek para 50 milyar doların üstüne çıkmaktadır.

    AKP, Talat-CTP hükümetleri, Türkiye’yi, KKTC’yi, Türk Ulusunu ve Kıbrıs Türk Halkını ve gelecek kuşakları böyle ağır bir yükümlülük altına sokma hakkını nereden bulmuştur?

    KOMİSYON NE DEDİ?

    Komisyon, Politis’e açıklamasında ayrıca 41 davanın sonuçlandırıldığını, 35’ine toplam 8 milyon euro tazminat ödendiğini, 4 Ruma mülk iadesi yapıldığını, bunlardan birinin çözümden sonra mülkünü alacağını 3 Rum’a ise hemen mülk iadesi yapıldığını, 2 Rum’un mülkünün de Güney’deki Türk mülkleri ile takas edildiğini açıklamıştır…Tabii, mülkleri takas edilen Rumlarla, mülkleri iade edilen Rumlara bir de üzerinden 34 yıllık kullanım kaybı tazminatı ve manevi tazminat, yani SAVAŞ TAZMİNATI olarak milyonlarca dolar ödendiği açıklamada gizlenmiştir.

    Edinilen bilgilere göre iade edilen mülklerin 2’si Tatlısu, biri de Ziyamet’te bulunmaktadır...Şu ana kadar Rumlara verilen toprakların toplamı 47 bin 778 metre karedir…( Rumlara bir karış toprak vermedik, diyen Tayyıp Erdoğan’ın kulakları çınlasın)

    Oysa, KKTC Anayasasına göre 1974’de Kuzeyde bırakılan tüm mülkler KKTC devletine aittir…Devlet, bütünlüklü bir anlaşma içinde, global takas ve tazminat ilkesi çerçevesinde mülkiyet sorununu çözecektir…Şu anda da Çalışma Guruplarından birisi Rumlarla mülkiyet sorununun çözümünü görüşmektedir…3 Eylül’de başlayacak Talat-Hristofyas görüşmesinde de mülkiyet sorunu görüşülecektir…

    Ne ki, yine AKP, Talat-CTP hükümeti tarafından oluşturulan Manda Komisyonu, aynı anda, henüz bir barış anlaşmasının yapılmadığı ve ateş-kes’in hüküm sürdüğü bu koşullarda mülk iadesi yaparak, müzakere masasında toptan takas ve tazminat ilkesinin Rumlara kabul ettirilmesini imkansız hale getirmektedir…

    Günün sonunda bize, “toptan takasa gerek yok, siz zaten Rumlara mülklerini veriyorsunuz, üzerinden de milyon dolarlık tazminat ödüyorsunuz, aynen devam edin, bu sorunu bireysel bazda çözün” denecektir..

    Ve, biz, Güneydeki Türk mallarını kaybederken, Rumlara hem mülklerini iade etmeye ve hem de üzerinden milyarlarca dolar tutan ağır savaş tazminatı ödemeye devam edeceğiz…

    Böyle bir ihaneti yapma hakkını kim nereden bulmuştur?

    AİHM’NİN TAŞERONLUĞUNU YAPIYOR

    Manda Komisyonu açıklamasında, 2 başvuru için takas kararı aldıklarını açıklamış, ancak üzerinden kaç milyon dolar savaş tazminatı ödediklerini de gizlemiştir…

    Sadece bu kadarla kalmamış, Güneyde ve Kuzeyde hangi mülklerin takas edildiğini, Kuzeyde Rumlara verilen mülkün Vakıflara ait olduğunu, Vakıf mülkünü bu şekilde devretme hak ve yetkisinin bulunmadığını da gizlemiştir…

    Daha birkaç ay önce başvuran Rum sayısı 16 idi…Demek ki AİHM’nin Türkiye’yi ağır tazminatlara mahkum etmesini önleme iddiası ile kurulan bu komisyon, AİHM’nin 30 yılda sadece 3 Rum davasını sonuçlandırdığına bile bakmadan, sadece birkaç ayda Türkiye’yi milyonlarca dolar tazminat ödemeye mahkum etmiştir…

    Peki o zaman “ hani bu komisyonun amacı Türkiye’nin ağır tazminatlar ödemesini önlemekti, Türkiye Loizidu’ya sadece bir defalığına bu parayı ödeyecekti, başka hiçbir Rum’a tazminat ödemeyecekti” diye sormak gerekmez mi?

    Belli ki, AİHM’nin yapamadığını tam da bu Manda Komisyonu yapıyor…Bir başka deyişle bu Komisyon, AİHM’nin taşeronluğunu yapıyor, AİHM ADINA TÜRKİYE’Yİ MAHKUM EDİYOR…Çünkü AİHM tarafından KKTC’nin değil, Türkiye’nin bir iç hukuk düzenlemesi olarak kabul ediliyor ve başvuru sahibi Rum, verilen kararı beğenmezse, yine Türkiye aleyhine AİHM’ye başvuru yapma hakkına sahip bulunuyor…Yani Rum AİHM’ye KKTC aleyhine dava açmıyor…Zaten, Rumlara Komisyon tarafından ödenen milyon dolarlık savaş tazminatlarını da Türkiye ödüyor…

    MANDA KOMİSYONU DURDURULMALI

    Bu denli gizlilik içinde çalıştıklarına göre, yaptıklarından emin değildirler demektir…

    Yaptıklarından korkuyorlar demektir…  Yaptıklarının suç olduğunu ve Kıbrıs Türk Halkının kendilerinden hesap soracağını biliyorlar demektir…

    Bu Komisyon bir mahkeme olarak çalışıyorsa, mahkeme kararlarının gizlendiği nerede görülmüştür? Yaptıklarının doğru olduğuna inanıyorlarsa, kararlarını niye gizleme gereğini duymaktadırlar?

    Ödenen tazminatlar milletin parası olduğuna göre, milletin, kendi vergilerinden oluşan milyonlarca doların kime ne kadar ödendiğini bilme hakkı yok mu?

    Bir de sanki bu ihaneti yapanlar kendileri değilmiş gibi, sürekli olarak “mülkiyet sorununun mahkemelerde değil, müzakerelerde global takas ve tazminatlarla çözüleceğini ve şu an görüşülmekte olduğunu” söylüyorlar…

    Bir yandan mahkeme niteliğinde oluşturulan Manda Komisyonu aracılığı ile, Rumlara bireysel bazda gizli mülk iadesi yapılırken ve ağır savaş tazminatları ödenmeye devam edilirken, bir yandan da bu şekilde konuşulması Halkla alay etmek değil mi?

    AKP, Talat ve dönemin CTP-DP hükümeti Türk milletinin ve Halkımızın başına öyle bir dert açmışlardır ki, tarih önünde bunun hesabını asla veremeyeceklerdir…

    Yapılması gereken, konu şu an müzakerelerde görüşüldüğüne göre, başlayan müzakereler sona erene kadar bu taşeron Manda Komisyonu’nun çalışmalarını durdurmak ve bütünlüklü çözüm içinde toptan takas ve tazminat ilkesine geri dönmektir…Yoksa, milyon dolarlık savaş tazminatları ödenmeye devam ettikçe on binlerce Rum daha sıradadır ve konuyu masada görüşmenin hiçbir anlamı kalmayacaktır…

    Çünkü müzakereler bitene kadar hem Güneydeki Türk mülkleri elden çıkacak, hem Rumlar Kuzey’deki eski mülklerinin çoğunu geri alacak, hem de üzerinden milyarlarca dolarlık savaş tazminatını ceplerine atacaktır…

  • TÜRKMENİSTAN DÜNYAYA AÇILIYOR

    TÜRKMENİSTAN DÜNYAYA AÇILIYOR

    Naciye Saraç 01 08 2008

    Jeopolitik ve jeostratejik öneminden hareketle, Orta Asya’daki dengeler her geçen gün değişiyor. Rus doğalgazı tekelini kırmaya yönelik Batı kaynaklı politikalar, Orta Asya ülkelerinin enerji politikalarını ister istemez etkiliyor.

    Yakın zamanda, Transhazar boru hattı projesindeki çalışmalarla ilgili Amerika’dan maddi destek sağlayan Azerbaycan, Gazprom’dan alımını kesmiş durumda. Türkmenistan Devlet Başkanı Gurbanguli Berdimuhammedov ise Rusya’nın tekeli ve ucuz tedarik politikasından kurtulup, enerji pazarı ve naklinde alternatif boru hatlarına yönelmek ve dünyaya açılmak istiyor.
    Berdimuhammedov, Eylül 2007’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Toplantısı’na katılmak için gittiği ABD’de, Türkmenistan’ın doğalgaz sektöründeki stratejik yönelimini değiştirebileceğini, ülkesinin petrol ve doğalgaz rezervlerinin bir kısmını Avrupa’ya satmaya ve yeni doğalgaz ihracat seçenekleri üzerinde görüşmeye hazır olduğunu ima etti.

    Dünyanın en büyük gaz rezervlerinin önemli kısmına sahip olan Türkmenistan, Rusya’dan sonra eski Sovyetler Birliği’ndeki en büyük ikinci gaz üreticisi konumunda ve ihracatını, Rusya’nın devlet idaresindeki gaz şirketi Gazprom’un kontrolündeki boru hatları kanalıyla gerçekleştiriyor. Rusya, Türkmen gazının büyük bölümünü piyasa fiyatının altında satın alarak, yüksek kar oranıyla satıyor. Ancak, Türkmenistan artık kendi doğalgazını kendisi pazarlamak istiyor. Bu kapsamda, Berdimuhammedov, Ağustos 2007’de Türkmen-Çin doğalgaz boru hattı inşaatına onay verdi. Anlaşmaya göre Türkmenistan, 2009 yılından itibaren Çin’e yılda 30 milyar metreküp doğalgaz sevk etme yükümlülüğünü üstlendi. Çin’in ulusal kuruluşu olan CNPC şirketi de, Türkmenistan’ın Bagtıryarlık yataklarında çalışmalar yapma konusunda anlaşma imzaladı. Bunun dışında, Türkmenistan, Nabucco doğalgaz boru hattı projesine katılma isteğini gizlemiyor. Yeni bir ihracat yolunun açılması ile Türkmen enerji kaynaklarının batı piyasalarına doğrudan erişiminin yolu açılacak. Orta Asya enerji kaynakları üzerinde Rusya’nın yanısıra, Çin, ABD ve Batı Avrupa ülkeleri de söz sahibi olmaya çalışıyor. Doğalgaz kaynaklarını çeşitlendirmek isteyen Avrupa Birliği ülkeleri, Hazar Denizi, Azerbaycan ve Türkiye üzerinden Rusya’yı by-pass edecek bir güney koridorunun açılması halinde, Türkmen gazını piyasa fiyatı üzerinden almaya hazır.

    ABD, Türkmenistan gazının Türkiye üzerinden Nabucco boru hattı ile Avrupa’ya aktarılmasına yönelik girişimlere hız vermiş durumda.

    Rusya’ya karşı yeni stratejik müttefikler arayışında olan Berdimuhammedov, bu kapsamda, Eylül 2007’de Türkmenistan’ı ziyaret eden Enerji Bakanı Malcolm Wicks ile yaptığı görüşmede, İngiliz şirketlerini, Türkmenistan’ın Hazar kıyısındaki enerji kaynaklarını kullanıma açması halinde, ülkeye yatırım yapma önerisinde bulundu.

    2006 yılında iktidara geldiğinden bu yana gerçekleştirdiği ilk ABD ziyaretinde, Berdimuhammedov’a özel ilgi gösteren Amerikalı yetkililer, Türkmen liderin ülkesinin büyük gaz rezervlerinin geliştirilmesi için Rus doğalgaz şirketi Gazprom’dan farklı alternatifler olduğunu hatırlattılar. Gazprom’un Avrupa’da tekelleşmesinden rahatsızlık duyan ABD, başta Türkmenistan olmak üzere Orta Asya gaz rezervlerinin Türkiye üzerinden Avrupa’ya nakledilebilmesine yönelik projelere destek vereceğini de vurgulamıştı.
    Berdimuhammedov’un, ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ile yaptığı görüşmede de, Türkmenistan’da reform, özel sektöre dayalı ekonomi ile ABD ve bölgesel firmaları içine alan enerji fırsatlarının nasıl geliştirileceği gibi konular tartışıldı. Berdimuhammedov, ABD’ye yaptığı ziyaret sırasında Türkmenistan’ın Gazprom’a verdiği doğalgazın fiyatını yükseltmek istemesi nedeniyle, Rusya ile doğalgaz müzakerelerinde gerilim yaşandığını da ima etti. Yeni fiyat, ancak mevcut anlaşmaların ihlali kabul edilebilecek. Rusya’nın, Türkmenistan’la enerji ittifakını sürdürmek için yeni fiyatları kabul etmesi halinde ise, ilk kurbanı Ukrayna olacak.

    G.Berdimuhammedov’un, ABD’deki temasları çerçevesinde Avrupa Birliği (AB) Dış Politika ve Güvenlik Sorumlusu Yüksek Temsilcisi Javier Solona ile yaptığı toplantıda, mevcut potansiyel doğrultusunda Türkmenistan ile AB arasında işbirliğinin yeni dinamikler çerçevesinde gerçekleştirilmesi konusu tartışıldı. Solona, gelişme aşamasında devam eden sosyal ve ekonomik değişimler yaşayan Türkmenistan ile kapsamlı işbirliği geliştirmek istediklerini kaydetti.

