Blog

  • SOROS: “Gördüğüm en ciddi mali krizi”

    SOROS: “Gördüğüm en ciddi mali krizi”

     

    “Gördüğüm en ciddi mali krizi”

     
     
    hurriyet.com.tr
     
    Dünyanın en büyük spekülatörü olarak kabul edilen George Soros, piyasalarda yaşanan sıkıntıyı ‘hayatımda gördüğüm en ciddi mali kriz’ diye tanımladı.

     

    2000-2001 yıllarında internet şirketleri krizi, 1980’lerin sonunda ve 1990’ların başında borç krizi, 1997-1998 yıllarında Asya krizi süreçlerinden geçen piyasalar şimdi yeni bir dönemi yaşıyor. Piyasadaki düşük büyüme, yüksek enflasyon, zayıf dolar ve yüksek enerji maliyetleri 1970’lerde yaşanan krizle benzeşirken, bu kez üzerine gayrimenkul krizi ve emtialardaki hızlı artış da eklendi. 

    Yaşanan gelişmeleri Reuters’a değerlendiren Soros, “hayatımda gördüğüm en ciddi mali kriz” diye konuştu. Soros, bunun sadece mali kesimi değil ekonominin genelini de yakından ilgilendirdiğini belirterek, “Bu krizin reel ekonomiyi etkilemeyeceğini düşünmek sadece bir rüyadır” dedi.
     
    ABD ekonomisinin bir resesyon ile karşı karşıya bulunduğunu anlatan Soros, “yavaş yavaş geliyor ama ne kadar yavaş gelirse etkisi de o kadar çok olacak” diye konuştu.

    Soros, ABD’nin en büyük konut finansman şirketleri Fannie Mae ve Freddie Mac ile ilgili krizin de sonuncu olmayacağına dikkat çekti.

  • HZ. PEYGAMBER’İN MEKTUBU SATIŞA ÇIKARILDI

    HZ. PEYGAMBER’İN MEKTUBU SATIŞA ÇIKARILDI

    HZ. PEYGAMBER’İN MEKTUBU SATIŞA ÇIKARILDI


    Yemenli bir koleksiyoncu, Hz. Peygamber (sav)’in Herakliyus’a gönderdiği mektubun orijinalini 41 milyon dolara satışa çıkardı.

    TİMETURK

    Katar’ın Başkenti Doha’da bulunan Hasan el-Kaşam Yemenli bir koleksiyoner Peygamber efendimizin (sav) Rum Kralı Herakliyus’a yazdığı mektubun orijinal kopyası olduğunu iddia ettiği bir mektubu satışa çıkardı. 1400 yıl önce yazıldığı iddia ettiği orijinal olduğunu vurguladığı mektubun Peygamberimizin mührünü taşıdığını söyleyen Yemenli koleksiyoner Almanya’daki labaratuvarlarda yapılan testlerle bu iddiasının kanıtlandığını ileri sürdü.

    Konuyla ilgili Timeturk’e konuşan Hasan el-Kaşam “Almanya’da konusunda uzman labaratuvarlarda test ettikten ve Almanya ve Mısır’daki tarihi el yazması eser uzmanlarına gösterdikten sonra bu mektubun orijinal olduğuna yüzde yüz inandım” dedi.

    Orijinal mektubun gerçek sahibinin kendisi olduğunu vurgulayan Yemenli eserin atalarından aileye miras kaldığını ve ailenin İslam’ın hazinelerinden biri olması nedeniyle esere gözleri gibi baktıklarını kaydetti.

    El-Kaşam “Bu eseri koruma altına alacak, esere hakettiği değeri verecek ve Peygamberimiz (sav)’in zamanın devlet başkanlarıyla krallarını bu mektupla İslam’a davet ederken sergilemiş olduğu hoşgörüyü şimdiki ve gelecek kuşaklara aktaracak bir makam arıyorum” dedi.

    Mektubun değerini verecek, onu koruyacak ve daha fazla insanın görebileceği bir yerde sergileyecek İslami uzman bir kuruma satmak istediğini belirten el-Kaşam, Müslüman bir kuruma satma girişimlerim sonuçsuz kalırsa, Londra’da el yazması, koleksiyon ve değerli eserlerin satıldığı bir müzayedede satışa çıkarmak zorunda kalacağını söyledi.

    41 milyon dolardan aşağı bir fiyat kabul etmeyeceğini söyleyen el-Kaşam, Katarlı ve Ürdünlü koleksiyonculardan kendisine gelen alım tekliflerini değerlendirdiğini ifade etti.

    MEKTUBUN İÇERİĞİ

    Sahihi Buhari ve Müslim ile İbn-i Hişam’ın Siret-i Nebevi adlı kitabına istinaden Peygamber efendimiz (sav) Rum Kralı Herakliyus’a gönderdiği mektubun içeri şöyle:

    “Bismillahirrahmanirrahim.

    Allah’ın elçisi Muhammed’den Rum’un büyüğü Herakliyus’a,

    Selam hidayete tabi olanlara olsun.

    Emmâ ba’d! Seni İslâm’a çağırıyorum. İslâm’a gir, selâmeti bul! Allah da ecrini iki kat versin. Yüz çevirirsen, bütün tebeanın günahı üzerine olsun. “Ey Ehl-i Kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah’ı bırakıp da birbirimizi Rabb edinmeyelim.! Eğer onlar yüz çevirirse siz deyin ki: “Şâhit olun, biz Müslümanlarız” (Âl-i İmran 64).”

    Timeturk’un incelediği koleksiyoncunun mektubuyla bu mektubun içeriği aynı.

    Ailesiyle de ilgili bilgi veren Yemenli şunları söyledi:

    “Ben çok köklü bir aileden geliyorum. Ailem Arap Yarımadası’nda yaşayan tanınmış bir Arap kabilesine mensuptur. Ailem ilim ve fıkıh ehlidir. Dedemin hayatın birçok alanında eserleri bulunmaktadır. Sıfatu Cezireti Arap ve el-İklil (onuncu cilt) gibi Arapların neseplerini anlatan kitaplarda bulabilirsiniz. Peygamber efendimizin (sav) mektubu gibi değerli eser ve eski el yazması kitapları nesilden nesile hiçbir zarar vermeden korumamız şeref ve nesep olarak bize yeter.”

    El Kaşam, mektubu neden Katar’da ve şimdi satmak istediği şeklindeki bir soruya şöyle cevap verdi; “Tüm dünyaya mektubun asıl sahibinin ben olduğumu ispatlamak ve hakaretlere uğradığı bu günlerde peygamberimize bir nebze yardım etmek ve Peygamberimizin insanlara hitap ederken sergilemiş olduğu rahmet ve güzel ahlakın boyutunu göstermek istedim.”

    ÖZEL BİR KÂĞIT

    Mektubun kesinlikle orijinal olduğunu belirten el-Kaşam, hiç kimsenin bunun aksini kimse ispatlayamacağını belirtti. Bu mektubu aile olarak vasiyet yoluyla babadan oğula tevarüs ettiklerini söyleyen el-Kaşam, “mektubun orijinalliğinden yana bir şüphesi olan mektubu alsın baksın, incelesin, diğer el yazması eserlerle karşılaştırsın, mektubun gerçek yaşını görecektir” dedi.

    El Kaşam, “Elimde mektubun eski olduğunu ve en az bin yıllık olduğunu gösteren Almanya ve Mısır’dan ilgili uzman kurumlardan aldığım resmi belgeler bulunmaktadır. Hicri ikinci yüzyıldan bu yana elimdeki mektubun kâğıdı gibi kâğıt kullanılarak bir el yazması eser yazılmadı” diye konuştu.

    Atalarım eskiden beri ender ve değerli kitapları biriktirmek istediklerinden içinde bin yıllık geçmişi bulunan ender kitap ve el yazması eserin de bulunduğu ve hiçbir islam ülkesinde eşi olmayan bir kütüphane bıraktığını bu kütüphanede binden fazla kitap ve el yazması eserin olduğunu bazılarının sayfa sayısının bin beş yüzü bulduğunu söyledi.

    ORİJİNAL KOPYA

    Elindeki kopyanın orijinalliğinden nasıl bu kadar emin olduğu sorusuna Yemenli koleksiyoner Alman kurumların elindeki kopyanın orijinal olduğunu ve sahtesinin yapılmasının mümkün olmadığını kabul ettiklerini söyledi.

    Doha’da kendisine eşlik eden bir arkadaşıyla birlikte Almanya’ya gittiği Erlangen Üniversitesi gibi ülkenin dünyaca meşhur labaratuvarlarında Karbon 41 metoduyla bu mektubu incelettiğini bu labaratuvarların bu mektubun orijinal olduğunu ve bin yıldan fazla bir geçmişi olduğunu teyit ettiklerini söyledi.

    Alanının en büyük uzmanlarından Berlin Arapça El Yazması Eserler Kütüphanesi Müdürü Kurio’ya da göstermiş.

    Berlin Müzesi Arap el yazması eserleri bölüm müdürü ve Köln Üniversitesi eğitmen Profesör Diem’e ve Mısır Kütüphanesi’nden Dogf Groghmann’a da göstermiş hepsinin mektubun orijinal olduğunu teyit ettiklerini sahtesinin yapılamayacağını ve 1200 yıldan fazla bir geçmişi olduğunu teyit ettiklerini söylemişler.

    İstanbul’da Topkapı Müzesi’nde ve Al-i Beyt Cemiyeti gibi çevrelerin de mektubun orijinali elinde bulundurduklarına dair iddialar ne diyeceksiniz şeklindeki bir soruya yemenli koleksiyoncu “Benim elimdeki mektup orijinal bunun aksini iddia eden bilimsel yollarla bu iddiasını ispatlamak için uzmanlara göstermeli” dedi.

    El Kaşam, mektubun eline nasıl geçtiği şeklindeki bir soruya ise şöyle cevap verdi: “Allah’a şükür ailemiz birbirine bağlı ayrıca atalarım kitap ve el yazması eserlerin kıymetini biliyor, bu açıdan mektubu da koruyarak günümüze kadar gelmesini sağladılar.”

    Mektubu babanızdan nasıl teslim aldınız şeklindeki soruya “babam ölmeden önce bana ud ağacından ahşap bir sandık verdi, sandığın içerisinde aralarında peygamber efendimizin Herakliyus’a gönderdiği mektup olmak üzere çok değerli bir hazine olduğunu ve bu emanetleri korumamı istedi. Ben de babamın vasiyeti üzerine bu sandığı ve mektubu halen koruyorum” diye cevap verdi.

