Blog

  • Erivan kapısı Rusya’dan aralanacak

    Erivan kapısı Rusya’dan aralanacak

    22/08/2008

    DENİZ ZEYREK (Arşivi)

    Türkiye ‘Kafkas Platformu’ önerisinin Ermeni ayağı konusunda harekete geçti. Babacan Lavrov ile görüşmesinde hem Rusya’yı aktif kılmaya çalışacak hem de Erivan’ın işe katılmasının sağlanmasını isteyecek. Babacan ile Nalbandyan’ın asıl teması eylül başında BM’de olacak

    ANKARA – Türkiye, Rusya, Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan’ın dahil olmasıyla oluşmasını istediği ‘Kafkas İşbirliği ve İstikrar Platformu’ konusunda (KİİP), Erivan’ı Rusya aracılığıyla masaya çekmek istiyor. Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile görüşüp Türkiye’nin önerisinin Erivan’a iletilmesini talep edecek. Ardından Müsteşar Yardımcısı Ünal Çeviköz’ün Erivan’daki muhataplarıyla buluşmasını öngören Dışişleri, Babacan ile Ermenistan Dışişleri Bakanı Edward Nalbandyan’ı BM Genel Kurulu sırasında New York’ta buluşturmak için çalışmalara başladı.  Nalbandyan şimdiden öneriye sıcak. 

    Üç ayak tamam, sıra Erivan’da
    Başbakan Tayyip Erdoğan, beşli platform için Moskova, Tiflis ve Bakü’yü ziyaret etti, katılım ve destek istedi. Muhataplarına Ermenistan olmadan platformun başarılı olmayacağı mesajını veren Erdoğan, Babacan’a da Erivan ile konuyu ele almak için çalışma yapılması talimatı verdi. Dışişleri de Erivan’la temas için atılacak adımları belirledi. İlk olarak Babacan Lavrov ile görüşerek, hem Rusya’nın aktif rol alması, hem de Erivan’ı platforma çekmesini isteyecek. Bu girişimden olumlu sonuç gelince Ankara’daki en üst düzey diplomat olan Büyükelçi Çeviköz, Ermenistan Dışişleri Bakanlığı’ndaki muhataplarıyla temasa geçecek. Esas görüşmeler ise eylülün ikinci yarısında BM Genel Kurulu sırasında olacak. Babacan’ın toplantılar vesilesiyle Nalbadyan ile buluşması planlanıyor. Babacan, görüşmede, ‘Kafkas Platformu’nun genel ilkelerini anlatıp katılım isteyecek. Nalbadyan, resmi temaslar başlamadan “Ermenistan her zaman işbirliği ve güvenlikle ilgili diyalog ve görüşmeler başlatılmasını istedi. Türkiye Başbakanının Ermenistan ile görüşme başlatma niyetine ilişkin açıklamasını sadece son derece övgüye değer bulabilirim” demişti. 

    ABD tepkisi Rusya’yı yaklaştırdı
    Öneriyi önce ciddiye almayan ve ‘ABD işi’ kuşkusuyla yaklaşan Rusya’nın, Washington’dan gelen tepkiler üzerine ciddileştiği öğrenildi. Gürcistan boyutu nedeniyle henüz ‘evet’ demeyen Moskova, Erdoğan’ın ‘birlikte kuralım’ teklifi çerçevesinde belirleyici olmak koşuluyla Platforma destek verebilir.
    Moskova ve Bakü seferlerine çıkması da gündemde olan Babacan, muhataplarına Platform’un ilkelerini şöyle sıralayacak:

    •  Coğrafya esaslı olacak,
    •  Hedef, barış ve güvenlik odaklı olacak,
    •  Ekonomik işbirliği ve enerji güvenliği temel konuları içinde yeralacak.
    •  Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ilkelerini dikkate alacak.
    •  En önemlisi her alandaki sorunları ortak çözme ve yönetme mekanizması içerecek.

    Gül gitmesin, Başesgioğlu gitsin
    Öte yandan Dışişleri, Türkiye-Ermenistan Dünya Kupası Maçı için Erivan’dan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e gelen davet konusunda Köşk’e değerlendirmelerini sundu. Bakanlık, Gül’ün gitmesinin büyük etki yaratacağı ve olumlu olacağını ama Erivan’ın henüz böyle bir jesti hakedecek adım atmadığına dikkat çekti. Bakanlık, maça spordan sorumlu devlet Bakanı Murat Başesgioğlu’nun katılımının en akılcı ‘orta yol’ olduğu fikrinde.

  • Düşmanları birlikte yaşatmayı anlattım

    Düşmanları birlikte yaşatmayı anlattım

     Uğur BECERİKLİ ANKARA

    Cumhurbaşkanı Gül’le 45 dakika görüşmek için gittiği Köşk’te 5 saat kalan Prof. Vamık Volkan “Dışişleri hakkında konuştuk. Düşmanlar nasıl yan yana yaşatılır, metotlarını anlattım” dedi..
    Dünyanın sayılı üniversitelerinde kürsüsü bulunan, Beyaz Saray’a danışmanlık yapan ve 3 kez Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilen Prof. Dr. Vamık Volkan, geçen hafta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün davetlisi olarak Çankaya Köşkü’ne çıktı. 45 dakika olarak planlanan görüşme saati aşkın sürdü. Volkan görüşmenin ayrıntılarını SABAH’a anlattı:

    DÜŞMANLAR NASIL YAN YANA YAŞAR: Dünya işlerine psikolojik açıdan bakıyorum. Çalışmalarımı merak ettiği söyledi. Dışişleri ile ilgili konuları görüştük. 45 dakika denilmişti ama sanki iki dost gibi bir saat yemek yiyip sohbet ettik. Sonra Dışişleri Bakanlığı’ndan ve diğer kurumlardan yöneticileri çağırdı. Onlarla birlikte görüşme 5 saati buldu. Sayın Cumhurbaşkanı Sünni, Alevi, Kürt, Türk, tüm Türkiye’nin tek bir millet olmasını istediğini söyledi. Ben de bürokratlara 30 seneden beri öğrendiğim kavramları anlattım. Nasıl olur da düşmanlar yan yana yaşatılabilir, metotları anlattım.

    DİASPORA RAHAT BIRAKIRSA: Türkiye ile Ermenistan arasında olumlu bir şeyler yapılmaya çalışılıyor. Futbol maçını da kullanarak adım atma isteği gözleniyor. Bu çok iyi bir şey. Ermenistan’daki Ermeniler de bıkmış usanmış, yaklaşmak istiyorlar. Diaspora rahat verirse, bu sorun çözülür. Çünkü iki taraf da karşılıklı adımlar atmaya hazır.

    KIBRIS İÇİN DELİKLİ PEYNİR MODELİ: Kıbrıs için benim önerim “delikli peynir” sınırı modeli. Ben bir Yunanlıysam, Türksem ondan vazgeçmem. Gerçekçi çözüm, Türklerle Rumları aynı yere koymamaktır. Farklı yerlerde yaşasınlar ama aradaki sınır delikli peynir gibi olsun.

    TÜRKİYE SÜREKLİ DEFANS YAPIYOR: Uluslararası ilişkilerde Türkiye sürekli defans yapıyor. Ermeni meselesi var, bilmem ne var, hepsinde savunma yapar durumda. Savunma olunca da dinlenmiyoruz. Türkiye’nin kimliğini göstermek için çok fırsatlar kaybettik.

    GÜRCİSTAN KAYBETTİ: Şaakaşvili bir yerden cesaret aldı. Yanlış yaptı. Ruslar bunun için hazırdı. Rusya yeni süper güç olma sürecine girdiğini gösterdi. Hiç kimse bir şey yapamaz. Gürcistan Osetya ve Abhazya’yı artık kaybetti. Biz orada 6 yıl çalıştık, ne ırkçılık vardı ne düşmanlık.

  • Ermenistan’in Son Akillisi

    Ermenistan’in Son Akillisi

    Tuna Aktura / Global Yorum

    Ermenistan’in yeni Cumhurbaskani Serj Sarkisyan, yalan/yanlis iddialar üzerine kurulu politikalarla bir milletin idare edilemeyecegini ve er veya geç gerçegin ortaya çikacagini anlamis olmali ki –insallah yeni bir kandirmaca degildir–, son dönemde dünyayi, Türkiye’ye karsi düsmanlik ve nefret içeren klasik Ermeni zihniyetinin degistigine inandirma ve en sevimli pozunu takinarak Türkiye’ye Türkçe mesajlar yollamaya basladi.

    Ancak, kisa süre önce ülkede (Ermenistan) yolsuzluk ve seçim hileleri nedeniyle muhalefetin kiyametler koparmasina neden olan bir seçimle Devlet Baskani olan Sarkisyan’in, ilk beyanatinda; “Türkiye’nin soykirimi itiraf etmesini saglayacagiz.” “Diplomatik iliskiler için garip istekleri olan Türkiye’dir. Ülkeler arasindaki sorunlari tartismanin medeni yolu iliski kurmaktir. Ne yazik ki Türkiye henüz buna hazir degil.”

    Genç Ermenilere seslendigi konusmasinda ise; “Türkiye karsiti siyaset, düsünce ufkumuzu kisitladigi için Ermeniler açisindan tehlikeli. Ermenistan’in çikarlari ugruna uzun vadeli düsünmeliyiz.” seklindeki açiklamalari, hem kafa karistiriyor, hem de kafasinin karisik oldugunu ortaya koyuyor. Ancak, Ermeni politikacilarin gerçek yüzünü bilen herkes, ne yazik ki –sükürler olsun– Sarkisyan’in beyanlarinin; “Türkiye karsitligi temelli Ermeni dis politikasi ülkeyi çikmaza soktu, ekonomi batti, bölgeden dislanmasina neden oldu. Onun için su aralar akilli taklidi yapalim, uzun vadede yine özümüze döneriz.” anlamina geldigini biliyor.

    Gelelim su meshur futbol davetine. Hani bizim medyanin da –kim bilir kim emretti ise- “Ermenistan’in dostluk girisimi” diye üzerine atladigi ve ballandira ballandira anlattigi davete.

    Bilindigi gibi Sarkisyan, Cumhurbaskanimizi 2010 Dünya Kupasi elemeleri için 6 Eylül’de Erivan’da yapilacak Türkiye-Ermenistan maçina davet etti. Amacini da iki ülkenin normal bir iliskiye girebilmesi için Ermenistan’in attigi bir adim olarak açikladi. Oysa, Devlet Baskanligi gibi üst düzey sorumluluk gerektiren makami isgal eden bir kisinin, iki ülke sorunlarini bir top oyununun düzeltemeyecegini, daha ciddi adimlar atmak gerektigini bilmesi gerekmiyor mu?.

    Bugün olaylari bir top oyununa indirgeyecek kadar basite alan Sarkisyan’in, Türkiye’ye karsi duygulari nasil oldu da degisti bilinmez ama iki ülke arasindaki sorunlarin, ne Sarkisyan’in “Cumhurbaskani Abdullah GÜL’ü futbol maçina davet etmesi” ile çözülecek kadar basit, ne de Cumhurbaskani seçilmeden önce söyledigi;

    -(“…Türkiye’nin inkârciligini sürdürmesiyle Ermeniler, tutumlarini gittikçe sertlestirmek zorunda kaliyor. (Ekim 2007)

     -“Türkiye’nin askeri tehdidinin bittigine inanmiyorum. Ermenistan’daki Rus askeri üssü, “Türkiye’nin tehdidine karsi bir garantidir.”(Temmuz 2007)

    -“Türkiye, Avrupa Birligi’ne üye olmaya çalisiyor. Ancak, biz, AB ilkeleriyle uyusmayan bir ülkenin Avrupa evine kabul edilmesini hayretle karsilariz.” (Eylül 2007)

    seklindeki cümleleri kuracak/kurduracak kadar komplike ve karisik. Gerçek su ki; Ermeni siyasetçiler önce kendi halkina, sonra da uluslararasi topluma ve Türkiye’ye karsi samimi ve dürüst olmayi basarabilirler ise, Ermenistan ile Türkiye arasinda çözüme kavusmayacak bir konu yok.

    Ermenistan’in yeni dönemde yumusadigini ileri sürenlere, Sarkisyan’in, “Türkiye siniri açmiyor, milli gelirimizin üçte biri gidiyor” cümlesini iyi anlamalari tavsiye edilmektedir.

    Evet, Ermeni kuvvetlerinin Azerbaycan topragi Daglik Karabag’i isgal etmesi üzerine, Türkiye Nisan 1993’te Alican Karayolu Sinir Kapisi ile Akyaka Demiryolu Sinir Kapisi’ni kapatmistir. Iyi de, Ermenistan ekonomisini düzeltmek Türkiye’nin mi görevi? Sen komsularinin topraklarini isgal et, dagina/ovasina sahip çik, hatta bunu resmi belgelerine koy, her yerde Türk düsmanligini haykir, sonra da aman açliktan kiriliyoruz, su sinirini aç diye yalvar. Kin kus, nefret asila, sonra hadi futbola. Adama gülerler.

    Sarkisyan’in üzülmesine gerek yok. Ermenistan’in, medeni dünyaya ayak uydurmayi ve komsularinin topraklarini isgal etmemeyi/göz dikmemeyi ögrendigi gün, Türkiye-Ermenistan futbol karsilasmasi olay olmaktan çikip kendiliginden mahalle maçina dönecektir. Çünkü düsmanlik tohumlari ekilmeden önce iki halk zaten ayni mahallelerde yasiyordu.

  • Soykirim Iddialarina Bakis ve Genel Bir Degerlendirme

    Soykirim Iddialarina Bakis ve Genel Bir Degerlendirme


     

    Cuma, 22 Agustos 2008

    Demirhan Çiraci
    [email protected] 
    Bu mail adresi spam botlara karsi korumalidir, görebilmek için Javascript açik olmalidir  


    Küresellesen dünya stratejik ve politik güç oyunlarina sahne olmaktadir. Emperyalist devletler, dünya devletleri üzerinde baski ve hâkimiyet kurmak adina çesitli senaryolar ile çesitli unsurlar yaratip, menfaat saglamak derdindedir. Bu stratejik oyunlar içerisinde önemli yer tutan ögelerden biriside soykirim taseronlugu yaparak, bunu siyasi alanda kullanip, hedefteki ülkeyi taarruza tutmaktir.
     
    Bu stratejik oyunlar içerisinde jeopolitik ve jeostratejik önemi bir hayli fazla olan ülkemizde, ciddi manada bir hedef teskil etmektedir. Yogun olarak Ermeni Soykirimi söylemi hâkim kilinmaya çalisilsa da, bunun yaninda Pontus Rum’lari ve Süryani’ler üzerinde de soykirim yapildigi iddialari servis yapilmakta, bu stratejik oyunlar ile Türk Devleti baski altinda tutulmaya çalisilmaktadir.
     
    Bu güç oyunlari, Türk Devleti üzerinde farkli soykirim tezlerinin ötelerde uygulamaya sokacagini da isaret etmektedir. Ülkemizdeki etnik yapinin çok çesitlilik arz ettigi vurgusu sürekli yapilmakta, Türk Devleti bir mozaikmis gibi sunulmaya çalisilmaktadir. Çesitliligin fazla sunulmasi, yakin tarihimizde farkli kökenler üzerinde de Türk Devleti’nin katliama giristigi iddialarinin yesertilmesi ihtimalinin, ufukta oldugu izlenimini yaratmaktadir.

     
    Bu noktada su an için en etkin kullanmayi hedefledikleri durumun Kürtler oldugu, birçok platformda Kürtlere bir baski, hak kisitlamalari ve hatta cani yöntemler uygulandigi iddialari, bazi kesimler tarafindan dillendirilmeye baslandigi gözlemlenmektedir.
     
