Blog

  • “Bölücü Terör ve İhtilal Örgütlerine Bağlı Ermenilerin İstanbul Ayaklanmaları”

    “Bölücü Terör ve İhtilal Örgütlerine Bağlı Ermenilerin İstanbul Ayaklanmaları”

    From: erkan calik [mailto:[email protected]]
    To: [email protected]; [email protected]; [email protected]; [email protected]; [email protected];
    Subject: BEKLENEN KİTAP CIKTI…Bölücü Terör ve İhtilal Örgütlerine Bağlı Ermenilerin İstanbul Ayaklanmaları

     

     

    MERHABA..

     

    Uzun uğraş ve çok titiz bir çalışma ile, Osmanlı arşiv kayıtlarının 5 yılı askın bir zaman surecinde 1895 ve 1896 yıllarında vuku bulan ve şimdiye kadar hiç ortaya çıkmamış bir çok belgelerin ışığında Bölücü Terör ve İhtilal Örgütlerine Bağlı Ermenilerin İstanbul Ayaklanmaları  İsimli Kitabımız nihayet çıkmıştır.

     

    Altta sizlere kitabimizin içeriğini ve önsözünü gönderiyorum Kitabımızı temin etmek isteyenler  [email protected] yada [email protected] a e mail atmak sureti ile kargo ile gönderilecektir.

     
     
     

     

     

    ÖNSÖZ

     

                “Bölücü Terör ve İhtilal Örgütlerine Bağlı Ermenilerin İstanbul Ayaklanmaları” isimli elinizdeki bu kitabımız tamamen Osmanlı Arşiv Belgelerinden derlenmiştir.

                Ermeni konularıyla ilgili son yıllarda hayli kitap yazılmıştır. Günümüzdeki Ermeni diyasporasının durmak ve yorulmak bilmeyen Türkiye aleyhtarlığı propogandaları karşısında bizde, bugüne kadar pek değinilmemiş olduğu İstanbul ayaklanmalarını belgelerle açığa çıkarmak istedik.

                İstanbul’da yapılan iki ayrı ayaklanma vardır. 30 Eylül 1895 ve 26 Ağustos 1896 tarihlerinde yapılan bu ayaklanmalar Ermeniler tarafından değil, Ermeni İhtilâl Komiteleri-Ermeni Terör Örgütleri tarafından ve uluslararası bir organize ile yapılmıştır.

                Bu tarihlere kadar Anadolunun çeşitli vilayetlerinden köylere kadar birçok yerde Ermeni Terör Örgütleri çeşitli bahanelerle olaylar, isyanlar çıkarmışlar, insanlar arasına nifak sokarak Türk-Ermeni çatışmaları meydana getirmişlerdir.

                Kapak konusu yaptığımız Amerika’da Ermenice olarak yayımlanan terör örgütlerinin sesini yansıtan Hayk Gazetesi’nin bu makalesinde Anadolu’da yapılan ayaklanmaları Avrupa’nın zamanında duymasının mümkün olmadığı, bu ayaklanmalarda Türklerle askerlerin bir olup, Ermenileri kırdığı; onun için artık ihtilâlin İstanbul’dan başlaması gerektiği, İstanbul’un Avrupanın gözü önünde olduğu, olay çıktığında iki taraftan kanlar akmaya başlayınca Avrupanın bunu görmezden gelemiyeceği, müdahale edeceği ve müdahalenin sonunda da Türkiye’nin taksim edileceği” anlatılmış “bu fırsatın kaçırılmaması gerektiği, İstanbul Ermenilerinin cesur ve kahramanca Türk polisi ve Türk askeri ile savaşması gerektiği, Ermenistan’ın bu sayede kurulacağı” yazılarak Ermenilere alenen ihtilâl çağrısı yapılmıştır.

                Terör Örgütleri ile ilişkisi olmayan Ermeniler bu ayaklanmalara hiçbir şekilde katılmadı. Anadolu’dan getirttikleri kişilerle beraber isyancıların sayısı azemi 4-5 bin dolayında idi. İstanbul’un nüfus cetvelinde görüldüğü gibi Ermenilerin İstanbul’daki nüfusu 158.131’dir. Ermeniler bu ayaklanmayı benimsemiş olsalardı katılım çok daha fazla olurdu.

