Blog

  • MOSSAD Irak’ta bilim adamlarını yok ediyor…

    MOSSAD Irak’ta bilim adamlarını yok ediyor…

    ABD Dışişleri Bakanlığı’nın hazırladığı rapora göre İsrail istihbarat teşkilatı MOSSAD şuana kadar Irak’ta nükleer enerji konusunda uzman 350 bilim adamını ve 300 öğretim görevlisini öldürdü.

    ABD Dışişleri bakanlığı tarafından hazırlanarak başkan Bush’a sunulan rapora göre öldürülen üniversite öğretim görevlileri çeşitli branşlarda eğitim veriyorlardı. MOSSAD 2003 yılından beri Irak’ta karışıklık çıkarmakta kullanılacak Kürtlerden ve farklı başka gruplardan militanlara eğitimler veriyordu.

    Timeturk haber portalında yer alan habere göre; raporda Irak’ta bir süredir faaliyette bulunan İsrailli memurların ve subayların asıl görevinin nükleer enerji konusunda uzman olan bilim adamlarını ortadan kaldırmak olduğunu içeriyor. İsrailli subayların söz konusu bilim adamlarına yönelik faaliyetlerinin Iraklı bilim adamlarının Amerika’da nükleer çalışmalarını sürdürmeleri konusunda Amerika Tarafından bir türlü ikna edilememelerinden sonra başladığı da raporda yer alan bilgiler arasında. Amerika’da nükleer enerji sahasında çalışmaları hususunda ikna edilen birçok bilim adamınınsa daha sonra Amerika’da çalışmayı reddederek başka ülkeleri kaçtığı ifade ediliyor. 

    Rapor Irak’ta kalma konusunda ısrar edip ülkeyi terk etmeyen bilim adamlarının Amerikan ordusu tarafından sorgulamalara ve takibata tabi tutulduklarını hatta bazılarının bu yüzden işkence gördüklerini ileri sürüyor. Yine rapor İsrail’in bu bilim adamlarının ileride İsrail’in ulusal güvenliği için bir tehdit oluşturacağını düşündüğünü iddia ediyor.

    Ürdün’de çıkan el-hakika e-devliye gazetesi bu rapora işarete ederek İsrail’in bu bilim adamlardan ancak onları ortadan kaldırarak kurtulabileceğ i, bunun içinse Irak’ta İşgalin başlangıcından bu yana baş gösteren şiddet ortamının en uygun bir ortam olduğu sonucuna ulaştığını yazdı.

    Gazetenin haberine göre Pentagon’un İsrail istihbarat örgütlerinin verdiği raporlara sekiz ay önce muvafakatini bildirdikten sonra İsrailli komandolar bilim adamlarını öldürme görevini üstlendiler. Bilim adamlarını ortadan kaldırmada İsrailli komandolara Amerikalı bir özel güvenlik ekibi de yardımcı oldu. Habere göre Amerikan özel güvenlik ekibi öldürülecek bilim adamları hakkında şahsi bilgileri İsrailli güçlere bildiriyorlardı . Bu Amerikan İsrail ortak operasyonu sekiz ay sürdü ve bu süre içinde 350 nükleer enerji uzmanı bilim adamı ve 200 kadar da Üniversite öğretim görevlisi öldürüldü. Yine haber göre 1000 kadar ıraklı bilim adamı İsrail’in ve Amerika’nın hedef listesinde yer alıyor.

  • Atatürk olmasa bugün Hazreti Muhammed’in mezarı da olmayacaktı

    Atatürk olmasa bugün Hazreti Muhammed’in mezarı da olmayacaktı

    Can Ataklı    [email protected]

     

    09.08.2008

     

     

     

    Pazartesi akşamı Avrasya Televizyonu’nda Lale Şıvgın’ın sunduğu “Beyin Fırtınası” programına katılmıştım biliyorsunuz. Programın diğer konukları Nevzat Yalçıntaş ile Erol Manisalı idi.

    Nevzat Yalçıntaş program sırasında Atatürk’le ilgili küçük bir anekdota yer vererek “Suudiler 1926 yılında sınırları içinde tüm mezarlıkları yıkıyorlardı. Atatürk sıranın Hazreti Muhammed’in kabrine geldiğini öğrenince bir telgraf çekerek, ‘Eğer bir tek taşına bile dokunursanız ordumu aşağı gönderirim’ demişti. Bunun üzerine Suudiler Hazreti Muhammed’in kabrine dokunamamıştı. Ama bu telgraf yok edildi” dedi.

    Programın ana konusu kapatma davası olduğu için bu konu fazla uzun sürmedi. Programdan sonra Lale Şıvgın, yayının yapıldığı Doğatepe tesislerinde bizlere birer çorba ikram etti. Bundan yararlanarak Yalçıntaş’a “Hocam programda anlattığınız olayın ayrıntılarını söyleyebilir misiniz?” diye sordum.

    1981 yılında 12 Eylül askeri yönetimi Atatürk’ün 100. doğum yılı nedeniyle kapsamlı bir program hazırlamış. Prof. Yalçıntaş o dönemde İlim Kurulu’nun başına getirilmiş. Amaç Atatürk’le ilgili çeşitli kaynaklardan arşiv araştırması yapmak ve “bilinmeyen Atatürk’ü” ortaya çıkarmakmış.

    Yalçıntaş, “Dışişlerinde Münir Bey vardı. (Soyadını hatırlayamadı) İyi bir araştırmacı ve arşivciydi. Ona Dışişleri Bakanlığı arşivlerinin araştırılması görevi verilmişti” diyerek anlatmaya başladı.

    Sonra da sürdürdü: “Bir gün Münir Bey aradı. Çok ilginç bir belge bulduğunu, bunu getirip göstermesi gerektiğini söyledi. O sırada benim çalıştığım başbakanlık binası ile dışişleri binası aynı yerde. Hemen atlayıp geldi. Çok heyecanlıydı.”

    Prof. Yalçıntaş, Münir Bey’in gösterdiği belgeye baktığında çok şaşırdığını belirterek şöyle devam etti: “Belge bir telgraf metniydi. Henüz yeni kurulan Suudi devletinin kralına gönderilmişti. Telgrafta ‘Hazreti Muhammed’in mezarının yıkılacağını derin üzüntü içinde öğrendim. Bu kutsal emanete asla dokunamazsınız. Bir tek taşının bile zarar gördüğünü duyarsam orduyu aşağıya gönderirim’ anlamına gelen cümleler vardı.”

    Yalçıntaş, burada Hazreti Muhammed’in mezarı ile ilgili kısa bir detay anlattı. İngiliz işgali sırasında komutan olan Fahrettin Paşa’nın kabri terk etmemek için uzun süre direndiğini, aç kaldıklarını bu nedenle çekirge yiyerek beslendiklerini, sonunda İngilizler’in hiçbir şekilde dokunmamaları kaydıyla Hazreti Muhammed’in mezarını terk ettiklerini ancak kutsal emanetleri de yanlarına aldıklarını söyledi.

    Şimdi gelelim belgenin bulunmasından sonraki gelişmelere, çünkü vahim ve ilginç olan bu: Nevzat Yalçıntaş’ın anlattığına göre Münir Bey belgeyi önce bir üst amirine götürüyor. Belge oradan daha yukarı taşınıyor. Sonunda müsteşara oradan da Bakan İlter Türkmen’e geliyor. Tabii Evren Başkanlığı’ndaki Milli Güvenlik Konseyi’nin de haberi oluyor.

    Sorun şu: Bu belge ne yapılacak? Dönemin Atatürkçü komutanları ve onların emrindeki bürokrasi bu belgenin açıklanmasını istemiyor. Ancak belge de ortaya çıkmış bir kere. Sonunda o dönemde yazılan ve şimdi kitapçılarda tek nüshası bile kalmayan bir Atatürk kitabının içine, hiçbir anons yapılmadan konuyor.

    Kısacası konu adeta kapatılıyor, sadece o tuğla gibi kalın kitabı sonuna kadar okuyanların dikkatini çekecek biçimde “zevahiri kurtarmak” adına konuyor.

    Peki bu belge şimdi nerede? Kimin koruması altında? Bu da bilinmiyor. Bilinen tek şey, Atatürk’ün İslam aleminin peygamberi Hazreti Muhammed’in mezarının ortadan kaldırılmasını önlemesi herkesten saklanıyor.

    *****


    Hazreti Muhammed Mescidi Nebevi’de yatıyor

    Hazreti Muhammed 571 yılında doğdu 632 yılında vefat etti. Peygamberimiz Medine’de oturduğu evde toprağa verildi. Bu mezar bugün dünyanın en büyük camisi olan Mescidi Nebevi’nin içinde.

    Mescidi Nebevi, Hazreti Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göç etmesinden sonra ilk namaz kıldığı yer. Hazreti Muhammed, Medine’de oturduğu evin hemen yanına kentin ilk mescidini inşa ettirmişti. Bu mescit geçen yıllar içinde defalarca yenilendi. Bugün 600 bin kişinin aynı anda namaz kılabildiği Mescidi Nebevi’nin korumasını çok uzun yıllar Osmanlı askeri yapmıştı.

    Arabistan’da mezar adeti yoktur. Ölüler herhangi bir yerde toprağa verilir, üzerine belirleyici bir şey konmaz. Bu nedenle sadece Hazreti Muhammed’in mezar yeri ile ilgili bilgi vardır. O’nun dışındaki İslam büyüklerinin mezarlarının yeri bilinmez. Bir süre önce Hazreti Muhammed’in annesine ait olduğu ileri sürülen bir mezar ortaya çıkarılmıştı. Ancak Suudi yönetimi bu mezarı da ortadan kaldırmış ve yerine otopark yapmıştı.

    Atatürk’ün müdahalesi olmasa Suudiler, Mescidi Nebevi’nin hemen dibindeki Hazreti Muhammed’in mezarını da tamamen ortadan kaldıracaktı. Nitekim Hazreti Muhammed’le aynı yere defnedildikleri bilinen Sahabe’nin önde gelen isimlerinin mezar yerleri bugün dümdüzdür.

    *****


    Yaşar Nuri Öztürk: Ali Babacan araştırma izini vermedi

    Nevzat Yalçıntaş’la sohbetimiz sırasında “Bir gün Yaşar Nuri Öztürk Bey aradı. Benim bu anlattığımı duymuş, belgeye nasıl ulaşabileceğini sordu” dedi. Ben de “Belgeyi bulmuş mu?” diye sorunca “Onu bilemiyorum, ama galiba bir kitabına koymuş ben okuyamadım” dedi.

    Bunun üzerine önceki gün Yaşar Nuri Öztürk’ü aradım. Öztürk, Yalçıntaş’ın anlattıklarını doğrulayarak, “Ancak bunu henüz bir kitabıma koymadım. Araştırmayı aşağı yukarı tamamladım, Gazi Mustafa Kemal ve İslam isimli çok kapsamlı bir kitap hazırlıyorum, bunun bitmesi üç yılı alır. Konu bu kitapta yer alacak” dedi.

    Milletvekili olduğu sırada bu belgeye ulaşmak için çok çalıştığını söyleyen Öztürk, “Belge Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde. Milletvekili sıfatımla bu arşivlerde çalışmak için bakan Ali Babacan’a başvurdum, ama bana izin vermedi” diye konuştu.

    Öztürk’e “Peki hocam, böyle bir belgenin açıklanmasını neden istemiyorlar?” diye sordum. Öztürk’ün cevabı çok ilginç oldu.

    Şöyle dedi: “Atatürk’ü din ve İslam dışı göstermek isteyenler elbette bu belgeden rahatsız olacaklardır. Bu nedenle dini siyasete alet edenler emperyalistlerle iş birliği bile yapabiliyor. Dincilerle İslamı reddedenler bu noktada birleşebiliyor.”

  • Gürcistan-Rusya çatışması

    Gürcistan-Rusya çatışması

    BBC – 09 Ağustos, 2008 – TSİ 12:42

    Gürcistan Cumhurbaşkanı Mihail Saakaşvivili, ”Rusya ile savaş halinde olduklarını” açıkladı.

