Blog

  • Kuzey Kıbrıslı Çiftçilere AB’den Mali Destek

    Kuzey Kıbrıslı Çiftçilere AB’den Mali Destek

    Avrupa Birliği Komisyonu Kuzey Kıbrıslı 26 koyun ve keçi yetiştiricisi çiftçiye süt ürünlerinde hijyenik üretim için gerekli ekipmanları (süt sağma makinaları ve soğutucu tanklar) sağlamak amacıyla fon sağladı.

    Çiftçilerle yapılan sözleşmelerin tutarı 10.000 Euro ve 25.000 Euro arasında değişirken, AB yatırımın %65’ini karşılıyor.

    Projelerde 12 aylık bir uygulama planı belirlenirken, çiftçiler mali yardımın kullanılması konusunda AB’nin finans uzmanlarından destek alacaklar.

    Uygulanacak pilot proje AB’nin KKTC için hazırladığı Kırsal Kalkınma mali yardım programının nasıl uygulanacağına dair bir yol haritası da olacak.

    Avrupa Birliği yetkililerinin de katıldığı açılış toplantısında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Başbakanı Ferdi Sabit Soyer yaptığı açıklamada Kuzey Kıbrıs halkının AB üyeliğine hazırlık sürecinde Avrupa Birliği standartlarına uyum sağlamak amacıyla gerekli yatırımları yapmasının önemine değindi.

    Başbakan, soğutucu tank zinciri ve çiftçilikle ilgili yeni altyapı yatırımlarının bu projelerden sonra da devam edeceğini sözlerine ekledi.

    Kaynak: Euobserver

  • 1 Ağustos Arifesinde TMT’ye ve KKTC’ye karşı  yürütülen Psikolojik Harp(I)

    1 Ağustos Arifesinde TMT’ye ve KKTC’ye karşı yürütülen Psikolojik Harp(I)

    Emete GÖZÜGÜZELLİ CİVAN

    (Ayşe Kocatürk)

    [email protected]

    Kıbrıs Türkleri üzerinde Annan planı sürecinden bu yana süren psikolojik harp son günlerde artmış vaziyette sürdüğü gözlemlenmektedir. Batı dünyası ve seçilmiş misyonerleri gerek Kıbrıs Türkleri gerekse Türk dünyası ve Anavatan Türkiye Cumhuriyeti üzerinde çok keskin sonuçlar doğurtacak operasyonlar düzenlediği ortaya çıkmaktadır. Her zamanki gibi bu operasyonlar medya kanallarının görsel yada yazılı metinleri ile gerçekleştiriliyor. Şimdi Kıbrıs’ta gelinen son sürece bakmakta fayda vardır. Bilindiği üzere, Talat ve Hristofyas arasında aralıklarla başlatılan görüşmelerin sonuncusu olan 25 Temmuz 08 tarihinde gerçekleşen yüzyüze görüşme arifesinde yapılan ortak açıklamada  3 Eylül’de özlü görüşmelerin başlayacağı mesajının verilmesi “çözüm gelecek” hayalinde olanlardan büyük memnuniyet gelmesine de imkan kılmıştır. Bu durum esasen daha önce gerçekleşen mutabakatlar zincirinin devamını öngörmektedir. Bu mutabakatlar zincirinde Kıbrıs Türkü zemin kaybetmeye doğru gittiği apaçık bir gerçektir. Zira bugüne kadar rumlarla varılan mutabakatlarda Kıbrıs Türk  egemenliğinin sulandırılması yönünde varılan anlaşmalar geleceğimizin ciddi anlamda tehlikeli sürece sokulmasını da imkan yaratabilecek pozisyondadır. Zira sözlü söylenen demeçlerden ziyade, altına imza atılan veya onaylanan maddelerden yeni başlanacak olan süreçte sınava girilecektir.

    Nitekim, uzunca bir süredir, Mehmet Ali Talat’ın 8 Temmuz 2006 mutabakatından bu yana 21 Mart, 23 Mayıs, 1 Temmuz 2008 anlaşmalarında sergilediği tavizkar tutum, ne üzücüdür ki başlayacak olan 3 Eylül görüşmelerinde karşımıza çıkacak ana konulardan biri olacaktır. Özellikle de iki ayrı egemen halkın yaşadığı Kıbrıs’ta tek egemenlik ve vatandaşlık esaslarına dayanarak federal bir çözüm modelinde eyalet sistemi altında bir uzlaşıya gidilmesi yönünde gelen Rum taleplerine Talat’ın onay vermesi durumun ciddiyetini daha bariz bir şekilde ortaya koymaktadır.

    Nitekim,çözüm beklentisinde olan tarafların beklentisi 2009’da bu işi bitirmek ve tek egemenlik ve vatandaşlık esasına dayalı bir uzlaşı ile çözüme kavuşmaktır. Dünya basını ve Avrupa Birliği,ABD ve diğer dış unsurlar, bugüne kadar varılan mutabakatlardan en az Rumlar kadar alınan sonuçlardan memnuniyet duymaları gelişen süreci dikkatlice değerlendirmenin önemini de ortaya koymaktadır. Zira bugüne kadar Kıbrıs Türkleri ile herhangi bir şekilde egemenlik paylaşımında bulunmayı reddeden GKRY’nin acaba neden bugün gelişmelerden ve egemenlik hususunda bir anlaşmaya gidilmesinden memnuniyet duymaktadır?

    Özellikle de Yunanistan ve Rum partilerinin hemen hemen hepsi(AKEL,DİKO,EDEK,DİSİ vb) görüşmelerin ana hedefinin “Tek egemenlik ve vatandaşlık” zemininde Kıbrıs’ı yeniden birleştirmenin olduğunu açıklarlarken, Hristofyas’ın sözcüsü Stefanu “İstediğimiz işgali ve yerleşikliği sona erdirecek, toprağı halkı,ekonomiyi ve kurumları iki toplumlu, iki kesimli federasyon çerçevesinde birleştirecek bir çözümdür” şeklindeki Temmuz ayı sonunda yaptığı beyanatı içinde bulunduğumuz hayati konumu da gözler önüne sermektedir.

    Annan planında olduğu gibi batı dünyasının sivil toplum örgütlerine aktardığı fonlar yardımı ile meydanlara dökülen bazı çevreler bu kez yeniden örgütlenme yoluna giderek, adanın yeniden birleştirilmesi yönünde ses çıkaracak eylemler, mitingler vb gibi hazırlık çalışmaları içerisine girdikleri gözlemlenmektedir. 

    Rumların “Tek vatandaşlık ve egemenlik” konusundaki söz ve demeçlerinin yanı sıra Hristofyas’ın “Yeni bir ortaklık değil, yenilenmiş bir ortaklık” sözleri karşısında KKTC Cumhurbaşkanlık Sözcüsü Sayın Hasan Erçakıca’nın Hristofyas’ın vurguladığı bu söz karşısında yaptığı açıklamada “Yenilenmiş değil,yeni bir ortaklık devleti kurulacak. Yeni devlet hem KKTC hem de Kıbrıs Cumhuriyeti unsurlarından oluşacak” açıklaması yapsa da maalesef duyulan tedirginliğin giderilmesine imkan kılmamıştır. Ne yazık ki bu tür söylemler sözde söylenmekteyse de esasen tarafların arasında gerçekleştirilen mutabakatlara yansıtılmamaktadır.

    1 Ağustos Arifesinde TMT’ye ve KKTC’ye karşı yürütülen Psikolojik Harp(II)

     

    İçinde bulunduğumuz süreçte Kıbrıs Türk halkı üzerinde neden yeni bir psikolojik savaş sürdüğünü izah etmek lazımdır.

    8 Temmuz 2006’daki Talat-Papadopulos görüşmesinde BM himayesinde varılan 5 maddelik mutabakat esasen Annan planı veya benzer bir planın sunulamayacağını da ortaya koymuştu. Zaten Rum yönetimi de bunu her fırsatta dile getirdi. 2008’de Hristofyas’ın başkan seçilmesi ile akan sular daha berraklaştı ve 21 Mart’tan itibaren süren görüşmeler temelinde yapılan ortak açıklamalarda beyan edilen “Tek egemenlik ve vatandaşlık” konusunun esasen “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin devamını öngördüğünün de açık sinyallerini verdi.  23 Mayıs ve ardından da 1 Temmuz görüşmelerinde bu husus vurgulandı ve açıkça bu konuda anlaşmaya varıldığının açıklamaları yapıldı. Bunlara ilaveten de taraflar arasında eyalet sistemi temelinde yeni bir birleşik Kıbrıs yaratılacağının mesajları deşifre edildi. İşte böylesine önemli bir süreç  Anavatan Türk kamuoyunda işlenmesi gerekirken birden Ergenekon operasyonu kapsamında alınan yeni gözaltılar ile türkiyenin gündemi değiştirildi. Ne tesadüftür ki Kıbrıs konusunda ciddi anlamda ses çıkaracak olan kişiler arasında olan Paşalar “terörist” damgası ile tutuklandılar.

    Taraflar arasında en son yapılan 25 Temmuz görüşmesinde de birçok konuda uzlaşmaya vardıkları iddia edilen metinlerin referanduma yeni bir plan adı ile sunulacağı açıklandı. Nitekim Barış Harekatını kınama etkinliklerine Baf’ta katılan Rum lider Hristofyas, Kıbrıs sorununun önemli yönlerinin çoğu noktalarında görüş birliği sağlandığını açıkladı ve yeni devletin bugünkünün devamı(yani Kıbrıs Cumhuriyeti’nin) olacağını belirtti. Bu gelişmenin ardından güneyde günlük yayımlanan Fileleftheros gazetesi de Türklerin egemenlik konusunda yumuşadığını ve “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin lağvedilmeyeceğini yazdı.

    Kıbrıs Türklerinin geleceği ile ilgili bu gelişmeler yaşanırken Avrupa Parlamentosu’nda yaklaşık sekiz ay bekletilen bir rapor taslağı gündeme getirilerek kabul edildiği açıklandı. Söz konusu rapor adadan Türk askerinin çıkarılması çağrısında bulunarak Kıbrıs’ın bir AB toprağı olduğu açıklandı. Ne ilginçtir ki bu konuda AP’da hazırlanan raporun özellikle de 20 Temmuz 1974 Mutlu barış harekatı haftasına denk düşürülerek açıklanması adada bir “işgal” sorunu varmış şeklindeki Rum-Yunan ve içimizdeki bazı misyoner kişilerin yaygaracılığı ile örtüşmesi hayli düşündürücüdür. Özellikle de bu dönemde Türkiye’deki bazı ulusal basın ve yayın organlarının Kıbrıs Türkünün tarihi öz değerlerini karalayan ve sanki de 1974 Mutlu Barış Harekatı’nın meşruluğunu suistimal eden yayımlara geçmesi Türk halkı üzerinde var olan psikolojik harp operasyonunun da bir parçasını oluşturmaktadır.

    Hatırlatmak gerekirse Psikolojik harp, savaş yada barış dönemlerinde dost, tarafsız veya düşman hedef toplumlarının kendi çıkarları yönünde  tutum ve davranışlarını yönlendirmek, kitleyi etkilemek için ekonomik, siyasi, kültürel, askeri, teknolojik, sosyal ve hatta dini alanlarda planlanarak uygulanan tüm faaliyetleri kapsamaktadır. Psikolojik harp uygulama olarak psikolojik harekatı kapsar. Psikolojik harekat kapsamında bir ülkeyi ayakta tutan değerlerin yıpratılarak, kendi milli menfaatlerini gerçekleştirmek üzere yürütülen faaliyetlerdir. Kıbrıs’ta da özellikle Kıbrıs Türkünün adada sahip olduğu Türklük kimliğini, Devletini, Anavatanla olan bağlarına tahammül edemeyen batı dünyasının oryantalizim projesi kapsamında(Doğu toplumlarının politik, kültürel vs eritilmesi ) bir savaş vermektedir. Bu savaş kapsamında içteki(veya dıştaki) kurum, parti, sivil toplum örgütleri ve medya kullanılarak hedef seçilen halk veya kitle üzerinde farkına varılamayan bir operasyon gerçekleştirilerek seçilen halkın etki altına alınması arzulanır. Bu operasyon kapsamında kendi kurumlarına, polis ve ordusuna, dini, kültürel değerlerine, yargı sistemine karşı yalan haberler yayılması hedeflenerek toplumda bir “korku ve güvensizlik” yaratılması hedeflenir.  Bu korkunun yaratılması için de görsel ve yazılı medya(radyo,tv,gazete,dergi,broşür..)kanalları vasıtası ile anılan değerler için yıpratıcı bilgiler verilmesi planlanır ve uygulanır. Verilen bilgiler uzun uzadıya anlatılır ki, halkın mücadele azmi kırılarak bir çaresizlik içerisine düşmesi sağlansın. Bunun için yalan haberler günlerce yazılır, çizilir ve tartışılır.

    Yapılan operasyonlarda halka bir korkunun veya güvensizliğin verilmesinden öte seçilen halkın kendi tarihi değerleri, kimliği, kültürü, dini hatta kurumlarına(yargı, polis vb) güveni yitirilerek, kendisine gösterilen diğer ulusu yada kurumu üst görmesi hedeflenir. İşte şuan Kıbrıs Türküne karşı yapılan savaş da budur. KKTC’deki halkın egemenliğinden vazgeçerek birleşik Kıbrıs’a inanmaları için yapılan yayımlar ekseninde Kıbrıs Türkü umutsuzluğa sürüklenmek istenmektedir.

    Özellikle de Türkiye’de başlatılan Ergenekon operasyonu kapsamında Kıbrıs’taki TMT teşkilatının da ayni kapsamda tutulacak yer altı teşkilatları arasında yer aldığını iddia edecek kadar çılgınca yayımlar yapmayı kendine misyon edinen bazı medya kuruluşlarının temsilcilerinin kime ne maksatla hizmet ettikleri ayrı bir merak konusudur.

    Temmuz ayında çıkan Tempo dergisinde 1913’ten günümüze Gizli Örgütlenmelerin Anatomisi” başlıklı yazıda, “Kıbrıs’ta TMT” alt başlığı ile verilen haberde “1958’de kurulan TMT, Türk subayları tarafından organize edildi. Kuruluşunda Genel Kurmay Başkanlığı’nın onayı bulunduğu iddiası, örgüte meşrutiyet kazandırdı. Amacı Rum terör örgütü EOKA’ya karşı Türklerin can ve mal güvenliğini korumaktı. Bu örgütün üyeleri arasında Rauf Denktaş bile vardı. Ancak TMT hakkında da pek çok söylenti çıktı. Bunlar arasında barış yanlısı Rum ve Türklerin öldürülmesi de bulunuyordu…” şeklindeki iddiaları ve yorumları tamamı ile Kıbrıs Türk tarihinin gerçeklerinin saptırılarak öz değerlerimizin karalanması anlamına geldiği ortaya çıkmıştır. Burada Yarbay Rıza Vuruşkan’ın resminin de Hrant Dinki öldüren Ogün Samas ile ayni karelerde yer alması durumun ne kadar talihsizce  yapıldığının da ayrı bir göstergesidir.

    1 Ağustos Arifesinde TMT’ye ve KKTC’ye karşı yürütülen Psikolojik Harp(III)

     

    Tempo dergisindeki yorumda Genel Kurmay Başkanlığı’nın TMT’yi kurduğu şeklindeki iddianın örgüte meşrutiyet kazandırdığı şeklindeki açıklaması, sanki de Genel Kurmay başkanlığının gizli silahlı örgüt kurmaya meyilli olduğu savını doğururken, bu son operasyonda(ergeneokon) tutuklanan emekli orgeneral seviyesindeki paşaların da gizliden silahlı örgüt kurmakla suçlandıkları iddiasına destek niteliği yaratmaya çalışarak TSK’ni yıpratma maksadı taşıdığı ortaya çıkmaktadır. Bahsekonu yorumda TMT’nin sanki de barış yanlısı olan Türk ve Rumları öldürmek için kurulduğunu ortaya atarak bu konuda özellikle de bilgi sahibi olmayan insanların kafasında “Acaba bu gerçekten böylemi” sorusunun doğmasını yaratmaya çalışmaktadırlar. Enis Tayman ve İpek Özbey’in birlikte kaleme aldıkları bu makale, sözkonusu şahısların Kıbrıs Türk tarihi ile ilgili ne kadar bilgiden yoksun olduklarını açıkça ortaya koymaktadır.

    Yine TMT’nin bu yıl 1 Ağostos’da 50’nci yılı etkinlikleri öncesinde 27 Temmuz 2008’de Taraf gazetesi yazarlarından Ayşe Hür’ün “Othello’nun Güzel Ülkesi Kıbrıs” isimli köşe yazısında TMT ile ilgili yer alan çirkin iddialar ortaya atılması, kimlerin hangi tarafta olduğunun da açık göstergesi olmuştur.

    Hür anılan yazısında “…20. yüzyılın ilk yarısı İngilizlerin tavrı sayesinde yumuşak geçti ama, 1955’te Rumlar İngiliz sömürgecilerini adadan kovarlarken, Türkler Enosis korkusu ile İngilizleri destekleyince iki toplumun arası açıldı. Ardından ise uluslarararası aktörler ve Anavatanlar karıştı. Rumlar “Enosis”, Türkler “Taksim” dediler. Rumlar “Akritas planı” Türkler “geçici Merhale Planı” dediler ve 1960’da Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin garantörlüğü altında kurulan, iki toplumun eşit haklara sahip olduğu bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’ni 1974 yılında yıkmayı başardılar. Ayni çevreler iki toplumu birleştirmemek için ellerinden geleni yapmaya devam ediyorlar…” şeklindeki açıklamaları tarih bilincinden yoksun bir gazetecinin yazdığı yalan yanlış bilgileri kamuoyuna duyururak emperyalizme uşaklık ettiğinin de apaçık göstergesi olmuştur.

    Belirtilen bu sahte, yanlış ve saptırılmış tarihi gerçeklerin düzeltmesi şu şekildedir; Bir kere Kıbrıs Türkleri Enosis korkusu ile İngilizleri destekleyerek iki toplumun arası açılmamıştır. 1 Nisan 1955 tarihinde kurulan terör örgütü EOKA, ada genelinde başlattığı Kıbrıs Türklerine yönelik baskı, şiddet ve katliamın bir sonucu olarak Kıbrıs Türkleri kendi kendilerine bir direnişe gitmişlerdir. Kaldıki Kıbrıs Türkleri İngilizlerin yanında olmamışlardır. Bu böyle olsaydı 1957-58 şehitleri verilmezdi. Ayni zamanda, meydanlarda Rumların Enosis çığırtkanlıklarını protesto için toplanan sivil ve masum ve de silahsız soydaşlarımızın üzerlerine  jeeplerini sürerek ve ateş açarak şehitler verilmesine sebep olan İngilizlerdir;(ingilizlerin Türklere karşı yaptıkları ayrımcılıkları dile getirmek apayrı bir makale konusudur).

    Hür’ün iddia ettiği gibi adadaki Türkler, İngilizler’i destekledikleri için iki toplumun arası açılmadı. Yüzyıllardan beri enosis çığırtkanlığı yapan Rumların özellikle de Makarios III’ün 1950’de adaya ayak basması ardından gizlice silahlanma yoluna Yunanistan desteği ile gidilmesi ve bir gerilla taktik savaşı ekseninde adada huzursuzluk yaratarak enosis’i gerçekleştirme hedefi öncesindeki 1954 yılında Rumların 1950 yılında adada gerçekleştirdikleri plebisit sonuçlarının BM’de kabul ettirmeye çalışarak adanın Yunanistan’a ilhakını öngören çağrıda bulunmaları ile zaten uluslararası aktörlerin ve doğal olarak anavatanların konu ile yakından ilgilenmelerine sebep olmuştur. 

    Bayan Hür’ün, kaleme aldığı bahsekonu yazıda “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin 1974 yılında yıkıldığından bahsetmesi de esasen kendisinin ne denli Kıbrıs tarihi konusunda cahil olduğunu da ortaya çıkarmıştır. Kıbrıs Cumuhriyeti 1974 yılında yıkılmamıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti önce Makarios’un 30 Kasım 1963’teki 13 maddelik anayasa değişlişklik önerileri ile ortadan kaldırılmak istenmiş ve bu başarılmayınca da 21 Aralık 1963 yılında Kıbrıs Türklerine karşı etnik temizlik operasyonu başlatılarak Noel’e kadar topyekün Kıbrıs Türklerinden kurtulma planı hedeflenmişti. Bu Kıbrıs Türkünün TMT liderliğinde teşkilatlanma yoluna gitmesi ile adada engellendi. Kıbrıs Türkü tam 11 yıl boyunca ada genelinde %3’lük gettolarda yaşamak zorunda bırakıldıklarında, kimi zaman aç, kimi zaman susuz mücadele etmişler ve Rumun boyundurluğunu kabul etmemişlerdir. Bayan Hür’ün aç kalan Kıbrıs Türkünün vitaminini almak için ovalardan topladığı otlarla ekmek ve yemek yaptığını bilmemesi normaldir. Zira kendisi uzun yıllar Amerika’da rahat ortamlarda yabancı dostları ile şarap tokuştururken ada halkının yaşadıklarını bilmemesi bizlerin öz tarihini karalama ve yanlış bilgileri kamuoyuna saptırmasına asla yetki vermez.

     

     

    1 Ağustos Arifesinde TMT’ye ve KKTC’ye karşı yürütülen Psikolojik Harp(IV)

     

    Bayan Hür bahsekonu yazısında Kıbrıs Türklerinin öz tarihi ve değerleri ile dalga geçer gibi yeni bir tarih yazma girişiminde bulunmakta olduğu gözlemlenmiştir. Hür anılan yazısında  “Balkan savaşı bittiğinde, Türk toplumu, İngiliz yönetimine başvurarak Kıbrıs’ın İngiltere ve Mısır’a bağlanmasını isteyecek kadar çaresizdi” diyerek Türklerin bu arzusu sonucunda İngiltere’nin ada halkının talebini öne sürerek adayı ilhak ettiğini yazmaktadır. Bu şekildeki asılsız açıklamaları ile biz Kıbrıs Türklerini aşağılama yoluna giden Hür’ün Güney’den ne kadar para aldığını merak etmemize de imkan kılmıştır. Çünkü bu tür idddiaları sadece Türk milleti çıkarları aleyhine davranan kişilikler yapabilir…

    Bayan Hür’ün ne geçmişteki Kıbrıs Türk mücadelesini ne de bugünkü mücadelelerini tanımadığı apaçık bir gerçektir. Başka milletlerin uşağı olma sevdasında olsaydı bu halk, çoktan Rum yada İngiliz mandasında olurdu. Osmanlı’nın çöküş dönemine denk düşen Balkan harbi ve sonrasında gelişen süreçte, Osmanlı topraklarını kaybeder pozisyona gelmesinden ötürüydi ki adayı İngiltere’ye kiralamayı şartlı olarak kabul etmişti. Kaldıki Birinci Dünya Savaşı yaşandığı yıllarda, İngilizler Kıbrıs Türklerine karşı en ağır baskılarını uygularlarken, adada Türk kimliğinin kullanılmasına dahi müsaade etmemekteydiler. Örneğin Kıbrıs Türk tarihinde utançla anılan Sir Münir gibi satılmış kişilerin İngiliz mandasını kabul eder nitelikte davranmaları tüm topluma mal edilemez. Nitekim, tarihin hiçbir evresinde Kıbrıs Türkü ingiliz boyundurluğuna geçmek(iltihak) için bir talepte bulunmamıştır.  Bu duruma ilaveten, Bayan Hür bize “Anadolu’da bir zümre Amerikan ve İngiliz mandasını istiyordu” şeklinde bir açıklamada bulunsa kendisine hak verebilirdik. Çünkü Anadolu’da belirli bazı aydınların manda yönetimini arzuladıkları bilinse de esasen tüm Türk halkının bunu istediği yorumunun dile getirilme imkanını ne bize ne bayan Hür’e vermediğini ifade etmek gerekmektedir. Şayet bu tip yorumları getirme çabasında olunursa, işte bu durum atalarımıza ve tarihimize açık bir saldırı niteliğini taşır. Halkı yanıltma ve mandacı bir milleti simgeler…Dolayısıyla tarihi gerçeklerin saptırılarak tarihimize dil uzatılması ve milletimizin karalanması asla kabul edilemez!

    Öte yandan bayan Hür bahsekonu yazısında “Kemalist kadroların Kıbrıs’ı önemsemediği”nden bahsederek bunun 1923 Lozan Barış Antlaşmasında belli olduğunu yazmıştır. Buna ilaveten Hür yazısında Türklerin ada’dan ayrılmasına karşı çıkan tarafın İngilizler olduğunu, Türkleri Rumlara karşı bir denge unsuru görenin de İngilizler olduğunu iddia etmektedir. Bayan Hür’ün Kemalist kadrolar olarak ifade ettiği ekibin Kıbrıs’ı önemsemediği iddası tamamı ile saptırılmış ve  gerçek dışı bir durumu yansıtmaktadır. Hal böyle olsaydı, Türkiye Lozan’da 16. Madde üzerinde tadil edilmesi yönünde bir mücadele vermeyecekti. Neydi bu 16. Maddenin ilk şekli? LozanAntlaşması’nda ilk olarak 16. maddede “Türkiye kendi dışında kalan arazi ve adalar ile ilgili ilhak, istiklal veya herhangi bir diğer idare şekli hakkında, alınan ve alınacak olan bütün kararları kabul ve tasdik eder” hükmü getirilmişti. Bu maddeye şiddetli şekilde itiraz eden Türk heyetinin ana gerekçesi adalar ve özellikle de Kıbrıs’ta uygulanacak yönetime herhangi bir şekilde karışma hakkı olmamasıydı. Türkiye’nin tamamı ile Kıbrıs’tan kopartılmasıydı. Nihayetinde 16. madde düzeltildi ve “Bu arazi ve adaların mukadderatı, ilgililer tarafından tayin edilecektir.“ hükmü getirildi.