    Devleti yıkmaya ve ülkeyi bölmeye yönelik teşebbüs ve eylemlerin adı isyandır, ayaklanmadır. Yeryüzünde hiçbir ülke varmıdır ki devletini yıkmak ve ülke topraklarını taksim etmek gibi amaçlarla yapılan eylem karşısında sessiz kalsın. Uluslar arası hukukta bunun müeyyidesi ne ise o uygulanır. Ama ecdadımız Osmanlı bu müeyyideleri uygulamadı ve her isyandan sonra bir af çıkarıldı.

                Bilhassa 1896 olaylarında Ermeni terör örgütleri Müslüman halkın tepkisini çekmek ve onların sabrını taşırmak için vahşetlerini şiddetle artırdılar ve bir noktadan sonra bekledikleri oldu. Halk olaya karıştı. Kazma ve kürek sapları ile karşı harekete geçti. İstanbul felç oldu. Çok sayıda ölü ve çok sayıda yaralı vardı. Yabancı elçilikler ayakta ve tetikte idi. Türk halkının, devletine ve milletine sahip çıkması sayesinde İstanbul’da meydana getirilen bu büyük bâdire atlatılmış, ayaklanmaları planlayan, yüzlerce insanın ölümüne, yaralanmasına, insanların tarifi imkansız korku ve dehşete kapılmasına sebep olan  Ermeni Terör Örgütleri caniler yakalanmış, mahkeme edilmişlerse de bu olaydan sonra  gene bir af çıkarılmıştır. Çıkarılan bu afların teröristlerin ıslahına, değil cesaretlerinin artmasına, yeniden örgütlenmelerine yaramıştır.

    Tüm bu olaylarla ilgili belgeleri okudukça günümüzle kıyaslama imkanı bulacaksınız. Dün ve bugün…. Aradan bir asırdan fazla bir zaman geçmiş. İsimler değişmiş ama cereyan eden olaylar hep aynı olaylardır. Belki aktörler değişmiştir. Kimbilir belki de dünkü aktörler bugün karşımıza isim değiştirererk çıkmışlardır. Bugünü anlayabilmek için dünü görmek ve bilmek gerekir.

    Dünümüz, tarihimiz; Tarihimiz; geleceğimizdir.

    Türkiye Cumhuriyeti Devletimizin ilelebet payidar olması dilek ve dualarımızla…

                                                   

     

                       Saygılarımla.

                Ferhat KÜTÜKLÜ

                    

     

     

     

     

     

     

     

     

     

        

     İ Ç İ N D E K İ L E R

    SAYFA NO

    SUNUŞ

    6

    ÖNSÖZ

    8

    B İ R İ N C İ    B Ö L Ü M

    OSMANLI DEVLETİNDE ERMENİLER

                   17

    DEVLET-ERMENİ İLİŞKİLERİ

     


     

    Osmanlı Devletinde Ermeniler

    18

    Nüfus Cetveli ve İstanbul’un nüfus durumu

    21

    Osmanlı Devleti Yönetimindeki Ermeniler

    24

    Memuriyet Hizmetindeki Ermeniler

    25

    İstanbul’da Ermenilerin Yayınladığı Gazeteler

    29

    Ermenilere ve Gayri Müslimlere verilen dini hak ve imtiyazlar

                   31        

    Hristiyanlık inancını bozucu yayınlara izin verilmediği

               32

    İslâm dinine girmeleri konusunda baskı yapanların cezalandırıldığı

                   33

    Fakir Ermenilere maddi yardımlar yapılarak himaye edildiği

               34

    Ermeni Patrikhanesinin de maddi sıkıntılarının giderildiği

                    35

    Askerlik Bedellerinin Gerektiğinde Ertelendiği

    36

    TÜRK-ERMENİ İLİŞKİLERİ

    37

    Türkler tarafından Ermenilere araziler bağışlandı

    38

     

    Denize düşen Ermeni ve Rum’u kurtaran Türklere madalya

               40

     

    Terör ve kışkırtmadan uzak yerlerde Türklerle Ermeniler dostça yaşıyorlardı

                    42

     

    Anadolu Ermenilerinden gelen Devlete bağlılık ve Türklere Dostluk telgrafı

                     47

     


    İ K İ N C İ   B                                                                               ERMENİ İHTİLAL ÖRGÜTLERİ VE YAN KURULUŞLARI

