Lozan’da bizimle alâkali muzakereler yapilirken Yahya Kemal de orada imis. Avrupali butun delege ve temsilciler bizim aleyhimize oy verirken, sadece Irlanda temsilcisi her oylamada bizim lehimize parmak kaldiriyormus. Bu durum sairimizin dikkatini cekmis ve bir firsatini bulup kendisine;
‘Herkes bizim aleyhimizdeyken, siz her seferinde lehimize oy kullaniyorsunuz; bunu nicin yapiyorsunuz?’ diye sormus. Irlandali Yahya Kemal’in yuzune soyle bir bakmis ve; ‘Boyle yapmaya mecburum. Benim gibi her Irlandali da buna mecburdur.
Biz bir yandan aclik ve kitliktan kirilip, bir yandan salgin hastalikla bogusurken (1845-1849) diger Avrupalilardan hicbir yardim ve destek gormedik. Ama sizin Osmanli dedeleriniz, yardim olarak hem para hem de gemiler dolusu erzak gonderdiler. O zor gunlerde bize insanca, dostca uzanan eli asla unutamayiz. Siz her zaman desteklenmeye lâyik bir milletsiniz; bunu cok iyi hak ediyorsunuz!’ diye cevap vermis.
Bu menfî durumlardan sonra bir milyona yakin Irlandali Amerika’ya goc etmistir. Hattâ bunlardan bazilari Amerika’da Cumhurbaskani bile secilmistir.Kokleri Irlanda’ya dayanan Amerikan Baskanlari:
1- Andrew Jackson, 7. Baskan (1829-1837)
2- James Knox Polk, 11. Baskan (1845-1849)
3- James Buchanan, 15. Baskan (1857-1861)
4- Ulysses S Grant, 18. Baskan (1869-1877)
5- Chester Alan Arthur, 21. Baskan (1881-1885)
6- Grover Cleveland, 22. ve 24. Baskan (1885-89, 1893-97)
7- William McKinley, 25. Baskan (1897-1901)
8- Woodrow Wilson, 28. Baskan (1913-1921)
9- John Fitzgerald Kenndy, 35. Baskan (1961-1963)
10- Lyndon Baines Johnson, 36. Baskan (1963-1969)
11- Richard Milhous Nixon, 37. Baskan (1969-1974)
12- James Earl Carter, 39. Baskan (1977-1981)
13- Ronald Wilson Reagan, 40. Baskan (1981-1989)
14- George Herbert Walker Busch, 41. Baskan (1989-1993)
15- William Jefferson Clinton, 42. Baskan (1993-2001)
16- George W Busch, 43. Baskan (2001-….)
Irlanda’yi kasip kavuran kitlik doneminde, Osmanli Devleti’nin yaptigi nakdî ve aynî yardimin hatirasina gectigimiz mayis ayinda Dublin’e yetmis mil uzakliktaki Drogheda sehrinde toren yapilarak, o doneme ait tarihî bir binaya sukran plâketi asildi.
Tarihî bilgi ve belgelere gore iki milyon Irlandalinin goc etmesine ve olumune sebep olan aclik ve kitlik felâketi sirasinda Sultan Abdulmecid, Irlanda halkina on bin sterlin yardimda bulunmak istedigini bildirir. Fakat kendi topraklarina dâhil bulunan bu bolgeye sadece iki bin sterlin vermeyi kararlastiran Ingiltere Kralicesi Victoria, Istanbul’daki buyukelcisi vasitasiyla, Sultan’in teklifine karsi cikar ve neticede Osmanli bagisi bin sterline iner. Sultan Abdulmecid bunun uzerine Irlanda’ya tahil yuklu bes gemi gonderir. Fakat Ingilizlerin Dublin Limani’na sokmadiklari erzak dolu yardim gemileri, yuklerini Drogheda Limani’na bosaltir (1847). Bu donemde Ingiltere ve kita Avrupasi sanayi devriminin getirdigi refah ve zenginlik icinde olduklari hâlde Irlanda’ya yardim etmezken, Osmanli’nin hem maddî sıkıntı icerisinde, hem de cok uzak bir cografyada olmasina ragmen insanî yardimda bulunmasi burada dikkat edilmesi gereken onemli hususlardan biridir.
Iste, bu hâdisenin hatirasina Drogheda Belediyesi’nce yaptirilan sukran plâketi, 150 yil once Turk gemicilerin misafir edildigi eski belediye sarayinin duvarina (simdiki Westcourt Oteli) cakildi. Duzenlenen torende konusan Irlanda Buyukelcimiz Taner Baytok, hâdiseyi The Threshold dergisinde, Thomas P. O’Neill imzasiyla 1957 yilinda yayimlanmis yazidan ogrendigini soyledi.
Baytok, Irlanda asilzâdelerinin padisaha gonderdikleri ve hâlen Topkapi Sarayi Muzesi arsivinde muhafaza edilen tesekkur mektubunun da bu Osmanli yardimini dogruladigini belirtti. Mektupta soyle deniyordu:
“Asagida imzalari bulunan biz Irlanda asilzâdeleri, beyefendileri ve sâkinleri, Majesteleri tarafindan, aci ceken, kederli Irlanda halkina gosterilen comert hayirseverlik ve alâkaya en derin minnetlerimizi saygiyla takdim eder ve onlar adina Majesteleri tarafindan Irlanda halkinin ihtiyaclarini karsilamak ve acisini dindirmek uzere comertce yapilan bin sterlinlik bagis icin tesekkurlerimizi arz ederiz.”
Kralice Victoria’nin, kendi topraklarina dâhil bir bolgeden yukselen cok âcil yardim cagrisina karsi yapilmak istenen nakdî yardimi engellemesi ve bunu onda bire dusurmesi ibret verici bir vakaydi. (Maalesef dunyanin baska yerlerinde gunumuzde de benzer hâdiselere rastlamaktayiz.)
Buna karsilik Osmanli Sultani’nin, siyasî surtusmeleri ve nakliye gucluklerini de goze alarak, dort bin kilometre uzaga tahil yuklu gemiler gondermesi, buyuk bir âlicenaplik ornegiydi. Buyukelcimiz Baytok, Avrupa’da demokratiklesme ve insan haklari konusunda haksiz tenkitlere mârûz kaldigimiz bir sirada gerceklesen bu sukran plâketi torenini, Turklerin insan sevgisinin, muhtaclara ve aci cekenlere nasil yardima kostugunun delili olarak degerlendiriyordu.
Irlanda halkinin kadirsinas jesti Turk kamuoyunda bir moral tesir saglayacakti.
Drogheda’nin Belediye baskani Alderman Frank Goddfrey de, sehir ambleminin Osmanli hilâl ve yildizi oldugunu hatirlatarak “Sukran plâketimiz, iki ulke insanlarinin dostluk sembolu olacaktir, umidindeyim. Dostumuz Turkiye’yi en kisa surede Avrupa Birligi icinde gormek istiyoruz.” dedi.
Kitlik ve Aclik Muzesi muduru de, Turk halkina ve Osmanli Devleti’ne minnettar olduklarini vurguladi.Arsivlerimize bas vurunca, hem Irlanda asilzâdelerinin tesekkur mektubuna, hem de Ingiliz Buyukelciligi’nin o zaman gonderdikleri tesekkur belgesine ulasildi.
Bizler icin ve gecmisimiz acisindan iftihar vesilesi bu belgelerin dunyaya duyurulmasi da, bilhassa ulkemiz aleyhine bazi olumsuzluklarin yasandigi su gunlerde cok muhim olsa gerek…
“Geceyarisi Ekspresi” ve “Musa Dagi” gibi asilsiz filmlerle ulkemize iftirada bulunanlara karsi verilecek en guzel cevap, bu hâdisenin belgesel bir film hâline getirilip dostlugun nasil olmasi gerektigini dunya kamuoyuna duyurmaktir.
Boyle bir film, tarihî bir hakikati aciklamaktan baska, gelecekte kurulacak dostluk ve munasebetlerin hangi temeller uzerinde sekilleneceginin de bir gostergesi olacaktir.
Blog
-

Irlandalilarin Osmanlilara Tesekkuru
-

NEWSWEEK’İN ÇARPICI KAPATMA DAVASI YORUMU…
AK Parti’nin kapatılması halinde ciddi bir iktidar boşluğu ortaya çıkacağını yazan Newsweek “Ordunun siyasetteki rolü dahil ‘kutsal inekler’ en sert şekilde tartışılıyor” ifadesine yer verdi.Anayasa Mahkemesi’nin AKP hakkındaki davayı görüşmeye başlaması hemen öncesi Batı basınında Türkiye’de “demokrasi yargılanıyor” yorumları yapılıyor. Prestijli Newsweek dergisi, Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi kapatması halinde “tehlikeli bir iktidar boşluğu”nu yaratacağı”nı savunduğu analizinde “Ankara’daki siyasi sahne gerilimle dolu. Mahkeme ve Kemalist destekçileri için en tehlikelisi, AKP’yi yasaklamaya çalışmanın geri tepebilmesidir” yorumunu yaptı.
Newsweek dergisi, son sayısında Owen Matthews imzalı, “Demokrasi Yargılanıyor” başlıklı bir haber analizinde Anayasa Mankemesi’nin AKP’yi yasaklaması halinde neler olacağı sorusuna yanıt aradı. AKP’nin “gizli bir İslamcı gündem” ile suçlandığını, davayı eleştirenlerin, “yargı darbesi” nitelemesini yaptıklarını kaydeden dergi, “Suçlamaların dayanıksızlığına karşın mahkemenin partiyi beraat etmesi beklenmiyor” dedi. Yazıda “Türkiye, şimdi tasavvur edilemeze doğru yöneliyor” dedikten sonra şöyle devam etti: “Partiyi kapatma ve önde gelen üyelerine siyasi yasağın getirilmesi, siyasi krize yol açar, ülkeyi lidersiz bırakır ve tehlikeli bir iktidar boşluğu yaratır. AKP kurucuları, Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül, Batı’da çok sayıda dostu olan yüksek profilli küresel şahsiyetler.” ABD’li dergi, Erdoğan ve Gül’ün “düşürülmesi” nin AB ve Afganistan, İran, Irak ve Suriye gibi zorunlu bölgelerde AKP’nin desteğine güvenen ABD’den büyük bir tepki geleceğini, Türkiye’nin AB’ye katılma çabalarına daha da zarar vereceğini de savundu.
“Avrupa’nın Türkiye’ye olan güveninin ciddi bir erozyona uğradığı” iddiasına yer veren dergi, şunları yazdı: “Ankara’daki siyasi sahne gerilimle dolu. Mahkeme ve Kemalist destekçileri için en tehlikelisi, AKP’yi yasaklamaya çalışmanın geri tepebilmesidir.”
‘KUTSAL İNEKLER SORGULANIYOR’
Newsweek, “En olası sonuç uzlaşı” da diyerek Anayasa Mahkemesi’nin önündeki diğer alternatiflere dikkat çekti. Ancak bunların da Türkiye’nin siyasi sisteminin temel sorununa yanıt oluşturmayacağını savunan ABD’li dergi, “Eski siyasi kalıp artık Türkiye’ye küçük geliyor” ifadesini kullandı. Türkiye’nin yaşanan kargaşanın olumlu bir yönünün de ülkenin “Kemalist Ortodoks inançları”nı sorguladığını belirterek, “Gazeteler, siyasetteki ordunun rolü dahil “kutsal inekler’i sorgulamak dahil ülkenin anayasasını görülmemiş sertlikle tartışıyor” diye yazdı. Ergenekon davasına da değininen Newsweek, şu görüşünü dile getirdi: “Ergenekon, Kemalist sistemi savunmak için cinayet kullanan, silahlı kuvvetler ile aşırı milliyetçi tetikçiler arasında kurulan bir dizi komploların sonudur. Şimdiye kadar bu tür komplocular ender yargılandı. Ancak bu defa farklı görünüyor ve Türkiye’nin laik eliti daha az dokunulmaz görünüyor.” Yazıda şu ifadelere yer verildi: “Mahkemelerin kararları, Türkiye’de iktidarın gerçekten kimin elinde olduğunu belirleyecek. Kendilerini Türkiye’nin anayasası koruyucuları olarak gören subaylar ve kendi kendilirini vatanseverler olarak ilan edenler ya da Türk halkı.”
‘RADİKALLER KAZANIR’
İngiliz Observer gazetesinin AKP’ye açılan kapatma davası ile ilgili yorum-analizinde şu ifadelere yer verildi: Türkiye kapatma davası ile Müslüman kimliğini demokratik sisteme oturtmanın sınavını veriyor. Eğer bu proje başarısız olursa karlı çıkan İslam ile demokrasinin asla bir arada yapamayacağını düşünen radikaler olacaktır. AKP popülartitesine fazla güvenerek bazı adımlar attığı için tamamen suçsuz değil ama karşıtları da halkın güvenini yeniden kazanmaları gerektiğini bilmeli…
-