     

     

     

     

     

     

    Saakaşvili, televizyondan canlı yayınlanan Güvenlik Konseyi toplantısında yaptığı açıklamada, Rusya’nın ”Gürcistan topraklarını işgal girişimini uzun süreden beri planladığını” belirterek, ”İlan ediyorum. Rusya ile savaş halindeyiz” dedi.

    Saakaşvili her türlü diyalog formülüne açık olduğunu söylüyor

    Saakaşvili, Rusya’nın bugüne kadar sürekli kendilerini tahrik ettiğini belirterek, ”Sağımızdan vurdular suskun kaldık. Solumuzdan vurdular suskun kaldık. Artık yeter, buna son vermek lazım” ifadesini kullandı.

    Saakaşvili, içinde bulundukları durum ile ilgili halktan gizleyecek bir şeyleri olmadığını belirterek, Gürcistan’ın kaderinin belirlendiği bir dönemde birlik çağrısında bulundu.

    Saakaşvili ayrıca, “Bugün meclisten sıkıyönetim yasasını onaylamasını isteyeceğim” dedi.

    Rusya’dan yalanlama

    Rus ordusu ise, “Gürcistan’da sivil halkı bombaladığı” yönündeki açıklamaları yalanladı.

    Genelkurmay Başkanı Yardımcısı General Anatoli Nogovitsin, bu açıklamaları doğrulamadığını, sivil halka karşı savaşmadıklarını belirtti.

    Gürcistan televizyonu, Gürcistan’ın kuzeyindeki Gori kentinde düzenlenen bombardımanda birçok sivilin öldüğünü duyurmuştu.

    Rusya, Güney Osetya’daki çatışmalarda şimdiye kadar 12 askerlerinin öldüğünü açıkladı.

    Rusya Genelkurmay Başkanı Yardımcısı General Anatoly Nagovitsyn, “Çatışmalarda biz 12 asker kaybettik, 150 kadar yaralımız var” dedi.

    Nagovitsyn, Güney Osetya’ya Ivanovo, Pskov ve Moskova bölgelerinden takviye birlikler gönderdiklerini belirtti.

    Rus general, “Takviyenin amacı Rus barış gücü birliklerinin gücünü artırmak, BM’nin verdiği yetkiye uygun biçimde barışı tesis etmek için gerekli operasyonlara hazırlanmak ve bunları yapmaktır” dedi.

  • ERMENI LISTESI, YUSUF HALACOGLU’NUN GOREVDEN ALINMASINI NASIL ILAN ETTI

    ERMENI LISTESI, YUSUF HALACOGLU’NUN GOREVDEN ALINMASINI NASIL ILAN ETTI

    Yusuf Halaçoğlu’nun görevinden alınması 
    Khatchig Mouradian (Haçig Muradyan)Kaynak: gundemonline.ne
    Yer: Türkiye
    Tarih: 4.8.2008

    Watertown, Mass. (A.W.) – 23 Temmuz’da Resmi Gazete’de 21 Eylül 1993’ten beri Türk Tarih Kurumu’nun (TTK) başkanlığını yürüten Yusuf Halaçoğlu’nun görevinden alındığı duyuruldu.

    Halaçoğlu, İsviçre’de Ermeni Soykırımı’nı inkarı ve bu ülkede hakkında soruşturma açılması, Taner Akçam, David Gaunt ve Ara Sarafian gibi soykırım araştırmacılarıyla tartışmaları ve en son olarak da burada Watertown’da arşivlerini (Türk medyasında daha çok ‘Boston arşivi’ diye biliniyor) açması için ARF’ye 20 milyon dolar teklif etmesiyle -en azından Türkiye’de- kamuoyunu epey uğraştıran bir dizi olayla ünlenmişti.

    Yıllardır, ilerici Türk akademisyenleri Ankara’yı Halaçoğlu’nu görevden almaya çağırıyorlardı. 23 Temmuz’da yazılmamak kaydıyla yaptığım söyleşilerde, bu akademisyenlerin bazıları karardan çok mutlu olduklarını söylemişlerdi.

    Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan bir habere göre, -TTK’de pek çok kişinin Yusuf Hoca dediği- Halaçoğlu, Bodrum’da tatilde olduğunu ve gelişmelerin kendisinin ön bilgisi dışında cereyan ettiğini söylemişti. Halaçoğlu şöyle devam etmişti: ‘Bu her zaman için olabilecek bir konu. Şeyhülislamlardan biri; ‘Biz elimize ayakkabımızı almış insanlarız, her zaman için bulunduğumuz yerden başka yere gidebiliriz’ diyor. Biz aynı düşüncedeyiz. Bugün devletin şu görevini yaparsınız, yarın bilim adamı olarak görevinize devam edersiniz, normaldir bunlar, normal karşılıyorum’ dedi.

    Görüştüğüm Türk yorumcular ve siyasi analistler genelde Halaçoğlu’nun görev süresinin sona erdiğini, çünkü iktidardaki AKP’nin TTK’nin başına kendisine yakın bir ismi atamak istediğini kabul ediyorlardı. Halaçoğlu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 71 sandalyeye sahip olan aşırı milliyetçi MHP’ye çok yakındı. Aynı kaynaklara göre, Halaçoğlu’nun Türkiye’de ‘Derin Devlet’ olarak bilinen oluşumla bağları da onun yıllık sözleşmesinin uzatılmaması kararında rol oynamış olabilir.

    AKP’nin Halaçoğlu’nun Ermeni Soykırımı ve Kürt sorununda takınmış olduğu aşırı radikal ve çatışmacı yoldan olmaması da ihtimal dahilindedir. Ne var ki, bunun Ermeni sorunuyla ilgili bir politika değişikliğine -şu an için Türkiye ve Ermenistan arasında genelde olumlu atmosfere- işaret edip etmediği belli değildir. Pek çok kişi AKP’nin Halaçoğlu’nun soykırım konusundaki çatışmacı yaklaşımından muhtemelen memnun kalmadığını, ancak partinin Ermeni sorununda ne ordu ne bürokrasi ile yüzleşmeye hazır olduğunu düşünüyor.

    Kendisini tanıyan kişilerin ‘muhafazakar’, ‘İslamcı’ ve ‘milliyetçi’ olduğunu söyledikleri, çalışkan bir akademisyen olan Dr. Ali Birinci, Halaçoğlu’nun yerini alacak. Konuştuğum yorumcu ve araştırmacıların çoğu, çok büyük ihtimalle Birinci’nin TTK’yi -en azından Ermeni sorunuyla ilgili olarak- yepyeni bir yola sokmayacağını söylemekle birlikte, yeni başkanın en azından Halaçoğlu’nun sansasyon yaratan taktiklerine başvurmayacağı bekleniyor. Birinci’nin çalışmalarını yakından tanıyanlar, onun Türkiye’deki ‘yerleşik’ tarih bilgisine kimi zaman meydan okuyan ciddi bir araştırmacı olduğunu düşünüyorlar. Her ne kadar Birinci’nin Ermeni Soykırımı’yla ilgili yayınları yoksa da Türk asıllı bir akademisyen onun eğitim ve deneyimini soykırım konusunda kemikleşmiş inkarcı söyleme adım adım meydan okumak için kullanabileceğine dair ‘küçük bir umut ışığı’ gördüğünü ifade etti.

    Peki Halaçoğlu ne olacak? Gazi Üniversitesi’ndeki kadrosunu geri alacak ve muhtemelen kendi deyimiyle ‘sözde Ermeni Soykırımı’yla ilgili yapıtlarını yayınlamaya devam edecek. Son zamanlarda, kendi pozisyonunun ne kadar savunulmaz olduğunun farkına vardıktan sonra, Halaçoğlu’nun daha güvenilir araştırmalar yayınlamak için çalışmaya ve bir akademisyenin soykırımı tanıyan araştırmacılarla ‘yapıcı işbirliği’ dediği girişimlere başladığına inanan bir kaç -sadece bir kaç- akademisyen var. Ne var ki, Gaunt ve Sarafian’ın deneyimleri ışığında, bunu pek mümkün görülmediği söylenebilir. Elbette gerçekten de yeni bir başlangıç yapma arzusundaysa, hiçbir zaman çok geç sayılmaz. Her iki durumda da Türk -ve daha az ölçülerde, Ermeni- medyasını yıllardır meşgul eden Yusuf Hoca’nın söyleyeceklerini işitmeye devam edeceğiz gibi görünüyor.

    KHATCHİG MOURADİAN (HAÇİG MURADYAN)

  • HALACOGLU ILE SOYLESI: Yurtdışında Ermeni içeride liberal mutlu

    HALACOGLU ILE SOYLESI: Yurtdışında Ermeni içeride liberal mutlu

    Akşam
     8.8.2008

    Görevden alındığını AKŞAM muhabirinden öğrenen Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu,`Bu operasyonu yapanlar ileride ortaya çıkar. Hükümetin bir tek yetkilisini beni aramadı` dedi

    Türk Tarih Kurumu Başkanı olarak 15 yıl hizmet verdikten sonra resmi yetkililer tarafından bilgilendirilmeden görevden alınan Yusuf Halacoğlu, `operasyon` olarak nitelediği süreci ve yaşadıklarını şöyle anlattı:

    İlk sivil gün nasıl geçti?

    Sırtımdan ağır bir yük kalktı. Yanlış anlaşılmasın, tarihi araştırmaları asla böyle görmüyorum. Ama TTK`nın sorumluluğu çok farklı. Orada söyleyeceğiniz her kelime sorumluluk gerektiriyor. Her gün 200 imzadan kurtuldum. Aşiretler kitabıyla ilgili çalışmalarımı hızlandırdım. Bu ayın sonunda bitiyor. Yaklaşık 42 bin aşireti gösteriyor.

    Herkes kökenini rahatlıkla bulabilecek mi?

    İndeks olacak. Aşiretinizi veya lakabını biliyorsanız bulabilirsiniz.

    Kürtleri kızdıracak mısınız?

    Kürt aşiretlerinin isimleri de var. Ben kafamdan uydurmuyorum. Osmanlı`nın tapu tahrir belgelerindeki bilimsel sonuçları yazıyorum. Anadolu`nun yerleşim tarihiyle ilgili çok önemli bir veri tabanı ortaya koyacağız. Kaynaklarımızı dünya kabul ediyor. 1453-1700 arasındaki süreci inceliyor.

    GİZLİ GÖRÜŞMELERİ BİLİYORDUM

    Ermenistan`la yakınlaşma Halaçoğlu`nu görevden etti` iddiaları doğru mu sizce?

    Fazla etkisi olduğunu düşünmüyorum. Bu gizli görüşmelerden zaten haberim vardı. Herkes biliyor ki, Ermenistan`la diyaloğu en çok isteyen insan benim. 2005 yılında ilk teşebbüsü ben yaptım. Görevden alınmam farklı bir operasyon.

    Arkasında kim var?

    Daha sonra belli olur bu operasyonları kimin yaptığını. Daha sonra açıklığa kavuşur. Kim olduğunu tahmin ediyorum ama şimdi olmaz. Görevden alındığımı da sizden öğrendim zaten. Kimse beni aramadı haber vermedi. Vicdanım çok rahat. Kalsaydım belki devletin hoşuna gitmeyecek planlamalarım vardı. Kafkas, İran. Ortadoğu gibi masaların kurulmasını istiyordum. Kimseyi kızdırdığımı zannetmiyorum. Bugün hükümet budur, yarın diğeri olur. Türkiye`yi yöneten kimse ben bilgileri ona sunarım. İlk defa Bakanlar Kurulu`nda brifing verdiğimde Ermenistan sınırının açılması gündemdeydi. Sayın Başbakan`a, `Ben bilim adamıyım, görevimi yapıyorum. Ermenistan`la sınırın açılması şu an için mümkün değil.

    Bizi soykırımla yani en adi suçla suçlayan Ermenistan`dır. İyi niyetle, jestle devlet yönetilmez` dedim. O da bunu teşekkürle karşıladı ve her zaman destek verdi. Kendisine görevden alırsanız itirazım olmaz da dedim.

    Sevinenler oldu mu?