                                                 

     

     

     

     

                     49

    KOMİTELER-Hınçak (çansesi) Komitesi

    52

    Taşnaksütyun  Komitesi

    52

    Diğer Örgütler

    53

    İngiltere ve Amerika’da kurulan Örgütler

    54

    Teröristlerin Eğitimi Kitabı

    55

    Propoganda ve kışkırtma faaliyetleri

    56

    Türkiye’de Bulunan Hristiyanlarına Bildiri

    58

    Ermenilere Bildiri

    59

    Ermeni Gençlerine Bildiri

    61

    Anadolu’da  Alevilere dağıtılan broşür

    64

    ERMENİ TERÖR ÖRGÜTLERİNİN ERMENİLERE YAPTIKLARI

                                       69

    Ermenilere tehdit mektupları

    70

    Ermeni Gazetelerine tehdit mektubu

    71

    Ermeni memurlara tehdit mektupları

    72

    Ermeni kiliselerine tehdit mektupları

    72

    Patrik aleyhinde duvar afişleri

    74

    Terör ve ihtilal örgütlerine karşı olan Ermenileri Öldürme Cemiyeti

                  75

    Dikran Karagözyan’ın öldürülmesi

    76

    İslam Mahallesindeki sulara zehir

    80

    Kundura tabanlarına “Muhammed” kaşesi

    82

    Cuma namazında camilere saldırı

    84

    Camiye saldıranların vaktiyle kendi kiliselerine de  saldırdığı

     87

    Ermeni Muhtarın ezanı yasaklaması

    88

    Ermeni teröristlerin yaptıkları mezalimler

    90

    Müslümün kadınlara camilerde tecavüz de ettiler

    Ü Ç Ü N C Ü B Ö L Ü M

    30 EYLÜL 1895 İSTANBUL AYAKLANMASI

    92

                   95

    Ermeni Terör Örgütlerinin ayaklanma çıkaracakları hakkında istihbarat raporu

                      97

    Kapak belgesi Hayk Gazetesi

    99

    Olaylarla ilgili Zaptiyyye Nezareti raporu

    102

    Sultanahmet’te toplanan kalabalık

    107

    Zaptiye Nazırının raporu

    109

    Araştırma Komisyonu raporu

    120

    Önlem almaları için vilayetlere çekilen telgraf

    125

    Hükümet’in Saraya sunduğu rapor

    126

    Tutuklananlar hakkında saraya bilgi

    130

    İstanbul Belediye Reisinin raporu

    132

    Nubar Paşa’nın Ermeni Komitesi Reisleri Paşalara Avrupa’dan gönderdiği mektup

    137

    D Ö R D Ü N C Ü   B Ö L Ü M

    ERMENİ TERÖR ÖRGÜTLERİ TARAFINDAN OSMANLI BANKASININ İŞGALİ VE İSTANBUL AYAKLANMALARI

                   

                                 139

    1896 İstanbul ayaklanmaları

    142

    Ermeni Teröristlerin notası

    145

    Osmanlı Bankasını Basan teröristlerin hedefi

    147

    Bankayı Basan teröristlere sürgün

    148

    Yaralanan teröristler Rusya hastanesinde

    149

    Olay gününe ait telgraflar

    150


     

    Beyoğlu Savcılığının tahkikat tutanağı

    156

    Askeri Teftiş Komisyonu’nun Ön Raporu

    161

    Askeri Teftiş Komisyonu’nun Detaylı Raporu

    168

    OLAYLARIN MEYDANA GELDİĞİ YERLER

    Beyoğlu

    170

    Galata

    173

    Osmanlı Bankası Civarı

    180

    Fındıklı

    193

    Tophane (Boğazkesen)

    193

    Samatya

    196

    Bahçekapı

    202


     

    Karagümrük (Salmatomruk)

    209

    Eyüp

    211

    Fener

    213

    Şehzadebaşı

    214

    Şehremini

    215

    Kasımpaşa

    216

    Hasköy

    218

    Mezarlıklar

    223

    B E Ş İ N C İ   B Ö L Ü M

    ÖLÜ VE YARALILAR, YARALILARIN İFADE TUTANAKLARI, TAHRİP EDİLEN İŞYERLERİ, TUTUKLU VE TAHLİYELER

                                                

     