    Kürtlere deginmeden önce Ermeni, Pontus, Süryani soykirim iddialarina deginmek, ufukta böyle bir ihtimalin nasil ortaya sunulabilir olacagini isaret etmek gerekmektedir.
     
    Sözde Ermeni Soykirim Iddialari Ortaya Nasil Atildi?

    Millet-i Sadika unvani almis bir milletin, bugün Türklerin yaptigi iddia edilen bir soykirimin merkezine oturtulmasi, Osmanli üzerinde emelleri olan milletlerin 1. Cihan Harbi’nde ve öncesinde kiskirtmalariyla ortaya çikmis, savas halinde basariya ulasamamis milletlerin, siyasi ortamda sikistirmak istemeleriyle ile tezahür etmistir.
     
    Rus, Ingiliz ve Fransiz kiskirtmalari sonucunda, Ermeniler Osmanli’ya karsi ayaklanmis, birçok yerde isyanlar çikarmis ve bu isyanlar neticesinde bir hayli kan dökülmesine sebebiyet vermislerdir. Ermeni çetecileri Hinçak ve Tasnak birçok vilayetimizde, köyümüzde katliam yapmis, bunlar Avrupali destekçilerinin de yönlendirmeleriyle, Ermeni katliami olarak sunulmustur.
     
    Ilk isyan hareketi olarak bilinen, 1890 yilinda Erzurum’da meydana gelen olaylarda, 12 kisi ölmüs, bu ise Avrupa’ya ‘Ermeniler Türkler tarafindan katledildi’ seklinde lanse edilmistir. Yine birçok vilayetimizde cereyan eden isyanlar ve neticesinde dökülen kanda Türklerin, Ermenileri katlettigi seklinde servis yapilmistir.

     
    Van’da 3000, Mus’ta yine Ermeniler tarafindan katledilen 20.000 dolayinda Türk, Avrupa’da katledilen Ermeniler olarak anlatilmis, Osmanli Imparatorlugu üzerinde siyasi bir baski yaratilmaya çalisilmistir.
     
    Cephe ardindaki Ermeni çetecileri, Osmanli kuvvetlerinin lojistik destegini kesmek için girisimlerde bulunmus, Osmanli Devletinin bazi cephelerde zaafa ugramasina sebebiyet vermis, ayrica köylere yaptigi baskinlarla birçok Türk’ün katlinin müdahili konumuna geçmistir. Gerçeklesen bu olaylar cephe ardinin güvence altina alinmasi gerekliligini hâsil etmis ve önce 24 Nisan 1915 tarihinde Ermeni derneklerinin kapatilmasi ve elebaslarinin tutuklanmasi, ardindan kisa sürede tehcir kararini almistir. Ermeni komitecileri için yikim olan bu karardan dolayi, bu tarihi soykirim günü ilan etmislerdir.
     
    Görüldügü üzere, Ermeni isyan hareketlerine karsi alinan tedbirler ve savas hali soykirim olarak ortaya atilmistir. Söz konusu dönemde çesitli için isyanlarda ölen Türkler dahi, Avrupa’da ‘Ermeni katliami devam ediyor’ seklinde yanki bulmus ve böyle bir inanç olusturulmustur.
     
    Bugünlerde ise Ermenilerin Türkiye topraklarinda olan ideallerinin yansimasi olarak kuvvetli bir sekilde seyir almakta, Türk topragindan parça koparma hevesleri ile sicak tutulmaktadir.
     
    Ayrica, ülkemizi ayristirma gayretinde olanlar, olusturduklari lobiler ile sözde soykirimin destekçisi konumuna geçmislerdir.  
     
    Pontus Soykirimi Yalani

    Yunan Megalo Ideasi’nin bitmek tükenmek bilmeyen Pontus ve Bati Anadolu sevdasinin dogurdugu bir yalan da, Pontus Rumlarina soykirim uygulandigi yalanidir.
     
    1. Cihan Harbi ve Istiklal Harbi’ni, Hiristiyanlara karsi baslatilmis bir etnik temizlik hareketi olarak sunmaya çalisan emperyalist zihniyet, sözde Ermeni Soykiriminda oldugu gibi, yaratmaya çalistiklari Pontus soykirim masalinda da ayni teraneleri çalma gayretindedirler.
     
    19. yüzyilin ikinci yarisindan sonra Amerikan misyonerlerinin yönlendirmeleriyle baslayan ve 1904 yilinda Pontus Rum Cemiyeti’nin kurulmasi ile temellerini olusturan Karadeniz’i Rum topraklarina ilhak hareketi, Rumlarin kaybetmesiyle 1922 yilinda fiilen bosaltmasina ve nüfus mübadeleleri tamamlanana kadar devam etmistir.
     
    Bu süreç içerisinde çesitli dernek ve cemiyetler kuran Pontus Rumlari, Osmanli Devleti’nin 1. Cihan Harbi’nde basarisiz olmasinin ve ardindan imzalanan Mondros Ateskes Anlasmasi’nin ardindan umuda kapilmis, Venizelos’un, Patrigin ve Pontus cemiyetçilerinin direktifleriyle isyan hareketlerine baslamistir.
     
    Samsun, Çarsamba, Bafra, Erbaa, Terme, Havza, Ladik, Amasya, Tokat, Vezirköprü gibi yerlerde silahli çeteler vasitasiyla eylemlere baslamis ve bu yerlerde birçok Türk’ün canina, irzina ve malina kastetmistir.
     
    Milli direnis güçlerinin bu çetelere karsi verdigi mücadele, isgal güçleri tarafindan katliam olarak nitelendirilmistir. Bu durum Ermeni soykirim iddialariyla yakindan benzerlik tasir. Her iki iddiada oldugu gibi, Osmanli Devleti üzerindeki emelleri gerçeklestirmek adina kullanilan bu söylemler, siyasi destek bulup hem baski altina almak, hem de bu bölgelerde isgali kolaylastirmak içindir.
     
    Günümüzde, Yunanistan’in tesekkül ettigi birçok dernek faaliyet içerisinde olup, silahli çetecilerin yaptigi katliamlar görülmeksizin, direnis güçlerinin onlara karsi verdigi mücadele soykirim olarak addedilmeye çalisilmaktadir.
     
    Istiklal Harbi’nin filizlendigi tarih olan, Mustafa Kemal’in Samsun’a bundan 89 yil önce ayak bastigi 19 Mayis gününü de, sözde Pontus Soykirim günü olarak anilmaktadir.
     
    Süryani Soykirimi Yalani

    Topraklarimiz içerisinde huzur içerisinde yasayan bir diger grupsa Süryani’lerdir.
     
    19. Yüzyilin sonlarina kadar, Osmanli Imparatorlugu’nda, farkli din ve etnik köken sahiplerinin huzuru yasattigi bireylerindendir.
     
    Geçmiste dini bir katliama ugramalari, bu durumdan Islam ordularinin Anadolu’ya gelisiyle kurtulmalari ve akabinde Türklerin Anadolu’ya gelmeleriyle tamamen huzura kavusmus olmalari, 19. Yüzyilda misyoner faaliyetlerinin bas göstermesine kadar baglilik içerisinde yasamalarini saglamistir.
     
    Etnik bir ayrimi körükleyen ve Türkiye’yi siyasi alanda sikistirmak gayesinde olanlar, 20. Yüzyilin baslarindan itibaren Süryanilere de el atmistir.


     
    1. Cihan Harbi’nde gerek cephe içerisinde, gerekse cephe gerisinde Süryani’ler kullanilmis, basariyi elde edemeyen siyasi güç odaklari 20. Yüzyilin ortalarindan itibaren soykirim tezgâhi içerisine Süryanileri de dâhil etmistir.
     
    Bazi iddialara göre 600 bin, bazilarina göre de 250 bin gibi kendi içinde çelisik bir rakam vererek soykirima tabi tutulduklarini iddia edenlerin tezini, ‘’Keldanî Cemaati Patrik Vekili Peder Francois Yakan; “Anadolu’da 250 bin Keldanî’nin soykirima ugratildigini söylemek dogru olmaz. O tarihteki Keldanî nüfusu Anadolu’da ancak o kadardi. Hepsi mi yok edildi? Tarihi çarpitma, gerçekleri inkâr etme var bunun içinde. Tarihin degisik dönemlerinde birtakim problemler çikmis olabilir; ama bundan herkes zarar görmüstür. Müslümanlar kadar Ermeniler, onlar kadar da Keldanîler zarar görmüstür. Sadece bir tarafa ait bir zarar yok. Ciddî bir kargasa vardi ve bunun aci sonuçlari oldu. O zaman soykirim bunun neresinde var diye sormak lâzim’’ sözleriyle bertaraf etmektedir.
     
    Ayrica birçok kaynakta da, 1. Cihan Harbi’nde bir kisim Süryani’nin Rus, Ingiliz ve Fransizlarin yaninda cephede yer aldigi ve o tarihlerde ölenlerin birçogunun savas nedeniyle öldügünü ortaya koymaktadir.
     
    Su an ciddi manada lobi faaliyetleri içerisinde olup, azimsanmayacak derecede Süryani soykirim iddialari Avrupa’da gündeme getirilmekte, Türkiye’nin Avrupa Birligi’ne girisinde kabulünün sart konulmasi çabalanmaktadir. Ayrica daha fantazik düsünüp, topraklarimiz içerisinde özerk bir bölge talebinde olanlarda vardir.
     
    Gelecek Yillar, Kürt Soykirimi Oldugu Iddialarina mi Gebe?
     
    Yazinin baslangicinda da belirttigimiz gibi, dünya siyasi güç oyunlarina sahne olmaktadir. Bu manada ciddi bir baski unsuru olan soykirim tezleri, özellikle etnik çesitlilik vurgusu yapilan ve geçmiste onlarca millet ve devlete hâkimiyet kuranlar için kullanilabilecek niteliktedir.
     
    Osmanli gibi onlarca millet ve devlete hükmetmis bir imparatorlugun varisi olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti de, stratejik önemi ve bu güç oyunlarinin odagina oturtulma gayreti içerisinde, bu tür tezlerle sürekli muhatap tutulmaktadir.
     
    Üretilen Ermeni, Pontus, Süryani soykirim palavralari, yarinlarda ülkemizin bu tarz uyduruk yeni söylemlerle muhatap kalabilecegine isarettir. Bu noktada yillardir ülkemizin Güney Dogu’sunda ezilmislik, sömürülmüslük, baski psikolojisi var oldugu yaratilmaya çalisilip, yeni bir söylemin zemini hazirlaniyor olabilir.
     
    Soykirim söylemlerinin olusturuldugu duruma bakarken, 1. Cihan Harbi ve Istiklal Harbi’nin sartlari içerisinde cereyan eden durumlarin soykirim olarak sunulmaya çalisildigi, Osmanli Imparatorlugu’nun ve yerlesik direnis güçlerinin isgal güçlerine ve katliamci çetecilere karsi almis oldugu tedbir ve uygulamalar, bugün etnik veya dini bir katliam hareketi olarak sunulmaya çalisilmaktadir.
     
    Diger soykirim iddialarinda yaratilan durumlarin bir benzeri, su an ülkemizin güney dogusunda etnik ayrimcilik tohumlari ekilerek filizlendirilmek istenmektedir. Kürtleri ayristirma gayreti içerisinde olanlar, onlarin mazlum duruma sokuldugunu, baski ve zulüm gördügünü, hatta canice öldürüldügü safsatalarini üretmektedirler.
     
    Tarih boyunca gerçeklesen 40’in üzerindeki Kürt isyanini ise, Türklerin Kürtlere karsi girismis oldugu yok etme düsüncelerinin birer parçasi durumuna getirmeye çalismaktadirlar. Dersim, Koçgiri, Seyh Sait isyanlari ve onlarcasi hiyanet hareketi olarak degil de, Osmanli’nin veya Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kürtlere uyguladigi despot yönetim anlayisinin bir ürünü olarak gösterilmeye çalisilmaktadir.
     
    Avrupa Birligi ve çesitli ülke parlamenterleri, bölgeye sik sik ziyarette bulunarak, bölge halkinin durumunu çarpitarak dünya kamuoyuna sunmaktadir. Teröristlerin katlettigi bölge halkinin, devletin güvenlik güçleri tarafindan öldürüldügü gibi safsatalar üreterek, hem bölge halkini ayristirma, hem de ötelerde Türk güvenlik güçlerinin bölgede etnik kiyim yaptigi safsatalarini türetmek gibi bir gayret içindedirler.
     
    Haricilerden öte ülkemizde bulunup ta aydin kisvesine bürünmüs kisilerin söylemleri, dis ülkelerde katildigi toplanti ve brifinglerle bu minvalde gösterilmeye çalisilmaktadir.
     
    Nobel ödüllü ‘’aydin’’ yazar Pamuk efendinin ‘Türkler 30 bin Kürt’ü katletti’ gibi açiklamalari ise, yine bölgede Türklerin Kürtlere karsi girismis oldugu bir kiyim kanisini uyandirma çabasindan baska bir sey degildir.


    ORHAN PAMUK = BIR VATAN HAININ PORTRESI

     
    Hülasa geçmiste üretilen diger soykirim safsatalarina bir yenisini hazirlama ve bölgeyi ayristirma gayreti içerisindeler. Istiklal Harbi’ni dini ve etnik bir kiyim olarak sunmaya çalisanlar, Ermeni, Rum ve Süryani çetelerinin savas hali nedeniyle öldürülüsünü katliam diye savunanlar, yarinlarda güvenlik güçlerimizin PKK teröristlerine karsi yaptigi girisimi yine bir kiyim olarak sunmaya çalisacaklardir.
     
    Sonuç olarak söylenebilir ki; 21. Yüzyil ve sonrasi, siyasi güç çatismalarina sahne olacaktir. Ortada yeni bir dünya düzeni olusturmak, çok uluslu veya uluslar arasi küresel sermayenin çikarlarini saglamak için bir saldiri vardir. Mühim olan ise burumdan kendi devletini zarar görmeden muhafaza edebilme ve menfaatleri noktasinda edinimler kazanabilmektir.
     
    Etnik temelli bir ayristirma çabalari, bu minvalde hareket eden sempatizan güruh ve destekçisi ‘’aydin kalemsorlar’’ Türk devletini küresel güçlerin kucagina itmeye çalismaktadir.
     
    Soykirim söylemleri ile baski yaratmaya çalisan küresel güç, yeni söylemler ortaya sürerek bu baskiyi artirma ve etkinlik kazanip, ayristirmaya gidebilir. Bu minvalde yillardir Kürt’lerin üzerinde demagojik bir siyaset güden misyonerler ve isbirlikçi aydinlar, emelleri pesinde durmadan propagandaya devam edeceklerdir.
     
    Ülkemiz stratejik ve jeopolitik öneminin getirdigi konumu iyi kullanmali, bu söylemlerin olusmasina dahi firsat vermemelidir. Su an sözde Ermeni soykiriminda düstügümüz duruma mahal verilmemelidir.