    Londra`dan aradılar. Ermeniler lokal kiralamış ve cumartesi günü eğlence tertip etmişler. Çok mutlular. Türkiye`deki liberal kesim memnuniyetini belirtiyor.

    Spor gibi etkinliklerin Ermenistan`la ilişkilerimizde yumuşamaya neden olacağına inanıyorum. Cumhurbaşkanı Gül`ün Dünya Kupası Elemeleri`nde yapılacak Türkiye-Ermenistan maçına gitmesi taviz değildir. İnsanlar birbirini tanımalı. Ermenistan`da Diaspora`nın etkisiyle büyüyen yeni nesil -teşbihte hata olmaz-Türkleri boynuzlu, kulaklı zannediyor. İşte bu yüzden diyalog gerekir.

    `Dönme olmak ayıp mı?`

    `Alevileri kötülemedim. Ermeniliği aşağılamıyorum. Yüzde 99`u Türkmen olan Alevileri Anadolu islamının temeli olarak görüyorum. Ermeni, Rum, Türk olmak bir şey ifade etmez. Çünkü yaratanın yarattığı insanlarız. 1.5 milyon Ermeni`yi sordular ben de sayılarıyla verdim. Dönme ayıp olan bir şey mi? Sokullu Mehmet Paşa`yı göklere çıkarırken Müslüman olan Ermenileri kötüleyebilir miyiz? İsim bile vermedim. Bunu benden sonra bir takım yerler araştırıp bulacaktır. Ben sadece listenin Amerikan arşivlerinde olduğunu söylemekle yetindim.`

    Deniz GÜÇER/ANKARA

    2008-08-08 Akşam

  • Tazehurmatu’da Türkmenler Sokakta

    Tazehurmatu’da Türkmenler Sokakta

    Kürtlerin Kerkük’e yönelik haksız talepleri Türkmenleri sokaklara döktürdü.Kürtlerin Kerkük talebine bir tepkide Türkmen Tazehurmatu’dan geldi.

    Kürtlerin Kerkük’e yönelik haksız talepleri Türkmenleri sokaklara döktürdü.Kürtlerin Kerkük talebine bir tepkide Türkmen Tazehurmatu’dan geldi.
    Kürtlerin Kerkük’e yönelik haksız talepleri Türkmenleri sokaklara döktürdü.Kürtlerin Kerkük talebine bir tepkide Türkmen Tazehurmatu’dan geldi. Kerkük İl Meclisindeki Kürt grubun üyelerinin Kerkük’ün kuzeye bölgeye bağlanması yönündeki talebini protesto eden Türkmenler Kerkük sorununun çözümü için dini mercilerin müdahele etmesini istediler.

    Kerkük İl Meclisindeki Kürt grubun üyelerinin Kerkük’ün kuzeye bölgeye bağlanması yönündeki protesto eden Türkmenler Kerkük’ün siyasi geleceğine bütün grupların uzlaşmasıyla karar verileceğini söyleyerek, Kürt grupların Kerkük konusundaki tutumuna tepki gösterdi.Kerkük’e bağlı Türkmen Tazehurmatu ilçesinde yapılan protesto yürüyüşünde Kerkük’ün bir Irak şehri olduğu ve böyle kalacağına daire sloganlar atıldı.2 bine yakın Türkmen’in katıldığı protesto yürüyüşünde 22 Temmuz tarihinde Parlametonun onayladığı mahalli seçim yasası ve Kerkük’ü de ilgilendiren 24. maddeye destek verdiler.127 Milletvekilinin onayladığı bu maddenin Irak’ın milli çıkarlarına hizmet edecğini dile getiren Kalabalık Türkmenler, bunun Irak halkının iredesini yansıttığını söylediler.

    28 Temmuz tarihinde Kerkük’te yaşanan şiddet olaylarına da tepki gösteren protestocular, Türkmenlerin her zaman barış ve huzurdan yana olduğunu vurguladılar.Irak Türkmen Cephesi Başkanlığı ve Türkmen Kuruluşlarına yapılan çirkinsaldırılara da tepki gösteren protestocu Türkmenler, Kürt asayış güçleri tarafından suçsuz yere tutuklanan Türkmenlerin bir an önce serbest bırakılmalarını istediler.Ellerinde bulundurdukları pakertlerde hükümeti ve Necef’teki dini mercileri Kerkük sorununa müdahele etmeye çağıran Türkmenler, Kerkük’ün Türkmen özelliğine sahip bir Irak şehri olduğunu ve böyle kalmaya devam edeceğine yönelik sloganlar attılar.Çeşitli pankartların açıldığı gösteride, gruplar için geniş güvenlik önlemleri alındı.Gösteride Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Mun’un Irak temsilcisinin değişitirilmesini isteyen Türkmenler Setven De Mistura’nın tarafsızlığını yitirib Kerkük sorununa tek grubun gözülyle baktığını dile getirdiler.

    Tazehurmatu sokaklarını dolduran protestocular, Kerkük İl Meclisindeki Kürt grubu üyelerinin şehrin Kuzeydeki yerel Kürt yönetimine bağlanmasına talebine karşı çıkan çıkarak tutuklu Türkmenlerin bir an önce serbest bırakılmalarını istediler.

    Gösteride dini merci Ayetullah seyit Ali Sistani’yi Kerkük sorunu ve Türkmenlere karşı yapılan zulüm ve haksızlıklara mühadele etmesini isteyen Türkmenler, Başbakan Nuri Maliki’nin Başkanlığından hükümetten Kerkük’e askeri güç göndermesini istediler. Kerkük İl Meclisindeki Kürt grubu üyelerinin Kerkük’e yönelik haksız taleplerine tepki göstermek üzere daha önceden Kerkük’ün Havice ilçesi, Bağddat’ın bir çok bölgesin ve Tikrit kenditnde de protesto gösterileri düzenlenerek Kürtlerin son Kerkük talebine tepki gösterilmişti.

    Türkmeneli TV

  • Telafer’de patlama: 21 ölü

    Telafer’de patlama: 21 ölü

    IRAK’ın kuzeyindeki  Türkmen kenti Telafer’de bomba yüklü araçla düzenlenen saldırıda 21 kişi yaşamını yitirdi.

    IRAK’ın kuzeyindeki  Türkmen kenti Telafer’de bomba yüklü araçla düzenlenen saldırıda 21 kişi yaşamını yitirdi.

    Yetkililer, başkent Bağdat’ın 420 kilometre kuzeybatısındaki kentte bir pazar yerinde düzenlenen saldırıda 25 kişinin de yaralandığını belirtti. Kentte 16 Temmuz günü gerçekleştirilen bombalı araç saldırısında da 18 kişi ölmüştü.

    (DHA)

     

  • GÜLEN’İN  DERSHANELERİ

    GÜLEN’İN DERSHANELERİ

    [email protected]; on behalf of; By_Lotus _ [[email protected]]

    Fethullah Gülen cemaatine yakınlığıyla bilinen dershane ve yurtlarda kalan öğrencilerin anlattıkları, MEB’in denetim yetersizliğini ortaya çıkardı…

    Gülen yurdu

    ‘Din kampı gibi’

    Maltepe Dershaneleri’nden kazandığı bursla ÖSS’ye hazırlanmak için Tunceli’den Ankara’ya gelen Yağmur Sariataş adlı öğrencinin, Etlik’teki Hafsa Sultan Kız Yurdu’nda yaşadıkları, sivil toplum örgütlerini harekete geçirdi. Yağmur Sariataş adlı öğrenci, haftanın 6 günü ‘çay sohbetleri’ adıyla yapılan dini eğitimlere katılmak istemediği için yurttan atıldığını, rızasıyla yurttan ayrıldığına dair kendisine belge imzalattırılmak istendiğini söyledi.

    Yurtta dini toplantı dayatması

    Gülen cemaatine yakınlığıyla bilinen Maltepe Dershaneleri’nin yurdunda kalan Yağmur Sariataş isimli öğrenci ‘zorunlu dini eğitime’ katılmayı reddedince yurttan atıldı. Sivil toplum örgütleri olaya tepki gösterdi. Öğrenci Velileri Derneği Başkanı Önder, ‘Gülen okulları laik eğitimi ortadan kaldırma çalışmalarını sürdürmeye devam ediyor’ dedi.

    Fethullah Gülen cemaatine yakınlığıyla bilinen Maltepe Dershaneleri’nin, burslu okutmak için ailelerinin yanından aldığı maddi durumu yetersiz öğrencileri, kendi yerleştirdiği yurtlarda ‘zorunlu dini eğitime’ soktuğu belirtildi.

    Tunceli’den burslu olarak Ankara’ya getirilen Yağmur Sariataş adlı öğrenci, haftanın 6 günü ‘çay sohbetleri’ adıyla yapılan dini eğitimlere katılmak istemediği için yurttan atıldığını, rızasıyla yurttan ayrıldığına dair kendisine belge imzalattırılmak istendiğini söyledi. Sariataş, Milli Eğitim Bakanlığı’na (MEB) konuya ilişkin şikâyet dilekçesi verdi.

    Maltepe Dershaneleri’nden kazandığı bursla ÖSS’ye hazırlanmak için Tunceli’den Ankara’ya gelen Sariataş’ın, 4 ayı aşkın bir süre barındığı Etlik’teki Hafsa Sultan Kız Yurdu‘nda yaşadıkları, sivil toplum örgütlerini harekete geçirdi. Ankara Tuncelililer Derneği, Ankara Tunceli Eğitim ve Kültür Vakfı, Ankara 78’liler Derneği, DİSK Ankara Bölge Temsilciliği, Halkevleri, KESK Ankara Şubeler Platformu, Kızılırmak Yerel Dernekler Federasyonu, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Öğrenci Velileri Derneği (Öv-Der) ve Özel Öğretim Kursları Derneği (Öz-Der) temsilcileri ile Sariataş’ın katılımıyla, Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtı önünde dün bir basın açıklaması yapıldı.

    Katılımcılar adına konuşan Öv-Der Genel Başkanı Enver Önder , ‘Gülen okulları laik eğitimi ortadan kaldırma çalışmalarını sürdürmeye devam ediyor’ derken, MEB’in söz konusu okulları çok sıkı şekilde denetlemesi gerektiğini vurguladı. Sariataş’ın, yaşadıkları sonrası, kendileriyle bağlantıya geçtiğini söyleyen Önder, yurtta kalan öğrencilerin her gün dini eğitime tabi tutulduğunu, ‘Zaman gazetesi ile Genç Beyin ve Sızıntı dergileri’ haricinde hiçbir basın organını takip etmelerine izin verilmediğini kaydetti.

    Tunceli’de yapılanma arayışı

    Önder, ‘Örgütlerimizin yaptığı araştırmalar, Gülen başkanlığındaki Nur cemaatine bağlı olan Maltepe Dershaneleri ve değişik birçok ad altındaki dershanelerin ve yurtların, Türkiye’nin hemen hemen her ilinde, hatta nüfusu fazla ilçelerinde bulunduğunu, ancak Tunceli’de halkın kiralık ve satılık yer vermemesi nedeniyle örgütlenemediklerini gösterdi’ dedi.

    Buna karşın cemaatin, Tunceli’de ‘Munzur İlköğretim Koleji’ adı altında yapılandığını dile getiren Önder, 1998’den bu yana Tunceli’den burslu öğrenci toplanmaya çalışıldığını kaydetti. Önder, ‘Öğrencileri genellikle 15 kişilik gruplar halinde Ankara, İstanbul, İzmir, Kayseri vb. illere dağıttıkları, ancak bu grupları da illerde birer veya ikişer kişi halinde dershane ve yurtlara dağıtarak birbirinden kopardıkları, ayrı odalarda kalmalarını sağlayarak yalnızlaştırıp kendilerine bağlı kılmaya çalıştıkları görülmüştür’ vurgusunu yaptı. Önder, yurttan atılan Sariataş’a, ‘Biz muhafazakâr bir kurumuz. Çay toplantıları bizim için kuraldır, vazgeçilmezdir’ dendiğine dikkat çekti.

    Basın açıklamasından sonra Sariataş, yaşadıklarına ilişkin şikâyetlerini içeren bir dilekçeyi MEB Teftiş Kurulu Başkanlığı’na iletilmek üzere bakanlığa teslim etti.