    227

    Gureba-i Müslimin Hastahanesi

    228

    Daire-i Sadise Hastahanesi

    233

    Beyoğlu Ölü ve Yaralı Cetveli

    238

    Hapishane-i Umumi Hastahanesi

    239

    Rum İspitalyası Hastahanesi

    242

    Gümüşsuyu Hastahanesi

    245

    Adliye Nazırı

    245

    Ölü ve yaralıların kimlik tesbiti tutanakları

    246

    Kaybolanlarla ilgili dilekçe ve listeler

    250

    Sünnetsiz Müslüman ölülerin  Ermeni mezarlıklarına defnedildiği

    254

    Tahrip edilen işyerleri

    256

    Sanık-Tutuklu ve Tahliye Cetveli

    258

     

    A L T I N C I   B Ö L Ü M

    ELE GEÇİRİLEN SİLAHLAR-ERMENİ DİN ADAMLARI VE BÜYÜK DEVLETLER

                    

     

    259

    Yurtdışından  fıçılar içinde silah ithali

    260

    Yunanistan’dan teröristlere takviye

    260

    Galata ve Halıcıoğlu Kilisesinde ele geçirilen silahlar

                         261

    Baruthane-i Amireye teslim edilen silahklar

    263

    Ele geçirilen silah ve mühimmat ve eşya cetveli

    266

    ERMENİ PATRİKHANESİ VE ERMENİ DİN ADAMLARI

                          269

    Patrik Varjabetyan’ın Genelgesi

    272

    Patrik İzmirliyan’ın mektubu

    274

    Ermeni Papazların siyasi vaazlar verdikleri

    275

    Patriğin mahkum papazlar için af talebi

    277

    Adliye Nazırının afla ilgili yazıları

    279

    Rahipler hakkında İngiltere’ye verilen cevap

    281

    Savaşı kutsama merasimi

    282

    Ermeni Katogigosun Bildirisi

    283

    Ermeni Terör Örgütleri ve Mason Locası

     

    284

    BÜYÜK DEVLETLERİN BASKI

    VE TEHDİTLERİ

    Büyük Devletler adına Avusturya’nın notası 

    286

    Dış işlerinin ortak notalara cevabı

    287

    Avusturya’nın yeniden verdiği ortak nota

    291

    Fransız donanması İstanbul yolunda

    293

    Kadıköy açıklarındaki üç İngiliz Gemisi

    295

    Amerika’nın  Karakol gemisi göndereceği

    297

    İtalya; donanması

    298

    Amerika’nın tazminat talebi

    299

    Fransanın Osmanlı’dan tazminat talebi

    300

    Avusturya’nın tazminat talebi ve reddi

    301

    Fransa, İngiltere ve İtalya’nın tazminat taleplerinin reddi

    303

    Yabancı elçilikler ve Ermeni tutuklular

    306

    Ermeni mahkumlara af

    308

    1. Dünya Savaşında gönüllü Ermeni ordusu

    309                      

    Türkiye’de Yaşayan Ermeni Vatandaşlarımızın Sesi

    310

    (NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE) diye haykıran Ermeniler

                312


    Kaynakça

      314             

    Hicri ve Rumi Aylar

    316

    Dizin

    317

     

     

     

    Genel Dağıtım: Atlantik medya

     

    Tel: +90,216.486.27.87

    [email protected]

  • Gürcistan’ın Gül Devrimi ile Kıbrıs’taki Yeşil Devrim’in Bağlantısı

    Gürcistan’ın Gül Devrimi ile Kıbrıs’taki Yeşil Devrim’in Bağlantısı

     

    Emete GÖZÜGÜZELLİ CİVAN

    [email protected]

    Gürcistan’da 2004 yılında Miheil Saakaşvili Gül Devrimi ile iktidara gelmesi 2003 yılında ve onun öncesinde örgütlendirilen sivil toplum hareketlerinin etkin faaliyetleri neticesinde gerçekleşti. Saakaşvili Amerika’nın desteği ile iktidara getirildi. Medya ve sivil Toplum örgütlerinin sokak eylemleri sonucunda önceki Cumhurbaşkanı olan  Eduard Şawardnadze’nin görevinden ayrılmak zorunda kalması ile sonuçlandı. Bu sivil devrime Gül Devrimi dendi. Gürcistan’da cereyan eden bu olaylar yaşandığı sırada eş zamanlı denilecek kadar örtüşen bir zamanda Kıbrıs’ta da Yeşil Devrim düzenlendi ve tıpkı Gürcistan’da olduğu gibi KKTC’de de batı yanlısı ve Amerikan çıkarları ile örtüşen siyaset izleyen kişiler iktidara getirildiler.