  • Disislerimizin yabanci dil durumu ve akla gelen bazi dusunceler

    Disislerimizin yabanci dil durumu ve akla gelen bazi dusunceler

    Muhammet Safi
    Turkish Forum Danisma Kurulu Uyesi 

    Dışişlerimiz ve öteki işlerimiz malum…

    Hani kendin pişir kendin ye diye kebapçılarımız vardır.
    Bazı mizah yazarları bunu senarize ederken

    Sen sana pişir sen sana ye… diye kullanırlar
    Bizim dışişleri de Yurtta sulh cihanda sulh sözünü bu şekilde uyguluyorlar.
    Yurtta sulh olsak da şöyle hep beraber bir pişirmesini öğrenebilsek…. Hep beraber pişirip hep birlikte sofraya otursakk….
    Olmaz, sen sana pişir sen sana ye…. Sonra, (Ne mutlu Türkim diyene, Ay yıldız var bayraginda) (Teslim olan bir terorist)
    Muhtaç olduğumuz kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.
    Milletimizin gençlerini muhatap kabul eden Ataturk, onlara, yani bana, bizlere damarlarındaki, damarlarımızdaki kanın asil olduğunu söylüyor. Değer veriyor.
    Fakat biz milletimizin gençlerine Aziz nesin gibi hakaret ediyoruz. Hem de Atatürkçülük adı altında…
    Bu milletin yüzde 47’si aptaldır. Hangi akılla AP Partiye oy verdiler?
    Dışişleri niye yabancı lisan bilsin ki? Yarısı aptal olan millet için mi?

    Ermeniler Türkçe biliyor mu, biz niye Ermenice bilelim.
    İngilizler Türkçe biliyor mu, olsun biz bilelim, bak Amerikalılar da konuşuyor…
    Ruslar Türkçe biliyor mu, biz niye bilelim, Ama bütün Türki Cumhuriyetleri Rusça konuşuyor ya, onlar da Türk biz de. Yeter..
    Araplar Türkçe biliyor mu? Biz neden Arapça bilelim. Hem gerici olmak da var?
    Japonlar Türkçe biliyor. Biz yine de Japonca bilmiyoruz. Bu da ilginç… /Osmanlı arşivine gelen yabancılar içinde Türkçeyi deyimlerine ve telaffuzuna varıncaya kadar en güzel konuşanlar Japonlar… Hem arapça, farsça biliyorlar, hem ingilizce hem de Osmanlıca okuyabiliyorlar… Hem de mesela 16. yy istanbul’unun iaşesini araştırıyorlar. Osmanlı istanbulu nasıl beslemiş. İstediğiniz kadar sanayileşin. insanın yediği vitaminler ve aldığı kalorilerin temin, sindirim ve vücuttan atılmaları adam babadan beri aynıdır. Bütün teknolojik gelişmelere rağmen değişmeyen bir şey daha vardır. Cinsel birleşme… Adem babadan beri aynı yöntem…
    Japonlar bunları bildiklerinden bilim kurgu filmlerinde olduğu gibi hayatın devam ettiği ama teknolojinin bittiği zamanlarda hayatın idamesini araştırıyorlar. Bugünkü cep telefonu nesline (eskiden kalorifer çocuğu denirdi) bu satırları anlatmak imkansız. Ne hale geldiğimizi düşünün..

    Dışişleri bakanlığımız çok köklüdür.
    Mutlaka o büyük teşkilatın kendi önlemleri vardır

    Hele bu internet çağında.
    Bütün ihtiyaçlarınız bir tık ilerinizde…

    mesela

    www.hemencevir.com
    giriyorsun çeviriyor size…
    !!!!!!!!!!!!
    Kültür mü dediniz?
    www.kultur.gov.tr
    tıklayın bütün Türk kültürü orda.

    Bağlama mı çalmak istediniz.
    Tulum mu dinlemek istediniz?
    Horonu mu merak ettiniz?
    Karadeniz tv’yi seyredin.
    Hayatta kalan son Türklerin kameraya alınmış kültür örneklerini şansınız varken izleyin hiç olmazsa… 15-20 sene sonra onları da bulamazsınız. Taş plaklar gibi zenginlerin koleksiyonlarını süslerler….

    Keşke tek sorunumuz dil bilmemek olsaydı.
    Kendi dilimizi de biliyor muyuz. Türkçe’yi biliyor muyuz?
    70’lik anamın sözü:
    Gözün karnı (karın bizde mideye derler) yok ki doysun.

    Bizim kalemlerimiz bu kadar güzel yazabiliyorlar mı?

    Fakat Anadolu başka…
    Onun bir ruhu var..
    Bende bile var olan ruhu bir çözebilsem…
    Ah onu bir anlasam, anlatabilsem…

    Ben kendi tarafımdan anlatayım.
    Yüzerce Pontus derneği olmasına rağmen….
    Büyük paralar harcanıp Hemşinliler Ermenidir diye çabalar sarfedilmesine rağmen…
    Ve bizim bunlara karşı hiç bir hamlemiz olmamasına rağmen…
    Neler oluyor?
    Karadeniz insanı dil mi biliyor, hayır
    Deseniz ki, bana kültürünüzü anlatın, yazın, bizim Rizeli birisine, size ne der biliyor musunuz? Ne kültürü hemşerim, ne diyorsun sen?
    Yani asla hesaba gelmes, kalem kağıda sığmaz, matematik denklemlere girmez bir durum…
    AB’den İkizdere’ye fon yardımı gelmiş. Bir kaç yüz bin yüro kadar. Köyün kanalizasyon şebekesini denize kadar tek bir kanala toplayıp arıtıp öyle bir şeyler yapılacakmış. Köylüler ayaklanmış. kabul etmemişler. Bir ihtiyar dedemiz gerekçesini söylüyor: Bunların niyeti iyi olsaydı ..kumuza bu kadar para vermezlerdi.

    Irklar üzerine gen taraması yapan Almanlar Hemşin köylerinde kan örnekleri almışlar. Köylüye de sağlık taraması yapıyoruz demişler. Bedeva, dünya bankası karşılıyormuş filan demişler. Akşama kadar milletten kan toplamışlar. Yörenin radyoları hemen yayınlarında olayı duyurmuşlar. bunun irklar üzerinde bir çalışma olduğunu, hemşinlilerin ermeni olup olmadıklarının ermenistan ermenilerinin kanlarıyla karşılaştırılacağından filan bahsetmişler.
    Akşam ulusal televizyonlara çıkan Hemşinliler, mintanlarının kollarını dirseklerine kadar sıyırıp çakı ile kollarını kanatarak kameraya gösteriyorlar ve şunu söylüyorlardı:
    Biz Türküz hemşehrim bak benim kanım kırmızı beyaz akıyor, ne Ermenisi…

    Anadolu insanında üstü örtülü bir ruh var. Her zaman bezle veya çarşafla veya gürültülü propaganda ve yahut da kapitalizmin sömürü araçlarıyla ört bas edilen bir ruhu var. Asırlarca zaman zaman, o da kendi belirlediği ve bildiği zamanlar ortaya çıkan bir ruh….
    Hani kurtuluş savaşını yapan ruh….
    Erkekleri askerde, bebekleri kundakta kadınlarımızın öküz arabalarıyla ordumuzun erzak ve mühimmat nakliyatını Sakarya cephesi ardına yığdığı gibi…

    Hani sabah 03’teki depreme bütün İstanbullunun 05 olmadan devletten önce anlaşmışcasına yetişmesi gibi…
    Tıpkı tek kollu çobanın Tıp fakültesini kazanması gibi…
    Tıpkı şişko olduğu için ve ilerleyen yaşına ragmen iş bulamayıp üniversiteyi kazanan bacımız ablamız gibi…

    Mevcut olanla yetinmemek lazım.
    Kağıt üzerindeki hesapları hayat sağlamıyor çoğunlukla.
    Labaratuvar verilerini doğru çıkarmak isteyen tabib, teşhis fukarasıdır, tedavi zavallısıdır..

    Anadolunun o ruhu ne teste tabidir, ne kalem kağıda gelir.
    Bizler buralarda mevcut durumu tahlil ve analiz eder, iyi kötü taraflarını ortaya koyar.
    Birikimlerimizi paylaşır.
    Belli doğrulara ulaşır.
    Görevimizi yaparız.

    Bunları hayata geçirmek Türk milletinin ilgili fertlerine aittir. Yürütmeye ve yürütmeye bağlı organlara…

    Ben bile bu yaşıma gelinceye kadar dışişlerinde bütün devletlere ayrılan bir ofis bulunduğunu, her dilden dil bilen uzmanların, diplomatların var olduğunu sanırdım.
    Olmadığını biliyorum. Neden olmadığını tartışabiliyorum. Olması gerektiğini bütün yönleriyle ortaya koyabiliyorum. Hatta doğruyu bile önerebiliyorum. Üstelik daha da önemlisi benim gibi sayısız insanlarla aynı şeyleri pay edebiliyorum. Yani tek başıma değilim.

    Üstüne üstlük bugüne kadar var olan ve benim ve benim gibilerin eksikliklerini ortaya koydukları, hem de herkesin kabul ettiği sorunların giderilmesi için milletimizin içinde yetişmiş insanlarımız da var. Şuculuk buculuk, senin adamın benim adamım hikayeleri olmasa sorun kalmayacak…
    Türkiye, Anadolu’nun o gizli saklı hazinesi olan ruhun kendi belirlediği vakitte ortaya çıkmasıyla tarihten gelen ve kendine yakışan misyonuna ve ihtişamına kavuşacaktır.

    Kolu kırık adamın acil servisindeki çığlıkları kolu kırık olduğundandır, hastahaneye ve doktorlara hakaret ettiğinden değil.
    Bu farkı bilenler olarak kolumuzu alçıya aldırdık..
    Alçımız sökülünce tokalaşırız, el sıkışırız.. O zaman elimizi çırparız…
    Bir elin nesi var iki elin sesi var….

    Eleştirilerimiz haklıdır. Canımız yanıyor
    Fakat kimi kime şikayet edelim. Kendimizi Avrupalılara mı şikayet edelim, ABD, İran, Ermeni, Arap… kime…
    Başka Türkiye yok.

    Beraber ve birlikte bu sızılardan ve ağrılardan afiyete kavuşacağız.
    Ben umutluyum.
    Hatta eminim.
    Gelecek bizimdir.
    Bugün de bizim olmalıdır.
    Geçmişin bizim olduğu gibi…
    Atatürkün Gençliğe Hitabesi’ni arada sırada olsa da okuyorsak,
    Gençlerimize güveniyorsak
    Milletimize inanıyorsak
    O damarlarımızdaki asil kandan da bahsedelim.
    Hayat kabristandan ibaret değildir. Mezarlığa gidersiniz, yolunuz düşerse bir gün, ya fatiha okur geçersiniz, ya da sadece bakarsınız. O kadar…
    Kalan sağlara fatiha okumak gerekmiyor.
    Onları yaşatmalıyız.
    Başlarını kırmadan, gözlerini çıkarmadan.
    Bunlar mı bizim büyüklerimiz dedirtmeden…

    Son söz:
    Türkiye Cumhuriyeti yeni kurulduğunda okuyan adamı yoktu. Hepsi savaşlarda şehit olmuşlardı.
    Devletin okuyan adama ihtiyacı vardı. Memur, idareci, vali, kaymakam, bürokrat…
    Gayrimüslimler savaşa katılmamışlardı.
    Hem okuma yazmaları vardı hem de dil biliyorlardı.
    Soyadı kanununun bir faydası da bu acil durumu gidermek olmuştur.

    Bütün gayrimüslimler soyadı kanunu ile Türk oldular ve devletin o ihtiyacı görülmüş oldu, bir nebze de olsa.

    Adam yokluğunda bu kaçınılmaz bir yöntemdi ve harika bir çözümdür. Türkiyelilik denen şey gibi bir şey.
    Herkes Türkiyeli oldu ve Türkiye için çalıştı.
    Şu anda nüfusun okuma sorunu yok.
    Okumuş adam sorunu da yok.
    Dil sorunu da yok görünüyor. (Yani İngilizce, Almanca ve Fransızca için, belki Arapça için bu sorun yok)
    Yetişmiş adam sıkıntımız da yok.
    Adam devşirmeye ihtiyacımız da yok.
    Ununumuz var, şekerimiz var, yağımız var.
    Kaldı helva yapmak.
    Boşuna kendimizi yalandan yere un, helva ve şeker kıtlığı laflarıyla oyalamayalım.

    Cuma vaazı gibi oldu.
    Kusura kalmayın.
    Bu derdimiz yüreğimizi yakıyor.
    Bir dokunup bin ah işitmek kabilinden…

    Muhammet Safi

    ————————————yorum—————

    21 Ağustos 2008 Perşembe 02:53 tarihinde <[email protected]> yazdı:

    Muhammet beyin verilerinin isigi altinda da bakildiginda Türkiye’nin yetistirebilecegi gelecek aydın kitlesi goruntusu de pek ic acici gorunmemektedir.

    Turkiye Bilimsel Yayin Gostergeleri Kitabi: Turklerin 1981-2006 bilime katkisi: %1  

    “Fakat Rusya ve Ermenistan arsivlerinde arastirma yapacak kadar ermenice bilen araştirma görevlisi, bilimadami, docent vb kariyeri olan adamimiz yoktur maalesef” demis Sayin Safi, ancak ben Muhammet beyin eksiklik orneklemelerinde sadece bir gurubu goremedim. O da bizim disisleri erkanimizdir.

     

    YORUM —–
    22 Ağustos 2008 Cuma 18:18 tarihinde <[email protected]> yazdı:

    Bütün gayrimüslimler soyadı kanunu ile Türk oldular ve devletin o ihtiyacı görülmüş oldu, bir nebze de olsa.

    Adam yokluğunda bu kaçınılmaz bir yöntemdi ve harika bir çözümdür. Türkiyelilik denen şey gibi bir şey.
    Herkes Türkiyeli oldu ve Türkiye için çalıştı

    Ilginc bir bakis acisi…

    Umarim Muhammed Bey, bu satirlari ile aktarmakta oldugu dusuncelerini biraz daha aciklar grubumuza yonelik. Sahsen ben tam olarak anlayamadim. Bilmemek degil, sorup ogrenmemek ayip derler malum. Sorayim dedim… .

     

    ———CEVAP —

    Muhammet Safi

     

    Sayın Yedic’in istediği izah evet hayır şeklinde olamayacağı için biraz açmak ve ondan sonra cevaplamak istedim.
    Bir önceki yazımda bu soyadı kanununun Cumhuriyetimize katkılarından sadece birisini örnek olarak vermiştim. Yazıma örnek olsun diye bir ayrıntıydı…
    Gayrimüslim kelimesini açmamız gerekiyor. Azınlık kelimesinin karşıtı olarak algılanmasın. Azınlıklar meselesi bence Lozan’ın Türk mlleti bünyesine yerleştirdiği çiplerdir. Ayrı ve uzun bir sorun bu. Fakat bahsettiğimiz gayrimüslim kelimesinin azınlık kelimesiyle ilgisi yoktur. Müslüman olmayan Osmanlı ve daha sonra Türk vatandaşlarıdırlar. Bunlar menşe itibariyle ecnebi yani başka devlet vatandaşları olabildikleri gibi Latin milletinden gibi, dinsel tercihlerine göre Millet-i Rumiyan, Millet-i Ermeniyan, Millet-i Katolikyan, Millet-i Yahudiyan veya Millet-i Museviyan şeklinde isim alabiliyorlardı. Ortodokslara Rum deniyordu. Gregoryanlara Ermeni, Musevilere de Yahudi veya Musevi deniyordu. Rum kelimesi Yunan karşılığı değildir. Ermeni kelimesi de etnik olarak değildir. Buradaki adlandırma tamamen dinseldir. Zaten millet kelimesi aynı dile inanan demektir. Kim etnik anlam yüklediyse o gün bugün köken olarak yanlış bir şekilde sürüp gidiyor. Dinsel farklılıktan ötürü müslüman olmayan bu gruplara toptan gayrimüslim denmekteydi. Bunların içinde etnik olarak Türkler de vardır. Zannetmeyin Türkler hristiyan değillerdi veya Musevi veya Gregoryan… Eski sayım defterlerini incelediğinizde gayrimüslim vatandaşlarımızın adlarının ve lakaplarının Türkçe oluşları dikkat çekicidir. Başka bir dikkat çekici olay bu adlarda Arapça isimler yok. Sadece Türkçe adlar kullanmışlardır.. Neyse bahis harici olduğundan kısa geçelim.