    Bu noktada Bayan Hür’e şu hatırlatmayı yapmakta fayda vardır; belirtmiş olduğu Kemalist kadrolarda özellikle de İsmet İnönü döneminde 1964 yılında Türklere karşı yapılan etnik temizlemeyi önlemek için Türkiye’nin verdiği tepki karşısında Amerika’nın ünlü Johnson Mektubunu çıkarması sonrasında İnönü’ye Fransız gazeteci bir sual yöneltmiş ve İnönü mevcut durumla ilgili şu cevabı vermişti; “Dünyada yeni bir düzen kurulur ve Türkiye Cumhuriyeti  o düzende olması gereken yerde olur”. Bu cümleyi iyi anlamak gerekmektedir. İnönü o dönemde batı dünyasının Kıbrıs Türklerine karşı yapılan soykırımlar karşısında gereken tedbirleri almamasından ötürü durumu kınarken, Türkiye’nin gerekirse yeni  dünya düzeninde olması gereken yerde Türkiye yerini alır diyerek burada Kıbrıs’ta ne yapılması gerekiyorsa Türkiye’nin de bunu yapacağı mesajını korkusuzca verdiği ortaya çıkmaktadır.

    1 Ağustos Arifesinde TMT’ye ve KKTC’ye karşı yürütülen Psikolojik Harp(V)

    Bayan Hür’ün “Özel Harp Dairesi’nin Becerikli Çocuğu:TMT” alt başlıklı yazısında TMT’nin kurulumu ile ilgili tarihi süreci eksik ve yetersiz yazmanın ötesinde ifade ettiği “TMT’nin tüzüğüne göre Türk toplumu aleyhine faaliyet gösterenler hangi milletten olursa olsun önce bir ihtar mektubu ile uyarılacak, eğer bir düzelme olmazsa, teşkilat üyelerinden seçilen üç kişilik ekip tarafından dövülecekti. Dayakla yola gelmeyenin cezası ölüm olacaktı. Ölüm şekli ve ne gibi silah kullanılacağı idare heyeti tarafından tespit edilecekti. İhtar ve dayak, barış zamanları kullanılacak, karışık zamanlarda vakit kaybetmenin aleyhte olacağı durumlarda doğrudan üçüncü maddeye geçilecekti. (Teşkilatın sorumlu isimleri, ölüm cezasının Türklere hiç uygulanmadığını idda ettiler ancak 1960’ta Bayraktar Camii’nin iddia edildiği gibi EOKA tarafından değil Türkler tarafından bombalandığını yazan haftalık Cumhuriyet gazetesinden Ahmet Muzaffer Gürkan ve Ayhan Hikmet’in bu fasıldan öldürüldüğü hep söylendi)…” şeklindeki iddiaları ile TMT örgütünü bir terör örgütü gibi lanse etmeye çalışması Bayan Hür’ün öz kimliğinin ne olduğunu merak etmemize imkan kılmıştır.

    Bir kere TMT teşkilatının yemini şu şekildeydi; Kıbrıs Türkünün yaşayışı ve hürriyetine, malına, her türlü ananesine ve mukaddesatına, her nerede ve kimden olursa olsun vaki olacak tecavüzlere karşı koymak için, kendimi YÜCE TÜRK ULUSUNA ADADIM. Gördüğüm, duyduğum ve hissettiklerimi ve bana emanet edilenleri hiç kimseye ifşa etmiyeceğime, ifşaatın ihanet sayılacağına ve cezasının ölüm olduğuna, verilecek cezayı seve seve kabul edeceğime namusum ve şerefim üzerine AND İÇERİM.

    Yukarıdaki TMT yemininden de anlaşılacağı üzere Hür’ün iddia ettiği gibi bir TMT tüzüğü yoktur. TMT yemini ise sadece ve sadece Kıbrıs Türkünün can ve mal güvenliğini korumak için verilen yeminden ibarettir. İsmail Tansu’nun anılarında ise TMT lideri Yarbay Rıza Vuruşkan’ın adaya geleceğinde kendisine verilen emirler içerisinde yer alan ; “Lider Kıbrıs’ta TMT’ye veya Türk toplumuna yönelik; hainlik, casusluk, bozgunculuk, soygunculuk, gasp ve eşkiyalık gibi girişimlere fırsaat vermeyecek önlemleri önceden alacaktır. Bu gibi faaliyetlerin olması halinde, suçları sabit olanlar, liderin oluşturacağı özel bir kurul tarafından cezalandırılacaktır. Ancak, ıslah edilmedikleri için ortadan kaldırılması gerekenler olursa bunun için Özel Harp Dairesi Başkanından izin alınacaktır.” şeklindeki maddenin Bayan Hür tarafından saptırılarak farklı cümleler içerisinde yorumlanması ortaya attığı iddiaların asılsız ve gerçek dışı olduğunu da ortaya koymaktadır. Kaldı ki Bayraktar Camii 1960’da değil, 1962’de Rumlar tarafından bombalanmıştır. Bu bombalamanın ise geçtiğimiz yıl Rumlar tarafından gerçekleştirildiği Rum basınında yer almıştır.

    Buradan da açıkça anlaşılacağı üzere, Bayan Hür tarihi gerçekleri saptırmayı kendisine marifet bilerek insanları yanıltmayı ve dış unsurların çıkarlarına hizmet etmeyi kendisine misyon belirlemiştir. Acaba bunları yazmak için mi Amerika’dan koparak Türkiye’de Taraf gazetesinde çalışmayı kime hizmet için kabul etmiştir?

    1 Ağustos Arifesinde TMT’ye ve KKTC’ye karşı yürütülen Psikolojik Harp(VI)

    Özellikle de Bayan Hür’ün “Olaylar Tırmanıyor” alt başlığında “Ne tesadüf ki, Vuruşkan ve ekibinin Ada’ya ayak bastığı tarihten itibaren toplumlararası olaylar tırmandı…iki tarafın devletleri yada ‘derin devleti’ tarafından yönlendirilen EOKA ve uzantıları ile TMT ve uzantıları adayı kan gölüne döndürdüler” şeklindeki yorumu hem TMT teşkilatını karalamak, hemde Kıbrıs Türkünün bugün var olmasına imkan kılan nice isimsiz kahraman şehitlerine ve gazilerine yani tüm Kıbrıs Türk halkını lekelemek maksadını taşıdığını açığa çıkaran ana gösterge olurken, Hür’ün ne derece Kıbrıs Türk tarihinden yoksun zavallı bir şahsiyet olduğunun da apaçık bir göstergesi olmuştur.

    Hal böyleyken şu suali sormak lazımdır; Tıpkı bir Rum ağzı gibi yazan Bayan Hür ortaya attığı bu çirkin ve tarihi gerçeklerden yoksun iddiaları acaba kimlere hizmet için yapılmaktadır? Kendisi acaba Rum yönetiminden veya diğer dış unsurların lobilerinden ne kadar maddi yardım almaktadır? Tüm bu ve buna benzer suallerin cevabını nasıl yapacağı doğrusu merak konusudur.

    Bayan Hür’ün yazısının son bölümünde ifade ettiği “1974 müdahalesinin haklı yanları vardı ama ‘yemeğin pişirilmesinde’ Türk tarafının katkısı hiçbir zaman irdelenmedi diyerek TMT’yi “1960 anaysal düzenini ortadan kaldırmak ve Rumları ve Türkleri öldürmek için kurulduğu” iddiasında bulunarak bir Rum milliyetçisi gibi yazı yazmasından ötürü kendisini şiddetle kınıyoruz.

    En son cümlelerinden olan ve yine saçmalayan Bayan Hür, “Sonuçta ortaya ‘Türk kontragerillasının doğum ve talim yeri’ olan garip oluşum çıktı. Rauf Denktaş’ın KKTC devlet başkanlığı ile TMT tipi yapılanmalar iyice kurumsallaştı yada Kıbrıs adeta TMT’leşti” yorumu hıyanetin sesi olan Bayan Hür’ün gerçek zihniyetini de açığa çıkarmıştır.

    Bayan Hür’e bu noktada şunları sormak lazımdır; Kıbrıs Türkünün tarihini ve TMT kuruluşunu acaba okudunuz mu? Kıbrıs Türkünün topyekün TMT teşkilatını desteklediğinden haberiniz var mı? KKTC bir kontragerilla deme hakkını nereden elde ediyorsunuz? Siz PKK ile KKTC’yi bir mi tutmaya çalışıyorsunuz? Bugün Kıbrıs TMT’leşti inancınız neden sizi rahatsız ediyor? Bu konuda yaptığınız yorumları kimden ve hangi fonlardan paralar alarak yazma ihtiyacı hissettiniz? O çok korktuğunuz TMT ve KKTC bugün tüm Kıbrıs Türkünü temsil etmesi neden sizi rahatsız ediyor? Unutmayınız ki, Kıbrıs Türkü tarihi ile onur duyar! TMT’nin kim olduğunu size anlatmanın bir faydası yoktur. Zira anlatsak da anlamayacaksınız. Ancak, TMT Teşkilatını veya KKTC’yi karalamak tüm Kıbrıs Türküne bir hakareti niteliği taşır.

    Bayan Hür sanki bir Rum vatandaşı gibi kendi öz değerlerimize ve tarihimize dil uzatmayı marifet sayarak yazılar yazmayı “demokratik hak ve özgürlük” olarak nitelendirerek Türk milletini ve KKTC Devletini aşağılamayı bir “hak” sanıyorsanız yanılıyorsunuz! Hiçkimse size bu hakkı veremez! Unutmayın ki tarih tekerrürden ibarettir. Ve devran dönecektir, o sap da dönecektir…

    Bayan Hür veya Tempo dergisi gibi Kıbrıs Türkünün tarihi gerçeklerini saptırarak Kıbrıs Türk mücadelesinde önemli bir yeri olan TMT Teşkilatını neredeyse bir terör örgütü sınıfına sokulmasına asla müsaade edilemez. Bizim namusumuz olan KKTC ve TMT teşkilatına dil uzatmak en büyük haysiyetsizliklerden biridir.

    Şehit kanları ile kurulan KKTC Devletinin varoluşuna imkan kılan TMT’nin 50. Yılını şerefle kutlarken, bugün TMT’nin askeri kanadı olarak Kıbrıs Türkünün can ve mal güvenliğini, sınırlarını korumak için 1976 yılında kurulan Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığımızın kuruluşunun 32. Yılını, ayni zamanda adanın Osmanlılar tarafından fethinin 437.yılını en içten dileklerimle kutlarım. 

    Son söz olarak bilgi bilenle bilgi sahibi olmayan arasındaki fark; biri bilgisi biri iftiraları ile yazıp konuşmasıdır. Bunun içindir ki, Akıllı milletine tarihine değerlerine sahip çıkar, akılsız da başka milletlerin mandasını benimseyerek onların söylemek istediklerinin tellalcılığını yapar…

    31 Tem. 08

    13:24

  • Rum Kilisesi Hristofyas’ı Destekliyor

    Rum Kilisesi Hristofyas’ı Destekliyor

    (01.08.2008 – AB Haber)
    Kıbrıs (Rum Kesimi) Kilisesi Başpiskoposu II. Chrisostomos, Kıbrıs Kilisesi’nin doğrudan görüşmelerin başlamasını desteklediğini açıkladı.

    Başpiskopos II. Chrisostomos gazetecilerin “Kilise’nin Cumhurbaşkanı’nın Kıbrıs’ta bir anlaşmaya varılması çabalarını destekleyip desteklemediği sorusu üzerine, “Kıbrıs Kilisesi görüşmelerin başlamasını destekliyor. Çünkü görüşmeler olmadan ulusal sorunumuzu çözemeyiz” dedi.
    Rum Haber Ajansıan göre Kıbrıs Rum Kesimi Meclisi Başkanı Marios Garoyan’la görüşmesinden sonra bir açıklama yapan Başpiskopos, Kıbrıs sorunuyla ilgili son gelişmeler konusunda bilgilendirilmek üzere Cumhurbaşkanı Demetris Christofias’tan Perşembe sabahı için bir görüşme talep ettiğini söyledi.
    Başpiskopos II. Chrisostomos, Kıbrıs’taki siyasi parti liderlerinden ve Lefkoşa’daki Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin büyükelçileriyle de ayrı ayrı görüşme talebinde bulunacağını bildirdi.
    Kıbrıs’ta doğrudan görüşmeler prosedürüne hazırlık çerçevesinde kültürel miras konularıyla ilgilenen iki toplumlu teknik komitenin tatmin edici gelişme sağlamadığına ilişkin haberleri yorumlaması istenen Başpiskopos, Kıbrıs Kilisesi’nin, korunması gereken kilise eserleriyle ilgili bir listenin sunulduğunu belirtti ve şöyle devam etti:
    “Bir liste hazırladık ve komiteden önemli eserlerden oluşan ve yıkılma tehlikesi bulunan birkaç kiliseyle ilgili görüşme yapılmasını, bu eserlerin korunması için doğrudan müdahale istedik. Başarıp başarmayacağımızı bilemiyorum. Türklerle geçmişten deneyimlerimiz var. Bunlar zordur. Tüm eserleri dahil etmek için yapabileceğimiz bütün baskıları yapacağız.”
    Rum Meclisi Başkanı Marios Garoyan da Başpiskopos II. Chrisostomos’la görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada, Kıbrıs konusunu ve son gelişmeleri ele aldıklarını kaydetti.
    Türkiye’deki siyasi kararsızlığın Kıbrıs’ta bir anlaşma çabalarını etkileyip etkilemeyeceği yönündeki bir soruyu Garoyan, bunun şüphesiz olacağını belirtti.
    Türkiye’deki iç krizin, Kıbrıs’taki siyasi havaya ve tatmin edici bir gelişme sağlanmasına büyük etkisinin olacağını ifade eden Temsilciler Meclisi Başkanı, Ankara’nın Kıbrıs’taki çözümün anahtarını elinde tuttuğunu kaydetti.

     

  • İngiliz BBC gene PKK’nın avukatlığına soyundu

    İngiliz BBC gene PKK’nın avukatlığına soyundu

    Londra- İngiliz yayın kuruluşu BBC, tamda Güngürendeki çocuk ve masum sivillerin öldürülmesi ardından PKK terör örgütü lideri Murat Karayılan ile yapılan bir mülakatı yayınlayarak örgütün propagandasını yaptı. Mülakat sırasında Karayılan bu tür saldırıları düzenlemenin hakları olduğunu ileri sürdü. BBC mülakatı 01.Ağustos.2008,

     

  • Türk Tarih Kurumu (TTK) Operasyonu

    Türk Tarih Kurumu (TTK) Operasyonu

    Ağu 01 2008

    Türk Tarih Kurumu Başkanlığı görevini yürütmek üzere Prof. Dr. Ali BİRİNCİ görevlendirildi      
     
     1 Ağustos 2008 CUMA Resmî GazeteSayı : 26954GÖREVLENDİRME KARARI

    Devlet Bakanlığından:

    Karar Sayısı : 2008/10203

    1 – Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunda açık bulunan 1 inci derece kadrolu Türk Tarih Kurumu Başkanlığı görevini yürütmek üzere Prof. Dr. Ali BİRİNCİ’nin görevlendirilmesi, 4652 sayılı Kanunun 25 inci maddesi ile 2477 sayılı Kanunun 2 nci maddesi gereğince uygun görülmüştür.

    2 – Bu Kararı Devlet Bakanı yürütür.

    31/7/2008

    Abdullah GÜL

    CUMHURBAŞKANI

     

     

    Türk Tarih Kurumu (TTK) Operasyonu

    Mustafa Nevruz Sınacı

    Alaturka E-Gazetesi Yazarı

     

    Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU Görevinden Alındı!

     

    Bu yazı; Alaturka E-Gazetesi tarafından lacivertsanat.net e-posta adreslerine gönderilmiştir. ‘Okurla Paylaşılması Gerekli Yazılar‘ çerçevesinde yayımlanmasını sorumluluk kabul ederek, ilginize sunar, yazarına teşekkür ederiz. 

    KAYNAK:

     

    ABD – AB diyasporanın ısrarlı isteği yerine geldi. Ermenilerin korkulu rüyası Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu görevinden alındı. Ermeni yalanlarını bir bir ortaya çıkaran Halaçoglu%u2019ndan yalnızca Ermeniler değil içerdeki bazı Türk düşmanları da rahatsızdı.

     

    Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU

     

     

    T

    TK (Türk Tarih Kurumu) operasyonu 22 Temmuz günü sessiz sedasız icra edildi.
    Buna gizlice demek de mümkün. Zira kamuoyu olayı 23 Temmuz günü resmi gazeteyi okuyunca öğrendi. (8217 sayılı RG) Bu sırada Başkan Halaçoğlu olup bitenden bihaber tatilde idi. Sadece bazı %u2018medar-ı iftihar%u2019 eylem ve işlemleri nedeniyle haklı bir kaygı duyuyordu.

     

     

    NEDEN?

     

    Ö

    ncelikle belirtmek gerekir ki Hoca (1766 – 2008) 242 yıldır bilinen ve meş%u2019um bir sır olarak asırlardır gizlenen %u201CAleviler ve Kürtler asalaten Türk%u2019tür. Alevi Kürt%u2019üyüm diyenlerde  Ermeni%u2019dirler%u201D tezini açıkladığında bir kısım kripto ve kozalar hop oturup hop kalkmışlardı. %u201Cİnanmayanlar nüfuslarından araştırıp kim olduklarını devlet arşivinden bulabilirler%u201D deyince de krize girenler ve TTK binasına saldıranlar oldu. Saldırganlar ve açıklanan gerçek karşısında paniğe kapılanlar bununla da yetinmeyip, Cumhuriyet Savcılıklarına suç duyuruları verdiler. Aralarında %u2018ırkçılık, dincilik, ayrımcılık ve şovenizm%u2019 iddiaları ile dava teşebbüsünde bulunanlar bile oldu. İddia infial yarattı, çok geniş bir kitle alındı, gocundu ve rahatsız oldu. Demek ki tez doğruydu. Bunun üzerine kurucu Müslüman (Lozan) kesim: %u201CHocam seni artık oralarda fazla tutmazlar, elindeki bütün bilgi, belge ve listeleri kamuoyuna açıkla%u201D diye bilinçli bir zorlama içine girince malum kesimde panik büyüdü. Ülke içinde koza-kripto, dönme orijinli ne kadar dernek, parti ve sivil toplum kuruluşu varsa Halaçoğlu aleyhine işe koyuldular. Olay Ermenistan parlamentosundan bütün diyaspora örgütlerine ve AB localarına kadar sirâyet etti. İhanet şebekeleri sonuç alıncaya kadar ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Böylece, son günlerde medyada yer alan ve %u2018sıcak ilişki%u2019 kurma amaçlı Ermenistan%u2019la gizli görüşme iddiaları da somut bir teşebbüsle doğrulanmış oldu. Hani, Temmuz ayı başında Ermeniler ısrarla Abdullah Gül%u2019ü maça davet eden mesajlar vermişlerdi ya, şimdi perde arkası aralanmaya başladı. ABD – AB diyasporanın ısrarlı isteği yerine geldi. Ermenilerin korkulu rüyası Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu görevinden alındı. Ermeni yalanlarını bir bir ortaya çıkaran Halaçoglu%u2019ndan yalnızca Ermeniler değil içerdeki bazı Türk düşmanları da rahatsızdı.

     

     

    BURAYI BİRAZ AÇALIM

     

    T

    emmuz%u2019un ilk haftası Kazakistan’da bulunan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Astana%u2019yı ziyaret eden Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan ile sohbet etti. Bir arada Sarkisyan‘ın koluna girdi ve Türkçe bilen Sarkisyan%u2019la sohbet ederek dostluk ve yakınlık gösterisi yaptı! Astana’nın başkent oluşunun 10’uncu yıldönümü kutlamaları nedeniyle Abdullah Gül, İlham Aliyev ve Sarkisyan‘ın kollarına girerek bir süre sohbet ederek yürüdü. Hatırlanacağı üzere Sarkisyan daha önce yaptığı açıklamalarda, Türk – Ermeni ilişkilerinde yeni adımlar atacağını dile getirmişti. (Mayıs 2008) Tam o sıralar Ermenistan%u2019a gayriresmi bazı ziyaretler ve çeşitli düzeylerde temaslar da yapılmakta; Türkiye%u2019deki Ermeni lobi ve diyasporası ayağa kalkmış %u2018tarihi barış ve sıcak ilişkiler%u2019 adına adeta coşmuştu. Amma TTK başkanı gibi iç sorunlar ve bu dalga ile açığa çıkan önemli engeller vardı! Zira;

     

     

    SOYKIRIM YALANI İSPATLANDI

     

    H

    alaçoğlu kriptolara göre bir bunalım nedeni, kaos ve tıkanma unsuru idi. Çünkü O, 1963%u2019den bu güne sürüp gelen, yalan – iftira ve sahte belgelerle tahkimli, Pamukyan ve benzeri dâhili bedhahlarca (hain Nobel vakfından ödülünü aldı) desteklenen %u201C1915 Ermeni Soykırımı%u201D iddiasının bir yalan, balon ve TTT maksatlı bir %u201Ckomplo teorisi%u201D olduğunu alenen ispatladı. Ermenistan%u2019a, menfur diyasporanın tarihçi ve bilim adamlarına yalanlarını ve sahte belgelerini tek tek ispatlayarak meydan okudu ve Viyana tarih kongresine davet etti. Hain ve yalancılar, müfteriler gelmediler. Gelemediler. Bilim yerine iftira, tehdit ve tefrikada direndiler. 

     

    Daha geçen hafta Ermeni Cumhurbaşkanı Serj Serkisyan ne dedi? %u201CElbette Türk malı alacağız. Türkiye ile ticaret de yapacağız. Ama asla milli davamız olan soykırım tezimizden vazgeçmeyeceğiz. Fakat diyasporanın daha da akıllı ve sabırlı (sinsi) olmasını isteriz.%u201D

     

     

    KANAAT

     

    2

    002 yılında Ermenistan%u2019da yaşadıkları resmi nüfus sayım kayıtları ile sabit 500 bin (TF, ABD) civarında Türk%u2019ün 2007 itibarıyla nasıl olup da sıfıra indiğinin, ne şekilde buharlaştırılıp yok edildiklerinin sorulması; Yerinde inceleme yapılarak akıbetlerinin ortaya çıkartılması; Kara-bağ%u2019da yaşanan dehşet, vahşet, soykırım ve mezâlimin tazmin, gasp-tasallut ve işgâlin kaldırılması; Asala cinayetlerinin yargılanması; Sözde uygar devletlerin büyük utancı, tarihi tahrif, yalan, iftira ve tefrikadan ibaret, hukuki belge, bilgi, ilmi ve ikna edici dayanaktan yoksun, siyaseti gasp (TTT) cebri işgâl ve çıkar amaçlı, örgütlü komplo teorisinden ibaret soykırım iddialarını Ermenistan ve taraf kukla ülkeler ve devletlerce geri çekilmesini talep etmek; Ülkemizi 32 yıldır kana bulayan ve maliyeti 50 bin şehit ve nakit 500 milyar doları bulan terör, tedhiş ve anarşinin Ermenistan odaklı olduğunun açıkça ilân; Bu ve benzer somut olayların takibi, soruşturulması ve adaletle sonuçlandırılması Türk devlet adamlarının vazgeçilmez görevi ve hükümetlerin Milli politikası olmak gerekirken; Sırf Ermenistan AB ve diyaspora istiyor, birkaç kanı bozuk ticaret yapacak, para kazanacak diye bu temel politikalar ve milli tezlerden feragât ederek kırmızı çizgilerimizi (Irak%u2019ın kuzeyi, Kerkük ve Musul vilâyeti ile KKTC%u2019de görüldüğü üzere) paspas yaptırıp alçakça çiğnetmek; Üstüne üstlük bu yolda Türk Tarih Kurumu Başkanı%u2019nı görevden almak bir korkaklık ve kansızlık göstergesidir diye düşünüyorum.

     

     

    BUNA RAĞMEN!

     

    A

    BD – AB himayesinde hareket eden diaspora, lobiler ve Ermenistan’ın asılsız soykırım iddialarına karşı belgeler ve bilim diliyle en büyük ve en cesur tepkilerden birini ortaya koyan TTK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu‘nun sinsice görevden alınmasının sebebi budur. O%u2019nun bu şekilde görevden alınmasında katkısı olanları; bu ayıba göz yumanları ve seyirci kalanları esefle kınıyor; Türkiye’nin ve Türk milletinin onuruyla oynayan, ülkemiz aleyhine alenen faaliyet gösteren menfur odakların hizmetinde olmayı şanına yakıştıranları tarih önünde %u201CTürk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti%u2019ne İhanet%u201Dle suçluyorum.

     

    Ağyarın arzusu ile vatan evlâtlarını yerinden söküp atmak marifet değil alçaklıktır. Onursuzluktur. Mutlaka herkes tepkisini göstermeli.

     

    İpler kimin elinde?

    Türkiye’yi kim veya kimler yönetiyor?

    Onurlu, erdemli ve soylu millî irade nerede?

    Bugün böyle ise, yarın nasıl olacak?

    29 Temmuz 2008 tarihinde eklendi.

  • Kerkük’te uzlaşı savaşı

    Kerkük’te uzlaşı savaşı

    [Yorum – Prof. Dr. Suphi Saatçi]

     

     

     

     

     

    Uzlaşı kültürü kaim olmadan Kerkük’te eşit paylaşım, barış ve kardeşlik ortamı sağlanamaz. Kerkük sorununa hakkaniyetli yaklaşım getiren yasanın, en çok Talabani tarafından desteklenmesi gerekir. Unutulmamalıdır ki Talabani, sadece Kürtlerin değil, Araplar ve Türkmenler dâhil, bütün Irak halkının cumhurbaşkanıdır.