    Bu konunun detaylarını irdemelemeden önce bugünkü durumu tekrar ele almak gerekir. Geldiğimiz süreçte, Kıbrıs Türkü tedirgin bir bekleyiş içinde olduğu görülüyor… Bu tedirginliği ise esasen Talat ve Hristofyas arasında varılan tek egemenlik ve vatandaşlık konusuna dayanıyor. Rumlar ise tek egemenlik ve vatandaşlık konusunda varılan anlaşmadan hayli memnunlar. Yaptıkları basın açıklamalarında bu memnuniyetlerini devamla dile getirerek “Tek egemenlik ve vatandaşlık” temelinden asla geri adım atmayacaklarını dile getiriyorlar. Aslında KKTC’de iktidara getirilen Yeşil Devrimin temsilcileri imza koydukları metinlerin yarattığı aleyhteki sonuçların farkında bile değiller. Zira kendilerine batılı unsurlar tarafından çizilen pembe tablo oldukça farklı.

    Netice itibarıyle, taraflar arasında varılan anlaşmalardan oldukça memnuniyet duyan Rum yönetimi elde ettiği kazanımlardan o kadar memnun ki bugüne kadar imzalanan anlaşmalardan geri adım atılmayacağını devamla duyurma ihtiyacı hissediyor. Bu noktada ise akla gelen konu şudur ki, bugüne kadar en sarih haklarımızı dahi bize vermekten sakınan Rumlar acaba neden bugün bu gidişattan ve varılan mutabakatlardan memnuniyetlerini dile getiriyorlar?  Merak konusudur.

    Ülkede bu kritik süreç devam ederken, var olan hatalı anlaşmaları(tek egemenlik gibi) görmezden gelerek etrafa sahte umutlar salmaya devam eden bir yönetimin halen hiçbirşey olmamış gibi 2009’da Rumlarla çözüm olacağı umudunu taşıyarak halka sahte mesajlar vermeye devam etmesi iki farklı kutubun sahip olduğu uç noktaları da gözler önüne seriyor. Bugün gelinen süreçte Kırbıs Türkü iktidar ve CB’nın görüşmeler sürecinde izlediği tutumdan oldukça rahatsız. Dolayısıyla da halk, kendi görüşünün görüşmeler sürecine yansıtılmadığının farkına varmış durumda. 

    Bu duruma ilaveten, yeşil devrimin seçilmişlerinin sözde Kıbrıs Türk egemenliğinin devam edeceği şeklindeki sahte ve yanlış  telkinleri aralıksız sürdürmeye devam etmeleri esasen işin ciddiyetini de gözler önüne seriyor. Aslında, bu çizgide olanların  öne sundukları savlarında “Biz yıllarca bu Kıbrıs sorununu yaşadık, artık kendi çocuklarımız bir 50 yıl daha bu sorunla boğuşmasınlar biz bu işi bitirelim” düşüncesinin hakim olduğu görülüyor. Bu düşünce sonucunda Kıbrıs Türkünü nasıl bir idam sehpasına oturttuklarının farkında bile değiller. Neymiş efendim ; iki kesimli, siyasi eşitliği olan federal bir Kıbrıs oluşturmanın zamanı artık gelmiş(!).

    Halbuki “Çözüm adil olmalı” görüşü birçok yetkilinin dilinde olsa da işin adil tarafı kalmamış durumda. Bu bağlamda Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ağustos ayının başında yaptığı bir açıklamada “Çözüm için iki kesimlilik, siyasi eşitlik ve garantörlük şart” açıklaması dahi Kıbrıs Türkünün içini rahatlatmış değil. Peki neden? Bir kere AKP’nin iktidara geldiği günden bu yana Kıbrıs politikası devamla değişikliğe uğraması ve değişken olması ana sıkıntılardan biri. Bugün ise gelinen süreçte artık Kıbrıs Türkü kendi egemenliğinin tanınmasını ve birleşik Kıbrıs yaratılması  konusunda yaşadığı isteksizliği açığa çıkarmış bir ortamdayız. Bu en son KADEM anket sonuçlarında da iyice açığa çıktı. Bu gerçekler göz ardı edilerek iktidardaki kişilerin ille de birleşik Kıbrıs diyerek Kıbrıs Türkünün gerçek arzusunun görmezden gelmeleri  hayli düşündürücüdür.