OBAMA, MCCAIN KARŞISINDA GÜÇ KAYBEDİYOR
ABD’de Demokrat Parti’nin başkan adaylığını garantileyen Senatör Barack Obama’nın, Orta Doğu ve Avrupa’yı kapsayan ve ”pop star” nitelemelerine yol açan yurt dışı gezisi farklı yorumlarla karşılandı.Illinois Senatörü’nün yedi ülkeyi kapsayan ziyaretine medyanın ve ziyaret edilen ülkelerin liderlerinin gösterdiği ilgi, Obama’nın Cumhuriyetçi Partili rakibi Arizona Senatörü John McCain’in bazı yorumculara göre, ”kıskançlıkla” karşılamasına ve Irak’tan belli bir takvimle asker çekme konusundaki görüşlerini Obama’ya yaklaştıran açıklamalar yapmasına neden olmuştu.
Ancak ABD’de yapılan son kamuoyu yoklamaları, Obama’nın bazı kritik eyaletlerdeki oyunun, geçen hafta içinde McCain’e göre gerilediğini gösteriyor. NBC News ve Wall Street Journal tarafından yapılan bir kamuoyu yoklamasıyla Amerikan seçmenin yüzde 55’inin, ABD başkanlığı görevi için Obama’yı ”en riskli seçim” olarak gördüğü, McCain için ise bu oranın sadece yüzde 35 olduğu ortaya çıktı. Aynı ankete göre, paylaşılan değerler ve geçmiş bakımından seçmenlerin yüzde 58’i, McCain’i kendilerine daha yakın buluyor. Bu oran Obama için yüzde 47’de kaldı.
Quinnipiac Üniversitesi tarafından yapılan bir başka araştırmaya göre ise McCain, anketlerde Colorado’da Obama’nın önüne geçerken, Michigan, Minnesota ve New Hampshire’da oylarını artırarak, Obama’ya yaklaştı. NBC televizyonuna konuşan Obama, ”İnsanların neden beni en riskli ABD Başkanı olarak gördüklerini anlıyorum. Ben yeniyim. John McCain ise 25-30 yıldır siyaset sahnesinde” dedi.
Obama, başarılı geçen yurt dışı ziyaretlerinin ABD’de işini zorlaştıracak bir unsur olabileceğini kabul ederken, Amerikan halkının, artan petrol fiyatları ve tutsat (mortgage) krizi yüzünden zorluk çektiğine işaret etti.
Amerikalı seçmenin, ABD Başkanı olacak kişiden beklentileri büyük. Amerikalılar, her şeyden önce ”kaybedenleri” sevmiyorlar. Bu bakımdan, televizyonlarda başarılı bir üçlük basket atan, pop yıldızı gibi her gittiği yerde kalabalık bir gruba hitap eden, dünya liderlerinden büyük ilgi gören Obama ”kazanan taraf” olarak görülebilir. Ancak komedi programlarında üzerinde süper kahraman kıyafetleriyle ”kurtarıcı ve başkomutan” olarak parodisi yapılan Obama’nın, tam da bu süper kahraman görüntüsü yüzünden Amerikan halkında, ”bizim gibi olmayan, bizden olmayan” duygusunu yarattığı yönünde yorumlar da bulunuyor.
İngiliz Financial Times gazetesi, ”şu Amerikalılar çok garip” diyerek, bu çelişkiye dikkat çekerken, Amerikan halkının, kendisi gibi olan, Cumhuriyetçi Partili ABD Başkanı George W. Bush gibi ”karşılıklı bira içebileceği” bir ABD Başkanını Beyaz Saray’da görmek istediğine işaret etti. Gazete, aynı zamanda Amerikan seçmeninin, babası Kenyalı, annesi Kansaslı olan, çocukluğunu Havai ve Endonezya’da geçiren Obama’ya kendini yakın hissetmeyebileceği tezini öne sürdü. Yorumculara göre, Obama, pek çok Amerikalının aksine ”fast food” bile sevmiyor; siyahları temsil ettiği söylense de bazı siyahlar için Obama, ”içi beyaz bir eliti” simgeliyor.
Ayrıca Washington’daki gözlemciler, ”Kasım ayındaki ABD Başkanlık seçimine kadar daha çok zaman var” uyarısında bulunuyor. Gözlemcilere göre, ABD başkanlık seçimlerinde Almanlar oy kullanacak olsaydı, Barack Obama, en azından Berlin’de kendisini dinlemeye gelen 200 bin kişinin desteğiyle seçimi kazanabilecekti. Ancak dünyanın ilgisi Obama’nın Amerikan seçmeninin oylarını toplayacağını garanti etmiyor. Bazı yorumlara göre, Obama’ya ülke dışında gösterilen yoğun sevginin temelinde, ”Bush olmaması” var. McCain ise aksini kanıtlamaya çalışsa da Bush politikalarıyla yakın bir görüntü sergiliyor.
MCCAIN’İN ZOR HAFTASI
Amerikan basınına göre, Arizona Senatörü McCain ve onun seçim kampanyasını yürüten ekip, Obama’nın ”başkomutanlık için hazırım, dış politikada iyiyim” mesajını kuvvetle veren dış gezisini sıkıntıyla izledi. McCain’in seçim kampanyası, Obama’nın her bir ziyareti ve konuşmasının Amerikan televizyonlarından canlı yayınlanmasına karşılık olarak, geçen salı gününden itibaren, popüler web sitesi Youtube’a, medyanın Obama’ya gösterdiği ilgiyle alay eden ”Obama Love” (Obama Aşkı) adlı bir video koydu. Daha sonra telif hakları düşünülerek kaldırılan videoda, ”Obama’ya aşık olan medyanın” bu aşkı ifade etmek için, ”Gözlerimi Senden Alamıyorum” (I Can’t Take My Eyes Off Of You’) ve ”Sen Gerçek Olmak İçin Fazla İyisin” (You Are Too Good To Be True) gibi şarkılar arasından seçim yapabileceği ifade edildi.
Ancak gözlemcilere göre, McCain’in, ana haber bültenlerine yansıyan Obama ile karşılaştırmalı görüntüleri ve komedi programlarına yansıyan hali içler acısıydı. Bir tarafta Obama, Almanya’da 200 bin kişilik bir gruba konuşuyor; hemen arkasından televizyon ekranlarında McCain, Pennsylvania’da bir süpermarkette, müşterilerle artan fiyatlar hakkında konuşan yaşlı adam portresi çiziyor. Hatta televizyon kameralarına yansıdığı şekliyle tam bir kadın müşteriyle fiyatların pahalılığından bahsederken, yandaki raftan 20 kadar konserve kutusunun yere düşmesi ve bir süpermarket çalışanı beceriksizce bu kutuları yerine koymaya çalışırken McCain’in, memnuniyetsizlikle bir bakış attığını görmek mümkün.
Komedi kanalında ise günlük haberleri parodileştiren John Stewart’ın sunduğu programda McCain, tekerlekli saldalyede, dizlerine battaniye örtmüş ve ”All By Myself” (Tamamen Kendi Başıma) şarkısını dinlerken karikatürleştiriliyor. Tabii Obama’nın ekranlara yansıyan Amerikan Başkanı edalı görüntüsünden payını alan sadece McCain olmadı. Obama’nın Berlin’de konuşma yaptığı sırada ABD Başkanı Bush da Washington’da bir konuşma yapıyordu ama iki dönemlik yönetiminin sonuna gelmiş olduğu ve etkisi azaldığı için ”Topal Ördek” tabir edilen Bush’un konuşması canlı yayınlanmadı. Bütün bunlar olurken, Financial Times gazetesinin biraz da alaycı bir tavırla ”McCain de Ohio’daki German kasabasında Schmidt Restoran ve Sosis Evi’ne gidip sosis yiyerek, Alman kültürünü ziyaret etmiş oldu” ifadesini kullandı. Obama’nın konuşmasıyla ilgili bir soru üzerine McCain, ”Almanya’da bir konuşma yapmayı ben de isterim. Ancak ben bunu başkan adayı olarak değil de ABD Başkanı olarak yapmayı tercih ederim” diyerek, Obama’ya yöneltilen ”ABD Başkanı seçilmiş gibi davranarak Beyaz Saray’a karşı çizgiyi aşıyor” eleştirilerine destek vermiş oldu. Ancak Obama, CNN röportajında bu konuya açıklık getirerek, ”ABD’nin sadece bir Başkanı var. Ben kimsenin işini üstlenmiş değilim” dedi. Obama aynı röportajında, McCain’in de dış geziler yaparak Kanada, Meksika ve Kolombiya’da halka hitap ettiğini hatırlattı. Muhabirin, ”ancak sizin kadar ilgi görmedi” sözlerine karşılık Obama gülerek, ”Evet, benim kadar ilgi görmedi” dedi.
ALMANYA EN BAŞARILI
Obama’nın Irak, İsrail, Ürdün, Afganistan, Almanya, Fransa ve İngiltere’yi kapsayan dış gezisinin zirvesini belki de Almanya ziyareti oluşturdu. Almanya Başbakanı Angela Merkel, diğer ülkelerin liderlerine göre Obama’ya daha mesafeli yaklaşmış olsa da Demokrat Parti’nin başkan adaylığını garantileyen Obama’nın konuşmasının 200 bin Almanı toplaması, üzerinde Almanya’nın Ekim ayında yapılan bira festivalini hatırlatacak şekilde ”Obama Fest” yazılı rozetlerin rekor düzeyde satılması, Obama’ya Alman ilgisini gösterdi.
New York Times gazetesine göre, Obama, Alman dinleyicileri için ”şiir gibi” konuştu, Atlantik’in iki yakasının aynı idealleri ve tarihi paylaşmasından bahsetti. Ancak gazeteye göre, elzem konuların, ticaret, savunma ve dış politikadaki farklılıkların, Obama başkan olsa da devam etmesi bekleniyor. Gazete bu konular arasında Rusya, Türkiye, İran ve Afganistan, yeni yakıt tankerleri ve Avrupa’nın 11 yıldır bazı Amerikan ürünlerine uyguladığı ithalat yasağını saydı.
IRAK
Obama’nın ziyaretinin önemli bölümlerinden birini Irak oluşturdu. Irak Başbakanı Nuri El Maliki, 16 ay içinde Amerikan askerlerinin çekilmesine yönelik planı onayladığını söyleyerek, Obama’ya destek verdi.
Ancak Washington Post gazetesi, Maliki’nin geçmişte de sık sık iç politikaya oynayan bir lider olduğuna dikkati çekti ve Amerikan liderliğine kim gelirse gelsin, sahada görev yapan askerleri ve Irak’taki mevcut durumu dikkate almadan bir takvim uygulayamayacağına dikkati çekti.
Bu arada, Irak’ta gerekirse 100 yıl kalınacağını savunan ve çekilme takvimi açıklamanın sadece teröristlere yarayacağını söyleyerek kendisini Bush ile aynı çizgiye koyan McCain’in, Obama’nın sözlerine yaklaşacak şekilde sözlerinden çark etti. McCain, bir televizyon programında, 16 aylık çekilme takviminin “fena fikir” olmadığını söyledi. Ziyaretinin son ayağında Obama Londra’daydı. İngiltere Başbakanı Gordon Brown ile iki saatlik görüşmesinin ardından Obama, ABD’nin problemleri, müttefikleriyle işbirliği içinde çalışarak çözebileceği mesajı verdi. Obama, küresel ısınma ve uluslararası terörizm gibi konularda ilişkilerin güçlendirilmesi gerektiğini vurguladı. Obama, İngiltere’nin eski Başbakanı Tony Blair ve muhalefetteki Muhafazakar Parti lideri David Cameron ile de görüştü.
LİDERLERİN BEDEN DİLİ
Obama’nın medyada dünya liderleri tarafından kabul edilen bir lider görüntüsü sergilemesinde, ziyaret ettiği ülkelerin liderlerinin söyledikleri kadar, beden dilleri de önemli rol oynadı.
Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy, “ele avuca sığmayan” enerjisiyle merdivenleri birer ikişer atlayarak Obama’yı arabasından çıkar çıkmaz karşılarken, görüşecekleri binaya geçmeden önce eliyle ”gel bakalım” jesti yaparak, samimi bir hava çizdi. Bazı gözlemcilere göre ise bu ziyaretlerin en çok kime yaradığı tartışma konusu. Örneğin Sarkozy’nin kamuoyu yoklamalarında yüzde 38’lerde seyrettiği belirtiliyor ve Obama ile yakın görüntüsü vermek, iyi bir halkla ilişkiler hareketi olabilir.
Ürdün Kralı Abdullah da sık sık sırtını sıvazladığı Obama’yı geçirmek için, teamüllerin aksine havaalanına kadar geldi. Benzer görüntüler, İsrail, Irak, Afganistan’daki liderler ve üst düzey yetkililerle de yaşandı.
Obama karşısında yenilerek devreden çıkan Hillary Clinton ise ABD başkenti Washington’daki büyük kitapçıların ”ucuz kitaplar” bölümünde, ”A Woman In Charge” (İdaredeki Kadın) kitabının kapağından ironik bir şekilde Washingtonlulara gülümsemeyi sürdürüyor.
(a.a)
-

ALI SIRMEN KIMIN BORUSUNU CALIYOR
TURKISH FORUMDAN ONSOZ:
BILIMSEL ARASTIRMALARINA DAYANARAK HAKIKATI SOYLEMEKDEN CEKINMIYEN, SAYIN YUSUF HALACOGLU’NA ALI SIRMEN’DEN TAHMINLERE DAYANAN ARASTIRMASIZ VE MESNETSIZ YAPILMIS BIR HUCUM .. .. LAIK TURKIYENIN EN KUVVETLI EVLATLARI KENDILERINE EN FAZLA IHTIYAC OLUNAN, ERMENISTANLA MUZAKERELER DEVRESINE GIRERKEN IKIYE AYRILMAK UZERE .. .. BU ILK ADIM. .. ACABA KIMIN MENFAATINE ..
Halaçoğlu’nun Gidişi ve Kimlik Sorunu
ALİ SİRMEN Cumhuriyet 26.07.2008
Dün bu sütunda, emekli Büyükelçi Candan Azer’in bir uyarı mektubu yayımlandı. Konunun uzmanı Sayın Azer ile yaptığımız telefon konuşmasında, emekli büyükelçi, başka bazı noktalara da dikkat çekiyor, özellikle Filistin’de Yahudilerin, devletlerinin kuruluşları öncesinde gayrimenkul edinmeleriyle, İngiliz yönetimindeki Kıbrıs’ta Rumların aynı doğrultudaki girişimlerini bir kez daha dikkatlice anımsamamızda yarar olduğunu söylüyordu.
Sayın Azer, Türk ve Ermeni heyetleri arasındaki görüşmeler için İsviçre’nin seçilmiş olmasının yanlışlığını da mektubunda vurguluyordu.
Tam bu olaylar olurken Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Halaçoğlu’nun Türk Tarih Kurumu Başkanlığı görevinden alınması (ki, Devlet Bakanı Yazıcı görevden alınmanın söz konusu olmadığını, Halaçoğlu’nun süresinin dolduğunu söylüyor) görüşmelerin bir sonucu olarak yorumlandı, medya tarafından. Dünkü Vatan gazetesinde çıkan bir haber ise, Ermenistan’da Dışişleri Bakanlığı’nda da, diyalog karşıtlarının görevlerinden alındıklarını bildiriyordu.
Halaçoğlu’nun görevden alınması basında çeşitli tepki ve eleştirilere yol açtı.
Her şeyden önce, Halaçoğlu’nun başında bulunduğu kurumun, başlangıçtaki statüsünün Atatürk’ün iradesi ve hukukun temel ilkeleri hiçe sayılarak, 12 Eylül yönetimi tarafından değiştirilmiş olduğunu anımsatmakta ve TTK Başkanı’nın görevden alınmasından da çok o göreve siyasi iradenin kararıyla getirilmiş olmasının yadırganmamış olmasının tersliğini vurgulamakta yarar var. Bir özerk kuruluş, darbeyle siyasi iradenin tasarrufu altına sokulursa, başkanının onun isteğiyle gelmesi gibi gitmesini de yadırgamamak gerekir.
***
Doğrusunu isterseniz, ben Halaçoğlu’nun bu olay üzerine değil, çok daha önce görevinden alınmış olmasını yeğlerdim.
“Kürt Alevi olarak bilinen birçok insan da maalesef Ermeni dönmeleri” sözünü söylediğinde görevinden alınmalıydı Halaçoğlu. Bu maalesef sözcüğünün kabul edilmesi mümkün değildir. Ermeni kökenli olmak da esef edilecek ne vardır? Yaşanmış olan tarihi trajediler, Ermenilerin bu toprakların kültürlerine katkılarını, geçmiş zenginliklerimizdeki paylarını görmezden gelmemize ya da unutmamıza neden oluyorsa, bunun adı, ırkçılık ve şovenizm değil midir? Böyle bir davranışta bulunan kişinin bilimsel çalışmalarının değeri ne olursa olsun, TTK’nin başında kalması esef edilecek bir durum değil midir?
Halaçoğlu’nun çalışmalarının bilimsel niteliği ne olursa olsun, sonuç değişir mi?
Hitler Almanyası’nda da, çeşitli alanlarda çalışmalar yapmış olan ırkçı bilim adamlarının çalışmalarının bilimsel nitelikleri onların amaçlarını kabul edilebilir hale getirmemişti.
Değerli tarihçimiz İlber Ortaylı galiba konunun bam teline parmak basıyor. Ortaylı dün Hasan Pulur’un da köşesinde yayınladığı bir konuşmasında, “Halaçoğlu’nun yazdıklarında ve tebliğlerinde bilime ters düşen bir yan yoktur” diyordu.
***
Ama aynı Ortaylı, yine de Halaçoğlu’nun insanların kimlikleriyle ilgili açıklamalarına itiraz ediyor ve diyor ki:
– İnsanlar kimliklerini kendileri açıklarlar, Türkiye’de onların yerine birilerinin kimlik açıklama eğilimleri son derecede yanlıştır.
İşte olayın bamteli burada. Yüzyıllar boyu kültürler etnik gruplardan oluşan zengin mozaik olan Anadolu’da saf ırklar aramak veya toplumsal ya da ulusal birliği ırk esasına dayandırmaya çalışmak, çağdaş ulus kavramını hiç anlamamış olmak demektir.
Bizleri bir araya getiren öğe ırkımız ya da dinimiz değil, birlikte yaşamak isteğimiz olmalıdır.
Bu yüzdendir ki, çağdaş bir toplumda, etnik kökenleri ne olursa olsun, bir insan kendini ne olarak hissedip algılıyorsa, odur.
Kimliğini şu ya da bu olarak açıklayan kişiye, “Hayır sen Ermenisin, Rumsun ya da Kürtsün” demek ırkçılığın dik âlâsıdır.
Aynı şekilde, varsayalım ki bir kişinin katışıksız olarak Türk Oğuz boylarından geldiğini kanıtladınız. Ama adam kendisini, Türk olarak değil, uyruğunu kabul ettiği başka bir ülkenin kimliğiyle tanımlıyor ya da kendisini Ermeni veya Kürt olarak kabul ediyor. Şimdi bu adama karşı,
– Hayır kardeşim sen öz be öz Türksün, demenin ne anlamı olabilir?
Adam haklı olarak size şu yanıtı veremez mi:
– Bırak da kimliğime kendim karar vereyim.
Halaçoğlu olayı üzerine bazı konuları daha ciddi olarak düşünmeliyiz sanırım.
asirmen@cumhuriyet.com.tr
-