    Yani Gayrimüslimler dini olarak müslümanlığı seçmeyen insanlardır. Azınlık statüsünde değerlendirilen unsunrlar değildir. Metresle cariyeyi karıştıran akılsızlar gibi gayrimüslim tabiriyle azınlık tabirlerini karıştırıp yanlış sonuçlara varmayalım….

    Cumhuriyet kurulduğunda okumuş ve yetişmiş insan sorunu vardı. Bu tarihsel bir sonuç ve gerçek…

    Bunun için ya dışardan adam getireceksiniz, ya  da yeni nesillerin yetişmesine kadar Çin’deki gibi dünyaya kapalı bir şekilde yokluklarla, sıkıntılarla yaşayacaksınız. Dünyadan geri kalacaksınız vb…

    Ya da gayrimüslimlerden yararlanacaksınız.

    Gayrimüslim vatandaşların konumları Osmanlı’da da özeldi, Cumhuriyet’te de özeldi. Osmanlıda vergileri başka usulden tahsil edilirdi. Mahkemeleri kendi kiliselerinde görülürdü. Ancak İsteyenler müslüman kadı huzuruna da çıkma haklarına sahiptiler ve örnek olarak Kıbrıs’taki mahkeme kayıt defterlerinden öğrendiğimize göre buradaki bütün Hristiyanların kilise mahkemelerini değil de Müslüman mahkemelerini tercih ettikleri bir gerçektir.
    Askere alınmazlardı. Toprak sahibi olamazlardı. Cizye verirlerdi. Has, tımar ve zeamet vergilerinden yani arazi vergilerinden muaftılar fakat ticari vergi verirlerdi.
    Tarım ekonomisinin hüküm sürdüğü Osmanlı asırlarında topraksı olmak fukaralıktı. Zannedildiği gibi gayrimüslimler zengin değillerdi. Çünkü zenginlik o zamanlarda toprak sahibi olmaya endeksliydi. Bu genel bir durum, istisnaları olabilir.
    Gayrimüslim defterleri veya cizye muhasebesi defterlerindeki kayıtlar bu konuyu ortaya koymaktadır.
    Galata bankerleri diye cümle kurmaya çalışan bazı tarihçilerin sandığı gibi gayri müslim vatandaşlarımız zengin değillerdi.
    Tanzimat sonrasında özellikle gavura gavur denmeyecek şeklinde ünlenen tanzimat fermanınndan sonra gayrimüslimlerin mal edinimlerine, ev ve arazi almalarına kısıtlı da olsa müsaade edildi. Göstermelik de olsa kısmı bir askere alma olayları oldu. Hani biz reform yaptık gibilerinden Avrupalılara göstermek için. Ancak genel uygulama Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar devam etti.
    Yani gayrimüslimler askere alınmazlar.
    Ev ve arazi sahibi olamazlar.
    Bu toplumsal durum bir gayrimüslim için pek hoş değildir. Toplumumuzdaki bütün hoşgörü örneklerinin güzelliklerine rağmen onlar Müslüman değildirler…
    Bu vatandaşlarımız Tanzimattan sonra kendilerine sağlanan imkanlardan yararlandılar ve okudular. Çünkü ticaretle uığraşıyorlardı. İthalat ve ihracat yapıyorlardı ve dahası şehirde yaşıyorlardı. Hani nüfusun yüzde sekseni köylerde yaşıyor dendiği zamanlar varya o zamanlarda az olan Türk nüfusla birlikte şehirde yaşıyorlardı.
    Mektepler yani okullar buralardaydı.
    Bütün yenilik ve cağdaşlaşmaların ilk örnekleri şehirlerde görülüyordu. Yol şehre geliyordu, hastahane, posta, okul, elektrik…. köylere gitmiyordu. Onun için köylü okulsuz, medeniyetsiz ve parasızdı. Ekmeği vardı ama parası yoktu.
    Gayrimüslim vatandaşlarımız şehirde bu medeni dünyanın nimetlerinden yararlanma fırsatı buldu. Şehirdeki Türklerle birlikte…
    Çocuklarını okuttu
    Ticaret yaptıklarından ve mezheplerinden dolayı bazıları -Ortodokslar Rumca, Yunanca ve bazıları İngilizce, Gregoryanlar ise Ermenice, Rusça ve Fransızca biliyorlardı.
    Üniversite ayarındaki okullara da gitme şansları vardı ve yüksek tahsil yaptılar.
    Şehirde yaşayan Türkler de bu imkanlara daha fazlasıyla sahiptiler. Burda bir adaletsizlik yok. Sorun bu hizmetlerin kırsala yani nüfusun büyük çoğunluğunun yaşadığı yerlere ulaşmamasındadır.
    Savaşlar sonunda Türk ve müslüman nüfus kıyıma uğramıştır.
    Bütün okuyan nesil cephelerde şehit düşmüştür.
    Gayrimüslimler savaşa alınmamışlardır. Fakat bizleri arkadan da vurmadılar. Taşnak ve Hınçaklarla işbirliği yapan bazı Ermeniler ile Rus ve Yunanlılarla işbirliği yapan bazı Pontusçu Rumlar olmuştur. Bunların zararları da büyüktür. Her şeye rağmen bunu bütün gayrimüslimlere yayamayız. Mesela Musevi nüfusun bu türden sakıncalı durumlara düşmediğini biliyoruz. Yani başka devletlerle işbirliği yapıp silaha davranmak gibi… Ancak onlar da diğer gayrimüslimler gibi askere alınmadılar, ticaretle uğraşmak zorundaydılar, toprak sahibi oladılar, okumak imkanını kullandılar ve dahası finans dünyasında söz sahibi olabildiler.

    1912 Balkan Harbinden sonra 1922 senesine kadar kesintisiz süren 10 yıllık bir savaş. Balkan Harbi, Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı, İç İsyanlar… Bu Kuzey Irak’a girip çıkmak, Güney Osetya Operasyonu veya Irak Savaşı gibi bir şey değildir. Bütün sınırlarınızda bütün komşularınızla hatta sınır ötesi, deniz ötesi düşmanlarınızla bilfiil aralıksız süren bir savaştan bahsediyoruz. Buna ne can dayanır ne de mal.
    30 yıllık PKKnın faturası söyleniyor.
    Kıbrıs harekatının mali yükünü halen üzerimizden atmış değiliz.
    Mart Tezkeresi gibi silahsız sorunların bile sıkıntılarını hissediyoruz.
    Anayasa kitapçığının fırlatılmasıyla başlayan kriz gibi de değil bu benim anlattığım 1912-1922 arası savaş…
    Yeni Cumhuriyet kurulduğunda taş taş üstüne kalmamıştı.
    Paramız yoktu.
    Sanayimiz yoktu.
    Nüfusumuz yoktu.
    Gencimiz yoktu.
    Okumuş adamımız yoktu.
    Yetişmiş insanımız yoktu.
    Hastahanemiz, okulumuz, yolumuz, elektriğimiz hiç bir şeyimiz yoktu.

    Bunları bilinen şeyler.

    Fakat zaman zaman bu trajik ve tarihte emsali görülmemiş mücadele ve savaşlar sanki bizi leylekler getirmiş gibi anlatılıyorlar ya yeri geldiğinde, fırsatını bulduğumda bana böyle sıralamak zorunluluğunu hissettiriyor.

    Bütün yokluklara rağmen devletimiz vardı.
    Kurumlarımız kuruluyordu.
    Ama adamlarımız yoktu.
    Şakkadanak okus fokus bir şeyler olacak da değildi.
    Vali lazım, kaymakam lazım, kısacası memur lazım. Bugünkü hesapa 2 milyon kişi lazım. 70 milyonda iki milyon o zamanki nüfusa göre 23 milyonda kaç kişi eder, siz hesaplayın. İletişim ve ulaşım vesaitinin olmadığını düşünerek ve bazı teknolojik imkanlar henüz hazır edilmediğinden bu sayıyı iki ile hatta üç ile çarpın. Yani bir milyon okumuş, yetişmiş insan lazım idi yeni cumhuriyete…

    Öyle onuncu yıl marşını okumakla tarihe saygı duyulmaz.
    Tarih budur.
    İmkansızı yapmak.
    Bunun değil tekrarını yapacak babayiğit, marşını yazacak adam bile daha dünyada yoktur.
    Kolay değil.

    Devrimleri değerlendirirken en azından o zamanlarda kalorifer olmadığını, sıcak suyun ibrikle, güğümle hazır edildiğini düşünmeliyiz.
    İnternet, online işlemler, digitürk, kablolu tv, duble asfalt yol, havaalanı, çift camlı pimapen… Bunlar yoktu o zamanlar.

    Ağustos depreminde bahsettiğim süreye göre kısa bir zamanda sadece can kaybı verdik ve sadece lokal olarak bir şehrimizin bazı mahallelerinde yıkım oldu. Elbetteki çok büyük bir felakettir. Ölenleri rahmetle anıyoruz..
    Ama bu deprem felaketi bile bize bir an olsun Kurtuluş savaşı ve öncesini hatırlatmalıydı…
    İster dini, isterse dünyevi bütün alanlarda hiç bir şey yoktu ve siz yeni bir devlet kurmalıydınız, milleti yeniden ayağa kaldırmalıydınız.

    Evet devrimleri bu gözle incelediğimizde farklı manzaralarla karşılaşabiliyoruz.
    Soyadı kanunu da bunun gibidir.
    Sağ kalan ve aynı zamanda okumuş ve yetişmiş olan gayrimüslim vatandaşlarımızı yeni cumhuriyete entegre etmek, milletimizle bir olmalarını sağlamak, ayrıca da devletin ihtiyaç duyduğu alanlarda hizmetlerinden yararlanmak için mükemmel sonuçlar doğuran bir uygulamadır.
    Hani ilkokul kitaplarında anlatılır ya, herkesin adı aynı, hep birbirine karışıyordu diye… Mehmet Yılmaz diye Ankara’da 118’e bir telefon açın. Ben Mehmet Yılmaz’ın telefonunu öğrenmek istiyorum diye. 500’den fazla sadece Ankara’da Mehmet Yılmaz var…
    Adı soyadı aynı olmaktan öte, ana baba adı aynı olan, aynı yılda doğan aynı memleketli pek çok insanın nüfus karışıklığından dolayı neler neler yaşadığını gazetelerden biliyoruz.
    Soyadı kanunu tabii ki bir medeniyet işaretidir. Fakat bunu bize anlatanlar hiç de akıllıca ve öyle dişe dokunur gerekçelerle anlatmadılar. Bu kanun Türk milletinin Atatürk milliyetçiliği şeklinde şekillenen yeni bir yüzünün biçimlenmesinde büyük rol oynamıştır. Bütün gayrimüslimler artık din ve ırk ayırımına tabi tutulmadan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdırlar ve reddetmedikleri sürece de bana kalırsa Türktürler…
    Eskiden var olan gerekçeler artık yoktur.

    ÜLkemizin nüfusu ve yetişmiş insan potansiyeli oldukça iyidir.
    Kendi yağımızla kavrulabilecek seviyedeyiz.
    Bundan dolayı adam devşirmeye ihiyacımız yoktur.
    Dışardan bilimadamı getirmektense dışarıya giden bilimadamlarımızı geri getirebilirsek yeterlidir.

    Sayın Yedic’in sorusuna cevap olmuştur umarım.

     

     

  • 200 TL’lik banknotlar geliyor

    200 TL’lik banknotlar geliyor

     
    Vatan Gazetesi – 22 Ağustos 2008

    1 Ocak 2009’da YTL’den TL’ye dönülecek. İlk tanıtım ekimde yapılacak. Türk halkı 200 TL ile tanışacak. Euro boyutunda olacak paralarda Yunus Emre, Nene Hatun gibi figürler de yer alacak..

    Merkez Bankası’nın, 1 Ocak 2009’da tedavüle çıkacak TL banknotlarla ilgili hazırlıkları son aşamaya girdi. Yılbaşından itibaren YTL’den TL’ye dönülecek. Ekim ayında tanıtımı yapılacak TL banknotlar, yüksek güvenlik özellikleri taşıyacak, tüm resimleri ve rengi değişecek. TL banknot, Euro boyutlarına yakın büyüklükte olacak. Yeni yılda Türk halkı 200 TL ile tanışacak. Eski banknotlar ise fabrikaların fırınlarında yakılarak değerlendirilecek.

    1 OCAK’TA TL ÇIKIYOR

    Halen tedavüldeki en büyük küpür 100 YTL. Dolaşımda ise en fazla 50 YTL’lik küpür bulunuyor. Merkez Bankası yetkilileri, dolaşımdaki banknot dağılımı, sahte banknotlar, eski banknotların kullanım biçimi, TL banknot hazırlıkları ilgili olarak şu bilgiyi verdiler:

    * PARA YAKILIYOR: Banknot kırpıntılarının değerlendirilmesi konusunda TÜBİ- TAK ile yürütülen çalışmalar sonucunda alternatif yöntemler tespit edilmiştir. Bunlar arasında en yaygın olarak kullanılan yöntem, kırpıntıların çeşitli tesislerde ve fabrikalarda yüksek sıcaklık derecesinde yakılarak değerlendirilmesi veya katı atık toplama merkezlerine gönderilmesidir.

    TL EKİMDE TANITILACAK:

    Banknot tasarımı ve üretimi konusunda uluslar arası teknolojik gelişmeler yakından takip edilmektedir. Türk Lirası’na geçilmesi aşamasında, kupür boyutlarının kendine has ölçüleriyle en ideal şekilde oluşturulması sağlanmıştır. 1 Ocak 2009’da dolaşıma çıkarılacak “Yeni” ibaresi kaldırılmış E-9 emisyon grubu banknotların özellikleri Ekim ayında tanıtım kampanyası çerçevesinde açıklanacak. (Okan Müderrisoğlu/ Sabah)

  • Türk Sporunda Dr. Abdullah Cevdet Modeli ve Güreşteki Dinci Yapılanma

    Türk Sporunda Dr. Abdullah Cevdet Modeli ve Güreşteki Dinci Yapılanma

    Svetlana Sudak, Karin Melis Mey, Alemitu Bekele Degfa, İris Rosenberger. Bu isimleri bileniniz var mı? Hiç zannetmiyorum. Çünkü bilmeniz imkânsız. Çünkü ne isimleri, ne de soy isimleri bizden değil. Peki, Melek Hu ve Cem Zeng’i tanıyor musunuz diye sorsam? Ön isimleri Türkçe olsa da galiba bu isimleri de tanıyor olamazsınız. Bahram Muzaffer de size yabancı olmalıdır. Peki; Elvan Abeylegesse desem galiba hepiniz tanırsınız. Çünkü bu tavşan dişli çıt kırıldım senci kız, 5-6 yıldır içimizde. Onu artık tanıyoruz. Tıpkı bu sene Ramazan Şahin diye bir güreşçiyi tanıdığımız gibi…

    Evet değerli okuyucularım; yukarıdaki isimlerin hepsi de sporcu ve kâğıt üzerinde de olsa hepsi Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı. Hepsi de Pekin olimpiyatlarında ülkemizi temsil ettiler. Ramazan Şahin Rusya’nın Dağıstan Özerk bölgesinden ama galiba Türk değil. Çünkü hiç Türkçe bilmiyor. Serbest güreşlerde 66 kiloda altın madalya kazandı. Elvan Abeylegesse ise atletizmde 10.000 metrede gümüş madalya kazandı. Diğerleri mi; diğerleri tıpkı bizim yerliler gibi hepsi karavana attılar. Boşuna yük oldular bu fakir milletin sırtına.