     

     

    Irak Parlamentosu’nun yerel seçim yasası üzerine yaptığı çalışmalar, 22 Temmuz 2008 tarihinde kabul edilen “Irak İl, İlçe ve Nahiye Meclislerinin Seçim Yasası” ile tamamlanmıştı. Büyük önem taşıyan bu yasanın en ilgi çeken yanı, Kerkük kentinin yönetimi için çözüm getirmiş olmasıdır.

    Kerkük sorununa çözüm önerileri getiren bu yasanın 24. maddesinin 2. bendi şöyledir: “Kerkük’te yönetim otoritesi, üç topluluk arasında paylaşılır. Üç ana topluluk olan Arap, Kürt ve Türkmenlerin yetki paylaşımı % 32, Hıristiyanların ise % 4 oranında gerçekleştirilir. Yönetim otoritesi, bir bakanlığa bağlı olan ya da olmayan tüm güvenlik ve sivil daireleri kapsamaktadır. Buna 3 egemen makam (il meclisi başkanı, vali, vali yardımcısı), meclis komisyonları başkanlıkları ve her kademedeki kamu görevlileri dâhildir.”

    Bu yasanın 24. maddesinin 3. bendinde ise Kerkük’te seçim komisyonunun güvenliği için şu çözüm getirilmiştir: “Komisyon çalışmalarının özgür ve meslekî bir şekilde yürütülmesinin garantiye alınması amacıyla Kerkük’ün güvenlik dosyası, hâlihazırda Kerkük vilayetinde görev yapan askerî birliklerin yerine Irak’ın orta ve güney bölgelerinden getirilen askerî birliklere tevdi edilir. Siyasi partilere bağlı güvenlik güçlerinin dışarıya çıkarılması üzerinde durulur.”

    Talabani, Türkmenlere söz vermişti

    Irak Parlamentosu’nun kabulünden sonra yasa, onay makamı olan Cumhurbaşkanlığı Divanı’na gönderilmişti. Yasa üçlü (cumhurbaşkanı ve 2 yardımcısı) onaydan sonra yürürlüğe girecekti. Ne var ki yasa Cumhurbaşkanlığı Divanı’na bağlı uzmanlar tarafından henüz incelenmeden, Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin basın bürosu, yasanın veto edilerek tekrar parlamentoya iade edileceğini açıkladı. Cumhurbaşkanı Talabani, sadece 127 milletvekili tarafından kabul edilen yasayı onaylamayacağını ve düzenlemenin yeniden ele alınmasını istedi. Kürt kökenli Talabani’nin, Kuzey Irak’taki bölgesel yönetimin veto talebinin ardından bu açıklamayı yapması, siyaset çevrelerinden başka kamuoyunda da hayret uyandırdı. Çünkü Kerkük’teki Arap, Türkmen ve Kürt gruplardan her birinin yönetimde yüzde 32 oranında temsil edilmesini öngören bu çözümü, birkaç ay önce Cumhurbaşkanı Celal Talabani, kendisini ziyaret eden Türkmen heyetiyle görüşmesinde gündeme getirmişti. Ayrıca Kerkük’ü ziyareti sırasında Talabani, Türkmen meclis üyeleri ile yaptığı toplantıda da aynı görüşü dile getirmişti.

    Diğer yandan Kerkük’teki yerel Kürt yöneticileri ve siyasetçileri, daha da ileri giderek, parlamentonun aldığı bu kararı tanımayacaklarını kamuoyuna açıkladılar. Özellikle yukarıda sözü edilen 24. maddenin 3. bendinde geçen “Kerkük’ün güvenlik dosyası, hâlihazırda Kerkük vilayetinde görev yapan askerî birliklerin yerine Irak’ın orta ve güney bölgelerinden getirilen askerî birliklere tevdi edilir ve siyasi partilere bağlı güvenlik güçleri dışarıya çıkarılır.” kararı, Kürt yöneticileri fazlasıyla kızdırmış olacak ki, Erbil, Köysancak ve Süleymaniye’den Kerkük’e gelen binlerce Kürt bir eylem hazırlığı içine girdiler. Böylece 27 Temmuz 2008 günü sabahın erken saatlerinden itibaren göstericiler, Kerkük vilayet binasının önünde toplandılar. Yasak olmasına rağmen, vilayet binasına giriş yolu göstericilere açılmıştır. Yerel saatler 10.15’i gösterdiği zaman ani bir patlama meydana gelmiş ve 25’e yakın kişi hayatını yitirmiş, 100’e yakın kişi de yaralanmıştır.

    Tansiyonun yükselmesi üzerine miting, Türkmenleri protesto gösterisine dönüşmüştür. Provokatörlerin yönlendirmesi ile amacından sapan yürüyüşte, Türkmenler aleyhine sloganlar atılmasına başlanmıştır. Tahrikler sonucunda, silahlı kalabalık gruplar, Irak Türkmen Cephesi, Türkmeneli Televizyonu ve diğer Türkmen parti ve kuruluşlarının bulunduğu binalara doğru yürüyüşe geçmişlerdir. Türkmen kuruluşlarının önüne gelen silahlı militanlar, Türkmenlere ait binaları kurşun yağmuruna tutmuşlardır. Bu arada Türkmen kuruluşlarına ait araçlar ateşe verilmiş ve olaylar kontrolden çıkmıştır. Irak Türkmen Cephesi’ndeki koruma görevlileri ise, silahlı saldırılara mukabele etmiştir. Kürt yönetiminin denetiminde olan devletin güvenlik güçleri ise olayları seyretmekle yetinmişler ve silahlar ateşlenmeye başlayınca da ortadan kaybolmuşlardır. Yine bize ulaşan haberlere göre, peşmergelerin rastgele yakaladıkları masum Türkmen vatandaşlarına ağır işkenceler yapılmaktadır.

    Kerkük’te meydana gelen olayları algılayabilmek açısından, Irak işgalinin başladığı 2003 Nisan’ından, geçen yıl Kerkük’te yapılması mümkün olmayan referandum tartışmalarına kadar uzanan süreci hatırlamak gerekir. Aslında Irak Parlamentosu’nda da yoğunlaşan tartışmalar, 2007 yılının sonuna kadar Kerkük’te yapılması düşünülen referandum üzerine başlamıştı. Bilindiği gibi Kerkük’e olan yoğun göçte Kerküklü olmayan on binlerce göçmen kente akın etmiş, Kerkük’ün yerlisi olmayan binlerce aile, demografik yapıyı bozmak için kente doluşmuş, bu yüzden birçok ev, arsa, stadyum ve garaj gibi özel ve kamu binaları işgal edilmiştir. Yasal olmayan bu tasallut halk arasında büyük gerilim yaratmıştır. Bu yüzden referandumun süresi geçmiştir.

    Bütün etnik gruplar haklarına razı olmalı

    Irak’ta dikta rejiminin devrilmesinin üzerinden 5 yılı aşkın bir süre geçmiştir. Irak halkının yaşadığı büyük sıkıntılardan sonra, ülkede demokratik bir yönetim beklentisine yanıt verecek herhangi bir gelişme sağlanmamıştır. Özellikle Kerkük üzerinde yapılan baskılar ve Türkmen halkının yaşadığı haksızlıklar bir türlü giderilmemiştir. 5 yıldan beri Kerkük’te yönetimi elinde tutanlar, Türkmenlerin ellerinden alınan arazilerin ve evlerin iadesi veya taviz edilmesi yolunda herhangi bir adım atmamışlardır.

    Bütün bunlara karşılık Türkmen siyasetçilerin 5 yıldan beri verdikleri mücadele, nihayet sonuç vermiştir. Böylece Kerkük’ü kaos ortamına sürükleyen antidemokratik uygulamaları durdurmak için, Irak Parlamentosu yukarıda sözü edilen yasayı kabul ederek uzlaşma yoluna gitmiştir.

    Yasaya göre Kerkük’ün yönetimi eşit paylaşım ve ortak anlayış içinde gerçekleştirilecektir. Yasa da zaten Kerkük’ün bütün Irak halkının ortak malı olarak ele alınmasına zemin hazırlamıştır. Bunun bir diğer anlamı da şudur: Irak’taki bütün etnik topluluklar kendi haklarına razı olacaklardır. Kürt yönetiminin Kuzey Irak’ta yasa ve kanunlara aykırı biçimde uyguladığı ve Kürt olmayan herkesi yönetimden dışlaması gibi, Kerkük’te de Türkmenlere karşı sergilediği tavrından vazgeçecek, demokrasinin sınırları içine çekilecektir.

    Kürt yönetiminin “her şey benimdir, ortak kabul etmem” gibi adil ve demokratik olmayan, hatta kentin gerçek sahiplerini dışlayan yaklaşımı, artık büyük tepkilere yol açmaktadır. İşlerine gelmeyen ancak demokratik biçimde çıkarılan yasaları da tanımayarak tehditler savuran zihniyetin, kaba kuvvet ile demokrasi arasında yerini tayin etmesi gerekir. Irak’ta dikta rejiminden kurtulma sloganı ile kazanımlar elde eden Kürt siyasetçilerin, işi başka yerlere çekerek ve haklarından fazla isteyerek ortamı germeleri, ülkeyi yeniden kanlı çatışmalara sürükleyecektir.

    Hakları gasp edilen Türkmenler, adil ve hakkaniyet ölçütleri ile hareket eden, hukuka ve demokrasiye saygılı bir yönetimin özlemi içindedirler. Hele hele dikta döneminden kalma zalim ve haksız bir yönetimi Irak’ta artık hiçbir toplum içine sindiremez. Demokrasi kültürünü reddeden, hukuk tanımayan, Kerkük’te 5 yıldır Türkmenlerin haklarına saygı göstermeyen bir yönetim zihniyetini günümüzde de sürdürmek dönemi artık gerilerde kalmıştır.

    Uzlaşı kültürü kaim olmadan Kerkük’te eşit paylaşım, barış ve kardeşlik ortamı sağlanamaz. Kerkük sorununa hakkaniyetli yaklaşım getiren bu yasanın, en çok Talabani tarafından desteklenmesi gerekir. Unutulmamalıdır ki Talabani, sadece Kürtlerin değil, Araplar ve Türkmenler dâhil, bütün Irak halkının cumhurbaşkanıdır. Irak’ta halklar arasında birlik ve kardeşliğin tesisi için doğan bu fırsat, herhalde Talabani için de önemli bir demokrasi sınavı sayılır.

     

    PROF. DR. SUPHİ SAATÇİ – MİMAR SİNAN GÜZEL SANATLAR ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ KERKÜK VAKFI GENEL SEKRETERİ

     

    01 Ağustos 2008, Cuma

  • Gül’ün Erivan’a davet edilmesi neden bir ‘fırsat’ değildir?

    Gül’ün Erivan’a davet edilmesi neden bir ‘fırsat’ değildir?

     

     

    [Yorum – Elsever Salmanov]

    Uluslararası hukuk, ülkeler arasında dostane ilişkileri tavsiye etmekte ve düşmanca faaliyetleri de yasaklayarak yaptırıma bağlamaktadır.

    Azerbaycan hiçbir zaman hem kendisiyle başka ülkeler, hem de üçüncü ülkeler arasında kötü ilişkilere taraf olmadı. Bilakis dünyada bütün ülkeler arasında barış ve işbirliğinden yana oldu. Dolayısıyla Azerbaycan, esas olarak Türkiye ile Ermenistan arasında yakınlaşmanın karşısında yer almamaktadır. Azerbaycan’ı rahatsız eden husus, uluslararası düzeyde tanınmış devlet sınırlarının dokunulmazlığına saygıdır.

    Bilindiği gibi Türkiye, Ermenistan ile sınırlarını kapalı tutmasını ve söz konusu komşusu ile diplomatik ilişkiler kurmamasını bu sebeplerle izah ediyor: Ermenistan’ın bağımsızlığını elde ettikten sonra iki ülke arasındaki sınırı belirleyen Kars Antlaşması’nı resmi olarak hâlâ tanımamakta, Ermenistan’ın Bağımsızlık Beyannamesi’nde doğrudan Türkiye’ye karşı yöneltilmiş toprak ve sözde Ermeni soykırımını kabul taleplerine devam etmekte ve Ermenistan’ın Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü tanımayarak hâlâ Azerbaycan topraklarının % 20’sini işgal altında tutmaktadır.

    Her şeye rağmen iki ülke arasındaki ilişkilerin düzelmesi için nedense “fedakârlıkla” çalışıp çabalayanların “ilişkilerin normalleştirilmesine karşı çıkanların sayısı az” demesine karşın Türkiye ve Azerbaycan toplumlarında bütün bunlar iyi bilinmekte ve süreç hassasiyetle takip edilmektedir. Çünkü, saldırgan tutumundan dolayı Ermenistan, ekonomik olarak çok kötü durumda ve bölgesel projelerden her gün biraz daha dışlanıyor. Bütün bunlara rağmen hâlâ sahip olduğu saldırgan, işgalci ve uluslararası hukuka saygısız tutumunu devam ettiriyor ve etrafından da onun böyle kabul edilmesi gerektiğini talep edercesine girişimlerine devam ediyor. Bunun en açık örneği son günlerde gündemi işgal eden “futbol diplomasisi”dir. Nitekim Ermenistan’ın yeni seçilmiş Cumhurbaşkanı S. Sarkisyan, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü 2010 yılı Dünya Kupası elemeleri için iki ülke milli takımları arasında oynanacak futbol maçını izlemek için Erivan’a davet etti. Abdullah Gül’ün daveti kabul edip etmeyeceği henüz belli değil. Ama Ermenistan tarafının yukarıda bahsedilen Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkilerini geliştirmeme gerekçelerini dikkate almaması veya bu doğrultuda somut adımlar atmaması durumunda Sayın Abdullah Gül’ün bu daveti kabul etmeyeceği ihtimali yüksektir. Aksi takdirde Türkiye, Ermenistan’ın saldırgan tutumunu üstü kapalı bir şekilde onaylamış olur. Çünkü Sayın Abdullah Gül, makamı gereği sıradan ve basit bir kişilik değildir. Dolayısıyla yaptığı hiçbir davranış basit olamaz. Bir futbol maçını izlemek sıradan bir insan için basit olabilir. Ama bir cumhurbaşkanı milli futbol maçını kendi evinden veya ülkesinden başka bir yerde izliyorsa bu durum diplomaside farklı yorumlanır. Hele bu ülke size ve müttefiklerinize karşı saldırganlığıyla tanınıyorsa.

    Bölge ülkeleri açısından genel görünüm

    Türkiye Cumhuriyeti büyük bir devlettir. Uluslararası ilişkilerde aktör durumundadır. Dolayısıyla kendisini tehditle bir şeyden vazgeçirmek veya bir adımı atmaya zorlamak, hele Ermenistan gibi bir ülke tarafından mümkün olmamalıdır. Hiçbir somut adım atmadan önce iki ülke arasındaki sınırın açılması, daha sonra “soykırım”ın araştırılması için komisyon kurulması teklifi Ermenistan’ın içinde bulunduğu ekonomik sıkıntıdan bir an önce kurtulma amacı taşımaktan başka bir şey değildir.

    Uluslararası ilişkiler açısından meseleye yaklaştığımızda büyük güçlerin ve diğer komşu ülkelerin bu durum karşısındaki tutumunu incelediğimizde şu sonuçlara varıyoruz. ABD, Türkiye-Ermenistan arasındaki sınırın açılmasını, dolayısıyla da Ermenistan’ın ekonomik zorluklardan kurtulmasını istiyor. Çünkü ekonomik olarak şimdikinden daha rahat bir Ermenistan, ABD için Rusya’nın etkisinden kurtulmuş olacak ve İran’la daha düşük düzeyde ilişkiler kurmak zorunda kalacak. Böylece bölgede ABD için Rusya’nın ve İran’ın ağırlığı bir nebze azalmış olacak. Rusya ve İran’ın Türkiye-Ermenistan sınırının açılmasını istemelerinin sebebi ise Azerbaycan’ın Karabağ meselesinde kaybedecek olmasıdır. Çünkü ekonomik olarak şimdikinden daha rahat bir durumdaki Ermenistan tarafı, Karabağ meselesiyle ilgili barış görüşmelerinde daha da uzlaşmaz tavırlar benimseyecektir. Nitekim Rusya ve İran, Karabağ sorununun öylece dondurularak “sorun” olarak kalmasını istiyorlar. Çünkü bölgede sorun olduğu zaman bölgeye müdahale onlar için daha kolay oluyor. Ayrıca İran’daki 30 milyonu aşkın Azeri nüfusun varlığı daima İran’ı Azerbaycan’a karşı dikkatli davranmaya zorlamıştır. Öte yanda Gürcistan, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin iyileşmesini, Ermenistan’ın ekonomik olarak şimdikinden daha rahat bir duruma gelip Gürcistan’dan da toprak talep edebileceğinden ve başka sebeplerden dolayı istemiyor. Dolayısıyla bu konjonktür göz önüne alındığında Türkiye’nin, Ermenistan’dan güvenilir taahhütler almadan veya Ermenistan’ı uluslararası hukuk kurallarına uymaya zorlamadan onunla yakınlaşması bir taviz niteliği taşıyacaktır ve uluslararası hukuk suçlusunu daha da cesaretlendirecektir. Böylece Kafkaslar’da adaletin anahtarı Türkiye’nin elindedir dersek mübalağa etmiş olmayız. Ayrıca Türkiye’de Ermenistan ile ilişkilerin “ne olursa olsun bir an önce” mantığıyla normalleştirilmesini isteyenlerin bunu neden istedikleri iyice araştırılmalıdır. Türkiye’de yaşayan Ermeni kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hoşnutluğunu kazanmak ve ikili ticari ilişkiler kurulması sonucunda elde edilecek ekonomik yararlar için bütün Türkiye’nin ulusal çıkarından taviz verilmesinin akla ve mantığa uygun bir adım olmayacağı kanısındayım. Ayrıca Ermeni kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bu ülkeyle bütünleşmesi ve kendilerini Türkiye’nin bir parçası olarak hissetmeleri doğrultusunda adımlar atılmalıdır. Yoksa her fırsatta onlara “ana yurt hatırlatma”sı Türkiye’nin ulusal çıkarına uygun değildir.

    Ziyaret beklenen neticeyi vermez

    Bu önemli hususu da vurgulamak yerinde olur kanımca. Türkiye-Ermenistan ilişkilerini Türkiye’nin iç siyasi durumuyla ilişkilendirmek çok yanlıştır. Şöyle ki, Ermeni kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı değerli bir aydının öldürülmesi sonucunda Türkiye yönetiminin gerçekten de demokratik bir devlet yönetimi olduğunu göstermek için Ermenistan’la ilişkilerini geliştireceğini ummak veya bu yönde tavsiyelerde bulunmak çok yanlıştır. Çünkü bir demokratik hukuk devletinin yapması gereken her şeyi Türkiye Cumhuriyeti yönetimi ve ilgili kurumları yapmışlar ve yapmaktadırlar. Dolayısıyla Türkiye’nin ilgili kurumlarının, çeteleri veya gizli örgütlenmeleri açığa çıkardıktan sonra Ermenistan’la iyi ilişkiler geliştireceğini umanlar veya Ermenistan ile iyi ilişkiler kurulacağını bu hukuki sürecin devamı olarak görenler çok büyük bir yanılgının içindeler ve çok yanlış şeyler umuyorlar. Çünkü bu hukuki süreç tamamen ve tamamen Türkiye’nin bir iç meselesidir ve yukarıda söylendiği gibi Türkiye Cumhuriyeti yönetimi ve ilgili kurumları üzerlerine düşen her şeyi yapmışlar ve yapmaktadırlar. Ayrıca Türkiye’nin kendi ve yakın müttefiklerinin güvenliğinden dolayı Ermenistan’dan güvence aldıktan sonra ilişkilerini geliştireceğini bir şart olarak ortaya koyması bir “kendi kabuğuna çekilme” veya “izolasyonist” bir dış politika değildir.

    Dolayısıyla Sarkisyan’ın Gül’ü Erivan’a “maç izleme”ye davet etmesi Türkiye için bir “fırsat” değil. Çünkü ekonomik olarak zor durumda olan ve buna rağmen saldırgan tutumunu devam ettiren taraf Ermenistan tarafıdır. Bunu “fırsat” olarak sunanlar, çeşitli nedenlerden dolayı “ne olursa olsun bir an önce” veya “oldu bitti” mantığıyla meseleye yaklaşanlardır. Eğer Türkiye tarafı uluslararası hukuka saygılı olmayı Ermenistan tarafına kabul ettirmeden ilişkilerini geliştirecek doğrultuda adımlar atmaya başlarsa, uluslararası hukuk suçlusu cesaretlenecek ve Gürcistan’dan da toprak istemeye başlayacak. Durumun daha da ileri gitmesi uluslararası teamül olarak bir emsal bile olabilecek. Bir mühim mesele de Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinin çok ağır yara alacağıdır. Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin Ermenistan’ın uluslararası hukuka bağlılığı sağlanmadan geliştirilmesinin Türkiye-Azerbaycan ilişkilerini onarılamayacak düzeyde zedeleyeceği açıktır.

     

    ELSEVER SALMANOV – AZERBAYCAN DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI ENFORMASYON GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

     

    31 Temmuz 2008, Perşembe

  • Yola devam mesajı verilmedi!.. / Onursal Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, ´İKTİDAR KARARDAN DERS ÇIKARIRSA, ÜLKE RAHATLAR´

    Yola devam mesajı verilmedi!.. / Onursal Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, ´İKTİDAR KARARDAN DERS ÇIKARIRSA, ÜLKE RAHATLAR´

     

     

    Onursal Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Anayasa Mahkemesi’nin AKP hakkında verdiği kapatma kararını değerlendirdi.
    DHA-ANKA-30 Temmuz 2008 


    Kanadoğlu, ANKA’ya yaptığı açıklamada, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği bu kararla AKP’nin laik cumhuriyete karşı eylemlerin odağı olduğuna karar verdiğine dikkat çekti.
    Kanadoğlu, Anayasa Mahkemesi’nin bundan sonra AKP’nin laik cumhuriyet aleyhine olacak hiçbir eylemini “odak olma” yönünden incelemeyeceğini belirterek, “Çünkü, Anayasa Mahkemesi’nin 10 üyesi AKP’nin laik cumhuriyet aleyhine eylemlerin odağı olduğunu kabul etmiştir. Bu, artık araştırılamaz bir gerçek olmuştur”
    dedi.
    Kanadoğlu, Anayasa Mahkemesi’nin kapatma yönünde bir karar vermesini beklediğini ve bu nedenle sonuca şaşırdığını belirterek,”Bu kararı, demokrasinin zaferi olarak kutlamak yanlış. Çünkü, Mahkeme bu siyasi partinin laik cumhuriyet aleyhine eylemlerin odağı olduğuna karar verdi. AKP’nin bundan sonra laik cumhuriyet aleyhine yapacağı eylemleri araştırılmayacak ve odak olma durumu tespit edilen parti hakkında kapatma davası açılabilecek” diye konuştu.Sabih Kanadoğlu, ´Bu kararla yüksek mahkeme, siyasi iktidar partisinin laik Cumhuriyet aleyhine eylemlerin odağı olduğu yolunda 10 üyesinin çoğunluğuyla bir karar aldı ancak bu 10 üye kararın yaptırım konusunda bir nitelikli çoğunluğu sağlayamadığı için aleyhteki 6 oy ondan sonra gelecek aleyhte verilen 4 oy eklenmek suretiyle devlet yardımından 1\2’sinin kesilmesi yönünde bir karar almış oldu.´dedi

    ´İKTİDAR KARARDAN DERS ÇIKARIRSA, ÜLKE RAHATLAR´

    Kanadoğlu, ´Bu karar siyasi iktidarın laik cumhuriyet ilkeleri aleyhine odak olduğunu ortaya koyması itibariyle çok önem taşımaktadır. Eğer siyasi iktidar bu tarihi karardan bir ders çıkarır ve bundan sonraki eylemlerinde bundan sonraki icraatında laik cumhuriyet aleyhine eylemlerde bulunmaktan vazgeçer ve bu güveni vatandaşlarına verebilir ise Türkiye fevkalade rahatlar ve gelecek için umut besleyebilir ancak bu özeleştirinin yapılması ve siyasi iktidar partisinin bu dersten bir sonuç çıkarması mutlak olarak şarttır. Bu itibarla ben bu dersin çıkarılacağı ümidiyle vatandaşlarıma Anayasa Mahkemesinin bu kararını saygıyla karşılamalarını ve siyasi iktidar partisinin bundan sonraki eylemlerine dikkat etmelerini öneririm´ dedi

    ´ALINAN KARAR DTP DAVASINI ETKİLEMEZ´

    Anayasa Mahkemesinin verdiği bu kararın DTP davasını kesinlikle etkilemeyeceğni söyleyen Kanadoğlu, ´Her şeyden önce davaların dayandığı temeller ayrıdır. Biri laik cumhuriyet aleyhinedir, diğeri bölücülüktür. Bu elbetteki bir terör örgütüyle işbirliği yapma iddasını gündeme getirmiştir. Biribirini etkileyeceği kanısında değilim.´ dedi

     

     

     

    “Bu kararı, demokrasinin zaferi olarak kutlamak yanlış. Çünkü, Mahkeme bu siyasi partinin laik cumhuriyet aleyhine eylemlerin odağı olduğuna karar verdi. AKP’nin bundan sonra laik cumhuriyet aleyhine yapacağı eylemleri araştırılmayacak ve odak olma durumu tespit edilen parti hakkında kapatma davası açılabilecek” diye konuştu.