Kerkük’te Türkmen ve Kürt guruplara kanlı çifte provokasyon – Kınama
Kerkük’te Türkmen ve Kürt guruplara kanlı çifte provokasyon
28 Temmuz 2008
Kerkük’te yerel seçim yasasını protesto gösterisi sırasında düzenlenen intihar saldırısında ölü sayısı 20’ye yükseldi. Kerkük Polis Müdürlüğü, kadın intihar eylemcisinin gerçekleştirdiği saldırıda 100 kişinin de yaralandığını bildirdi. Patlamanın ardından göstericiler Türkmen kuruluşlarına saldırdı.
ITC Başkanı Ergeç: Beni öldürmek için geldiler
Irak Türkmen Cephesi ile Türkmeneli Televizyonu uzun namlulu silahlarla tarandı ve parti binası ateşe verildi.Irak Türkmen Cephesi’ne (ITC) düzenlenen silahlı saldırı sırasında çok sayıda ITC korumasının yaralandığı bildiriliyor.
Türkmeneli Şehit Aileleri ve Siyasi Tutuklular Derneği’ne silahlı saldırı düzenleyen kimliği belirsiz kişiler binayı işgal etti.
Bölgede tehlikeli biçimde tırmanan gerginliğin ardından sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Kerkük Aci Müdahale Timleri’nin olaylara müdahale ettiği bildirildi. Amerikan helikopterleri de Kerkük semalarında gözüktü.
Zaman
************************************************************
Kerkük’te Kürtler tarafından Mantık dışı davranışlar
28 Temmuz 2008
Parlamento’nun, İller meclisi seçim kanununa ile 24. madde ile ilgili Türkmenler ve Arapların önerisine oy verdiği andan itibaren Kürt liderleri, şeffaf ve demokratik bir şekilde yapılan oylamayı kabullenmemek için parlamento ve medyaya mantık dışı baskılar yapmaya başladılar, bunu da gizli oylamanın kanuni olmadığı Bahanesi ile başladılar. Bir çok ülke parlamentosu, önemli kararlar alınca gizli oylamaya geçtiği, artı Irak Parlamentosunun iç tüzüğünde gizli oylamayı, meclis başkanının talebi ve üyelerin kabulü üzere gerçekleşmesini kabul etmektedir… mantıksal olmayan Kürt baskıları üzere, Türkmen ve Arap meclis üyelerinin boykotu ile de Kerkük il meclisi Kararı kabullenmeyeceğini bir beyan çıkardı, Türkmen ve Arap semtlerinde, bir grup anket dağıtmaya başladı, Ankette aile bilgileri ve millet hanelerinin bulunmasına ek olarak aile reisi ve eşi’nin fotoğraflarını da talep etmektedir. Bazı aileler yardım göstermeyince sivri sözlerle karşılandılar ve bu kararın hükümet başkanı Nuri El Maliki tarafından olduğunu iddia ettiler, olaylar Kerkük il valiliğine bildirildi ancak bir yanıt alınmadı tam aksine bugün sabah Kerküklükler Kürt elbisesi giyen bir grup tarafından, İl meclisini kanunu’nu eylem etmek için yarın işyerlerini kapatmaya çağırdılar, uyamayanların hakkında yasal işlem uygulanacağını da açıkladılar, aynı zamanda Erbil’den güvenilir kaynaklardan gelen haber göre yüzlerce Kürtlerin Kerküklüler adına yapılacak eyleme katılmak için yarın Kerkük’e göndereceklerini de belirlendi.
Kürt idari sorumluların eylemin kimsenin tarafından düzenlemediği ancak eylemciler iç güdülerinden hareket ederek bu eyleme çıktıklarını, başkaları kandırmak niyeti ile bu gibi davranışlardan vazgeçmeleri gerekmekte, bu yöndeki eski çabalarının boşa gittiğini hatırlamalılar.
Tüm Kerküklülerin de Kürt baskısı altında kalmamaları gerekmektedir.Irak Türkmen cephesi
Enformasyon DairesiKerkuk.net
**********************************************************
Irak’ın Kerkük Şehrinde Bugün Meydana Gelen Terör Saldırısı
28 Temmuz 2008
Irak’ın Kerkük şehrinde bugün (28 Temmuz) sabah saatlerinde düzenlenen gösteri yürüyüşü sırasında yapılan intihar saldırısı sonucunda, ilk belirlemelere göre 15’in üzerinde Irak vatandaşının hayatını kaybettiği ve 35’i aşkın kişinin de yaralandığı üzüntüyle öğrenilmiştir. Bu menfur terör saldırısı sonucunda hayatını kaybeden Iraklı kardeşlerimizin ailelerine başsağlığı, yaralananlara da acil şifalar diliyoruz.
Sözkonusu terör saldırısının hemen ardından, Irak’ta son dönemde sağlanan nispi huzur ortamını ve Irak’ın küçük bir modeli olan Kerkük’ün çok-etnili yapısını bozmayı hedefleyen bazı çevrelerce tahrikkar saldırı eylemlerine girişilmiş olması endişe yaratmıştır.
Kerkük’te tesis edilmeye çalışılan uzlaşı ve diyalog ortamını temelden sarsmaya yönelik bu eylemlere karşı Irak güvenlik makamlarının olaylar büyümeden gerekli güvenlik tedbirlerini almaları önemlidir.
Kerkük’te yaşanan ve sadece Kerkük’te değil, Irak’ın ve bölgenin bütününde huzur ve istikrarı zedelemeyi amaçlayan bu terör ve tahrik eylemlerine karşı Kerkük halkının suhulet, itidal ve sağduyu içinde hareket etmesini temenni etmekteyiz.
mfa
******************************************************************
KINAMA
28 Temmuz 2008
BUGÜN SABAH SAATLERİNDE KERKÜKTE KÜRT MİLİSLERCE TÜRKMEN KURUM VE KURULUŞLARINA YAPILAN SALDIRILARI ŞİDDETLE KINARKEN..BU TÜR EYLEMLERİN DEMOKRASİYE HAYKIRI OLDUĞUNU VE IRAK TÜRKMEN CEPHESİNIN VE TÜRKMEN KURULUŞLARIN FAALIYETLERİNE ENGEL OLMAYACAĞINI BİLDİRİYORUZ ..VE CANILERIN BIR AN ÖNCE TESPİT EDİLİP TUTUKLANMALARINI IRAK’IN HUKUMETİNDEN TALEP EDİYORUZ ..BU CINAYETLER TÜRKMEN MİLLETİNİN DAVASINI DURDURAMAZ ..VE TÜRKMEN MİLLETİ HEDEFE DOĞRU YÜRÜYECEKTİR..BU OLAYLARDA ŞEHİT DÜŞEN İNSANIMIZA RAHMET VE MAĞFİRET DİLERİZ VE YARALANAN İNSANLARIMIZA ACİL ŞİFALAR DİLERİZ VE KAÇIRILAN İNSANLARIMIZIN HALEN SERBEST BIRAKILMALARINI TELAP EDİYORUZ.
ALİ HAŞİM MUHTAROĞLU
ITC Y.K ÜYESİ
SELAHETTİN İL BAŞKANI
Kerkuk.net
-

Rusya ve Çin bölgede Türkiye’yi istemiyor, Şanghay Örgütü üyeliği zor
Rus haber ajansı Ria Novosti’de yer alan bir yorumda, Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) üyeliğinin zor bir ihtimal olduğu savunuldu. Ajans, “Rusya ve Çin, bölgede Türkiye gibi üçüncü bir gücün ortaya çıkmasına sıcak bakmaz” yorumunu yaptı. ŞİÖ’nün gelecek perspektif ve stratejisinin kaleme alındığı yazıda, Türkiye’nin gözlemci üyeliğinin de günün birinde gündeme geleceği belirtildi. Haberde, Rusya ve Çin’in buna olumsuz bakmadığı da ifade edildi.
Türkiye’nin de ŞİÖ’ye üyeliğine olumlu baktığı ve özellikle bu desteğin akademisyen düzeyde daha fazla olduğuna dikkat çeken Rus haber ajansı, Ocak 2008 yılında Kocaeli Üniversitesi’nde “Türkiye ve ŞİÖ” konulu bir konferansın düzenlendiğini hatırlattı.Ancak Türkiye’nin bir NATO üyesi ve Washington’un bölgedeki en önemli müttefiklerinden biri olduğunun altını çizen Ria Novosti, dolayısıyla Ankara’nın durumunun ŞİÖ’nun amaç, kurum, hedef ve faaliyetlerine uyuşmadığını iddia etti.
Türkiye’nin ve Orta Asya ülkeleri arasında eskiye dayalı tarihi ve kültürel ilişkileri bulunduğuna dikkat çekilen yazıda, şu ifadeler yer aldı: “Türkiye ŞİÖ’ye üye olması halinde, Rusya ve Çin’in yanısıra örgütün liderlerinden biri olma rolüne soyunmak isteyecektir. Bu da ne Rusya’nın, ne de Çin’in işine gelecektir. Çünkü, bu büyük Orta Asya pastasının üç parçaya ayrılması anlamına gelir”
Kaynak: Cihan Haber Ajansı
28.7.2008
-