    Dış dünyayla bağları kesiliyor

    Sariataş dilekçesinde, burslu okutulmak üzere Tunceli’den getirilen 15 öğrenciden biri olduğunu, kendisi ve bir arkadaşının Maltepe Dershanesi Kızılay Şubesi’ne bağlı Hafsa Sultan Kız Öğrenci Yurdu‘na yerleştirildiklerini belirtti.

    Sariataş, şunları kaydetti: ‘Yurtta öğrencilerin katılmasının zorunlu olduğu, ‘çay saatleri’ ismiyle cumartesi dışında her gün düzenli olarak 20.50 – 21.30 saatleri arasında toplantılar düzenlenmektedir. Bu toplantılarda hiçbir eğitimci kimliğine sahip olmayan ve dışarıdan getirilen tarikatçı insanlar tarafından dini eğitim çalışması ve şeriat propagandası yapılmaktadır. Biz 2 ay önce bu toplantılara katılmak istemediğimize dair yurt yönetimine dilekçe ile başvurduk. 15 gün sonra dilekçemizin sonucunu sorduğumuzda, işleme almadıklarını söylediler. O günden sonra bu toplantılara katılmadık. Bunun üzerine Yurt Müdürü Sedef Başoğlu ve idarecilerden Saadet isimli hoca bizi çağırarak ‘Ya bu toplantılara katılırsınız ya da sizi yurttan atarım’ diyerek tehdit etti. Bunun üzerine arkadaşım toplantılara katılmayı kabul etti. Ben ise laik eğitim sistemine aykırı bulduğum için bu toplantılara katılmayı reddettim. Bundan dolayı yurttan atıldım.’

    Yurttan ve dershaneden çıkışlarına izin verilmediğini, cep telefonuna el konularak dış dünyayla olan bağlantısının koparıldığını anlatan Sariataş, yurt ve dershane arasındaki ulaşımlarının ise servisle sağlandığını belirtti.

    Fethullah Gülen cemaatine yakınlığıyla bilinen eğitim kurumlarında öğrenim gören iki öğrenci yaşadıklarını anlattı. Öğrenciler, ‘çay saati’ adı altında kendilerine dini eğitim verildiğini, Gülen propagandası yapıldığını, öğrencilerin katlarda dolaşmasının sınırlandırıldığını, film izlerken el ele tutuşan kadın ve erkek sahneleri çıktığında görüntülerin kapatıldığını belirttiler. Kurumlarda Milli Eğitim müfettişlerinin geleceğinin önceden haber alındığına dikkat çeken öğrenciler, denetim öncesinde dini kitapların ve türbanların hemen ortadan kaldırıldığını dile getirdiler.

    Tunceli’den burslu gelerek Maltepe Dershanesi Kızılay Şubesi’nde ÖSS’ye hazırlanan ve Etlik’teki Hafsa Sultan Kız Yurdu’nda kalan Yağmur Sariataş(22), yurtta, haftanın 6 günü ‘çay sohbetleri’ adı altında dini içerikli toplantılar düzenlendiğini, bu toplantılara katılmak istememesi nedeniyle yurttan atıldığını, dershaneden de ayrıldığını söyledi.  Dış dünyayla bağlantılarının tamamen koparıldığını anlatan Yağmur Sariataş yalnızca pazartesi günleri 6 saat dışarı çıkma iznine sahip olduklarını belirtti ve ‘Dershaneye, yurda ait ücretsiz servisle gidip geliyorduk. Dershaneye de yurda da girdikten sonra dışarı çıkamıyorduk. Telefonlarımız girişte alınıyordu. Herhangi bir yayını takip etmemiz yasaktı. Ama Zaman gazetesi ve Genç Beyin dergisi sürekli geliyordu’ diye konuştu. Haftanın 6 günü saat 20.50 ile 21.30 arasında çay saati adıyla dini toplantılar yapıldığını, bunların ‘ablalar’ olarak tabir edilen ve dışardan gelen üniversite öğrencileri tarafından düzenlendiğini ifade eden Seriataş, haftanın bir günü de bizzat yurt müdürünün çay sohbetleri düzenlediğini kaydetti. Seriataş, 4 ay kaldığı yurtta 2 ay kadar katılmak zorunda kaldığı söz konusu toplantılara ilişkin şu bilgileri verdi:

    ‘Toplantılar 40 dakika. Tüm öğrencilerin katılımı zorunlu. Teyzemin kızı Ankara’da oturuyor ve çay saatleriyle ilgili yurt yönetimiyle görüşmeye geldi. Yapılan açıklama; ‘Biz muhafazakâr bir kurumuz, çay saatleri bizim için her şeyden önemlidir, vazgeçilmezdir. Bu çay saatlerinde yeri gelir oyun oynarız yeri gelir yazılar okuruz -ki bunlar hep Zaman, Genç Beyin ya da Fethullah Gülen kitapları olur-yeri gelir Kuran’dan bölümler okunur’ şeklinde olmuş. Çay saatleri için gelenlerin hepsi türbanlı. Toplantılarda, namaz nasıl kılınır gibi konular konuşuluyor, Kuran’dan bir bölüm seçilip üzerine yorum yapılıyor, cennet ve cehenneme ilişkin şeyler anlatılıyor, Fethullah Gülen kitaplarından seçilen paragraflar okunuyor.’

    ‘Erkek öğrenci kantine çıkamazdı’

    Seriataş, MEB’in denetimlerinde göz boyamaya dönük davranıldığının da altını çizerek, ‘MEB’den müfettiş geleceğini öğrendiler. Çay saatlerini düzenleyen belletmenler gelmedi, öğrencilerin Kuran’larını dolaplarına kilitlemesi, ortada bırakmaması istendi. Öğrenciler, türbanları kırışmasın diye perdelere asıyorlardı ama müfettiş teftişe gelecek diye onlar da kaldırtılmıştı ve yatakların üzerine MEB’in ‘Marşlarımız’ diye kitapları bırakılmıştı. İçinde ulusal marşlar bulunuyordu’ dedi.

    Seriataş, dershanede yalnızca 8 erkek öğrencinin bulunduğunu, onların 3. katta ders gördüğünü ve yukarıya çıkmalarının yasak olduğunu dile getirdi. Seriataş, ‘Erkek öğrencilerin kantine çıkması bile yasaktı. Sırf bu yüzden altta idarenin olduğu yerde kantin gibi bir yer oluşturuldu, ihtiyaçlarını oradan karşılıyorlardı’ dedi. Gelecek kaygısı nedeniyle ses çıkarmadan çay saatlerine katılmayı ve yurt yönetiminin söylediklerine uymayı kabul etmek zorunda kalan arkadaşları bulunduğunu söyleyen Seriataş, çay saatlerine katılmadığı için yurt müdürü tarafından uyarıldığını da ifade etti. Seriataş, ‘Atıldıktan sonra, kendi isteğimle yurttan ayrıldığıma dair dilekçe de imzalatmak istediler. Ama imzalamadım. Neden yurttan atıldığım konusunda hiçbir bildirim yapılmadı, gerekçe sunulmadı’ diye konuştu.

    Film izlerken sansür

    Aynı odada kalan arkadaşlardan bir ya da iki tanesinin diğerlerine namaz kılması için baskı uyguladığını da dile getiren Seriataş, dua ile başlayıp biten çay sohbetlerinde öğrencilere dini eğitime ilişkin ödevler verildiğini de anlattı. Megafondan ilahi dinlettirildiğini ama müzik dinlemenin ve televizyon izlemenin yasak olduğunu vurgulayan Seriataş, ‘Yalnızca cumartesi günleri film saatleri düzenleniyor. Öğrencilerin istediği filmler alınıyor ama diyelim ki bir bayanla bir erkek ele ele tutuştu… O sahne hemen kapatılıyordu ve geçtikten sonra filmi izlemeye devam ediyorduk. Kendi kendilerine sansür uyguluyorlardı’ dedi.

    Yalnızca pazartesi günleri 10.30 – 16.30 arasında dışarı çıkma iznine sahip olduklarını, ayda bir kez 3 gün olmak kaydıyla da eve gitmelerine izin verildiğini belirten Yağmur Seriataş, ‘Yurtta kalanların hepsi üniversiteye hazırlanan öğrenciler. Trabzon, Çankırı gibi birçok ilden gelenler vardı, hatta Ankara’da oturanlar da vardı. Yurt artı dershane için 7 bin YTL ödeyip geliyorlardı’ diye konuştu.

    ‘Bizi makineye dönüştürmek istediler’

    M.Y. (24) adlı erkek öğrenci ise 2000 – 2001 yılında İstanbul Bakırköy’deki FEM Dershanesi’nde burslu olarak okuduğunu ve Güngören’deki bir erkek yurduna yerleştirildiğini söyledi.

    Teftiş sırasında karma sınıf

    M.Y. devam ettiği dershanede ve kaldığı yurtta yaşadıklarına ilişkin şunları anlattı: ‘Çay saatlerine baskıyla sokmaya çalışıyorlardı ama direniyorduk. Kararlılığımızı gördükleri için müdahale etmiyorlardı. Bektaşilikten, Alevilikten söz ederek bizi etkilemeye çalışıyorlardı. O yurtlara, dini inancı olan ama ibadet etmeyen bir insan girse, yıl sonunda 5 vakit namazını kılan bir makineye dönüşerek çıkar. MEB müfettişleri teftişe geleceği zaman haber almışlardı. Bir hafta boyunca karma sınıflar oluşturuldu. Müfettişler de o sınıflarda oturup dersleri dinledi ve gitti. Ardından her şey eskisine döndü. Hocalar öğrencilerle derslerde dini sohbetler yapabiliyorlardı. Özellikle sol görüşlü yazar, aydın, gazeteciler hakkında oluşan çeşitli gündemlere dersin yarısını ayırıp, onları kötüler nitelikte konuşuyorlardı.’

    M.Y. Fethullah Gülen’in Tunceli’de örgütlenmek için uzun yıllardır çaba sarf ettiğini ancak bunu başaramayınca burslu öğrenci okutma yoluna gittiğini belirterek ‘İstekleri, Tuncelili gençleri asimile ederek zaman içinde oradaki kültürü ve inancı değiştirebilmek. Uzun vadeli ve stratejik düşünüyorlar, buna göre hareket ediyorlar’ dedi.

    ==========================================================

    Türk Genci, Devrimlerin ve Cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve Devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.
    Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır.
    Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek”
    Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.”
    İşte benim anladığım
    Türk Genci ve Türk Gençliği!

  • Erenköy Direnişi’nin 44. yıldönümü

    Erenköy Direnişi’nin 44. yıldönümü

    Lefkoşa – KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Erenköy Direnişi’nin Kıbrıslı Türklerin varlığını adada pekiştiren en önemli kıvılcım olduğunu belirterek, “Erenköy, Kıbrıs Türklerinin bu ülkedeki varlığı için yapabileceği her türlü dayanışmanın bir örneğidir” dedi.

    Kıbrıs Türk halkının varoluş mücadelesinde önemli bir yere sahip olan Erenköy Direnişi’nin 44. yıldönümü ve bu direnişte şehit düşenler, Erenköy’de düzenlenen törenle anıldı.

    Erenköy Şehitliğindeki törene, Cumhurbaşkanı Talat, Başbakan Ferdi Sabit Soyer, 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Türkiye’nin Lefkoşa Büyükelçisi Türkekul Kurttekin, Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Hayri Kıvrıkoğlu, diğer yetkililer, şehit yakınları ve vatandaşlar katıldı.

    Kıbrıs’ta 1963’te çıkan çatışmalarda yurt savunması için Erenköy’e çıkan üniversite öğrencileriyle bölge halkının verdiği direniş, Kıbrıs Türklerinin tarihinde destanlaşan olaylardan birini oluşturuyor.

    Erenköy’de yaşanan olaylarda, Rum-Yunan tarafının üstün güçleri karşında zor durumda kalan Erenköy mücahitlerine destek vermek ve Kıbrıs’ın bağımsızlığını korumak için Türkiye, garantörlük haklarından kaynaklanan sınırlı müdahale hakkını kullanarak, Türk uçaklarıyla 8 Ağustos 1964 tarihinde müdahalede bulunmak durumunda kalmıştı.