    Gürcistan’ın Gül Devrimi ile Kıbrıs’taki Yeşil Devrim’in Bağlantısı(II)

     

    Şimdi gelinen süreçte konuyu daha geniş perspektiften ele alarak incelemeye çalışalım. Daha önceki yazılarımda sıklıkla ifade ettiğim Türk halkının gerek Kıbrıs’ta gerekse Türkiye’de bir psikolojik harp kıskacında olduğu bilinen bir gerçek. Medyanın rolü şüphesizki bu savaştaki en büyük etken ve pek tabii ki silah olarak yer almakta. Hatırlanacağı üzere Annan planı sürecinde Kıbrıs Türklerine “evet” çağrısında bulunan Akp yönetimi adadaki Türkiye’den gelen pek çok soydaşımızı etkileyerek “Anavatan evet denmesini istiyor, o halde biz de evet diyeceğiz” psikolojisine girerek, Plana hayır diyen cephenin elinin zayıflamasına imkan kılmıştı. Şüphesiz ki Kıbrıs Türklerinin plana evet demesi için gerek Amerika gerekse diğer dış unsurların da yoğun çabaları vardı. Sonuçta 24 Nisan 2004’te yapılan eş zamanlı referandumda Kıbrıs Türkleri %65 oranında bir evet ile adada birleşik Kıbrıs’a onay verdiklerini gösterdiler. Bu oranın şekillenmesinde adada 1974 sonrası bulunan Türk soydaşlarımız da çok büyük etken oldular. NTV’nin o dönemde yaptığı açıklamada ise adaya 1974 sonrası gelen soydaşlarımızın %95’inin plana “evet” dediğini belirtmekteydi. Buraya kadar herşey normaldi. Kıbrıs Türkü bugüne kadar Anavatan’daki Türk hükümetinin Kıbrıs konusundaki siyasi veçhesi ne ise o şekilde duruş sergilemiş ve siyaset oluşturmuştur.

    Ancak Annan planına evet Kıbrıs Türküne bir sonuç getiremedi. Bilakis birçok alanda zemin kaybetmesine imkan kıldı. Ne Türkiye’deki AKP hükümetinin “çözüm sağlanmazsa, KKTC’nin tanınması için mücadele vereceğiz” sözleri ne de “AB Komisyonu’nun izolasyonların kaldırılması yönünde aldığı kararı” yerine getirilmedi. Hatta BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın Güvenlik konseyi’ne sunduğu raporu ki burada Kıbrıs Türkleri üzerinden izolasyonların kaldırılması çağrısı da vardı Rusya vetosu ile bu rapor da kabul edilmedi.

    Annan planı ardından Kıbrıs Türkleri hep uyalama taktiği ile sırtı sıvazlandı. Dünya konjektüründe ise birtakım olaylar gerçekleşmeye başlamıştı. Kosova’nın bağımsızlığını ilan etmesi ve bunu dünya devletlerinin Rusya itirazlarına rağmen tanıma yoluna gitmesi adada birtakım kesimlerin artık KKTC’nin tanınmasına doğru gidileceği umudunun da doğmasına imkan kıldı. Bu umut çok sürmedi. Ne KKTC CB Mehmet Ali Talat ne de Türk hükümeti bu yönde siyasi amaçları olmadığını batılı ittifaklarına yüksek sesle söyleyerek içlerinin rahatlamasına imkan kıldılar. Ancak ne olduysa oldu ve bu süreçte Rusya’nın ani çıkışı gündeme oturdu. Rusya federasyonu başkanı Putin Kosova bağımsızlığı konusunda görüş beyan edenlere cevaben Kuzey Kıbrıs’ın tanınması teklifini yaptı. Putin’in bu sözü pek gündeme getirilmedi ve sürçü lisan etmiş gibi gösterilerek süreç birleşik Kıbrıs yaratılması yönünde yeni atılımlar ile sonuçlandı.