Karadziç’i sorunca Fransız bakan neden asabileşti?
SELÇUK GÜLTAŞLI
Salı günü Avrupalılar 13 yıl sonra Karadziç’i yakaladıkları için Sırp yetkilileri tebrik etmek için sıraya girmişti.
Bu 13 yılın ilk iki yılı Pale’de NATO Kuvvetleri’nin gözü önünde, son 5 yılı da anlaşılan Belgrad’da Sağlıklı Hayat dergisine makaleler yazarak ve alternatif tıp kliniklerinde çalışarak geçmişti. Bu arada alternatif tıp seminerleri vermiş ve beş de kitap yazmıştı. Bir gecede 8 bin kişiyi ölüme gönderen bir insan için doğrusu ilginç işlerdi bunlar yani sağlıklı hayat için tavsiyelerde bulunmak, geleneksel tıbbın çaresiz kaldığı durumlarda ölen birine can vermek için çabalamak. Bir de tabii yakalandığı yer, “Avrupa, Sırpları neden bu kadar şehvetli tebrik ediyor?” sorusunu sormaya zorluyordu insanı. Dünyanın “en çok aradığı adam” bir belediye otobüsünde yakayı ele veriyordu.
Tabii ki yakalanması, yakalanmamasından iyidir. Tabii ki AB üyelik perspektifi Sırpları harekete geçirmiştir ve bu çerçevede faydalı olmuştur. Ama Avrupalıların bu vesile ile nasıl olup da 3 yıl boyunca 250 bin insanın boğazlanmasına seyirci kaldıklarını kendilerine sormaları, ciddi bir muhasebeye girişmeleri gerekmez mi? Şu an Avrupa’da tartışma öylesine steril yürütülüyor ki sanki Bosna denen bir ülkede Sırplar denen bir millet masum insanları öldürmüş ve Avrupa da sonunda bu işe bir çözüm bulmuş. Yahudi Soykırımı’nın ardından “bir daha asla” cümlesini vird-i zeban yapan, “dağa taşa yazan” Avrupa’nın sorumluluğunun gündeme getirildiğini pek işitmiyorum. Bu meşum soykırım sanki Kaf Dağı’nın arkasında olmuş gibi.
Belki de “bir daha asla” cümlesine bir dipnot düşüp, bu düsturun hangi millet ve din mensuplarını ihtiva ettiğini netliğe kavuşturmalı Avrupalılar. Bu konuda tek namuslu çıkışı İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt’ten işittiğimi de yazayım ki hak ihlali yapmış olmayalım.
Olan şu: Yugoslavya cumhuriyetleri tek tek bağımsızlığına kavuşurken, Boşnaklar da aynı yola başvuruyor. O zaman Bosna-Hersek Meclisi üyesi olan Karadziç, 1991’de bağımsızlık ilan etmeleri durumunda Boşnakları da yok edeceklerini, Bosna’yı da cehenneme çevireceklerini Meclis’te haykırıyor. Savaş sonucunda:
Kahir ekseriyeti Boşnak, 250 bin kişi öldürülüyor.
200 bin kişi işkenceden geçiriliyor. Sırpların 80 yeni işkence metodu icat ettikleri ortaya çıkıyor.
Bosna nüfusunun yarısı göç etmek mecburiyetinde kalıyor.
En genç Boşnak kurban 29 günlük bir bebek, en yaşlısı 101 yaşında kör bir kadın.
Foça’da Boşnak kadınlara tecavüzle görevli askerî bir birlik kuruluyor.
1200 cami, tekke ve mescit yok ediliyor. (1)
Bu ağır bilançoya rağmen ortaya çıkan devletin yüzde 49’u Sırp Cumhuriyeti, kalan yüzde 51’i de Boşnak ve Hırvatlar arasında bir federasyon. Eski Başbakan Haris Sladziç, “Dayton tekrar müzakere edilmeli” deyince de Batılılar gülüyor. Bunca zulme karşılık Boşnaklara bırakılan bu abuk-sabuk devlet de büyük başarı olarak lanse ediliyor. Peki neden?
Bu sorunun belki de mühim cevaplarından birisi eski ABD Başkanı Bill Clinton’ın Hayatım isimli hatıratında bulunuyor. Bosna Savaşı’nı durdurmak için Avrupalı liderlerle sık sık bir araya gelen Clinton, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Francois Mitterrand’ın Müslümanların liderliğinde kurulacak bir Bosna’yı istemediğini kendisine hissettirdiğini açık-seçik yazmış kitabına. Ocak 1993’te Fransız askerlerinin koruması altında olduğunu sanan Bosna-Hersek Başbakan Yardımcısı Hakkı Turayliç de Hollandalı askerlerin koruması altında olduklarını sanan 8 bin Boşnak gibi katledilmişti. Milletlerarası camianın koruması altında olduklarını düşünmüşlerdi.
Katliamları Avrupalılar yapmadı ama katliamların durdurulması için de katliam sorumlularının yakalanması için de bir şey yapmadılar. Şimdi Karadziç’in yakalanması bir vicdan borcu, adaletin tecelli etmesinden ziyade Sırbistan ile AB arasında son derece iyi pazarlığı yapılmış siyasi hesaplar neticesinde gerçekleşiyor.
Bosna Savaşı sırasında Mitterrand’ın Sağlık Bakanlığı’nı yapan Bernard Kouchner’e salı günü, “Karadziç’in bu kadar geç yakalanmasında Avrupa’nın bir katkısı yok mu?” diye sorduğumda, Fransız bakan beni konuyu saptırmakla itham etti. Kouchner’e göre gün mutlu olma günüydü, eski defterleri karıştırma günü değil!
(1) Erhan Türbedar’ın 22 Temmuz tarihli ASAM makalesi.
28 Temmuz 2008, Pazartesi
-

Obama ve Ankara
ÖMER TAŞPINAR
WASHİNGTON28 Temmuz 2008Amerika’da artık seçim dışında hiçbir şey konuşulmuyor. Geçen hafta Washington’da gündem Barack Obama’nın Berlin’de Zafer Sütunu önünde 200 bin kişiye seslenişiydi. Her ne kadar Amerikan halkı dış politikayla fazla ilgili olmasa da bu görüntülerden etkilendi. Obama’nın Berlin görüntüleri Kennedy’nin 1963’te yaptığı o ünlü “Ben bir Berlinliyim” konuşmasını belleklerde tekrar canlandırdı. Böylece zaten uzun zamandır hep yapılan Kennedy-Obama kıyaslaması görsel bir simgeye de kavuşmuş oldu.
Genel hatlarıyla değerlendirmek gerekirse, Obama’nın Ortadoğu ve Avrupa seferi bir taşla iki kuş vurdu. Bu ziyaretin Obama için iki temel amacı vardı. Birincisi kendisini dış politika alanında tecrübesizlikle suçlayan John McCain’e bir mesaj vermekti. Gittiği her ülkede önemli konuşmalar yapan ve devlet başkanlarıyla resmi temas kuran Obama daha şimdiden Başkan olmuş havasını yaratarak McCain’e cevap vermiş oldu. Obama’nın ikinci amacıysa Bush döneminde kaybedilen prestiji geri getirme işinin en iyi kendisi tarafından gerçekleştirilecek bir şey olduğunu kanıtlamaktı. Berlin’de böylesine büyük bir kitlenin bir Amerikalı başkan adayını dinlemeye gelmiş olması Amerikan elitine hem moral verdi, hem de sorunun Amerika değil Bush yönetimi olduğunu bir kez daha göstermiş oldu.
Obama’nın Berlin konuşmasını dinlerken benim aklıma ise bambaşka bir soru takıldı. Acaba Obama Türkiye’ye gelse aynı derecede sıcak bir karşılama olur muydu? Zor bir soru. Türkiye bence Obama’yı hem büyük bir heyecan, hem de ciddi bir endişeyle izliyor. Heyecanla izliyor çünkü Obama, Türkiye’nin de çok arzu ettiği bir şeyi, Amerika’da değişimi temsil ediyor. İsmiyle, rengiyle, geçmişiyle, fikirleriyle arzu edilen yeni Amerika’nın simgesi Barack Obama. Türk halkı bunun farkında. Ayrıca Obama ne kadar değişimi simgeliyorsa, McCain de o kadar Bush yönetimi ile devamlılığı temsil ediyor. John McCain Irak konusunda Bush yönetimiyle bütünüyle aynı çizgide. Hem Amerika’nın gerekirse yüz yıl Irak’ta kalmasını savunuyor hem de İran’a askeri müdahale yapılmasından yana. Keza Rusya ve Çin konusunda da neokonlara yakın sert bir söyleme sahip McCain. Bütün bunlar, normal şartlarda, Türkiye’yi Obama’ya daha sıcak bakmaya yöneltiyor olmalıydı.Ermeni meselesi
Ama Türkiye’de Obama’nın yükselişini büyük bir endişeyle izleyen ciddi bir kesim de var. Nedeni çok açık: Ermeni meselesi. Obama’nın Ermeni lobisine vermiş olduğu “soykırımı tanıma” sözü Türkiye’de hayal kırıklığı ve korku yarattı. Durum böyle olunca Türkiye’de iktidar ve devlet çevreleri John McCain’i tercih ediyor gibi gözüküyor. 8 yıllık Bush fiyaskosundan sonra bu duruma insan şaşırıyor ama aslında belki de pek garipsememek gerek. Zira Türkiye’de iktidarlar ve asker hep Cumhuriyetçi yönetimleri tercih edegelmiştir. Bunda Cumhuriyetçilerin jeostratejik realpolitik dünyasına yakınlığı, Pentagon’a ve savunma endüstrisi anlaşmalarına çok önem vermeleri ve de tabii ki insan hakları ve demokrasi gibi konuları ikinci plana atmalarının önemi büyük.
İşte burada Türkiye açısından ortaya ciddi bir ikilem çıkıyor. Türk halkı bir yandan yeni bir Amerika arzuluyor ama aynı zamanda Ermeni meselesi nedeniyle Obama’dan korkuyor. Bazıyorumcular,başkan olduktan Ermeni meselesi konusunda fikir değiştirir diye umuyor.
Haklı olabilirler. Ama Obama eğer gerçekten değişimi simgeleyen, farklı bir politikacıysa sözünde durmayı tercih edebilir. O zaman Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bir krizi engellemek için daha şimdiden kafa yormak gerekiyor. Bence Obama’nın Ermeni soykırımı konusunda sözünde durma ihtimali yüksek. Ancak bu konuda hareket etmekte acele etmeyecektir. Benim görebildiğim kadarıyla, Obama iktidara geldiği takdirde önceliği Avrupa’da Türkiye lehine yoğun bir lobi faaliyetine verecek ve Kıbrıs’ta çözüm için bastıracak. Bunları yaparken de Türkiye’ye Ermenistan ile sınırı açması için zaman tanıyacaktır. Şurası kesin: Obama ve ekibinin amacı Türkiye’yi kazanmak, kaybetmek değil. -

Hollanda, Ergenekon’u konuşuyor
Hollanda, Ergenekon’u konuşuyor
Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk’in, Ergenekon iddianamesindeki ‘ölüm listesi’nde adı geçenler arasında bulunduğu haberi, tüm Hollanda basınında manşetlerden duyuruldu.
Orhan AlpdündarNTV-MSNBCGüncelleme: 14:57 TSİ 28 Temmuz 2008 PazartesiAMSTERDAM – Hollanda basınında bugün, “Avrupa Parlamentosu üyesi Joost Lagendijk Türklerin ölüm listesinde” başlığıyla verilen haberler manşetlere taşındı. Hollanda’nın resmi haber ajansı ANP tarafından geçilen İstanbul mahreçli haber, tüm gazetelerde ortak metin olarak yer aldı. Ajansın geçtiği haber, Milliyet gazetesine dayandırıldı.
Ergenekon davasıyla ilgili yorum yapmaktan kaçınan haber ajansı ANP, Lagendijk hakkında 2005 yılında İstanbul Barosu avukatlarından Kemal Kerinçsiz tarafından, “Türkiye’yi küçük düşürdüğü gerekçesiyle” dava açıldığını da yazdı.
De Telegraaf gazetesinin yazdığına göre, Lagendijk haberi İstanbul’da bulunduğu sırada ANP ajansından öğrendi ve kendisi için sürpriz olduğunu söyledi. Lagendijk, “Listede adımın geçtiğini sizden öğrendim. Haklarında ağır suçlamalar bulunan bazı emekli generaller ile gazeteci yazar Orhan Pamuk ve çok sayıda ismin ölüm listesinde bulunduğunu duymuştum. Kendi adıma endişe edecek bir şey yok.” dedi.
-

Neoconlarla ulusalcıların garip flörtü
Semih İdiz
28 Temmuz 2008Frank Gaffney, Daniel Pipes ve Michael Rubin, Washington’daki Neoconların en keskin “kalemşorları” sayılırlar. Şiddetli derecede İsrail yanlısı olmaları ise üçünün ortak özelliği.
Bu ekibin son aylarda, Türkiye’de kendilerine “ulusalcı” diyen gruplarla aynı noktalardan hareket ederek, ABD’deki AKP aleyhtarı kampanyanın öncülüğünü yaptıkları görülüyor. Kendilerini tanımak açısından hatırlatmada bulunalım.
Özellikle Washington Times’taki yazılarından tanıdığımız Frank Gaffney, AKP için “İslamofaşist” tanımını icat eden isimdir. Yazıları Amerikan sağında etkindir. Ankara’daki bir Amerikalı diplomat, kendisini “Emin Çölaşan’ımız” diye tanımlıyor.
‘AKP İslamlaştırıyor’
Amerika’daki İsrail yanlısı sağın en önemli kanaat önderlerinden Daniel Pipes ise, AKP’nin Türkiye’yi kademeli olarak İslamlaştırdığına ve dolayısıyla İsrail’den uzaklaştırdığına dair çok sayıda yazı yazmıştır. Washington ile AB’nin AKP’ye arka çıkmasını da ağır sözlerle yermiştir.
Washington’daki muhafazakâr “American Enterprise Institute” adlı kuruluşun araştırmacılarından olan Michael Rubin’e gelince, bu grubun en azgınlarından sayılabilir.
Başbakan Erdoğan’ı Usame bin Ladin’le özdeşleştirerek, AKP’nin kapatılmasını hararetle destekleyen yazılar yazmış ve yazmaya da devam etmektedir. Bir ara Pentagon için çalışan Rubin, geçmişte TSK’nın “e-muhtırasını” da hararetle övmüş ve bir askeri darbenin Türkiye’yi İslamcılardan kurtaracağını açıkça ima eden görüşler beyan etmiştir.
‘Barzani Öcalan’ın yanına’
Kuzey Irak’ta “eğitmenlik” de yapmış olan Rubin, Türkiye’deki şahinleri memnun edecek ifadelerle, Mesud Barzani’nin ABD silahlarını PKK’ya sattığını, bu yüzden yargılanıp İmralı’da Öcalan’ın yanına konması gerektiğini de söylemiştir.
Peki, Washington kapatma davası çerçevesinde genellikle “AKP yanlısı” bir tavır sergilerken, aralarında “Karanlıklar Prensi” diye bildiğimiz “Neoconcubaşı” Richard Perle’ın da bulunduğu söylenen bu ekibin derdi nedir?
İlk etapta elbette ki 3 Mart tezkeresinin reddedilmesinden kaynaklanan ve üstesinden hâlâ gelinemeyen büyük kızgınlık var. Bunun sorumluluğunu ise tümüyle AKP’ye fatura ediyorlar. Ancak dahası var.
Türkiye’nin İran ve Suriye konularında Washington’un istediği yolda değil de, kendi seçtiği yolda yürümesinin nedenini de AKP’ye bağlıyorlar. İsrail aleyhtarı olarak gördükleri bu gelişme, AKP’ye karşı duydukları kızgınlığı daha da artırıyor.
‘Tuhaf yoldaşlar’
Başkan Yardımcısı Dick Cheney nedeniyle Washington’da hâlâ etkin olan bu isimlerin, son haftalarda ve aylarda yazdıklarını peş peşe okuduğumuzda, ortaya çıkan görüntü şudur:
AKP bir an evvel kapatılır ve TSK güdümündeki ulusalcı güçler Türkiye’nin başına geçerlerse, ABD’nin İran planlarının önündeki en önemli engellerden biri ortadan kalkacaktır. Türkiye-İsrail ilişkileri de tekrar Washington’un rotasına çekilip, Ankara’nın bağımsız bir Ortadoğu politikası geliştirmesi önlenecektir.
Söylenen, ceviz kabuğu içinde budur. Ancak burada esas ilginç olan şey, Neoconların AKP konusunda, Türkiye’de ABD aleyhtarlığının öncülüğünü yapan kesimlerle aynı noktaya gelmiş olmalarıdır. Buna dolaylı bir “flört” dahi denebilir.
Türkiye’deki gelişmeler gerçekten de, içeride olduğu kadar, dışarıda da tuhaf “yoldaşlar” yaratıyor. -