    Bu sebeple ben bu olimpiyatlarda hep şöyle düşündüm: Pekin’e 68 kişilik bir işe yaramazlar ordusu ile gideceğimize keşke olsaydı da sadece Michael Phelps gibi tek bir sporcu ile gitseydik! Adam tek başına 75 milyonluk Türkiye’nin 8 katı altın madalya kazandı. Ya da Svetlana Sudak, Karin Melis Mey, Alemitu Bekele Degfa, İris Rosenberger gibi işe yaramaz 11 yabancıyı devşirip Türkleştireceğimize, bunlara verdiğimiz paraların yüz katını verip bir Usain Bold satın alabilseydik. Adam rekor kırarken adeta dünya ile dalga geçiyor.

    Devşirmelerin içinde yine de en başarılısı Elvan Abeylegesse’dir. Zira 5-6 yıldır ülkemizi başarı ile temsil ediyor bu kız. Ancak buradan açıkça çağrı yapıyorum, lütfen bu kıza biraz yardımcı olun. Biraz besleyin bu kızı. Maazallah, koşarken küçük bir hortum çıksa bu kızcağızı melek yapıp göklere yükseltecek. En azından hayırsever bir diş tabibi çıksın da şu kızın dişlerini bir elden geçirsin. Zira hiç abartmıyorum; sahip olduğu fiziki görüntü ile 5000 ve 10.000 metrede yarışan bayan sporcuların en çirkini Elvan’dır. Kenyalı ve Etiyopyalı zenci rakipleri bile ondan çok daha güzel ve çok daha alımlılar. Lütfen şu kızla biraz daha yakından ilgilenin. Madem garibi yurdundan yuvasından koparıp ta buralara getirdiniz, bari adam gibi sahip çıkın kendisine.

    Gençlik ve Spor Genel Müdürü Mehmet Atalay’ı oldum olası sevmemişimdir ben. Vekilken sevmiyordum, asil olunca hiç sevmemeye başladım. Kusura bakmasın ama 75 milyonluk bir ülkenin spor teşkilatını yönetecek kapasite ve tecrübede görmüyorum kendisini. Bu yüzden AKP, eğer bu ülkenin sporuna gerçekten ivme kazandırmak istiyorsa, kendisini derhal görevden almalı ve yerine adam akıllı birisini getirmelidir. Bilgili, tecrübeli, sporcu ruhlu ve otoriter birisini demek istiyorum. Tabi siyasi kaygıları ve mülahazaları bir tarafa atarak…

    İddia ediyorum; eğer Mehmet Atalay’ın oturduğu koltukta şimdi bir başkası oturuyor olsaydı, bu ülkenin son devirlerde yetiştirdiği en büyük kabiliyetlerden Süreyya Ayhan yok olup gitmezdi. Hiçbir genel müdür de Süreyya Ayhan’ı Yücel Kop’a yem etmezdi.

    Ata sporumuz güreş, öteden beri uluslar arası müsabakalarda yegâne yüz akı spor dalı olarak bilinmektedir. Ancak Pekin olimpiyatlarında Türk Milleti’ni utandıran spor dallarının başında güreş gelmektedir. Bu sebeple federasyon başkanı Osman Aşkın Bak derhal istifa etmeli, aksi takdirde hemen görevden alınmalıdır. Şahsen kendisini tanımam. Bildiğim kadarıyla aktif güreş hayatı da yok Dr. Osman Aşkın Bak’ın. Muhtemelen siyasi mülahazalarla federasyon başkanı yapılmıştır. Güreş Federasyonu Başkanı seçildiğinde dinci medyada şu kabil yağdanlık yazılar yayınlanmıştı hakkında: “…Türk güreş tarihinde 1980’li yıllarda Osman AAtaç Bey, 2001-2004 Osman Şansal başkandan sonra federasyon başkanlığı görevine gelen Dr. Osman Aşkın Bak için belki de bu zamana kadar görev alan en genç başkan diyebiliriz. Evet, 40 yaşında ata sporumuzun patronluk koltuğuna oturan Dr. Osman Bak için en iyisi biz de ‘güreşte Genç Osman devri’ dersek yerinde olur kanaatindeyim…”(1).

    Osman Aşkın Bak’ın siyasi kanaati nedir bilmiyorum. Ancak serbest Güreş Milli Takım antrenörü Adem Bereket’in ve olimpiyat şampiyonu olan Dağıstan göçmeni Ramazan Şahin’in sahip oldukları fiziki görüntü, güreş federasyonunda dinci bir yapılanma olabileceğini akla getirmektedir. Asıl adı Ramazan İrbayhanov olan Ramazan Şahin’in Çeçen asıllı olduğuna ilişkin bilgiler var internette. Çeçenlerle Türkler’in akrabalıkları ne derecedir, emin değilim ama iki yıldır Türkiye’de olan Ramazan Şahin’in bir kelime dahi Türkçe bilmiyor olması, oldukça ilginç! Adam inatla Türkçe öğrenmiyor olmalıdır!

    Sahip olduğu top sakalıyla Ulu camii müezzini görüntüsü veren antrenör Adem Bereket de oralardan gelmiş olmalıdır. Çünkü o da Türkçeyi zar zor konuşuyor. Çeçenlerin Türklükleri tartışmaya açık olsa bile, Müslüman oldukları tartışmasızdır. Ayrıca Çeçenler, şu anda Suudi Arabistan’da yaygın olan Vahhabilik öğretisinin etkisi altındadırlar ve Vahhabilik, oldukça katı kuralları olan ve siyasi yönü ağır basan bir mezheptir. Afganistan ve Pakistan’ın altını üstüne getiren, zaman zaman ülkemizi de vuran El-Kaide terör örgütü de büyük ölçüde bu mezhepten beslenmektedir. Mezhebin temelinde Ahmet b. Hanbel ve özellikle İbni Teymiye’nin görüşleri yatmaktadır. Bu bakımdan başta Güreş Federasyonu olmak üzere; spordaki dinci yapılanmaya dikkat edilmeli ve spor, dini propaganda aracı olmaktan bir an önce çıkarılmalıdır. Eğer maksat İslami propaganda ise, olimpiyat benzeri geniş çaplı spor müsübakalarında şampiyon olan bir Müslüman sporcu, bunu zaten kendiliğinden yapıyor demektir. Daha fazlasına gerek yoktur.

    ***  

    Türk sporunda halen geçerliliğini koruyan Dr. Abdullah Cevdet modelini ilk başlatan isim Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’dır. Turgut Özal’ı bu konudaki ilk icraatı Naim Şalamanov’u Bulgaristan’dan satın alarak Türkiye adına yarışlara sokmak olmuştur. Naim Süleymanoğlu’ndan bahsediyorum. Naim Şalamanov, 1986 Melbourne olimpiyatlarında göstermiş olduğu başarıdan sonra, casusluk filmlerine taç çıkartılacak biçimde kaçırılmış ve Türkiye’ye getirilmiş ve Türk vatandaşı yapılmıştır. Daha sonra da uluslar arası müsabakalarda Türkiye adına yarışabilmesi için Bulgaristan’a 1.000.000 dolar fidye verilmiştir. Naim Süleymanoğlu’nun Türkiye’ye iltica etmesinde hiç şüphesiz ailesinin Türk olmasının yanı sıra, o sırada Todor Jivkov yönetimindeki Bulgaristan’da Türklere karşı uygulanan eritme politikasının da etkisi vardır.

     

    Aslen Türk asıllı olmakla birlikte Naim Süleymanoğlu, Türkiye’deki devşirme sporcu uygulamasının ilk adımı olmuştur. Naim’den sonra, genelde Bulgaristan ve Sovyetler Birliği’nde yaşayan Türk asıllı ailelerin çocukları olmak üzere; Türkiye’ye karşı bir teveccüh yaşanmıştır. Özellikle güreş, halter ve boks gibi daha çok bireysel güce dayanan sporlarda pek çok yabancı sporcu gelip Türk olmuş, sonra da Türkiye adına yarışmışlardır. Bu konuda en büyük etken, galiba Naim Süleymanoğlu’na duyulan resmî ilgi ve sağlanan maddi imkânlar olmuştur. Zira Türkiye, 1988 Seul olimpiyatlarında son derece başarılı olan Naim Süleymanoğlu’nu Türkiye’ye dönüşünde son derece tantanalı törenlerde karşılamıştır. Böyle görkemli bir tören, Türkiye’de bir ilk idi ve böyle bir tören, o güne kadar devlet adamları için bile yapılmamıştı bu ülkede. Sanırım dünyada da bir örneği de yoktu böyle bir törenin.

    Turgut Özal’ın sporda uygulamaya soktuğu Dr. Abdullah Cevdet modeli, ilk başlarda genelde Türk Cumhuriyetlerinden gelen sporcuları kapsarken, son yıllarda genelde üçüncü dünya ülkeleri denilen ve daha çok geri kalmış ülke sporcularını da kapsar şekilde genişlemiş bulunmaktadır. Ayrıca ilk başlarda güreş, halter ve boks gibi ağır ve bireysel güce dayalı sporları kapsarken, son yıllarda hemen hemen sporun her dalında sporcu getirilmekte, Türkleştirilmekte ve Türkiye adına yarıştırılmaktadır. İşte yukarıda isimleri verilen insanlar da bu kabil sporculardandır.

    Ancak Pekin olimpiyatları göstermiştir ki; sporda kalkınmanın yolu bu değildir ve bu yöntem, son derece yanlış bir yöntemdir. Öte yandan sporcular, bidayette insan olmalarının yanı sıra, artık uluslar arası ticaretin aracı haline gelmiş birer ticari meta haline gelmişlerdir. Artık onların da bir piyasası ve borsası vardır. İyi sporcu iyi paradır artık. Demek oluyor ki; Türkiye bütçesine göre hareket etmiş ve bütçesine uygun sporcular almıştır. Az paraya az yetenekli sporcu almış demek istiyorum.

    Türkiye büyük paralar verip başarılı sporcular satın alamayacağına ve uluslar arası müsabakalarda başarılı olmak zorunda olduğuna göre; o zaman geriye tek bir şey kalıyor; o da her alanda olduğu gibi spor alanında da oturup bu ülkenin insanlarına yatırım yapmaktır. Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yoktur. Elin oğlu nasıl sporcu yetiştiriyorsa aynı yöntemlerle sporcu yetiştirmek gerekir. Michael Phelps günde 12.000 kalorilik besin alıyor ve bu kaloriyi harcamak için günde 80 km. yüzüyorsa Derya Büyükuncu da aynı şeyi yapacaktır. Demek ki; sporda başarının temel şartı iyi ve düzgün beslenmek, sonra da çok çalışmaktır. Michael Phelps henüz 23 yaşında ve iki olimpiyatta 14’ü altın olmak üzere toplam 16 madalya kazandığı halde Derya Büyükuncu,  üst üste katılmış olduğu 5 olimpiyatta hiçbir başarı gösteremiyorsa ve sürekli nal topluyorsa bunun sebebi gayet açıktır. Derya Büyükuncu, iyi beslenmiyor, kendisine iyi bakılmıyor ve iyi çalıştırılmıyor…

    İddia ediyoruz ki; bugüne kadar gerek olimpiyatlarda, gerekse diğer uluslar arası büyük spor karşılaşmalarında dereceye girip Türk Milli Marşı’nı çaldırma ve Türk Bayrağı’nı göndere çektirme başarısı gösteren hiçbir sporcu, Türk Devleti’nin yapmış olduğu bilinçli ve planlı çalışmanın ürünü değildir. Bunların hemen tamamı, kendi bireysel çabaları, özverileri ve bireysel yetenekleri ile başarılı olmuşlardır. İthal Naim Süleymanoğlu’na gösterilen ilginin hiç birisi diğer sporculara gösterilmiş değildir.

    Bu bakımdan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından, Maltepe Başıbüyük mezarlığında halen hayatta olan Roma Olimpiyatları’nın şampiyon güreşçisi Müzahir Sille, 1956’da İstanbul’da düzenlenen Dünya Kupası’nda şampiyon olan Yaşar Yılmaz ve 3 tane Dünya ikinciliği bulunan Dursun Ali Erbaş için şimdiden mezar hazırlanıp isimlerinin yazılı olduğu mezar taşları dikildiğine ilişkin haberi(2) ibretle, dehşetle ve içimiz acıyarak okuduk. Oysa muhtemelen belediye kaynaklarını ona buna hortumlatan İstanbul Büyükşehir Belediye yönetiminin yapması gereken, halen hayatta bulunan şampiyonlar için bedava mezar yeri tahsis etmek değil, onların sağlıklı ve konforlu bir yaşam sürecekleri modern konutlar tahsis etmek olmalıydı. Konuya ilişkin haberi hazırlayanları candan kutluyorum. Türkiye’de hâkim olan yönetim anlayışını göstermesi açısından son derece başarılı bir haber yapmışlar. Belki birileri çıkar da bu bayağılığa, bu adiliğe ve bu aşağılık davranışlara artık “DUR” der…

    ***

    Peki, yazımızın başlığına ilham kaynağı olan Dr. Abdullah Cevdet kimdir? İsterseniz bir iki kelime ile de olsa Dr. Abdullah Cevdet hakkında bilgi verelim: Bazı kesimlerce özellikle boy hedefi haline getirilmiş olan Dr. Abdullah Cevdet, bugün Malatya iline bağlı bir ilçe olan Arapkir doğumludur. Arapkirli tabur imamı Hacı Ömer Efendi’nin oğludur.Tıbbiye okumuştur. Asıl mesleği doktorluktur.II. Meşrutiyet sonrası batılılaşma yanlılarının öncülerindendir.

     

    Kimilerine göre; Dr. Abdullah Cevdet’in, devrinin Türkçü ve İslamcı aydınları tarafından boy hedefi haline getirilmiş olmasının, bugün de pek çok insan tarafından yine aynı gözle bakılmasının sebebi; fikirlerinin maksatlı olarak yanlış yorumlanmasıdır. Zira Dr. Abdullah Cevdet, kalkınmanın lokomotifinin kaliteli işgücü olduğunu, bunun için de nüfus artışına ihtiyaç bulunduğunu savunuyor, ancak ülkede yeterli nüfus artışı sağlanıncaya kadar aradaki insan gücü boşluğunun, dışarıdan göç alarak doldurulmasını teklif ediyordu. İşte onun bu teklifi, muhalifleri ve düşmanları tarafından batıdan damızlık erkek getirilmesi, “kana kan katmak” şeklinde yorumlanmış ve kendisine cephe alınmıştır(3). 

    Dr. Abdullah Cevdet’in konuya ilişkin fikirleri, “Türk ırkının ıslahına ihtiyaç vardır. Bu bakımdan batıdan damızlık erkek getirilmesi gerekir!” şeklinde yorumlanabilir mi bilmiyorum. Ancak onun fikirleri muhalifleri ve muarızları tarafından öyle yorumlanmış ve bugün de aynı şekilde yorumlanmaya devam etmektedir. Çünkü geçtiğimiz yıllarda (2006 yılında) Ankara’nın Çankaya ilçesinde onun ismiyle anılan bir sokağın adı değiştirilmek istenmiş, ancak Danıştay bu değişikliği iptal etmiştir.   