    Sabih Kanadoğlu, ´Bu kararla yüksek mahkeme, siyasi iktidar partisinin laik Cumhuriyet aleyhine eylemlerin odağı olduğu yolunda 10 üyesinin çoğunluğuyla bir karar aldı ancak bu 10 üye kararın yaptırım konusunda bir nitelikli çoğunluğu sağlayamadığı için aleyhteki 6 oy ondan sonra gelecek aleyhte verilen 4 oy eklenmek suretiyle devlet yardımından 1\2’sinin kesilmesi yönünde bir karar almış oldu.´dedi

    ´İKTİDAR KARARDAN DERS ÇIKARIRSA, ÜLKE RAHATLAR´

    Kanadoğlu, ´Bu karar siyasi iktidarın laik cumhuriyet ilkeleri aleyhine odak olduğunu ortaya koyması itibariyle çok önem taşımaktadır. Eğer siyasi iktidar bu tarihi karardan bir ders çıkarır ve bundan sonraki eylemlerinde bundan sonraki icraatında laik cumhuriyet aleyhine eylemlerde bulunmaktan vazgeçer ve bu güveni vatandaşlarına verebilir ise Türkiye fevkalade rahatlar ve gelecek için umut besleyebilir ancak bu özeleştirinin yapılması ve siyasi iktidar partisinin bu dersten bir sonuç çıkarması mutlak olarak şarttır. Bu itibarla ben bu dersin çıkarılacağı ümidiyle vatandaşlarıma Anayasa Mahkemesinin bu kararını saygıyla karşılamalarını ve siyasi iktidar partisinin bundan sonraki eylemlerine dikkat etmelerini öneririm´ dedi

    ´ALINAN KARAR DTP DAVASINI ETKİLEMEZ´

    Anayasa Mahkemesinin verdiği bu kararın DTP davasını kesinlikle etkilemeyeceğni söyleyen Kanadoğlu, ´Her şeyden önce davaların dayandığı temeller ayrıdır. Biri laik cumhuriyet aleyhinedir, diğeri bölücülüktür. Bu elbetteki bir terör örgütüyle işbirliği yapma iddasını gündeme getirmiştir. Biribirini etkileyeceği kanısında değilim.´ dedi

     

    ==========

    Haberekspres Gazetesi /1 Ağustos 2008 

     

     

    Yola devam mesajı verilmedi!..

    Prof. Dr. T

     

     

     

    AKP bir dahaki seçimlere kadar biraz frene basacak ve kendisini destekleyen (eski) sosyalistler ile liberallerde oluşan kuşkuları gidermeye, güven tazelemeye çalışacaktır. Umarız bizi ve bizim gibi düşünen büyük bir çoğunluğu yanıltırlar. Artık bölen değil, toplayıcı söylemlerle toplumu kucaklamaya çalışırlar. Başta KKTC olmak üzere, kazanımı büyük bedellere mal olmuş dış politika konularında tavizkar olmayan tutumlar içine girilir. Ve artık özellikle kadın üzerinden yürütülen, kadını hedef alan, kadının başının bohçalanması

     

    üzerinden yürütülen din eksenli siyasete son verirler.

    Demokrasinin içini bo

     

    şaltarak ilerleyen ve attığı her yanlış adımı demokrasi söylemi ile örtmeye çalışan
    AKP’nin kapatılmamasının demokrasi açısından bir kazanç olabilmesi tamamen AKP’nin gelecek süreçlerde takınacağı tavırla ilgilidir. Sözleri ile rejimin temel prensiplerini sahiplendiklerini dile getirip, takiyye yapmayı bırakmazlarsa, Türkiye ile birlikte kendi yollar
    ını da tıkamış olacaklarını kavramak zorundalar.

    Laiklik T

     

    ürkiye’nin en hassas noktası. Yumuşak karnı. AKP bu alanda daha fazla ilerlemeye çalışmamalı. Mahkeme kararını, “durmak yok, yola devam” değil; “dur” ve “rejimin temel niteliklerini daha fazla zorlama!” olarak okumaları gerekiyor.

    çıkmıştır. Kapatmama sonucu üzerinden kararı okumaları talihsizlik olur. Neredeyse oy birliği ile kabul edilen, odak olma fiilinin işlenmiş olduğunun kabulü üzerinden gelecekteki politikalarını belirlemeleri için bir uyar
    ıdır mahkeme kararı.

    T

     

    ürkiye’de ilk kez iktidar partisi mahkemelik olmuş ve cezalandırılmıştır.

    çısından doğuracağı sakıncaların konuşulma vakti gelmiştir. AKP’nin sözü edilen odak olma fiillerini sürdürmesi durumunda, önünde hukuki bir engel kalmadığı durumda rejimin alacağı biçim üzerinde de düşünmek gerekiyor. Bu yüzden parti kapatmalarının sona erdirilmesi gibi uçuk fikirler, hukuk devleti ile bağdaşmamaktadır. Durduk yerde parti kapatma davasının açılmayacağı da bu dava ile kesinleşmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı kendisine verilen görevi layıkı ile yapmış, Cumhuriyet’in temel anlayışına ters düşen AKP’nin frenlenmesi ve partinin dış destekçilerine de Türkiye’de rejimle oynanmas
    ına karşın demokrasiyi koruyan dinamiklerin hala dimdik ayakta olduğu mesajını vermiştir.

    çok fazla. Kısa sürede rejim karşıtlığının altı yılda aldığı yola bakınca ve kapatmama kararı sonrasında, kararın gerisini okumayıp, AKP ile birlikteliklerinin kendi yararlarına sonuçlarından hoşnut dış güçlerin mesajlarına bakınca, Türkiye’nin dipsiz karanlıkta yürümeye devam edeceği gibi bir algı güçleniyor. “Onlarla iyi çalıştık” diyen ABD Dışişleri szöcüsü; kararın AB çabalarını canlandırmak için fırsat olduğunu söylemi

     

     

     

    AKP bir dahaki seçimlere kadar biraz frene basacak ve kendisini destekleyen (eski) sosyalistler ile liberallerde oluşan kuşkuları gidermeye, güven tazelemeye çalışacaktır. Umarız bizi ve bizim gibi düşünen büyük bir çoğunluğu yanıltırlar. Artık bölen değil, toplayıcı söylemlerle toplumu kucaklamaya çalışırlar. Başta KKTC olmak üzere, kazanımı büyük bedellere mal olmuş dış politika konularında tavizkar olmayan tutumlar içine girilir. Ve artık özellikle kadın üzerinden yürütülen, kadını hedef alan, kadının başının bohçalanması

     

    üzerinden yürütülen din eksenli siyasete son verirler.

    Demokrasinin içini bo

     

    şaltarak ilerleyen ve attığı her yanlış adımı demokrasi söylemi ile örtmeye çalışan
    AKP’nin kapatılmamasının demokrasi açısından bir kazanç olabilmesi tamamen AKP’nin gelecek süreçlerde takınacağı tavırla ilgilidir. Sözleri ile rejimin temel prensiplerini sahiplendiklerini dile getirip, takiyye yapmayı bırakmazlarsa, Türkiye ile birlikte kendi yollar
    ını da tıkamış olacaklarını kavramak zorundalar.

    Laiklik T

     

    ürkiye’nin en hassas noktası. Yumuşak karnı. AKP bu alanda daha fazla ilerlemeye çalışmamalı. Mahkeme kararını, “durmak yok, yola devam” değil; “dur” ve “rejimin temel niteliklerini daha fazla zorlama!” olarak okumaları gerekiyor.

    çıkmıştır. Kapatmama sonucu üzerinden kararı okumaları talihsizlik olur. Neredeyse oy birliği ile kabul edilen, odak olma fiilinin işlenmiş olduğunun kabulü üzerinden gelecekteki politikalarını belirlemeleri için bir uyar
    ıdır mahkeme kararı.

    T

     

    ürkiye’de ilk kez iktidar partisi mahkemelik olmuş ve cezalandırılmıştır.

    çısından doğuracağı sakıncaların konuşulma vakti gelmiştir. AKP’nin sözü edilen odak olma fiillerini sürdürmesi durumunda, önünde hukuki bir engel kalmadığı durumda rejimin alacağı biçim üzerinde de düşünmek gerekiyor. Bu yüzden parti kapatmalarının sona erdirilmesi gibi uçuk fikirler, hukuk devleti ile bağdaşmamaktadır. Durduk yerde parti kapatma davasının açılmayacağı da bu dava ile kesinleşmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı kendisine verilen görevi layıkı ile yapmış, Cumhuriyet’in temel anlayışına ters düşen AKP’nin frenlenmesi ve partinin dış destekçilerine de Türkiye’de rejimle oynanmas
    ına karşın demokrasiyi koruyan dinamiklerin hala dimdik ayakta olduğu mesajını vermiştir.

    çok fazla. Kısa sürede rejim karşıtlığının altı yılda aldığı yola bakınca ve kapatmama kararı sonrasında, kararın gerisini okumayıp, AKP ile birlikteliklerinin kendi yararlarına sonuçlarından hoşnut dış güçlerin mesajlarına bakınca, Türkiye’nin dipsiz karanlıkta yürümeye devam edeceği gibi bir algı güçleniyor. “Onlarla iyi çalıştık” diyen ABD Dışişleri szöcüsü; kararın AB çabalarını canlandırmak için fırsat olduğunu söylemi

    Prof. Dr. T

     

     

     

    AKP bir dahaki seçimlere kadar biraz frene basacak ve kendisini destekleyen (eski) sosyalistler ile liberallerde oluşan kuşkuları gidermeye, güven tazelemeye çalışacaktır. Umarız bizi ve bizim gibi düşünen büyük bir çoğunluğu yanıltırlar. Artık bölen değil, toplayıcı söylemlerle toplumu kucaklamaya çalışırlar. Başta KKTC olmak üzere, kazanımı büyük bedellere mal olmuş dış politika konularında tavizkar olmayan tutumlar içine girilir. Ve artık özellikle kadın üzerinden yürütülen, kadını hedef alan, kadının başının bohçalanması

     

    üzerinden yürütülen din eksenli siyasete son verirler.

    Demokrasinin içini bo

     

    şaltarak ilerleyen ve attığı her yanlış adımı demokrasi söylemi ile örtmeye çalışan
    AKP’nin kapatılmamasının demokrasi açısından bir kazanç olabilmesi tamamen AKP’nin gelecek süreçlerde takınacağı tavırla ilgilidir. Sözleri ile rejimin temel prensiplerini sahiplendiklerini dile getirip, takiyye yapmayı bırakmazlarsa, Türkiye ile birlikte kendi yollar
    ını da tıkamış olacaklarını kavramak zorundalar.

    Laiklik T

     

    ürkiye’nin en hassas noktası. Yumuşak karnı. AKP bu alanda daha fazla ilerlemeye çalışmamalı. Mahkeme kararını, “durmak yok, yola devam” değil; “dur” ve “rejimin temel niteliklerini daha fazla zorlama!” olarak okumaları gerekiyor.

    çıkmıştır. Kapatmama sonucu üzerinden kararı okumaları talihsizlik olur. Neredeyse oy birliği ile kabul edilen, odak olma fiilinin işlenmiş olduğunun kabulü üzerinden gelecekteki politikalarını belirlemeleri için bir uyar
    ıdır mahkeme kararı.

    T

     

    ürkiye’de ilk kez iktidar partisi mahkemelik olmuş ve cezalandırılmıştır.

    çısından doğuracağı sakıncaların konuşulma vakti gelmiştir. AKP’nin sözü edilen odak olma fiillerini sürdürmesi durumunda, önünde hukuki bir engel kalmadığı durumda rejimin alacağı biçim üzerinde de düşünmek gerekiyor. Bu yüzden parti kapatmalarının sona erdirilmesi gibi uçuk fikirler, hukuk devleti ile bağdaşmamaktadır. Durduk yerde parti kapatma davasının açılmayacağı da bu dava ile kesinleşmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı kendisine verilen görevi layıkı ile yapmış, Cumhuriyet’in temel anlayışına ters düşen AKP’nin frenlenmesi ve partinin dış destekçilerine de Türkiye’de rejimle oynanmas
    ına karşın demokrasiyi koruyan dinamiklerin hala dimdik ayakta olduğu mesajını vermiştir.

    çok fazla. Kısa sürede rejim karşıtlığının altı yılda aldığı yola bakınca ve kapatmama kararı sonrasında, kararın gerisini okumayıp, AKP ile birlikteliklerinin kendi yararlarına sonuçlarından hoşnut dış güçlerin mesajlarına bakınca, Türkiye’nin dipsiz karanlıkta yürümeye devam edeceği gibi bir algı güçleniyor. “Onlarla iyi çalıştık” diyen ABD Dışişleri szöcüsü; kararın AB çabalarını canlandırmak için fırsat olduğunu söylemi

     

     

     

    AKP bir dahaki seçimlere kadar biraz frene basacak ve kendisini destekleyen (eski) sosyalistler ile liberallerde oluşan kuşkuları gidermeye, güven tazelemeye çalışacaktır. Umarız bizi ve bizim gibi düşünen büyük bir çoğunluğu yanıltırlar. Artık bölen değil, toplayıcı söylemlerle toplumu kucaklamaya çalışırlar. Başta KKTC olmak üzere, kazanımı büyük bedellere mal olmuş dış politika konularında tavizkar olmayan tutumlar içine girilir. Ve artık özellikle kadın üzerinden yürütülen, kadını hedef alan, kadının başının bohçalanması

     

    üzerinden yürütülen din eksenli siyasete son verirler.

    Demokrasinin içini bo

     

    şaltarak ilerleyen ve attığı her yanlış adımı demokrasi söylemi ile örtmeye çalışan
    AKP’nin kapatılmamasının demokrasi açısından bir kazanç olabilmesi tamamen AKP’nin gelecek süreçlerde takınacağı tavırla ilgilidir. Sözleri ile rejimin temel prensiplerini sahiplendiklerini dile getirip, takiyye yapmayı bırakmazlarsa, Türkiye ile birlikte kendi yollar
    ını da tıkamış olacaklarını kavramak zorundalar.

    Laiklik T

     

    ürkiye’nin en hassas noktası. Yumuşak karnı. AKP bu alanda daha fazla ilerlemeye çalışmamalı. Mahkeme kararını, “durmak yok, yola devam” değil; “dur” ve “rejimin temel niteliklerini daha fazla zorlama!” olarak okumaları gerekiyor.

    çıkmıştır. Kapatmama sonucu üzerinden kararı okumaları talihsizlik olur. Neredeyse oy birliği ile kabul edilen, odak olma fiilinin işlenmiş olduğunun kabulü üzerinden gelecekteki politikalarını belirlemeleri için bir uyar
    ıdır mahkeme kararı.

    T

     

    ürkiye’de ilk kez iktidar partisi mahkemelik olmuş ve cezalandırılmıştır.

    çısından doğuracağı sakıncaların konuşulma vakti gelmiştir. AKP’nin sözü edilen odak olma fiillerini sürdürmesi durumunda, önünde hukuki bir engel kalmadığı durumda rejimin alacağı biçim üzerinde de düşünmek gerekiyor. Bu yüzden parti kapatmalarının sona erdirilmesi gibi uçuk fikirler, hukuk devleti ile bağdaşmamaktadır. Durduk yerde parti kapatma davasının açılmayacağı da bu dava ile kesinleşmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı kendisine verilen görevi layıkı ile yapmış, Cumhuriyet’in temel anlayışına ters düşen AKP’nin frenlenmesi ve partinin dış destekçilerine de Türkiye’de rejimle oynanmas
    ına karşın demokrasiyi koruyan dinamiklerin hala dimdik ayakta olduğu mesajını vermiştir.

    çok fazla. Kısa sürede rejim karşıtlığının altı yılda aldığı yola bakınca ve kapatmama kararı sonrasında, kararın gerisini okumayıp, AKP ile birlikteliklerinin kendi yararlarına sonuçlarından hoşnut dış güçlerin mesajlarına bakınca, Türkiye’nin dipsiz karanlıkta yürümeye devam edeceği gibi bir algı güçleniyor. “Onlarla iyi çalıştık” diyen ABD Dışişleri szöcüsü; kararın AB çabalarını canlandırmak için fırsat olduğunu söylemi

    Yola devam mesajı verilmedi!..

    Prof. Dr. T

     

     

     

    AKP bir dahaki seçimlere kadar biraz frene basacak ve kendisini destekleyen (eski) sosyalistler ile liberallerde oluşan kuşkuları gidermeye, güven tazelemeye çalışacaktır. Umarız bizi ve bizim gibi düşünen büyük bir çoğunluğu yanıltırlar. Artık bölen değil, toplayıcı söylemlerle toplumu kucaklamaya çalışırlar. Başta KKTC olmak üzere, kazanımı büyük bedellere mal olmuş dış politika konularında tavizkar olmayan tutumlar içine girilir. Ve artık özellikle kadın üzerinden yürütülen, kadını hedef alan, kadının başının bohçalanması

     

    üzerinden yürütülen din eksenli siyasete son verirler.

    Demokrasinin içini bo

     

    şaltarak ilerleyen ve attığı her yanlış adımı demokrasi söylemi ile örtmeye çalışan
    AKP’nin kapatılmamasının demokrasi açısından bir kazanç olabilmesi tamamen AKP’nin gelecek süreçlerde takınacağı tavırla ilgilidir. Sözleri ile rejimin temel prensiplerini sahiplendiklerini dile getirip, takiyye yapmayı bırakmazlarsa, Türkiye ile birlikte kendi yollar
    ını da tıkamış olacaklarını kavramak zorundalar.

    Laiklik T

     

    ürkiye’nin en hassas noktası. Yumuşak karnı. AKP bu alanda daha fazla ilerlemeye çalışmamalı. Mahkeme kararını, “durmak yok, yola devam” değil; “dur” ve “rejimin temel niteliklerini daha fazla zorlama!” olarak okumaları gerekiyor.

    çıkmıştır. Kapatmama sonucu üzerinden kararı okumaları talihsizlik olur. Neredeyse oy birliği ile kabul edilen, odak olma fiilinin işlenmiş olduğunun kabulü üzerinden gelecekteki politikalarını belirlemeleri için bir uyar
    ıdır mahkeme kararı.

    T

     

    ürkiye’de ilk kez iktidar partisi mahkemelik olmuş ve cezalandırılmıştır.

    çısından doğuracağı sakıncaların konuşulma vakti gelmiştir. AKP’nin sözü edilen odak olma fiillerini sürdürmesi durumunda, önünde hukuki bir engel kalmadığı durumda rejimin alacağı biçim üzerinde de düşünmek gerekiyor. Bu yüzden parti kapatmalarının sona erdirilmesi gibi uçuk fikirler, hukuk devleti ile bağdaşmamaktadır. Durduk yerde parti kapatma davasının açılmayacağı da bu dava ile kesinleşmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı kendisine verilen görevi layıkı ile yapmış, Cumhuriyet’in temel anlayışına ters düşen AKP’nin frenlenmesi ve partinin dış destekçilerine de Türkiye’de rejimle oynanmas
    ına karşın demokrasiyi koruyan dinamiklerin hala dimdik ayakta olduğu mesajını vermiştir.

    çok fazla. Kısa sürede rejim karşıtlığının altı yılda aldığı yola bakınca ve kapatmama kararı sonrasında, kararın gerisini okumayıp, AKP ile birlikteliklerinin kendi yararlarına sonuçlarından hoşnut dış güçlerin mesajlarına bakınca, Türkiye’nin dipsiz karanlıkta yürümeye devam edeceği gibi bir algı güçleniyor. “Onlarla iyi çalıştık” diyen ABD Dışişleri szöcüsü; kararın AB çabalarını canlandırmak için fırsat olduğunu söylemi

     

     

     

    AKP bir dahaki seçimlere kadar biraz frene basacak ve kendisini destekleyen (eski) sosyalistler ile liberallerde oluşan kuşkuları gidermeye, güven tazelemeye çalışacaktır. Umarız bizi ve bizim gibi düşünen büyük bir çoğunluğu yanıltırlar. Artık bölen değil, toplayıcı söylemlerle toplumu kucaklamaya çalışırlar. Başta KKTC olmak üzere, kazanımı büyük bedellere mal olmuş dış politika konularında tavizkar olmayan tutumlar içine girilir. Ve artık özellikle kadın üzerinden yürütülen, kadını hedef alan, kadının başının bohçalanması

     

    üzerinden yürütülen din eksenli siyasete son verirler.

    Demokrasinin içini bo

     

    şaltarak ilerleyen ve attığı her yanlış adımı demokrasi söylemi ile örtmeye çalışan
    AKP’nin kapatılmamasının demokrasi açısından bir kazanç olabilmesi tamamen AKP’nin gelecek süreçlerde takınacağı tavırla ilgilidir. Sözleri ile rejimin temel prensiplerini sahiplendiklerini dile getirip, takiyye yapmayı bırakmazlarsa, Türkiye ile birlikte kendi yollar
    ını da tıkamış olacaklarını kavramak zorundalar.

    Laiklik T

     

    ürkiye’nin en hassas noktası. Yumuşak karnı. AKP bu alanda daha fazla ilerlemeye çalışmamalı. Mahkeme kararını, “durmak yok, yola devam” değil; “dur” ve “rejimin temel niteliklerini daha fazla zorlama!” olarak okumaları gerekiyor.

    çıkmıştır. Kapatmama sonucu üzerinden kararı okumaları talihsizlik olur. Neredeyse oy birliği ile kabul edilen, odak olma fiilinin işlenmiş olduğunun kabulü üzerinden gelecekteki politikalarını belirlemeleri için bir uyar
    ıdır mahkeme kararı.

    T

     

    ürkiye’de ilk kez iktidar partisi mahkemelik olmuş ve cezalandırılmıştır.

    çısından doğuracağı sakıncaların konuşulma vakti gelmiştir. AKP’nin sözü edilen odak olma fiillerini sürdürmesi durumunda, önünde hukuki bir engel kalmadığı durumda rejimin alacağı biçim üzerinde de düşünmek gerekiyor. Bu yüzden parti kapatmalarının sona erdirilmesi gibi uçuk fikirler, hukuk devleti ile bağdaşmamaktadır. Durduk yerde parti kapatma davasının açılmayacağı da bu dava ile kesinleşmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı kendisine verilen görevi layıkı ile yapmış, Cumhuriyet’in temel anlayışına ters düşen AKP’nin frenlenmesi ve partinin dış destekçilerine de Türkiye’de rejimle oynanmas
    ına karşın demokrasiyi koruyan dinamiklerin hala dimdik ayakta olduğu mesajını vermiştir.

    çok fazla. Kısa sürede rejim karşıtlığının altı yılda aldığı yola bakınca ve kapatmama kararı sonrasında, kararın gerisini okumayıp, AKP ile birlikteliklerinin kendi yararlarına sonuçlarından hoşnut dış güçlerin mesajlarına bakınca, Türkiye’nin dipsiz karanlıkta yürümeye devam edeceği gibi bir algı güçleniyor. “Onlarla iyi çalıştık” diyen ABD Dışişleri szöcüsü; kararın AB çabalarını canlandırmak için fırsat olduğunu söylemi

    Prof. Dr. T

     

     

     

    AKP bir dahaki seçimlere kadar biraz frene basacak ve kendisini destekleyen (eski) sosyalistler ile liberallerde oluşan kuşkuları gidermeye, güven tazelemeye çalışacaktır. Umarız bizi ve bizim gibi düşünen büyük bir çoğunluğu yanıltırlar. Artık bölen değil, toplayıcı söylemlerle toplumu kucaklamaya çalışırlar. Başta KKTC olmak üzere, kazanımı büyük bedellere mal olmuş dış politika konularında tavizkar olmayan tutumlar içine girilir. Ve artık özellikle kadın üzerinden yürütülen, kadını hedef alan, kadının başının bohçalanması

     

    üzerinden yürütülen din eksenli siyasete son verirler.

    Demokrasinin içini bo

     

    şaltarak ilerleyen ve attığı her yanlış adımı demokrasi söylemi ile örtmeye çalışan
    AKP’nin kapatılmamasının demokrasi açısından bir kazanç olabilmesi tamamen AKP’nin gelecek süreçlerde takınacağı tavırla ilgilidir. Sözleri ile rejimin temel prensiplerini sahiplendiklerini dile getirip, takiyye yapmayı bırakmazlarsa, Türkiye ile birlikte kendi yollar
    ını da tıkamış olacaklarını kavramak zorundalar.

    Laiklik T

     

    ürkiye’nin en hassas noktası. Yumuşak karnı. AKP bu alanda daha fazla ilerlemeye çalışmamalı. Mahkeme kararını, “durmak yok, yola devam” değil; “dur” ve “rejimin temel niteliklerini daha fazla zorlama!” olarak okumaları gerekiyor.

    çıkmıştır. Kapatmama sonucu üzerinden kararı okumaları talihsizlik olur. Neredeyse oy birliği ile kabul edilen, odak olma fiilinin işlenmiş olduğunun kabulü üzerinden gelecekteki politikalarını belirlemeleri için bir uyar
    ıdır mahkeme kararı.

    T

     

    ürkiye’de ilk kez iktidar partisi mahkemelik olmuş ve cezalandırılmıştır.

    çısından doğuracağı sakıncaların konuşulma vakti gelmiştir. AKP’nin sözü edilen odak olma fiillerini sürdürmesi durumunda, önünde hukuki bir engel kalmadığı durumda rejimin alacağı biçim üzerinde de düşünmek gerekiyor. Bu yüzden parti kapatmalarının sona erdirilmesi gibi uçuk fikirler, hukuk devleti ile bağdaşmamaktadır. Durduk yerde parti kapatma davasının açılmayacağı da bu dava ile kesinleşmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı kendisine verilen görevi layıkı ile yapmış, Cumhuriyet’in temel anlayışına ters düşen AKP’nin frenlenmesi ve partinin dış destekçilerine de Türkiye’de rejimle oynanmas
    ına karşın demokrasiyi koruyan dinamiklerin hala dimdik ayakta olduğu mesajını vermiştir.