    Berdimhammedov’un, Minland Petrol ve Gaz Şirketi başkanı Robert Murphy ile gerçekleştirdiği görüşme kapsamında ise, Murphy’nin, Türkmenistan’da jeolojik araştırma ve sondaj hizmetleri konusunda yatırım talebi üzerine, taraflar arasında, şirket uzmanlarının ülkede araştırma yapmak ve hazırlanan projeler konusunu tartışmak üzere Türkmenistan’ı ziyaret etmeleri yönünde mutabakata varıldı.

    Göreve geldiği tarihten bu yana büyük baskı altında bulunan Berdimhammedov, bir yandan, ABD’yle ilişkilerini geliştirmeye çalışırken, RF’yle de bağlantılarını koparmak istemiyor ve tüm yolları açık tutmaya çalışıyor. Ancak, Berdimuhammedov, yakın bir gelecekte, zor bir tercih yapmak zorunda kalabilir.
    Türkmenistan’da demokratik kurumların gelişmesi, insan hakları ve özgürlüklerinin uygulanması yönündeki çabalarının yanı sıra, işbirliğine açık, barış yanlısı politikaları da BM, diğer ülke liderleri ve iş dünyasının dikkatini çekmeye başlamış durumda. Türkmenistan, zengin enerji kaynaklarının yanısıra enerji projeleri, bölgesel ulaştırma koridorları ve transit güzergahların tesisi açısından da önemli konuma sahip. Bölge ülkelerinin dünya pazarlarına doğrudan bağlantısı olmaması da, bazı ekonomik ve sosyal sorunların çözümünü zorlaştırıyor. Bu çerçevede Türkmenistan’ın iletişim, ulaştırma ve enerji güzergahlarını geliştirmesinin bölgesel sorunların çözümüne katkı sağlayacağı değerlendiriliyor. Bu gelişmelerin sonucu olarak Türkmenistan’ın Batı ile işbirliği olanaklarını artıracağı düşünülüyor.

  • Ebzeyev’in adaylığı tartışılıyor

    Ebzeyev’in adaylığı tartışılıyor

    Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev’in Karaçay-Çerkes’e devlet başkanı atamak istediği Rusya Anayasa Mahkemesi üyesi Boris Ebzeyev’in adaylığı cumhuriyette tartışılıyor.

    1950’de Kırgızistan’da Cangi-Cer köyünde doğup 1972’de Saratov Hukuk Fakültesi’nin bitirip burada doktorasını yapan ve 1991’de Anayasa Mahkemesi üyeliğine atanan Ebzeyev bazı kesimlerde hukukçu kimliği nedeniyle memnuniyetle karşılanırken aday belirleme sürecinden rahatsız olanlar da var. Rusya Federasyonu ile Bağımsız Devletler Topluluğu’nun anayasal kurumları arasındaki koordinasyon komitesinin üyeliğini de yapan Ebzeyev’le ilgili Karaçay-Çerkes’ten gelen tepkiler şöyle:

    Karaçay-Çerkes sivil hareketi ‘Rus’un başkanı Nikolay Hohlayev: Ebzeyev’u şahsen tanımıyorum ama Rusya devlet başkanının düşüncesini dinlememiz gerektiğini düşünüyorum.

    Federal Milli Kültür Başkanı Aleksandr Ohtov: Rusya Federasyonu Anayasa Mahkemesi’nde çalışmış olan bir adam ülkede kanun ve düzeni sağlayabilir, bu da bizim için en önemli şeydir.

    Karaçay-Çerkes Seçim Kurulu Başkanı Mehti Baytokov: Dmitri Medvedev’in kararı oldukça beklenmedik ama çok doğru bir karar. Karar ülkedeki tüm siyasi güçleri, muhalefet de dahil olmak üzere tamamıyla memnun edecek. Dünden beri devlet başkanlığı için kendi adayı olanlardan telefonlar alıyorum, herkes kendi adayını devlet başkanı olarak görmek isterdi. Ama hepsinin ortak düşüncesi, devlet başkanı seçiminin en başarılı olacağı yönünde.

    Adı saklı bir milletvekili: Prensipte Medvedev’in kararı Karaçay-Çerkes’teki şu anki durum için en başarılı karar. Devlet Başkanı Mustafa Batdıyev’in ekibi başkanın ikinci kez görevde kalması için uğraştı. Son aylar ülke için zor geçti, çünkü bu bekleme süreciydi. Şu gerçeği ifade etmek de hoş değil ama eski Güney Federal Bölgeler Özel Temsilcisi Dmitri Kozak’tan farklı olarak Vladimir Ustinov atandığından beri bir kez olsun Karaçay-Çerkes’e gelmedi ve ülke halkı ile hiçbir istişarede bulunmadı. Ve devlet başkanlığı meselesi çok dar bir çerçevede konuşuldu. Bu gerçek Moskova’nın kesinlikle bize saygı duymadığını gösteriyor.

    Prikladnaya Siyaset Vakfı Müdürü Sergey Smirnov: Rusya Anayasa Mahkemesi üyesi Boris Ebzeyev’in aday gösterilmesi ülkede rüşvetle mücadelede yeni bir dalganın başlangıcı olabilir. Rusya devlet başkanının Karaçay-Çerkes’e hukukçu birini sunması da kendisinin de hukukçu olmasından kaynaklanıyor olabilir.

    Bu arada Ebzeyev’in adaylığı haftaya olağanüstü toplanacak Karaçay-Çerkes Parlamentosu’nda tartışılıp oylanacak

    Çeçenya işgaline direnen tek yargıçtı

    Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev’in Karaçay-Çerkes devlet başkanlığı görevine atadığı Boris Ebzeyev, Çeçenya’nın işgaline karşı çıkmış yegane Rusya Anayasa Mahkemesi üyesi olarak şimşekleri üzerine çekmişti.

    Karaçay kökenli olan Kırgızistan doğumlu Ebzeyev siyasette şansını 1999’da Karaçay-Çerkes devlet başkanlığı seçiminde aday olarak denemiş ama üçüncü gelmişti. Ebzeyev 1991’de atandığı Anayasa Mahkemesi’nin 11 üyesi arasında en açık sözlü yargıç olarak da tanınıyor. Ebzeyev, Çeçenya’daki savaşla ilgili olarak Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in 1995’te imzaladığı kararnameleri açıkça eleştiren yegane yargıçtı. Ebzeyev Yeltsin’i Rusya Anayasası’nı çiğnemekle suçlamıştı.

  • ÇİN’İN UYGUR ÖZERK BÖLGESİNDEKİ İNSANLIK DIŞI UYGULAMALARI

    ÇİN’İN UYGUR ÖZERK BÖLGESİNDEKİ İNSANLIK DIŞI UYGULAMALARI

    Erdoğan ILGAZ 24 07 2008
    21. Yüz yıl, insanlık tarihinin en utanç verici olaylarının meydana geldiği bir zaman aralığı olarak tarihte yerini alacak. Adalet ve ahlak anlayışıyla gelecek nesilleri hayrete düşürecek olayların meydana geldiği bir süreci ne yazık ki bizler yaşayarak seyretmekteyiz.
    Güçlünün arsızca saldırdığı, soğuk savaş dönemi sonrasında emperyalist ülkelerin artık ekonomik sömürü anlayışını işgale, işkenceye, insanlık dışı uygulamalara kadar taşıdığı bir dönemin içersindeyiz.

    Yolunu şaşırarak yanlış denize girmiş bir fok balığının kurtarılması veya neslinin tükenme ihtimali (!) bulunan bir kuş çeşidi için koparılan kıyametlere karşılık, ölmek üzere olan küçük yaştaki bir çocuğun gözlerinden süzülen sessiz damlalara, ırzına geçildikten sonra ailesi ile birlikte öldürülmüş küçük kız çocuklarının cansız vücutlarına sessiz kalınmakta, görmezlikten gelinmekte, hatta çirkinliğin ötesinde mide bulandıracak derecede iğrenç uygulamalara haklı gerekçeler yaratılmaya çalışılmaktadır.

    İnsanlık dışı uygulamaların/yöntemlerin geliştirilmesi konusunda Çin Halk Cumhuriyetinin becerileri iyi bilinmektedir. Çin, Sincan-Uygur Özerk Bölgesi nde yürüttüğü uygulamalarına “AIDS” belasını da katmıştır.
    AIDS hastalığına yakalanan şahısların sayısında büyük artış yaşanması ve Çin Hükümeti nin gerekli tedbirleri almadığı yönünde başta Dünya Uygur Kurultayı olmak üzere çeşitli sivil toplum kuruluşlarının kamuoyu baskısı üzerine, Birleşmiş Milletlere bağlı Sağlık Örgütü tarafından oluşturulan heyet ÇİN’e giderek araştırmalarda bulunmuştur.
    Araştırma neticesinde elde edilen bilgiler çerçevesinde yapılan açıklamada; Uygur Özerk bölgesinde yaklaşık 162.000 AIDS hastası bulunduğu ve bunların yaklaşık 21.000 nin kontrol altında tutularak sağlık hizmeti verildiği, hasta sayısında her geçen gün artış kaydedildiği, ileride daha vahim sonuçların yaşanmasının beklendiği kaydedilmiştir.
    Sincan-Uygur Özerk Bölgesi ne yönelik Çin’in uygulamalarına her gün bir yenisi ekleniyor. Çin adeta, yaptığı insanlık dışı uygulamayı, yine başka bir iğrenç uygulamayla örtmeye, unutturmaya çalışıyor.
    Son zamanlarda yapılan şey ise; kamuoyunda/basında sürekli olarak Uygur Özerk Bölgesinin terörü besleyen bir yer olarak gösterilme çabasıdır. Konuyla ilgili medyada yapılan eleştiri ve yorumlarda; Doğu Türkistan kökenli terör örgütlerine ülke içinde ve dışında sağlanan her türlü desteğin yanı sıra Afganistan da silahlı eğitime tabi tutulmalarının tamamen ABD nin kontrolünde olduğu hususlarına yer verilmeye başlanmıştır.
    Çin hükümeti bu doğrultuda aldığı kararla “2008 Pekin Olimpiyatları” öncesi, ülke güvenliğini tehdit eden unsurların bertaraf edilmesi bahanesiyle Eylül 2007 ayı başlarında Sincan-Uygur Özerk Bölgesi nde “Terörü Yok Etme” adı altında, altı ay sürmesi planlanan ve yaklaşık 23.000 güvenlik görevlisinin katıldığı bir operasyon başlatmıştır.
    Sincan Uygur Özerk Bölgesinin bir bölümünde AIDS, hırsızlık, gasp/darp vs. olayların yoğun şekilde meydana geldiğini kimse inkar edemez. Ancak ortadaki şu gerçeği insanlık adına görmek ve yine insanlık adına itiraf etmek/dile getirmek gerekmektedir. Çin yönetimi Sincan Uygur Özerk bölgesindeki demografik yapıyı Uygur Türkleri aleyhine bozmak için bölgeye Çin genelinden toplayabildiği uyuşturucu bağımlılarını, cezaevlerinden şartla serbest bıraktığı tutukluları, kısacası ne kadar suça eğilimi olan Çinli varsa getirerek iskâna tabi tutmuştur. Ortaya çıkan durum bu uygulamanın olağan sonucudur.
    Sincan Uygur Özerk bölgesinde yaşanan olaylar insaniyet namına utanç vericidir ve medeni/çağdaş seviyede olduğu iddiasıyla ahkam kesen tüm gelişmiş/gelişmekte olan ülkeler burada gerçekleştirilen baskı ve zulümden sorumlu tutulacaktır. Ekonomik büyümesiyle adeta uyanan bir dev haline gelen Çin’e karşı, sırf bu özelliği nedeniyle sessiz kalmak ahlak dışıdır.
     

    Tarix: 24.07.2008 Saat: 02:47 Göndərən: Arslan

  • Türk-Ermeni ilişkilerinde açılım arayışı… – ERMƏNİSTANIN TÜRKİYƏ SİYASƏTİNDƏ YENİ NÜANSLAR VƏ YA DİPLOMATİYA OYUNU

    Türk-Ermeni ilişkilerinde açılım arayışı… – ERMƏNİSTANIN TÜRKİYƏ SİYASƏTİNDƏ YENİ NÜANSLAR VƏ YA DİPLOMATİYA OYUNU


    Bu yorum Cumhuriyet gazetesinin  21.07.2008 tarihli Strateji ekinde yayımlanmıştır.