    Müdahale sırasında pilot Yüzbaşı Cengiz Topel’in kullandığı uçak Rum gemilerinden açılan ateş sonucunda düşürülmüş ve paraşütle atlayan Cengiz Topel şehit edilmişti.

    8 Ağustos 1964’te Türkiye’nin sınırlı müdahalesinden sonra Kıbrıs’ta yaşanan tarihi süreçte yeni bir dönem başlamıştı.

    Kaynak : Anadolu Ajansı

  • Evsiz Kuslara Bile Ev Yapan Millet!

    Evsiz Kuslara Bile Ev Yapan Millet!

    “Atli kulturun kilicli cocuklari” atalarimiz, derin bir doga sevgisi ile doluymus.

    Otaginin uzerine yuva yapan guvercinler icin cadirini birakip savasa giden, miraslarindan bir bolumunu sokaktaki hayvanlara birakan, sadaka niyetine kus azat edenler de onlar. Bugunku halimizse, gecmisimizle
    kiyaslanamaz…

    Insan olarak bundan 150 sene oncesine gore ne durumdayiz? Cevap cok aci: Maalesef bugun millet olarak atalarimizin cok gerisindeyiz. Cunkudoganin sade bir uyesi olmaktan cikip, yirtici birer canavara donustuk. Bu halimizle de atalarimizdan cok geriye dustuk. Bizim atalarimiz oyle bir doga sevgisi ile doluydu ki agacta, kusta, suda, kayalarda bile kutsallik gorur; onlari kutsar; onlarla bir arada yasamaktan derin mutluluk duyardi. Bu yuzden kuslar icin bile evler yaparlardi. “Serce saray, kus kosku, kus evi” gibi adlar verilen bu
    evler; ozenle ve kutsal bir hizmet yerine getiriliyormuscasina yapilirdi. Camilerde, mezar yapilarinda, kosklerde ozenle yapilmis; havalandirmasi bile dusunulmus bu minyatur yapilar bulunuyordu. Hayvanlara bakmak, ihtiyac sahibi olanin ihtiyacini gidermek, caresizlere el uzatmak Turk milletinin en asli ibadeti olarak one cikmisti.

    YILANA BILE DOKUNMA

    Sanat tarihcisi Malik Aksel bakin daha yakin zamanlara kadar atalarimizin yasadigi evleri nasil anlatiyor: “Eskiden hayvanlarla insanlar akrabalar gibi bir arada yasarlardi. Kediler davetsiz misafirlerdi. Kopekler hakkinda hadis oldugu icin eve sokulmazdi. Fakat sokakta bunlara ekmek dogranir, hatta adaklar dahi adanirdi. Yarasa, sansar, gelincik ise evin en kuytu koselerini doldururlardi. Temel yilanina dokunulmaz, goruldugu zaman “Sahmelek veya Sahmaran basi icin bana dokunma” denir. Iyi, kotu her turlu hayvanlara dostluk ve misafirperverlik gosterilir, ayri ayri konuklanirdi. Agaclarin tepelerinde, bacalarda, leylekler yer tutardi. Cati aralarinda kirlangiclar, bos tavanlarda orumcekler! Sayet orumcekler alinacak olursa ogleden evvel alinmalarina dikkat edilir, ogleden sonra baska yerlerde yuva yapabilsinler diye. Hele kus yuvalarina el degdirilmez, tedirgin edilmezdi. Yuva bozanin gunahi buyuktu. Leylek ugurludur. Sicak memleketlerden geldigi icin kendisine hacilik kondurulmustur. Kumru ve guvercinler kafeste beslenemezler yahut bunlari kafeste beslemek gunah sayilirdi. Fakat kanarya, saka, ispinoz, flurya, iskete gibi otucu kuslar boyle degil. Papagan, dudu kusu, muhabbet kusu ise kibar ev ve konaklarin kuslariydi.”

    YABANCILAR OVGUYLE ANLATIYOR

    Atalarimizin hayvanlara karsi gosterdigi sevgi ve ilgiyi Avrupali gezginler hayret ve hayranlikla anlatmislardir. Iste onlardan bir demet:

    Once 1555’te Istanbul’a gelen Avusturya Elcisi Ogier Ghiselin de Busbecg’in mektubundan bir bolum: “Bizim mahallenin civarinda bir yerde gur yaprakli dallarini etrafa yaymis buyuk bir cinar agaci var. Bazen, kuscular, yanlarinda bircok kucuk kus oldugu halde bu cinarin alina gelip oturuyorlar. Gelip gecenler de onlara para vererek kuslari aliyor ve azat ediyorlar. Serbest kalan kuslar cogunlukla cinarin yapraklari arasina konarak kanatlarini cirpiyor, sevincle civildasiyorlar, adeta esaretten kurtulmalarinin heyecanini yasiyorlar. Onlari serbest birakmis olan Turkler de bu manzarayi gorerek aralarinda soyle konusuyorlar: “Bak nasil seviniyor,
    minnetlerini nasil dile getiriyorlar”. Civiltilari kirlari dolduran kucuk kuslari oldurmek soyle dursun, onlari hurriyetlerinden mahrum edip kafeste beslemeye bile bir kisim Turkler asla razi olmazlar.

    Diyebilirim ki Turk atlari kadar insana yakin bir hayvan daha yoktur. Bunlar binicilerini ve bakicilarini hemen tanirlar. Turkler atlari terbiye ederken onlara cok sefkatli davranirlar. Koyluler taylari incitmemek icin ellerinden geleni yapiyorlar, evlerinin icine kadar sokuyorlar, yemek sofralarina bile aliyorlar, seviyorlar,
    oksuyorlardi. Taylari adeta cocuklariyla bir tutuyorlardi. Kotu nazarlardan onlari korumak dusuncesiyle boyunlarina gerdanlik gibi bir muska takarlar. Zira Turkler nazardan pek korkarlar. Hayvanlara bakanlar onlari hep oksayarak, iyi davranarak sevgilerini kazanirlar. Mecbur olmadikca sopa veya kirbacla vurmazlar.”

    SOKAK HAYVANLARINA MIRAS BIRAKANLAR

    1655-1656’da Turkiye’ye gelen Fransiz Jean Theveot da ayni gorusleri dile getirmektedir: “Turklerin iyilikseverligi hayvanlara ve bu arada kuslara kadar ulasir; her gun bircok kimse pazarlara kus satin almaya
    gider ve bunlari serbest birakirlar. Soylediklerine gore bu kuslarin ruhlari, kiyamet gununde Tanri huzurunda olanlarin iyiliklerine sahitlik edecekledir. Bir hayvanin aci cekmesinden istirap duyarlar, tavuklarini kesmek istedikleri zaman onlara fazla istirap vermemek icin baslarini bir darbede keserler; eger onlarin, Fransizlarin
    yaptiklari sekilde oldurulduklerini gorselerdi yapana birkac sopa atmaktan kendilerini alamazlardi.

    …Olen bazi kimseler mallarini haftada birkac defa kopek ve kedileri beslemek uzere birakirlar. Bu vasiyetlerini yerine getirmek icin sadakatle ve dindar bir sekilde bunu yapan firinci ya da kasaplara paralarini birakirlar ve her gun yaninda et tasiyan insanlarin kopek ya da kedileri cagirarak bu hayvanlari cevresine toplayip onlara parcalar halinde bunlari atmasi hos bir seydir.”

    MUBAREK GUVERCIN HACI LEYLEK

    18. yuzyil Turkiye’sini ayrintilarla veren Leydi Montague guvercinlerle leylekleri anlatirken diyor ki: “Burada
    masumiyetlerinden dolayi guvercinlere dindarca bir hurmet besliyorlar. Bu yuzden adetleri gun gectikce artiyor. Leyleklere de ayni saygi gosteriliyor. Cunku bunlarin her kis Mekke’yi ziyarete gittiklerine inaniyorlar. Velhasil bunlar Turk Imparatorlugu’nun en bahtiyar tebaasi. Zaten onlar da imtiyazlarini fark ettikler icin sokakta rahatca dolasiyor, evlerin ust katlarina yuva yapiyorlar. Evlerine yuva yapilan halk kendilerini sansli sayiyorlar. Butun sene ne yangina ne de vebaya ugramayacaklarina inaniyorlar. Odamin penceresinde bu
    ugurlu yuvalardan bir tane bulundugu icin ben de bahtiyarim.”

    TAHTA KUS EVCIKLERI

    19. Yuzyil yazarlarindan Gerard de Nerval’den su not da ilginc: “Tekkenin bahcesine girdigimizde is goren dervislerin aksam yemegini verdikleri bu hayvanlardan pek cogunu gorduk. Bunun icin cok eski ve
    cok sayida vakiflar var. Akasya ve cinar agaclari dikilmis olan bahcenin duvarinda, konsollar gibi belli bir yukseklige asilmis, boyali, oymali kucuk tahta evcikler vardi. Bunlar, kuslar icin yapilmis evciklerdi ve serbestce ucusan kuslar gelip bu barinaklara sahip cikiyorlardi.”

    Istanbul kanatlar altinda

    19. yuzyilin yazar ve gezgini Edmondo de Amicis Istanbul’un kuslarini soyle anlatiyor: “Turklerin cok sevip koruduklari her cinsten sayisiz kus sayesinde Istanbul’un kendine mahsus bir nesesi ve zarafeti vardir. Camiler, korular, eski surlar, bahceler, saraylar, her sey sarki soyler, dem ceker, civildar, oter, sakir; her tarafta kanatlarin temasi hissedilir, her tarafta hayat ve ahenk vardir. Serceler evlere cesaretle girip cocuklarla kadinlarin ellerinden yem yer; kirlangiclar yuvalarini kahve kapilarinin ustune, carsi kubbelerinin altina yapar,
    sultanlarin veya sahislarin hayratlariyla beslenen sayilamayacak kadar cok guvercin surusu kubbelerin sacaklari boyunca ve serefelerin etrafinda beyazli siyahli halkalar meydana getirir; martilar sevincle ucusur, binlerce kumru mezarlik servilerinin arasinda sevisir; Yedikule’de kargalar oter, akbabalar daire cizerek ucar; deniz kirlangiclari uzun diziler halinde Karadeniz’le Marmara arasinda gidip gelir ve leylekler issiz turbelerin uzerinde lak lak eder. Turkler icin bu kuslarin her birinin guzel bir manasi veya hayirli bir tesisi vardir. Kumrular sevdalari korur, kirlangiclar yuva yaptiklari evleri yangindan muhafaza eder, leylekler her kis Mekke’ye hacca gider, deniz kirlangiclari muminlerin ruhlarini cennete goturur. Boylece minnet hissiyle ve dindarlikla Turkler kuslari himaye edip beslerler, kuslar da onlarin evlerinin etrafinda, denizin ustunde ve mezarlarin arasinda senlik eder. Istanbul’da, her yerde insanin basinin uzerinde, dort bir tarafta kuslar vardir, sehre koy nesesi dagitan ve ruhunuzdaki tabiat duygusunu durmadan yenileyerek icinizi serinleten civil civil suruler size soyle bir dokunup gecer.”

    Dogayla uyum

    Velayetname’de anlatildigi uzere; Haci Bektas Veli Anadolu’ya gelirken atalarimizin en mazlum yaratik gordugu guvercin donuna girmistir. Bunun da ayri bir hikayesi vardir. Ayni bicimde 1140’larda bir savasa
    giderken Selcuklu Sultani Sencer’in otaginin uzerine guvercin yuva yapar. Sultan bunu gorunce otagini orada birakir ve basina da gozculer diker. Ta ki yavrular cikar, ucarlar; otag oyle sokulup goturulur. Iste bizim atalarimiz bunlardi… Atli kulturun kilicli temsilcileri; binlerce yil Avrasya’ya egemen olmuslarsa bunu kilic gucunden degil doga ile olan bu uyumlarindan saglamislardir. Bugun onlarin torunu olan bizler ise hayvanlari, bocekleri, bitkileri yok etmek icin muthis bir yaris icindeyiz. Atalarimizin cok cok gerisine dustugumuzu acaba anliyor musunuz?