SORUMLU VATANDAŞ ONURLU VATANDAŞTIR
Mustafa Nevruz SINACI
İktidarlar veya siyasi partilerin seçimden seçime hesap verme söylemi büyük bir yalan ve ütopyadır. Asıl olan: Cumhurbaşkanlığı Yüksek Denetleme Kurulu, Cumhuriyet Savcıları, Teftiş Kurulları, Denetçiler ve nihayet Sayıştay denetimi ve Danıştay gözetimidir.
Ancak en etkili denetim ‘seçen’ ve ‘seçmen’ (!) konum ve durumundaki doğrudan yetkili, görevli ve sorumlu halkın takibidir. Onurlu ve sorumlu yurttaşlar devleti denetleme ve yönetimin bütün icraatlarını takiple memur ve mükelleftir.
Buna çok özel ve kısa anlamda ‘yurttaşlık bilinci’ denilir.
BİLİNÇLİ BİR YURTTAŞ ÖRNEĞİ
Aslında bu örnek muhtelif vesilelerle işlendi.
Çok yorum aldı. Yüzlerce olumlu katkı geldi.
O nedenle konunun daha da özleştirilmiş ve restore edilmiş versiyonunu bu defa ‘daha dikkatle incelenmesi ve değerlendirilmesi için” dikkatlerinize sunuyoruz.
***
Şu sıralar kamuoyunda tartışılan pek çok konu var.
Bir bölümü topluma zoraki dayatılan ve illâ gündemde tutulmak istenen Ümraniye soruşturması veya Ergenekon adı ile müsemma kâbus gibi korkunç, muğlâk ve muamma kavramlar ve karanlık iddialarla dolu, sebep ve sonuç ilişkisi kördüğüme dönmüş, gizem yüklü, garip ve enteresan bir süreç… Allah sonunu hayırlara vesile kılar, adalet ve hukuk tecelli eder inşallah.
Ancak, siz kopartılan vaveylaya bakmayın aslında bu halkı fazla ilgilendirmiyor.
Gerçek gündemde daha ciddi, ağırlıklı ve önemli konular var.
Açlık, yokluk, yoksulluk, fahiş düzeyde pahalılık, zenginlikle fakirlik, sanal enflâsyonla gerçek enflâsyon arasında derinleşen uçurum, yalan-talan, kayıt-kapsam dışılık, yolsuzluk ve suiistimaller gibi meselâ.
Her ne hikmetse malum ve mel’un akredite medyanın iştigal alanı dışında bunlar.
İnsan hakları derneklerinin ve (maalesef) bunları insanlık suçu olarak kabul ve telakki etmeyen, failleri hakkında işlem yapmayan Cumhuriyet Savcılarının da hiç umurunda değil.
Amma! Halk arasında “Milli Kahraman” olarak anılan, dünyanın ilk ve tek “Bilinç Üniversitesi” ni kuran Galip Baran bütün bu konuların sanki tek ve yegâne sahibi.
S.Demirel’den A.Gül’e kadar son üç Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar ve vekillere aşağıda özetlenen mealde sürekli mektuplar yazmış. Halkın ıstırap ve şikâyetlerini iletmiş. Alternatif projeler ve çözüm yollarını bildirmiş. Yıllar süren “sarsılmaz irade, inanç, güven ve kararlılıkla verdiği” mücadele sonuç vermeyince bir açıklama gereği duyuyor.
Açıklama şöyle: “Başbakan, Bakanlar ve millet-vekilleri hariç sadece son üç Cumhurbaşkanına “devlete sahip çıkmaları” ve bizim ‘okul dışı eğitim’ çalışmalarımızda öğrenerek halka öğrettiğimiz gibi; Görevlerini tedvir ettikleri (etmekte oldukları) yıllarda karşılaştıkları sorunları yenmeleri, üstesinden gelmeleri ve zorlukları aşabilmeleri için ilim-fikir, öneri ve bilimsel proje içeren; Süleyman Demirel’e 3, Ahmet Necdet Sezer’e 10 ve Abdullah Gül’e 1 olmak üzere toplam: 14 dosya göndermek suretiyle başvurdum.
Ama maalesef “derde deva” bir sonuç alamadım.
Yerimde olsaydınız, siz ne yapardınız? Ben onların yerinde olsaydım, en azından Galip Baran’ı köşke çağırır, yüz yüze konuşurdum. Sanırım, çok da iyi olurdu… Bunu gören, onlarca, belki yüzlerce insan; “Seni, Cumhur-başkanı bile ciddiye almıyor” demez, beni yalnız bırakmaz ve ‘devlete sahip çıkma bilinci çığ gibi büyürdü’. Belki onları görenler de benzer çalışmalar başlatır bana “senin gibilerin sayısı çoğalmalı” diyenler, ne kadar artış kaydedip çoğaldığımızı görürlerdi. Fena mı, yoksa iyi mi oldu?
Yerimde olmadınız, yardımcı da olamadınız. Vekil de seçmediniz!..
Sonuçta benim gibilerin sayısı çoğalmadı. Ama ben, “ölünceye kadar” diyerek sevgili halkıma bağımsız Milletvekili adayı iken taahhüt ettiğim: Her kavşağa bir Galip, (Sabah, 16.12.1997) “okul dışı eğitim” çalışmalarımızı tek başıma da olsa sürdürüyorum. Fena mı, yoksa iyi mi oldu?
Şu da var ki, beni ciddiye almamanızın, destek vermemenizin ve yalnız kalışımın yol açtığı motivasyondan olacak, insan davranışlarını araştırdım. Bu sayede “bilinç” konusunda uzmanlaştım. Bilinç bağımlısı oldum. Sonuçta bir “Bilinç Üniversitesi” kurdum. Fena mı, yoksa iyi mi oldu?
“Yönetimi denetleme ve devlete sahip çıkma” yı böylesine önemsememden olacak “yasa bağımlısı” da oldum. Devlete herkesten daha çok sahip çıkmağa başladım. Fena mı oldu, iyi mi oldu?” diyor ve soruyor: Galip BARAN: “Peki, siz, şimdi ne yapıyorsunuz?”
Halinizden, hayatınızdan, hal-vaziyet, durum ve gidişattan memnun musunuz?
YORUM VE KATKI:
Darbesiz Hayat, ohh Ne Rahat!..
Bu ülke çok darbeler gördü: başarılısı, başarısızı!
İnsanlar gördü: darbeden çok şey bekleyeni, beklemeyeni!
Ortalık toz-duman; ülke gene cadı-kazanı; yeni darbeler yolda gibi, ey halkım!
Darbeyle bir yere varılamayacağı artık öğrenildiyse, yapılması gereken: darbeden bir şeyler bekleyen ve beklemeyenlerin “kendine darbe” yapmalarıdır bence…
Eş deyişle, halkın, “yurdu ve milleti özden çok sevme ilkesi”ni özümsemiş olmasıdır, yani. Gülmeyin, “kendine darbe nasıl olur“ demeyin sakın.
Ben, “kendine darbe” yapanlardan birisiyim.
Örneğin. Kendine darbe yapmak, yukarıda da işaret edildiği üzere, “yurdu ve milleti özden çok sevme” yi öğrenmekle, bu ilkeyi özümsemekle gerçekleşiyor; hiç kimseye zararı olmadıktan başka, faydası da cabası…
Sözü edilen ilkeyi özümseyenler başkalarına haksızlık etmezler.
Haksızlığın olmadığı yerde, darbeden bir şeyler bekleyen olmaz;
Adalet ve hukukun hâkim olduğu yerde “hukuk devleti vardır.
Hukuk devleti’nde “darbe hakkı“ da doğmaz.
Daha doğrusu “Darbe”ye gerek kalmaz.
Bu kadar basit… (Galip Baran, Bilinç Üniversitesi Rektörü)
-

Almanlar’a doneri ogreten Turk Berlin’de otel aciyor..
Mehmet Aygun, Titanic 11 yasinda calismaya baslayan Titanic Otelleri’nin sahibi Mehmet Aygun’un is hayati ilklerle dolu Giresun’a tostu ve dondurma makinesini ilk o getirdi. Almanya’da ’Hasir Restoran’ zincirini kurdu.
Berlin’de ilk doneri o yapti. Aygun simdi de Berlin’de Titanic Oteli acmaya hazirlaniyor.
Aygun Sirketler Grubu Baskani Mehmet Aygun Almanya’da yildizi parlayan isadamlarindan. Turkiye’de en bilinen yatirimi Antalya-Lara’ daki Titanic Otel. Almanya’da ise Hasir Restoran zinciriyle taniniyor. Istanbul’da Anadolu Yakasi’nda bir ay once Titanic Business Oteli acan Mehmet Aygun’le yeni otelinde bulustuk. Bundan 12 yil once Almanya’daki restoranina gitmistim. 3 yil once de Lara’daki otelini gezmistim.
Mehmet Aygun son yillarda is dunyasinda bilinen lakabiyla Titanic Mehmet’i fotograflari ceken arkadasim Burak Kara da ben de Fatih Terim’e cok benzettik. Giyim tarzindan konusmasina gercekten de benziyor. Kendisine bunu soyledigimizde, Fatih Hoca’nin yakin arkadasi oldugunu anlatti. Samimi, isini cok seven, konusmaktan hoslanan biri Aygun. Babadan, aileden kalma degil, ne yaptiysa tirnaklariyla kaziyarak yapmis, sifir noktasindan yukselmis bir isadami.
Hep kendime is yarattim
Karadenizlisiniz. Nasil bir ailede buyudunuz?
6 kardesiz. Giresunluyuz. Babam bakkaldi. Annem en kucuk kardesime hamileyken babami kaybettik. Cocuklugumuz hep mucadeleyle gecti. 18 yasinda gittim Almanya’ya. Orada dayim vardi. Restorani vardi, ona yardimci oldum.
Biraz hizli gectiniz cocuklugunuzu. Anneniz icin cok zor olmustur 6 cocugu buyutmek. Okuyabildiniz mi? Kac yasinda basladiniz calismaya?
6 erkek cocuk. Annem cok ustun bir insan. Hepimiz okuduk. Ben 11 yasinda babamin bakkal dukkanini acardim. Babami kaybedince bakkala sahip ciktik. Annem evde kase kagidi yapardi, ben de satardim. Hep kendime is yarattim. Disarida hamsicilikten isportaciliga kadar her isi yaptim. Yuz kizartici hic bir sey yapmadan, helal para kazandim.
Giresun’dan ne zaman ayrildiniz?
18’ime kadar Giresun’daydim. Gencligimde Ordu’ya gittim bir gun. Ordu biraz daha ilerdeydi gelismislik acisindan. Orada hayatimda ilk kez tost gordum ve tostu Giresun’a getirdim.
Bildigimiz tosttan bahsediyorsunuz. ..
Evet. Eskiden yoktu, tost basmazdi kimse. Ekmek arasi tost… Daha sonra dondurma makinelerini de ilk ben getirdim.
Siz dogustan girisimciymissiniz. .. Bunlari kac yasinda yaptiniz?
14-15 gibi. Aile olarak sifirdan geldik. Kardeslerimi de okuttum. Liseyi bitirince de Almanya’ya okumaya gittim. Mesleki universiteye girdim. Ilk once dil egitimi aldim. Dayima 2 sene kadar yardimci oldum, bogaz tokluguna calistim.
Restoran isine boylece girdiniz…
Evet, Berlin’de restoran actim sonra, tuttu. Hasir restoran. Isler iyi gidince 2 kardesimi daha yanima aldim. 3 kardes Berlin’de, 3 kardes de Giresun’da hep calistik.
Kac restoraniniz oldu?
Berlin’de simdi 8 restoranimiz var. 30 yildir isletiyoruz. Sureklilik cok onemli. Turkiye’de 30 yildir bu isi yapan kac restoran var? Biz bunu Almanya’da basardik.
Almanya’da Turk doneri Alman sosisini bitirdi diyenler var…
Valla dogru. Biz de hazir doner isine girdik. Gunde 2.5 ton doner yapmaya basladik. Berlin’e doneri biz dagittik. Hâlâ da devam ediyoruz. Almanya’ya gittigimiz ilk yillarda ortam cok farkliydi. Malum Almanya’ya ilk gidenler Anadolu’dandi. Koyden kente gitmeden Almanya’ya gittiler. Biz sehirden gittigimiz icin farkliydik. Ben ilk gida fuarina katildigimda doneri Turkler’e tanittim. Ilk gorduklerinde bomba saniyorlardi! Doneri tanidilar, sonra da Almanlar’a tanittik.
Ilk oteli Sisli’de aldik
Turkiye’de yatirim yapmadiniz mi o yillarda?
Yaptik. Uc kardesim Giresun’da once taksicilige basladi, sonra kamyon ve TIR’la nakliye isine girdik. Sezer Otobus Isletmeleri’ni aldik ve 10 yil islettik. 1994’te o isten ciktik.
Neden?
Yuruyen otelden yerlesIk otele gecelim dedik ve Sisli’de ilk otelimizi aldik. Ben Berlin’de Giresunlular Dernegi’nin baskaniydim. Giresunlular Dernegi gecesine milletvekili Rasim Zaimoglu geldi. Oteli varmis, o gecede konustuk ve otelini aldik. Sisli’de 27 odali otelimiz oldu. Daha sonra da Taksim’de 85 odali otel aldik.
Antalya’da turizme girmeye nasil karar verdiniz?
Lara’da arsa vardi, aldik. Hayalimizdi. Sehir oteli konseptini sevmistik, turistik otel de istedik. Bolgedeki ilk otellerden biriyiz. Ilk senemizde yuzde 85 doluyduk, sonra daha da iyi oldu. 2003’te actik otelimizi.
Berlin’de de Titanic Otelleri’ni acmayi planliyorsunuz. ..
Evet. Yerimizi aldik. Proje hazirlaniyor. Iki sene sonrasina acariz diye planliyoruz.
Emekliligi dusunmeye firsatim olmadi
Mehmet Aygun’un biri 10, biri 22 yasinda iki oglu var. 22 yasindaki oglu turizm sektorunde staj yapiyor. “Esim bana buyuk destekci. Esim olmasa hic bir sey yapamazdim. Evden huzursuz ciksam islerim iyi olmazdi, esime cok sey borcluyum” diyen Aygun, emeklilik hayalini sordugumda ise “Daha yapacak cok sey var. 20 sene onceki gibi degilim. ’Su kadar param olsa yasim 20 olsa’ diye bir sey yok. Emek vermeden bir noktaya gelinmiyor. Benim icin en onemli sey ailemin yuzunun gulmesidir, emekliligi dusunmeye firsatim olmadi” cevabini veriyor.
Futbol takimlari Antalya’ya 40 milyon euro birakiyor
Siz de ’her sey dahil’ sistemdesiniz. Bu sistem turizmi ucuzlatiyor diye cok elestiriliyor. Bu sistem sizin icin vazgecilmez mi?
’Her sey dahil’ sistemde kaliteden kacarsaniz turist de kaciyor sizden. Bir sene onceden satiyorsunuz odalari. Iyi fiyattan pazarlama yapmalisiniz. Titanic iyi bir marka. Bugune kadar hic fiyat kirmadim. Bu sistemde onemli olan kaliteden odun vermemek. Keske satmasak ama bu kadar turist gelir mi?
Fark yaratmaliyiz
Gelir mi?
Bence gelmez. Turist onceden parayi oduyor, butcesini yapiyor. Buna alisti. Gelince elini cebine atmiyor. Deniz, kum, gunese geliyorlar. Iyi hizmet bekliyorlar. Ama bunlari cesitlendirmeliyiz. Kis turizminde 1.500 futbol takimi Antalya’ya geliyor. Bu cok guzel. 40 milyon euro sadece futboldan geliyor.
Size en cok hangi ulkelerden turist geliyor?
Rusya, Ingiltere, Almanya’dan geliyor genelde. Antalya artik cok iyi biliniyor. Tur sirketleri de tasin altina elini koydu. Artik Turkiye’de onlarin da otelleri var, Turkiye’yi riskli ulke gormuyor.
EN ZOR GUNUM
Titanic batirdim!
Otobus sirketi isinden ciktigim gun zordu. Yatirimlar yapmis ama bekledigimizi bulamamistik. Bir iki Titanic batirdim ben otobus isinde.
Lakabim bile Titanic Mehmet oldu
Aygun Sirketler Grubu’nun Taksim ile Sisli’de Aygun otelleri 2003’ten sonra Titanic adi altinda birlesti. Antalya’daki Titanic Otel 2003’de acildi. Bir ay once Kartal Titanic Business Otel Aygun ailesine katildi. Bakirkoy’de Capacity’nin yaninda Titanic Ford Otel yapiliyor.
“Otellerinize Titanic adini koyarken cekinmediniz mi” diye sordugumda, “Arsayi aldik Lara’da, mevcut projeyi begenmedik. Bir mimarin gemi seklindeki otel projesini cok begendik ve ’Titanic olsun’ dedik. Bu gemi ayni zamanda ask ve luksle de hatirlaniyor. Ben hic kotu dusunmem. Bence basarili bir isim oldu. Kimse gittigi otelin adini hatirlamaz, bizimki hatirlaniyor. Bircok otel bizim otele gore tarif ediliyor. Benim lakabim bile Titanic Mehmet oldu” dedi.
Haber: Elif Ergu Pazarin Patronu
KAYNAK:Vatan – Istanbul,Turkey -