    Sarkisyan’ın diplomasi oyunu

    Türkiye hakkındaki olumsuz düşünceleri bilinen Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan’ın Cumhurbaşkanı Gül ile görüşmesindeki sıcak mesajları kendisinin içerde sorgulanan meşruiyeti ve ülkesinin bölgesel sıkışmışlığını gidermeye yönelik. Sarkisyan’ın Gül’ü iki ülke ulusal maçına daveti bütün boyutlarıyla düşünülerek alınacak bir karar gerektiriyor.
    Hatem CABBARLI
    Azerbaycan Strateji Araştırmalar Merkezi Başkanı
    Ermenistan bağımsızlığını ilan etmeden önce Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Volkan Vural, Orta Asya ve Güney Kafkasya Cumhuriyetlerini ziyaret ederken bu ülkelerin devlet yetkilileri ile gelecek işbirliği perspektiflerini müzakere etmişti. Ermeni kaynaklarına göre Vural, Ermenistan ziyaretinde bu ülkenin Türkiye’den sözde Ermeni soykırım propagandasını, toprak ve tazminat taleplerini müzakere edilmesini talep etmiş, karşı taraf ise ekonomik işbirliği problemlerini gündeme taşmak istemiştir.
    Ermenistan’ın Türkiye’ye yönelik saldırgan siyasetine rağmen ciddi ekonomik ve sosyal sıkıntılar yaşandığı, hatta Ermenilerin açlık ve soğuktan öldüğü 1990’lı yılların ortalarına kadar Türkiye Kars Doğu sınır kapısını açık tutmuş, Ermenistan’a her türlü kolaylığı sağlamıştır. İkili ilişkileri geliştirmek için Levon Ter-Petrosyan iktidarı döneminde önemli fırsat ortaya çıksa da, Petrosyan bazı iç ve dış nedenlerden dolayı bu adımı atacak cesareti gösterememiştir. Robert Koçaryan ise Türkiye’ye yönelik daha radikal siyaset uygulamış o zamana kadar iki ülke arasında mevcut olan kırılgan ilişkileri, sözde soykırım propagandasını genişleterek önemli derecede zayıflatmıştır. Bu süreçte Türkiye’nin bütün iyi niyetli girişimleri Ermenistan devlet yetkilileri tarafından değerlendirilememiştir.
    SORUMLULUK
    İki devlet arasında diplomatik ilişkilerin kurulmaması ve gelişmemesinde Ermenistan ne kadar sorumluluk sahibiyse, ABD ve Avrupa’daki Ermeni diasporası da en azından o kadar sorumluluk sahibidirler. Hatta zaman zaman Ermenistan’ın Türkiye politikasının olumsuz tablosunun çizilmesinde hiç bir hukuki sorumluluk üstlenmeyen diaspora belirleyici güç olarak kendini hissettirebilmektedir.
    Şubat 2008 devlet başkanlığı seçimlerinden sonra şaibeli bir şekilde Devlet Başkanlığı koltuğuna oturan eski savunma bakanı Serj Sarkisyan Ermenistan’ın güvenlik ve dış, özellikle de Türkiye politikasında şahinler kanadını temsil etmektedir. Sarkisyan ilk günlerde Türkiye ile ilişkiler ve sözde Ermeni soykırımı konusunda ahlaki değerlerden yoksun olan beyanlarda bulunsa da, son zamanlarda tam tersi bir durum söz konusudur. Sarkisyan iki ülke milli futbol takımlarının karşılaşmasını kelimenin gerçek anlamında bir diplomasi oyununa dönüştürmüştür. Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü maça davet eden Sarkisyan, dış ve iç politikada bu konudan başarılı bir şekilde kendisine siyasi kazanç temin etmeye çalışmakta ve bir anlamda bunu başarmaktadır. Bölge basınında bu davet konusunda çeşitli değerlendirmeler yapılsa da, Türkiye’de mütareke basını ve Ermeni sevdalısı bazı köşe yazarları Sarkisyan’ın bir kaç ay önce ‘Uluslararası alanda ve Türkiye’ye yönelik soykırım propagandasına öncelik vermemiz gerekmektedir’ ifadesini duymazlıktan gelmekte ve iki ülke arasındaki ilişkilerin gerçek tablosunu çizme cesaretini gösterememektedirler. Avrupa ve Amerika kıtasında Ermenistan hükümetinin aralıksız devam eden sözde Ermeni soykırımı propagandasının gölgesinde Sarkisyan’nın Cumhurbaşkanı Gül’ü futbol maçına davet etmesi ve hatta bilet göndermesi hiç de etik bir davranış değildir ve psikolojik taarruzun klasik bir örneğidir.
    SARKİSYAN YUMUŞUYORMU?
    Sarkisyan’ın Astana’da Cumhurbaşkanı Gül ile görüşme çabası, jest olsun diye Türkçe konuşmaya çalışması ve bunu başaramaması sonucunda Azerbaycan Devlet Başkanı Sayın İlham Aliyev’in tercüman olarak devreye girmesi de kendisinin samimiyetini kanıtlamakta yetersiz kalmıştır.
    Gül, Sarkisyan’ın davetini kabul etse de, etmese de Sarkisyan bütün durumlarda bu konudan kendisine yarar sağlayacak, uzattığı zeytin dalının kabul edilmediğini dünya kamuoyuna duyurmaya çalışacaktır. Ancak Cumhurbaşkanı Gül’ün bu daveti kabul etmemesi de aynı zamanda karşı tarafa yönelik bir tavırdır ve onurlu bir davranış olur. Ermenistan Türkiye’ye yönelik politikasını futbol maçı düzeyine indirgeyerek gerçek neden ve etkenleri gizlemeye çalışmaktadır; ancak ay balçıkla sıvanmadığı gibi, Ermenistan’ın sözde soykırım propagandası, toprak ve tazminat talepleri de tabiri caizse ‘futbol sahasında gizletilemez’ kadar büyük ve ağırdır. Türk basınında bu gerçeklerin gündeme getirilmesi gerekirken nedense kamuoyu ‘pembe masallarla ve Kafkas peyniri’ ile uyutulmaya çalışılmaktadır.
    Gül’ün ziyareti kabul etmesi, ülke içinde ciddi meşruluk problemi ile karşılaşan Sarkisyan’a rahat nefes aldırtır ve konumunu daha da güçlendirir. Bu nedenle de davet yetkili kurum ve kişiler tarafından değerlendirilirken en ince ayrıntıların kadar düşünülmeli ve acele karar alınmamalıdır. Bu bağlamda Azerbaycan’ın böyle bir gelişme karşısında nasıl bir tutum sergileyeceği de oldukça ilginçtir. Azerbaycan devleti soğukkanlı davranarak bunu devlet ciddiyeti ile kabul edebilir, ancak Azerbaycan kamuoyunun bu tür soğukkanlılık sergilemeyeceği muhtemeldir. Bu zaman Türkiye’nin Azerbaycan kamuoyundaki var olan oldukça iyi imajı zedelenebilir. Dostu ve düşmanı tanımak zamanıdır. Bu felsefe insanlar arasında olduğu gibi, devletler arasında da geçerlidir ve kimse bunun aksini iddia edecek kadar akılsız değildir.
    ERMƏNİSTANIN TÜRKİYƏ SİYASƏTİNDƏ YENİ NÜANSLAR VƏ YA DİPLOMATİYA OYUNUHatəm Cabbarlı. 16 iyul 2008
    Az
    ərbaycan Strateji Araşdırmalar Mərkəzi Rəhbəri

    Ermənistan müstəqilliyini elan etmədən əvvəl Türkiyənin Moskva səfiri Vulkan Vural Orta Asiya və Cənubi Qafqaz respublikalarını ziyarəti zamanı bu  ölkələrin dövlət rəhbərləri ilə gələcək əməkdaşlıq perspektivlərini müzakirə etmişdir.
    Erməni qaynaqlarına görə Vural, Ermənistan ziyarətində bu ölkənin Türkiyədən sözdə Erməni soyqırımı təbliğatını, torpaq və təzminat tələblərini müzakirə edilməsini tələb etmiş, qarşı tərəf isə iqtisadi əməkdaşlıq problemlərini gündəmə daşmaq istəmişdir. Ermənistanın Türkiyəyə yönəlik təcavüzkar siyasətinə baxmayaraq ciddi iqtisadi və ictimai çətinliklər yaşandığı, hətta ermənilərin aclıq və soyuqdan öldüyü 1990-cı illərin ortalarına qədər Türkiyə Qars şərq sərhəd qapısını açıq tutmuş, Ermənistana hər cür kömək göstərmişdir. İkili əlaqələri inkişaf etdirmək üçün Levon Ter-Petrosyanın iqtidarı dövründə əhəmiyyətli fürsət ortaya çıxsa da, Petrosyan bəzi iç və xarici səbəblərdən ötəri bu addımı atacaq cəsarəti göstərə bilməmişdir. Robert Koçaryan isə Türkiyəyə yönəlik daha radikal siyasət həyata keçirmiş o zamana qədər iki ölkə arasında  mövcud olan kövrək əlaqələri əhəmiyyətli dərəcədə zəiflətmişdir. Bu müddətdə Türkiyənin bütün cəhdləri Ermənistan dövlət rəhbərliyi tərəfindən qiymətləndirilməmişdir. İki dövlət arasında əlaqələrin qurulmaması və inkişaf etməməsində Ermənistan nə qədər məsuliyyət sahibidirsə, ABŞ və Avropadakı Erməni diasporu da heç olmasa o qədər məsuliyyət sahibidirlər. Hətta zaman-zaman Ermənistanın Türkiyə siyasətinin neqativ tablosunun çəkilməsində heç bir hüquqi məsuliyyət daşımayan diaspora təyin edici güc olaraq özünü his etdirə bilmişdir.

    2008-ci ilin fevral ayında prezident seçkilərindən sonra legitim olmayan bir şəkildə dövlət başçısı kreslosuna oturan köhnə müdafiə naziri, Ermənistanın təhlükəsizlik və xarici siyasətində şahinlər qanadının təmsil edən Serj Sarkisyan ilk günlərdə Türkiyə ilə əlaqələr və sözdə Erməni soyqırımı mövzusunda əxlaqi dəyərlərdən məhrum olan bəyanlar versə də, son zamanlarda tam tərsi bir vəziyyət yaşanmaqdadır. Sarkisyan iki ölkə milli futbol komandalarının qarşılaşmasını sözün gerçək mənasında bir diplomatiya oyununa çevirmişdir. Türkiyə Respublikası Prezidenti Abdullah Gülü matça dəvət edən Sarkisyan, xarici siyasətdə bu mövzudan müvəffəqiyyətli bir şəkildə özünə siyasi qazanc təmin etməyə çalışmaqda və bunu bacarmaqdadır. Bölgə mətbuatında bu dəvət mövzusunda müxtəlif qiymətləndirmələr edilsə də, Türkiyədə qəflət içində olan mətbuat və Erməni sevdalısı bəzi köşə yazarları Sarkisyanın bir neçə ay bundan əvvəl ‘Beynəlxalq sahədə və Türkiyəyə yönəlik soyqırımı təbliğatına əhəmiyyət verməmiz lazımdır’ ifadəsini eşitməməzlikdən gəlməkdə və iki ölkə arasındakı əlaqələrin gerçək tablosunu çəkmə cəsarətini göstərə bilməməkdədirlər. Avropa və Amerika qitəsində Ermənistan hökumətinin aralıqsız davam edən sözdə Erməni soyqırımı təbliğatının kölgəsində Sarkisyanın Gülü futbol matçına dəvət etməsi və hətta bilet göndərməsi heç də etik bir davranış deyil və psixoloji hücumun klassik bir nümunəsidir.

    Sarkisyanın Astanada Gül ilə görüşmə səyi, jest olsun deyə Türkcə danışması və bunu bacara bilməməsi nəticəsində Azərbaycan Prezidenti İlham Əliyevin tərcüməçi olaraq köməkliyi də Sarkisyanın səmimiyyətini sübut etməkdə qeyri-kafi qalmışdır.

    Gül, Sarkisyanın dəvətini qəbul etsə də, etməsə də Sarkisyan bütün vəziyyətlərdə bu mövzudan özünə fayda təmin edəcək, uzatdığı zeytun budağının qəbul edilmədiyini dünya ictimaiyyətinin diqqətinə çatdıracaqdır. Ancaq Gülün bu dəvəti qəbul etməməsi də eyni zamanda qarşı tərəfə yönəlik bir rəftardır və şərəfli bir davranış olar. Ermənistan Türkiyəyə yönəlik siyasətini futbol matçı səviyyəsinə endirərək gerçək səbəb və faktorları gizləməyə çalışmaqdadır; ancaq ay palçıqla suvanmadığı kimi, Ermənistanın sözdə soyqırımı təbliğatı, torpaq və təzminat tələbləri də belə demək olarsa ‘çuvalda gizlədilməyəcək’ qədər böyük və ağırdır. Türk mətbuatında bu gerçəklərin gündəmə gətirilməsi lazım olarkən nədənsə ictimaiyyət ‘nağıllarla və Qafqaz pendiri’ ilə yatırdılmağa çalışılmaqdadır.

    Gülün ziyarəti qəbul etməsi, ölkə içində ciddi legitimlik problemi ilə qarşılaşan Sarkisyana rahat nəfəs aldırdır və mövqeyini daha da gücləndirir. Bu səbəblə də dəvət, səlahiyyətli təşkilat və şəxslər tərəfindən qiymətləndirilərkən ən incə detallarına qədər düşünülməli və tələsik qərar alınmamalıdır. Bu məzmunda Gülün dəvəti qəbul etməsindən sonra Azərbaycanın necə münasibət göstərəcəyi də olduqca maraqlıdır. Azərbaycan dövləti soyuqqanlı davranaraq bunu dövlət ciddiliyi ilə qəbul edə bilər, ancaq Azərbaycan ictimaiyyətin bu cür soyuqqanlılıq göstərməyəcəyi şübhəsizdir. Bu zaman Türkiyənin Azərbaycan ictimaiyyətdəki olduqca yaxşı imici zədələniləcək. Dostu və düşməni tanımaq zamanıdır. Bu fəlsəfə insanlar arasında olduğu kimi, beynəlxalq münasibətlərdə də etibarlıdır və kimsə bunun əksini iddia edəcək qədər ağılsız deyil.