    ALTIN VARAKLI İKİ MUSHAF

    Altın suyuyla yazılmış iki mushafın daha olduğunu söyleyen el-Kaşam bunların biri hicri 645 yılında diğeri ise hicri 983 yılında kaleme alınmış.

    Ayrıca elinde İmam Şafiiye ait bir mektup, Abdullah Bin Miftah’ın el-Azhar şerhi, Fethü’l Bari Şerhu Sahihi’l Buhari, Kitabü’l Beyan, Mucamma’l Enhar Fi Şerhi Multakil Ebhar, ed-Dardir’in eş-Şerh el-Kebiri, eş-Şevkani’nin Fethü’l Kadiri, el-Bedai ve el-Ahkâm es-Sultaniye ve es-Suyuti’nin el-Camii es-Sağir gibi yazma eserler de var.

  • VAHŞETİN VİDEOSU 312 BİN KİŞİ KATLEDİLDİ

    VAHŞETİN VİDEOSU 312 BİN KİŞİ KATLEDİLDİ

    VAHŞETİN VİDEOSU 312 BİN KİŞİ KATLEDİLDİ

     

    Vahşetin videosu

    VİDEO

    35 bini çocuk 312 bin kişinin öldüğü, 50 bin kadının tecavüze uğradığı vahşet Avrupa’nın tam göeğinde yaşanıyor

    Yakın tarihimizin en karanlık sayfalarından birini teşkil eden Bosna Savaşı (1992-1995) esnasında Uluslar arası Kızılhaç Örgütü verilerine göre Bosna Hersek’te 312.000 kişi hayatını kaybetti. Bu kayıpların 200.000 kadarı Boşnak halkına ait olup bu halk dünyanın gözü önünde sistematik bir soykırıma tabi tutulmuştu.

    İşte bu büyük vahşetin görüntüleri;

    Bölgede her geçen gün yeni toplu mezarlar açığa çıkıyor. Bu güne kadar 370’in üzerinde toplu mezar bulundu. 28.000 kayıp insandan 25.000’inin Bosnalı Müslüman olduğu söyleniyor. Elde edilen bulgulara dayanılarak soykırıma uğrayanların sayısının 20.000’e kadar çıkabileceği tahmin ediliyor.

  • DUYURU: Türk Boyları YALOVA Kültür Şöleni

    DUYURU: Türk Boyları YALOVA Kültür Şöleni

    Türk Boyları Kültür Şöleni

     

    18-25 Temmuz tarihleri arasında Yalova’da gerçekleşecek olan 11. Türk Boyları Kültür Şöleni’nin ana teması, ‘Dilde, fikirde, işte birlik‘dir. Dünyada ve Türk kültür coğrafyasında yaşayan, Türk dilini konuşan insanların ve akraba topluluklara mensup kardeşlerimizin, bölgemiz insanları ile sosyal, kültürel ve ekonomik alanda tanışmışlıklarını, dostluklarını sağlamak ve geliştirmektir. Çok büyük bir coğrafyaya yayılmış olan geleneksel Türk kültürünün farklı Türk Boyları arasındaki günümüz yansımasını bölgemiz insanlarına aktarmak, ülkemiz kültürünü diğer Türk Boylarına tanıtmak ve bu vesile ile Türk dilinin ortak kullanıma olan katkısını arttırmak esas amaçlarımızdandır

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    Şölene Katılacak Ülkeler:

     

    Balkarya

    Güney Osetya

    Yakutistan

    Karaim Türkleri

    Kuzey Osetya

    Sancak Türkleri

    Kızılderililer

    Çuvaşistan

    Kırım

    Irak Türkleri

    Suriye Türkleri

    Başkurdistan

    KKTC

    Tataristan

    Makedonya Türkleri

    Kazakistan

    Kosova Türkleri

    Bosna-Hersek Türkleri

    Romanya Türkleri

    Bulgaristan Türkleri

    Karaçay-Çerkes

    Tuva

    Çeçenistan

    Azerbaycan

    Babardin

     

    YAFEM Yalova Folklor Eğitim Merkezi Gençlik Ve Spor Kulübü Derneği 1988 yılında Türk Folklor’una ve Türk Halk Oyunlarına gönül vermiş bir grup genç tarafından kuruldu. Kısa bir süre içerisinde yapılan disiplinli çalışmalar ile yüksek seviyede bir verime ulaştı. Artvin, Adıyaman, Akçaabat, Bolu, Ordu, Kuzey Kafkas, Kılıç Kalkan, Tekirdağ, Aydın, İzmir, Antalya, Bursa yöresi Türk Halk Oyunlarını uzman yöre eğitmenleri ile çalıştı. İTÜ bünyesinde yer alan Türk Musikisi Devlet Konservatuarına öğrenciler gönderdi. 1989–1990 yıllarında yaptığı organizasyonlar ile Yalova’da kültür-sanat alanındaki varlığını ispat etti.

    1990 yılında Romanya ve Yugoslavya’da uluslararası festivallerde Yalova’mızı ve Ülkemizi başarıyla temsil etti. 1998 yılında K.K.T.C.’de uluslararası festivale katıldı. 2001 ve 2005 Yıllarında Romanya ve Bulgaristan da ki festivallere katıldı.2006 yılında Makedonya, Bulgaristan ve Romanya’daki festivallere katıldı.2007’de Romanya Köstence, Crqiova.2008 Ocak’ta Bulgaristan Pernik’te, Mayıs’ta Bosna-Hersek, Kosova, Makedonya ve Romanya’da yapılan festival ve karnavallara katıldı.

    Bu yıl onbirincisini yapmayı amaçladığımız Türk Boyları Kültür Şöleni’nin temelleri de, 1990–1991 yıllarında Doğu bloğu ülkelerinin dağılması ile birlikte atıldı. İlki 1992 yılı Haziran ayında yapılması planlanan Türk Boyları Kültür Şöleni aynı yıl meydana gelen Ermeniler’in Karabağ ve Azerbaycan’ı işgali sebebiyle ertelendi. 1998 yılında ilkini gerçekleştirdiğimiz

     

    1.Türk Boyları Kültür Şöleni,  5 ülke ve topluluk, iki bilgi şöleni, bir fotoğraf sergisi ile organizasyon gerçekleşti. Yine aynı yıl ulusal boyutta dernekler ve kurumlar arası 1. Altın Çiçek Türk Halk Oyunları Yarışması düzenlendi.

    2.Türk Boyları Kültür Şöleni‘ne 1999 yılında 6 Türk ülke ve topluluğu katıldı. İki ayrı bilgi şöleni düzenlendi. 17 Ağustos 1999 tarihinde yaşadığımız felaket esnasında ve sonrasında, YAFEM; yaraların sarılması çalışmalarında aktif bir şekilde yer aldı. Yalova halkının moral değerlerinin yükselmesi gayesi ile her türlü imkânsızlıklara rağmen yaptığı çalışmalarla

    3.Türk Boyları Kültür Şöleni‘ni düzenledi. 11 ülke ve 450 kişi katıldı. Bir bilgi şöleni ve bir resim sergisi düzenlendi.

    4. Türk Boyları Kültür Şöleni‘ne 10 ülke ve 470 kişi katıldı.

    5.Türk Boyları Kültür Şöleni‘ne 13 ülke ve 580 kişi katıldı. Sempozyumlar yapıldı. Türk Dünyası Folklor Federasyonu kuruluş deklarasyonu yayınlandı

    6. Türk Boyları Kültür Şöleni‘ne,16 Ülke ve topluluk ve 620 kişi katıldı. Türk Dünyasından Devlet adamları, gazeteciler ve sanatçıların katıldığı bilgi şölenleri yapıldı. Sergiler açıldı.

    7. Türk Boyları Kültür Şöleni 17 Ülke ve Türk Boyundan 22 topluluğun, müzik ve halk oyunları ekiplerinden toplam 650 konuk katılımıyla gerçekleşti. Türk Dünyasından Devlet adamları, sanatçılar, Belediye Başkanları ve gazetecilerin katıldığı bilgi şölenleri düzenlendi.

    8.Türk Boyları Kültür Şöleni, 21 ülke ve Türk boyundan 24 topluluğun müzik ve halk oyunları ekiplerinden ve toplam 850 konuk katılımıyla gerçekleşti. Türk Dünyasından Devlet adamları, sanatçılar, gazeteciler, Belediye başkanlarının katıldığı bilgi şölenleri düzenlendi.

    9.Türk Boyları Kültür Şöleni,29 ülke ve Türk Boyundan 34 topluluğun müzik ve halk oyunları ekiplerinden ve toplam 850 konuk katılımıyla gerçekleşti. Türk Dünyasından Devlet Adamları, Belediye Başkanları, gazeteciler, sanatçıların katıldığı bilgi şölenleri düzenlendi..

    10.Türk Boyları Kültür Şöleninde 24 ülke 29 topluluğun müzik ve halk oyunları ekiplerinden de toplam 800 konuk katılımıyla gerçekleşmiştir. Türk Dünyasından Devlet adamları, Belediye Başkanları, sanatçıların katıldığı bilgi şölenleri düzenlenmiştir. 1.Türk Dünyası Gazeteciler buluşması gerçekleşmiştir.

     

    DERNEĞİN AMACI (tüzük gereğince); Folklor araştırmaları, eğitimleri ve seminerleri yapmak, aynı amaçla kurulmuş dernek ve kuruluşlarla işbirliğinde bulunmak sanat-kültür ve folklor alış verişinde bulunmak, folkloru Türk gençliğine benimsetip sevdirmek, Türk Halk Oyunları, Türk Halk Müziği, Türk Sanat Müziği, Türk El Sanatları araştırmaları ve çalışmaları yapmak. Üyeleri ve folkloru seven kişiler arasında dayanışmayı sağlamak için çalışmalar yapmaktır.

  • 14 Temmuz Kerkük Katliamı

    14 Temmuz Kerkük Katliamı

     

    Lozan’da Türkiye’den koparılarak kaderine terk edilen Irak Türkleri, hangi rejim ve kim gelirse gelsin, makus talihlerini bir türlü yenememişlerdir. Irak’ta, İngiliz mandasındaki idareden krallığa; krallıktan cumhuriyete; cumhuriyetten diktatörlüğe; ezilen ve yok edilmek istenen tek millet, Türkmenler olmuştur. Çok sayıda cinayet işlenmiştir… Ancak katliamları unutmak mümkün değildir. Bu nedenle, Türkmenlerin katliamı ve toplu idamları sırayla; 1920, 1924, 1946, 1959, 1979, 1980, 1991, 1996 yıllarında gerçekleşmiş, daha fazlası Irak’ın işgalinden sonra yaşanmıştır. 