En cok ihracaat Almanya’ya yapildi
Turkiye, 2008 yilinin ilk 7 ayinda en fazla ihracati Almanya’ya yapti.
En yuksek ihracat artisini da yuzde 180 oraninda artisla, BirlesIk Arap Emirligi’ne gerceklestirdi.
Devlet Bakani Kursad Tuzmen, ihracatta 125 milyar dolarlik hedefin asilacagini belirterek, ihracatcilarin karinca gibi calistiklarini bildirdi.
Tuzmen, 1 Ocak-21 Temmuz tarihleri arasinda gerceklestirilen ihracati AA muhabirine degerlendirirken, 2008 yili icin hedeflenen 125 milyar dolarlik ihracat hedefine, son 12 aylik ihracat itibariyle ulasildigini, hatta asildigini soyledi.
Ihracatcilarin butun sIkintilarina ragmen ozellikle gelismis ulke pazarlarinda pazar paylarini koruduklarini ve artirdiklarini ifade eden Tuzmen, ”Bu arada, petrol gelirleri hizla artan ulkelere yonelik ihracatimiz da genel ihracat artisimizin cok uzerinde seyrediyor. Ihracatcilarimiz tehdidi firsata cevirme konusunda basarili calismalar yapiyorlar” dedi.
Turk ihracatcisinin dunyanin her tarafinda mal satmak icin mucadele verdigini kaydeden Bakan Tuzmen, sunlari soyledi:
”Ihracatcilarimizi n ayak basmadigi ulke yok. Dunyanin her tarafinda karinca gibi calisiyor. Bu calismanin sonucunu da aliyor. Ihracatcilarimiz girdikleri pazarlarda, pazar paylarini surekli artiriyorlar. Kaliteli urunleriyle rakiplerini geri plana itebiliyorlar.
Nitekim bir miyar dolarin uzerinde ihracat yaptigimiz ulke sayisi artiyor. Bu yil, yaklasIk 30 ulkeye ihracatimiz bir milyar dolarin uzerinde olacak. Bu cok onemli bir gelisme. Gelismis bircok Avrupa ulkesine yillik ihracatimiz 5 milyar dolarin uzerine cikmis durumda. Bircok ulke de 5 milyar dolara yaklasti. Bunlar Turkiye acisindan cok olumlu gelismeler.’ ‘
Ulkeler – Ihracat (milyar dolar)
Almanya 7,8
Italya 5,2
Ingiltere 4,8
BirlesIk Arap Emirligi 4,3
Fransa 4,1
Rusya Federasyonu 4,0
Ispanya 2,7
Romanya 2,5
ABD 2,2
Hollanda 1,9
KAYNAK:Zaman – Istanbul,Turkey
27 Temmuz 2008, Pazar -

Türk Tarihi’nde II. Fetret Devri!
Bugün 28 Temmuz. Ve bugün, Türk Tarihi’nin şeksiz şüphesiz en önemli günlerinden birisidir. Çünkü 28 Temmuz, Osmanlı’da “Fetret Devri” diye bilinen bunalımlarla, siyasi ve sosyal krizlerle, çatışmalarla ve buhranlarla geçen 11 yıllık dönemin başlangıç günüdür. Zira 28 Temmuz 1402 günü Ankara civarında gerçekleşen ve Özbek orduları karşısında Osmanlı ordularının mağlup olduğu savaşın 606. yıl dönümüdür…
Bilindiği gibi; 28 Temmuz 1402 günü yaşanan Ankara Savaşı’nda, Özbek-Türk hükümdarı Timur ile Osmanlı-Türk Sultanı Yıldırım Bayezit, siyasi hırsları yüzünden birbiriyle savaşmış ve bu savaş Türk Tarihi’ne kara bir leke olarak geçmiştir. Bu savaşla Türklük geriye gitmiş ve Türk gelişmesi büyük ölçüde tökezlemiştir. Eğer bu savaş olmasaydı, Türk ve dünya tarihinin seyri mutlaka başka olurdu…
Timur, birçok kaynakta Moğol ve onun orduları Moğol orduları olarak bilinse de o, aslında bir Özbek Türkü’dür. Ordusunun çoğunluğunun savaş kabiliyeti yüksek olan Moğol askerlerinden oluşmuş olması, kendisinin de Moğol soylu olarak anılmasına sebep olmuştur. Oysa Timur Han, büyük bir askeri dehâ ve cihangir ruhlu bir Türk hükümdarıdır. Asil bir aileden gelmemekle birlikte, soyunu kasıtlı olarak asil bir soya dayandırdığına ilişkin bilgiler bulunmaktadır.
Ülkemizde daha çok Timur Lenk (Topal Timur-Aksak Timur) olarak aşağılansa ve Yavuz Bülent Bakiler’e göre; Anadolu’nun pek çok yerinde olduğu gibi Sivas yöresinde de “Lenk Demür Tohumu” şeklinde küfür ve hakaretlere alet edilse de o, dünya tarihinin en büyük kumandanlarından ve askeri stratejistlerinden birisidir. Öz be öz Türk çocuğudur. Üstelik Yıldırım Bayezit’ten çok daha muhafazakâr Müslüman’dır. Kaynaklar, onun istemeden de olsa yapmış olduğu bazı zulümlerden dolayı nâdim olduğunu ve bu zulümlere keffaret olması bakımından son zamanlarında hayır ve hasenat işlerine ağırlık verdiğini göstermektedir. Zira Yıldırım Bayezit’in içkiye düşkün olduğu ve bu sebeple sık sık Emir Sultan Buhârî hazretlerinin hışmına maruz kaldığı bilinmektedir. Timur Lenk, bugünkü Özbekler için de övünç ve gurur kaynağı olup, daha çok Emir Timur veya Gur-ı Emir olarak da anılmaktadır. Türbesi Semerkant şehrindedir…
“Eğer iki tarafta da var olan arabozucular olmasaydı ve bu iki Türk hükümdarı birbirine düşmeseydi, şüphesiz Türk tarihinin ve Dünya tarihinin seyri değişirdi” diyoruz. Çünkü Emir Timur, öncelikle Çin üzerine yürümeyi düşünüyordu. Ancak Yıldırım Bayezit’in bazı hasmâne tutumları, onun batıya yönelmesine sebep olmuş, Çin Seferi’ni geciktirmiştir. Zaten Çin seferine çıktığı bir sırada da ölmüştür. Oysa Ankara Savaşı yapılmasaydı da Timur Çin üzerine, Yıldım da Avrupa ve İstanbul üzerine yoğunlaşmış olsalardı, inanıyorum ki; dünya şimdi bambaşka bir dünya olurdu…
İşte bugün 606. yıldönümü olan Ankara Savaşı’ndan sonra Osmanlı’da yaşanan ve 1402-1413 yıllarını kapsayan 11 yıllık döneme Fetret Devri adı verilmektedir. Yıldırım Bayezit’in Timur’a esir düşmesi ve sonra da kendisini zehirleyerek intiharı üzerine Yıldırım’ın 6 oğlu olan Emir Süleyman, İsa Çelebi, Musa Çelebi, Mehmet Çelebi, Mustafa Çelebi ve Kasım Çelebi arasında taht kavgaları başlamış ve bu kavga ancak Mehmet Çelebi’nin, kardeşlerini tasfiyesi ile son bulmuştur…
***
Bugün 28 Temmuz 2008. Anayasa Mahkemesi AKP hakkında açılan kapatma davasını bugün esastan görüşmeye başlayacak. Daha doğrusu birkaç gün içinde bu konuda bir karar verecek. Umarız ki; Anayasa Mahkemesi’nin vereceği karar, Türk Tarihi’nde II. Fetret Devri’nin de başlangıcı olmaz! Bir tarafta Ergenekon Davası, diğer tarafta dün İstanbul Güngören’de gerçekleştirilen alçakça saldırı, insanın aklına kötü kötü şeyler getirmiyor da değil hani…
Akşam Gazetesi Yazarı İsmail Küçükkaya AKP davası hakkında diyor ki;
“… ‘Parti kapanır’ veya ‘kapanmaz’ diyenlere kesinlikle inanmayın. Söylenenlerin hepsi bir tahmin. Elbette yapılan görüşmeler, gelen duyumlar, yorumlanan işaretler var. Ama şu anda ne olacağını hiç kimse bilmiyor. AKP’yi kapatırlarsa, bilin ki ‘sistemin kendisini koruma adına tek hukuki adım kalmıştı’ tezi kabul edilmiş demektir. Yok, eğer AKP kapatılmazsa, anlayacağız ki ‘Güneydoğu bölünür, AB’den izole oluruz, ekonomik kriz çıkar’ diyenlerin sözü dinlenmiştir”(bkz. 25 Temmuz 2008 tarihli ve “Kapatma davasıyla ilgili neler duydum?” başlıklı yazısı).
Bu konuda İsmail Küçükkaya’ya büyük ölçüde katıldığımı söylemek isterim. Yani Anayasa Mahkemesi, görünürde elbette hukuki gerekçelerle kararını verecektir. Ancak hukuki gerekçeler ve mülahazalar, büyük ölçüde siyasi mülahazalara giydirilmiş bir elbise hükmünde kalacaktır. Zira Genel Seçimlerin üzerinden henüz bir yıl geçmişken %47 ile iktidara gelmiş bir partinin kapatılıp kapatılmayacağına karar vermenin, başka bir anlamı bulunmamaktadır. Bunu, ne “Ne pahasına olursa olsun AKP kapatılsın veya kapatılmasın” anlamında söylemiyorum tabi. “%47 oy çoğunluğuna sahip bir partinin kapatılması, en başta bu oyların sahibi olan millete hakaret anlamına gelir” görüşüne elbette katılıyorum. Ancak, laik cumhuriyetin ve demokratik hukuk devletinin tehlikeye girmesi gerçekten mevzuu bahis ise; o zaman hiç düşünmeden %53’lük büyük kitleden yana tavır koymak zorunluluğu doğacaktır.
Umut edelim ki; AKP, Sayın Başsavcı’nın iddia ettiği gibi, laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline gelmemiştir ve ayaklarının altına konulan idam sehpası, sessiz sedâsız bir kenara konulur. Ancak söylemleri ve eylemleriyle, partilerini idam sehpasına çıkaran kişiler varsa, onlar mutlaka hak ettikleri cezayı almalıdırlar. Bu konuda “Temennimiz, AK Parti’nin siyasi parti olarak kapatılmamasıdır, varsayım olarak kapatılması halinde Türkiye’nin siyasi bir krize, kaosa kargaşaya sürüklenmemesi gerekir…” diyen Sayın Devlet Bahçeli gibi düşündüğümüzü de belirtmek isterim.
26 Temmuz 2008 tarihli Akşam Gazetesi’nde yabancı iki büyük bankanın kapatma davası hakkındaki senaryolarına ve görüşlerine yer veriliyordu. Uluslar arası Yatırım Bankası Lehman Brothers; “AKP kapatılmayacak. Dava amacına ulaştı. Türban davası ve partiyi kapatmaya yönelik tehdit, AKP için en büyük uyarı oldu. Son dönemdeki anketlere göre AKP’nin popülaritesi düştü. Kapatılması, AKP’ye olan akımı güçlendirirse yargının üzerine bir bumerang gibi gelebilir.” (bkz. “Lehman: AKP kapatılmaz” başlıklı haber). Akşam’ın aynı sayısında yer alan “ING kapatma için 4 senaryo yazdı: % 75 istikrar sürer” başlıklı haberde ise senaryolardan üçünün AKP’nin kapatılacağı yönünde olduğu anlaşılıyordu.
Anlaşılacağı üzere; I. Fetret Devri’nin başladığı gün olan 28 Temmuz 1402 yılının 606. yıl dönümü olan bugün başlayan kapatma davası hakkında yerli yatırımcıların olduğu kadar, yabancı yatırımcıların kafası da bir hayli karışık durumda. Onlar da bir anlamda konu hakkında “Papatya Falı” bakıyorlar; kapatılacak, kapatılmayacak, kapatılacak kapatılmayacak… İNG Bank’a göre AKP kapatılacak, Lehman Brothers’e göre kapatılmayacak. Çünkü ellerinde kalan son papatya yaprağı öyle diyor!
***
Düşlerimizi bari çalmayın:
Türkiye’deki iç çekişmeler ve siyasi hesaplaşmalar, günlük hayatlarımızı çalmakla kalmadı, artık düşlerimize de egemen olmaya başladı. Artık şöyle ağız tadıyla ve özgürce bir düş bile göremez olduk. Hayallerimizi ve rüyalarımızı da siyasiler ve Türkiye’deki egemen güçler yönlendirmeye başladı. Anlatalım efendim:
Geçtiğimiz 26 Temmuz’u 27 Temmuz’a bağlayan gece Başbakan Yardımcısı ve Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek ile birlikte idik! Kalabalık bir ekiple AKP hakkında açılan kapatılma davası için partinin savunmasını hazırlıyorduk! Büyükçe bir bina, karmaşık odalar, koridorlar ve asansörler. Bir ara toplantıda Sayın Cemil Çiçek’e şu teklifi yaptım: “Sayın Bakan, iddianameyi olduğu gibi geri gönderelim. Davanın açılmasındaki maksat büyük ölçüde hâsıl olmuştur. Bu sebeple savcı iddianamesini mutlaka değiştirmek zorunda kalacaktır!..”
Haydi, şimdi ayıklayın bakalım pirincin taşını! Ben kimim? Cemil Çiçek’in yanında ne arıyorum? AKP’nin savunma dosyası ile benim ne alakam var? Üstelik bu dosya çoktan verildi Anayasa Mahkemesi’ne! Öte yandan hangi maksat hâsıl oldu? Ve değiştirilmesi muhtemel iddianame hangi iddianame?
Oysa ben bu teklifi Anayasa Mahkemesi’nin AKP’nin kapatılmaması ve sadece hazine yardımının sürekli olarak kesilmesi yönünde vereceği muhtemel bir karardan sonra İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne yapmış olsaydım, nispeten bir anlamı olurdu. Ancak ne Anayasa Mahkemesi henüz böyle bir karar verdi, ne de İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Ergenekon iddianamesini olduğu gibi iade imkânı kaldı. Çünkü Mahkeme, 25 Temmuz’da iddianameyi kabul ettiğini açıklayarak ilk duruşma gününü bile belirledi; 20 Ekim 2008.
Sakın ola “bu ne saçmalık” demeye kalkışmayın. Altı üstü bir rüya efendim! Hepsi hepsi, Cumartesi gecesi, ….mız biraz ayazda kalmış! Hepsi bundan ibarettir. Önemli olan bu değil tabi. Asıl önemli olan, Türkiye’nin her gün değişen gündeminin psikolojik bakımdan vatandaşı ne hale getirdiği. Vatandaş, artık şöyle ağız tadıyla bir rüya bile göremez oldu…
Masal Kahramanları;
İddianamede; Ergenekon soruşturması kapsamında bazıları tutuklu olarak yargılanan kimi sanıklar hakkında 400-600 yıl arasında değişen sürelerle hapis cezaları istendiği ortaya çıktı. Sanıkların altı asırlık bir süre hapis yatması mümkün müdür bilinmez ama bu dava, çoktan ismine yakışır biçimde destansı ve masalsı bir hal almaya başlamış bulunmaktadır. Hele hele, 600 küsur sene ile en uzun hapis isteminin, Türk Ortodoks Kilisesi yöneticisi Sevgi Erenerol hakkında istenmiş olması, tam da Ergenekon Destanı’na yakışan bir durum! Demek oluyor ki; bu destanın Asenası, yani yol gösterici dişi kurdu Sevgi Erenerol!!! En uzun süre hapis isteminin, adı geçen hakkında yapılmış olması, savcının gözünde en büyük suçlunun o olduğunu göstermektedir çünkü!
Zanlılar hakkında istenilen mahpusluk sürelerine bakınca; var olduğu söylenen oluşumun muhtemel fikir öncüleri ile planlayıcılarının suçlarının, savcının gözünde çok daha ağır olduğunu göstermektedir. Muhtemel tetikçi ve eylemciler hakkında daha az mahpusluk süreleri istenmiş olması ise, ülkemizde en büyük suçun halen düşünce suçu olduğu sonucunu doğurmaktadır! Zira örgüte mensup olduğu söylenen bazı yazar ve fikir adamları hakkında birkaç asırlık mahpusluk süreleri istenirken, yine örgüte mensup olduğu söylenen ve başka suçlardan dolayı halen hapis yatan ve öteden beri mafya ile ilişkilendirilen bazı kişiler hakkında çok daha az mahpusluk süreleri istenmiş olması, böyle garip bir sonuç doğurmuş bulunmaktadır.
Umarız Ergenekon davası, Prof. Dr. Mahir Kaynak’ın bu sabah Kanal-A televizyonunda dediği gibi; devlete rağmen devleti kurtarmaya çalışan devlet dışı oluşumların sonunu getirecek ve milletin gözünde devleti yücelten ve layık olduğu yere oturtan bir dava olarak tarihe geçer. Umarız ki; hukukun üstünlüğünü esas alan sosyal ve laik demokrasimiz, AKP ve Ergenekon davalarından çok daha güçlenerek ve temizlenerek çıkma fırsatı bulur…
Yapılış tarzı ve amacı bakımından, sicilinde “Bebek Katili” olma gibi aşağılık bir suç bulunan Pkk’yı gösteren Güngören saldırısında ölen vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, yaralı vatandaşlarımıza ise acil şifalar dilerim. Milletimizin başı sağ olsun. Hiç kimse boşuna heveslenmesin; bu millet ikinci bir fetret devri daha yaşamayacaktır…
28 Temmuz 2008
Ömer Sağlam
-