     

    Tarix: 16.07.2008 Saat: 02:57 Göndərən: Arslan

     

    Tarix: 21.07.2008 Saat: 04:22 Göndərən: Arslan

  • YUSUF HALAÇOĞLU DON KİŞOT’MUYDU?

    YUSUF HALAÇOĞLU DON KİŞOT’MUYDU?

    YUSUF HALAÇOĞLU DON KİŞOT’MUYDU?

    Alp Er Tunga Alp Arslan 30 07 2008

    TÜRK olmaktan gurur duyanlara ithaf ediyorum.

    Yusuf Beyin Avşarlarla ilgili bir konferansta Kürtler ve Ermenilerle ilgili kimsenin bu güne kadar söylemeye cesaret etmediyi bazı gerçekleri söylemesinden sonra siyasi linç girişimlerinin devam ettiği bir dönemde kendisi ve savunduğu tez hakında bir yazı yazmak istedim.
    Daha sonra Yusuf bey nasıl olsa bu çirkin saldırıları atlatır dedim ve bu yazı nedense bir türlü kalemimden dökülmedi. Ama son bir kaç gündür Yusuf Beyin görevden alınması haberlerinin Türk medyasında tartışıldığı bir zamanda bilgisayar önüne geçib ‘bazı şeyleri söylemenin zamanı geldi, geçiyor’ dedim ve bu yazıyı yazdım.

    Yusuf beyle bir arkadaşım aracılığıyla tanışma fırsatı buldum. Birinci Ermenistan Cumhuriyeti zamanı Başbakanlık görevinde bulunan Ovannes Kaçaznuni’nin ‘Taşnaksutyun Yapacak Bir Şey kalmadı adlı’ raporunu Ermeniceden Türkçeye çevirmemi istedi ve kısa bir süre sonra çeviriyi tamalayarak kendisine teslim ettim. Kendisini akademisyen kimliği ile tanıdım ve bende çok olumlu izlenimler bıraktı. Daha sonraki görüşmelerde de, Ermeni meselesi ile ilgili bazı ortak görüşlerimizin olduğunun farkına vardım. Son sekiz yıldır Ermenistan üzerine çalıştığımdan bu ülkenin bölgeye ve özellikle de Türkiye ve Azerbaycan’a yönelik ahlak dışı siyasetinden de yeteri kadar haberdar olduğumu iddia ede bilirim.  

    Yusuf bey, Ermenistan’ın ve diaspora Ermenilerinin sözde soykırım konusunda tüm hükümet yetkililerinden daha çok resmi tezi savunan birisi idi ve maalesef bu onun görevden alınması ile sonuçlandı. Bu, resmi tezi savunan diğer akademisyenlere gözdağı vermektir. Son zamanlarda Yusuf Bey ve takımı sadece ve sadece gerçeği söylediklerinden ve Türk ulusal bekaasını korumaya çalıştıklarından dolayı köşeye sıkıştırılmaya çalışılıyordu.

    Bir kaç yıldır Türkiye’de sözde Ermeni soykırımı konusunda oldukça karmaşık bir tablo çizilmektedir. Hükümet ve devlet yetkililerinin büyük bir bölümü resmi tezi savunan akademisyenlere karşı tutum izlemektedir. Soykırım yapılmadı diyen akademisyenler neredeyse ihanetle suçlanmakta, aksini savunarak Türk milletinin masumiyetini zedelemeye çalışan ve bunu önemli derecede başaran ‘3 kuruşa satılık akademisyenler/yazarlar’ meydan sulamakta, çeşitli ödüller alarak kamu oyunda meşruitiyetini temin etmeye çalışmaktadırlar.

    Gafletin, delaletin ve hatta ihanetin kol kaldırıp meydanlarda boy gösterdiği bir zamanda Yusuf Bey ve takımının Türkler Ermenilere soykırım yapmadı diye haykırmasını bir anlamda Don Kişot’un yel değirmenine karşı kılıç sallaması gibi değerlendirmek mümkündür. Ancak burada çok önemli bir farkın olduğunu hatırlatmak yerinde olur. Kişot, kendi kişisel egosunu tatmin etmek için yel değirmenine kılıç sallıyordu, oysa Yusuf Bey ve takımı kendilerine göre değil, Türk milletinin masumiyetini korumak adına eşit olmayan şartlarda mücadele vermekteydi ve şimdilik be mücadelenin birinci yarısını Ermenistan ve Türkiye’deki kripto Ermeniler (ihanet içinde olan Türkleri unutmamak lazım ve hiç bir zaman da unutulmamalıdır!) kazandı. Ama bu mücadele bitmedi ve hiç bir zaman da bitmeyecektir! Yusuf Halaçoğlu’nu annesi Türk Tarih Kurumu’na başkanlık etsin diye doğurmamıştı tabii ki. Bu kurumun başında durmayı hak eden bir çok akademisyen var ve bütün engellere rağmen her zaman olacaktır! Ancak Halaçoğlu’ndan sonra kurumun başına kimin getirileceği oldukça önem arzetmetedir. Bu kararı veren yetkililer büyük bir ihtimalle durum değerlendirmesi yaparak soykırım suçlamasına daha loyal bakışı olan birisini atayacaklardır. Hatta bu kararı veren mercilere kolaylık olması bakımından bazı kişilerin isimlerini verebilirim. Başkanlık koltuğuna-Halil Berktay, Taner Akçam ve Orhan Pamuk sahip olmayı haketmişlerdir. Veya Ermenistan soykırım müzesi başkanı Hayk Demoyan da bu göreve atanabilir. Her ne kadar kendisinin vatandaşlık problemi olsa da, Yusuf Beyi görevden alanlar için bunun halledilmesi o kadar da zor olmaması gerek. 2015 (sözde Ermeni soykırımının 100. yılı) yılına kadar daha bir çok milli duruşu olan akademisyen veya siyasiler mücadele meydanından dışlanacaktır.

    Türkiye için en büyük tehlike sözde Ermeni soykırımı konusunda kamu oyunun ikiye bölünmesidir. Ermenistan/Ermeniler bunu başardıkları taktirde arkasından toprak ve tazminat talebinin gündeme geleceğinde adınız gibi emin olabilirsiniz. Bu zaman Türkiye ciddi sorunlarla karşılaşacaktır. Bu vahim gerçek hiç bir zaman unutulmamalı, kendisini Türk olarak görenler ve vatanını sevenler bu duruma karşı mücadele etmelidir. ‘Su uyur düşman uyumaz’ atasözü hiç bir zaman unutulmamalıdır.

    Ha bu arada son bir şey; az kalsın unutuyordum. Birader, Siz, Şeref siz misiniz?

     

    Tarix: 30.07.2008 Saat: 00:50 Göndərən: Arslan

  • Türk-Ermeni Sorunlarinin Çözümünün Indirgendiği Nokta

    Türk-Ermeni Sorunlarinin Çözümünün Indirgendiği Nokta

    Türk-Ermeni Sorunlarinin Çözümünün Indirgendiği NoktaDr. Hatem CABBARLI Azerbaycan Strateji Araştırmalar Merkezi Başkanı www.azsam.org

    Son zamanalarda Türk basınında Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin geliştirilmesinde bir peynir fırtınası baş alıp gitmekte. Hemen hemen hatırı sayılır bütün gazetelerde bu konu üzerinde yorumlar yayınlandı. Mütakere basını Türk ve Ermeni mandıracıların ortaklaşa ürtecekleri peynirin iki ülke arasındaki sorunlara elzem geleceğini Türk kamu oyunun görüşlerini bulandıracak kadar abartmıştır. Bu yayın kuruluşlarına göre, mandıracıların işbirliği sonucunda sanki, Ermenistan ve Ermeni diasporası sözde soykırım propagandasından vazgeçecek, Ermenistan bundan sonra Türkiye’den sözde soykırımı tanımayı talep etmeyecek, Türkiye’nin doğu bölgesinden ‘Batı Ermenistan’ olarak bahsetmeyecek, 1980’li yılların sonlarına kadar Ermeni teröristler (ASALA) tarafından katledilen Türk diplomatlara göre özür dileyecek ve nihayetinde işgal ettiği Azerbaycan topraklarından geri çekilecektir. Bu mandıra sevdasının öncülüğünü ise Türk-Ermeni İş Geliştirme Konseyi yapmaktadır. Bu Konseyin kuruluşundan bugüne kadar faaliyeti değerlendirildiyinde ise terazinin nedense her zaman Ermenistan’ın leyine ağır bastığını, Türkiye’nin ulusal güvenlik sorunlarının bilerek veya bilmeyerek (bilmemeleri imkansız) tüccar ziyniyeti ile değerlendirildiğini, Ermenistan’ın her zaman zeytin dalı uzatan, Türkiye’nin ise bu dalı kabul etmeyen taraf olarak uluslararası kamu oyuna tanıtıldığı gerçeyği ortaya çıkmaktadır. Konsey nedense peynir konusunu iki ülke arasındaki ilişkileri düzene sokacak ana unsur olarak değerlendirirken, Kars üreticilerinin bundan ekonomik yarar sağlayacağını ön plana çıkarmaktadır. Tam tersi, Gümrü mandıracılarının da Kars’ın peynir piyasasına girmesi durumunda Kars mandıracıları üretim ve satış konusunda ciddi sıkıntılar yaşayabilir.

    Türk-Ermeni İş Geliştirme Konseyi(Turkiye Esbaskani Kagan Soyak) Türkiye’nin ulusal güvenlik çıkarlarını peynir düzeyine indirgemesine rağmen Ermenistan’da 19 Şubat devlet başkanı seçimlerinden sonra iktidara gelen Serj Serkisyan’ın seçimlerden hemen sonra uluslararası alanda sözde Ermeni soykırımı propagandasını güçlendirecekleri konusundaki açıklamasını görmezden gelmekte, Türk kamu oyunun duymaması için elinden gelen ve gelmeyen her şeyi yapmaktadır.

    Konsey’in bu önerisi Türkiye-Ermenistan örneğinde başarıyla sonuçlanırsa, Türk Dışişleri Bakanlığı nezdinde acilen Avrupa gıda üretimi standartlarına uygun mandıra işletmeciliği kurulmalı, Türkiye’nin Yunanistan, Avrupa Birliği, Kıbrıs, PKK, Kuzey Irak gibi sorunlarının çözümünde peynirin ne gibi kolaylıklar sağlayacağı başta Genel Kurmay Başkanlığı, Milli Güvenlik Konseyi, Dışişleri Stratejik Araştırmalar Merkezi, Think thank’ler ve sivil toplum kuruluşları tarafından araştırılmalı ve raporlar hazırlanmalıdır.

    Türk-Ermeni İş Geliştirme Konseyi Basın Koordinatörü Aline Özinan’ın Zaman gazetesinin 30 Mayıs 2008 tarihli sayısında Kapalı Sınırlar Arasında ‘Peynir Gemileri’ Yürütmek” adlı romantik ve daha ziyade propaganda ağırlıklı ‘analitik’ değerlendirmesini okuduktan sonra, peynirin uluslararası ilişkilerde bu kadar önemli olduğunu uluslararası ilişkiler dalında doktara derecesini aldıktan sonra bile kavrayamama utancını yaşadım. Yazık oldu üniversite, master ve doktora yıllarına. Keşke bu uzunca yıllar mandıracılıkla uğraşsaydım…  Vatana ve millete daha hayırlı bir iş görmüş olurudum her halde… Aline hanım bu arada sınır kapılarının açılması zaruretini de vurgulamayı unutmamış sağ olsun. Tabii ya, Ermenistan yıllardır sözde soykırım propagandasından vazgeçmiş, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tanımış, Avrupa ve Amerika kıtasındaki devletlerin Türkiye’yi suçlayan sözde Ermeni soykırımını tanıyan kararlar aldığı için bu devletlerle dipolmatil ikilikilerini askıya almış, işgal ettiği Azerbaycan topraklarından geri çekilmiş, buna rağmen nasıl olur da Türkiye halen kapıları açmaz. Sınırlar mutlaka açılmalıdır!

    Avrupa ve Amerika kıtasında devletlerin yerel veya ulusal meclisinin sözde ermeni soykırımını tanıyan karar almasını Aline hanımın vediği peynir üretim reçetesine göre engellemek mümkün olabilirdi. Ah Dışişleri… ah! Yıllardır nereye baktınız? Bu basit gerçeği görmeyecek kadar nasıl basiretsiz olursunuz?

    Aline hanım bu buluşunu Türk Patent Enstitüsü’nde onaylatmalı ve özellikle İsrai-Filistin, ABD-İran ve diğer devletler arasında yaşanan sorunların çözümünde bir araç olarak kullanılması için uğraşmalıdır. Bu işte kendisine yardımcı olacağımı bütün samimiyetimle bildirmek isterim.