    ABD ve koalisyon güçlerinin işgali altındaki topraklarda saldırılar hız kesmemiş, bu kez, ITC mensuplarına ve Türkmen kanaat önderlerine yönelmiştir. Bu dönemde; suikastlar ve yargısız infazlar ile trafik kazaları gibi şüpheli ölümler dikkati çekmektedir. 

    Son yıllarda ise bombalı eylemler ve intihar saldırıları artmıştır. Tavuk ve Amirli bunlara son örnektir. Irak’ın Mart 2003’teki işgalinden bu yana düzenlenen en büyük ikinci intihar saldırısı, 7 Temmuz 2007’de Türkmen kenti Tuzhurmatu’nun Amirli köyünde, gerçekleşmiştir. Bölge harabeye dönerken, 154 Türkmen şehit olmuş, 250 Türkmen yaralanmıştır. 

    Bütün bunlar göstermektedir ki Türkmenler, yok edilmek, yok edilemeseler bile,  Türkmeneli yöresinden göç ettirilmek, Türkiye’den ve hatta Türk dünyasından koparılmak istenmektedir.

    Kerkuk.net

  • Turkistanbul programi MPL televizyonunda

    Turkistanbul programi MPL televizyonunda

    From: Ahmet Turkoz [mailto:[email protected]]To: *** TURKISH FORUM *** GRASSROOTS

     

    Subject: Turkistanbul programi MPL televizyonunda

     

    Turkistanbul programi MPL televizyonunda bu aksam saat 22.30 da yayina basliyor.
    Dr. Ahmet Turkoz’un hazirlayip sundugu programin ilk konugu Avrasya Turk Dernekleri Federasyonu Baskani Sayin Savas Avci Bey.
     
    Her hafta Turk dunyasinin bir temsilcisinin konuk edilecegi programin tekrar bolumleri Persembe saat: 18.00 ve Cumartesi saat 23.00 olarak verilecektir.
     
    Uydudan ve D-Smarttan yayin yapan MPL televizyonuna www.mpl.tv.tr
    adresinden 24 saat baglanabilirsiniz.
     
    Selamlar.
    Ahmet Turkoz

  • Focus: Türk milliyetçilerden AB’ye siber-savaş

    Focus: Türk milliyetçilerden AB’ye siber-savaş

    Focus: Türk milliyetçilerden AB’ye siber-savaş

    Almanya’nın önde gelen siyasi dergilerinden Focus, aşırı milliyetçi bir Türk bilgisayar şebekesinin, AB Komisyonu’nun bilgisayarlarına girerek, gizli bilgilere ulaşmaya çalıştığını iddia etti.
     
    Almanya’nın önde gelen siyasi dergilerinden Focus, aşırı milliyetçi bir Türk bilgisayar şebekesinin, AB Komisyonu’nun bilgisayarlarına girerek, gizli bilgilere ulaşmaya çalıştığını iddia etti.
     
    NTV-MSNBC VE AJANSLAR
    Güncelleme: 16:39 TSİ 14 Temmuz 2008 Pazartesi

    BERLİN – “Türk milliyetçiler, AB’ye ‘siber-savaş’ ilan etti” başlığıyla verdiği haberde Alman Focus dergisi, “kendisini ‘Ayyıldız takımı’ olarak adlandıran Türk şebekenin 13 Haziran’da, AB Ortak Savunma ve Dış Politika Yüksek Temsilcisi Javier Solana’nın internet sayfasının kodunda ufak bir açık bularak, Solana’nın özel sayfalarına girmeyi başardığını ve kendi program kodlarını buraya yüklediğini” iddia etti.

    Şebeke haberde, “Avrupa ve Kürt karşıtı” olarak tarif ediliyor.

    AB Komisyonunun gizli bir raporuna dayanılarak verilen haberde, şebekenin Avrupa’daki diğer bazı banka ve şirketlerin bilgisayar sistemlerine de girme ve AB’ye milyarlarca Euro’luk zarar verme tehdidinde bulunduğu yazıldı.

    AB Komisyonunun güvenlik uzmanlarının dakika başı Solana’nın sayfasını yenilediği, bunun üzerine şebekenin saldırısından, gizli bilgilere ulaşamadan vazgeçmek zorunda kaldığı ifade edildi.

    Söz konusu gizli rapora göre, “Ayyıldız Takımı”nın yerinin tespit edilmesinin mümkün olduğu, ancak bunun için Türk makamlarıyla işbirliğine gereksinim duyulduğu kaydedildi.

    Haberde, Türk hacker şebekesinin daha önce Avusturya’ya ait bazı internet sitelerini hedeflediği belirtildi.

     

  • “ÖTEKİ” KIBRIS (2)

    “ÖTEKİ” KIBRIS (2)

     

    “ÖTEKİ” KIBRIS (2)

    Hüseyin MÜMTAZ

                    Erbâbı iyi bilir, “iki ağızlı anahtar” tamircilerin vaz geçilmez yardımcısıdır, her işe yarar.

                    KKTC de işte aynen öyle, hâttâ “çok ağızlı anahtar”. Her derde devâ..

                    Herkesin elinde, dilinde, herkesin ağzında.. Herkes kullanıyor.

                    Önce AB-D kullanıyor, Türkiye’ye istediklerini yaptırabilmek için.

                    Sonra “Türkiye” kullanıyor, AB-D’ye karşı şantaj olarak.

                    Rum ve Yunanlılar “batı” nezdinde Türkiye’ye karşı kullanıyor.

                    Şimdi de Fransa “Akdeniz Birliği” eldivenini takarak, Türkiye’yi AB’ye almamak için kullanıyor,

                    Türkiye’deki toz duman bunların hepsini örtüyor..

                    Türkiye’deki toz duman; Türkiye’nin İran’a karşı kullanılmak istenmesini de, Irak’ın parçalanmasına 5 kala kuzeyde kurulacak bir Kürt devletini Türkiye’ye dayatmakta da, Türkiye’nin bütünüyle AB-D projelerinin bir figüranı-piyonu olmasının da üzerini örtüyor..

                    İktidara gelmeden önceki propaganda çalışmalarından itibaren ve iktidara geldikten sonra da Sarkozy’nin dilinden düşürmediği bir konu var; “Türkiye coğrafi olarak Avrupa’da değildir, öyleyse AB üyesi olamaz. Çocuklarıma Irak, İran ve Suriye ile sınırı olan bir AB vatandaşı olmalarını söyleyemem” diyor.

                    AB ortaklarında, “Yapma. Türkiye’yi başka türlü her istediğimizi yapacak konumda tutamayız” uyarısını alınca da hem onları formüle edecek, hem Türkiye’yi kırmayacak bir formül öneriyor, “Akdeniz Birliği”..

                    Akdeniz Birliği, Erol Manisalı’nın söylediği “bekleme odası”dır.

                    Akdeniz Birliği’nin, Türkiye’yi AB’ye katiyen almamak ama sürekli alırmış gibi yapmak için kurulduğunu Mısır’daki sağır sultan bile bilmektedir.

                    Bugün (13 Temmuz 2008) Paris’te yapılmakta olan toplantıya yaklaşık 40 ülkenin lideri katılacakmış.

                    Ben “Zirve”ye bu kadar yoğun ve kalabalık bir katılımın olmasını, Carla Bruni’nin yarattığı imaja bağlıyorum.

                    Kamuoyuna yansıtılan hava Sarkozy’nin; toplantının Kıbrıs Türk toplumu ile de ilgili vizyonu olabileceğini duyurarak Türkiye’nin katılımını sağlamış olduğu yönünde.

                    Sarkozy’nin dediği meğer, KKTC üretiminin, Rum limanları kullanılarak AB ülkelerine ihraç edilme olanağı imiş..

                    KKTC’nin, üretimini ihraç problemi yoktur ki! KKTC 34 yıldır ürünlerini dünyaya nasıl ihraç ediyorsa yine öyle eder.. Üstelik bu “formül” daha önce Finlandiya tarafından da önerilmiş ve kabul görmemişti.

                    “Akdeniz Birliği”nin Türkiye için belirsizlikleri sadece KKTC ile de sınırlı değil..

                    1. “Birlik”de Rum Kesimi de doğal olarak “Kıbrıs Cumhuriyeti” adıyla yer alıyor.

                    2. “Başkanlar”, “eşbaşkan” olacakmış ama bu “eşbaşkanlar”, AB ve Arap Birliği üyesi ülkelerden seçilecekmiş. Türkiye her ikisine de üye değil..

                    3. Oylamalarda Türkiye “oy birliği”ni, Sarkozy ise “Oy çokluğunu” düşünüyormuş. “Oy çokluğu” mekanizmasının Arap ve AB’lilerin bulunduğu bir toplantıda Türkiye’nin pek lehine olmayacağını düşünmek için müneccim olmaya gerek yok.

                    Akdeniz Birliği; AB üyelerinin ortak çıkarlarına, eski adına pek uygun olarak yeni “Ortak Pazar”lar arayışının bir sonucudur.

                    Onlar ortak, Akdeniz ve Arap ülkeleri “Pazar” olacaklardır.

                    Neon levhalara yazılacak olan da tabiî, “barış-istikrar ve refahın geliştirilmesi, işbirliğinin arttırılması, çevre ve ulaşım, sivil savunma, alternatif enerji kaynakları ve eğitim” olacaktır.

                    Gördünüz mü KKTC nasıl her derde devâ imiş? Başka ne gibi rahatsızlıklara iyi geliyormuş?

                    Ben yine de gece liderler yemeğinde Bruni’nin giyeceği elbisenin rengi-deseni ve çizimi ile kesimini daha çok merak ediyorum.. 13 Temmuz 2008

  • KERKÜK KATLİAMI (14-16 TEMMUZ 1959)

    KERKÜK KATLİAMI (14-16 TEMMUZ 1959)

    KERKÜK KATLİAMI (14-16 TEMMUZ 1959)
     ░ Özkan BOSTANCI ™® [[email protected]]
    Bin yıldan beri Irak’ta varlık gösteren Türkmenler, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’den koparılmışlar ve İngiliz mandası olarak ihdas edilen Irak Devleti’nin vatandaşları olmuşlardır.