TÜRKİYE-ERMENİSTAN İLİŞKİLERİ: Önce “Peynir Diplomasisi” Sonra “Futbol Diplomasisi”
Dr. Şenol KANTARCI
2008 yılı, Türk iç ve dış politikasındaki hareketliliğiyle önemli bir yıl oldu. Türk iç politikasında; AKP’nin kapatılma davası, yerel seçimlerin takvimi hatta sürpriz sayılmayacak bir erken seçim olgusu ve tartışmalarının yanı sıra bütün bu belirsizliklerin ekonomiye olan etkileri devam ederken Türk dış politikasında da yüksek düzeyde hareketlilik seyir halinde. Öyle ki, Türkiye bir taraftan Filistin-İsrail, Suriye-İsrail, ABD-İran ilişkilerinde bir nevi arabuluculuk diplomasisi sergilerken diğer taraftan da sıcaklığını koruyan Irak ve Kıbrıs konusu üzerinde politikalar üretmeye çalışmaktadır. Bütün bu sayılanların yanı sıra müzakere sürecinde aday ülke olarak, yeni Fransız Anayasası’na ve daha birçok engellemeye rağmen Avrupa Birliği ile de ilişkilerini yürütme çabasındadır.
İşte böylesi diplomasi trafiğinin yoğun işlediği bir süreçte küçük çaplı da olsa 2008 yılı başlarında, Türkiye ile Ermenistan ilişkilerinde dillendirilen “Peynir Piplomasisi”nden söz edilirken 2008 Temmuz’unda Erivan’dan gelen ‘maçı Ermenistan’da izleme daveti’ üzerine iki ülke arasında bu defa da “Futbol Diplomasisi” başladı.
2008 Avrupa Futbol Şampiyonası sırasında önce Başbakan Erdoğan’ın daha sonra Cumhurbaşkanı Gül’ün Türk Milli Takımı’nın maçlarını izlemeye gitmelerinin Türk Milli Takmı’nı motive ettiği gerçeğinin yanı sıra Sayın Başbakan ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu hareketleri Ermenistan için de yeni bir açılım sağladı. Öyle ki, Dünya Kupası Eleme Maçları için yeni bir politika aracı olarak “Futbol Diplomasisi”ni seçen Ermenistan yönetimine de bunun ilham verdiği, son gelişmelerden net bir şekilde anlaşılmıştır.
Erivan yönetimi, Türkiye ve Ermenistan milli futbol takımlarının Eylül’de Erivan’da oynanacak Dünya Kupası Eleme Maçı’nı birlikte izlemek için Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü Erivan’a davet etti.
Erivan’dan gelen davet henüz yeni işbaşı yapmış olan aslında bir önceki yönetimin devamı sayılabilecek Ermeni şahinlerin sürpriz çıkışı veya Ankara’ya yönelik –yetersiz de olsa- yeni Erivan açılımı olarak değerlendirilebilir. Erivan yönetiminin bu sürpriz çıkışı aslında ‘kararsızlık’ hali içerisinde Türk yönetimi tarafından ‘resmi anlamda’ kabul edilmeyeceğini bile bile atılmış nazik ve “kararlı” bir diplomatik hamledir.
Diplomasi, bir anlamda belki de bu olsa gerek…
Türkiye-Ermenistan ilişkilerine yüzeysel olarak bakıldığında Ermenistan’a karşı sürekli olarak inisiyatif kullanan tarafın Türkiye olduğu, bütün çıplaklığı ile ortadadır. Ve gerçek olan şu ki, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde Ermenistan’ın karnesi zayıftır. Aynı zamanda bir diğer gerçek de ikili ilişkilerde, Türkiye Ermenistan’a karşı sürekli iyi niyet girişimlerinde bulunmuştur.
Türkiye:
· 1991 yılında bağımsızlığını ilan eden Ermenistan’ı ABD’den bile önce Türkiye tanımıştır.
· Türkiye, Eylül 1991’de incelemelerde bulunmak üzere Kafkasya ve Orta Asya ülkelerine heyetler gönderirken Ermenistan’ı ihmal etmemiştir.
· Karadeniz’e kıyısı olmamasına rağmen 1993 yılında Ermenistan Karadeniz Ekonomik İşbirliği’ne kurucu üye olarak davet edilmiştir.
· 1990’lı yıllarda enerji sıkıntısı çeken Ermenistan’a Türkiye yardım etmiştir.
· Kendi kamuoyundaki olumsuz tepkilere rağmen Türkiye, Ermenistan’a 100 bin ton buğday yardımında bulunmuştur.
· Türkiye, halen devam eden Erivan-İstanbul seferlerine izin vermiştir.
· Ermenistan’dan kaçak olarak Türkiye’ye gelip “kaçak işçi” olarak çalışan binlerce Ermeni’ye göz yummuştur.
· Türkiye, AKP iktidarı döneminde Ermenistan’a yönelik yine bir iyi niyet girişimi olarak Türkiye’de çeşitli bölgelerdeki Ermeni kiliselerini restore girişiminde bulunmuştur.
Ermenistan,
· Devlet politikası olarak Türkiye’ye yönelik sözde soykırım iddialarını uluslararası kamuoyu başta olmak üzere hemen her platformda dillendirmiştir/ dillendirmektedir. Açık bir söylemle, Ermenistan yönetimi, Türkiye’yi soykırım ile suçlamaktadır.
· Ermenistan Parlamentosu’nun 23 Ağustos 1990’da kabul ettiği Bağımsızlık Bildirgesi’nin 11. maddesinde, Türkiye’nin Doğu Anadolu Bölgesi için ‘Batı Ermenistan” ifadesine yer verilmiş, aynı zamanda Ermeni soykırım iddialarının uluslararası alanda tanınması çabaları vurgulanmıştır.
· Ermenistan Anayasası’nın 13. maddesinin 2. paragrafında, devlet armasında Ağrı Dağı’nın da bulunduğu kayıt altına alınmıştır.
· Erivan yönetimi, Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırı belirleyen 1920 tarihli Gümrü, 1921 tarihli Kars Antlaşmaları’nın yürürlükte olmadığı iddiasını hâlâ savunmaktadır.
· Azerbaycan topraklarının yüzde 20’si Ermenistan tarafından işgal edilmiş olup, bu haksız işgal BM Güvenlik Konseyi’nin kararlarına rağmen hala devam etmektedir.
Türkiye ile Ermenistan arasında yukarıda da görüldüğü üzere neredeyse tamamı Ermenistan’dan kaynaklanan önemli sorunlar bulunmaktadır.
Türkiye’nin hemen yanı başında bulunan komşusu Ermenistan, Türkiye ile olan sınırlarını kabul etmemekte ve bunu da resmi yoldan zaman zaman dillendirmektedir. Nisan 1993’te Ermenistan Savunma Bakan Vekili Vazgen Manukyan, TASS Ajansı’na yaptığı açıklamasında, Erivan yönetiminin, sınırların değişmezliği ilkesini kabul etmediğini, bu ilkenin iki dünya savaşı sonucunda oluşmuş olan Batı ve özellikle Avrupa sınırları için geçerli olduğunu, eski Sovyet Cumhuriyetleri’nin rast gele kalem darbeleriyle çizilmiş olan sınırlarının aynı ilkeler çerçevesinde tanınmayacağını iddia ederek Erivan’ın Türkiye topraklarındaki yayılmacı politikasını resmi söylemle de pekiştirmiştir.
Koçaryan döneminde bizzat Koçaryan ve dönemin Ermenistan Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan tarafından sık sık dillendirilen soykırım iddiaları, 2008 yılı Temmuz ayında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü Erivan’a maç izlemeye davet eden Sarkisyan tarafından da yine 2008 yılı Temmuz ayında açık ve net bir şekilde ileri sürülmüştür. Cumhurbaşkanı Gül’ü Erivan’da birlikte maç izlemeye davet eden Sarkisyan, soykırım iddialarını tanıtma tavrından vazgeçmeyeceklerini bir kez daha dile getirmiştir.
Her şeyiyle, her yönüyle, problemli bir Ermenistan olduğu gerçeği, bütün çıplaklığı ile ortadadır. İran dışında bütün komşularıyla sorunları olan bir Ermenistan portresi yıllardır Ermenistan’a kan kaybettirmektedir. İşgal ettiği topraklar yüzünden Azerbaycan’la, toprak talepleri yüzünden Gürcistan’la, soykırım, tazminat ve toprak iddialarıyla Türkiye ile problemler yaşayan bir Ermenistan bulunmaktadır.
2008 Mayıs ve Temmuz aylarında Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde ikili ülke diplomatlarının yakın temaslarının olduğu ve iki tur görüşme yaptıkları ortaya çıktı. Görüşmelerin hangi konular üzerine olduğu konusu hakkında iki taraftan da bir açıklama gelmedi. Anlaşılan o ki, bu görüşmeler sonrasında Sarkisyan’dan maçı Erivan’da birlikte izleme teklifinin gelmesi, Türk Dışişleri diplomatlarının Ermeni muhataplarını yumuşatma konusundaki maharetlerini göstermesi bakımından dikkate alınması gereken bir olgu olarak değerlendirilebilir.
Türkiye’nin Ermenistan ile olan ilişkilerinde önemli ayaklardan birisi de Azerbaycan’dır. Topraklarının yüzde 20’sinin haksız işgalini her fırsatta dillendiren Azerbaycan, Türk-Ermeni ilişkilerinde göz ardı edilmesi düşünülemez bir faktördür. Türkiye’nin Ermenistan’la son dönemde yaşadığı ilginç diplomasiyi Azerbaycan kamuoyu da sessizce takip etmektedir. Türk Dışişleri mensupları ile Ermeni diplomatların Mayıs ve Temmuz ayında gerçekleştirdikleri görüşmelerin, Azerbaycanlı diplomatlarla da paylaşılması noktası üzerinde durulmalıdır. Ekim ayında seçimlerin yapılacağı Azerbaycan’da Ermeni sorunu konusunun hassasiyeti göz ardı edilmemelidir. Nitekim, Türkiye için öncelikli ülke hiç şüphesiz Azerbaycan’dır.
Ortada olan önemli bir gerçek daha var. O da Ermenistan’ın hemen her alanda ve her geçen gün daha kötüye gitmesidir. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın açıklamış olduğu yeni verilerinde Ermenistan’da ekonomik anlamda ciddi düşüşlerin yaşandığına dikkat çekilmektedir. Ermenistan’ın Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan ile yaşadığı problemler yüzünden kayıpları büyük olduğu gibi her geçen gün de bu kayıplar Ermenistan aleyhine artmaktadır. Ermenistan’ın problemli ve uzlaşmaz tutumu, Ermenistan’ı Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattından, Bakü-Tiflis-Erzurum doğalgaz boru hattından ve son olarak da 24 Temmuz’da Gürcistan, Azerbaycan ve Türkiye tarafından temeli atılan Bakü-Tiflis-Kars demiryolu hattından mahrum bıraktı.
Her geçen gün yanlış politikaları ile kendi kendisini izole eden bir Ermenistan var ortada. Ermenistan’ı bu vahim noktaya taşıyan iki grup bulunmaktadır. Birincisini, önceki ile şu an iktidarda bulunan yönetim oluştururken, diğerini ise, Ermenistan’dan habersiz, Ermenistan gerçeklerini bilmeden, kurgusunu sadece Türkiye düşmanlığı üzerine oturtmuş olan ABD ve Avrupa’da faaliyet gösteren Ermeni örgütleri oluşturmaktadır. Bütün bunların faturası ise, her geçen gün ekonomik olarak dar boğazın içerisine giren ve sürekli olarak değişik ülkelere ekmek parası için çalışma amaçlı giden, sürekli göç veren ve yıpranan Ermeni halkına çıkmaktadır.
Son seçimlerde Ermenistan gerçeklerini iyi tahlil etmiş olan Koçaryan’dan önceki devlet başkanı Levon Ter Petrosyan’ın oylarındaki yükselme, Ermeni halkının az da olsa bir uyanış içerisinde olduğunu göstermesi bakımından önem arz etmektedir.
Sarkisyan’ın ortaya attığı “Futbol Diplomasisi” Washington’da, Brüksel’de, Moskova’da ve hatta Tahran yönetimince bile ilginç ve iyi bir gelişme olarak algılandı. Oysa ortada oldukça çetrefilli bir durum ile önemli sorunlar var ve bu sorunların kaynağında ise Erivan yönetimi bulunuyor.
Peki Erivan’ın “Futbol Diplomasisi” jesti karşısında Ankara ne yapacak?
Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Eylül ayı programının oldukça yoğun olduğu gerçeği ortadadır. Dolayısıyla Sayın Gül’ün çok önceden planlanmış programı, Erivan’ın bu ani davetine sıcak bakmasına imkan vermemektedir. Ancak, Ankara, Erivan’ın bu nazik davetine de hayır dememelidir. Her şeyden önce Türk töresinde davete icabet vardır. Ama bu icabet, iki ülke arasındaki gerçekler göz önünde bulundurularak olması gereken şekliyle olmalıdır. Sivil olarak spordan sorumlu devlet bakanı, ayrıca hükümetten (sivil olarak) milletvekilleri ile bu konu üzerine yıllardır emek veren muhalefet partilerinden milletvekillerinin (sivil olarak) Erivan’daki maça gitmeleri iki ülke arasındaki ilişkilere yeni bir ivme kazandıracaktır. Bu da, Erivan’ın yaptığı “Futbol Diplomasisi” şeklindeki diplomatik hamlesine karşı, olması gereken şekliyle diplomatik, “Türk jesti” olacaktır.
-