    Talat Papadopulos arasında imzalanan 8 Temmuz 2006 anlaşması 5 maddeye dayanıyordu. Bu koşullar Annan planının artık ortadan kalktığını ve oluşacak çözümün federal zeminde iki toplumlu iki bölgeli siyasi eşitliğe dayalı bir anlaşma olacağı belirtilmekteydi.. Ancak bu üst söylemlerin altı doldurulmamıştı. Nasıl bir federal çözüm? Eyalet sistemi temelindemi  yoksa egemen devletler seviyesinde mi bir çözüm olacaktı?

    Özellikle de devamla dile getirilen siyasi eşitlik temelindeki çözümün taraflar arasında kabul edileceği söylemi iktidardakilerin ruhunu okşadı. Federal bir çözümün modellerinin dünyadaki örnekleri bile dikkate alınmadan üstünkörü bir şekilde anlaşmalar sağlandı. 2008’de Rum başkanlığına Dimitris Hristofyas gelince birleşme yanlısı mücadele verenlerin yüreklerine su serpildi. Zira iktidarda olan CTP partisi ile AKEL yani Hristofyasın partisi arasında olan kardeşlik bağı yıllar öncesine dayanıyordu. Her ikisi de ortak vatan yaratma hayalinde mücadele veriyorlardı. Hristofyas iktidara geldikten sonra Talat ile yapılan mutabakatlarda 21 Mart 2008 süreci dahil olmak üzere, 23 Mayıs, 1 Temmuz, 25 Temmuz görüşmelerinde anlaşmaya varılan ortak metinlerde “sovereignty” yani egemenlik tanımlaması yapılmazken yeni bir çözüm modeli yaratıldığı görüldü. Buna tek egemenlik ve vatandaşlık dendi. İki egemen halkın yaşadığı adada tek egemenlik ve vatandaşlık nasıl olabilirdi? İşte bu noktada bir eyalet modeli yaratıldı. Bu modelde Kuzey’de kendi idaresini belirli konularda yapacak olan Kıbrıs Türkleri ayrı egemen varlık olmayacaklardı. Rumlara seçme seçilme hakkı verilirken Türklere de bu hak verilecekti. Nitekim, Kıbrıs Türkleri zoraki ve yalanlarla donatılmış bir  birleşme modeline hazırlanmak istendiği ortaya çıktı.

    Tek egemenlik ve vatandaşlık hassas konulardan biriydi ve rumların yıllardan beri savundukları tezlerinin bir sonucuydu. 1 Temmuz’da bunu Talat kabul etti. Daha önceki mutabakatlarda da buna yer veren açıklamalar yapıldı. Şimdi 3 Eylül’de iki lider arasında görüşmeler yeniden başlayacak ve işin sonunda yani 2009’da anlaşmaya gidilmesi hedeflenecek. Peki 2009’a kadar uzlaşı sağlanabilirmi ?

    Bunun için dünyadaki son gelişmelere bakmakta fayda vardır. Bilindiği üzere Kosova’nın bağımsızlığının ardından gerek bölgede gerekse özerk statüde olarak bağımsızlık etmek isteyen bölgelerde bir kıvılcım başlattı. Bugün Gürcistan’da yaşanan savaş Güney Osetya ve Abhazya’nın bağımsızlık talepleri aslında yeni değil. 1989 yılından  beri konu sürmekte. Güney Osetya’nın bağımsızlık talebi Kosova’dan sonra Kafkaslar’da suların durulmayacağının da göstergesi. Bağımsızlık ve etniik milliyetçiliğin gerek Kafkaslar’da gerekse diğer kritik bölgelerde artmaya doğru gideceği görülüyor. Bu ortamda iki farklı halkın yaşadığı Kbrıs’ta zoraki bir evlilik neden planlandığını iyi analiz etmek lazmdır. Kıbrıs bir kere stratejik açıdan oldukça önemli bir bölgede yer alıyor. Sahip olduğu jeo-ekonomik,jeo-politik, jeo-stratejik konumu itibariyle adaya sahip olan gücün bölgenin egemen gücü olduğunun da göstergesi. Zira tarih bize bunun böyle olduğunu hep bariz bir şekilde ortay koymuştur. Kıbrıs’a sahip olan Anadolu’ya da sahip olacağı gerçeği dikkate alındığında neden bugün batı dünyasının ille de birleşik Kırbıs diyerek Türkiye ve Türk askerini adadan çıkarmak için çaba sarf ettiğini açıkça ortaya koyabiliyor. Hedef Mustafa Kemal Atatürk’ün Lozan başarısı ile kurduğu bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni Sevr dönemindeki haritaya kavuşturmaktır. Bunun için de son kale konumundaki Kıbrıs adasındaki KKTC’nin ortadan kaldırılması yani Kıbrıs Türk egemenliğinin son bularak adanın birleştirilmesi ile mümkün olduğunun tespiti yapılmıştır. 