    Irak’ın kuzeybatısından güneydoğusuna, Bağdat yakınlarına kadar uzanan geniş bir coğrafi sahada yaşayan Türkmenlerin en önemli yerleşim merkezleri, Musul’un batısındaki

    Telafer ilçesi ve çevresindeki Türkmen köyleri, Musul ve çevresindeki Türkmen köyleri, Erbil, Altunköprü, Türkmenlerin en büyük kültür merkezi ve kalbi olan Kerkük, Tazehurmatı, Tavuk, Tuzhurmatı, Bayat köyleri, Kifri, Hanekîn, Karatepe ve Mendeli’dir.

    Nüfus oranları ile Irak’ın üçüncü unsuru olan Türkmen toplumu, özellikle dikta yönetiminin acımasız uygulamaları karşısında yıllarca dayanmaya çalışmışlardır.

    Türkmenlerin evleri, tarım arazileri ellerinden alınmış, ticarî faaliyetleri kısıtlanmıştır. Yüzlerce Türkmen memuru görevden atılmış, yüzlercesi sürgün edilerek Türkmen bölgelerinin dışına gönderilmiştir….

    Her türlü mahrumiyet içinde varlıklarını günümüze kadar sürdüren Türkmenler, çeşitli yönetimler tarafından zaman zaman soykırımlarına maruz kalmışlardır. 1924, 1939, 1946, 1959, 1980 ve 1991 yıllarında Türkmenler unutulması mümkün olmayan acılı günler yaşamışlardır. Bunların arasında 14 Temmuz 1959 tarihinde Kerkük’te meydana gelen soykırım, Türkmenlerin yaşadığı en büyük facialardan biridir.

    Tarihe ‘Kerkük Katliamı’ olarak geçen bu soykırımda, insanlık dışı vahşetler yaşanmıştır. Irak’ta cumhuriyetin ilanının birinci yıldönümünde kutlama şenliklerine katılmak gayesiyle çoluk-çocuk, genç-ihtiyar, kadın-erkek bütün Türkmen halkı, millî giysileri ile sokağa çıkmışlardı.

    Ancak törenin başlaması ile birlikte, gözü dönmüş câniler, silahsız olan Türkmenlere saldırıya geçmişlerdi. Silahların patlaması ile birlikte, sinsice hazırlanmış korkunç bir soykırım planını sahneye koymuşlardı.

    14 Temmuz 1959 günü geldiğinde, şehir yüze yakın zafer takı ile süslenmişti. O gün yapılacak şenlik ve törenler için şehir, adeta büyük bir bayram hazırlığı yaşamıştı.

    Günlerce süren bu hazırlıklar tamamlanmış, çoluk-çocuk, küçük-büyük, kadın-erkek bütün şehir halkı milli kıyafetler içinde, o gün kutlama töreninin başlamasını bekliyordu. Kavurucu sıcakların biraz azalması üzerine, akşam saat 18.00’den itibaren halk cadde ve sokakları doldurmağa başladı. Giyilen rengarenk milli kıyafetlerle halk, bayram sevinci içerisinde türküler söylüyor, milli oyunlar oynuyorlardı. Saat 19.00’da ise, resmigeçit başladı.

    Resmigeçidin ön sıralarında yer alan kişiler arasında Belediye Başkanı Maruf Berzenci ve komünist olan resmi yöneticiler ile İleri Gençlik, Barış Severler, Devrimci Öğretmenler ve Halk Mukavemet Teşkilatı gibi komünist kuruluşlar ve yüzlerce militan vardı.

    Bu arada, belirli bir plana göre hazırlanmış olan militanlar, gericilik, turancılık ve faşistlikle suçladıkları Türkler aleyhine çeşitli sloganlar atıyorlardı. Saat 19. civarında ilk silah sesleri duyuldu ve Türkler yer yer saldırıya uğradı. İlk olarak Türklerin oturduğu 14 Temmuz Kahvesi’nin sahibi Osman Hıdır, atılan kurşunlarla şehit edildi; ayaklarına ipler takılarak, bir motorlu araca bağlandı ve sürüklenmeğe başlandı.

    Soykırım planına göre, önceleri sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir. Her zaman yasalara saygılı olan Türkmenler de bu çağrıya uyarak evlerine çekilmişlerdir. Ardından Türkmen ileri gelenleri, birer ikişer evlerinden alınarak, o zaman II. Ordu Tümeni’nin karargâhı olan Kerkük kışlasına götürülmüşlerdi. Burada kurulan sözde halk mahkemelerinde, alay ve hakaretlere maruz kalan Türkmenlerin değerli şahsiyetleri, 5-10 dakikalık süre zarfında yargılanmışlar ve kurşuna dizilmişlerdir.

    ATA HAYRULLAH

    Kanlı katiller, tescilli Türk düşmanları nerede bir Türkmen evi bulsalar onu sağlam bırakmadılar… Hayatını Irak ordusunda bu beldenin toprağına taşına veren ve savunan yiğit kahraman Türkmen Lideri ATA HAYRULLAH 14 Temmuz katliamın ilk gecesinde evde çocuklarıyla konuşmuş ve onlara Türk tarihinden söz açarak, o vakitte tüm aile fertlerinin TÜRK milli kıyafetlerini giymelerini istemişti…

    Kendisi de onlarla beraberken Komünist uşakları kapısını çalmış ve “seni kumandan kışlada istiyor” diyerek onu Türklerin toplandığı ölüm ve kan meydanına götürdüler. Kıyıcı canavarlar ona en iğrenç işkence ve acıyı gösterdiler. Onu kışlanın önünde bulunan bir ağaca bağladıktan sonra diri diri etlerini keserek “TURANÇILARIN TÜRKÇÜLERİN LİDERİ ATA HAYRULLAH’IN ETİNİN KİLOSU 10 FULUS (kuruş) ALAN VARMI?..” Etlerini etrafta olan hayvanların önüne atmaya başladılar.

    Katiller bu defa aynı zulümü kardeşi yarbay doktor İHSAN HAYRULLAH‘a da yaptılar. bu biçimde şehit oldu kardeşini önünde işkence yaparak yüreği insan sevgisine dolu kendisinine zulüm işkence eden bu cellatlerı defalarca badava olarak tedavi edip ilaçlar vermiş kendi evinde konuk etmiş, yemek ve su ikram etmişti.

    Bu da yetmemiş, Türkmen şehitlerinin cesetleri, ip veya sicim aracılığı ile motorlu araçlara bağlanmış, cadde ve sokaklarda dolaştırılarak sürüklenmişlerdir. Üç gün üç gece süren bu can pazarında kimi Türkmen şehidinin mübarek bedeni üç gün süreyle kızgın güneşin altında elektrik direklerinde asılı durmuştur. Kiminin gözleri oyulmuş; kimileri diri diri toprağa gömülmüştür.

    Silahsız ve sadece cumhuriyetin ilanının birinci yıldönümünü kutlamağa çıkmış bulunan Türkler, otomatik silahların taraması ile dağılmaya başladı. Kadınlar, çocuklar panik içinde koşuşmağa ve şaşkınlık içinde sığınacak yer aramağa koyuldu. Böylece 3 gün 3 gece süren ve tarihe Kerkük Katliamı olarak geçen soykırımı başlamış oldu.

    Halkın panik içinde köşe bucak saklanmağa çalışması üzerine, 2’nci Tümen Komutanlığı’nın emriyle sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Ancak çok geçmeden, bu yasağın sadece Türkler için ilan edilmiş olduğu anlaşıldı. Daha sonra Türk toplumunun ileri gelenleri, 2’nci Tümen Komutanlığı’nca istendikleri gerekçesiyle, evlerinden alınarak,Kerkük kışlasına götürüldü.

    Burada kurulan sözde halk mahkemelerinde, beş-on dakika içinde yargılanarak, kurşuna dizildiler. Ordu, polis ve sivil teşkilatlar ile komünist partinin üyeleri elele vererek, evlere baskınlar yaptılar ve yüzlerce Türk’ü tutukladılar. Bir kısmını barakalara doldurarak, süngü ve dipçiklerle katlettiler. Evlerinden alınan bazı Türk liderleri, ailelerinin gözleri önünde makinalı tüfeklerle şehit edildiler.

    Daha sonra ayaklarına ipler takılarak, motorlu araçlarla cesetleri sokak sokak sürüklediler. Irak Türklerinin değerli evlatları olan Ata Hayrullah ve kardeşi Doktor Yarbay İhsan Hayrullah’a bu şekilde kıydılar. Bazı Türk evladı da tutuklandıktan sonra, ayağına ayrı ipler takılarak, ters yönde hareket eden iki ayrı cipe bağlandı ve böylece iki parçaya ayrıldı. Bazılarının cesetleri sokak sokak sürüklendikten sonra, üzerlerinden kamyon ve traktörler geçirildi.

    Daha sonra adları tesbit edilen diğer Türk aydınları da, sırayla evlerinden alındı ve aynı akibete maruz kaldı. Gözü dönmüş caniler, insanlık dışı vahşetler işlediler. Kimilerini diri diri toprağa gömdüler. Kimilerini elektrik direklerine astılar ve kızgın güneş altında bıraktılar. Kimilerinin gözlerini oydular. Ölenlerin yanısıra, binlerce Türk, çeşitli biçimde yaralanmıştı.

    Bu vahşetleri gören bazı kişiler, aklını kaybederek çıldırdı. Korku ve dehşet yüzünden bazı hamile kadın da çocuğunu düşürdü. Hastaneler yaralılarla doldu; tutukevleri ve hapishanelerde de yer olmadığı için, birçok okul, cezaevi haline getirildi.

    Bu vahşetler devam ederken, Türklere ait mağaza, dükkân, ticaret merkezleri ve evler, çapulcular tarafından yağma edildi. Can güvenliğinin yanısıra, Türklerin mal güvenliği de kalmamıştı. Komünist ve Kürt yağmacılar tarafından talan edilen ve toplanan Türklere ait eşya ve malların, kamyonlarla kuzey bölgelerine taşındığı görüldü.

    Bu soykırımda şehit edilenler arasında Irak ordusunda yıllarca değerli hizmetler ifâ eden ve aynı zamanda Türkmen toplumunun değerli bir lideri olan emekli Albay Ata Hayrullah ile kardeşi Tabip Yarbay İhsan Hayrullah, değerli Türkmen şahsiyetleri Kasım Neftçi, Selahattin ve Mehmet Avcı kardeşler, Cahit Fahrettin, Abdullah Bayatlı, Kemal Abdulsamet, Seyit Gani Nakip, Abdulhalik İsmail, Şakir Zeynel, Hasip Ali, Cuma Kamber, Kâzım Bektaş ve daha niceleri şehit düşmüşlerdir. Yine bu soykırımda Muhtar Fuat’ın iki oğlu ve bir kızı da, feci biçimde can vermişlerdir.