    Uskudar’da kedi hastanesi

    Prusya’da genelkurmay baskanligi da yapmis olan General Von Moltke ‘Turkiye Mektuplari’nda sunlari yaziyor: “Turkler hayirseverliklerini hayvanlara karsi bile gosterirler. Uskudar’da bir kedi hastanesi bulursun, Beyazit Camisi’nin avlusunda da guvercinler icin bir bakim yeri vardir. Yoksul Muslumanlar bile olenlerin mezarini, canlilar icin hayra vasita etmeye calisirlar; bircok mezar taslarinin alti bir yalak seklinde oyulmustur, buraya yagmur sulari toplanir ve sicak yaz gunlerinde kopekler ve kuslarin susuzluklarini giderebilecekleri, kucuk mikyasta bir fukara mutfagi vazifesini gorur, Muslumanlar hayvanlarin sukraninin da insanlara hayir getirebilecegine inanirlar.”

    Cemal Haki <[email protected]>

  • Biz barıştan yanayız

    Biz barıştan yanayız

    Rauf DENKTAŞ

    ABD-İngiltere-AB öyle istedi diye Annan Planı’na “Evet” dedik. Bütün dünyadan alkış aldık. Birleşmeden, bütünleşmeden yana olduğumuzu kanıtlamış bir taraf olarak bizi alkışlayanlara “Sözünüzü tutunuz, vaat ettiklerinizi yerine getiriniz” dediğimizde “Hay hay”  dediler, “birleşip bütünleşeceğinizi vaat ettiğiniz ve bizim tanıdığımız ‘meşru hükümetinizle’ anlaşınız ki vaat ettiklerimiz kendiliğinden yerine gelmiş olsun” cevabını verdiler. Bunu biz anlamak istemiyoruz ve uğradığımız haksızlıktan dem vuruyoruz. Yine Annan Planı’na “Evet” dememiz için 30 milyon dolar harcayan ABD’nin biz plana “Evet” der demez bu onayımızın “ayrı devlet, ayrı egemenlik istememe garantisi” anlamına geldiğini BM Güvenlik Konseyi’nin raporlarına kaydettirdiğini de unutuyoruz ve Talat-Hristofyas görüşmelerinin bu ABD çizgisinde başlatılmış olduğunu da görmezlikten gelmeye çalışıyoruz. Bu süreci Anavatan Türkiye’mizin hükümeti “tam bir güven içinde desteklemektedir” gerçeğini de “barışçılığımızın yeni bir göstergesi” olarak kabul edip sineye çekiyoruz. Yıllarca müşterek milli bir dava olarak yürütülmüş olan ve gerçekte Yunanistan’ın yarattığı bir Türk-Yunan meselesi halinde seyretmiş bulunan bu dava şimdi “Kıbrıslılar halletsin; onların kabulü bizim de kabulümüzdür” haline getirilmek isteniyor. “Uzlaşmazlık” damgasını yememek için “Bu da ne” diyemiyoruz! Barıştan, uzlaşmadan yana olduğumuzu kanıtlamaya devam için “masadan kaçmayan taraf olacağımızı” ilan etmekle kalmıyoruz, Hristofyas masadan kaçmasın diye süreç başlamadan pazarlıksız, şartsız şurtsuz “Tek egemenlik, tek devlet, tek bağımsızlık, tek halk, tek vatandaşlık” ilkelerini Rum’a teslim ediyoruz.

    Böylelikle hangi barıştan, hangi uzlaşmadan yana olduğumuzu dünya önünde tescil etmiş oluyoruz. Yabancı diplomatlar indinde Kıbrıs Türk tarafı “tek egemenliği olan, iki toplumun oluşturduğu tek halkın tek devletini federal bir şekle dönüştürmek kararını almıştır”. Ayrı egemenlik, ayrı devlet, ayrı bağımsızlık, ayrı “halk” olmak iddiası yoktur. Eli kanlı Rum idaresini meşru hükümet olarak tanıyan bu yabancılar kuşkusuz bu gelişmelerden memnundurlar ve bunun bir sonucu olarak Kıbrıs Türklerinin, Hristofyas’ın da beklediği gibi, “var olan cumhuriyetin damı altına girmesini” beklemektedirler. Barıştan yana olduğumuza göre Hristofyas’ın bu makul davetini kabul etmemizi bekliyorlar. Annan Planı’na “Evet” demekle elde etmiş olduğumuz iddia edilen “yücelikler” işte bu beklentilere ve ABD’nin “Evet’imize” getirdiği yorumla olduğu kadar Hristofyas-İngiltere memorandumu ile de sınırlanmıştır.

    Halkımızın endişesi bundandır. Barışçı olduğumuzu kanıtlamaya devam için içine girmiş olduğumuz bu çıkmaz yoldan nasıl çıkacağız? KKTC’yi vatan bilen herkesin sorduğu soru budur.
    Hristofyas da barış istediğini kanıtlamıştır. AKEL-CTP dostluğu Hristofyas’ın “barış meleği” olduğunun kanıtı haline getirilmiştir. Sayın Talat, Rum liderliğinin boyasını ve foyasını ne kadar açıklasa da AKEL’cilerle CTP’liler müşterek hasret giderme eylemlerine pervasızca devam etmektedirler. Halk bu ne perhiz, bu ne turşu demekteyse de Talat-Hristofyas süreci Türk hükümetinin tam desteğiyle devam etmektedir. Hristofyas Türkiye’nin niyetleri hakkında kuşku duymasın diye olacak, Türk hükümeti “fiili ve etkin garanti” deyiminden vazgeçmiş, bunun yerine “etkin garanti” deyimini getirmiştir. Bunun anlamı Türkiye’nin bir AB üyesi ülkede asker  bulundurmayacağı, fakat-kâğıt üzerinde de olsa-müdahale hakkından vazgeçmeyeceğidir. Halbuki eski Genel Sekreter Annan, Papadopulos’a “müdahale hakkı yoktur ve olamaz” garantisini çoktan vermişti. Akıl ve mantık da AB üyeliği bizim de katılımımızla meşru hale getirilmiş bir Kıbrıs’a dıştan müdahalenin pek de mümkün olamayacağını kanıtlar. “KKTC asla kabul edilemez” diyen ve “kurucu vilayete” razı olan Hristofyas’ı ve KKTC’nin tanınmamasında ısrarlı büyük ülkeleri tatmin için olacak, Türk hükümeti Annan Planı’ndaki “Türk Devleti” deyimini kullanmak suretiyle KKTC’den vazgeçilebileceği, vilayete razı olunacağı işaretlerini de vermeye başlamıştır. Kısacası tutulan yol ve başlatılan sürecin sonu teslimiyettir. Rodos Adası’ndaki Türkleri model olarak alabilirsiniz. Devletsiz uzlaşma, egemenliğimize dayanmayan bir anlaşma bizi Girit olaylarının eşiğine getirecektir. Megali İdea’yı, Akritas Planı’nı, geçmişi, Rum Ortodoks Kilisesi’ni bilenler ne dediğimi anlayacaklardır.

  • Yurtdışında Ermeni içeride liberal mutlu

    Yurtdışında Ermeni içeride liberal mutlu

    Görevden alındığını AKŞAM muhabirinden öğrenen Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu ,“Bu operasyonu yapanlar ileride ortaya çıkar. Hükümetin bir tek yetkilisini beni aramadı” dedi

    Türk Tarih Kurumu Başkanı olarak 15 yıl hizmet verdikten sonra resmi yetkililer tarafından bilgilendirilmeden görevden alınan Yusuf Halacoğlu, ‘operasyon’ olarak nitelediği süreci ve yaşadıklarını şöyle anlattı:

  • İlk sivil gün nasıl geçti?

    Sırtımdan ağır bir yük kalktı. Yanlış anlaşılmasın, tarihi araştırmaları asla böyle görmüyorum. Ama TTK’nın sorumluluğu çok farklı. Orada söyleyeceğiniz her kelime sorumluluk gerektiriyor. Her gün 200 imzadan kurtuldum. Aşiretler kitabıyla ilgili çalışmalarımı hızlandırdım. Bu ayın sonunda bitiyor. Yaklaşık 42 bin aşireti gösteriyor.

  • Herkes kökenini rahatlıkla bulabilecek mi?

    İndeks olacak. Aşiretinizi veya lakabını biliyorsanız bulabilirsiniz.

  • Kürtleri kızdıracak mısınız?

    Kürt aşiretlerinin isimleri de var. Ben kafamdan uydurmuyorum. Osmanlı’nın tapu tahrir belgelerindeki bilimsel sonuçları yazıyorum. Anadolu’nun yerleşim tarihiyle ilgili çok önemli bir veri tabanı ortaya koyacağız. Kaynaklarımızı dünya kabul ediyor. 1453-1700 arasındaki süreci inceliyor.

    GİZLİ GÖRÜŞMELERİ BİLİYORDUM

  • Ermenistan’la yakınlaşma Halaçoğlu’nu görevden etti” iddiaları doğru mu sizce?

    Fazla etkisi olduğunu düşünmüyorum. Bu gizli görüşmelerden zaten haberim vardı. Herkes biliyor ki, Ermenistan’la diyaloğu en çok isteyen insan benim. 2005 yılında ilk teşebbüsü ben yaptım. Görevden alınmam farklı bir operasyon.

  • Arkasında kim var?

    Daha sonra belli olur bu operasyonları kimin yaptığını. Daha sonra açıklığa kavuşur. Kim olduğunu tahmin ediyorum ama şimdi olmaz. Görevden alındığımı da sizden öğrendim zaten. Kimse beni aramadı haber vermedi. Vicdanım çok rahat. Kalsaydım belki devletin hoşuna gitmeyecek planlamalarım vardı. Kafkas, İran. Ortadoğu gibi masaların kurulmasını istiyordum. Kimseyi kızdırdığımı zannetmiyorum. Bugün hükümet budur, yarın diğeri olur. Türkiye’yi yöneten kimse ben bilgileri ona sunarım. İlk defa Bakanlar Kurulu’nda brifing verdiğimde Ermenistan sınırının açılması gündemdeydi. Sayın Başbakan’a, “Ben bilim adamıyım, görevimi yapıyorum. Ermenistan’la sınırın açılması şu an için mümkün değil.

    Bizi soykırımla yani en adi suçla suçlayan Ermenistan’dır. İyi niyetle, jestle devlet yönetilmez” dedim. O da bunu teşekkürle karşıladı ve her zaman destek verdi. Kendisine görevden alırsanız itirazım olmaz da dedim.

  • Sevinenler oldu mu?

    Londra’dan aradılar. Ermeniler lokal kiralamış ve cumartesi günü eğlence tertip etmişler. Çok mutlular. Türkiye’deki liberal kesim memnuniyetini belirtiyor.

    Spor gibi etkinliklerin Ermenistan’la ilişkilerimizde yumuşamaya neden olacağına inanıyorum. Cumhurbaşkanı Gül’ün Dünya Kupası Elemeleri’nde yapılacak Türkiye-Ermenistan maçına gitmesi taviz değildir. İnsanlar birbirini tanımalı. Ermenistan’da Diaspora’nın etkisiyle büyüyen yeni nesil -teşbihte hata olmaz-Türkleri boynuzlu, kulaklı zannediyor. İşte bu yüzden diyalog gerekir.


    ‘Dönme olmak ayıp mı?’

    “Alevileri kötülemedim. Ermeniliği aşağılamıyorum. Yüzde 99’u Türkmen olan Alevileri Anadolu islamının temeli olarak görüyorum. Ermeni, Rum, Türk olmak bir şey ifade etmez. Çünkü yaratanın yarattığı insanlarız. 1.5 milyon Ermeni’yi sordular ben de sayılarıyla verdim. Dönme ayıp olan bir şey mi? Sokullu Mehmet Paşa’yı göklere çıkarırken Müslüman olan Ermenileri kötüleyebilir miyiz? İsim bile vermedim. Bunu benden sonra bir takım yerler araştırıp bulacaktır. Ben sadece listenin Amerikan arşivlerinde olduğunu söylemekle yetindim.”