    çok fazla. Kısa sürede rejim karşıtlığının altı yılda aldığı yola bakınca ve kapatmama kararı sonrasında, kararın gerisini okumayıp, AKP ile birlikteliklerinin kendi yararlarına sonuçlarından hoşnut dış güçlerin mesajlarına bakınca, Türkiye’nin dipsiz karanlıkta yürümeye devam edeceği gibi bir algı güçleniyor. “Onlarla iyi çalıştık” diyen ABD Dışişleri szöcüsü; kararın AB çabalarını canlandırmak için fırsat olduğunu söylemi

     

     

     

    AKP bir dahaki seçimlere kadar biraz frene basacak ve kendisini destekleyen (eski) sosyalistler ile liberallerde oluşan kuşkuları gidermeye, güven tazelemeye çalışacaktır. Umarız bizi ve bizim gibi düşünen büyük bir çoğunluğu yanıltırlar. Artık bölen değil, toplayıcı söylemlerle toplumu kucaklamaya çalışırlar. Başta KKTC olmak üzere, kazanımı büyük bedellere mal olmuş dış politika konularında tavizkar olmayan tutumlar içine girilir. Ve artık özellikle kadın üzerinden yürütülen, kadını hedef alan, kadının başının bohçalanması

     

    üzerinden yürütülen din eksenli siyasete son verirler.

    Demokrasinin içini bo

     

    şaltarak ilerleyen ve attığı her yanlış adımı demokrasi söylemi ile örtmeye çalışan
    AKP’nin kapatılmamasının demokrasi açısından bir kazanç olabilmesi tamamen AKP’nin gelecek süreçlerde takınacağı tavırla ilgilidir. Sözleri ile rejimin temel prensiplerini sahiplendiklerini dile getirip, takiyye yapmayı bırakmazlarsa, Türkiye ile birlikte kendi yollar

    ını da tıkamış olacaklarını kavramak zorundalar.

    Laiklik T

     

    ürkiye’nin en hassas noktası. Yumuşak karnı. AKP bu alanda daha fazla ilerlemeye çalışmamalı. Mahkeme kararını, “durmak yok, yola devam” değil; “dur” ve “rejimin temel niteliklerini daha fazla zorlama!” olarak okumaları gerekiyor.

    AKP’yi rahatlatacak değil, huzursuz etmesi gereken bir karar

     

    çıkmıştır. Kapatmama sonucu üzerinden kararı okumaları talihsizlik olur. Neredeyse oy birliği ile kabul edilen, odak olma fiilinin işlenmiş olduğunun kabulü üzerinden gelecekteki politikalarını belirlemeleri için bir uyar
    ıdır mahkeme kararı.

    T

     

    ürkiye’de ilk kez iktidar partisi mahkemelik olmuş ve cezalandırılmıştır.

    çısından doğuracağı sakıncaların konuşulma vakti gelmiştir. AKP’nin sözü edilen odak olma fiillerini sürdürmesi durumunda, önünde hukuki bir engel kalmadığı durumda rejimin alacağı biçim üzerinde de düşünmek gerekiyor. Bu yüzden parti kapatmalarının sona erdirilmesi gibi uçuk fikirler, hukuk devleti ile bağdaşmamaktadır. Durduk yerde parti kapatma davasının açılmayacağı da bu dava ile kesinleşmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı kendisine verilen görevi layıkı ile yapmış, Cumhuriyet’in temel anlayışına ters düşen AKP’nin frenlenmesi ve partinin dış destekçilerine de Türkiye’de rejimle oynanmas
    ına karşın demokrasiyi koruyan dinamiklerin hala dimdik ayakta olduğu mesajını vermiştir.

    çok fazla. Kısa sürede rejim karşıtlığının altı yılda aldığı yola bakınca ve kapatmama kararı sonrasında, kararın gerisini okumayıp, AKP ile birlikteliklerinin kendi yararlarına sonuçlarından hoşnut dış güçlerin mesajlarına bakınca, Türkiye’nin dipsiz karanlıkta yürümeye devam edeceği gibi bir algı güçleniyor. “Onlarla iyi çalıştık” diyen ABD Dışişleri szöcüsü; kararın AB çabalarını canlandırmak için fırsat olduğunu söylemi

    çısından doğuracağı sakıncaların konuşulma vakti gelmiştir. AKP’nin sözü edilen odak olma fiillerini sürdürmesi durumunda, önünde hukuki bir engel kalmadığı durumda rejimin alacağı biçim üzerinde de düşünmek gerekiyor. Bu yüzden parti kapatmalarının sona erdirilmesi gibi uçuk fikirler, hukuk devleti ile bağdaşmamaktadır. Durduk yerde parti kapatma davasının açılmayacağı da bu dava ile kesinleşmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı kendisine verilen görevi layıkı ile yapmış, Cumhuriyet’in temel anlayışına ters düşen AKP’nin frenlenmesi ve partinin dış destekçilerine de Türkiye’de rejimle oynanmas
    ına karşın demokrasiyi koruyan dinamiklerin hala dimdik ayakta olduğu mesajını vermiştir.

    çok fazla. Kısa sürede rejim karşıtlığının altı yılda aldığı yola bakınca ve kapatmama kararı sonrasında, kararın gerisini okumayıp, AKP ile birlikteliklerinin kendi yararlarına sonuçlarından hoşnut dış güçlerin mesajlarına bakınca, Türkiye’nin dipsiz karanlıkta yürümeye devam edeceği gibi bir algı güçleniyor. “Onlarla iyi çalıştık” diyen ABD Dışişleri szöcüsü; kararın AB çabalarını canlandırmak için fırsat olduğunu söylemi

    ş. Lagendijk, kendisini rahatlamış hissetmiş!..

    T

     

    üm demokrasi havarilerinin unuttukları bir konuya dikkat çekmek isterim. Demokrasi açıklık rejimidir. Gizli gündemleri yoktur demokratik yönetimlerin. Ve demokrasilerde yürütmenin iki başı akraba evlerinde buluşarak halef selef ilişkiler içinde olmazlar. AKP’nin Başkanı ile Çankaya’daki 11.’nin gizli buluşmasından söz edildi
    ğini anladınız.

    T

     

    ürkiye’de anormalliklere “demokrasi” adının verilmesinden vazge
    çilmesi için, muhalefetin güçlendirilmesi gerekiyor.

    ğru bilgilendirilmediği, muhalefetin söylemlerinin ve gündemin sürekli çarpıtıldığı, gerek aydınlarına, gerekse halkına bedel ödetildiği Türkiye görüntülerinden kurtulmak için, muhalefet halkasının güçlendirilmesi gerekiyor. Türkiye dış güçlerin işbirlikçiliğinden hoşnut olduğu bir siyasal partiye mahkum edilmemeli!..

    ören bir medya var.

    şımızın öldüğü, 115 vatandaşımızın da yaralandığı bombalı terör olayını son dakika haberi olarak veren haber kanalını izlerken, diğer kanalların yayınlarını kesmeyip, eğlence programlarını sürdürmeleri atlamamamız gereken vahim bir insanlık sorunu ve yayın politikalarının eleştirilme vaktinin geçtiğinin göstergesi değil midir? Daha vahimi, dışarıda olan bir arkadaşımın tüm evlerden eğlence programlarının sesinin geldiğini haber verişiydi. Güngören’de can pazarı yaşanırken, halkımızın çoğunluğuna eğlence izlettiriliyordu. Böyle bir yayıncılık anlayışının olduğu toplumda birlik duyguları nasıl tutkallanacak? Her terör olayından sonra olduğu gibi, bu vahşet görüntülerinin son bulmas
    ını temenni ettik, ediyoruz.

    çıkmasın dileyelim.

     

     

    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın kapatma istemiyle dava açmasına ilişkin suçlamaların ne denli yersiz olduğu, Başsavcının davayı açmaktaki haklılığı Anayasa Mahkemesi’nin kritik kararı ile ortaya çıkmış oldu. Davayı tek kişi reddetti: Mahkeme Başkanı. Altı üye kapatılması gerektiği yönünde oy kullanırken, hazine yardımının kesilmesi yönünde oy kullananların sayısı üyelerin tamamı oldu. Böylece AKP’nin yasanın tanımladığı laikliğe karşı eylemlerin odağı olma fiilini işlemiş olduğu kesinleşti.Kapatmanın kıyısına kadar gelmiş olan, kritik bir sayı ile kapatılmayıp, hazine yardımının yarısından men edilen AKP’de kapatılmama nedeniyle estirilen bayram havası ve “durmak yok yola devam” diyenlere bakınca, hatalardan ders alma geleneği olmayan siyasetin aynı zeminde ilerleyeceği endişesine kapılmamak elde değil.

     

    AKP bir dahaki seçimlere kadar biraz frene basacak ve kendisini destekleyen (eski) sosyalistler ile liberallerde oluşan kuşkuları gidermeye, güven tazelemeye çalışacaktır. Umarız bizi ve bizim gibi düşünen büyük bir çoğunluğu yanıltırlar. Artık bölen değil, toplayıcı söylemlerle toplumu kucaklamaya çalışırlar. Başta KKTC olmak üzere, kazanımı büyük bedellere mal olmuş dış politika konularında tavizkar olmayan tutumlar içine girilir. Ve artık özellikle kadın üzerinden yürütülen, kadını hedef alan, kadının başının bohçalanması

     

    üzerinden yürütülen din eksenli siyasete son verirler.

    Demokrasinin içini bo

     

    şaltarak ilerleyen ve attığı her yanlış adımı demokrasi söylemi ile örtmeye çalışan
    AKP’nin kapatılmamasının demokrasi açısından bir kazanç olabilmesi tamamen AKP’nin gelecek süreçlerde takınacağı tavırla ilgilidir. Sözleri ile rejimin temel prensiplerini sahiplendiklerini dile getirip, takiyye yapmayı bırakmazlarsa, Türkiye ile birlikte kendi yollar
    ını da tıkamış olacaklarını kavramak zorundalar.

    Laiklik T

     

    ürkiye’nin en hassas noktası. Yumuşak karnı. AKP bu alanda daha fazla ilerlemeye çalışmamalı. Mahkeme kararını, “durmak yok, yola devam” değil; “dur” ve “rejimin temel niteliklerini daha fazla zorlama!” olarak okumaları gerekiyor.

    çıkmıştır. Kapatmama sonucu üzerinden kararı okumaları talihsizlik olur. Neredeyse oy birliği ile kabul edilen, odak olma fiilinin işlenmiş olduğunun kabulü üzerinden gelecekteki politikalarını belirlemeleri için bir uyar
    ıdır mahkeme kararı.

    T

     

    ürkiye’de ilk kez iktidar partisi mahkemelik olmuş ve cezalandırılmıştır.

    çısından doğuracağı sakıncaların konuşulma vakti gelmiştir. AKP’nin sözü edilen odak olma fiillerini sürdürmesi durumunda, önünde hukuki bir engel kalmadığı durumda rejimin alacağı biçim üzerinde de düşünmek gerekiyor. Bu yüzden parti kapatmalarının sona erdirilmesi gibi uçuk fikirler, hukuk devleti ile bağdaşmamaktadır. Durduk yerde parti kapatma davasının açılmayacağı da bu dava ile kesinleşmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı kendisine verilen görevi layıkı ile yapmış, Cumhuriyet’in temel anlayışına ters düşen AKP’nin frenlenmesi ve partinin dış destekçilerine de Türkiye’de rejimle oynanmas
    ına karşın demokrasiyi koruyan dinamiklerin hala dimdik ayakta olduğu mesajını vermiştir.

    çok fazla. Kısa sürede rejim karşıtlığının altı yılda aldığı yola bakınca ve kapatmama kararı sonrasında, kararın gerisini okumayıp, AKP ile birlikteliklerinin kendi yararlarına sonuçlarından hoşnut dış güçlerin mesajlarına bakınca, Türkiye’nin dipsiz karanlıkta yürümeye devam edeceği gibi bir algı güçleniyor. “Onlarla iyi çalıştık” diyen ABD Dışişleri szöcüsü; kararın AB çabalarını canlandırmak için fırsat olduğunu söylemi
    ş. Lagendijk, kendisini rahatlamış hissetmiş!..

    T

     

    üm demokrasi havarilerinin unuttukları bir konuya dikkat çekmek isterim. Demokrasi açıklık rejimidir. Gizli gündemleri yoktur demokratik yönetimlerin. Ve demokrasilerde yürütmenin iki başı akraba evlerinde buluşarak halef selef ilişkiler içinde olmazlar. AKP’nin Başkanı ile Çankaya’daki 11.’nin gizli buluşmasından söz edildi
    ğini anladınız.

    T

     

    ürkiye’de anormalliklere “demokrasi” adının verilmesinden vazge
    çilmesi için, muhalefetin güçlendirilmesi gerekiyor.

    ğru bilgilendirilmediği, muhalefetin söylemlerinin ve gündemin sürekli çarpıtıldığı, gerek aydınlarına, gerekse halkına bedel ödetildiği Türkiye görüntülerinden kurtulmak için, muhalefet halkasının güçlendirilmesi gerekiyor. Türkiye dış güçlerin işbirlikçiliğinden hoşnut olduğu bir siyasal partiye mahkum edilmemeli!..

    ören bir medya var.

    şımızın öldüğü, 115 vatandaşımızın da yaralandığı bombalı terör olayını son dakika haberi olarak veren haber kanalını izlerken, diğer kanalların yayınlarını kesmeyip, eğlence programlarını sürdürmeleri atlamamamız gereken vahim bir insanlık sorunu ve yayın politikalarının eleştirilme vaktinin geçtiğinin göstergesi değil midir? Daha vahimi, dışarıda olan bir arkadaşımın tüm evlerden eğlence programlarının sesinin geldiğini haber verişiydi. Güngören’de can pazarı yaşanırken, halkımızın çoğunluğuna eğlence izlettiriliyordu. Böyle bir yayıncılık anlayışının olduğu toplumda birlik duyguları nasıl tutkallanacak? Her terör olayından sonra olduğu gibi, bu vahşet görüntülerinin son bulmas
    ını temenni ettik, ediyoruz.

    çıkmasın dileyelim.

     

     

    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın kapatma istemiyle dava açmasına ilişkin suçlamaların ne denli yersiz olduğu, Başsavcının davayı açmaktaki haklılığı Anayasa Mahkemesi’nin kritik kararı ile ortaya çıkmış oldu. Davayı tek kişi reddetti: Mahkeme Başkanı. Altı üye kapatılması gerektiği yönünde oy kullanırken, hazine yardımının kesilmesi yönünde oy kullananların sayısı üyelerin tamamı oldu. Böylece AKP’nin yasanın tanımladığı laikliğe karşı eylemlerin odağı olma fiilini işlemiş olduğu kesinleşti.Kapatmanın kıyısına kadar gelmiş olan, kritik bir sayı ile kapatılmayıp, hazine yardımının yarısından men edilen AKP’de kapatılmama nedeniyle estirilen bayram havası ve “durmak yok yola devam” diyenlere bakınca, hatalardan ders alma geleneği olmayan siyasetin aynı zeminde ilerleyeceği endişesine kapılmamak elde değil.

    AKP bir dahaki seçimlere kadar biraz frene basacak ve kendisini destekleyen (eski) sosyalistler ile liberallerde oluşan kuşkuları gidermeye, güven tazelemeye çalışacaktır. Umarız bizi ve bizim gibi düşünen büyük bir çoğunluğu yanıltırlar. Artık bölen değil, toplayıcı söylemlerle toplumu kucaklamaya çalışırlar. Başta KKTC olmak üzere, kazanımı büyük bedellere mal olmuş dış politika konularında tavizkar olmayan tutumlar içine girilir. Ve artık özellikle kadın üzerinden yürütülen, kadını hedef alan, kadının başının bohçalanması

     

    üzerinden yürütülen din eksenli siyasete son verirler.

    Demokrasinin içini bo

     

    şaltarak ilerleyen ve attığı her yanlış adımı demokrasi söylemi ile örtmeye çalışan
    AKP’nin kapatılmamasının demokrasi açısından bir kazanç olabilmesi tamamen AKP’nin gelecek süreçlerde takınacağı tavırla ilgilidir. Sözleri ile rejimin temel prensiplerini sahiplendiklerini dile getirip, takiyye yapmayı bırakmazlarsa, Türkiye ile birlikte kendi yollar
    ını da tıkamış olacaklarını kavramak zorundalar.

    Laiklik T

     

    ürkiye’nin en hassas noktası. Yumuşak karnı. AKP bu alanda daha fazla ilerlemeye çalışmamalı. Mahkeme kararını, “durmak yok, yola devam” değil; “dur” ve “rejimin temel niteliklerini daha fazla zorlama!” olarak okumaları gerekiyor.

    çıkmıştır. Kapatmama sonucu üzerinden kararı okumaları talihsizlik olur. Neredeyse oy birliği ile kabul edilen, odak olma fiilinin işlenmiş olduğunun kabulü üzerinden gelecekteki politikalarını belirlemeleri için bir uyar
    ıdır mahkeme kararı.

    T

     

    ürkiye’de ilk kez iktidar partisi mahkemelik olmuş ve cezalandırılmıştır.

    çısından doğuracağı sakıncaların konuşulma vakti gelmiştir. AKP’nin sözü edilen odak olma fiillerini sürdürmesi durumunda, önünde hukuki bir engel kalmadığı durumda rejimin alacağı biçim üzerinde de düşünmek gerekiyor. Bu yüzden parti kapatmalarının sona erdirilmesi gibi uçuk fikirler, hukuk devleti ile bağdaşmamaktadır. Durduk yerde parti kapatma davasının açılmayacağı da bu dava ile kesinleşmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı kendisine verilen görevi layıkı ile yapmış, Cumhuriyet’in temel anlayışına ters düşen AKP’nin frenlenmesi ve partinin dış destekçilerine de Türkiye’de rejimle oynanmas
    ına karşın demokrasiyi koruyan dinamiklerin hala dimdik ayakta olduğu mesajını vermiştir.

    çok fazla. Kısa sürede rejim karşıtlığının altı yılda aldığı yola bakınca ve kapatmama kararı sonrasında, kararın gerisini okumayıp, AKP ile birlikteliklerinin kendi yararlarına sonuçlarından hoşnut dış güçlerin mesajlarına bakınca, Türkiye’nin dipsiz karanlıkta yürümeye devam edeceği gibi bir algı güçleniyor. “Onlarla iyi çalıştık” diyen ABD Dışişleri szöcüsü; kararın AB çabalarını canlandırmak için fırsat olduğunu söylemi
    ş. Lagendijk, kendisini rahatlamış hissetmiş!..

    T

     

    üm demokrasi havarilerinin unuttukları bir konuya dikkat çekmek isterim. Demokrasi açıklık rejimidir. Gizli gündemleri yoktur demokratik yönetimlerin. Ve demokrasilerde yürütmenin iki başı akraba evlerinde buluşarak halef selef ilişkiler içinde olmazlar. AKP’nin Başkanı ile Çankaya’daki 11.’nin gizli buluşmasından söz edildi
    ğini anladınız.

    T

     

    ürkiye’de anormalliklere “demokrasi” adının verilmesinden vazge
    çilmesi için, muhalefetin güçlendirilmesi gerekiyor.

    ğru bilgilendirilmediği, muhalefetin söylemlerinin ve gündemin sürekli çarpıtıldığı, gerek aydınlarına, gerekse halkına bedel ödetildiği Türkiye görüntülerinden kurtulmak için, muhalefet halkasının güçlendirilmesi gerekiyor. Türkiye dış güçlerin işbirlikçiliğinden hoşnut olduğu bir siyasal partiye mahkum edilmemeli!..

    ören bir medya var.

    şımızın öldüğü, 115 vatandaşımızın da yaralandığı bombalı terör olayını son dakika haberi olarak veren haber kanalını izlerken, diğer kanalların yayınlarını kesmeyip, eğlence programlarını sürdürmeleri atlamamamız gereken vahim bir insanlık sorunu ve yayın politikalarının eleştirilme vaktinin geçtiğinin göstergesi değil midir? Daha vahimi, dışarıda olan bir arkadaşımın tüm evlerden eğlence programlarının sesinin geldiğini haber verişiydi. Güngören’de can pazarı yaşanırken, halkımızın çoğunluğuna eğlence izlettiriliyordu. Böyle bir yayıncılık anlayışının olduğu toplumda birlik duyguları nasıl tutkallanacak? Her terör olayından sonra olduğu gibi, bu vahşet görüntülerinin son bulmas
    ını temenni ettik, ediyoruz.

    çıkmasın dileyelim.

     

     

    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın kapatma istemiyle dava açmasına ilişkin suçlamaların ne denli yersiz olduğu, Başsavcının davayı açmaktaki haklılığı Anayasa Mahkemesi’nin kritik kararı ile ortaya çıkmış oldu. Davayı tek kişi reddetti: Mahkeme Başkanı. Altı üye kapatılması gerektiği yönünde oy kullanırken, hazine yardımının kesilmesi yönünde oy kullananların sayısı üyelerin tamamı oldu. Böylece AKP’nin yasanın tanımladığı laikliğe karşı eylemlerin odağı olma fiilini işlemiş olduğu kesinleşti.Kapatmanın kıyısına kadar gelmiş olan, kritik bir sayı ile kapatılmayıp, hazine yardımının yarısından men edilen AKP’de kapatılmama nedeniyle estirilen bayram havası ve “durmak yok yola devam” diyenlere bakınca, hatalardan ders alma geleneği olmayan siyasetin aynı zeminde ilerleyeceği endişesine kapılmamak elde değil.

    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın kapatma istemiyle dava açmasına ilişkin suçlamaların ne denli yersiz olduğu, Başsavcının davayı açmaktaki haklılığı Anayasa Mahkemesi’nin kritik kararı ile ortaya çıkmış oldu. Davayı tek kişi reddetti: Mahkeme Başkanı. Altı üye kapatılması gerektiği yönünde oy kullanırken, hazine yardımının kesilmesi yönünde oy kullananların sayısı üyelerin tamamı oldu. Böylece AKP’nin yasanın tanımladığı laikliğe karşı eylemlerin odağı olma fiilini işlemiş olduğu kesinleşti.Kapatmanın kıyısına kadar gelmiş olan, kritik bir sayı ile kapatılmayıp, hazine yardımının yarısından men edilen AKP’de kapatılmama nedeniyle estirilen bayram havası ve “durmak yok yola devam” diyenlere bakınca, hatalardan ders alma geleneği olmayan siyasetin aynı zeminde ilerleyeceği endişesine kapılmamak elde değil.

    AKP bir dahaki seçimlere kadar biraz frene basacak ve kendisini destekleyen (eski) sosyalistler ile liberallerde oluşan kuşkuları gidermeye, güven tazelemeye çalışacaktır. Umarız bizi ve bizim gibi düşünen büyük bir çoğunluğu yanıltırlar. Artık bölen değil, toplayıcı söylemlerle toplumu kucaklamaya çalışırlar. Başta KKTC olmak üzere, kazanımı büyük bedellere mal olmuş dış politika konularında tavizkar olmayan tutumlar içine girilir. Ve artık özellikle kadın üzerinden yürütülen, kadını hedef alan, kadının başının bohçalanması

     

    üzerinden yürütülen din eksenli siyasete son verirler.

    Demokrasinin içini bo

     

    şaltarak ilerleyen ve attığı her yanlış adımı demokrasi söylemi ile örtmeye çalışan
    AKP’nin kapatılmamasının demokrasi açısından bir kazanç olabilmesi tamamen AKP’nin gelecek süreçlerde takınacağı tavırla ilgilidir. Sözleri ile rejimin temel prensiplerini sahiplendiklerini dile getirip, takiyye yapmayı bırakmazlarsa, Türkiye ile birlikte kendi yollar
    ını da tıkamış olacaklarını kavramak zorundalar.

    Laiklik T

     

    ürkiye’nin en hassas noktası. Yumuşak karnı. AKP bu alanda daha fazla ilerlemeye çalışmamalı. Mahkeme kararını, “durmak yok, yola devam” değil; “dur” ve “rejimin temel niteliklerini daha fazla zorlama!” olarak okumaları gerekiyor.

    çıkmıştır. Kapatmama sonucu üzerinden kararı okumaları talihsizlik olur. Neredeyse oy birliği ile kabul edilen, odak olma fiilinin işlenmiş olduğunun kabulü üzerinden gelecekteki politikalarını belirlemeleri için bir uyar
    ıdır mahkeme kararı.

    T

     

    ürkiye’de ilk kez iktidar partisi mahkemelik olmuş ve cezalandırılmıştır.

    çısından doğuracağı sakıncaların konuşulma vakti gelmiştir. AKP’nin sözü edilen odak olma fiillerini sürdürmesi durumunda, önünde hukuki bir engel kalmadığı durumda rejimin alacağı biçim üzerinde de düşünmek gerekiyor. Bu yüzden parti kapatmalarının sona erdirilmesi gibi uçuk fikirler, hukuk devleti ile bağdaşmamaktadır. Durduk yerde parti kapatma davasının açılmayacağı da bu dava ile kesinleşmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı kendisine verilen görevi layıkı ile yapmış, Cumhuriyet’in temel anlayışına ters düşen AKP’nin frenlenmesi ve partinin dış destekçilerine de Türkiye’de rejimle oynanmas
    ına karşın demokrasiyi koruyan dinamiklerin hala dimdik ayakta olduğu mesajını vermiştir.

    çok fazla. Kısa sürede rejim karşıtlığının altı yılda aldığı yola bakınca ve kapatmama kararı sonrasında, kararın gerisini okumayıp, AKP ile birlikteliklerinin kendi yararlarına sonuçlarından hoşnut dış güçlerin mesajlarına bakınca, Türkiye’nin dipsiz karanlıkta yürümeye devam edeceği gibi bir algı güçleniyor. “Onlarla iyi çalıştık” diyen ABD Dışişleri szöcüsü; kararın AB çabalarını canlandırmak için fırsat olduğunu söylemi
    ş. Lagendijk, kendisini rahatlamış hissetmiş!..