    Nihat 30, Cihat 25 ve kız kardeşleri Emel Muhtar Fuat ise henüz 12 yaşlarında masum bir çocuk olmasına rağmen, bu vahşi soykırımda feci biçimde can vermişlerdir. Bir aile için büyük bir yıkım ve acı dolu hatıra bırakan bu vahşet sahneleri, Kerkük’ün tarihinde kolay kolay silinemeyecek izler bırakmıştır.

    Bu soykırımda yüzlerce Türkmen de çeşitli biçimde yaralanmıştır. Kerkük’e sokulan kamyonlar dolusu militan ve yağmacı, kentin alışveriş merkezlerini, çarşı ve pazarlarını yağmalamışlardır. Böylece üç gün süren sokağa çıkma yasağı boyunca, Türkmenlere ait yüzlerce işyeri ve mağaza talan edilmiş, kamyonlara doldurulan beyaz eşyalar, mobilyalar Irak’ın kuzey kentlerine götürülmüştür.

    İnsanlık tarihinde benzeri görülmemiş bu kanlı olayların duyulması, bütün Irak’ta büyük yankı uyandırdı ve şok etkisi yarattı. Irak’ın dışında duyulan bu soykırımı haberi, dış basında ve radyolarda geniş biçimde yer aldı. Şam, Kahire, Beyrut ve Londra’da da duyulan Kerkük Katliamı’nın haberlerine Türk basını da geniş yer verdi. Kerkük Katliamı’nın iç ve dış kamuoyunda tepki ve nefret uyandırması üzerine,

    General Kasım 20 Temmuz’da Bağdat’taki Mar Yusuf Kilisesinde söylediği nutukta, soykırımı hareketini telin etmek ve sorumluları kınayarak, suçluların ağır biçimde cezalandırılacaklarını bildirmek zorunda kaldı. Kasım, katliamın maksatlı olarak tasarlanmış olduğunu ve sorumluların mahkemeye verileceğini ilan etti.

    TÜRKİYE’NİN TEPKİSİ

    Kerkük’te katliam yapıldığına ilişkin haberler, 19 Temmuz tarihinden itibaren Türkiye’ye gelmeye başladı. İsviçre’den o akşam Ankara’ya dönen Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, havaalanından doğru makamına giderek, katliam ile ilgili gelen haberler üzerine, geç saatlere kadar değerlendirmeler yaptı. İki gün sonra Zorlu, Irak’ın Ankara Büyükelçisini kabul ederek, kendisinden güvence istedi.

    Olaylar hakkında bilgi vermek üzere Ankara’ya gelen Türkiye’nin Bağdat Büyükelçisi Fuat Bayramoğlu, Dışişleri Bakanı Zorlu ile görüşmeler yaptı. Gerekli talimatı aldıktan sonra, tekrar Bağdat’a dönen büyükelçi, Türk Hükûmetinin istekleri ile birlikte, Başbakan Adnan Menderes’in de bir mesajını Kasım’a bildirdi.

    25 Temmuz 1959 tarihinde Türk Dışişleri Bakanlığı, kamuoyuna bir açıklamada bulundu. Kerkük’te bazı üzücü olayların meydana gelmesi üzerine otuza yakın Irak vatandaşı Türk’ün öldüğüne işaret edilen bildiride, Türk Hükûmetinin, Bağdat Büyükelçiliği kanalı ile Irak Dışişleri Bakanlığı nezdinde girişimde bulunduğu, bu arada Türk Dışişleri Bakanı tarafından kabul edilen Irak’ın Ankara Büyükelçisinin de aynı biçimde ifadelerde bulunduğu ve güvence verdiği, Birleşmiş Milletler anayasasına aykırı olan ve onun tarafından mahkum edilmiş bulunan bu hareketin Irak Hükümeti tarafından ifade edildiği gibi önlenip tekrarlanmasına engel olunabileceğini istediği görüşlerine yer verilmiştir.

    KASIM’IN BASIN TOPLANTISI

    28 temmuz 1959 tarihinde General Kasım, bir basın toplantısı düzenledi. Kerkük Katliamı’nı düzenleyenleri şiddetle kınayan Kasım, Kerkük’te Türklere karşı yapılan hareketlerin, dünyanın en alçakça işlenmiş cinayetleri olduğunu, faşistlerin dahi böylesine vahşetler yapmadıklarını söyleyerek olaylar sırasında çekilmiş fotoğrafları gazetecilere gösterdi.

    Bir süre sonra Kerkük Katliamı’nın başsorumlusu Davud al-Cenabî ve 260 kişi tutuklandı. Askeri mahkemede yargılanan elebaşların bir kısmı idama mahkum edildi. Bir kısmı da çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı. Geri kalanlar da, suçlu oldukları halde serbest bırakıldı. İdama mahkum olanların cezası ise, Kasım’ın iktidarı süresince infaz edilmedi.

    Hükümetin eli kanlı canilerin serbetçe dolaşmalarına izin vermesi, Türk toplumunu çileden çıkarmağa başlamıştı. Bu arada hükümet makamları tarafından, milliyetçi gruplar katliamdan sorumlu tutulmağa, Irak basınında komünistlerle milliyetçiler arasında karşılıklı suçlamalar yapılmağa başlandı. Türklerin haklarını savunan milliyetçiler, özellikle al-Facrü’l-Cedid gazetesinde, komünistlerin

    Irak’ta halkın huzurunu kaçırdıklarını ve masum Türk vatandaşlarını Kerkük’te vahşiyane biçimde katlettiklerini dile getiren sert yazılar yayınladı. Ayrıca Kerkük’teki olaylar sırasında çekilmiş tüyler ürpertici fotoğrafların Irak basınında yeralması ve bu fotoğrafların elden ele dolaşması, kamuoyunda komünistlere karşı büyük nefret ve infial uyandırdı.

    Kerkük Katliamı ile ilgili haber, fotoğraf ve belgelerin Türkiye’ye de ulaşması, aynı şekilde kamuoyunun büyük tepkisine yol açtı. Türk kamuoyunun, Kerkük olayları üzerine fazla galeyana gelmesini önlemek için, bu konuda basın toplantıları yapılması önlendi. Bu arada, Bakanlar Kurulu 21 Ekim 1959 tarihinde aldığı kararla, 14-16 Temmuz 1959 tarihinde Irak’ın Kerkük bölgesinde Türklerin katliamı ile sona eren olaylarla ilgili resim, film ve sair dokümanların Türkiye’ye girmesi veya dağıtılması yasaklandı.

    TÜRKLERİN İNTİKAM HAREKETLERİ

    Kerkük Katliamı’nın elebaşlarının cezalandırılacakları yolunda, Bağdat yönetiminin verdiği sözlerin yerine getirilmediğini gören Türkler, büyük bir infial gösterdiler. Hatta katil ve cani zanlılarının serbestçe dolaştıklarının görülmesi, Türkleri çileden çıkarmağa yetmişti.

    Bir süre sonra, serbest bırakılan katillerin, suikastlarla teker teker öldürülmeğe başlandıkları ve böylece Türklerin intikam hareketlerine girişerek, kendi haklarını almağa yöneldikleri görüldü. Türk fedailerinin gerçekleştirdiği bu intikam hareketleri sonucunda 40 kadar katil, hakettikleri cezayı gördü ve Bağdat yönetiminin yerine getirmediği adaleti, meçhul Türk fedaileri gerçekleştirmiş oldu.

    TÜRKLERİN MÜCADELESİ ŞİDDETLENİYOR

    Irak Türkleri milli haklarına kavuşmak için, Bağdat yönetimi üzerinde baskı yapmağa devam etti. Kürtlere ve Irak’taki diğer azınlıklar, radyo ve basın konusunda verilen bazı yayın haklarının Türklerden esirgenmesi tepkilere yol açmıştı. Gerçi Bağdat radyosundan 1 Şubat 1959 tarihinden itibaren hergün yarım saat süreyle Türkmence olarak yayın yapılmasına başlanmıştı. Buna karşılık Kerkük’te, türkçe-arapça yayınlanan Beşir Gazetesi 17 Mart 1959 tarihinde kapatılmıştı.

    Bu yüzden yapılan başvuru, Bağdat’ta Türkmen Kardaşlık Kulübü (sonradan Ocağı), 7 Mayıs 1960 tarihinde kurularak faaliyete başladı. Irak Türklerinin yakın tarihinde önemli rol oynayan Türkmen Kardaşlık Ocağı, sosyal ve kültürel bir kuruluş olarak, büyük hizmetler üstlendi.

    Kardaşlık Ocağı, aylık bir derginin yayını için de 23 Ocak 1961 tarihinde izin aldı. Kardaşlık Dergisi adı ile türkçe-arapça olarak izni alınan derginin ilk sayısı Mayıs 1961’de yayınlandı. Irak Türklerinin kültür, sanat, edebiyat ve folklor alanında zengin bir kolleksiyon oluşturan bu dergi uzun yıllar büyük hizmet yaptı.

    Bütün bunlara rağmen Türkler, siyasi haklardan mahrum kaldıktan başka, Bağdat yönetiminden, özellikle General Kasım’dan cesaret alan komünistler ve bunların aleti olan Kürt militanlarının Kerkük’teki faaliyetlerine karşı mücadelede yalnız kalıyorlardı.

    IRAK TÜRKLERİNİN MÜCADELESİ DEVAM EDECEK

    Dikta rejiminin sona erdiği Irak’ta Türkler, günümüzde yeni bir mücadele dönemine girmişlerdir. Bugüne kadar yapılan haksızlıklara, uygulanan insanlık dışı baskılara tekrar meydan verilmemesi için Türkler de artık daha güçlü biçimde mücadele edeceklerdir.

    Tek istekleri, kendi topraklarında insanca yaşamak olan Türkmenler, Irak’ın yeniden yapılanma sürecinde önemli rol oynamak istemektedirler. Tek devlet, tek bayrak ve tek ordu isteyen Türkmenler, Irak’ın yeni anayasasında üçüncü aslî unsur olarak tescil ve parlamentoda gerçek nüfus oranlarına uygun sayıda temsil edilmek, Türkmenlerin çoğunlukta oldukları yerleşim birimlerinde

    Türkmen yöneticilere görev verilmesini istemek, Türkmenlerden alınan tarım arazilerinin, evlerin hukuk yolu ile iadesini gerçekleştirmek, suçsuz yere idam edilenlerin itibarlarını ve mal varlıklarının iadesini istemek yolunda mücadeleye devam edeceklerdir.