    Bütün bunlar Türkiye’ye yönelik psikolojik savaşın birer parçalarıdır ve maalesef bu tabloya kimse bir bütün olarak bakmıyor veya bakamıyor. Türkiye uluslararası alanda sözde Ermeni soykırımı konusunda boks maçında nagdaun durumunda olan savaşçıya benziyor. Nokaut olmasını kimse istemiyor. Ancaq darbelerin kimden ve nerden geldiğinin de farkında olmamalıdır. Hatta zaman zaman maçın hakemi de bu oyuncuya sağ kroşe ile darbeler vurmaktadır.

    Türkler artık bu çirkin oyunun farkında olmalı ve ulusal güvenliğinin gerektirdiği bütün önlemleri alma cesaretini göstermelidir. Özellikle iç kamu oyunda kriptoların bu yönde faaliyetleri izlenmeli ve değerlendirilmelidir. Devlet için sorunun küçüğü veya büyüğü yoktur. Kayayı damlaların gücünün değil, onların sürekliliğinin parçaladığı gerçeği kesinlikle ama kesinlikle unutulmamalıdır.

     

     

     
       
       
       
       
     
  • Kuzey Kıbrıslı Çiftçilere AB’den Mali Destek

    Kuzey Kıbrıslı Çiftçilere AB’den Mali Destek

    Avrupa Birliği Komisyonu Kuzey Kıbrıslı 26 koyun ve keçi yetiştiricisi çiftçiye süt ürünlerinde hijyenik üretim için gerekli ekipmanları (süt sağma makinaları ve soğutucu tanklar) sağlamak amacıyla fon sağladı.

    Çiftçilerle yapılan sözleşmelerin tutarı 10.000 Euro ve 25.000 Euro arasında değişirken, AB yatırımın %65’ini karşılıyor.

    Projelerde 12 aylık bir uygulama planı belirlenirken, çiftçiler mali yardımın kullanılması konusunda AB’nin finans uzmanlarından destek alacaklar.

    Uygulanacak pilot proje AB’nin KKTC için hazırladığı Kırsal Kalkınma mali yardım programının nasıl uygulanacağına dair bir yol haritası da olacak.

    Avrupa Birliği yetkililerinin de katıldığı açılış toplantısında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Başbakanı Ferdi Sabit Soyer yaptığı açıklamada Kuzey Kıbrıs halkının AB üyeliğine hazırlık sürecinde Avrupa Birliği standartlarına uyum sağlamak amacıyla gerekli yatırımları yapmasının önemine değindi.

    Başbakan, soğutucu tank zinciri ve çiftçilikle ilgili yeni altyapı yatırımlarının bu projelerden sonra da devam edeceğini sözlerine ekledi.

    Kaynak: Euobserver

  • 1 Ağustos Arifesinde TMT’ye ve KKTC’ye karşı  yürütülen Psikolojik Harp(I)

    1 Ağustos Arifesinde TMT’ye ve KKTC’ye karşı yürütülen Psikolojik Harp(I)

    Emete GÖZÜGÜZELLİ CİVAN

    (Ayşe Kocatürk)

    [email protected]

    Kıbrıs Türkleri üzerinde Annan planı sürecinden bu yana süren psikolojik harp son günlerde artmış vaziyette sürdüğü gözlemlenmektedir. Batı dünyası ve seçilmiş misyonerleri gerek Kıbrıs Türkleri gerekse Türk dünyası ve Anavatan Türkiye Cumhuriyeti üzerinde çok keskin sonuçlar doğurtacak operasyonlar düzenlediği ortaya çıkmaktadır. Her zamanki gibi bu operasyonlar medya kanallarının görsel yada yazılı metinleri ile gerçekleştiriliyor. Şimdi Kıbrıs’ta gelinen son sürece bakmakta fayda vardır. Bilindiği üzere, Talat ve Hristofyas arasında aralıklarla başlatılan görüşmelerin sonuncusu olan 25 Temmuz 08 tarihinde gerçekleşen yüzyüze görüşme arifesinde yapılan ortak açıklamada  3 Eylül’de özlü görüşmelerin başlayacağı mesajının verilmesi “çözüm gelecek” hayalinde olanlardan büyük memnuniyet gelmesine de imkan kılmıştır. Bu durum esasen daha önce gerçekleşen mutabakatlar zincirinin devamını öngörmektedir. Bu mutabakatlar zincirinde Kıbrıs Türkü zemin kaybetmeye doğru gittiği apaçık bir gerçektir. Zira bugüne kadar rumlarla varılan mutabakatlarda Kıbrıs Türk  egemenliğinin sulandırılması yönünde varılan anlaşmalar geleceğimizin ciddi anlamda tehlikeli sürece sokulmasını da imkan yaratabilecek pozisyondadır. Zira sözlü söylenen demeçlerden ziyade, altına imza atılan veya onaylanan maddelerden yeni başlanacak olan süreçte sınava girilecektir.

    Nitekim, uzunca bir süredir, Mehmet Ali Talat’ın 8 Temmuz 2006 mutabakatından bu yana 21 Mart, 23 Mayıs, 1 Temmuz 2008 anlaşmalarında sergilediği tavizkar tutum, ne üzücüdür ki başlayacak olan 3 Eylül görüşmelerinde karşımıza çıkacak ana konulardan biri olacaktır. Özellikle de iki ayrı egemen halkın yaşadığı Kıbrıs’ta tek egemenlik ve vatandaşlık esaslarına dayanarak federal bir çözüm modelinde eyalet sistemi altında bir uzlaşıya gidilmesi yönünde gelen Rum taleplerine Talat’ın onay vermesi durumun ciddiyetini daha bariz bir şekilde ortaya koymaktadır.

    Nitekim,çözüm beklentisinde olan tarafların beklentisi 2009’da bu işi bitirmek ve tek egemenlik ve vatandaşlık esasına dayalı bir uzlaşı ile çözüme kavuşmaktır. Dünya basını ve Avrupa Birliği,ABD ve diğer dış unsurlar, bugüne kadar varılan mutabakatlardan en az Rumlar kadar alınan sonuçlardan memnuniyet duymaları gelişen süreci dikkatlice değerlendirmenin önemini de ortaya koymaktadır. Zira bugüne kadar Kıbrıs Türkleri ile herhangi bir şekilde egemenlik paylaşımında bulunmayı reddeden GKRY’nin acaba neden bugün gelişmelerden ve egemenlik hususunda bir anlaşmaya gidilmesinden memnuniyet duymaktadır?

    Özellikle de Yunanistan ve Rum partilerinin hemen hemen hepsi(AKEL,DİKO,EDEK,DİSİ vb) görüşmelerin ana hedefinin “Tek egemenlik ve vatandaşlık” zemininde Kıbrıs’ı yeniden birleştirmenin olduğunu açıklarlarken, Hristofyas’ın sözcüsü Stefanu “İstediğimiz işgali ve yerleşikliği sona erdirecek, toprağı halkı,ekonomiyi ve kurumları iki toplumlu, iki kesimli federasyon çerçevesinde birleştirecek bir çözümdür” şeklindeki Temmuz ayı sonunda yaptığı beyanatı içinde bulunduğumuz hayati konumu da gözler önüne sermektedir.

    Annan planında olduğu gibi batı dünyasının sivil toplum örgütlerine aktardığı fonlar yardımı ile meydanlara dökülen bazı çevreler bu kez yeniden örgütlenme yoluna giderek, adanın yeniden birleştirilmesi yönünde ses çıkaracak eylemler, mitingler vb gibi hazırlık çalışmaları içerisine girdikleri gözlemlenmektedir. 

    Rumların “Tek vatandaşlık ve egemenlik” konusundaki söz ve demeçlerinin yanı sıra Hristofyas’ın “Yeni bir ortaklık değil, yenilenmiş bir ortaklık” sözleri karşısında KKTC Cumhurbaşkanlık Sözcüsü Sayın Hasan Erçakıca’nın Hristofyas’ın vurguladığı bu söz karşısında yaptığı açıklamada “Yenilenmiş değil,yeni bir ortaklık devleti kurulacak. Yeni devlet hem KKTC hem de Kıbrıs Cumhuriyeti unsurlarından oluşacak” açıklaması yapsa da maalesef duyulan tedirginliğin giderilmesine imkan kılmamıştır. Ne yazık ki bu tür söylemler sözde söylenmekteyse de esasen tarafların arasında gerçekleştirilen mutabakatlara yansıtılmamaktadır.

    1 Ağustos Arifesinde TMT’ye ve KKTC’ye karşı yürütülen Psikolojik Harp(II)

     

    İçinde bulunduğumuz süreçte Kıbrıs Türk halkı üzerinde neden yeni bir psikolojik savaş sürdüğünü izah etmek lazımdır.

    8 Temmuz 2006’daki Talat-Papadopulos görüşmesinde BM himayesinde varılan 5 maddelik mutabakat esasen Annan planı veya benzer bir planın sunulamayacağını da ortaya koymuştu. Zaten Rum yönetimi de bunu her fırsatta dile getirdi. 2008’de Hristofyas’ın başkan seçilmesi ile akan sular daha berraklaştı ve 21 Mart’tan itibaren süren görüşmeler temelinde yapılan ortak açıklamalarda beyan edilen “Tek egemenlik ve vatandaşlık” konusunun esasen “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin devamını öngördüğünün de açık sinyallerini verdi.  23 Mayıs ve ardından da 1 Temmuz görüşmelerinde bu husus vurgulandı ve açıkça bu konuda anlaşmaya varıldığının açıklamaları yapıldı. Bunlara ilaveten de taraflar arasında eyalet sistemi temelinde yeni bir birleşik Kıbrıs yaratılacağının mesajları deşifre edildi. İşte böylesine önemli bir süreç  Anavatan Türk kamuoyunda işlenmesi gerekirken birden Ergenekon operasyonu kapsamında alınan yeni gözaltılar ile türkiyenin gündemi değiştirildi. Ne tesadüftür ki Kıbrıs konusunda ciddi anlamda ses çıkaracak olan kişiler arasında olan Paşalar “terörist” damgası ile tutuklandılar.

    Taraflar arasında en son yapılan 25 Temmuz görüşmesinde de birçok konuda uzlaşmaya vardıkları iddia edilen metinlerin referanduma yeni bir plan adı ile sunulacağı açıklandı. Nitekim Barış Harekatını kınama etkinliklerine Baf’ta katılan Rum lider Hristofyas, Kıbrıs sorununun önemli yönlerinin çoğu noktalarında görüş birliği sağlandığını açıkladı ve yeni devletin bugünkünün devamı(yani Kıbrıs Cumhuriyeti’nin) olacağını belirtti. Bu gelişmenin ardından güneyde günlük yayımlanan Fileleftheros gazetesi de Türklerin egemenlik konusunda yumuşadığını ve “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin lağvedilmeyeceğini yazdı.

    Kıbrıs Türklerinin geleceği ile ilgili bu gelişmeler yaşanırken Avrupa Parlamentosu’nda yaklaşık sekiz ay bekletilen bir rapor taslağı gündeme getirilerek kabul edildiği açıklandı. Söz konusu rapor adadan Türk askerinin çıkarılması çağrısında bulunarak Kıbrıs’ın bir AB toprağı olduğu açıklandı. Ne ilginçtir ki bu konuda AP’da hazırlanan raporun özellikle de 20 Temmuz 1974 Mutlu barış harekatı haftasına denk düşürülerek açıklanması adada bir “işgal” sorunu varmış şeklindeki Rum-Yunan ve içimizdeki bazı misyoner kişilerin yaygaracılığı ile örtüşmesi hayli düşündürücüdür. Özellikle de bu dönemde Türkiye’deki bazı ulusal basın ve yayın organlarının Kıbrıs Türkünün tarihi öz değerlerini karalayan ve sanki de 1974 Mutlu Barış Harekatı’nın meşruluğunu suistimal eden yayımlara geçmesi Türk halkı üzerinde var olan psikolojik harp operasyonunun da bir parçasını oluşturmaktadır.

    Hatırlatmak gerekirse Psikolojik harp, savaş yada barış dönemlerinde dost, tarafsız veya düşman hedef toplumlarının kendi çıkarları yönünde  tutum ve davranışlarını yönlendirmek, kitleyi etkilemek için ekonomik, siyasi, kültürel, askeri, teknolojik, sosyal ve hatta dini alanlarda planlanarak uygulanan tüm faaliyetleri kapsamaktadır. Psikolojik harp uygulama olarak psikolojik harekatı kapsar. Psikolojik harekat kapsamında bir ülkeyi ayakta tutan değerlerin yıpratılarak, kendi milli menfaatlerini gerçekleştirmek üzere yürütülen faaliyetlerdir. Kıbrıs’ta da özellikle Kıbrıs Türkünün adada sahip olduğu Türklük kimliğini, Devletini, Anavatanla olan bağlarına tahammül edemeyen batı dünyasının oryantalizim projesi kapsamında(Doğu toplumlarının politik, kültürel vs eritilmesi ) bir savaş vermektedir. Bu savaş kapsamında içteki(veya dıştaki) kurum, parti, sivil toplum örgütleri ve medya kullanılarak hedef seçilen halk veya kitle üzerinde farkına varılamayan bir operasyon gerçekleştirilerek seçilen halkın etki altına alınması arzulanır. Bu operasyon kapsamında kendi kurumlarına, polis ve ordusuna, dini, kültürel değerlerine, yargı sistemine karşı yalan haberler yayılması hedeflenerek toplumda bir “korku ve güvensizlik” yaratılması hedeflenir.  Bu korkunun yaratılması için de görsel ve yazılı medya(radyo,tv,gazete,dergi,broşür..)kanalları vasıtası ile anılan değerler için yıpratıcı bilgiler verilmesi planlanır ve uygulanır. Verilen bilgiler uzun uzadıya anlatılır ki, halkın mücadele azmi kırılarak bir çaresizlik içerisine düşmesi sağlansın. Bunun için yalan haberler günlerce yazılır, çizilir ve tartışılır.