    Deniz GÜÇER/ANKARA

  • Milli maçta Türkçe ve Ermenice şarkılı barış mesajı

    Milli maçta Türkçe ve Ermenice şarkılı barış mesajı

    Ermenİstan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ın Dünya Kupası Elemeleri çerçevesinde yapılacak Türkiye ile Ermenistan karşılaşmasına Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü davet etmesinin ardından Ermeni asıllı Türk vatandaşı sanatçı Jerry Hrimyan müzikal bir dostluk mesajı vermek için girişimlere başladı. Hrimyan, 6 Eylül’deki maç öncesi, “Bu Toprağı Çocukları” adlı şarkısını Türkçe ve Ermenice seslendirmek istediğini söyledi. Söz ve müziği kendisine ait olan şarkının düzenlemesini Garo Mafyan’ın yaptığını, albüm fotoğraflarını ise Ara Güler’in çektiğini belirten Hrimyan, “Her iki ulusa da kendi dillerinde çağrı yapmak istiyorum. Herkese sevgi çemberinin dışında değil içinde olalım mesajını vermek niyetindeyim” dedi. Himyan hazırladığı albümün İngilizce kopyasını ABD Başkan adayı Barack Obama’ya da göndereceğini açıkladı.

    Hasan AY/İSTANBUL

  • Sarkisyan’ın elindeki tarihî fırsat

    Sarkisyan’ın elindeki tarihî fırsat

    DR. ADALET İBADOV – BAKÜ-KAFKAS ÜNİVERSİTESİ
    08/08/2008

    Türkiye-Ermenistan ilişkileri, Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü iki ülke milli takımları arasında 6 Eylül’de Erivan’da oynanacak futbol maçına davet etmesiyle birlikte tekrar tartışılmaya başlandı.

    Bu davete icabetin her bakımdan iki ülke ilişkileri açısından önemli bir fırsat olduğunu savunanlarla birlikte bunun tam karşıtını (daveti kabul etmenin önemli bir fırsat olmadığını) seslendirenler de bulunmaktadır. Bir de olaya fazla iyimser bir çerçeveden bakarak Cumhurbaşkanı Gül’ün daveti kabul ederek maçı izlemek için Erivan’a gitmesiyle birlikte iki ülke arasında diplomatik ilişkilerin başlayacağını ve sınırların açılabileceğini umanlar da var. Şüphesiz Erivan’a gidip gitmeme konusundaki kararı Sayın Cumhurbaşkanı verecektir. Biz burada Sayın Gül Erivan’a gitmelidir veya gitmemelidir şeklinde bir telkinde bulunmaktan ziyade konuyu farklı açıdan değerlendirmeye çalışacağız.

    Şunu söylemek gerekir ki, Ermenistan’daki son tartışmalı cumhurbaşkanlığı seçimleri sonucunda iktidarı Koçaryan’dan devralan Sarkisyan muhalefetin uzun süren itirazlarını bastırarak ülke yönetimini ele almış görünüyor. Türkiye gibi önemli bir bölgesel güçle ilişkiler geliştirebilmek ve onun desteğini almak Sarkisyan iktidarı için olumlu katkılar sağlayabilir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bağımsızlık elde ettikten sonra da Ermenistan, birliği bir arada tutan merkezî güç Rusya’nın uzantısı olmaktan kurtulamadı. Üstüne üstlük komşu devletlere karşı arazi iddiaları ve saldırgan tutum sergilemesi Ermenistan’ı bölgede ciddi sorunların kaynağı haline getirdi. Azerbaycan topraklarının yaklaşık %20’sini işgal altında tutan, Türkiye ve Gürcistan’a karşı sık sık toprak taleplerini gündeme getiren, Türkiye’ye karşı tüm dünyada aralıksız soykırım kampanyası yürüten Ermenistan bugüne kadar bölgede hep istikrarsızlığın kaynağı oldu. Bugüne kadarki iktidarlar Rusya’nın da desteğini alarak yürüttükleri bu hatalı dış politika sayesinde hep kazanacaklarını sandılar.

    Rusya ile kurulan yoğun ilişkiler ilk yıllarda Azerbaycan’a karşı girişilen savaşta Ermenistan’a avantaj sağladıysa da Rusya’nın desteği bu ülkeyi Türkiye-Azerbaycan-Gürcistan üçgeninde sıkışıp kalmaktan kurtaramadı. Uluslararası hukuka saygılı davranmayan, ülkelerin sınır dokunulmazlığı ve toprak bütünlüğü gibi uluslararası sistemin geliştirmiş olduğu kuralları çiğneyen Ermenistan bölge ülkelerinin gerçekleştirdiği önemli projelerin dışında kaldı. Bu durum bulunduğu coğrafi ve stratejik konumun getirdiği avantajların kaybıyla birlikte Ermenistan için ciddi ekonomik kayıpları da beraberinde getirdi. Bu kayıplar Ermenistan’ı bölgede önemli ve etkin bir devlet olma konumundan uzaklaştırırken Ermenistan halkını da maddi zorluklar ve ağır ekonomik sıkıntılarla baş başa bıraktı. Rusya bir taraftan ekonomik olarak Ermenistan’ı olabildiğine borçlandırarak kendine bağımlı hale getirirken diğer taraftan da bu ülke topraklarını kendi askerî üssüne çevirdi. Diaspora da durmadan Azerbaycan’la savaşı körükleyerek, sağda solda soykırım oyunları tezgâhlayarak varlık nedenleri olan düşmanlıkları pekiştirmeye çalıştılar. Yanı başlarında Azerbaycan, Türkiye ve Gürcistan beraberce Avrupa’yı, Ortadoğu’yu ve dünyayı ilgilendiren projeleri birer birer gerçekleştirirken Ermenistan sadece bakmakla yetinir oldu. Bu durumdan en büyük zararı Ermenistan ekonomisi ve Ermeni halkı gördü. Bölgede kendi çıkarlarını gerçekleştirmeye yönelik zemin oluşturma çabası içerisine girmiş bazı devletlerin kışkırtması ile komşu ülkelerin topraklarına göz dikmenin veya diaspora uydurması soykırım oyunlarının peşine takılmanın bugüne kadar Ermenistan’a hiçbir yarar sağlamadığı gün gibi ortada. Azerbaycan’a karşı işgal ve savaş durumunu sürdürmenin de hiç kimseye, özellikle Ermenistan’a hiçbir yarar sağlamayacağı da çok açıktır.

    Şimdi ülke yeni bir Cumhurbaşkanı yönetiminde. Genelde bir ülkede yönetim değişikliği kendi içerisinde halka bir umut kapısı olma potansiyelini de içinde barındırır. Ermenistan’ın yeni Cumhurbaşkanı Sarkisyan Ermenistan’ı içinde bulunduğu kıskaçtan kurtarma ve halkını refaha kavuşturma, ülkenin makus talihini değiştirme gibi tarihî bir fırsatı elinde bulunduruyor. Cumhurbaşkanı Gül’ü Erivan’a maç izlemeye davet etmek, Erivan’da Sayın Gül ile birlikte maç izlemek Sarkisyan’ın tarihe geçmesi için yeterli olmayacaktır. Tarihe geçmek ve tarihî fırsatı değerlendirmek için Sarkisyan’ın bunun ötesinde atması gereken adımlar bulunmaktadır. Türkiye gibi etkin ve güçlü bir uluslararası aktörle diplomatik ilişkiler kurmak, sınırları açmak ve ticari ilişkiler geliştirmek için uluslararası hukuka saygılı, başta Türkiye olmak üzere komşu devletlerin toprak bütünlüğünü ve sınır dokunulmazlığını tanıma, işgalci tutumdan vazgeçme gibi adımları atmak gerekiyor ki, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de bunları Kars’ta temel atma töreninde yüksek sesle tekrarladı. Ermenistan’ın bölgede diğer aktörlerle birlikte etkili bir devlet olabilmesi, Ermenistan halkının ekonomik zorluklardan kurtulup refah içinde yaşaması Sarkisyan’a bağlı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Erivan davetini kabulü Sarkisyan’ın atacağı adımlar konusunda bir anlamda destek olabilir. Ümit edelim ki, Sarkisyan bu tarihî fırsatı kaçırmasın.

  • Çin’i protesto eden Uygur Türkü Ankara’da kendini yaktı

    Çin’i protesto eden Uygur Türkü Ankara’da kendini yaktı

    Ankara – Doğu Türkistan derneklerinin Çin Büyükelçiliği önünde düzenlediği eylemde bir kişi kendini yaktı.

    Büyükelçilik önünde toplanan grup, Çin’i protesto eden çeşitli sloganlar attı ve dövizler açtı.

    Dünya Uygur Kurultayı Başkan Yardımcısı Seyit Tümtürk, Çin’in 2008 Olimpiyatlarını düzenlemeyi hak etmediğini savundu.

    Çin’in Doğu Türkistanlılara “vahşet” uyguladığını iddia eden Tümtürk, “Doğu Türkistanlılar şiddetin her türüne karşıdır. Barış için verilen mücadelenin barışçıl yöntemlerle yapılması gerektiğine inanmaktadır. Bağımsızlık ve insan hakları mücadelesi vermekteyiz. Bu mücadelemizi azim ve kararlılıkla hedefimize ulaşıncaya kadar sürdüreceğiz” diye konuştu.

    Bu sırada, Mehmet Dursun Uygurtürkoğlu adlı eylemci kendini yaktı.

    Olay yerindeki polis ekiplerinin müdahale ederek ateşi söndürmesinin ardından Uygurtürkoğlu, vücudunda oluşan yanıklar nedeniyle Numune Hastanesi’ne kaldırıldı.

    Kaynak : Anadolu Ajansı

    *****************************************************************************************

    Çin’i protesto eden Uygur Türkü Ankara’da kendini yaktı
    İSTANBUL,08.08.2008 15:37:00
    Çin’in Ankara Büyükelçiliği önünde, Pekin’de düzenlenecek olimpiyatları protesto eden bir Doğu Türkistan’lı kendini yaktı.
     Haberin videosunu izlemek için tıklayınız …

    Çin’de Uygur Türk’lerine yönelik baskıyı protesto etmek amacıyla toplanan, Doğu Türkistan kökenli Uygur Türklerinin yaptığı eylem sırasında isminin Mehmet Dursun Uygurtürkoğlu olduğu öğrenilen bir kişi kendini yaktı.
     
    Alev topuna dönen eylemciyi, çevik kuvvet ekipleri müdahale ederek söndürdü. Yaralı eylemci ambulansla hastaneye kaldırıldı.

    BEYAZIT CEBECİ-
    ANKARA

  • Pekin Olimpiyat Oyunları ve Doğu Türkistan İslamî Hareketi

    Pekin Olimpiyat Oyunları ve Doğu Türkistan İslamî Hareketi

    Suna Lee

    2008 Pekin Olimpiyat Oyunları’nın açılış töreni bugün başlıyor. Çin halkının sevinci ve gururu doruğa ulaşırken, Sincan’da 4 gün önce gerçekleştirilen terör eylemi sonrasında yeni saldırılar yaşanabileceği korkusu da devam ediyor. Çin polis gücüne karşı düzenlenen bombalı saldırının, ayrılıkçı hareketleri ile tanınan ve birçok terörist grup barındırdığı iddia edilen Sincan özerk bölgesinde düzenlenmesi, Tibet şokundan yeni çıkan Çin Hükümeti’ni daha da endişelendirmiş görünüyor. Saldırının Doğu Türkistan İslamî Hareketi (DTİH) tarafından düzenlenmiş olma ihtimali tartışılıyor.