  • Taliban AFGAN Operasyonu: 9  ABD Askeri Öldürüldü

    Taliban AFGAN Operasyonu: 9 ABD Askeri Öldürüldü

     


    NATO güçlerine karşı direnen Taliban Savaşçıları bugün öğleden sonra gerçekleştirdikleri operasyonda içerisinde üst rütbeli subaylarında bulunduğu subay 20 Amerika askerini öldürdü.

    operasyonda 15 ABD askerinin de yaralandığı bildirildi.Bağımsız haber kaynakları ABD askerlerinin kayıplarının resmi açıklamanın çok üstünde olduğunu belirtiliyor.Bugün öğleden sonra Afganistan’ın doğusunda Pakistan sınırı yakınkarındaki Dağlık Kunar’ın Wanat bölgesinde meydana gelen çatışmanın, Taliban savaşçılarının ABD  güçlerini otomatik silah, havan ve el bombalarıyla çapraz ateşe almasıyla başladığı öğrenildi.
    Taliban bu operasyonuyla son yıllar içinde bir kere de Amerika’ya en çok kayıp verdirmiş oldu.

    Taliban’ın bu saldırısı sonrası sonrasında Amerikan uçaklarının bölgeyi bombalaması neticesinde içerisinde kadın ve çocuklarında olduğu 40 kişinin hayatını kaybettiği bildirildi.

    Taliban sözcüsü Zebihullah Mücahit saldırı ile ilgili yaptığı açıklamada Taliban militanlarının Nuristan vilayetinde Amerikan askeri üssüne saldırdıklarını ve saldırı neticesinde 20 Amerikalı askeri öldürdüklerini ve 3 Taliban militanının yaralandığını bildirdi. Sözcüye göre, saldırı sonrasında Amerikan uçaklarının üs yakınındaki Vanet kasabasına yaptıkları bombalamada kadın ve çocuklar dâhil 40 Afganlı hayatını kaybetti.

    Dün akşam, Amerikan kaynakları da Taliban saldırısını doğrulamış  askeri kayıplarını 9 kişi olarak bildirmişlerdi. Her iki durumda da, bu kayıp, Amerikalıların bir günde verdikleri en ağır zayiat olarak kayıtlara geçti.



  • İran’ı Türkiye’den vuracaklar

    İran’ı Türkiye’den vuracaklar


    İsrail’in savaş planında Türk hava sahası da var.

     

    The Sunday Times gazetesinin iddiasına göre İsrail’in savaş planında İran’ı vurmak için Türk hava sahasını kullanmak da var.

    İsrail-ABD ve İran arasında son haftalarda her geçen gün alevlenen nükleer gerilim dün doruk noktasına ulaştı. The Sunday Times gazetesi, Pentagon’dan üst düzey bir kaynağa dayanarak verdiği haberde ABD Başkanı George Bush’un İran’ı vurmak için işaret bekleyen İsrail’e “sarı ışık” yaktığını yazdı.

    ABD’li yetkili bu gelişmeyi, “Başkan Bush, İsrail yönetimine tüm hazırlıklarınızı yapın ve tamamlayınca bana bildirin mesajını gönderdi” şeklinde tarif etti. Buna göre, İsrail yönetimine operasyon sırasında bölgedeki 32 Amerikan üssünden herhangi birini kullanamayacakları ve Amerikan güçlerinin askeri anlamda kendilerine yardım edemeyeceği de aktarıldı.

    En zor operasyon

    Times’a göre Pentagon’daki birçok generalin ve Bush yönetimindeki önemli isimlerin itirazlarına rağmen Bush görev süresi dolmadan, İsrail’in İran’ın nükleer tesislerini vurma planına onay vermeyi planlıyor. Ancak bu kağıt üzerinde durduğu kadar kolay görünmüyor.

    ABD’deki en şahin kanatta yer alan yetkililere göre bile, “İsrail, 60 yıllık tarihinin en zor operasyonuyla” karşı karşıya kalacak. Saldırının başarılı olabilmesi için operasyonun İran’ın nükleer programını en az 5 yıl geriye götürecek zararı vermesi gerekiyor.

    3 büyükhedef İran’ın uranyumu gaza çevirdiği İsfahan nükleer tesisi, gazın sentifüjlerde uranyum zenginleştirmek için kullanıldığı Natanz nükleer tesisi ve plütonyum üretiminin yapıldığı Arak santrali olacak.

  • Avrupa Parlamenterler Meclisi cifte vatandasligi istedi

    Avrupa Parlamenterler Meclisi cifte vatandasligi istedi

     

    Berlin, 14.07.2008

     

     

     

     

    Avrupa Parlamenterler Meclisi

    çifte vatandaşlığı istedi !

    Bu defa demokrasi ve insan hakları bakımından Almanya ve diğer Batı Avrupa ülkeleri hesap verecekler!

    Bir yılı aşkın bir hazırlık ve tartışma sürecinden sonra 25 Haziran 2008 tarihli oturumda, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi büyük bir çoğunlukla üye ülkelerin göçmenlere çifte vatandaşlık ve seçim hakkı vermesini kararlaştırdı.

     

    CDU/CSU Almanya milletvekillerinin karşı girişimlerle engellemeye çalıştıkları karar metni ezici çoğunlukla kabul edildi.

     

    Parlamentonun “Siyasi Komisyonunda“ “Avrupa’da demokrasinin konumu,  çokkültürlülük ve göçün Avrupa demokrasilerine getirdiği büyük sorumluluk“ konulu rapor hazırlandı. Aynı anda “Göç ve Siyasi Mülteci Komisyonunda“, “Avrupa’da demokrasinin durumu ve Göçmenlerin politik katılımının sağlanmasını gerektiren önlemler“ konulu raporu hazırlandı.

     

    Raporlar ilgili komisyonlarda 23-24 Haziran 2008 tarihli Avrupa Konseyi oturumlarında tartışıldı.

     

    24 Haziran’da Dünya’nın birçok ülkesinden gelen 150 kadar sivil toplum kuruluş temsilcileriyle bu iki komisyon raporu görüşüldü ve onların görüş ve önerileri alındı.

     

    Bu önerilerle birlikte komisyonların iki raporu hakkındaki karar metinleri komisyonlarda onaylandı ve kabul edildi.

     

    25 Haziran günü komisyonlarda benimsenen karar metinleri Avrupa Parlamenterler Meclisi’nde 37 konuşmacının söz aldığı oturumda tartışıldı.

     

     

     

    Göç ve Mülteci Komisyonu üyesi olarak ben bu raporları yorumlama ve değerlendirme görevini üstlendiğimden, raporların oluşum sürecinde özellikle “çifte vatandaşlığa“ önemle vurgu yapılmasında belirleyici katkılarda bulundum.

    Gerek komisyonda gerek sivil toplum örgütleriyle yapılan konferansda ve de parlamentoda yaptığım konuşmalarda önemle bu konunun demokrasi, eşit haklar, siyasi katılım ve uyum için vazgeçilmez önemini vurguladım.

    Özellikle CDU/CSU’lu politikacılardan gelen dilekçelerle, karar metninden çifte vatandaşlık ve seçim hakkının çıkartılmasına karşı her defasında söz alarak konuştum. Oylamalarda CDU/CSU tarafından verilen dilekçeler ezici çoğunlukla reddedildi.

    Çünkü “Avrupa’da demokrasinin durumu ve göçmlerin siyasi katılım olanakları“ raporu İngiltere’den muhafazakar partili Bay Greenway tarafından hazırlanmıştı ve böylece sağ partilerin oyları bölünmüştü. Raporların tümüne ilişkin yapılan oylamada 72 parlamenterden 62si rapora “Evet“ oyu verirken, 7si ”Hayır“ oyu verdi ve 3 parlamenter çekimser kaldı. Böylece rapor ezici bir çoğunlukla kabul edildi.

    Bilindiği gibi ben 25 yıldır ısrarla çifte vatandaşlığın Avrupa’da göçmenlere verilmesini savunmaktayım. Bu konuda yüzlerce konuşmam, birçok yazım ve  basın açıklamam oldu. Aynı zamanda bir dizi siyasi girişimde bulundum.

    30 yıllık SPD üyeliğimden ayrılmamın en önemli nedeni, bu konuda verilen sözlerin tutulmaması, hatta Türklerin “dolaylı yoldan“ bile olsa çifte vatandaş olma haklarının yok edilmesi oldu.

    Bilindiği gibi Avrupa Parlamenterler Meclisi’nin ana görevi öncelikle 47 üye ülkedeki demokrasi, insan ve azınlık hakları durumunu ve ihlallerini mercek altına almaktır. Var olan noksanların giderilmesi için gerektiğinde uyarı, denetleme, üyelikten atılmaya kadar varabilecek baskılarla Avrupa Konseyi üye ülkelere yaptırım uygular.

    Ne var ki, bu denetleme ve yaptırımlar bu güne değin Batı Avrupa ülkelerine uygulanmamıştır. İlk defa Batı Avrupa ülkelerinde var olan demokrasi ve insan hakları noksanları böylece gündeme gelmektedir.

    Bu bağlamda komisyonlarda ve parlamentoda yaptığım konuşmalarda milyonlarca göçmenin Almanya’da ve diğer Batı Avrupa ülkelerinde siyasi katılımdan yoksun bırakılmalarının demokratik hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmadığını ve bunun büyük bir insan hakları ihlali olduğunu vurguladım.

    Eşit hakların sağlanması için vatandaşlığa geçmenin özündeki engellerin kalkması gerektiğini, en büyük engelin ise çifte vatandaşlığın Almanya’daki gibi verilmemesi olduğunu önemle belirterek, bu hakkın tanınmasını istedim.

    Avrupa Parlamenterler Meclisi Konseyi’nin göçmenlerin siyasi katılımı için üye ülkelerden yaşama geçirilmesini istediği çifte vatandaşlık ve seçme – seçilme hakkı, büyük önem taşımaktadır.

    Bu kararın, önemli bir baskı aracı olarak Almanya ve diğer göçmenlerin yaşadığı Batı Avrupa ülkelerine taşınması, ısrarla üstüne gidilmesi ve istenmesi gerekiyor.