    T

     

    üm demokrasi havarilerinin unuttukları bir konuya dikkat çekmek isterim. Demokrasi açıklık rejimidir. Gizli gündemleri yoktur demokratik yönetimlerin. Ve demokrasilerde yürütmenin iki başı akraba evlerinde buluşarak halef selef ilişkiler içinde olmazlar. AKP’nin Başkanı ile Çankaya’daki 11.’nin gizli buluşmasından söz edildi
    ğini anladınız.

    T

     

    ürkiye’de anormalliklere “demokrasi” adının verilmesinden vazge
    çilmesi için, muhalefetin güçlendirilmesi gerekiyor.

    ğru bilgilendirilmediği, muhalefetin söylemlerinin ve gündemin sürekli çarpıtıldığı, gerek aydınlarına, gerekse halkına bedel ödetildiği Türkiye görüntülerinden kurtulmak için, muhalefet halkasının güçlendirilmesi gerekiyor. Türkiye dış güçlerin işbirlikçiliğinden hoşnut olduğu bir siyasal partiye mahkum edilmemeli!..

    ören bir medya var.

    şımızın öldüğü, 115 vatandaşımızın da yaralandığı bombalı terör olayını son dakika haberi olarak veren haber kanalını izlerken, diğer kanalların yayınlarını kesmeyip, eğlence programlarını sürdürmeleri atlamamamız gereken vahim bir insanlık sorunu ve yayın politikalarının eleştirilme vaktinin geçtiğinin göstergesi değil midir? Daha vahimi, dışarıda olan bir arkadaşımın tüm evlerden eğlence programlarının sesinin geldiğini haber verişiydi. Güngören’de can pazarı yaşanırken, halkımızın çoğunluğuna eğlence izlettiriliyordu. Böyle bir yayıncılık anlayışının olduğu toplumda birlik duyguları nasıl tutkallanacak? Her terör olayından sonra olduğu gibi, bu vahşet görüntülerinin son bulmas
    ını temenni ettik, ediyoruz.

    çıkmasın dileyelim.

     

     

     

     

  • PKK’dan orman yakma tehdidi

    PKK’dan orman yakma tehdidi

    Hazal ATEŞ ANKARA

     

    PKK’nın sitesinde yer alan bildiride “Güneydoğu’da orman yakmaya devam edilirse, biz de Akdeniz ve Ege’deki ormanları yakarız” denildi..

     

    DTP’liler Güneydoğu’da orman yangınlarının asker tarafından izli mermi atışları ile çıkarıldığını savunurken, PKK da misilleme olarak Marmara, Akdeniz ve Ege’de ormanlık alanların yakılacağı tehdidinde bulundu. PKK, Halk Savunma Güçleri (HPG) adlı internet sitesinde TSK’nın Güneydoğu ve K. Irak’ta sürdürdüğü operasyonlarda binlerce hektarlık ormanlık alanın yandığını ileri sürdü. PKK yöneticilerinden Sedat Doğan imzasıyla, “Kürdistan yanıyorsa Türkiye de yanacaktır” başlığı altında yayınlanan yazıda örgüt tabanına “ormanları yakın” mesajı verildi. Yazıda, son bir ayda K. Irak’ın Zap, Haftanin, Avaşin ile Şırnak, Siirt, Bitlis, Diyarbakır, Erzurum, Bingöl, Ağrı ve Tunceli’de ormanlık alanların ateşe verildiği iddia edildi. Antalya’da devletin tüm imkânlarını seferber etmesine karşın bölgedeki ormanlık alanlardaki yangınlara müdahale edilmediği öne sürüldü. DTP’li Sevahir Bayındır da Meclis Genel Kurulu’nda yangınların asker tarafından izli mermi atışları ile çıkartıldığını öne sürdü. Tunceli’de ise güvenlik güçleriyle teröristler arasında çıkan çatışmada 2 terörist öldürüldü.

     

  • KARADZİÇ:AMERİKA BANA TEMİNAT VERDİ!

    KARADZİÇ:AMERİKA BANA TEMİNAT VERDİ!

     

    Sırp Kasabı’ndan BOMBA İddia

     

    Sırp Kasabı Radovan Karaciç, bugün Lahey’de yargılandığı mahkemede ABD’yle ilgili bomba bir iddiada bulundu…
    Bosna Savaşı’nda (Nisan 1992-Kasım 1995) Müslüman Boşnakların 100 bin insanı katletti” dediği Sırp lideri Radovan Karaciç, BM’nin Hollanda’nın Lahey kentinde Uluslararası Eski Yugoslavya Ağır Ceza Mahkemesi’nde bugünkü ilk duruşmasında, ”Amerikalı diplomat Richard Holbrooke, ortadan kaybolmam koşuluyla benim Lahey’e teslim edilmeyeceğime söz verdi” dedi.

    Hollandalı Yargıç Alphons Orie, Karaciç’in iddiası üzerine, ”Yeri değil. Bunu şu anda burada söyleyemezsiniz. Bu hususta (sonra) mahkemeye resmi başvuru yapabilirsiniz” cevabını verdi.

    Bosna-Hersek Devlet Başkanı Alia İzzetbegoviç (1925-2003), Hırvatistan Devlet Başkanı Franyo Tujman (1922-1999) ile Sırbistan Devlet Başkanı Slobodan Miloşeviç (1941-2006), 230 bin’den fazla insanın öldüğü Bosna faciasını bitiren Dayton (ABD-Ohio eyaleti) barış anlaşmasını imzalamışlardı. ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Richard Holbrooke, Dayton’un mimarıydı.

    Karaciç’in bugün mahkemede, Holborooke’un ”kendini zımnen affettiği, ‘yeter ki ortada görünmeyin’ dediğini ileri sürdüğü. Oysa bu iddiayı Holbrooke Alman yayın organlarına da kesinlikle yalanladı ve ”buna bir daha cevap vermeyeceğim” dedi.

    Karaciç 10 gün önce Sırbistan’ın başkenti Belgrad’da yakalandıktan sonra bugün Lahey’de ilk duruşmaya çıkarken, Saraybosna televizyonları oturumu kentte kurulan büyük ekranlardan verdi.

    ”Srebreniça Anaları” örgütünden Ramize Musiç (52) , ”İki yavrumun kemiklerini dahi bulamadım” diye ağladı. Karaciç’in sadece Saraybosna kuşatmasında öldürdüğü 11 bin insan ve Serebreniça katliamında kıydığı 8 bin 106 erkek ve genç çocuğun yakınlarından Elvir Kılyakiç (27), kardeşini ve babasını Srebreniça’da yitirmiş kişi olarak, ”İşte mahkemede. Mucize gibi ama çok çok acı. Dünya sandığımız kadar kötü değil” diye mırıldanabildi. 20 Srebreniça anasıyla Saraybosna televizyonlarının yayınını izlerken sessizce ağlayan Alena Tiro, ”Onun öldürdüğü 100 bin insan onu şimdi mahkemede göremiyor” dedi.

     

     

  • Antalya alev alev yanıyor / Konya’da 16 ölü 27 yaralı

    Antalya alev alev yanıyor / Konya’da 16 ölü 27 yaralı

     
     
    Göksel YAPAR/ANTALYA, (DHA)
    ANTALYA’nın Manavgat İlçesi’ne bağlı Karabük Köyü yakınlarında dün öğle saatlerinde başlayan ve Köprüçay rafting merkezinin yanından geçen orman yangınında 4 bin hektarlık kızılçam alanı kül oldu. Antalya’nın gördüğü en büyük yangın olarak açıklanan Manavgat yangınında 3 köy boşaltıldı, 2 mahalle yandı, direkler devrildi, hayvanlar telef oldu.Şiddetini kesmeyen yangın 2 bin yıllık Aspendos Antik Tiyatrosu’nun olduğu bölgeye yaklaştı.

     

     

    Aspendos Tiyatrosu’nun arkasındaki tarihi su kemerlerine kadar ulaşan yangının tiyatroya yaklaşmaması için itfaiye ekipleri karadan müdahalede bulunuyor.Serik İlçesi’ne 5 kilometre uzaklıktaki Sarıabalı Köyü’ne kadar inen yangın Koyak Mahallesi’ni tehdit edince vatandaşlar, evlerini terk etmeye başladı. Koyak Mahallesi’ndeki evler tamamen boşaltıldı. Kaymakamlığın uyarısı üzerine Karataş Köyü, Akbaş Köyü, Bucak Köyü, Sarıabalı Köyü’nde yaşayanlar da sabaha karşı saat 03.00’ten itibaren evlerini boşaltmaya başladı.

     

    Büyük korku ve panik yaşayan bölge sakinleri evlerini boşaltıp, mallarını kurtarmanın telaşına düştü. Eşyalarını kamyonlara yükleyen köylüler yollarda uzun kuyruklar oluşturdu. Hayvanlarını da yanlarına alan bölge sakinleri, yangın bölgesinden hızla uzaklaşıyor. Yangın, Deniztepesi’ni de tehdit etmeye başlarken, Karataş köyünden 2 kişinin kaybolduğu ihbarı geldi.

     

    ANTALYA TARİHİNİN EN BÜYÜK YANGINI

    Manavgat’ın Taşağıl Beldesi’ne bağlı Karabük Köyü yakınlarında dün saat 12.30’da belirlenemeyen bir nedenle başlayan Antalya tarihinin en büyük ve zarar verici yangını orman yangını, büyüyerek sürüyor. Kızılçam ağaçlarının bulunduğu ormanda etkili olan yangın, poyrazın etkisiyle rafting bölgesi Köprüçay’ın bulunduğu Beşkonak’ın yanından geçerek Serik İlçesi’nin Akbaş Köyü’ne yöneldi.

    Dün havadan uçak ve helikopterle yapılan müdahaleye, hava karardığı için ara verilmesinin ardından rüzgarın da etkisiyle büyüyen yangın, geniş bir alanı kuşattı. Rüzgar ve ulaşım yollarının yangın alanı içinde kalması nedeniyle kontrol altına alınamayan alevleri söndürme çalışmalarına Eskişehir, Kütahya, Denizli, Konya ile civardaki ilçelerden takviye ekipler geldi. Hava karardığı için ara verilen havadan müdahale çalışmaları, bugün sabah saatlerinden itibaren tekrar başlatıldı.     

    DÖRT CEPHEDEN MÜCADELE

    Sabah saat 05.00 sıralarında yaklaşık 4 bin hektar ormanın kül olduğu açıklandı.

    Yangına 6 helikopter, 5 uçak, 100 arazöz, 250 araç, 500 orman işçisi, köylü ve askerlerle birlikte toplamda 2 bin kişinin müdahale ettiğini belirten Orman Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Kurtulmuş, 4 ayrı cepheden mücadele ettiklerini söyledi.

    Akbaş, Bucak ve Sarıabalı köylerinin ve mahallelerinin boşaltıldığını belirten Kurtulmuş, selvi ve kızılçamların 800 derece sıcaklıkta yandığını kaydetti. Meteorolojinin poyrazın 4 gün süreceğini açıkladığını söyleyen Kurtulmuş, “Bu kötü bir haber. Yoğun duman yüzünden ne kadar alanın yandığını tam olarak tespit edemedik, ancak en az 4 bin hektar alanın kül olduğunu biliyoruz” dedi.

    Kurtulmuş, “Sıcak alev kilometrelerce ilerideki ormanlık alanı ısıtarak, yangına hazır hale getiriyor. Yangının yönü ve şiddeti çok sık değişiyor. Başladığı yere dönmesinden kaygılanıyoruz. En büyük risk ise 4 gün sürmesi beklenen poyraz” diye konuştu.

    DÜZLERÇAMI 1715 HEKTAR

    Antalya tarihinin bundan önceki en büyük orman yangını 21 Haziran 1997’de meydana gelmişti. Kepezüstü mevkiindeki Düzlerçamı Milli Parkı’nın bulunduğu alanda başlayan ve 3 gün süren yangında 1715 hektar kızılçam yokolmuştu.

     

    ———-

     

    Konya’da Kuran kursu çocukların üzerine çöktü: 16 ölü 27 yaralı

    01.08.2008 | AA-ANKA-DHA | Haber

     

     

     
     
     
     
     
     
     
    Konya’nın Taşkent İlçesi Balcılar Beldesi’nde özel bir vakfa ait 3 katlı Kuran kursu binası, gaz sıkışmasından kaynaklandığı tahmin edilen bir patlama sonucu çöktü. 12 – 16 yaş arası kız çocuklarının kaldığı binada ilk belirlemelere göre 16 öğrenci yaşamını yitirdi, 30’a yakın öğrenci de yaralandı. Yerle bir olan binanın enkazı altında halen çocukların olduğu belirtiliyor.
    Gece saat 03.45 sıralarında meydana gelen olayda, bölgenin dağlık bir alan olması nedeniyle kurtarma ekipleri enkaz alanına ulaşmakta gecikti. Askeri birliklerin de katıldığı çalışmalar sonucu enkazdan çıkarılan yaralılardan bir kısmı helikopterle Konya’ya, diğerleri de civardaki ilçelerin hastanelerine kaldırıldı. 

    Olayın ardından Devlet Bakanı Nimet Çubukçu, İçişleri Bakanı Beşir Atalay ve Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Konya’nın Taşkent ilçesine bağlı Balcılar beldesine geldi. Çöken kız yurdu binasının enkazında incelemelerde bulunan bakanlar yetkililerden bilgi aldı.

     
    Gaz sıkışmasından kaynaklandığı sanılıyor
    Patlamanın ardından binanın çöktüğünü ve kurtarma çalışmalarının başladığını belirten Konya Valisi Osman Aydın, “Konya’dan çıkan sivil savunma ekipleri olay yerine ulaştı. Sağlık görevlileri de çalışmalarını sürdürüyor” dedi. Balcılar Belediye Başkanı Mehmet Demirgül ise özel bir vakfın yurt olarak kullandığı üç katlı binanın gaz sıkışması nedeniyle çöktüğünün tahmin edildiğini dile getirerek, “Olay yerinde jandarma ekipleri güvenlik önlemi aldı. Çok sayıda ambulans sevk edildi. Binayı özel bir vakıf yurt olarak kullanıyor” açıklamasını yaptı. 

    Balcılar beldesinde çöken yurt binasından kurtarılan ilk öğrencilerden biri olan 13 yaşındaki Merve Avcı, 3 katlı yurt binasında 6 kişilik personelle birlikte yaklaşık 50 kişinin bulunduğunu söyledi.
    İhmal şüphesi artıyor
    Avcı olayı şöyle anlattı: “Sabah saatlerinde namaza kalktık. Ben abdest almaya aşağı indim. Zemin kattan kuvvetli bir hışırtı geliyordu. Yurttaki iki hocamızla birlikte mutfağa girdik. Hocalarımızdan biri, ‘mutfakta gaz hortumu çıkmış’ dedi. Ben mutfağın kapısında duruyordum. Hocalarımız ‘kapıyı kapat’ dediler. Ben de ikinci kata çıktım. Binada panik yoktu, hatta öğrenciler yataklarındaydı. Ben yukarı çıktıktan 5 dakika sonra aşağıdan yatakhanelere gaz kokusu gelmeye başladı ve hemen ardından çok şiddetli bir patlama meydana geldi. 5 arkadaşımla birlikte patlamadan sonra binanın ayakta kalan kısmındaydık. Zemin kattan yukarı doğru çıkan alevleri çok yakımızda hissettik. kapıyı açtığımızda binanın yarısının yıkıldığını ve sadece bizim bulunduğumuz bölümün ayakta kaldığını gördük. Üzerime iki tahta parçası devrilmişti. Bağırarak yardım istedim. Yardıma gelenler beni kurtardı.” 
    Çevre sakinleri ve belediyede çalışan bazı görevliler, yurt binasında tüp bulunmadığını, gazla çalışan bir tesisatın kurulu olduğunu söyledi.
            
    Diyanete bağlı değil

    Devlet Bakanı Sait Yazıcıoğlu, Konya’da patlama sonucu çöken özel bir Kuran kursuna ait yurt binasının, Diyanet İşleri Başkanlığı ile hiçbir organik ilgisinin olmadığı açıkladı. Yazıcıoğlu, bir gazetecinin yurt binasının “kaçak” olup olmadığını sorması üzerine bu konu hakkında henüz bir bilgi sahibi olmadığını, bazı yurtların derneklere ait olabildiğini ifade etti. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kursu olmadığının altını çizen Yazıcıoğlu, denetim mekanizmalarının olduğunu sözlerine ekledi. 

    Baykal: Konunun takipçisi olacağız
    CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, yurt binasının çökmesi sonucu 16 öğrencinin hayatını kaybettiği Konya’nın Taşkent ilçesine bağlı Balcılar beldesinde, CHP heyetinin incelemelerde bulunacağını söyledi. Baykal, sorumlulardan hesap sorulması için olayın takipçisi olacaklarını ifade etti.
    Baykal, Konya Valisi Osman Aydın’ı arayarak, yurt binasının çökmesi sonucunda 16 öğrencinin yaşamını yitirmesi, 30’a yakınının da yaralanmasından duyduğu üzüntüyü iletti. Can kaybının artmaması dileğiyle yaşamını yitirenlere rahmet, yaralılara da acil şifalar dileyen Baykal, Vali Aydın’ın şahsında çocuklarını kaybeden ailelere, Konyalılar’a ve eğitim camiasına da başsağlığı dileklerini iletti.

    Baykal, Konya Milletvekili Atilla Kart Başkanlığındaki CHP heyetinin de Konya’da incelemeler yapacağını, çocuklarını yitiren aileler dahil, ilgili ve yetkililerle görüşeceğini belirtti. Baykal, CHP heyetinin hazırlayacağı rapordan sonra yurt binasının çöküşünü, bu çöküşün arkasındaki somut durumu, sorunları çok ayrıntılı olarak ele alıp değerlendireceklerini, sorumlulardan mutlaka hesap sorulması için olayın takipçisi olacaklarını söyledi.

     
    CHP’li vekil Başbakan’a sordu: Yurt hangi vakıfa ait

    CHP İzmir Milletvekili Ahmet Ersin, çöken yurt binası ile ilgili bir soru önergesi vererek konuyu TBMM gündemine taşıdı. Ersin, kaçak olarak yapıldığını iddia ettiği bir vakfa ait olan ve yaşları 12-16 arasında kızların kaldığı yatılı Kuran kursunda meydana gelen patlamaya değinerek, TCK’nın 263. maddesinin Ak Parti tarafından değiştirildiğini, “kaçak Kuran kursu açanlara verilecek cezaların hafifletildiğini savundu. Ersin, bu değişikliğin yasa dışı kurs ve eğitim kurumu açanları özendirdiğini kaydederek Başbakan Erdoğan’a, kaçak olarak nitelendirdiği Kuran kursunun hangi vakfa ait olduğunu sordu. Ersin, “Bu Kuran kursunun kaçak olduğu bilindiği halde, yasal tatbikat yapmayan vali, kaymakam ve müftü hakkında soruşturma açtıracak mısınız? Vali, kaymakam ve müftü görevden alınacak mı?” diye sordu.

  • Irak Çalışma Grubu ve emperyalizmin Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmesi

    Irak Çalışma Grubu ve emperyalizmin Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmesi

    Milli Gazete – 23.12.2006
     

    Amerika’nın derin devletini temsil eden James Baker ve Lee Hamilton önderliğinde Irak’ta yapılan yanlışlıkların düzeltilmesini içeren Irak Çalışma Grubu Raporu(1) 6 Aralık günü Washington’da açıklandı(2). Bu rapor, genel bağlamda Irak’ta işlerin yolunda gitmediğini, bu yüzden bazı değişikliklerin yapılması gerektiğini içeren bir anlayış ile hazırlandıysa da, planda Bush yonetimi ile amaçlanan nokta arasında hiçbir farkın olmadığı gözden kaçan en önemli ayrıntı olsa gerek. Bush’un Irak planı ile Baker/Hamilton önderliğindeki çalışma grubu raporu arasındaki tek fark, amaca ulaşılması için farklı yolların tercih edilmiş olması.

    Irak Çalışma Grubu; Virginia senatoru ve senato askeri komisyon üyesi John Warner’in öncülüğünde 15 Mart 2006 tarihinde ABD senatosunda Demokrat ve Cumhuriyetçilerin desteği ile kuruldu. Çalışma Grubu raporunu yazarken, Bush ve Dick Cheney de dahil olmak üzere, yüzün üzerinde Amerikalı ve diğer ülkelerden milletvekili, asker, elçi, gazeteci, din ve bilim adamları ile görüştüler(3).

    Raporu analiz etmeden önce, bu raporu hazırlayan grubun sadece Baker ve Hamilton’dan ibaret olmadığını, çok daha geniş bir katılımı içerdiğini gözden kaçırmamakta fayda var. Çünkü raporu hazırlayanlar ile “demokrasi” adı altında Irak ve Ortadoğu’yu işgal planına destek verenlerin aynı kişiler olduğunu unutmamak gerekiyor. Baker/Hamilton’ın Irak Çalışma Grubu aslında on kişilik bir ana gruptan oluşmaktadır. Bu grubun üyeleri James Baker ve Lee Hamilton’ın dışında, geri kalan sekiz kişi şunlardır: Musevi asıllı eski ABD Dışisleri Bakanı, Yahudi soykırımından zarar görenlerin sigorta şirketleri tarafından maddi zararlarının karşılanması için oluşturulan şirketin başkanı olan(4), çesitli petrol şirketlerinde ve Dick Cheney’in Haliburton şirketinde de çalışmış bulunan Lawrence S. Eagleburger(5), Clinton’ın danışmanlarından Lazard finansal danışmanlık şirketinin(6) başkanı Vernon E. Jordan, Reagan dönemi Adalet Bakanı Edwin Meese, Amerikan Yüksek Mahkemesi üyesi Sandra Day O’Connor, Beyaz Saray eski Yönetim Müdürü Leon E. Panetta, ABD eski Savunma Bakanı William J. Perry(7), eski Virginia Valisi ve Senatörü Charles S. Robb ve eski Wyoming Senatörü Alan K. Simpson. 

    Irak Çalışma Grubu sadece bu on kişilik ana yönetim komitesinden oluşmamaktadır. Çalışma Grubu 44 uzmanın bulunduğu dört ayrı alt grup tarafından da desteklenmiştir. Bu gruplar sırasıyla ekonomi ve yeniden yapılandırma (Economy and Reconstruction); asker ve güvenlik (Military and Security); siyasi gelişme (Political Development) ve stratejik çevreden (Strategic Enviornment) oluşmaktadır(8).

    Rapor niçin yazıldı?

    Bu çalışma grupları içinde yer alan, Bush yönetiminin başlattığı Irak savaşını destekleyen bazı isimler aslında bu raporun perde arkasını yansıtması açısından önemlidir. Bu isimlerden bazıları şunlardır: Irak savaşının Washington’daki en büyük destekçisi olan muhafazakar Musevi düşünce kuruluşlarından Washington Enstitüsü’nden Michael Eisenstadt ve Jeffrey A. White; Irak savaşının merkezi konumundaki neoconların yönetiminde bulunan American Enterprise Enstitüsünden eski CIA “İslam uzmanı” Reuel Marc Gerecht; Irak savaşını destekleyenlerden Ulusal Savunma Universitesinden Phebe A. Marr ve Judith S. Yaphe; Rand şirketinin eski baskanı Bruce Hoffman.  

    Aslında raporu hazırlayan 44 uzmandan kaç tanesinin Irak savaşını desteklediği göz önüne alınırsa, bu raporun ne kadar Irak veya Amerikan halkının çıkarlarına hizmet ettiği daha iyi anlaşılabilir. Amerika’da yaklaşan 2008 başkanlık seçimleri öncesi, kendilerini Irak çıkmazından Bush yönetimine karşı gelerek temizleyebileceklerini zannedenlerden oluşan bu grubun hazırladığı rapor, iç politika unsuru olarak 2008 seçimleri öncesinde kullanılacak bir seçim malzemesinden öteye geçemez. Savunma Bakanı Rumsfield’in de belirttigi gibi, bu rapordaki bütün opsiyonlar zaten ABD Savunma Bakanlığı tarafından ayrıntıları ile incelenmiştir.

    Eğer bu raporu yazanlar Irak savaşına destek verenler ise, “o zaman rapor niçin yazılmıştır” sorusu akla gelmektedir. İşte bu sorunun yanıtı da Irak’ta işlerin iyi gitmemesi ile 2008 seçimleri öncesi, kendilerini, daha evvel destekledikleri Bush yönetimine mesafeli ve eleştirel göstererek bu büyük emperyalist bataklıktan kurtarabileceklerini zannederek raporu yazanlar aslında kısa vadeli çıkarların arkasına saklanarak ne Irak halkını, ne de yüzde 12.6’si fakirlik sınırının altında(9) yaşayan Amerikan halkını düşünenlerdir. Bu gruplar, Washington’da düşünce kuruluşlarında ve Amerikan hükümetinde Cumhuriyetçi ve Demokrat yönetimlerin iş başına gelmesi ile sistemin musluğundan en fazla çıkar elde eden, bu maddi ve siyasi çıkarı kendi etnik, dinsel ve sınıf çıkarı için kullanan nüfusun geneline ise vatanseverlik nutukları atan elitsel uluslararası sermaye çetesidir.

    Irak Çalışma Grubunun hazırladığı Irak’ta ABD stratejisinin değişmesi gerektiği üzerine kurulu bu raporda(10), en büyük etik eksiklik, Amerikan işgali sonucu Irak’da ölenlerden bahsedilmemesidir. 84 sayfalık bu rapor; Değerlendirme (Assessment) ve İleriye Doğru Yeni Bir Yaklaşım (The Way Forward: A New Approach) başlıklı iki ana bölümden oluşmaktadır.