    Dediğim gibi; Dr. Abdullah Cevdet’in temel fikri, eğer ekonomik kalkınmanın temel fonksiyonunun kaliteli insan gücü olduğu noktasında ise ve savaşlarda en gürbüz çocuklarını yitirmiş Osmanlı gibi bir ülkenin ekonomisinin insan gücü ihtiyacını karşılamak için dışarıdan gelecek göçleri, geçici de olsa bir çözüm yolu olarak düşünmüşse bunun herhangi bir kötü tarafı olmamalıdır. Çünkü aynı şeyi, geçmişte ve bugün başta Almanya ve ABD olmak üzere bütün kalkınmış ülkeler uygulamışlar ve uygulamaya da devam ediyorlar… 

    22.08.2008

    Ömer Sağlam

    _____________

    1- Avni Tarhan, “Güreşimizde Genç Osman Devri” başlıklı makalesi, Zaman, 21.03.2007. 

    2- internet sitesinde bulunan 21.08.2008 tarihli ve “İşte Türkiye’nin spor politikası: Az maaş boş mezar” başlıklı Uğur Demirkırdı imzalı DHA kaynaklı haber. 

    3- bkz. Zeki Arıkan, internet adresinde bulunan 26.02.2006 tarihli ve “Dr. Abdullah Cevdet” başlıklı yazısı.  

  • Kamera Arkasini Gormek

    Kamera Arkasini Gormek

    Kamera Arkasini Gormek

    [email protected] / Kanada

    Herkes, ama herkes hayat denen filmin icinde aslinda . Baskalarini seyrederken seyirci, baskalari bizi seyrederken oyuncuyuz. “Turk gibi guclu” sozunu soyleten ve avrupaya hayranlik uyandiran osmanlinin torunlari Tanzimat’la birlikte baslayan bati hayranligi sayesinde once fransizlara ozenselerde taklitle asil olunamayacagini anlayinca olaya ne kadar fransiz kalindigini anladilar. Ummetcilik fikrinden kalan fikir kirintilari bizi ne kadar arap dunyasina yakinlastirsada araplar bizi sevmedi, sevemedi. Ataturk’u anlamaya calissakta anlayamadik, ozumuzden gelen sesi dinlemedik, batici olacagiz derken birde bakmisiz ki amerika, avrupa hayrani olup cikmisiz. Biz avrupa hayrani oldukca avrupa bize uzaklasti, bizim elli yildir girmek icin ugrastigimiz topluluk neredeyse dagilmak uzere, biz hala kriterlerine uyma cabasiyla ugrasip duruyoruz, oysa avrupa kriterleri dedigimiz insan olmanin onemli kriterleri aslinda.

    Birilerine benzemeye calisirken ozumuzden utanir hale gelmisiz meger. Insanin kendi olmasi kadar guzel sey varmidir? 1920 lerde Karadeniz bolgesinde Lazistan’i kurmaya calisan Churchil unutuldu, kurdistani kurmaya calisan amerika avrupa ikilisi geldi, alevilik konusu kasindi tutmadi, ermeni konusu kasinmaktan yara oldu biz hala derdimizi anlatamadik dunyaya. Ataturk Izmir’de denize doktugu yunanlilarla Balkan Pakti’ni imzalarken doguda Iran ve Irak’la Sadabat Pakti’ni imzalamistir, Rusya ile saldirmazlik anlasmasi imzalarken yuzunu batiya donmustur. Sizce benim ulkemde, yonetimler, yoneticiler, gencler anlamismiyiz Ataturk’u. Benim anlamakta zorlandigim, herkes ataturkcu oldugunu iddia ederken nasil oluyorda onun dunya politikalrina bu kadar uzak kaliyoruz.

    Gelelim gunumuze; Neler oluyor neler, sinir komsumuzun sinirlari degisti, Iran hedef tahtasi, Bulgaristan, Yunanistan Avrupa Birlig’ne girdi, Suriye izole dilmis ve ikinci hedef. Turkiye’nin politikasi ne ? belli d egil.

    Rusya silkelenip kendine gelirken, Gurcistan gibi bizim icin stratejik oneme sahip bir ulke savas yasarken Turkiye’nin politikasi ne? belli degil. Mehmet Akif’in “kimi hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela ” dedigi savas icin gelmis gemiler bogazlari gecemezken simdi savas gemileri geciyor Bogazimizdan, Stratejimiz ne? belli degil. Illede Avrupa olsun ister camurdan olsun dedigimiz Avrupa bir anda gundemden dustu yerine simdi” Kafkas Birligi” projesi diye bir proje atildi. Neden Kafkas cunku Ermenistan var. Peki Turki cumhuriyetler? belli degil. Turk cumhuriyetleri ile iyi iliskiler kurmayisimizin yada kuramayisimizin tek degil belki ama en onemli sorumlusu Turkiye dahil olmak uzere Turki cumhuriyetlerin basindaki idarecileridir. Ve Turkiye Dunyanin merkezinde yanliz bir ulkedir. Ne avrupali, ne Asyali, ne de Amerikali.

    Hz. Muhammed’in mezarini Suudiler yikacakmis Ataturk onlemis  aman kimse duymasin, arap dostlar kizar, aman Tuki cumhuriyetlere yakin durmayalim Rusya bozulur, aman Avrupa’ya yakin durmayalim Amerika bozulur, aman Avrupa’ya yakin durmayalim Amerika bozulur. Boyle bir dis siyaset olabilirmi?. Bilen varsa banada soylesin su andaki Turk dis siyaseti nedir, yada varmidir. Bolgede giderek yanlizlasan bir Turkiye var.

    Bence izlenilen film aldatmaca, eger kamera arkasini bir izleseniz bir daha o filmde oynayan aktorleri, aktristleri izlemezsiniz, bir daha o filmin yonetmenine itimat etmezsiniz. Cunku cevirdigimiz hic bir filmin senaryosunu biz yazmiyoruz, oyunculari secen yonetmenler bizden degil, sadece ve sadece oyuncular yerli, onlardaninda gozunu san ve sohret burumus. Gonul isterdi ki yapim yerli olsun, varsin hasilat yapmasin.

  • Ermenistan’ı Tanımak…

    Ermenistan’ı Tanımak…

    Seyfi Şahin

    Ermenistan, Türkiye sınırlarını tanımıyor.

     

    Ermenistan, dünyanın her yerinde Türk milletini ve Türkiye’yi soykırımcı ilan ediyor.

    Ermenistan, Avrupa ve Amerika’daki lobileri ile her fırsatta Türkiye aleyhinde kararlar aldırıyor.

    Ermenistan, yayınladığı haritalarda Türk topraklarını yani Doğu Anadolu’yu Büyük Ermenistan toprakları içinde gösteriyor.

    Ermenistan, Azerbaycan toraklarının beşte birini işgal ediyor.

    Ermenistan, Hocalı soykırımı uyguluyor.

    Ermenistan, bir milyon Azeri Türkünü kaçkın yani mülteci hale getirmiş tren vagonları içinde aç sefil yaşatıyor.

    Ermenistan, hala Azeri topraklarını ve yukarı Karabağ’ı işgal altında tutuyor.

    Ermenistan, Erivan yani Türkçe Revan şehrindeki bütün Türk eserlerini yok ediyor. Topraklarındaki bütün Türk camii, medrese, kümbet han, hamam, kervansaray ve diğer eserleri yok ediyor. Ermenistan’ı halen Taşnak dernekleri kontrolündeki bir Türk düşmanı çete yönetiyor.

    Her zaman ve her yerde Türk düşmanlığını telaffuz ediyor.

    TÜRKİYE NE YAPIYOR?

    Türkiye’yi yöneten AKP iktidarı, Ermenistan’la gizli görüşmeler yapıyor.

    Ermeni sözde soykırım propagandalarına karşı kahramanca mücadele edip, kendi vesikaları ile Ermeni iddialarını çürüten Türk tarih kurumu başkanı Yusuf Halaçoğlu’nu görevden alıyor.

    Türkiye’de Taraf’lı bir gazete çıkararak ve AKP politikalarını da destekleyen Ermenici bazı paçavralara destek veriyor.

    Akdamar adasındaki yıkık kiliseyi onararak Ermenilerin düşmanlıklarına meşruiyet kazandırıyor.

    Bir çok Türk gazeteci öldürülmesine rağmen onları görmezlikten gelen Tayyip Erdoğan hükümeti, Hırant Dink adlı “Türk düşmanı ve damarlarında kirli Türk kanı taşıyan” diyerek Türk milletine hakaret eden bir gazetecinin öldürülmesinde kıyameti koparıp onun ailesine baş sağlığına gidiyor.

    Bu hükümet Türkiye’de gizlice 30 bin Ermeni vatandaşına iş imkanı sağlıyor. Halbuki Türkiye’de Türkler işsizlikten aç sefil dolaşıyorlar.

    AB ile yapılan bir anlaşmada Ermenistan’ı tanımak ve onlara yardım yapmak için bazı akitlere giriyorlar.

    Ama bütün bunlardan daha yenisi Gürcü, Rus savaşı bahane edilerek başbakan Tayyip Erdoğan Ermenistan’a da gideceğim diyor. Onlarla da görüşeceğim diyor.

    TÜRKİYE’Yİ KİMLER YÖNETİYOR?

    Ermenistan hiç taviz vermediği halde, bir adım geri atmadığı ve Türk milletine hala düşmanlık ettiği, sınırlarımızı tanımadığı, Azerbaycan’dan ve Karabağ’dan çekilmediği halde Tayyip Erdoğan’ın Ermenistan’a gitmek istemesi ve onları tanıması sizlerin aklına neyi getirir?

    Türkiye ve Türk milleti kendini seven, haklarını koruyan bir yönetim tarafından idare edilmediği şüphesini doğurmaktadır.

    Tayyip Erdoğan hükümeti, Kıbrıs’ta, Irak’ta ve her yerde Türkler maalesef hakkıyla temsil edememektedir.

    Allah bu millete bir baş göndersin vesselam.

  • Kafkas İstikrar Paktı’nın Altından “Ermenistan Açılımı” Çıktı

    Kafkas İstikrar Paktı’nın Altından “Ermenistan Açılımı” Çıktı

    Doç. Dr. Çağrı ERHAN

    20 Agustos 2008

    Rusya Federasyonu ile Gürcistan arasında Güney Osetya sorunu dolayısıyla başlayan çatışmanın ilk günlerinde Başbakan Erdoğan, Türkiye’nin Kafkas İstikrar Paktı önerisini açıklamıştı. Ardından Moskova’da Rusya Devlet Başkanı Medvedev ve Başbakanı Putin’le görüşen Erdoğan, önerisinin son derece sıcak karşılandığını ifade etmişti. Medya organlarının büyük bölümü de bu önerinin Türkiye’nin bölgesel liderlik rolünü pekiştirdiğini ifade etmişlerdi.

    Diğer taraftan, açıklandığı günden itibaren takip ettiğimiz öneriye üç temel eleştiri yöneltmek mümkündür:

    1-Bölgede çatışma devam ederken ve gerginlik giderek Rusya ile ABD arasında yeni bir “Soğuk Savaş” fırtınası estirmeye başlamışken bu planın ortaya atılması zamanlama açısından hatalıdır. Kuşkusuz Türkiye egemen ve bağımsız bir ülkedir. Fakat ittifak ilişkisi içinde bulunduğu ABD ile Rusya arasında ipler gerilmişken ne ölçüde bağımsız hareket edebileceği akıllara gelen meşru bir sorudur.

    2-Öneri son derece aceleyle hazırlanmıştır. Başbakan’ın Dışişleri Bakanlığı’ndan ısrarlı talebi üzerine, içeriği müphem sadece başlığı belirgin bir fikir kamuoyuyla paylaşılmıştır. Bu öneriyi önümüzdeki süreçte diri tutacak ve gerekli açılımları yapabilecek kadro kısıtlıdır. Hariciyemizin “alan uzmanı eksikliği” olarak tarif edilebilecek kronik sıkıntısı bu konuda da hemen su yüzüne çıkmaktadır. Dışişleri Bakanlığı personeli “açılım yorgunu” olmuştur. Uzun vadeli stratejik planlar dâhilinde yürütülen ve ilgili dairelerin personeli başka yere tayin olsa bile genel ilkeler çerçevesinde aynı şekilde sürdürülen kapsamlı politikalar yerine, sıcak gelişmelere bağlı, sonuca değil konjonktürel gereksinimleri karşılamaya odaklı bu türden açılımlar Bakanlık içinde dahi heyecan yaratmayabilir. Kısa süre sonra gündem değiştiğinde hep beraber şahit olacağımız gibi, bu açılım da, daha öncekilerle benzer bir kaderi paylaşacak, giderek gündemde geri sıralara düşecektir.

    Türk dış politikasında “sabun köpüğü diplomasisi” olarak vasıflandırılabilecek bu türden açılımların kalıcı olmadıkları ve beklenen faydayı sağlamadıkları görülmüştür. Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlığından, Medeniyetler İttifakına, Irak’a Komşu Ülkeler zirvelerinden, Kıbrıs, Afganistan, Ahıska açılımlarına ve hatta Filistin-İsrail ve Suriye-İsrail arasında arabuluculuğa kadar pek çok açılım kamuoyunda olağanüstü heyecan yaratacak biçimde başlatılmış ama bir süre sonra sabun köpüğü misali ortadan kaybolmuştur.

    Hâlihazırda, Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ), Ekonomik İşbirliği Örgütü (ECO), D-8 Girişimi vb. uzun yıllar önce kendi başlatmış olduğu projelerden beklediği faydayı sağlayamamış olan Türkiye’nin alelacele yeni açılımlar üretmeye çalışması ne kadar doğrudur ?

    3-Rusya’nın Gürcistan’la; Türkiye ve Azerbaycan’ın ise Ermenistan’la aynı masa etrafında oturup, bölgeye ilişkin ortak kararlar alabileceklerini düşünmek gerçekçi değildir. Kısa vadede de bu türden bir platformun oluşturulması mümkün değildir. Rusya Dışişleri Bakanı’nın bir hafta önce “Kimse Gürcistan’ın toprak bütünlüğünden söz etmesin” dediğini bir an için hatırlarsak herhalde krizin Ağustos 2008’de olup bitenlerle sınırlı kalmayacağını, Kafkasya’nın iki yeni bağımsız devlete (Abhazya, G. Osetya) gebe olduğunu düşünmek için bir çok sebep mevcuttur.

    Bununla birlikte, bazen dış politikada -tıpkı iç politikada olduğu gibi- kamuoyuyla paylaşılan bilgilerle, gerçek niyet birbirinden farklı olabilir. Bazen de, baştan hiç planlamamış da olsanız, ortaya çıkan yeni durum sizi bazı yeni hareket tarzlarına itebilir. Bunlardan hangisinden dolayı olursa olsun, Türkiye, G. Osetya Krizi ile başlayan ve Başbakan’ın Kafkas İstikrar Paktı önerisiyle şekillenen son 15 gün sonucunda Ermenistan’la yeni bir dönemi başlatabileceğinin sinyallerini veriyor.

    Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin neden sıkıntılı olduğunu, iki ülke arasında neden diplomatik ilişkiler bulunmadığını burada uzun uzadıya yer vermek gereksizdir. ASAM internet sitesinde ve ERAREN’in sayfasında bu konularla ilgili onlarca makale yayınlanmıştır. Ancak burada önemli görülebilecek bir noktanın altını çizmek yeterli olacaktır: Erivan istekli olmadıkça bu alanda ilerleme sağlamak mümkün değildir. Bugün itibariyle Erivan yüzünü tamamen Moskova’ya dönmüştür. Dolayısıyla, Türkiye’nin hassasiyetlerine zarar vermeyecek bir barış havasının Ermenistan’la birlikte estirilmesi ancak Rusya’nın “olur”unun alınmasıyla mümkün olur. Kuşkusuz Rusya’nın bu “olur”unun da kolaylıkla sağlanabileceği düşünülmemelidir.