    Batı Avrupa ülkeleri sürekli olarak diğer ülkelerdeki demokrasi, insan ve azınlık hakları noksanlıklarına dikkati çekerken, kendi ülkelerindeki benzer noksanlar özenle görmemezlikten gelinmiştir.

    Bu kararla ilk defa bir Batı Avrupa ülkesinden hesap sorulabilecek, demokrasi ve insan hakları noksanlarının giderilmesi istenebilecektir.

    Federal Almanya siyasi parti temsilcileri ve hükümet yetkililerinin, Avrupa Konseyi’nin bu kararını ne zaman yaşama geçireceklerinin, özellikle medya tarafından izlenmesi, bu sorunun üzerine gidilmesi ve konunun sürekli işlenmesi gerekmektedir.

    Medyayı ve sivil toplum kuruluşlarını ve tüm siyasi partilerdeki arkadaşlarımı ısrarla ve kararlılıkla bu konuda baskı yapmaya çağırıyorum.

     

     

    Hakkı Keskin

  • Yesillerden Cifte Pasaport Kampanyası

    Yesillerden Cifte Pasaport Kampanyası

     

    Hürriyet.de
     

    Mehmet UZUN / HANNOVER | 13.07.2008 21:37:35
    Yeşiller’den çifte pasaport kampanyası

     

    Aşağı Saksonya Eyalet Milletvekili Filiz Polat, başta Türkler olmak üzere göçmenlerin çifte vatandaş olabilmeleri için kampanya başlatacaklarını söyledi. Polat, “Gençler 18 yaşında tercih yapmak zorunda kalıyorlar. Bu onların psikolojisini bozuyor” dedi.  

        

    ALMANYA’da Aşağı Saksonya Eyalet Parlamentosu’nun en genç milletvekillerinden birisi olan Filiz Polat, çifte vatandaşlık için kampanya başlatacaklarını söyledi. Yeşiller Partili Eyalet Milletvekili ve meclisin uyum komisyonu üyesi Polat, parti olarak çifte vatandaşlıktan yana olduklarını, bunun için çeşitli kampanyalar başlatarak konuyu gündeme taşıyacaklarını söyledi.

    Başta Türkler olmak üzere tüm göçmen ve Almanlar’dan destek beklediklerini anlatan Polat, ‘Zamanında CDU’nun baskısıyla yanlış bir karar alınmış. Bu yanlışı sürdürmeye gerek yok. İnsanlar vatandaşlıklarını kaybetmeden Alman vatandaşlığını almalı. Böylelikle uyum daha kolay olacaktır. Bu burada yıllardır yaşayan insanların hakkıdır’ dedi.

    Psikolojiyi bozuyor

    Türk gençlerinin belli bir yaşa geldikten sonra Almanya veya Türkiye vatandaşlığı yönünde bir tercih yapmak zorunda olduğunu bununda gençlerin ruhsal sağlığını olumsuz etkilediğini anlatan Polat, ‘Bir genç 18 yaşında ‘ben Alman kimliğimi almalıyım, yoksa Türk kimliğimi almalıyım’ seçimi yapmak zorunda kalmamalı. Gençlerin bu ikilem içinde kalmaları onların ruhsal sağlığını bozuyor. Burada doğan, büyüyen ve yaşayan göçmenlere çifte vatandaşlık hakkı verilmeli. Bir ç.ok ülkede bu uygulama çok sağlıklı olarak yürüyor’ diye konuştu.

    Göçmenler yerel seçimlere katılmalı

    Almanya’da yaşayan Türkler ile birlikte diğer göçmenlerin ülkeye vergi ödediğini, aile olarak kök saldıklarını ve uyum sağladıklarına değinen Yeşiller Partili Eyalet Milletvekili Filiz Polat, ‘Eğer 40 yıldır bu insanlar buraya vergi ödüyor ve burası için yaşıyorsa bu insanların seçme ve seçilme hakkı vardır. Bunu yapmanın en kolay yolu da çifte vatandaşlıktır. Bu Almanya aleyhine olacaktır. Biz parti olarak  bu yönde çalışmalar yapacağız. Ancak dernek, kurum ve kuruluşlarında bize destek vermesi gerekiyor. Birlikten güç doğar’ dedi. 

     

  • HRİSTİYAN SOSYAL BİRLİK PARTİSİ BAŞKANI HUBER Vatandaslik testini savundu

    HRİSTİYAN SOSYAL BİRLİK PARTİSİ BAŞKANI HUBER Vatandaslik testini savundu

    BERLİN (A.A) – 13.07.2008 – Hristiyan Sosyal Birlik Partisi (CSU) Başkanı Erwin Huber, Alman vatandaşlığına geçmek isteyenler için 1 Eylül’den itibaren uygulanacak vatandaşlık testini savundu.

    Huber, ”Welt am Sonntag” gazetesine verdiği röportajda, ”Türk toplumunun vatandaşlık testine karşı protestosunu anlıyor musunuz?” sorusu üzerine, bunu anlamadığını, bir kişinin ülkenin vatandaşı olmak istemesi durumunda buna inanması gerektiğini belirterek, ”Bu kolayca giyip ve tekrar çıkaracağım bir gömlek değil. Ülkenin tarihini, kültürünü ve siyasi bağlantılarını bilmek zorundayım” dedi.

    Kendisinin de sınavın siyasi bölümünü okuduğunu ve CSU hakkında soruların yer almasını doğru bulduğunu ifade eden Huber, Alman olmak isteyenlerin CSU’yu bilmesi gerektiğini belirtti.

    Huber, Münih kentinde emekli bir Almanı döven ve mahkeme tarafından ağır cezalar verilen metro saldırganları hakkında da, ”Almanya’da şiddet yanlısı olan ve misafirlik hakkını kötüye kullananlara katlanmak istemediklerini, sınır dışı edilmeleri yasal olarak mümkünse bunu uygulayacaklarını” kaydetti.

    ”Der Spiegel” dergisinde yer alan haberde de, yabancı suçluların daha kolay sınır dışı edilmeleri konusunda Almanya İçişleri Bakanlığı ve eyaletlerin içişleri bakanlıkları arasında görüşmelerin yapıldığı, bu konuda Federal İçişleri Bakanlığının eyaletlerden raporlar istediği belirtildi.

    Haberde, birçok eyaletin, yabancı suçluların sınır dışı edilmelerinin engellendiğinden ve pratik uygulamalardaki zorluklardan yakındıkları, suçluların sınır dışı edilmesi söz konusu olduğu durumda bile bunun, ”daha yüksek bir hukuktan” veya AHİM’nin hükümlerinden dolayı başarısızlıkla sonuçlandığı ifade edildi.

    (ERB-HA-ŞP)

    13.07.2008 14:59:56

  • DEVLET BAKANI YAZICIOĞLU, SINIR KAPILARINDA İNCELEME GEZİSİ İÇİN HEYET GÖREVLENDİRDİ

    DEVLET BAKANI YAZICIOĞLU, SINIR KAPILARINDA İNCELEME GEZİSİ İÇİN HEYET GÖREVLENDİRDİ

    DEVLET BAKANI YAZICIOĞLU, SINIR KAPILARINDA İNCELEME GEZİSİ İÇİN HEYET GÖREVLENDİRDİ

    Devlet Bakanı Prof. Dr. Mustafa Said Yazıcıoğlu, Yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın tatillerini geçirmek üzere yurda girişlerinin artması nedeniyle Edirne il sınırları içinde bulunan Kapıkule, Hamzabeyli, İpsala ve Pazarkule kara sınır kapılarında incelemelerde bulunmak üzere bir heyet görevlendirdi.

    Yurtdışında Yaşayan Vatandaşlardan Sorumlu Devlet Bakanı Prof. Dr. Mustafa Said Yazıcıoğlu, yıllık izinlerini Türkiye’de geçiren ve özellikle yaz aylarında ülkemize seyahat eden gurbetçilerimizin sınır kapılarında karşı karşıya kaldıkları sorunları yerinde tespit etmek, sınır kapılarındaki uygulamaları incelemek üzere Bakan Danışmanları Kemal Yurtnaç ve Ali Alaybeyoğlu, Gümrükler Genel Müdür Yardımcısı Halit Hanoğlu, Emniyet Genel Müdürlüğü Yabancılar Daire Başkan Yardımcısı ile Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkan Yardımcısı Metin Arslanbaş’tan oluşan bir heyeti bölgeye gönderdi.

    Kara sınır kapılarında 15-18 Temmuz tarihleri arasında bir dizi incelemelerde bulunacak olan heyet, ayrıca yetkililerden de bilgi alacak.

    Yurtdışından ülkemize gelen vatandaşlarla da yüz yüze görüşme imkanı bulacak heyet, vatandaşlarımızın ilettikleri istek ve şikayetleri ilgili kurumlara ileterek sorunların çözümü noktasında kurumlar nezdinde girişimlerde bulunacak.

  • Geleceğimiz belirsiz mi?

    Geleceğimiz belirsiz mi?

    Zamanın ardına saklı olanlarla, günün karmaşasının gösterdiği tek gerçek: Geleceğimiz belirsiz.

    Devletlerin refleksleri ; hızları oranında (fayda/zarar grafiklerinde) extrem dönümlerini belirler. Fayda ve zarar , izafi olanlardan daha çok reel değerlerlerle irtibatlandırılmalıdır. Yani; yaşanan günün,  kabul edilebilir aralıklarındaki  değerler  esas alınmalıdır. Osmanlı sonrası kurulan yeni devletin değerleri, mevcut hafızanın değişimini devrim ile değiştirebilmiştir.  Bu  sancılı bir geçiştir.  Sancılı geçişler, devleti yönetenlerin veya akil adamların alacakları risk oranında başarıyı veya başarısızlığı getirir. Yeni bir hafıza oluşacaksa , devletin bekası hakkında öngörülen risk, mutlaka öngörülebilir olmalı ve optimize edilmelidir.

    Günümüz Türkiyesinde geleceği şekillendirirken, mutlaka günün yükselen değerlerini esas alan dünya’nın medeni tarafındaki yönetim modelleri ve sistemleri tercih edilmelidir. Cumhuriyet mi ?/Demokrasi mi ?  gibi bir çelişki seçiminden ziyade cumhuriyet ve demokrasi mi ? Totaliterizm mi? gibi doğru/yanlış seçimli sorular sorulmalıdır.

    Cumhuriyet ve demokrasi tek cümlede asla aykırı durmazlar. Yönetim sistemlerindeki esas düşünce milletin refahı ve hürriyetleri ise bu cümlede çelişki aranamaz.