    Raporun “Değerlendirme” başlıklı ilk bölümünde Irak’taki durumu özetleyen bir yaklaşım ile güvenlik, siyaset, ekonomi, ve uluslararası destek “analiz” bölümlerinde genel bir sunuş yapılmıştır. Bu bölümün “Irak’ta devam eden düşüşün sonuçları” başlıklı bölümünde ise Irak’taki gidişatın Amerikan çıkarlarına zarar verdiği tezi çeşitli örnekler verilerek uzun vadede daha da zararlı olabileceği konusu işlenmektedir. Değerlendirme” bölümün “Irak’ta bazı alternatifler” (Some Alternative Courses in Iraq) başlıklı çalışmasında dört ayrı tavsiyede bulunulmuştur: Acil çekilme, Staying the course [Mevcut durumu sürdürme. KŞ], Irak’a daha fazla asker ve üç ayrı bölgeden vazgeçilmesi konuları işlenmiştir. “Değerlendirme“nin son bölümü ise “Amaçlarımıza Ulaşmak” (Achieving Our Goals) konusu ayrıntılarıyla işlenmektedir.  

    Irak Çalışma Grubu’nun hazırladığı bu raporun “İleriye Doğru: Yeni Bir Yaklaşım” (The Way Forward: A New Approach) başlıklı ikinci bölümü ise iki ana alt bölümden oluşmaktadır: Dış Yaklaşım: Ulusararası İşbirliğinin Yeniden Oluşturulması (The External Approach: Building an International Consensus) ve Irak İçi Yaklaşım: Iraklılara Yardım (The Internal Approach: Helping Iraqis Help Themselves).Raporun İleriye Doğru: Yeni Bir Yaklaşım” bölümü ise dört ayrı alt başlıkta toplanmıştır. Bu bölümde daha çok ABD’nin Irak’taki stratejisinin değişmesi için yapılması gerekenler alt başlıklar halinde sıralanmıştır.

    Aslında rapor genel bağlamda Irak savaşını başlatan Bush/Cheney ve neocon politikalarından ve stratejisinden farklı olmamakla birlikte, Irak konusunda Uluslararası ve bölgesel işbirliğinin ve desteğin arttırılmasının ABD’nin uzun vadedeki ulusal çıkarlarına faydası olacağı tezi ile ön plana çıkmakta, sanki genel politikadan farklı bir yol  çiziyormuş veya öneriyormuş izlenimi doğurmaktadır. Oysa tavsiye edilen bütün öneri ve çalışmalar Pentagon’daki Rumsfield yönetimi ve askerler tarafından zaten üzerinde konuşulmuş ve tartışılmış konulardan oluşmaktadır.

    Raporda Türkiye açısından yeni bir husus olmamakla birlikte, bu raporda Türkiye çok düşük bağlamda 8 ayrı sayfada ufak notlar ile incelenmiştir. Bu yaklaşım tarzının aslında Türkiye’nin Irak konusunda ne kadar dikkate alındığının güzel bir örneklemi olarak algılanabilir. Çalışma grubu Türkiye ile ilgili konuda da Washington elçisi Nabi Şensoy ile de bir görüşme yapmıştır. Raporun 26. sayfasında Türkiye’nin Irak politikasının Irak’taki Kürt milliyetciliğini pasifize etme üzerine kurulduğunu, fakat bunun yanında da Irak Kürdistan’ında Türk şirketlerin yaptığı yatırımların Türk/Kürt işbirliğini artttırdığından bahsedilmektedir. Türkiye’nin Irak’ta bulunan Türkmenleri desteklemesinin Kerkük’ün Irak Kürdistan’ına katılmasını engelleyici siyasi bir malzeme olarak kullandığı görüşüne yer verilmektedir. Ana hatları ile doğru olarak kabul edilebilecek olan Türkiye’nin bu siyasi “stratejisi” ne yazık ki Ankara’yı eline geçirmiş, Irak’a bakışı ancak PKK ve Kürt milliyetciliği ile sınırlı, Türkmenleri Irak’a “göç etmiş işçiler” olarak gören bir zihniyet tarafından idare edildiğinden başarısızlığa mahkumdur. Her ne kadar Mesut Barzani raporu eleştirerek(11),  bu raporun gerçekçi olmadığını iddia etse de, rapor özünde her ne kadar Bağdat’ı merkez içeren ve bölgesel otonomileri merkeze bağlayan bir yapıda da olsa, uzun vadede bölgesel özerklikler ile var olan bağımsız Kürdistan fikrine karşı bir tavır sergilememektedir. Zaten Birinci Körfez Savaşı ile oluşmuş Kuzey Irak bölgesel hükümeti bu aşamadan sonra Bağdat’a bağlanmayı içeren hiçbir planı kabul edemez.

    Barzani ve Kürt siyasiler ne yazık ki Ankara’da bulunan devekuşlarından daha entellektüel ve dünyada gelişen global siyaseti daha iyi özümsemiş ve anlayabilen, küreselleşme ile gelişen ve değişen siyasete daha kıvrak ve ulusalcı bir zihniyet ile yanıt veren ve strateji oluşturan bir Kürt siyasi entelijensyası oluşturduklarından başarı şansları Ankara’ya nazaran daha fazladır. Ankara, Çankaya ile Dışışleri bürokrasisi arasında 1940’larda kalmış bir siyasi yapı ile 21. yüzyıldaki siyasi gelişmelere yanıt verecek bir durumda değildir. İste bu siyasi çıkmazın negatif sonucu ise uzun vadede Türkiye’nin bölünmesi ile noktalanabilir.

    Raporun 31’inci sayfasında belirtildiği üzere, raporu yazanların, George W. Bush ile Irak’taki Amerikan çıkarları konusunda aynı görüşleri paylaştıklarını açıklıkla dile getirmeleri, aslında raporun bir itiraftan öte, bir samimiyet göstergesi olduğunu ortaya koymuştur. Yine raporda belirtildiği üzere, her ay Irak’ta yüzün üzerinde Amerikan askeri ölmekte ve ABD her hafta Irak’a iki milyar dolar harcamaktadır. Bu rapor ile değişimi isteyenler, aslında bu iki önemli noktanın değişmesini istemektedirler.

    79 adet tavsiyenin sonuç bölümünde sunulduğu raporda, aslında yapılan tavsiyelerin bir çoğunun zaten ABD Savunma Bakanlığı ve hükümeti tarafından gözden geçirilen görüşler olduğunu unutmamakta fayda var. “Tavsiyeler”in “Petrol Sektörü” başlıklı bölümünün “Uzun Dönem” alt başlığında Irak’ın petrol zenginliği gözönüne alınarak, ülkede modern bir işletim tarzı oluşturacak kapitalist yönetim yapısına ait kişi ve kurumların oluşturulması için gerekli yardımların ABD tarafindan yapılması öngörülmektedir. Bu çalışmanın bir diğer ilgi çekici yönü ise Savunma Bakanı Donald Rumsfield’ın Pentagon’dan ayrılışı ile aynı döneme denk gelmesidir. Çalışma grubu ayrıca yeni Savunma Bakanı Robert Gates’e de çeşitli tavsiyelerde bulunurken, Gates’in de bu çalışma grubu içinde yer aldığı ve Gates’in görüşlerine de raporda yer verildiği belirtilmektedir.  

    Sonuç olarak; Baker ve Hamilton önderliğinde hazırlanan Irak Çalışma Grubu raporu esasında işgali haklı kılmakla birlikte, dünyada erozyona uğrayan Amerikan imajının yeni bir pazarlama stratejisi (New Marketing Strategy) ile piyasaya sürülmesi olarak algılanabilir. Fakat rapordaki en önemli ve yeni bir açılımı içeren nokta, ABD’de uzun süredir var olan İran ve Suriye ile ilişkilerin geliştirilmesi planını içeren bir yaklaşımın ilk defa bu kadar yüksek bağlamda konuşulmaya başlanmasıdır. Bu yeni yaklaşım, Türkiye’nin bölgedeki gücünü de kırmaya yönelik bir yapı ortaya çıkarabilir. Çünkü İran ve Suriye’nin bölgede güçlenmesi demek, Türkiye’nin “olmayan” gücünün zayıflaması olarak algılanabilir. Suriye ve İran, Irak’taki olumsuz gelişmelerden Türkiye kadar zarar görmeyeceklerdir. İran’ın, Irak’taki Şiilere olan yakınlığı ve politikası, Suriye’nin Filistin sorununda yeni açılımlar kazanarak yeni bir imaj oluşturma çabasında kazançları, Irak’taki kayıplarından daha fazladır. Zaten raporun 28. sayfasında Türkiye’nin bağımsız Kürdistan’ın ilanı ile Kuzey Irak’a asker gönderebileceği işlenmekte, oysa aynı yaklaşımı İran ve Suriye’nin gösterebileceği tezi işlenmemiştir. Bu rapor bazı kesimler tarafından ABD’nin Irak’tan çekilmesinin başlangıcı olarak algılanması, aslında yanıltıcı bir görüş açısıdır, çünkü dünyanın en büyük elçiliği(12) olan ABD’nin Bağdat elçiliği, 21 binası ve binden fazla çalışanı ile 2007 Haziran ayında açılmayı beklemektedir.

     

    DİPNOTLAR

    1- Irak Çalışma Grubu Raporu 

    2-

    3- The Iraq Study Groups Report, sayfa 64.

    4- The International Commission on Holocaust-Era Insurance Claims 

    5- Lawrence S. Eagleburger: Former U.S. Secretary of State Chairman, International Commission on Holocaust Era Insurance Claims. Lawrence S. Eagleburger served as the 62nd U.S. Secretary of State under President George H.W. Bush.

    6-

    7- William J. Perry’in biyografisi için şu an bulunduğu Stanford Üniversitesi’ne bağlı Hoover İnstitüsü internet sayfasından daha ayrıntılı bilgi alınabilir:

    8-

    9- Census Bureau Report, Income, Poverty and Health Insurance Coverage in the United States: 2005, August 2006.  

    10- Irak Çalışma Grubu’nun hazırladığı bu raporu şu sayfadan okuyabilirsiniz: 

    11- Massoud Barzani says the US Iraq Study Group report is “unrealistic and inappropriate” Kurds brand report ‘unrealistic’ BBC December 8 2006.

    12- Giant U.S. embassy rising in Baghdad, USA Today, April 19, 2006.

     

  • Türkiye’ye seyahat eden Ermenilerin “kötü muamele” gördükleri

    Türkiye’ye seyahat eden Ermenilerin “kötü muamele” gördükleri

     

    Sayın Sivil Toplum Kuruluşları temsilcileri, 

    Kölner-Stadt Anzeiger gazetesinin 14.07.2008 tarihli sayısında Helmut Frangenberg imzasıyla çıkan haberde, Köln Ermeni Cemaati Başkanı Minu Nikpay’ın Almanya’daki entegrasyona ve Türk Sivil Toplum Kuruluşlarına ilişkin ifadelerinin yanısıra, Türkiye’ye seyahat eden Ermenilerin “kötü muamele” gördükleri yönündeki iddiaları ile sözde “Ermeni” soykırımına ilişkin savlarına yer verilmektedir. Bir örneği ekte sunulan sözkonusu haberin çevirisi birinci maddede, Köln Ermeni cemaatine ilişkin olarak haberin altında yer alan ve sözde “Ermeni soykırımına” ilişkin ifadelerin bulunduğu bilgi notunun özet çevirisi ise ikinci maddede sunulmuştur. 

    “””

    1.”Burası Türkiye’dir 

    “Hükümetin, entegrasyonun sadece İslami kuruluşlar üzerinden yürütülebileceğini düşünmesi korkunçtur.” Ermeni cemaati üyeleri buna benzer açık ve net ifadeler kullanarak, Türk kökenli Müslümanların egemenliğinde bulunan İslami birliklerin zihniyetine ilişkin olarak sürdürülmekte olan güncel tartışmaya karıştılar. “Türk Milliyetçiliği “mainstream”dir” diyen Köln Ermeni Cemaati Başkanı Minu Nikpay, Türk tarihine yönelik olarak sergilenen yaklaşımın bu konuda bir ölçek olduğunu, Almanya Türk Toplumu veya Alevi Cemaati gibi ılımlı sayılan birliklerin bile örgüt olarak, Türklerin 1914 yılında yaşanan “Ermeni soykırımındaki” sorumluluğunu tanıyamadıklarını belirtti. Almanya’daki Türk milliyetçiliğinin güçleneceği endişesini taşıyan Nikpay, “Türk televizyonları Almanya’ya Batı karşıtı aşırı milliyetçilik ve propaganda naklediyor. Bunun sonu nereye varacak.” diyor. Türkler tarafından yönetilen İslami birliklerin özel bir sorumluluk taşıdığını düşünen Köln Ermeni Cemaati Yönetim Kurulu üyesi Madlen Vartian, “Türklerin çoğu siyasetle ilgilenmiyor. Birlikler yeniden millileştirme faaliyetlerinde bulunuyor.” diyor. 

    Kilisenin duvarlarına yapılan karalamalardan ve Türkiye’ye seyahat eden cemaat üyelerinin maruz kaldıkları hakaret ve kötü davranışlardan söz eden Nikpay, her radikalleşmeyi burada anında hissettiklerini, Ermeni cemaatinin varlığının bile bazı çevreler için provokasyon anlamına geldiğini, milliyetçilerin düşmanlara ihtiyaç duyduğunu ve Ermenilerin de Türkiye için bir numaralı devlet düşmanı olduğunu ifade ediyor.

     

    “Sünni Müslüman olsak bize daha fazla kulak verirler. Bu aralar siyasetçiler Hıristiyanlardan ziyade Müslümanlarla ilgileniyorlar.” diyor.  

    Örneğin Köln Büyükşehir Belediye Başkanı Fritz Schramma tarafından hayata geçirilen Dinler Meclisi’nde yapılan tartışmalarda, Türkiye’de yaşanan ihtilafların Almanya’daki entegrasyonla ilgili tartışmaları etkilememesi gerektiği şeklindeki görüşlerin sürekli olarak dile getirildiğini söyleyen Nikpay, “Saçmalık. Burası Türkiye’dir.” diyor. İdeolojik bakımdan etki altına alma ve propaganda faaliyetlerine bir de Almanya’daki birliklerin Türkiye’den bağımsız hareket etme kabiliyetlerinin bulunmamasının eklendiğini belirten Nikpay, “insanın kendi kimlikleriyle eleştirel bir şekilde yüzleşmesi de entegrasyonun bir parçasıdır. Bu gerçekleşmediği sürece Alman siyaseti göçmenleri ve özellikle çocuklarını yanlış etkilerden korumalıdır.” diyor.” 

    2.”Ermeni kimliği, sürekli hayatta kalma mücadelesi tarafından şekillendirilmektedir. Yakın tarihlerindeki belirleyici olay ise Anadolu’dan kanlı bir şekilde sürülmeleridir. 24 Nisan 1915 tarihi Osmanlı İmparatorluğunda yaşanan “soykırımı” hatırlamak amacıyla her yıl anılmakta olup, dindarlar için dini bayramlara benzer bir önem taşımaktadır. Türkiye soykırımı inkar etmektedir.” 

    “””

    Bilgi edinmeniz rica olunur.

  • Tehditler etkili oldu, AKP kapatılmadı

    Tehditler etkili oldu, AKP kapatılmadı

    Tehditler etkili oldu, AKP kapatılmadı

    Mustafa Nevruz SINACI

    Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç AKP kararını açıklarken ne kadar gergin, sıkıntılı ve adeta psikolojik bir travma geçirir gibiydi. Hiç dikkat ettiniz mi?

    Değilse o anı gözünüzün önüne bir getirin.

    Sonra, açıklama yapılacak diye çağrı yapılan medyanın bekletilme süresini de dikkate alın. Haşim Kılıç’ın karara ilişkin esas açıklamaya geçmeden önceki sunuş konuşmasını da tekrar-tekrar ve satır-satır inceleyin lütfen!..

    Derken bizim dava sürecinde yazdığımız makaleleri aklınıza getirin.

    Hani sürekli olarak ne demiştik? Biz ne düşünüyorduk?:

    “Dava sürecinde vaki etkileme tasarruf ve teşebbüsleri had safhadadır.

    İçeriden ve dışarıdan herkes, sürekli tavsiye, telkin, yorum, yönlendirme, baskı, tehdit; Yasa, ahlâk, hukuk ve sıra dışı müdahalelerde bulunuyor. Öyle ki, başta küstah AB ve ABD odaklı haber kaynakları ile etkili ve yetkili isimler adeta şantaj içeren, ikaz-tembih ve ucu tehdide varan söylemlerden kaçınmıyor, bir yerlerden aldıkları cesaretle olsa gerek “derdest davaya”, Anayasa Mahkemesine ve Türk Yargıçlarına meydan okuyorlar.

    TCK, CMUK, MK ve Anayasa’nın amir hükümlerine rağmen bu çirkin müdahale ve saldırılara müdahale yok! Takibat, inceleme, soruşturma, sorgu-sual, men-i müdahale, tekzip, yayın durdurma ve yargıya taşıma teşebbüsü yok! Olacak şey değil. Bu ne aymazlık? Hani hak, hukuk, adalet kavramı, insan hakları ve demokrasi? Rejimin bu güne değin herkese amansızca uygulanan kurallarına ne oldu?

    Haydi, yasama ve yürütme olaya taraf. Peki, yargı niçin bu kadar ilgisiz ve duyarsız?

    SEBEP: Bana göre bir tek şey olabilir.

    O’DA ŞU : BİR OYUN OYNANIYOR!…”

    Şimdi, yorumu sizlere ait olmak üzere bazı bilgi-belge ve anekdotlar vereyim:

    19.6.2008 tarihli İBDA-C (İslami Büyük Doğu Akıncıları) yayın organı BARAN dergisinde son derece basit ve herkes tarafından anlaşılabilir bir açıklama: “Büyük Ortadoğu Projesi İslami argümanlı olup, ancak İslam’ı bilenler tarafından yürütülebilecek bir projedir.”

    Yani emperyalizmin ağababaları ABD ve AB’nin “24 İslam ülkesinin rejimlerini ve sınırlarını değiştirme” kalkışması. BOP kod adlı Haçlı Seferi, Müslümanları yozlaştırma ve  çürütme temeli üzerine hazırlanmış; Türkiye’nin desteği alınmadan uygulanması imkânsız bir ütopya” Menfur projenin yürütülebilmesi için, Türkiye’nin başında hem İslami söylemi haiz, hem de ABD işbirlikçisi, “Ilımlı İslam” (Yani Amerika’nın çıkarlarına aykırı olmayacak şekilde deforme edilmiş) modelini Ortadoğu’daki İslâm ülkelerine ihraç ederek oralarda ABD sömürgesi kul-köle rejimler kurulmasını temine yardımcı bir Eş başkan gerekli..

    Ya AB-ABD gazeteleri ne demişlerdi?

    Financial Times: “AKP kapatılırsa bombaları patlatır kaos çıkarırız; (işte fail) Türkiye ulusal felaketin eşiğinde, İstanbul’da patlayan bombalar, kapatma davasının görüşülmeye başlamasına denk düştü, Türkiye’nin modernitesi ve yakın geleceği tehlikede, AKP’nin  kapatılması, Gül ve Erdoğan’a siyaset yasağı getirilmesi seçmenlere yönelik yargı darbesi  anlamına gelir, AKP davası, halktan büyük yetki alan başarılı Neo İslamcı bir parti tarafından tehdit edilmiş hisseden askeri, bürokratik ve yargı elitinin kumarıdır

    The Daily Telegraph: Bu, geçmişte ordunun silahlı gücü ile kuvvetlendirilen laik elitin kudretini gösteriyor, meselelerin generaller yerine mahkeme tarafından çözümü daha iyi.

    The İndependent: Köşe yazarı Adrian Hamilton: Eğer seçilmiş hükümet kaybederse, hepimiz bunun sonuçlarının kurbanı olacağız. Türkiye hükümetsiz kalabilir, İstanbul’daki bombalamalar, AKP’nin kapatılmasını izleyebilecek şiddetin bir örneği. Ümraniye olayları dikkat çekici, Türk devletinin geleceği söz konusu..”

    AB-D gazetelerinin 31 Temmuz manşetleri de çok manidar:

    “Türkiye felâketin eşiğinden döndü!..” Dedim ya, yorum sizin!…

     

    Dava bitti, borsa fırladı, yola ve “düzen’e” devam!

    Mustafa Nevruz SINACI

                Eğer Anayasa Mahkemesi (yargı) önümüzdeki süreçte terör ve tedhiş örgütüne alenen destek veren politik örgütü temelli kapatmaz; Yeni vakıflar yasa tasarısını tümüyle reddetmez; Başta İP olmak üzere; Ümraniye soruşturmasıyla doğrudan veya dolaylı ilgili (bulaşık) malum partileri ayıklamaz ve siyasetin önünü temelli açmazsa durum kötü ve çok vahim demektir.

                Sağlıklı, akılcı ve bilinçli bir tespitle; BU hükümeti döneminde yükselen kutuplar arası çıkar-ikbal çatışmasının eseri olan kapatma davası, aslında ibrenin gösterdiği gibi sonuçlandı; malumun ilânı, beklenir karar, ihtar ve parasal kısıtlama…

                Gerçekte mahkeme de görülen dava siyasi güçlerin bir iktidar hesaplaşmasıydı.

    Yoksa, tarihi tabanı laiklik üzerine kurulu, inancı; İnsan Hakları, adalet, hak-hukuk ve gerçek demokrasi kavramları üzerine müesses TC ve halkın bu istikamette bir derdi-sorunu olduğu için değil!.. Aslında kamu vicdanı, fiili durum, medeni siyaset ve yaşam biçimindeki objektif göstergelere bakılır, işin aslına erilir ve köklerine inilirse, Türkiye de çok büyük bir “lâiklik sorunu” olduğu bütün açıklığı, çıplaklığı, şeamet ve vahameti ile görülür.

    İŞİN DOĞRUSU

    Oyun, düzen, şer, şeytanlık, ikbal ve çıkar peşinde koşan umursuz, onursuz ve şuursuz varlıkların “kurnazca-dessasça” dile getirdikleri gibi sorun gerçektende ülkede lâikten eser olmayışıdır. Nasıl yani? Diyeceksiniz… Şöyle ki; Ülkemizde bodrum katları dâhil rahatça havra ve kilise açılabiliyor, mescit ve camiler tartışma konusu oluyor. AB ve ABD’nin bütün askeri karargâhlarında kilise var, şu dibimizdeki merkez komutanlıkları ve sayıları binleri bulan askeri lojmanlarda cami yok. NATO’nun bütün ordularında “resmi din subayı” sınıfı mevcut, bizde tabur imamları bile mülga!.. Lozan Antlaşmasına göre Müslümanlar asli-gayri Müslimler tali unsur (azınlık) olmalarına rağmen; Azınlıklar, asıl unsurdan daha geniş bir ayin, giyim, yaşam, ibadet ve dini icraat imkânına sahipler.

    Örneğin: Masonluk uluslar arası bir İbrani tarikatıdır. Tapınak şövalyeleri ve misyoner örgütleri de dini. Üstelik temelden bozuk, vahiy kaynaklarına muhalif, muharref (deforme, yoz, çürük ve orijinini kaybetmiş) olmasına rağmen kanunen serbest; Diğer tarafta Türk ve İslâm kültürünün evrensel zenginliği, enginliği ve derinliğinin; İnsani barış, anlayış, hoşgörü, namuslu-dürüst-temiz, üretici-yaratıcı toplumun temel dinamikleri olan tasavvuf kurumları hukuken yasak, istismarcıların elinde ve hakikatte muattal!…

    Bilumum Yahudi, Hıristiyan ve mason rituelleri serbest, üstelik okul, üniversite ve resmi daireler dâhil hayatın her alanına girmiş durumda. Lâkin başörtüsüne geçit yok. Cumhurbaşkanlığı, Orduevleri ve nice resmi kurum ve kuruluşlarda Hıristiyanlığın kutsal (!) kırmızı şarabı içilir; Papalığa gidilir, papa ülkede konuk edilir, İsrail’de başa dinsel kep takılır, ağlama duvarı ziyaret edilir. Lozan ve laiklik uyarı serbest olması gereken İslâmi örf, adet, askere hac ve aleni ibadet (peygamber ocağına) hoş görülmez. Daha neler, neler…  

    ŞU HALE NAZARAN           

    İddiacıların ileri sürdüğü anlamda laiklikle hiçbir sorunu olmayan bir ülke ve resmi düzende “laiklik karşıtı güç odağı” gibi akıl, hukuk ve gerçek dışı bir nitelemeyi dava konusu yapıp, siyaseten zaafa uğramış teşekkül istismar edilerek zoraki baskı yaratmak hiç namuslu olmadı. Her halde maksat bu suretle kafaları karıştırmak, “Ümraniye” soruşturması ile doğal olarak başlayan “Temiz toplum, temiz devlet, temiz hükümet” sürecini sinsice sabote etmek, oligark, gladyo ve kriptoların yalan-talan, anarşi, terör-tedhiş, soygun ve vurgunlarını örtmek, akıbetlerini önlemek ve “AB’ye bağlanma” çalışmalarını hızlandırmak olmalıdır.

                Belki bu nedenle, AB-D ve TUSİAD gibi düzenin belirleyici aktörleri kapatmayı asla istemiyorlar, çatışma ve gerginlikleri tasvip etmediklerini aleni tehdit ve uyarılarla dile getirip uzlaşma çağrısı yapmıyorlar mıydı?             Şimdi Cemil Çiçek’in terör odaklarına lojistik destek sağlayan yardım-yataklık unsuru devletler hakkında söylediklerini hatırlayın, dava, borsa, yol, düzen ve müteakip Anayasa Mahkemesi kararlarının önemini bu bağlamda düşünün!.