    Türkiye son iki yıldır en az üç kez Ermenistan’a “zeytin dalı” uzatmış ama karşılık bulamamıştır. Elbette, iki komşu ülke arasında var olan bu anormal durum sonsuza kadar sürdürülemez. Ne halkının çoğunluğu açlık sınırında yaşana Ermenistan ne de AB’ye, komşularıyla anlaşmazlıklarını çözme sözü veren Türkiye bu durumun devamından medet umabilir. Her iki taraf için de hayırlı olacak yeni bir dönemin başlangıcı o zaman neden bu kadar gecikmiştir? Neden Türkiye’nin uzattığı el havada kalmaktadır? Cumhurbaşkanı Gül’ün Türkiye-Ermenistan maçını izlemek üzere Erivan’a gitmesi sorunları çözecek midir? Erivan’la eşzamanlı olarak, Erivan’a hâkim başkentlerin de olumlu yönde harekete geçirilmesi sağlanmadığı sürece, Türkiye’nin Ermenistan’a ilişkin projelerinin beklentilerini karşılaması uzak bir ihtimaldir.

  • ‘Ermenistan’la da görüşülecek’

    ‘Ermenistan’la da görüşülecek’

    Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Rusya ve Gürcistan arasında yaşanan savaşın ardından bölgede kalıcı barışın sağlanması amacıyla gündeme getirdiği Kafkas İttifakı Projesi çerçevesinde Ermenistan’la da görüşmelerin yapılacağını söyledi.
    Erdoğan, Azerbaycan ziyareti öncesi Atatürk Havalimanı Devlet Konuk Evi’nde basın toplantısı düzenledi.
    Kafkas İttifakı Projesi’nin kalıcı barışın tesisinde bölgenin ortak yararına katkı sağlayacağına yönelik bir mekanizma olduğunu söyleyen Erdoğan, bu oluşuma Rusya ve Gürcistan’ın olumlu yaklaştığını belirterek, “Ziyaretimde Sayın Aliyev ile gündemdeki konuların yanı sıra özellikle bu platformla ilgili görüş alışverişinde bulunacağım. Bu konuda platformun altyapısını ve çatısını oluşturmanın bölge için hayırlı olacağına inanıyorum” diye konuştu.
    Erdoğan, bu platforma Ermenistan’ın dahil edilip edilmeyeceği ve sınır kapısının açılıp açılmayacağına ilişkin bir soru üzerine, “Platformla ilgili olarak Ermenistan’la da görüşmeler yapılacak. Bu hafta içerisinde Dışişleri Bakanımızın Rusya Dışişleri Bakanı ile görüşmeleri olacak. Ve bu görüşmenin ardından Ermenistan’la yapılacak görüşmenin şeklinin nasıl olacağına karar verilecek” diye yanıtladı.  

    ‘Ermenistan%20ile%20g%F6r%FC%FEece%F0iz’&ver=40

  • FLAŞ HABER: ‘TÜRKİYE, İNSANİ YARDIM GEMİLERİNİN GEÇİŞİNİ ONAYLADI’

    FLAŞ HABER: ‘TÜRKİYE, İNSANİ YARDIM GEMİLERİNİN GEÇİŞİNİ ONAYLADI’

         
    Wednesday, 20 August 2008

    ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Robert Wood, Türkiye’nin, Gürcistan’a insani yardım malzemeleri taşıyan 2 Amerikan donanma gemisinin Karadeniz’e geçişine onay verdiğini ve bu gemilere bir Amerikan sahil güvenlik gemisinin de eşlik edeceğini bildirdi.Wood, açıklamasında, ”Türkiye, Gürcistan’a insani yardım taşıyacak 3 geminin Karadeniz’den geçişini onayladı. Bu gemiler, 2 Amerikan donanma gemisi ve bir Amerikan sahil güvenlik gemisinden oluşacak” dedi.

    WASHINGTON (A.A)

  • MCCAIN, SON ANKETLERDE OBAMA’DAN 5 PUAN ÖNDE

    MCCAIN, SON ANKETLERDE OBAMA’DAN 5 PUAN ÖNDE

         
    Wednesday, 20 August 2008

    Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adaylığını garantileyen John McCain, son kamuoyu yoklamalarına göre, Demokrat Partili rakibi Barack Obama’nın 5 puan önünde gidiyor.Reuters ve Zogby tarafından yapılan ankete göre, Amerikalı seçmenin yüzde 46’sı McCain’i, yüzde 41’i ise Obama’yı destekliyor. Geçen ay anketlere göre Obama, 7 puanla McCain’in önünde gidiyordu.

    ABD seçmeninin eğilimini değerlendiren söz konusu anket, Obama’nın Hawai’deki bir haftalık tatili sırasında yapıldı.

    Kafkasya’da ortaya çıkan kriz döneminde McCain, ilk açıklamalarında etkili, ne yaptığını bilen bir devlet adamı görüntüsü çizmede daha başarılı kabul edilmişti. Obama ise krizde yaptığı ilk açıklamada, her iki tarafa da eylemlerinde dikkatli olma uyarısı yapması, McCain’in sürekli eleştirdiği ”deneyimsizliğine” bağlandı.

    Uluslararası bir kriz döneminde iki liderin davranışları, kasım ayında seçimi kazanan adayın altı ay sonra Beyaz Saray’da göreve başlayacağı düşünüldüğünde, bir çeşit ABD Başkanlığı provası olarak mercek altına alındı.

    Bunun dışında McCain, enerji alanında da açık denizde petrol sondajı yapılması, nükleer santraller kurulması gibi somut politikalarla ortaya çıkıyor. Daha önce, açık denizde petrol sondajına, hem ülkenin enerji problemine kalıcı çözüm getirmeyeceği hem de çevreye zarar vereceği gerekçesiyle karşı çıkan Obama, McCain’in açık bir biçimde açık deniz petrol sondajını desteklemesinin ardından çark etti ve şartlar gerektirirse kendisinin de bu yöne kayabileceğini söyledi.

    Koyu bir Obama taraftarı olarak bilinen ve Amerikan HBO televizyonu için hazırladığı haftalık ”New Rules” (Yeni Kurallar) programını sunan Bill Maher, CNN televizyonunda Larry King’in sorularını yanıtlarken, Obama’nın son dönemde görüşlerini McCain’e yaklaştırdığını ve bunun Obama’nın oy kaybetmesine yol açabileceğini söyledi. Obama’nın görüşlerini merkeze yaklaştıracak şekilde yumuşatması, liberal Demokratlar arasında hoşnutsuzluk yaratıyor.

    Obama’nın, Avrupa ve Orta Doğu’yu kapsayan yurt dışı ziyareti ABD’de kısmen olumsuz bir etki de yarattı. Sık sık televizyonlarda görünen, her adımı canlı olarak yayınlanan Obama için yorumcular, ”Bu yüzü sürekli ekranda görmekten bıkmadınız mı?” sorusunu sormaya başladı. McCain’in seçim kampanyası ise Obama’ya gösterilen bu ilgiye karşılık, Demokrat Partili aday Obama’yı, Hilton otellerinin varisi Paris Hilton ve pop müzik yıldızı Britney Spears ile kıyaslayan reklamlar yayınlamıştı. Bu reklamlarda Obama için, ”Onun kadar ünlüsü yok. Ancak ülkeyi yönetme kapasitesi var mı?” denilmişti.

    John McCain, daha önce Demokrat Parti içinde adaylık için Obama’ya karşı kuvvetli bir kampanya sürdüren New York Senatörü Hillary Clinton’ın taktiklerini de kullanıyor. Clinton da seçim kampanyası sırasında Obama’nın, ”gecenin üçünde Beyaz Saray’ın telefonu çaldığında hemen duruma el koyacak bir lider olmadığı” anonsunu içeren televizyon reklamlarına ağırlık vermişti. Şimdi benzer reklamlar McCain tarafından kullanılıyor.

    Son ankette, konut piyasasındaki sarsıntı ve petrol fiyatlarındaki artış ile ekonomik sıkıntıların hissedildiği ABD’de seçmen, ”sizce ekonomiyi kim en iyi yönetebilir?” sorusuna yüzde 49’la McCain yanıtını verirken, Obama için bu oran yüzde 40 oldu.

    ABD başkanlık seçimleri 4 Kasım’da yapılacak. Her iki partinin seçmenlerinin, kendi adaylarına verdiği destek bakımından da McCain daha iyi durumda görünüyor. Cumhuriyetçi Partili seçmenin yüzde 81’i, McCain’i destekliyor. Demokrat Partili seçmenin kendi partisinin adayına desteği ise Obama için bu ay 9 puan gerileyerek yüzde 74’e düştü. Kazanırsa ABD’nin ilk siyah başkanı olacak olan Obama’ya Katolik, Hristiyan, bağımsız ve gençlerden gelen oylarda azalma olduğu belirtiliyor. Obama, kuvvetli destek gördüğü siyah oyların yüzde 90’ını ise muhafaza etmeyi sürdürüyor.

    Reuters ve Zogby ortak kamuoyu yoklamasına göre, yaşları 18 ile 29 arasında olan seçmenlerin 46 yaşındaki Obama’ya oyları geçen aya göre yüzde 12 geriledi ve yüzde 52’ye indi. 72 yaşındaki McCain ise genç oyların yüzde 40’ını alıyor.

    Yaz boyunca Obama, bir çok kamuoyu yoklamasında birkaç puanla McCain’in önünde gidiyordu. Haziran ayında bu oran 5 puana kadar çıkmıştı.

    Son yapılan anketin yüzde 3’lük yanılgı payı bulunuyor.

    A.A

  • Dursun Karataş’ın taziye teşekkürünü sadece Cumhuriyet yayınladı

    Dursun Karataş’ın taziye teşekkürünü sadece Cumhuriyet yayınladı

    İnterpol tarafından kırmızı bültenle aranan ve Hollanda’da kanserden ölen yasadışı DHKP-C lideri Dursun Karataş’ın ailesi tarafından verilen taziye teşekkürürü ilanını sadece Cumhuriyet gazetesi yayınladı.

     
    Türkiye’de Sabancı suikastı, Hiram Abas, emekli Yarbay Ata Burcu, emekli Orgeneral Hulusi Sayın, emekli Oramiral Kemal Kayacan süikastleri gibi pek çok kanlı eylemi gerçekleştiren DHKP/C terör örgütünün elebaşı Dursun Karataş, 12 Ağustos’ta ölmüştü. Karataş, 15 Ağustos’ta da DHKP/C’lilerin sloganları arasında defnedilmişti.Cenazanin ardından PKK’nın da içinde olduğu pek çok yasa dışı terör örgütü başsağlığı mesajları yayınlamıştı.Karataş ailesinin bu mesajlara teşekkür için yayınladığı taziye teşekkürü ilanını sadece Cumhuriyet gazetesi tarafından yayınlanması dikkat çekti. Ayrıca dikkat çeken bir konu metinde geçen ve büyük harfle yazılan “DAYI” sözcüğü. Sözcük DHKP/C literatüründe örgüt liderine deniyor.
     

     

    Tarih:21 Ağustos 2008

    Kaynak: Zaman

  • Milletimizden Gizlenen Atatürk

    Milletimizden Gizlenen Atatürk

     
    Her gün, “Gizlenen bir Atatürk” le karşılaşıyoruz.. Yıl 1926’dır.

    Her gün, “Gizlenen bir Atatürk” le karşılaşıyoruz..
    Yıl 1926’dır.
    Daha önce (1924) Mekke’yi ele geçirip Hz. Peygamber(s.a.v)’in kızı Fatım’a’nın doğduğu ev ile Peygamberin namazgâhını tahrip edip, ilk Müslümanların Mekkeli müşriklerden gizlice toplandıkları Erkâm’ın evi kapısına kilit vuran Vehhabiler, Medine’ye yöneldiler. Vehhabi Faysal, Arabistan’ın en fanatik Vehhabilerinden olan Faysal Derviş’i Medine üzerine gönderdi.
    Mesele uzun…
    Netice olarak on ay kadar süren bir kuşatmadan, Vehhabi kuşatmasından sonra direnemez hale gelen Medine, düştü. Fanatik Vehhabi kadı Abdullah bin Büleyhid, Medine’de “şirk ve bidat odağı” olarak değerlendirdiği mezar ve türbe taşlarını yerle bir etmeye başladı. Baki Kabristanı da bu yıkımdan nasibini aldı. Sıra Hz. Muhammed Aleyhisselam’ın türbesine gelmişti ki, İbni Suud buna mâni oldu.
    İşte tam bu noktada biz, bizden gizlenmiş bir Atatürk’le daha karşılaşıyoruz. Devamını,  ART’de anlatan Nevzat Yalçıntaş’tan dinleyelim. 
    Bir gün, Dışişleri Bakanlık Arşivi’nde araştırmalar yapan Münir Bey telefonla Yalçıntaş’ı arar:
     “- İlginç bir belgeyle karşılaştım, bunu size mutlaka göstermem lâzım!”
     “O sırada” der Yalçıntaş, “Benim çalıştığım Başbakanlık binası ile Dışişleri binası aynı yerdeydi. Münir Bey atlayıp geldi. Çok heyecanlıydı”
    Yalçıntaş da Münir Bey’in gösterdiği belgeyi görünce çok şaşırır. Belge, bir “Telgraf metni” dir. Henüz kurulan Suudi Devleti kralına gönderilmiştir. Altında Atatürk’ün imzası vardır ve şöyle demektedir:
     “- Hazreti Muhammed’in mezarının yıkılacağını derin bir üzüntüyle öğrendim. Bu kutsal emanete asla dokunamazsınız. Bir tek taşının bile zarar gördüğünü duyarsam, orduyu aşağıya gönderirim!”
    İşte Türk milletinden gizlenen Atatürk bu.
    Laik ve Atatürkçü geçinenler de bu Atatürk’ü Türk milletinden gizliyorlar, Suudi dostları, Büyük Ortadoğu Projesi taşeronları da.. Birilerine göre Atatürk’ün Allah(c.c.) ve Muhammed(s.a.v)’le hiç alakası yok, ötekilere göre ise Atatürk “Deccal!”, Vatikan’ın elini öpenler ve “Ankara’nın şerrinden Brüksel’in şefaatine sığınıp, “Süpürmeyin kullanın” diyenler ise mücahit..
    Yani her iki taraf da Atatürk’ü dinsiz göstermek, yani milletten koparmak için ittifak halindeler de, farkında değiller; yahut da farkındalar da, biz bu işlerin farkında değiliz?!
     1937 yılında Bombay Chronicle gazetesinde rahmetli Atatürk’ün 1937 yılında TBMM’de yaptığı bir konuşma bakınız nasıl haberleştiriliyordu:
    ” Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz, vakıa birkaç sene Araplardan uzak kaldık, fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslâmiyet’in mukaddes yerlerinin Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzu altına girmesine mâni olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki, buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz!
    Yani, Müslüman yurdunda Yahudi devleti kurdurtmayacağız, diyordu rahmetli.
    Devam ediyordu:
     “Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslâmiyet’e lâkayd olmakla itham edildik. Fakat bu ithamlara rağmen Peygamber’in son arzusu, yani mukaddes toprakların daima İslâmiyet hâkimiyetinde kalmasını temin için, hemen bugün kanlarımızı dökmeye hazırız. Ceddimizin Selâhiddin-i Eyyûbi idaresi altında, uğrunda Hıristiyanlarla mücadele ettikleri toprakların, yabancı hâkimiyeti ve nüfuzu altında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, -Allah’ın inayetiyle- kuvvetliyiz..”
    İşte “Gizlenen Atatürk’ümüz” bu..
    Bu kararlılığı da öldürülme sebebi oldu.
    Yani o, Allah-u âlem, şehittir.
    Öyle olmasaydı son sözleri, “Ve aleykümselam” olur muydu..
    O, öldü yahut öldürüldü, Türkiye’ye bir haller oldu.
    Ne haller olduğunu da Hindistan’ın kurucusu Mahatma Gandi çok güzel özetler:
     “-Biz Türkiye Cumhuriyeti’ni, dünyanın en güçlü devletlerini dize getiren bir büyük devlet olarak tanıdık. Türk Milleti’nin emperyalistlere karşı verdiği mücadeleden ilham da aldık. Fakat Atatürk öldükten sonra Türkiye küçük bir Balkan devleti derekesine düştü!”
    İnsanın içi yanıyor…
    Hasan Demir

    19.08.2008 21:42:23

  • Sözde Ermeni soykırımını tanıdı, ‘kardeş şehir’ statüsünden çıkartıldı

    Sözde Ermeni soykırımını tanıdı, ‘kardeş şehir’ statüsünden çıkartıldı

    Ali Ümit ÜLKER/ KIRKLARELİ, (DHA)

     

    KIRKLARELİ Belediyesi, sözde Ermeni Soykırımını tanıyan Bulgaristan’ın Dobriçh ile Burgaz Belediyesi’yle ilişkilerini kesti. Ayrıca Dobriçh, ‘kardeş şehir’ statüsünden çıkartıldı.