    Mevcut sistemler ne olursa olsun insan hak ve hürriyetlerini en yükseğe alan insan merkezli yönetim sistemleri modern dünyanın olmazsa olmazı kabul edilmiştir. Bu değerlerin dışında kalan rejimlerin ve izmlerin yaşama şansı kalmamıştır. Hürriyetin gücünü esaret zincirleri ile zaptetmek artık mümkün değildir. 

    Türkiyeyi yönetenler , yönetmeye talip olanlar, teorisyenler, akademisyenler, bürokratlar v.s. artık bu gereçeği kabul edip buna göre hazırlıklarını yapmalılardır.

    İnsan hak ve hürriyetleri , kişilerin ve devletlerin beklentileri ve menfaatleri uğruna feda edilemiyecek kadar kutsaldır. Devlet millet için varsa , emredici değil, hizmet edici sistem araçlarını kullanmalıdır. Milletin kendi dinamiğinde yer almayan , fakat empoze edilmeye çalışılan ayrımcı düşüncelerin sahipleri bu fantazilerinden artık vazgeçmeliler. Alevi-sünni, kürt-türk, laik-antilaik, açık-kapalı, doğulu-batılı v.s bu kavaramların hiçbiri toplumun dinamik düşüncelerinde çatışma sebebi olmazken , bir kısım zevatın durumdan vazife çıkarır gibi bunların sebep olmasını ve çatışma ortamının oluşması için çırpınması en hafifinden ihanettir.

    Geleceğimizin belirsizlikten  kurtulup , öngörülebilir ve planlanabilir bir yapıya kavuşabilmesi için gerek ve yeter şart asgari müştereklerimizde hareket edip, ayrılıklarımızı zenginliğimiz olarak kullanmaktır.

    Bir arada yaşamayı öğrenene kadar bir arada tartışmayı öğrenmeliyiz. Kimsenin gidecek başka vatanı yok. 

    “İdrakin yüceliğine eremiyorsanız, inkarın basitliğinden sakınınız.”

    İdrakin yüceliğine erişmiş olanlara saygılarımla.

    Nedim Emirhan Ertugay

  • Ağızdaki bakla  .. Oktay Eksi

    Ağızdaki bakla .. Oktay Eksi

    Ömer Faruk GÜRZ
     
     
     
     
     http://www.yenicaggazetesi.com.tr/haberdetay.php?hit=8201
     
      

    13 Temmuz 2008
     

    Oktay EKŞİ

     [email protected]

    Ağızdaki bakla

    PEK az sayıdaki şahsi dostlarımız bir yana bırakılırsa bizim “Paşa”larla ilişkimiz olmaz. O nedenle eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ü de herkes kadar biliriz.

    Bu kısaca, Hilmi Özkök seviyeli, tutarlı ve hukuka saygılı bir komutandır anlamına gelir.

    Onlara, “beşeri kavgaların üstüne çıkmış bir olgun adam” olduğu izlenimini de ekleyebilirsiniz.

    Daha doğrusu son birkaç güne kadar öyle düşünüyorduk.

    Oysa şimdi hem “kavgaya girmek istemeyen” hem de “kavgadan uzak durmayı içine sindiremeyen” bir Hilmi Paşa’mız var.

    O yüzden gazete sütunlarında sık sık görünüyor. Temkinli konuştuğunu, tutarlı kalmaya çalıştığını sanıyor ama olmuyor. Kendi resmini kendisi bozuyor.

    Örnek verelim:

    Dünkü Milliyet’te okuduk. Sayın Özkök, Fikret Bila‘nın sorularını yanıtlamış.

    Bila, Özkök’e önce, “Size karşı 2004 yılında bir suikast düzenlendiğine ilişkin haberler hakkında ne diyorsunuz?” diye sormuş.

    Hilmi Özkök, ne “Evet, öyle bir şey oldu” diyor ne de “Bu iddianın yalan olduğunu” söylüyor. Söylediği şu:

    “Benim konumumdaki kişilere karşı böyle girişimler olabilir. Güvenlikten sorumlu arkadaşlar önlemlerini alırlar. Çoğunlukla komutana söylemezler bile. Tedirginlik yaratmamak için. O tarihlerde benim güzergáhım zaman zaman bir önlem olarak değiştirilirdi.”

    Bu yanıttan siz “Evet öyle bir şeyler yaşadık” anlamı çıkarmaz mısınız? Çıkartırsanız Paşa’nın bunu neden açık açık söylemediğini sorgulamaz mısınız?

    Bila’nın, “Şener Eruygur‘un Jandarma Genel Komutanı iken ‘darbe’ amaçlı toplantılar düzenlediğine ilişkin görüntü kayıtlarını, Genelkurmay’açağırdığı Eruygur’a izlettirip izlettirmediğine” ilişkin sorusuna da şu yanıtı vermiş:

    “Yargıya intikal etmiş konularda bir şey söylemem doğru olmaz. (…) Şu kadarını söyleyeyim, Ben komutan arkadaşlarımın hiçbirini kayda alın diye emir vermedim. Kayda aldırmadım. Bu benim yapıma uygun bir davranış değildir.”

    Tamam ama bu yanıt, “Benim haberim olmadan kayıt yapılmıştı. Ben o kaydı kendisine gösterdim” anlamına gelmiyor mu?

    Gelelim son noktaya… Hilmi Paşa, Bila ile bir önceki söyleşisinde “darbe girişimleri” konusunda verdiği, “Ne vardır ne yoktur derim” şeklindeki yanıtın da aslında “var ama söyleyemem” anlamına geldiği yolundaki yorumlara şu yanıtı vermiş:

    “Bu sözlerimi eleştirenler neden böyle söylediğimi anlamıyorlar veya anlamak istemiyorlar. Ben hüküm veremem. Konu yargıda. Hükmü yargı verecek. (…)”

    İyi de… Kimse Hilmi Paşa‘dan “yargıç” olmasını istemiyor ki… İstenen, bildiği ve yaşadığı dönemle ilgili “tanıklık” yapması. Elbet tanıklar konuşacak ve yargı da karar verecek.

    Hilmi Paşa‘nın gerçekleri dilinin altında dolandırıp durmasının kimseye yararı olamaz. Çünkü gerçeğin kendisinden büyük güç yoktur ve o her zaman galip gelir.

  • Boğaziçi’nde dört yılın en vahim krizi Ermeni Konferansı’ydı

    Boğaziçi’nde dört yılın en vahim krizi Ermeni Konferansı’ydı

    Boğaziçi’nde kadın yöneticilerle ilgili

    tereddütleri kaldırmaya muvaffak olamadım

    13 Temmuz 2008

    Boğaziçi Üniversitesi’nin rektörlük koltuğuna oturduğunda değişimin adayıydı. Bu bilinmesine rağmen, yine de hem üniversite içinde hem de dışında giyim tarzı, rahatlığı ve bakış açısıyla yadırgandı. Boğaziçi’nin ilk kadın rektörü Prof. Dr. Ayşe Soysal, bu görevde yalnızca dört yıl kalabildi. Bu sürede Ermeni Konferansı, türban gibi krizlerden rahatlıkla sıyrıldı.

    İkinci dönem için yapılan seçimde ikinci sırayı aldı. Prof. Dr. Kadri Özçaldıran 170 oy alırken, Soysal 146 oyda kaldı. Buna rağmen YÖK’ten ve üniversite içinden de “görevde kal” telkinleriyle karşılaştı. Ayşe Soysal, “Arkadaşlarımın verdiği oya ve en yüksek oyu alan adaya saygılıyım” diyerek buna karşı çıktı. Boğaziçi’nin ilk kadın rektörü, 2007-08 dönemi öğrencilerinin mezuniyet törenindeki duygusal konuşmasında da kızlara seslendi. “Lütfen beni o koridorda erkek rektör fotoğraflarıyla yalnız bırakmayın. Benden sonra rektörlük koltuğuna siz de oturun.” Prof. Dr. Soysal ile rektörlük koltuğunu bırakmadan önceki son günlerinde konuştuk.

    Dört yılın en vahim krizi Ermeni Konferansı’ydıBaşka bir ülkede, bir akademik toplantı dolayısıyla bir üniversite böyle muhasara altına alınmış mıdır, çok merak ediyorum. Rektörlüğe gelirken bir sürü zorluk çekeceğimi biliyordum. Ama bu tip bir şeyin başıma geleceğini bilmiyordum. Bu piyangodan çıktı. Tabii, tarih bölümündeki arkadaşlar bu Ermeni konferansı projesiyle bana geldiğinde, bizi nelerin beklediğini görüyorduk. Ama görmek başka, yaşamak başka. Çünkü, sabah mailinizi açıyorsunuz, sürü sepet deklarasyonlar, tehditler, öfke tezahürleri, telefonlar… Ben sakin ve tutarlı bir duruş sergilemeye çalıştım. Arkadaşlarıma “Bu gidişat normaldir, konferansı yapıyoruz” şeklinde moral verdim, onları sakinleştirdim. Ama, konferansı düzenleyen arkadaşlar çok daha duygusaldı. Travma kelimesini dahi kullanabilirim, o derece çarpıcıydı yaşananlar.

     

    Bunun bir temsil ve vicdan meselesi olduğunu düşünüyorum. Türkiye tarihini konuşamayan bir ülke olmakla itham ediliyor. Bir Türk vatandaşı olarak bu ithamın kalkmasını istiyorum. Tarihimizi cesaretle konuşabilmeliyiz. O nedenle burada konferansı yapmak isteyen arkadaşların durduğu temel noktayla vicdanen de barışıktım. Yoksa taşınır, kaldırılır dava değildi. Üniversite içinden birinin, bir akademik birimin düzenlediği konferansı eleştirmesinin Boğaziçi kültüründe pek yeri yok. Bu nedenle belki içeriden gelen eleştiriler en azından açık ortamlarda dile getirilmedi, ben duymadım. Ama, tabii insanları ürküten bir yönü vardı. O yıl hatırlıyorum, “Eyvah biz Ermeni Konferansı yapıyoruz. İyi öğrenciler artık bize gelemeyecek” kaygısı bile vardı. Bu paniklerin yersiz olduğunu, Boğaziçi’nin Ermeni Konferansı yapmanın ötesinde bir kurumsal kimliğe sahip olduğunu, o kimliğin devam ettiğini gördüm. Öğrenci problemi olmadığı gibi giriş puanları arttı. Arada sebep sonuç ilişkisi olmayabilir ama puanlar yükseldi.