     

    Kapatma davası, Cumhuriyet ve Demokrasi

                Mustafa Nevruz SINACI

                Kararın açıklandığı saatlerden bu yana en çok söylenen söz: “Demokrasi kazandı”

                Bırakın Allah aşkına şu geveze çaçaronlar, prototipler, sulta ve saltanat uşakları ile parti sahiplerinin maaşlı memurlarını. İstisnasız hepsi apaçık yalan söylüyor, sıfır numara yağcılık, yalakalık ve dalkavuklukla polemik yaratmak istiyorlar.

                Üstelik bunlar Cumhuriyet ve demokrasinin ne anlama geldiğini bile bilmiyorlar.

                Cumhuriyet: Milletin egemenliğini kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için bizzat seçtiği millet-vekilleri aracılığıyla kullandığı devlet biçimi. (TDK, Sözlük, s: 263) Devlet reisi, millet veya Millet Meclisi tarafından seçilen hükümetlerin halkı; Adalet, hukuk, hikmet, meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibaret meşruiyetle idare usulüdür. (Yeni Lügat, Abdullah Yeğin-s: 88) Demokrasi: Halk egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi, el erk’i, demokratlık, (TDK, Türkçe Sözlük, s: 353) Ekseriyet, hak, adalet, kanun, kaide ve eşitlik fikrinin hakim olduğu hükümet biçimi. (Büyük Lügat, s: 102)

                Adalet bilimi, Tarih ve hukuk sosyolojisinde yer alan tanım:

                Cumhuriyet: Cem, cumhur, cum’a, cemaat ve cemahiriye’den tevarüs etmiş, İslâm kültürü ve Türk medeniyetinin “medeni siyaset” kavramına dayanan çok özlü bir terimdir. Kök olarak medeni bir tolumun aralarından en bilge, onur-erdem, beka ve basiret sahibi, ilim, irfan ve kelam sahibi insan-ı kâmilleri seçerek şura’yı oluşturması ve milletin hak, adalet, hukuk ve hikmetle yönetiminin temin ve tedviri (sağlanması-yürütülmesi) anlamına gelir.

                Demokrasi ise, yaradılışa (fıtrata) uygun kural ve kaidelerin tam bir bilimsel standart, norm, ilke ve kriterler bütünü çerçevesinde tavizsiz ve ivazsız olarak uygulandığı; Milletin tam bir eşitlik içinde huzur, güven, emniyet, adalet ahlakı, refah, zenginlik ve mutluluğunun sağlandığı; Kurallara mutlaka uyulduğu, uymayanların uyarıldığı, suç sebep ve unsurlarının yok edildiği, buna rağmen suç işleyenlerin devlet tarafından tutuklanarak adalet cihazınca cezalandırıldığı; Anarşi, terör ve tedhişin kesin olarak önlenerek amillerinin ortadan kaldırıldığı; Binnetice, “Millet iradesinin devlet idaresinde hakim kılındığı”; Bilimsel ve doğrusal yönde gelişimini ikmal etmiş insani bir idare biçimidir.

                Türk inkılâbı ve inkılâbın temel ilkeleriyle örnekleyecek olursak: Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir; Cumhuriyet fazilettir, erdemdir. (Mustafa Kemal Atatürk)

                Yukarda açıklanan ve ilmi disiplin içinde tanımlanan orijin’e göre söyleyin bakalım:     

    Kapatma davası ile demokrasi arasında bir ilişki kurmak da mümkün mü?

    Elbette değildir. Çünkü genel kanaat, bu davada halkın iradesi ve meşru siyaset hakkının değil, bazı iç ve dış çıkar örgütleri, işleyen düzen ve çevrelerinin hükümet erki ile ilişkileri ve bu ilişkiler bağlamında, öteden beri (yasal ve yasa dışı) her türlü ve şeye rağmen sürdüre geldikleri çıkarlarının devam edip etmeyeceği konuşuluyordu diye düşünülmektedir. Bu yaklaşım ve düşünce tarzının yanlış olduğunun kanıtlanabilmesi için AKP ve hükümetinin bundan böyle yukarda vazedilen tanımlara standart, ilke, norm ve kriterlere uyması ve kendini uydurmasını bilmesidir. Aksi takdirde Cumhuriyet, adalet, hukuk ve demokrasi bütün usul ve unsurları ile çok ağır bir töhmet, şeamet ve şaibe altına girmiş olacaktır. Şu kertede bu karar bir uzlaşmayı göstermektedir, ancak bu durum geçicidir. Devletin nasıl yönetildiği bugün daha açık bir biçimde ortadadır. Halkın ezildiği, yoksullaştığı, iradesinin hiçe sayıldığı, bir bozuk düzenin her yanından şapır-şapır döküldüğü, gerçekte hak, adalet, hukuk ve demokrasi’ nin olmadığı çilekeş halkımız tarafından çok iyi görülmekte ve bilinmektedir. Millet neler olup bittiğinin farkındadır.

    Bundan böyle amaç: Gerçek anlamda laik, hür-hükümran, özgür ve bağımsız bir ülke, namuslu-dürüst demokrat-saydam devlet, mutlak adalet-hukuk, birbirinden bağımsız hakiki kuvvetler ayrılığı, her ne pahasına olursa olsun “Temiz Eller” harekâtının tamamlanması olmalı… Bu hesaplaşma ve özeleştiri sonucu demokrasi aşkı ve cumhuriyet güneşi tekrar doğarak kutsal insan unsurumuzun yüreği ve ülkemizin mübarek semalarında yükselmelidir.

  • Ermenistan’ın tavrında değişiklik yok

    Ermenistan’ın tavrında değişiklik yok

    YeniÇağ Gazetesi 1.8.2008

     

     

    Nalbantyan: Asla geri adım atmayız!..

    Ermenistan Dışişleri Bakanı Eduard Nalbantyan, 1915 olayları konusunda çalışması amacıyla kurulması düşünülen Türk-Ermeni ortak komisyonuyla ilgili olarak, sözde soykırımı iddialarından geri adım atmayacaklarını söyledi. Nalbantyan, maça davet ettiği Abdullah Gül’ün Erivan’a gelmesi durumunda sorunların karşılıklı olarak ele alınabileceğini söyledi.

    Ermenistan’ın tavrında değişiklik yok
    AKP hükümeti ile Ermenistan arasında gerçekleşen gizli görüşmelere rağmen Erivan yönetiminin tavrında bir değişiklik olmadı.Ermenistan Dışişleri Bakanı Eduard Nalbantyan, 1915 olayları konusunda “inkar politikasını cesaretlendirecek hiçbir adım atmayacaklarını” söyledi. Nalbantyan, düzenlediği basın toplantısında, Erivan’ın ortak komisyona katılmasını kabul ettiği yönündeki haberlere ilişkin sorular üzerine, “Bir kez daha dile getirmek ve vurgulamak isterim ki, Ermenistan yönetimi (1915 olaylarıyla ilgili) inkar politikasını güçlendireceği izlenimi veren hiçbir adım atmayacaktır” diye konuştu. Türkiye ile ilişkileri normalleştirmekten yana olduklarını söyleyen Nalbantyan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 6 Eylülde iki ülke milli futbol takımlarının karşılaşmasını izleme davetini kabul ederek Erivan’a geleceğini umduklarını kaydetti. Nalbantyan, Gül’ün Erivan’a gelmesi durumunda sorunların karşılıklı olarak ele alınabileceğini de söyledi. Merkezi Erivan’da bulunan Mediamax ajansının haberine göre, Gül’ün davet edilmesiyle Ermeni tarafının bir girişimde bulunduğunu ifade eden Nalbantyan, “Bu girişim uluslararası toplumda da olumlu değerlendirildi. Şimdi top Türk tarafında” dedi.

     

  • Halaçoğlu’nun yerine – TTK Başkanlığı’na tartışmalı isim

    Halaçoğlu’nun yerine – TTK Başkanlığı’na tartışmalı isim

    Vatan Gazetesi 1.8.2008

     

    İşte yeni TTK Başkanı

    Halaçoğlu’nun görevden alınmasından sonra yeni TTK Başkanı belli oldu
    Türk Tarih Kurumu (TTK) Başkanlığına, Polis
    Akademisi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Birinci getirildi.
    Yusuf Halaçoğlu’nun görevden alınmasıyla boşalan TTK başkanlığına getirilen Birinci’nin atanmasına ilişkin üçlü kararname, Resmi
    Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlandı

     

    Halaçoğlu’nun yerine Atatürk’e hakaret eden Atilla Yayla’ya destek veren bir isim geliyor
    Yusuf Halaçoğlu’nu görevden alan AKP hükümeti Türk Tarih Kurumu’nun başına tartışmalı bir ismi atamaya hazırlanıyor. Cumhuriyet’in haberine göre Fethullah Gülen’e yakınlığıyla bilinen Türkiye Yazarlar Birliği’nin yönetim kurulu üyeleri arasında yer alan Ali Birinci’yi kamuoyu, türbana özgürlük ve Atatürk’e hakaret eden Atilla Yayla’ya destek kampanyalarına verdiği imzayla tanıyor.
    Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’ndan boşalan Türk Tarih Kurumu Başkanlığı’na getirilmesi beklenen Polis Akademisi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Birinci ile ilgili ilginç ayrıntılar ortaya çıktı. Birinci’nin, AKP İzmir Gençlik Kolları panelinde yaptığı konuşmada, “Kemalizm ilerlemeden çok gerilemeye tekabül eder”, “Neden her yerde bu adamın (Atatürk) fotoğrafları var diye soracaklar” diyen ve büyük tepki çeken Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Atilla Yayla’ya destek çıktığı öğrenildi. Birinci’nin, Yayla’ya destek için imza toplayan 208 akademisyenden biri olduğu ortaya çıktı.
    Bir imza da başörtüsü için!
    Birinci’nin “Başörtüsüne özgürlük” kampanyasına da imza koyduğu öğrenildi. Birinci, üniversitelerde başörtüsünün serbest bırakılması için başlatılan kampanyaya katılan öğretim üyelerindendi. Kampanyanın duyurusunda “Her demokratik ülkede olduğu gibi üniversitelerimizde kılık-kıyafet serbestliğinin din, inanç, düşünce, ırk, grup ve cinsiyet ayrımı yapılmaksızın bütün öğrencilere tanınması gereğine inanıyoruz” denilmişti.
    Birinci’nin bir diğer özelliği ise Fethullah Gülen’e yakınlığıyla bilinen Türkiye Yazarlar Birliği’nin yönetim kurulu üyeleri arasında yer alması. Birinci, bir süre önce Türkiye gazetesi yazarı tarihçi Yılmaz Öztuna’ya “Müverrih-i Maderzadın Fülannamesi” adlı kitabından intihal yaptığı gerekçesiyle dava açmıştı.
    Birinci’nin TTK Başkanlığı’na atanmasına ilişkin kararnamenin dün Köşk’e gönderildiği öğrenildi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Birinci ile yakın ilişkisinin olduğu, atamada sorun yaşanmayacağı belirtiliyor.
    ‘Görev süresi bitmişti’
    Devlet Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Halaçoğlu’nun görev süresi, 6 aylık son uzatmanın bittiği haziran ayı sonu itibarıyla tamamlanmıştır. Dolayısıyla söz konusu olan ‘görevden alma’ işlemi değildir” denildi. Açıklamada, Halaçoğlu’nun 15 yıldan bu yana görev süresinin her yıl uzatılması suretiyle TTK Başkanlığı’nda değerli çalışmalarda bulunduğu vurgulandı.
    Kimseye yakın değilim
    Prof. Dr. Ali Birinci, teklifi doğruladı. Prof. Birinci, “Atama yapılmadan konuşmam doğru olmaz. Özkök Paşa doğru söyledi, kasaptaki ete soğan doğramam” dedi. (Cumhuriyet – Hürriyet)

  • İşte o yazı ve korkularım endişelerim, umutlarım

    İşte o yazı ve korkularım endişelerim, umutlarım

    Reha Muhtar    [email protected] 31.07.2008
     vatan gazetesi
    Kapatma davasının açıldığı günkü yazımın mürekkebi kurumadı daha…
    O gün yazdığım her şey dün teker teker, madde madde çıktı…
    Daha doğrusu Anayasa Mahkemesi’nin son kararı “sanki benim vicdan muhasebemin bir yansıması…”

    O gün bu yazıyı yazdım, dava boyunca, elimi bu konuda kalemden uzak tuttum…

    Önce “davanın açıldığı günkü vicdan muhasebesi” yazısı…

    Sonra söyleceklerim “korkularım, endişelerim ve umutlarım” üzerine…

    ***

    Kapatma davası ve

    vicdan muhasebem!!!

    Hayatımda hiçbir siyasi partinin kapatılmasını istemedim… Hiçbir siyasi fikrin yok edilmesine gönlüm razı gelmedi…

    En sevmediğim fikirlerin bile susturulmasına karşı çıktım…

    Yargıtay Başsavcısı’nın AKP’nin “laikliğe aykırı fiillerin odağı” olduğu gerekçesiyle açtığı davanın bir farklı özelliği var…

    O da şu

    AKP herhangi bir siyasi parti değil bizzat iktidar…

    Yani onun yaptığı fiiller laikliğe aykırıysa, bu bir parti görüşü olmanın ötesinde bir hükümet görüşü oluyor…

    Yani boyutlar çok farklı…

    Yine de ben…

    Hayatımda siyasi partilerin kapatılmasına gönlüm hiç razı gelmedi…

    ***

    Ve fakat

    Yargıtay Başsavcısı’nın “laikliğe aykırı gördüğü fiiller” için benim vicdanım da birşeyler söylüyor…

    Fiiller şunlar:
    1) Hükümetin Danıştay’dan dönen içki yasağı “kırmızı sokak” projesi ve parti yetkililerinin söyledikleri…
    2) Bikini reklamlarına yasak iddiaları…

    3) AKP’li bazı belediyelerin içki yasağı ve kadınlara özel park yapması haberleri…

    4) İmam hatipli kız öğrencilere özel servis otobüsü…

    5) Erdoğan’ın “Başörtüsü konusunda karar verilirken ulemaya danışılmalı” sözleri…

    6) AKP’li Belediye Başkanı Cuma Bozgeyik’in Atatürk’e yönelik hakaret içeren fıkrası…

    7) Bülent Arınç’ın “ben laikliğe inanmıyorum, en azından bizdeki uygulanış biçimine…” sözleri…

    8) Başbakan’ın “Başörtüsü velev ki siyasi bir simge olsun öyle olsa ne olur?” sözü…

    9) Türbanı üniversitelerde serbest bırakan değişiklik…

    10) AKP Konya milletvekili Hüsnü Tuna’nın türban değişikliğinin ardından, “hedefimiz kamu kurumları” sözü…

    11) AKP’li Isparta Belediye Başkanı Hasan Balaman’ın “türbanlı bir kadın Belediye Başkanı veya daire başkanı olabilmeli…” sözleri…

    ***

    Bu fiillerin birçoğuyla ilgili benim vicdanımın da söylediği bir şeyler var…

    O bir şeyler bende kalsın…

    Vicdanım parti kapatılmasını kolay kabul etmez…

    O fiillerle ilgili birçok görüşü ise değişmez…

    Gerçekten demokrat olabilmek ne kadar zordur bilirler mi acaba Türkiye’de?..

    Sahtekarca değil, gerçekten demokrat olabilmek…

    Kim bilecek?..

    Esasen o kadar azız ki bu ülkede?..

    ***

    Şimdi mutluyum ki, AKP kapatılmadı ama laikliğe aykırı bir faaliyet odağı olarak ciddi bir uyarı aldı…

    Demokrasi parti kapatmadan yürüdü, ama bir taraftan da “demokrasiyi bozma” uyarısı mahkemece verildi…

    Şimdi gelelim, bugünün tarihi yazısına…

    Korkularım, endişelerim ve umutlarım…

    Yazının başlığı budur ve aşağıdadır…

    *****

    KORKULARIM, ENDİŞELERİM VE UMUTLARIM…

    KORKUM VE ENDİŞEM 1:

    Televizyonlara ne kadar AKP’li milletvekili çıktıysa hepsi Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın bir sözüne çok önemli diye referans yaptılar…

    Haşim Kılıç demiş ki, “Biz de parti kapatmalarla ilgili bu davalara bakmak istemiyoruz… Ama elimizden bir şey gelmiyor… Çerçeve bu…”

    Bütün AKP’li milletvekilleri bu sözün altını çizip “Öyleyse Anayasa değişmeli… Parti kapatmak imkansız hale getirilmeli” meali sözler söylediler…

    BEKLENTİM VE UMUDUM 1:

    Oysa beklerdim ki, AKP’li milletvekilleri Haşim Kılıç’ın “Bu kararın altındaki mesajı AKP iyi almalı…” lafını önemsesinler…

    “Anayasa Mahkemesi bizim yaptıklarımızı laikliğe aykırı buluyor…” desinler, “Çoğunluk olduğu halde tek bir oyla kapatmıyor, hazine yardımını indiriyor…

    Öyleyse önce bu mesajı almalıyım… Laikliğe aykırı davranışlardan kaçınalım…”

    ***

    KORKUM VE ENDİŞEM 2:

    Korkum ve endişem bu karardan sonra AKP’nin en önemli hukuki engelin aştığına inanıp “yürüyelim arkadaşlar” demesidir…

    Bardağın dolu tarafını görüp, boş tarafını artık önemsememesidir…

    Yavaş yavaş Anayasa Mahkemesi’nin ve yargının matematiğinin de Cumhurbaşkanı’nca değiştirileceğini hesaplayıp, yoluna aynen devam etmesidir….

    BEKLENTİM VE UMUDUM 2:

    Başbakan, çevresinin ve zaman zaman kendisinin karşı çıktığı Anayasa Mahkemesi kararının kendi siyasi hayatınının ve demokrasinin de bir dönüm noktası olduğunu düşünmesidir…

    Türkiye’nin laik ve demokratik sistemiyle kimsenin daha fazla oynamaması için değişmesidir…

    ***

    KORKUM VE ENDİŞEM 3:

    AKP’yi destekleyen ve rejimle öteden beri kavgalı olman bazı aktivist çevreler bu karardan sonra “Başbakan’a yürüyelim… Her şeyi değiştirelim…” diyeceklerdir…

    Tarihsel rövanşları için zaman ve şartlar uygundur diye düşüneceklerdir…

    Ergenekon davası sürmekte, AKP kapatılmamakta, halk desteği arkada bulunmaktadır…

    Aktivist bir macera için rövanşistlerin bıçaklarını bilediklerinden eminim…

    BEKLENTİM VE UMUDUM 3:

    Buna karşı beklentim Cumhhurbaşkanı ve Başbakan’ın bu saatten sonra bunlara rağbet etmemesi ve sistemin içine bütünüyle girmesidir…

    Umudum var mı diye sorarsanız, doğrusu emin değilim…

    Beklentim var, ancak onu dile getirebilirim…

    ***

    KORKUM VE ENDİŞEM 4:

    Türkiye’nin Cumhuriyet’in başından bu yana Mustafa Kemal’in çizdiği çizgiden başka bir yerlere götürülmek istenmesinden halen korkmaktayım…

    Endişelenmekteyim…

    BEKLENTİM VE UMUDUM 4:

    Ancak yine de demokrasinin kesintiye uğrmamasından mutluyum…

    Laikliğe aykırı fiilleri olduğu halde AKP’nin kapatılmamış olmasını, demokrasi açısından umutla karşılıyorum…

    AKP’nin bu topu taca atmamasını diliyorum…

    Demokrasiden, özgürlüklerden ve onu bugünlere getiren bu Cumhuriyet’ten uzaklaşmamasını diliyorum…

    Bir an önce Avrupa Topluluğu’na girecek adımların atılması umudundayım…

    Modern ve Batılı bir Türkiye Cumhuriyeti’ni Avrupa’da görmek istiyorum…

    Avrupa’nın içinde…

    Hatta futbolda olduğu gibi zirvesinde…

     

     

  • Soykırımından sorumlusunuz – ABD’NIN IKILI ERMENI OYUNU

    Soykırımından sorumlusunuz – ABD’NIN IKILI ERMENI OYUNU

    YeniÇağ Gazetesi 1 . 8. 2008

     

    ABD Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Biden’a mektup gönderen, Dışişleri Bakan Yardımcısı Vekili Reynolds, “Ermenilerin, kitle kıyımlarına uğradığını tanıyoruz. Osmanlıyı bu suçtan sorumlu tutuyoruz” dedi.

    Tepki yağdı
    Y. HALAÇOĞLU

    BU açıklamayı yapana sormak gerekiyor: Nereden biliyorsun?

    C. TAŞKIRAN
    ABD, çıkarlarında yanında olmayanlar için silahı elinde tutuyor.

    H. ÖZDEMİR
    ABD tarafından izlenen iki yüzlü politika artık ortaya çıkmıştır.   

    ABD soykırımı yalanını tanıdı
    AKP’nin kapatılmamasına “Ortak çalışmalarımız devam edecek” diyerek sevinen ABD, Osmanlı’yı soykırımı yapmakla suçladı: 1,5 milyondan fazla Ermeni’nin, Osmanlı tarafından kıyıldığını yönetimimiz tanıyor

    Ermeni tezlerine örtülü destek veren ABD, soykırımı yalanı konusundaki tavrını daha da netleştirdi. Kendisine Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Senatör Joseph Biden tarafından yöneltilen “Türk ve Ermeni arşivcilerin ABD ’ye davet edilmesi ile ilgili” bir soruya, mektupla karşılık veren ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Vekili Matthew Reynolds, Osmanlı’yı soykırımı yapmakla suçladı. Reynolds, Biden’e gönderdiği mektupta, “Bir buçuk milyondan fazla Ermeni’nin, Osmanlı İmparatorluğu tarafından kitle kıyımlarına, etnik temizliğe ve zorunlu göçe maruz bırakıldığını yönetimimiz tanıyor. Osmanlı yetkililerini, bu suçlardan sorumlu tutuyoruz” dedi. Reynolds, Türk ve Ermeni arşivcilerini Amerikan arşivlerine davet etme planlarıyla ilgili de bilgi verdi. Reynolds, “Bunu yaparken amacımız, bu korkunç eylemleri Osmanlılar’ın mı yaptığını tartışmaya açmak değil. Sadece bu olayların gerçek olduğunu destekleyen belgelerin korunmasına yardım etmek” ifadelerini kullandı. Amerika, böylece Osmanlı yetkililerini 1915 olaylarından sorumlu tuttuğu ifadesini ilk defa kullandı.

    Halaçoğlu: Karar siyasi içerikli
    Reynolds’ın, sözlerine tepki Türk Tarih Kurumu eski Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’ndan geldi. Halaçoğlu, açıklamanın arşivlere dayanmadığı için havada kaldığını ve siyasi içerikli olduğunu kaydetti. Bu açıklamaların öncelikli olarak arşivlere bakılarak yapılması gerektiğini belirten Halacoğlu, “ Ellerinde hangi deliller bulunuyor. Arşivler henüz daha açılmış değil. Aynı zamanda bilimsel olmadığı için siyasi bir açıklama olarak nitelendirilecektir. Bu açıklamayı yapana sormak gerekiyor: Nereden biliyorsun? Siyasi ve samimi olmayan bir açıklamadır” dedi.

    Türk milletine karşı iftira devam ediyor
    Türk tarih Kurumu Ermeni Araştırmaları Başkanı Prof. Dr. Hikmet Özdemir ise bu açıklamanın ABD’nin iki yüzlü politikanı ortaya çıkacağını ifade ederek,  “ Bizim karşı çıktığımız, onlara söylediğimiz, Ermeni çetelerinin Rusya, İngiltere gibi devletlerin Genelkurmay Başkanlığı’nın bilgisinde Osmanlı 3. Ordusuna saldırdıkları ve binlerce Müslüman Türk’ü öldürdükleridir. 1915 yılında binlerce Müslüman Türk’ü katlettiler. Dünyanın bir çok yerinden topladığımız belgeler ve bilgiler bunu doğruluyor” dedi. ABD’li yetkililerin
    Fransız yetkililerin yaptığı gibi Ermenilere yönelik olarak diyet borcu ödediklerini söyleyen Özdemir, “ ABD’den Osmanlı’ya karşı savaş için gönderilen Ermenilerin bir çoğu eski Osmanlı Ermeni’siydi. Bunlar oluşturulan gönüllü birliklere katıldılar. Aynı şekilde bunların finansörü olan Ermeniler de eski Osmanlı Ermeni’siydi. Bunlar ABD’de yaşıyorlardı. Burada yapılan açıklamayı dikkate aldığımızda Türk milletine karşı yürütülen iftiranın devam ettiğini görüyoruz. Sinsi bir taktik izlenmektedir. ” diye konuştu.

    Silahımızı hazır tutuyoruz mesajı
    Kırıkkale Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cemalettin Taşkıran ise, mektup olduğu için daha çok şahsi bir görüş olarak değerlendirilebileceğini belirterek,  yönetim olarak resmi ilişkilerde, resmi açıklamalarda ABD’nin bugünü kadar  böyle bir tavır içine girmediğini söyledi. Taşkıran, Ama bunun bir arka planı var. O da şöyle. Eğer Türkiye ikili ilişkilerinde ABD’nin bölgeye ve kendi menfaatleri doğrultusunda diğer yerlerle ilgili çıkarlarında onun yanında olmaz,
    onun isteklerine cevap verir bir konumda bulunmazsa biz bu silahı her zaman elimizde hazır tutuyoruz mesajı da bunun içerisinden çıkar. Bu bilinmeyen bir şey değil. Çünkü ABD gerek yönetiminde, gerek halkında olsun Ermenilerin yoğun propaganda sonuçlarından böyle bir kanaat var.  Tabii Türkiye ile ilişkiler söz konusu olduğu zaman elbette ikili ilişkilere dikkat ederek farklı bir tavır alsalar da kafalarının bir yerinde böyle bir düşünce var. Bunu kabul etmek lazım “ dedi.