    Yapılan operasyonlarda halka bir korkunun veya güvensizliğin verilmesinden öte seçilen halkın kendi tarihi değerleri, kimliği, kültürü, dini hatta kurumlarına(yargı, polis vb) güveni yitirilerek, kendisine gösterilen diğer ulusu yada kurumu üst görmesi hedeflenir. İşte şuan Kıbrıs Türküne karşı yapılan savaş da budur. KKTC’deki halkın egemenliğinden vazgeçerek birleşik Kıbrıs’a inanmaları için yapılan yayımlar ekseninde Kıbrıs Türkü umutsuzluğa sürüklenmek istenmektedir.

    Özellikle de Türkiye’de başlatılan Ergenekon operasyonu kapsamında Kıbrıs’taki TMT teşkilatının da ayni kapsamda tutulacak yer altı teşkilatları arasında yer aldığını iddia edecek kadar çılgınca yayımlar yapmayı kendine misyon edinen bazı medya kuruluşlarının temsilcilerinin kime ne maksatla hizmet ettikleri ayrı bir merak konusudur.

    Temmuz ayında çıkan Tempo dergisinde 1913’ten günümüze Gizli Örgütlenmelerin Anatomisi” başlıklı yazıda, “Kıbrıs’ta TMT” alt başlığı ile verilen haberde “1958’de kurulan TMT, Türk subayları tarafından organize edildi. Kuruluşunda Genel Kurmay Başkanlığı’nın onayı bulunduğu iddiası, örgüte meşrutiyet kazandırdı. Amacı Rum terör örgütü EOKA’ya karşı Türklerin can ve mal güvenliğini korumaktı. Bu örgütün üyeleri arasında Rauf Denktaş bile vardı. Ancak TMT hakkında da pek çok söylenti çıktı. Bunlar arasında barış yanlısı Rum ve Türklerin öldürülmesi de bulunuyordu…” şeklindeki iddiaları ve yorumları tamamı ile Kıbrıs Türk tarihinin gerçeklerinin saptırılarak öz değerlerimizin karalanması anlamına geldiği ortaya çıkmıştır. Burada Yarbay Rıza Vuruşkan’ın resminin de Hrant Dinki öldüren Ogün Samas ile ayni karelerde yer alması durumun ne kadar talihsizce  yapıldığının da ayrı bir göstergesidir.

    1 Ağustos Arifesinde TMT’ye ve KKTC’ye karşı yürütülen Psikolojik Harp(III)

     

    Tempo dergisindeki yorumda Genel Kurmay Başkanlığı’nın TMT’yi kurduğu şeklindeki iddianın örgüte meşrutiyet kazandırdığı şeklindeki açıklaması, sanki de Genel Kurmay başkanlığının gizli silahlı örgüt kurmaya meyilli olduğu savını doğururken, bu son operasyonda(ergeneokon) tutuklanan emekli orgeneral seviyesindeki paşaların da gizliden silahlı örgüt kurmakla suçlandıkları iddiasına destek niteliği yaratmaya çalışarak TSK’ni yıpratma maksadı taşıdığı ortaya çıkmaktadır. Bahsekonu yorumda TMT’nin sanki de barış yanlısı olan Türk ve Rumları öldürmek için kurulduğunu ortaya atarak bu konuda özellikle de bilgi sahibi olmayan insanların kafasında “Acaba bu gerçekten böylemi” sorusunun doğmasını yaratmaya çalışmaktadırlar. Enis Tayman ve İpek Özbey’in birlikte kaleme aldıkları bu makale, sözkonusu şahısların Kıbrıs Türk tarihi ile ilgili ne kadar bilgiden yoksun olduklarını açıkça ortaya koymaktadır.

    Yine TMT’nin bu yıl 1 Ağostos’da 50’nci yılı etkinlikleri öncesinde 27 Temmuz 2008’de Taraf gazetesi yazarlarından Ayşe Hür’ün “Othello’nun Güzel Ülkesi Kıbrıs” isimli köşe yazısında TMT ile ilgili yer alan çirkin iddialar ortaya atılması, kimlerin hangi tarafta olduğunun da açık göstergesi olmuştur.

    Hür anılan yazısında “…20. yüzyılın ilk yarısı İngilizlerin tavrı sayesinde yumuşak geçti ama, 1955’te Rumlar İngiliz sömürgecilerini adadan kovarlarken, Türkler Enosis korkusu ile İngilizleri destekleyince iki toplumun arası açıldı. Ardından ise uluslarararası aktörler ve Anavatanlar karıştı. Rumlar “Enosis”, Türkler “Taksim” dediler. Rumlar “Akritas planı” Türkler “geçici Merhale Planı” dediler ve 1960’da Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin garantörlüğü altında kurulan, iki toplumun eşit haklara sahip olduğu bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’ni 1974 yılında yıkmayı başardılar. Ayni çevreler iki toplumu birleştirmemek için ellerinden geleni yapmaya devam ediyorlar…” şeklindeki açıklamaları tarih bilincinden yoksun bir gazetecinin yazdığı yalan yanlış bilgileri kamuoyuna duyururak emperyalizme uşaklık ettiğinin de apaçık göstergesi olmuştur.

    Belirtilen bu sahte, yanlış ve saptırılmış tarihi gerçeklerin düzeltmesi şu şekildedir; Bir kere Kıbrıs Türkleri Enosis korkusu ile İngilizleri destekleyerek iki toplumun arası açılmamıştır. 1 Nisan 1955 tarihinde kurulan terör örgütü EOKA, ada genelinde başlattığı Kıbrıs Türklerine yönelik baskı, şiddet ve katliamın bir sonucu olarak Kıbrıs Türkleri kendi kendilerine bir direnişe gitmişlerdir. Kaldıki Kıbrıs Türkleri İngilizlerin yanında olmamışlardır. Bu böyle olsaydı 1957-58 şehitleri verilmezdi. Ayni zamanda, meydanlarda Rumların Enosis çığırtkanlıklarını protesto için toplanan sivil ve masum ve de silahsız soydaşlarımızın üzerlerine  jeeplerini sürerek ve ateş açarak şehitler verilmesine sebep olan İngilizlerdir;(ingilizlerin Türklere karşı yaptıkları ayrımcılıkları dile getirmek apayrı bir makale konusudur).

    Hür’ün iddia ettiği gibi adadaki Türkler, İngilizler’i destekledikleri için iki toplumun arası açılmadı. Yüzyıllardan beri enosis çığırtkanlığı yapan Rumların özellikle de Makarios III’ün 1950’de adaya ayak basması ardından gizlice silahlanma yoluna Yunanistan desteği ile gidilmesi ve bir gerilla taktik savaşı ekseninde adada huzursuzluk yaratarak enosis’i gerçekleştirme hedefi öncesindeki 1954 yılında Rumların 1950 yılında adada gerçekleştirdikleri plebisit sonuçlarının BM’de kabul ettirmeye çalışarak adanın Yunanistan’a ilhakını öngören çağrıda bulunmaları ile zaten uluslararası aktörlerin ve doğal olarak anavatanların konu ile yakından ilgilenmelerine sebep olmuştur. 

    Bayan Hür’ün, kaleme aldığı bahsekonu yazıda “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin 1974 yılında yıkıldığından bahsetmesi de esasen kendisinin ne denli Kıbrıs tarihi konusunda cahil olduğunu da ortaya çıkarmıştır. Kıbrıs Cumuhriyeti 1974 yılında yıkılmamıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti önce Makarios’un 30 Kasım 1963’teki 13 maddelik anayasa değişlişklik önerileri ile ortadan kaldırılmak istenmiş ve bu başarılmayınca da 21 Aralık 1963 yılında Kıbrıs Türklerine karşı etnik temizlik operasyonu başlatılarak Noel’e kadar topyekün Kıbrıs Türklerinden kurtulma planı hedeflenmişti. Bu Kıbrıs Türkünün TMT liderliğinde teşkilatlanma yoluna gitmesi ile adada engellendi. Kıbrıs Türkü tam 11 yıl boyunca ada genelinde %3’lük gettolarda yaşamak zorunda bırakıldıklarında, kimi zaman aç, kimi zaman susuz mücadele etmişler ve Rumun boyundurluğunu kabul etmemişlerdir. Bayan Hür’ün aç kalan Kıbrıs Türkünün vitaminini almak için ovalardan topladığı otlarla ekmek ve yemek yaptığını bilmemesi normaldir. Zira kendisi uzun yıllar Amerika’da rahat ortamlarda yabancı dostları ile şarap tokuştururken ada halkının yaşadıklarını bilmemesi bizlerin öz tarihini karalama ve yanlış bilgileri kamuoyuna saptırmasına asla yetki vermez.

     

     

    1 Ağustos Arifesinde TMT’ye ve KKTC’ye karşı yürütülen Psikolojik Harp(IV)

     

    Bayan Hür bahsekonu yazısında Kıbrıs Türklerinin öz tarihi ve değerleri ile dalga geçer gibi yeni bir tarih yazma girişiminde bulunmakta olduğu gözlemlenmiştir. Hür anılan yazısında  “Balkan savaşı bittiğinde, Türk toplumu, İngiliz yönetimine başvurarak Kıbrıs’ın İngiltere ve Mısır’a bağlanmasını isteyecek kadar çaresizdi” diyerek Türklerin bu arzusu sonucunda İngiltere’nin ada halkının talebini öne sürerek adayı ilhak ettiğini yazmaktadır. Bu şekildeki asılsız açıklamaları ile biz Kıbrıs Türklerini aşağılama yoluna giden Hür’ün Güney’den ne kadar para aldığını merak etmemize de imkan kılmıştır. Çünkü bu tür idddiaları sadece Türk milleti çıkarları aleyhine davranan kişilikler yapabilir…

    Bayan Hür’ün ne geçmişteki Kıbrıs Türk mücadelesini ne de bugünkü mücadelelerini tanımadığı apaçık bir gerçektir. Başka milletlerin uşağı olma sevdasında olsaydı bu halk, çoktan Rum yada İngiliz mandasında olurdu. Osmanlı’nın çöküş dönemine denk düşen Balkan harbi ve sonrasında gelişen süreçte, Osmanlı topraklarını kaybeder pozisyona gelmesinden ötürüydi ki adayı İngiltere’ye kiralamayı şartlı olarak kabul etmişti. Kaldıki Birinci Dünya Savaşı yaşandığı yıllarda, İngilizler Kıbrıs Türklerine karşı en ağır baskılarını uygularlarken, adada Türk kimliğinin kullanılmasına dahi müsaade etmemekteydiler. Örneğin Kıbrıs Türk tarihinde utançla anılan Sir Münir gibi satılmış kişilerin İngiliz mandasını kabul eder nitelikte davranmaları tüm topluma mal edilemez. Nitekim, tarihin hiçbir evresinde Kıbrıs Türkü ingiliz boyundurluğuna geçmek(iltihak) için bir talepte bulunmamıştır.  Bu duruma ilaveten, Bayan Hür bize “Anadolu’da bir zümre Amerikan ve İngiliz mandasını istiyordu” şeklinde bir açıklamada bulunsa kendisine hak verebilirdik. Çünkü Anadolu’da belirli bazı aydınların manda yönetimini arzuladıkları bilinse de esasen tüm Türk halkının bunu istediği yorumunun dile getirilme imkanını ne bize ne bayan Hür’e vermediğini ifade etmek gerekmektedir. Şayet bu tip yorumları getirme çabasında olunursa, işte bu durum atalarımıza ve tarihimize açık bir saldırı niteliğini taşır. Halkı yanıltma ve mandacı bir milleti simgeler…Dolayısıyla tarihi gerçeklerin saptırılarak tarihimize dil uzatılması ve milletimizin karalanması asla kabul edilemez!