PATLAYAN BOMBALAR???
[email protected]/Kanada
Son gunlerde yasanan olaylari soyle bir gozden gecirirsek adi konmamis olaganustu bir durum yasaniyor Turkiyede. Darbe desem degil, demokrasi desem degil, olaganustu hal desem sokaga cikma yasagi yok, ic savas desem o da degil, cunku henuz sokak catismalari yasanmiyor. Turkiye guvenle yasanabilir bir ulkemi diye sorsam? degil. Istikrar varmi ? yok. Bir cahil escinselin ve abilerinin sacmaliklari ana gundem maddesi, ve patlamalar, ardi arkasi kesilmeyen patlamalar.
Amerikan konsolosluguna saldiranlar Turk polisini hedef aliyor, PKK bitti derken buyuk sehirlerde ortaya cikiyor, yargi baski altinda, Egenekon hala bir muamma, terorle en cok mucadele eden kurum Turk Silahli Kuvetleri simdi pkk ile iliskilendirilmeye calisiliyor.Ve arada gorunmeden sessiz sedasiz kaynayanlar. Mesela Prof. Dr. Yusuf Halacoglu sessiz sedasiz gorevden aliniyor, nezaketsizce ve aniden. Halacoglu’nun solemlerini biliyoruz, net konusan, bilgili ve milliyetci bir tarihci. Fakat Halacoglu Gorevden alindiktan sonra Ermenistan ile dirsek temasi kurulmasi manidar. Prof Ali Birinci ise cok bilinen ve net soylemleri olan biri degil, bu ismi ilk duydugumda polis akademilerinde ders veriyordu. Muhafazakarliginin milliyetciliginden onde gelmesi gorevi devralmasinda sanirim etkili oldu, tabii en buyuk etken Abdullah Gul ile olan yakinligi. 30 bin insaninimizin canini almis pkk nin teroristbasi ocalan bazi askeri isimlerin kendisiyle gorustugnu iddia ederken pkk canimizi almaya devam ediyor. Ve apo siyasi parti lideri gibi iceriden demec vermeye devam ediyor. Bana bir ulke daha gosterin ki teroristine demec verdirsin? veya demec vermesine goz yumsun? Dunun tepki veren olaylara yon veren gencligi gitmis yerine pasifize olmus bir genclik gelmis. Bir dusunun bakalim kim bu gencligi bu hale getirdi ? Soru sormayan veya soru sormasini bilmiyen bu gencligi kim yetistirdi? Ilimli islam dedikleri bu olsa gerek. Ilimli olacaksin, yani somuruleceksin ama gonul rizasiyla.
Toplumun butun direnc noktalari kirilmaya calisiliyor, dun Filistinlilerin yaptigi hatalari yapiyoruz, butun dunya azinliklari pasif hale getirirken bizde azinliklar asil unsur haline geirilmeye calisiliyor. Mesela amerikada azinlik konumundaki yerlilerin esamesi bile okunmaz, neredeyse kaybolmuslar, Atlantic city deki “takirdin” denen yeri sordum nerden geliyor bu isim diye, bilemediler, cunku ingilizce bir kelime degildi. Meger “takir town” mus asil adi yani bir kizilderili olan takir ve kabilesinin yerlesim yeriymis onceden, Kanadaya bakarsak yerliler dillerini unutmus, ya ingilizce ya fransizca konusur hale gelmisler, cezayirde arapca konusmak koyluluktur, fransizca konusursan modern olursun, efendileri oyle ogretmisler cunku. Dunyada kurtlerden baska bir azinlik yokki on plana cikarilmaya calisilsin. Bunu anlamak icin alim olmaya gerek yok ama malesef narkoz etkisinde bir toplum halindeyiz. Yani sizin anlayacaginiz turkiye uzerindeki pazarliklar surdukce ismi pkk veya baska bir sey turkiye de bombalar hep patlayacak, birileri canindan birileri pazarlik payindan olacak. Amerika da 2001 kule olayindan sonra cok masum insanin cani yandi, sirf musluman diye, sirf arap diye, sirf iranli diye. Oysa turkiyede canimizi yakanlarin elebaslari gazetecilere demec verip akil satiyor, once birileri ciksin bu terorislere yaktigi canlarin hesabini sorsun, yani diyorum ki bu ulkede teroristlik yapmanin bedeli konsun, ihanetin bedeli konsun, iftiranin bedeli konsun, bedeli konsun ki caydirici olsun, yoksa terorist basi olanlar siyasi lidermis gibi agirlandikca teroristler de, patlayan bombalar da eksik olmaz bu ulkeden.
-

GÜNGÖREN’DEKİ PATLAMALAR: ALMAN POLİTİKACILARDAN KINAMA
BERLİN (A.A) – 28.07.2008 – Bazı Alman politikacılar, Güngören’de dün düzenlenen saldırıyı sert dille kınadı.
Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier, Afganistan ziyareti sırasında yaptığı açıklamada, saldırıyı kınayarak, ”Almanya bu zor anda Türkiye’nin ve insanlarının yanındadır” dedi.
Steinmeier, bu ”korkak saldırının” ardında bulunan kişilerin emellerine ulaşmamaları gerektiğini kaydetti.
Alman Yeşiller Partisi’nin meclis Grubu Başkan Vekili Jürgen Trittin de, yaptığı yazılı açıklamada, saldırıyı şiddetle kınayarak, ”masum insanlara yönelik haince ve vahşi cinayetin” hiçbir şekilde haklı gösterilemeyeceğini belirtti.
Saldırıda ölen ve yaralananların yakınlarının acılarını paylaştıklarını ifade eden eski Tarım Bakanı Trittin, ”Her kim düzenlemiş olursa olsun bu saldırı, Türkiye’yi Avrupa yolunda durdurma çabalarından biridir” dedi.
(EA-ŞP)
-

HALAÇOĞLU’NUN GÖREVDEN ALINMASI
M. Törehan SERDAR
HALAÇOĞLU’NUN GÖREVDEN ALINMASI
Bir meyve ağacı dikilir; aylarca, yıllarca büyük emek verilerek büyütülmeye çalışılır. Zor iştir meyve ağacı yetiştirmek. Ağacın suyu, altının çapası, ilaçlanması, budanması, kısacası yorucu ve zahmetli bir iş. En güzel yanı çiçek açtığı, meyve verdiği zamandır. O zaman bütün sıkıntılar unutulur, emeğin karşılığı alınır.
Sayın Halaçoğlu’nu 2002 yılından beri tanırım. Az da olsa sohbetlerine katılmış, engin görüşlerinden faydalanmışım, birçok konuda da yardım ve desteğini görmüşüm. Çok iyi bir araştırmacı… İnandığı davaya sadık, asla taviz vermeyen, bir belgeye dayanmadan konuşmayan, konuştuğu vakitte gerçekleri söyleyen kişidir.
Kadı Burhanettin’in:
Er odur ki Hak yoluna baş koya,
Döşekte ölen yiğit murdar ola
Dediği kişilerden, inandığı davaya baş koyan birisidir Sayın Halaçoğlu.
Son altı yılda Ermeni meselesinde Türkiye büyük mesafeler kat etti. İlk defa ibre Türkiye’den yana dönmüş, kozlar ülkemizin eline geçmiştir. Bunda da en büyük pay şüphesiz ki Sayın Halaçoğlu ve ekibinindir. Bu ekip ülke ülke dolaşarak arşivleri araştırdı, Ermeni iddialarının tutarsızlığını dünya kamuoyuna sundu. Bununla ilgili tehditlere, cezalandırmalara maruz kaldılar. Fransa; “Soykırım yoktur” dediği için hala Halaçoğlu’nu yargılamakta, onu cezalandırmaya çalışmaktadır.
Halaçoğlu tam meyveleri toplamaya başlamıştı, Ermeniler köşeye sıkışmış, Diaspora tutuşmuştu. Yıllarca savundukları asılsız soykırımın koca yalan balonu olduğunu ve patlamak üzere olduğunu gördüler. İlk defa bu davada derin bir oh çekmeye hazırlanmıştık ki, hepimizi şok eden karar açıklandı. Ermeni Diasporası dahi böyle bir kararı beklemiyordu. Onlar bile şaşırdılar. Biz meyveleri toplamaya hazırlanırken, birileri ağacı kökten kesti.
Halaçoğlu’nun görevden alınması bizleri hiç memnun etmedi. O zaman memnun olan kimler? Hemen söyleyeyim; Ermeni Diasporası ve onun hamisi olan devletler. Sanırım başta Diaspora olmak üzere Fransa, İsviçre, Ermenistan şimdi bayram ediyordur. Bu görevden alınma ancak onları memnun eder. Ben yirmi üç yıldır bu dava için mücadele veriyorum. Halaçoğlu’nun neden görevden alındığını bilmek istiyorum. Bu da benim ve bütün Türkiye’nin hakkıdır. Hocamızın bir kanunsuzluğu, yolsuzluğu, kötü bir icraatı varsa bilmek istiyoruz. Şayet yoksa hangi gerekçeyle görevden alındığını sorgulamak hakkımız vardır bir Türk vatandaşı olarak.
Son zamanlarda Ermenistan’la bir yakınlaşma içine girmiş Türkiye. Komşularımızla diyaloga karşı değiliz, ancak bu diyalogun taviz şekline dönüşmesine karşıyız. Ermenistan Başbakanı; “Türkiye ile yeni bir sürece giriyoruz. Gençlerimize Türk düşmanlığının bırakılmasını istiyoruz. Ancak, soykırım iddiasından asla taviz vermeyiz” diyor. Bu nasıl bir diyalog ve yakınlaşma anlayamadım. Hem Türkiye ile dost olmaya çalışacaklar, hem de bizleri soykırımla suçlayıp tazminat ve toprak talebinde bulunacaklar. Böyle dost olacaksak, düşman kalalım daha iyi.
Beni tedirgin eden bir husus var. Sayın Halaçoğlu, Ermeni Başbakanının açıklamasından iki gün sonra ansızın görevden alınıyor. Hem de sorgusuz sualsiz. Yoksa Ermenistan’la kurulacak dostluğa kurban olarak Halaçoğlu’mu seçildi? Eğer öyle ise bu davadan elimizi eteğimizi çekelim. Sıtk-ı sadakat ile ayrılalım.
Sayın Halaçoğlu’nun görevden alınması bu davaya vurulmuş ağır bir darbe, bu davanın geleceğine kurşun sıkmaktır. Resulzade’nin dediği gibi;
Geçmişine kurşun sıkanın, geleceğine top atılır.
Saygılarımla