    Bulgaristan’da çok sayıda Türk yaşamasına rağmen bu ülkedeki bazı belediye meclislerinin Sözde Ermeni soykırımını tanıması Kırklareli Belediyesi ile arasını açtı. Sözde Ermeni soykırımı iddiasını belediye meclisinde ilk onaylayan tarafın Burgaz Belediyesi olduğunu belirten Kırklareli Belediye Başkanı CHP’li Cavit Çağlayan, kendilerine Dıişleri Bakanlığı’ndan ‘AB sözleşmelerini imzalamayın, kardeş şehir ilişkilerine girmeyin, varsa da iptal edin’ uyarısı yapıldığını söyledi. Çağlayan, “Bizlerin Burgaz kenti ile kardeş şehir ilişkimiz yok. Bakanlıktan gelen yazı sonrası Burgaz Belediyesine sözde Ermeni soykırımı hakkında aldıkları kararın yanlış olduğunu bunu kınadığımızı ve iki belediye arasındaki ilişkilerin de olumsuzluk yansıtacağını ve sınır ötesi projelerini imzalamayacağımızı bir yazı ile bildirdik” dedi. Çağlayan sözlerine şöyle devam etti:

    “Son seçimlerden sonra Burgaz Meclisi’nde etkili olan ATAKA Partisi’nin bu işin altında olduğunu sanıyorum. Ama Burgaz Belediyesi yine de iyi ilişkilerin devam etmesini istiyor. 12 belediye bu kararı onaylamış. Bunların içinde bizi ilgilendiren Dobriçh belediyesi. Dobriçh bizim ‘kardeş şehrimiz.’ Dobriçh Belediyesi’nin böyle bir kara alması bizi üzdü. İyi ilişkilerimizin devam etmesinden yanayım. Ama bu kınamayı da yapmamız gerekiyor. Bu işin bir bedeli olduğunu bilmeleri lazım. Bu süreç içinde Burgaz’dan sınır ötesi bir proje geldi. Yaklaşık olarak 600 bin YTL’lik bir sınır ötesi işbirliği projesi. Sınır ötesi işbirliği projesini bizimle imzalamaları gerekiyor. Biz bu projeyi imzalamadık. Biz bu anlamda onların 600 bin YTL’lik projelerine mani olduk. İmzalamamızın sebebini ve gerekçesini onlara söyledik.”

  • Türkiye Montrö’ye uydu, sadece 3 ABD yardım gemisinin geçişine izin verdi

    Türkiye Montrö’ye uydu, sadece 3 ABD yardım gemisinin geçişine izin verdi

    Amerikan donanmasının “insani yardım” gerekçesiyle  Boğazlar’dan geçip Gürcistan’a gitmesine Türkiye’nin izin verdiği bildirildi. Hürriyet’ten Zeynep Gürcanlı’nın haberine göre, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Robert Wood, Türkiye’nin, Gürcistan’a insani yardım malzemeleri taşıyan 2 Amerikan donanma gemisinin Karadeniz’e geçişine onay verdiğini ve bu gemilere bir Amerikan sahil güvenlik gemisinin de eşlik edeceğini bildirdi. Rusya’nın tepkisini çekmemek için son derece özenli davranan Türkiye geçişe neden izin verdi? Montrö Anlaşması bu durumu nasıl düzenliyor? İşte tüm soruların cevapları:

     

    Önce Hürriyet’teki haber:

    Türkiye, ABD gemilerine izin verdi   
     
    Zeynep Gürcanlı YAZIYOR
     
    Wood, açıklamasında, “Türkiye, Gürcistan’a insani yardım taşıyacak 3 geminin Karadeniz’den geçişini onayladı. Bu gemiler, 2 Amerikan donanma gemisi ve bir Amerikan sahil güvenlik gemisinden oluşacak” dedi.

    Türkiye Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Amerikan gemilerinin 22 Ağustos cuma günü, ayrıca yarın 2 İspanyol askeri gemisinin Boğazlardan geçeceğini bildirdi.

    Amerikan ve İspanyol askeri gemileri aynı zamanda kargo gemisi olarak görev yapıyor.

    Montrö Antlaşması’na göre Karadeniz’e şeridi olmayan ülkeler için Boğazlardan geçmek için 15 bin tonu geçmemesi gerekiyor. Hem Amerikan hem de İspanyol gemilerinin tonajları bu kuralı ihlal etmediğinden Montrö Antlaşması’nın delinmesi gibi bir durumun söz konusu olmadığı da bildirildi.

    Dışişleri Bakanlığı konuyla ilgili yarın bir açıklama yapacak.

    ABD’nin bu teklifisnin yarattığı durum ve Montrö Anlaşması’nın düzenlemeleri ile ilgili olarak Milliyet’ten Semih İdiz bugün şunları yazmıştı:  
    Washington ile Montrö sıkıntısı

    Rusya’nın Gürcistan’ı işgal etmesinin Türkiye’nin başını farklı şekillerde ağrıtacağını son yazılarımızda vurgulamaya çalıştık. Bu çerçevede Türkiye’nin, gerek NATO içinde, gerekse NATO dışında olan ittifak ilişkilerinde yeni sıkıntıların doğabileceğini de göstermeye gayret ettik.
    Buradaki temel sorun, Türkiye’nin ittifak ilişkisi içinde olduğu ABD ile büyük ekonomik ve siyasi çıkarları olan Rusya arasında sıkışıp kalmasıdır. Şimdi bunun canlı bir örneğini yaşayabileceğimizi gösteren bir gelişme ile karşı karşıyayız.
    O kadar ki, ABD’de daha şimdiden “Türkiye Amerika’ya tezkere kazığının bir benzerini atmaya hazırlanıyor” türünden yaygara koparanlar var. Burada tabii ki Washington’un Gürcistan’a insani yardım taşıması için göndermek istediği söylenen savaş gemilerden söz ediyoruz.
    ABD Genelkurmay Başkan Yardımcısı James Cartwright geçen hafta yaptığı bir açıklamada, Washington’un, Gürcistan’a iki adet insani yardım amaçlı hastane gemisi gönderme üzerinde çalıştığını söylemişti.
    Pentagon sözcüsü Bryan Whitman’ın, önceki gün, Türkiye ile ABD donanmasına ait gemilerin Boğazlardan geçişini temin edecek bir anlaşma üzerinde çalıştıklarını söylemesine rağmen,  Dışişleri Bakanlığından öğrendiğimiz kadarıyla düne kadar bu konuda Ankara’ya resmi bir talep gelmedi.

    İnsani yardım gönderilecek
    Buna karşın dışişleri çevreleri, çok iyi ilişkiler içinde olduğumuz Gürcistan’ın söz konusu olması nedeniyle, Türkiye’nin bu ülkeye yapılacak her türlü insani yardım için, yasal sınırlar içinde kalmak suretiyle, gerekli her türlü kolaylığı gösterdiğini ve göstereceğini vurguladılar. 
    Ankara’daki ABD Büyükelçiliği kaynakları ise Türkiye ile,  deniz yolu dâhil olmak üzere, Gürcistan’a insani yardım göndermenin çeşitli yolları üzerinde durduklarını, ancak Boğazlardan gemi geçişleri konusunda henüz resmi bir talepte bulunmadıklarını doğruladılar.
    Ancak, Pentagon sözcüsü Whitman’ın sözleri, henüz gelmediyse de Ankara’ya önümüzdeki günlerde bir talebin gelebileceğini ortaya koyuyor. Bu sözler ayrıca, akla diğer bazı soruları getiriyor. Bunların başında da, bu gemiler için niçin, Whitman’ın ifadesiyle, “bir anlaşma üzerinde çalışıldığı” sorusu geliyor.
    Zira bu konuda bir “antlaşma” zaten var. Bu da 1936 tarihi Montrö Antlaşması. B u anlaşma ise Karadeniz’e kıyıdaş olmayan ülkelerin savaş gemilerinin Boğazlardan geçişini sıkı kurallara bağlamış bulunuyor.
    Bu nedenle, ABD savaş gemilerinin Boğazlardan geçişleri de sınırlamalara tabi. Her şeyden önce ABD, 15 bin ton üstündeki savaş gemilerini Boğazlardan geçiremez. Buna denizaltıları da dâhil. Bu tonajın altında ki gemiler in geçişleri ise 15 gün önceden istenmesi gereken izne tabi. 
    Ancak iş bununla da bitmiyor. İzini alan ülke Boğazlardan aynı anda en fazla 9 gemi  geçirebiliyor. Bunların toplam  tonajı ise 45 bin tonu  aşamıyor.  Bu gemiler  de Karadeniz ’d e en fazla 21 gün kalabiliyor. 
    “Hastane gemileri”ne gelince, geminin kaptanı subay olarak silahlı kuvvetl ere kayıtlı ise, mürettebatı da  askeri disipline tabii ise  bu bir “savaş gemisi ” sayılıyor. Bu nedenle de yukarıda zikredilen koşullar bu gemiler için de geçerli oluyor.

    Deneme girişimleri
    “Montrö Antlaşması” denince,  Türkiye’de ilk anda danışılacak isimlerin başında Uluslararası Hukuk Profesörü Hüseyin Pazarcı gelir. Kendisiyle dün bu konuyu konuştuk. Halen DSP Balıkesir milletvekili olan Pazarcı,  Washington’un eskiden beri Boğazlar konusunda “deneme girişimlerinde” bulunduğunu belirterek şöyle konuştu:
    “ABD, sağlık malzemesi v.s. der ve bunun yarattığı muğlâklıktan yararlanmak ister. Bunlar deneme girişimleridir . Bir formülle boğazları açamaya ve bu yolu da sonra genişletmeye çalışır. ”
    Pazarcı’ya Türkiye’nin bu durumda ne yapması gerektiğini sorduğumuzda, Ankara’nın elinde “kitabi davranıp kurallar uygulamaktan başka bir seçeneğinin olmadığını” söyledi. “Aksi takdirde Karadeniz’de dengeler bozulur ve bundan en çok zarar gören ülke de Türkiye olur” diye ekledi.
    Yokladığımız dışişleri çevreleri de aynı görüşteler. Bu nedenle Washington’un Montrö’nün gerçekleri karşısında anlayışlı olmasını beklediklerini söylediler. Buna karşın Türkiye’nin, insani yardımını hava yolundan Gürcistan’a ulaştırabilmesi için ABD’ye her türlü kolaylığı gösterdiğini vurguladılar. Bu yolun herhangi bir sınırlamaya tabi olmadığını da belirttiler.

    21.8.2008

  • PKK’ya uyuşturucu cezası ‘idam’

    PKK’ya uyuşturucu cezası ‘idam’

    A.A

    Terör örgütü PKK’nın uyuşturucu kaçakçılığı faliyetlerini yoğunlaştırdığı bildirildi. İran’da yakalanan 8 örgüt mensubunun idam cezasına çarptırıldığı kaydedildi.

    Güvenlik kaynaklarından alınan bilgiye göre, terör örgütüne yönelik operasyonlarını aralıksız sürdüren İran güvenlik güçleri, geçtiğimiz aylarda Sine kentinde düzenledikleri bir operasyonda, 8 teröristi 60 kilogram uyuşturucuyla yakaladı.

    Tutuklanarak İran Devrim Mahkemesi’nde yargılanan terör örgütü mensuplarından Adnan Hasanpur, Abdulvahid Hiva Botimar, Ferzad Kemanger, Enver Hüseyinpenahi, Ferhad Vekili, Eli Heyderiyan, Erselan Evliyayi, Hebibulla Letifi’nin, “terör örgütü adına uyuşturucu satmak, silahlı eylem yapmak, cinayet, silahlı gasp ve teröre başvurmak, adam kaçırmak, bölge halkını tehdit etmek ve İran’daki karşı devrimci gruplarla işbirliği yaparak, İran’ın toprak bütünlüğünü hedef alan terörist eylemlerde bulunmak” suçlamalarıyla idamla cezalandırıldıkları kaydedildi.

    Bu arada, İran’ın, terör örgütü kadrolarına yönelik “idam” cezası uygulamasının, örgüt kadrolarında büyük panik ve korkuya neden olduğu, terör örgütü yönetiminin İran’a gönderilecek kadro temininde büyük sıkıntılar yaşadığı bildirildi.

    PKK’NIN UYUŞTURUCU SABIKASI

    Terör örgütünün uyuşturucudan topladığı paralarla terör eylemlerini finanse ettiği geçtiğimiz aylarda “ABD Uyuşturucu İle Mücadele İdaresi” (DEA) tarafından yayımlanan raporla teyit edilmişti. PKK’nın asıl gelir kaynağının uyuşturucu olduğuna ve Avrupa’da eroin pazarının kontrolünü ele geçirdiğine dikkat çekilen raporda, İran, Irak ve Güney Kıbrıs üzerinden Avrupa ülkelerine ulaştırılan uyuşturucu trafiği ile ilgili olarak narkotik birimlerinin PKK’ya karşı daha somut tedbirler almaları yönünde uyarılarda bulunulmuştu.

    Avrupa Birliği (AB) Polis Teşkilatı’nın (EUROPOL) “AB Terörizm Durum ve Eğilimler 2008” başlıklı raporunda ise AB’nin terör örgütleri listesinde yer alan PKK’nın, uyuşturucu ticareti, insan kaçakçılığı, sahtecilik, haraç alma gibi organize suç faaliyetlerinden elde ettiği milyonlarca avroyu silah alımı ve terör eylemlerinin finansmanı için kullandığı belirtilerek, PKK’nın Avrupa ülkeleri için “en tehlikeli örgüt” olduğu vurgulanmıştı.

    “Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Organize Suçlarla Mücadele Bürosu” (UNODC) tarafından yayınlanan raporda da Afganistan’dan getirilen eroinin, terör örgütü PKK tarafından İran, Irak, Güney Kıbrıs, Yunanistan, İtalya ve Romanya üzerinden Avrupa ülkelerine taşınan uyuşturucunun örgüte önemli miktarda finansman sağlandığı belirtilerek, terörizm ve uyuşturucuyla mücadele konusunda uluslararası işbirliğinin önemine dikkat çekilmişti.

    Source: www.hurriyet.com.tr, 20 Ağustos 2008