    Öte yandan bayan Hür bahsekonu yazısında “Kemalist kadroların Kıbrıs’ı önemsemediği”nden bahsederek bunun 1923 Lozan Barış Antlaşmasında belli olduğunu yazmıştır. Buna ilaveten Hür yazısında Türklerin ada’dan ayrılmasına karşı çıkan tarafın İngilizler olduğunu, Türkleri Rumlara karşı bir denge unsuru görenin de İngilizler olduğunu iddia etmektedir. Bayan Hür’ün Kemalist kadrolar olarak ifade ettiği ekibin Kıbrıs’ı önemsemediği iddası tamamı ile saptırılmış ve  gerçek dışı bir durumu yansıtmaktadır. Hal böyle olsaydı, Türkiye Lozan’da 16. Madde üzerinde tadil edilmesi yönünde bir mücadele vermeyecekti. Neydi bu 16. Maddenin ilk şekli? LozanAntlaşması’nda ilk olarak 16. maddede “Türkiye kendi dışında kalan arazi ve adalar ile ilgili ilhak, istiklal veya herhangi bir diğer idare şekli hakkında, alınan ve alınacak olan bütün kararları kabul ve tasdik eder” hükmü getirilmişti. Bu maddeye şiddetli şekilde itiraz eden Türk heyetinin ana gerekçesi adalar ve özellikle de Kıbrıs’ta uygulanacak yönetime herhangi bir şekilde karışma hakkı olmamasıydı. Türkiye’nin tamamı ile Kıbrıs’tan kopartılmasıydı. Nihayetinde 16. madde düzeltildi ve “Bu arazi ve adaların mukadderatı, ilgililer tarafından tayin edilecektir.“ hükmü getirildi.

    Bu noktada Bayan Hür’e şu hatırlatmayı yapmakta fayda vardır; belirtmiş olduğu Kemalist kadrolarda özellikle de İsmet İnönü döneminde 1964 yılında Türklere karşı yapılan etnik temizlemeyi önlemek için Türkiye’nin verdiği tepki karşısında Amerika’nın ünlü Johnson Mektubunu çıkarması sonrasında İnönü’ye Fransız gazeteci bir sual yöneltmiş ve İnönü mevcut durumla ilgili şu cevabı vermişti; “Dünyada yeni bir düzen kurulur ve Türkiye Cumhuriyeti  o düzende olması gereken yerde olur”. Bu cümleyi iyi anlamak gerekmektedir. İnönü o dönemde batı dünyasının Kıbrıs Türklerine karşı yapılan soykırımlar karşısında gereken tedbirleri almamasından ötürü durumu kınarken, Türkiye’nin gerekirse yeni  dünya düzeninde olması gereken yerde Türkiye yerini alır diyerek burada Kıbrıs’ta ne yapılması gerekiyorsa Türkiye’nin de bunu yapacağı mesajını korkusuzca verdiği ortaya çıkmaktadır.

    1 Ağustos Arifesinde TMT’ye ve KKTC’ye karşı yürütülen Psikolojik Harp(V)

    Bayan Hür’ün “Özel Harp Dairesi’nin Becerikli Çocuğu:TMT” alt başlıklı yazısında TMT’nin kurulumu ile ilgili tarihi süreci eksik ve yetersiz yazmanın ötesinde ifade ettiği “TMT’nin tüzüğüne göre Türk toplumu aleyhine faaliyet gösterenler hangi milletten olursa olsun önce bir ihtar mektubu ile uyarılacak, eğer bir düzelme olmazsa, teşkilat üyelerinden seçilen üç kişilik ekip tarafından dövülecekti. Dayakla yola gelmeyenin cezası ölüm olacaktı. Ölüm şekli ve ne gibi silah kullanılacağı idare heyeti tarafından tespit edilecekti. İhtar ve dayak, barış zamanları kullanılacak, karışık zamanlarda vakit kaybetmenin aleyhte olacağı durumlarda doğrudan üçüncü maddeye geçilecekti. (Teşkilatın sorumlu isimleri, ölüm cezasının Türklere hiç uygulanmadığını idda ettiler ancak 1960’ta Bayraktar Camii’nin iddia edildiği gibi EOKA tarafından değil Türkler tarafından bombalandığını yazan haftalık Cumhuriyet gazetesinden Ahmet Muzaffer Gürkan ve Ayhan Hikmet’in bu fasıldan öldürüldüğü hep söylendi)…” şeklindeki iddiaları ile TMT örgütünü bir terör örgütü gibi lanse etmeye çalışması Bayan Hür’ün öz kimliğinin ne olduğunu merak etmemize imkan kılmıştır.

    Bir kere TMT teşkilatının yemini şu şekildeydi; Kıbrıs Türkünün yaşayışı ve hürriyetine, malına, her türlü ananesine ve mukaddesatına, her nerede ve kimden olursa olsun vaki olacak tecavüzlere karşı koymak için, kendimi YÜCE TÜRK ULUSUNA ADADIM. Gördüğüm, duyduğum ve hissettiklerimi ve bana emanet edilenleri hiç kimseye ifşa etmiyeceğime, ifşaatın ihanet sayılacağına ve cezasının ölüm olduğuna, verilecek cezayı seve seve kabul edeceğime namusum ve şerefim üzerine AND İÇERİM.

    Yukarıdaki TMT yemininden de anlaşılacağı üzere Hür’ün iddia ettiği gibi bir TMT tüzüğü yoktur. TMT yemini ise sadece ve sadece Kıbrıs Türkünün can ve mal güvenliğini korumak için verilen yeminden ibarettir. İsmail Tansu’nun anılarında ise TMT lideri Yarbay Rıza Vuruşkan’ın adaya geleceğinde kendisine verilen emirler içerisinde yer alan ; “Lider Kıbrıs’ta TMT’ye veya Türk toplumuna yönelik; hainlik, casusluk, bozgunculuk, soygunculuk, gasp ve eşkiyalık gibi girişimlere fırsaat vermeyecek önlemleri önceden alacaktır. Bu gibi faaliyetlerin olması halinde, suçları sabit olanlar, liderin oluşturacağı özel bir kurul tarafından cezalandırılacaktır. Ancak, ıslah edilmedikleri için ortadan kaldırılması gerekenler olursa bunun için Özel Harp Dairesi Başkanından izin alınacaktır.” şeklindeki maddenin Bayan Hür tarafından saptırılarak farklı cümleler içerisinde yorumlanması ortaya attığı iddiaların asılsız ve gerçek dışı olduğunu da ortaya koymaktadır. Kaldı ki Bayraktar Camii 1960’da değil, 1962’de Rumlar tarafından bombalanmıştır. Bu bombalamanın ise geçtiğimiz yıl Rumlar tarafından gerçekleştirildiği Rum basınında yer almıştır.

    Buradan da açıkça anlaşılacağı üzere, Bayan Hür tarihi gerçekleri saptırmayı kendisine marifet bilerek insanları yanıltmayı ve dış unsurların çıkarlarına hizmet etmeyi kendisine misyon belirlemiştir. Acaba bunları yazmak için mi Amerika’dan koparak Türkiye’de Taraf gazetesinde çalışmayı kime hizmet için kabul etmiştir?

    1 Ağustos Arifesinde TMT’ye ve KKTC’ye karşı yürütülen Psikolojik Harp(VI)

    Özellikle de Bayan Hür’ün “Olaylar Tırmanıyor” alt başlığında “Ne tesadüf ki, Vuruşkan ve ekibinin Ada’ya ayak bastığı tarihten itibaren toplumlararası olaylar tırmandı…iki tarafın devletleri yada ‘derin devleti’ tarafından yönlendirilen EOKA ve uzantıları ile TMT ve uzantıları adayı kan gölüne döndürdüler” şeklindeki yorumu hem TMT teşkilatını karalamak, hemde Kıbrıs Türkünün bugün var olmasına imkan kılan nice isimsiz kahraman şehitlerine ve gazilerine yani tüm Kıbrıs Türk halkını lekelemek maksadını taşıdığını açığa çıkaran ana gösterge olurken, Hür’ün ne derece Kıbrıs Türk tarihinden yoksun zavallı bir şahsiyet olduğunun da apaçık bir göstergesi olmuştur.

    Hal böyleyken şu suali sormak lazımdır; Tıpkı bir Rum ağzı gibi yazan Bayan Hür ortaya attığı bu çirkin ve tarihi gerçeklerden yoksun iddiaları acaba kimlere hizmet için yapılmaktadır? Kendisi acaba Rum yönetiminden veya diğer dış unsurların lobilerinden ne kadar maddi yardım almaktadır? Tüm bu ve buna benzer suallerin cevabını nasıl yapacağı doğrusu merak konusudur.

    Bayan Hür’ün yazısının son bölümünde ifade ettiği “1974 müdahalesinin haklı yanları vardı ama ‘yemeğin pişirilmesinde’ Türk tarafının katkısı hiçbir zaman irdelenmedi diyerek TMT’yi “1960 anaysal düzenini ortadan kaldırmak ve Rumları ve Türkleri öldürmek için kurulduğu” iddiasında bulunarak bir Rum milliyetçisi gibi yazı yazmasından ötürü kendisini şiddetle kınıyoruz.

    En son cümlelerinden olan ve yine saçmalayan Bayan Hür, “Sonuçta ortaya ‘Türk kontragerillasının doğum ve talim yeri’ olan garip oluşum çıktı. Rauf Denktaş’ın KKTC devlet başkanlığı ile TMT tipi yapılanmalar iyice kurumsallaştı yada Kıbrıs adeta TMT’leşti” yorumu hıyanetin sesi olan Bayan Hür’ün gerçek zihniyetini de açığa çıkarmıştır.

    Bayan Hür’e bu noktada şunları sormak lazımdır; Kıbrıs Türkünün tarihini ve TMT kuruluşunu acaba okudunuz mu? Kıbrıs Türkünün topyekün TMT teşkilatını desteklediğinden haberiniz var mı? KKTC bir kontragerilla deme hakkını nereden elde ediyorsunuz? Siz PKK ile KKTC’yi bir mi tutmaya çalışıyorsunuz? Bugün Kıbrıs TMT’leşti inancınız neden sizi rahatsız ediyor? Bu konuda yaptığınız yorumları kimden ve hangi fonlardan paralar alarak yazma ihtiyacı hissettiniz? O çok korktuğunuz TMT ve KKTC bugün tüm Kıbrıs Türkünü temsil etmesi neden sizi rahatsız ediyor? Unutmayınız ki, Kıbrıs Türkü tarihi ile onur duyar! TMT’nin kim olduğunu size anlatmanın bir faydası yoktur. Zira anlatsak da anlamayacaksınız. Ancak, TMT Teşkilatını veya KKTC’yi karalamak tüm Kıbrıs Türküne bir hakareti niteliği taşır.

    Bayan Hür sanki bir Rum vatandaşı gibi kendi öz değerlerimize ve tarihimize dil uzatmayı marifet sayarak yazılar yazmayı “demokratik hak ve özgürlük” olarak nitelendirerek Türk milletini ve KKTC Devletini aşağılamayı bir “hak” sanıyorsanız yanılıyorsunuz! Hiçkimse size bu hakkı veremez! Unutmayın ki tarih tekerrürden ibarettir. Ve devran dönecektir, o sap da dönecektir…

    Bayan Hür veya Tempo dergisi gibi Kıbrıs Türkünün tarihi gerçeklerini saptırarak Kıbrıs Türk mücadelesinde önemli bir yeri olan TMT Teşkilatını neredeyse bir terör örgütü sınıfına sokulmasına asla müsaade edilemez. Bizim namusumuz olan KKTC ve TMT teşkilatına dil uzatmak en büyük haysiyetsizliklerden biridir.

    Şehit kanları ile kurulan KKTC Devletinin varoluşuna imkan kılan TMT’nin 50. Yılını şerefle kutlarken, bugün TMT’nin askeri kanadı olarak Kıbrıs Türkünün can ve mal güvenliğini, sınırlarını korumak için 1976 yılında kurulan Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığımızın kuruluşunun 32. Yılını, ayni zamanda adanın Osmanlılar tarafından fethinin 437.yılını en içten dileklerimle kutlarım. 

    Son söz olarak bilgi bilenle bilgi sahibi olmayan arasındaki fark; biri bilgisi biri iftiraları ile yazıp konuşmasıdır. Bunun içindir ki, Akıllı milletine tarihine değerlerine sahip çıkar, akılsız da başka milletlerin mandasını benimseyerek onların söylemek istediklerinin tellalcılığını yapar…

    31 Tem. 08

    13:24

  • Rum Kilisesi Hristofyas’ı Destekliyor

    Rum Kilisesi Hristofyas’ı Destekliyor

    (01.08.2008 – AB Haber)
    Kıbrıs (Rum Kesimi) Kilisesi Başpiskoposu II. Chrisostomos, Kıbrıs Kilisesi’nin doğrudan görüşmelerin başlamasını desteklediğini açıkladı.