     

    Alınan sıkı güvenlik önlemlerine rağmen Sincan’da patlayan bomba, bundan sonra da Çin yönetimine karşı saldırıların devam edebileceği şeklinde değerlendiriliyor. 2008 yılı içerisinde Çin’de yurtiçi güvenliği sarsan önemli saldırılar arasında; 5 Mayıs’ta Olimpiyat Oyunları’nın düzenleneceği beş şehirden biri olan Şanghay kentinde bir halk otobüsüne düzenlenen bombalı saldırı, 17 Temmuz’da Çin’in güneydoğu şehri Wenzhou’daki bir karakola yapılan saldırı, 21 Temmuz’da Çin’in güneybatısında azınlıkların yoğun olarak yaşadığı Kunming şehrinde yine halk otobüslerine düzenlenen bombalı saldırılar gösterilebilir. Çin Hükümeti, Olimpiyat Oyunları için sıkı güvenlik önlemleri uygulamaya başlarken, özellikle DTİH’in merkezi olduğu söylenen Sincan bölgesine odaklanmıştı. 2008 Ocak ayından bu yana düzenlenen operasyonlar sonucu çok sayıda Uygur Türkü tutuklanmış ve idam edilmişti. 2008 Mart ayında Sincan’ın komşu eyaleti Tibet bölgesinde patlak veren ayaklanma, azınlık bölgelerindeki güvenlik kontrollerinin sıkılaştırılmasına yol açmıştı.

     

    İç güvenlik açısından Çin yönetiminin en büyük kâbusu, uzun zamandır hükümet ile gerginlik yaşayan azınlıklar. Bu azınlıklar arasında hem nüfus hem de coğrafya açısından Çin’in büyük bir kısmını oluşturan Tibet ve Sincan özerk bölgelerinde yaşayan Tibetliler ile Uygur Türkleri başta geliyor. Yaklaşık 20 yıldır sürdürülen azınlık politikaları çerçevesinde, Han Çinlilerinin azınlık bölgelerine göç etmeleri ve ekonominin büyük bir kısmını kontrol ediyor olmaları, azınlıklar ve merkezi yönetim arasındaki gerginliğin başlıca nedenlerinden. Örneğin Sincan bölgesinde ekonominin gelişmesi amacıyla Çin yönetimi tarafından inşa edilen demir yolları ve otobanlarının, Han Çinlileri ve askerlerin bölgeye girişini kolaylaştırarak Sincan’ın Çin merkez yönetimine bağımlılığını artırdığı iddia ediliyor. Ayrıca Çin Hükümeti’nin din ve kültür gibi alanlarındaki müdahaleleri, Müslümanların yaşadığı Sincan ile Budistlerin yaşadığı Tibet bölgelerinde “kültür katliamı” şeklinde değerlendiriliyor. Nitekim geçtiğimiz Mart ayında Olimpiyat meşalesinin dünya turunun başladığı zamana denk getirilen Tibet ayaklanması, Çin Hükümeti ve azınlıklar arasında her geçen gün derinleşen gerilimi gözler önüne sermişti. Benzer ayaklanmaların Sincan bölgesine yaşanmasından endişe eden Çinli yetkililer, bu nedenle son terör saldırısının ardından alarma geçti. 

     

    Çin Hükümeti, Olimpiyat Oyunları sırasında yaşanabilecek olası terör saldırılarının yalnızca DTİH tarafından düzenlenebileceğine inanıyor. DTİH’in kuruluş nedeninin Müslüman Uygur Türklerinin Çin’den bağımsızlığını kazanmak olduğunu iddia eden Çin makamları, bu grubu Çin iç güvenliğine yönelik en büyük tehdit olarak algılıyor. DTİH, 2002 yılında, yani 11 Eylül saldırısından hemen sonra, ABD tarafından da terör örgütü olarak nitelenmişti. Olimpiyat Oyunları öncesinde Çin güvenlik güçlerinin operasyonlarında DTİH’e ait 41 kampın imha edildiği ve 82 mensubunun tutuklandığı açıklanmıştı. Yakın bir geçmişte DTİH mensubu olduğu iddia edilen üç Uygur Türkü de idam edilmişti. 1990’larda çok sayıda bombalı saldırı düzenleyen bu grup, Çin yönetimi nezdinde terörizmle en fazla özdeşleşmiş unsur olarak biliniyor. Çin Hükümeti’nin terör saldırıları konusunda Tibet’ten farklı olarak Sincan bölgesine odaklanmasının asıl nedeni ise, bölgenin uzun zamandır radikal İslamcı terör hareketlerinin yuvası olarak bilinmesi.

     

    Çin Hükümeti’nin en büyük korkusu, Sincan’daki ayrılıkçı hareketlerin sınır komşusu ülkelerdeki terör örgütlerinin desteğini kazanması. Sincan eyaleti ile sınır komşusu olan ülkeler arasında Afganistan ve Pakistan gibi radikal İslamcı terör örgütlerin merkezi olduğu düşünülen ülkeler bulunuyor. Nitekim DTİH’in Pakistan ve Afganistan’da konuşlanan El Kaide örgütünden para ve silah yardımı aldığı iddia ediliyor. Geçtiğimiz Nisan ayında Çin’i ziyaret eden Pakistan Cumhurbaşkanı Müşerref’in özellikle Sincan’ın başkenti Urimçi’yi ziyaret etmesi Çin yönetimini son derece rahatsız etmişti. Çok yakın geçmişte yine Sincan bölgesine komşu olan Hindistan’da Müslümanlar ve Hindular arasında artan gerilimin ardından yaşanan terör olaylarının, Çin’deki Müslümanları kışkırtabileceği düşünülüyor.

     

    Çin’e komşu ülkeler dâhil olmak üzere Asya bölgesi genelinde artan terör hareketleri, Olimpiyat Oyunları sevincini paylaşan diğer Asya ülkelerinin de istikrarını tehdit eden önemli bir sorun. İronik bir şekilde, Çin’in de gözlemci ülke statüsünde katıldığı ve Afganistan, Bangladeş, Hindistan, Maldivler, Nepal, Pakistan ve Sri Lanka’nın liderlerinin bir araya geldiği 15. Güney Asya Bölgesel İşbirliği Örgütü (SAARC) zirvesi sırasında, son günlerde tırmanışa geçen terörist eylemlerin engellenebilmesi için özel bir bildiri imzalanmıştı. Zirveden bir gün sonra Sincan’da yaşanan bombalı saldırı ise, Çin’in Müslüman azınlık ile “işbirliği yapma hevesi”nin azalmasına, bunun yerine Müslümanlar üzerindeki kontrolünü artırmasına yol açtı.

     

    Uygur Türkleriyle ilgili her tür faaliyete terörist ve ayrılıkçı faaliyetlerle ilişkili olduğu şüphesiyle yaklaşıldığı için, DTİH’e destek sağladığından kuşkulanılan ülkeler arasında Türkiye de bulunuyor. Hatırlanacağı üzere, Olimpiyat Oyunları’nın başlayacağı 8 Ağustos 2008’de, Doğu Türkistan Kültür ve Dayanışma Derneği Ankara Şubesi öncülüğünde Çin Halk Cumhuriyeti Ankara Büyükelçiliği önünde bir protesto eylemi düzenleneceği açıklanmıştı. Dünya Uygur Kongresi tarafından Uygur Türklerinin bağımsızlığı adına dünya çapında düzenlenecek eylemler kapsamında yapılan duyuruda, “35 milyon Müslüman Türk soydaşı” adına Türkiye’nin de desteği istenmişti.

     

    Çin yönetiminin Sincan’da ve diğer azınlık bölgelerinde uyguladığı sıkı bir güvenlik önlemleri, bazı Batılı insan hakları savunucularının tepkisini çekiyor. Güvenlik kontrollerinin fazla abartılı olduğu, sivillerin hayatına büyük zarar verdiği ve Çin yönetiminin şiddet kullanan ve kullanmayan arasında ayrımcılık yapmadan baskı uyguladığı, sık sık yöneltilen eleştiriler arasında, Fakat asıl sorun olarak, Çin yönetiminin olası terör saldırılarına karşı önlem gerekçesiyle halk içerisinde tüm muhalif sesleri bastırmaya çalışması gösterilmekte. Örneğin Çin yönetiminin rahatsızlık duyduğu çiftçilere ve göçmen işçilere, Olimpiyat Oyunları ve güvenlik kontrollerini bahane ederek daha ağır baskılar uyguladığı söyleniyor.

     

    23 Temmuz 2008 tarihinde DTİH’in bir kolu olduğu söylenen Türkistan İslami Partisi’nin yayınladığı bir video kaydında, “Olimpiyat Oyunları’nın en kritik bölgelerinin hedefe alındığı ve Çin’in merkez şehirlerinde hiç görülmemiş bir yöntem kullanılarak saldırılar düzenleneceği” duyurulmuştu. Söz konusu grup, aynı zamanda Müslümanlara Olimpiyat Oyunları sırasında “imansız insanlardan” uzak durmaları konusunda uyarıda bulunmuştu. Her ne kadar Çin yönetimi gerçekleşen tüm saldırıların terör eylemi anlamına gelmediğini vurgulasa da, bugüne kadar şiddetli terör saldırılarının görülmediği Çin’de yaşanan son olaylar, durumun endişe verici bir hal alabileceğini gösteriyor.

     

    Çin Hükümeti ise, Olimpiyat Oyunları sırasında olası terör saldırıları için endişeye gerek olmadığına dikkat çekiyor. Bu özgüvenin nedenlerinden biri de, terör eylemlerine karşı eğitimli olan 100 bin kişilik özel birlik ile sayıları 500 bini bulan bir kuvvetin oyunlar sırasında görev yapacak olması. Sonuç olarak, Olimpiyat Oyunları fırsatını dünyaya olumlu bir imaj vermek için değerlendirmek isteyen Çin yönetimi için, 8-24 Ağustos tarihlerinin huzur ve sükunet içinde geçmesi hayati önem taşıyor.

     

  • ABD Dışişleri Türkiye biografisi; AKP, Kemalist fikirlere karşı bir parti

    ABD Dışişleri Türkiye biografisi; AKP, Kemalist fikirlere karşı bir parti

    Washington- ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan yıllık ülke değerlendirme raporunda, Türkiye’de 12 milyon kürt yaşadığı ve işbaşındaki AKP iktidarının laik Kemalistlere ve prensiplerine karşı olduğunu belirtti. Türkiye de adaletin yazılı olarak bağımsız görünmesine karşılık bazı bu konuda kuşku yaratan uygulamalar bulunduğu kaydedildi. ABD Dışişleri Türkiye bilgi notu

    07.Ağustos.2008

  • Dünya Uygurları hatırladı

    Dünya Uygurları hatırladı

    Pekin- Olimpiyat heyecanının başlamasına günler kala Çin bir terör haberiyle adını duyurdu. Çin’in kuzeybatısında meydana geldiği açıklanan bir saldırı, Çin’de yaşayan etnik azınlıklardan Uygurları gündeme getirdi. Çin halkı, pazartesi günü iki saldırganın 70 kişilik bir polis grubunun üzerine el bombası attığını ve olayda 16 polisi öldüğü devlet televizyondan öğrendi. China Daily adlı gazete de ise olaydan muhtemelen “Doğu Türkistan İslami Hareketi” adlı ayrılıkçı grubun sorumlu olduğunu okurlarına duyurdu. Bölgeden gelen haberler, polisin Sincan özerk bölgesinde, yollarda kontrol noktaları oluşturduğu yönünde. İnsan hakları örgütlerine göre ise Çin, Uygurlara yönelik baskıyı son dönemde iyice arttırdı.  Merkezi Almanya’nın Göttingen kentinde bulunan “Tehdit Altındaki Halklar Topluluğu” adlı kuruluşun Asya raportörü Ulrich Delius da Uygurların yaklaşık yüzde 99’unun şiddete karşı olduğunu ve topyekün terör zanlısı muamelesi görmemesi gerektiğini belirtiyor ve ekliyor: “Uygurların 1995’ten beri, 13 yıldır aşırı derecede takibata uğruyor, infaz edilen ölüm cezalarının sayısı 700’ü, politik sebeplerle tutuklananların sayısı 20 bini aşıyor. Bunlar göz önünde bulundurulunca aslında direnişin şimdiye kadar barışçıl düzeyde kalmış olması şaşırtıcı. Çin’de Uygurlar kadar takibata uğrayan bir başka halk topluluğu daha yok.  Şiddet yanlısı küçük grup şimdiye kadar Uygurlar arasında destek bulamadı. Ama bunun böyle kalması, Batılı ülkelerin Uygurların sorunlarını dikkate almasına bağlı.” 06.Ağustos.2008