    Başpiskopos II. Chrisostomos gazetecilerin “Kilise’nin Cumhurbaşkanı’nın Kıbrıs’ta bir anlaşmaya varılması çabalarını destekleyip desteklemediği sorusu üzerine, “Kıbrıs Kilisesi görüşmelerin başlamasını destekliyor. Çünkü görüşmeler olmadan ulusal sorunumuzu çözemeyiz” dedi.
    Rum Haber Ajansıan göre Kıbrıs Rum Kesimi Meclisi Başkanı Marios Garoyan’la görüşmesinden sonra bir açıklama yapan Başpiskopos, Kıbrıs sorunuyla ilgili son gelişmeler konusunda bilgilendirilmek üzere Cumhurbaşkanı Demetris Christofias’tan Perşembe sabahı için bir görüşme talep ettiğini söyledi.
    Başpiskopos II. Chrisostomos, Kıbrıs’taki siyasi parti liderlerinden ve Lefkoşa’daki Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin büyükelçileriyle de ayrı ayrı görüşme talebinde bulunacağını bildirdi.
    Kıbrıs’ta doğrudan görüşmeler prosedürüne hazırlık çerçevesinde kültürel miras konularıyla ilgilenen iki toplumlu teknik komitenin tatmin edici gelişme sağlamadığına ilişkin haberleri yorumlaması istenen Başpiskopos, Kıbrıs Kilisesi’nin, korunması gereken kilise eserleriyle ilgili bir listenin sunulduğunu belirtti ve şöyle devam etti:
    “Bir liste hazırladık ve komiteden önemli eserlerden oluşan ve yıkılma tehlikesi bulunan birkaç kiliseyle ilgili görüşme yapılmasını, bu eserlerin korunması için doğrudan müdahale istedik. Başarıp başarmayacağımızı bilemiyorum. Türklerle geçmişten deneyimlerimiz var. Bunlar zordur. Tüm eserleri dahil etmek için yapabileceğimiz bütün baskıları yapacağız.”
    Rum Meclisi Başkanı Marios Garoyan da Başpiskopos II. Chrisostomos’la görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada, Kıbrıs konusunu ve son gelişmeleri ele aldıklarını kaydetti.
    Türkiye’deki siyasi kararsızlığın Kıbrıs’ta bir anlaşma çabalarını etkileyip etkilemeyeceği yönündeki bir soruyu Garoyan, bunun şüphesiz olacağını belirtti.
    Türkiye’deki iç krizin, Kıbrıs’taki siyasi havaya ve tatmin edici bir gelişme sağlanmasına büyük etkisinin olacağını ifade eden Temsilciler Meclisi Başkanı, Ankara’nın Kıbrıs’taki çözümün anahtarını elinde tuttuğunu kaydetti.

     

  • İngiliz BBC gene PKK’nın avukatlığına soyundu

    İngiliz BBC gene PKK’nın avukatlığına soyundu

    Londra- İngiliz yayın kuruluşu BBC, tamda Güngürendeki çocuk ve masum sivillerin öldürülmesi ardından PKK terör örgütü lideri Murat Karayılan ile yapılan bir mülakatı yayınlayarak örgütün propagandasını yaptı. Mülakat sırasında Karayılan bu tür saldırıları düzenlemenin hakları olduğunu ileri sürdü. BBC mülakatı 01.Ağustos.2008,

     

  • Türk Tarih Kurumu (TTK) Operasyonu

    Türk Tarih Kurumu (TTK) Operasyonu

    Ağu 01 2008

    Türk Tarih Kurumu Başkanlığı görevini yürütmek üzere Prof. Dr. Ali BİRİNCİ görevlendirildi      
     
     1 Ağustos 2008 CUMA Resmî GazeteSayı : 26954GÖREVLENDİRME KARARI

    Devlet Bakanlığından:

    Karar Sayısı : 2008/10203

    1 – Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunda açık bulunan 1 inci derece kadrolu Türk Tarih Kurumu Başkanlığı görevini yürütmek üzere Prof. Dr. Ali BİRİNCİ’nin görevlendirilmesi, 4652 sayılı Kanunun 25 inci maddesi ile 2477 sayılı Kanunun 2 nci maddesi gereğince uygun görülmüştür.

    2 – Bu Kararı Devlet Bakanı yürütür.

    31/7/2008

    Abdullah GÜL

    CUMHURBAŞKANI

     

     

    Türk Tarih Kurumu (TTK) Operasyonu

    Mustafa Nevruz Sınacı

    Alaturka E-Gazetesi Yazarı

     

    Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU Görevinden Alındı!

     

    Bu yazı; Alaturka E-Gazetesi tarafından lacivertsanat.net e-posta adreslerine gönderilmiştir. ‘Okurla Paylaşılması Gerekli Yazılar‘ çerçevesinde yayımlanmasını sorumluluk kabul ederek, ilginize sunar, yazarına teşekkür ederiz. 

    KAYNAK:

     

    ABD – AB diyasporanın ısrarlı isteği yerine geldi. Ermenilerin korkulu rüyası Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu görevinden alındı. Ermeni yalanlarını bir bir ortaya çıkaran Halaçoglu%u2019ndan yalnızca Ermeniler değil içerdeki bazı Türk düşmanları da rahatsızdı.

     

    Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU

     

     

    T

    TK (Türk Tarih Kurumu) operasyonu 22 Temmuz günü sessiz sedasız icra edildi.
    Buna gizlice demek de mümkün. Zira kamuoyu olayı 23 Temmuz günü resmi gazeteyi okuyunca öğrendi. (8217 sayılı RG) Bu sırada Başkan Halaçoğlu olup bitenden bihaber tatilde idi. Sadece bazı %u2018medar-ı iftihar%u2019 eylem ve işlemleri nedeniyle haklı bir kaygı duyuyordu.

     

     

    NEDEN?

     

    Ö

    ncelikle belirtmek gerekir ki Hoca (1766 – 2008) 242 yıldır bilinen ve meş%u2019um bir sır olarak asırlardır gizlenen %u201CAleviler ve Kürtler asalaten Türk%u2019tür. Alevi Kürt%u2019üyüm diyenlerde  Ermeni%u2019dirler%u201D tezini açıkladığında bir kısım kripto ve kozalar hop oturup hop kalkmışlardı. %u201Cİnanmayanlar nüfuslarından araştırıp kim olduklarını devlet arşivinden bulabilirler%u201D deyince de krize girenler ve TTK binasına saldıranlar oldu. Saldırganlar ve açıklanan gerçek karşısında paniğe kapılanlar bununla da yetinmeyip, Cumhuriyet Savcılıklarına suç duyuruları verdiler. Aralarında %u2018ırkçılık, dincilik, ayrımcılık ve şovenizm%u2019 iddiaları ile dava teşebbüsünde bulunanlar bile oldu. İddia infial yarattı, çok geniş bir kitle alındı, gocundu ve rahatsız oldu. Demek ki tez doğruydu. Bunun üzerine kurucu Müslüman (Lozan) kesim: %u201CHocam seni artık oralarda fazla tutmazlar, elindeki bütün bilgi, belge ve listeleri kamuoyuna açıkla%u201D diye bilinçli bir zorlama içine girince malum kesimde panik büyüdü. Ülke içinde koza-kripto, dönme orijinli ne kadar dernek, parti ve sivil toplum kuruluşu varsa Halaçoğlu aleyhine işe koyuldular. Olay Ermenistan parlamentosundan bütün diyaspora örgütlerine ve AB localarına kadar sirâyet etti. İhanet şebekeleri sonuç alıncaya kadar ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Böylece, son günlerde medyada yer alan ve %u2018sıcak ilişki%u2019 kurma amaçlı Ermenistan%u2019la gizli görüşme iddiaları da somut bir teşebbüsle doğrulanmış oldu. Hani, Temmuz ayı başında Ermeniler ısrarla Abdullah Gül%u2019ü maça davet eden mesajlar vermişlerdi ya, şimdi perde arkası aralanmaya başladı. ABD – AB diyasporanın ısrarlı isteği yerine geldi. Ermenilerin korkulu rüyası Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu görevinden alındı. Ermeni yalanlarını bir bir ortaya çıkaran Halaçoglu%u2019ndan yalnızca Ermeniler değil içerdeki bazı Türk düşmanları da rahatsızdı.

     

     

    BURAYI BİRAZ AÇALIM

     

    T

    emmuz%u2019un ilk haftası Kazakistan’da bulunan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Astana%u2019yı ziyaret eden Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan ile sohbet etti. Bir arada Sarkisyan‘ın koluna girdi ve Türkçe bilen Sarkisyan%u2019la sohbet ederek dostluk ve yakınlık gösterisi yaptı! Astana’nın başkent oluşunun 10’uncu yıldönümü kutlamaları nedeniyle Abdullah Gül, İlham Aliyev ve Sarkisyan‘ın kollarına girerek bir süre sohbet ederek yürüdü. Hatırlanacağı üzere Sarkisyan daha önce yaptığı açıklamalarda, Türk – Ermeni ilişkilerinde yeni adımlar atacağını dile getirmişti. (Mayıs 2008) Tam o sıralar Ermenistan%u2019a gayriresmi bazı ziyaretler ve çeşitli düzeylerde temaslar da yapılmakta; Türkiye%u2019deki Ermeni lobi ve diyasporası ayağa kalkmış %u2018tarihi barış ve sıcak ilişkiler%u2019 adına adeta coşmuştu. Amma TTK başkanı gibi iç sorunlar ve bu dalga ile açığa çıkan önemli engeller vardı! Zira;

     

     

    SOYKIRIM YALANI İSPATLANDI

     

    H

    alaçoğlu kriptolara göre bir bunalım nedeni, kaos ve tıkanma unsuru idi. Çünkü O, 1963%u2019den bu güne sürüp gelen, yalan – iftira ve sahte belgelerle tahkimli, Pamukyan ve benzeri dâhili bedhahlarca (hain Nobel vakfından ödülünü aldı) desteklenen %u201C1915 Ermeni Soykırımı%u201D iddiasının bir yalan, balon ve TTT maksatlı bir %u201Ckomplo teorisi%u201D olduğunu alenen ispatladı. Ermenistan%u2019a, menfur diyasporanın tarihçi ve bilim adamlarına yalanlarını ve sahte belgelerini tek tek ispatlayarak meydan okudu ve Viyana tarih kongresine davet etti. Hain ve yalancılar, müfteriler gelmediler. Gelemediler. Bilim yerine iftira, tehdit ve tefrikada direndiler. 

     

    Daha geçen hafta Ermeni Cumhurbaşkanı Serj Serkisyan ne dedi? %u201CElbette Türk malı alacağız. Türkiye ile ticaret de yapacağız. Ama asla milli davamız olan soykırım tezimizden vazgeçmeyeceğiz. Fakat diyasporanın daha da akıllı ve sabırlı (sinsi) olmasını isteriz.%u201D

     

     

    KANAAT

     

    2

    002 yılında Ermenistan%u2019da yaşadıkları resmi nüfus sayım kayıtları ile sabit 500 bin (TF, ABD) civarında Türk%u2019ün 2007 itibarıyla nasıl olup da sıfıra indiğinin, ne şekilde buharlaştırılıp yok edildiklerinin sorulması; Yerinde inceleme yapılarak akıbetlerinin ortaya çıkartılması; Kara-bağ%u2019da yaşanan dehşet, vahşet, soykırım ve mezâlimin tazmin, gasp-tasallut ve işgâlin kaldırılması; Asala cinayetlerinin yargılanması; Sözde uygar devletlerin büyük utancı, tarihi tahrif, yalan, iftira ve tefrikadan ibaret, hukuki belge, bilgi, ilmi ve ikna edici dayanaktan yoksun, siyaseti gasp (TTT) cebri işgâl ve çıkar amaçlı, örgütlü komplo teorisinden ibaret soykırım iddialarını Ermenistan ve taraf kukla ülkeler ve devletlerce geri çekilmesini talep etmek; Ülkemizi 32 yıldır kana bulayan ve maliyeti 50 bin şehit ve nakit 500 milyar doları bulan terör, tedhiş ve anarşinin Ermenistan odaklı olduğunun açıkça ilân; Bu ve benzer somut olayların takibi, soruşturulması ve adaletle sonuçlandırılması Türk devlet adamlarının vazgeçilmez görevi ve hükümetlerin Milli politikası olmak gerekirken; Sırf Ermenistan AB ve diyaspora istiyor, birkaç kanı bozuk ticaret yapacak, para kazanacak diye bu temel politikalar ve milli tezlerden feragât ederek kırmızı çizgilerimizi (Irak%u2019ın kuzeyi, Kerkük ve Musul vilâyeti ile KKTC%u2019de görüldüğü üzere) paspas yaptırıp alçakça çiğnetmek; Üstüne üstlük bu yolda Türk Tarih Kurumu Başkanı%u2019nı görevden almak bir korkaklık ve kansızlık göstergesidir diye düşünüyorum.

     

     

    BUNA RAĞMEN!

     

    A

    BD – AB himayesinde hareket eden diaspora, lobiler ve Ermenistan’ın asılsız soykırım iddialarına karşı belgeler ve bilim diliyle en büyük ve en cesur tepkilerden birini ortaya koyan TTK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu‘nun sinsice görevden alınmasının sebebi budur. O%u2019nun bu şekilde görevden alınmasında katkısı olanları; bu ayıba göz yumanları ve seyirci kalanları esefle kınıyor; Türkiye’nin ve Türk milletinin onuruyla oynayan, ülkemiz aleyhine alenen faaliyet gösteren menfur odakların hizmetinde olmayı şanına yakıştıranları tarih önünde %u201CTürk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti%u2019ne İhanet%u201Dle suçluyorum.

     

    Ağyarın arzusu ile vatan evlâtlarını yerinden söküp atmak marifet değil alçaklıktır. Onursuzluktur. Mutlaka herkes tepkisini göstermeli.

     

    İpler kimin elinde?

    Türkiye’yi kim veya kimler yönetiyor?

    Onurlu, erdemli ve soylu millî irade nerede?

    Bugün böyle ise, yarın nasıl olacak?

    29 Temmuz 2008 tarihinde eklendi.