     

    Gürcistan’ın Gül Devrimi ile Kıbrıs’taki Yeşil Devrim’in Bağlantısı(III)

     

    Hatırlanacağı üzere, Amerika’nın desteği ile 2003 yılında Gürcistan’daki Sivil Toplum Örgütleri Gül Devrimini başlatarak Cumhurbaşkanı Eduard Şewardnadze’nin istifa etmesi sağladı ve 2004’te yapılan seçimlerde ezici çoğunlukla Mihail Saakaşvili’nin Cumhurbaşkanı yapıldı. Saakaşvili ile Gürcistan’ın, Rus ekseninden ayrılarak tamamen batı eksenine yönelmesi ise esasen bugünkü krizin bir boyutunu oluşturur. Öte yandan yaşanan krizin diğer önemli bir boyutu da bölgedeki doğal gaz ve petrol kaynaklarının Batıya köprü rolü üstlenen Gürcistan’ın üzerinden Batıya aktarılmasının hedeflenmesi ve bu konuda Rusya’nın büyük tepkisini alması. Kıbrıs ve Gürcistan’ın batı dünyasının elinde tutmak istediği bölgelerden biri. Her iki yer de stratejik ve jeoekonomik değere sahip. Her ikisi de batıya enerji kaynaklarının nakli konusunda seçilen güzergahlardan biri. Her ikisi de düşman olarak algıladıkları unsurların önünde kale olarak belirleyebilecekleri mekanlardan biri. 

    Mesela Rusya bugün, Kafkaslar, Orta Asya, Avrupa’da Amerika ile hakimiyet kurma yarışına girdi. Amerika’nın kendi nüfuz bölgesi yaratmak için Ukranya’da Turuncu Devrim, Kırgızistan’da Lale Devrimi, Gürcistan’da Gül Devrimi, Kıbrıs’ta Yeşil Devrimleri ile kendi ulusal çıkarlarını koruyacak kişilerin iktidara getirilmesine sivil toplum örgütleri kanadı ile öncülük etti. Yani Amerika psikolojik savaşını yalnız Kıbrıs’ta değil, Kafkaslarda da gerçekleştirdi. Örneğin Gürcistan’da Saakaşvili’nin gelmesi ile, Gürcistan AB’ne girmek için kollarını sıvadı. Bağrında taşıdığı Güney Osteya ve Abhazya özerk bölgelerinin kendi içinde eritme metodunu uygulamak istedi.

    İşte bu noktada Kıbrıs konusu ile bu gelişen olayların ne derece bağlantılı olduğunu belirtmekte fayda vardır. Amerika Kosova’nın bağımsızlığını destekledi, Rusya buna karşı çıktı. Kosovanın bağımsızlığı domino taş etkisini uyandırdı. Kafkaslar karşmaya başladı. Gürcistan’daki Güney Osetya da bağımsızlığını ilan etti. Ortalık karıştı. KKTC’de gerçekleştirilen Yeşil Devrim sonrasında iktidara getirilen yönetim de Gürcistan lideri gibi gözünü batıya çevirdi. Amerika ile sıkı ilişki içine girildi. Birleşik Kıbrıs için çalışmalar hızla artırıldı. Amerika’nın verdiği milyondolarlarca fonlar ile ülkedeki sivil toplum örgütleri desteklenerek birleşik Kıbrıs siyaseti desteklenmek istendi.

    Nitekim bu operasyon sonucu Annan planına Kıbrıs Türklerinin evet demesi sağlandı. Ancak bu adanın birleştirilmesi için yetmedi. Zaten Amerika da Rumların plana hayır diyeceğini çok iyi biliyordu. Ama buna rağmen hep KKTC’de Kıbrıs Türkleri üzerinde yoğun bir psikolojik harp gerçekleştirildi. 24 Nisan 2004 referandumunda bir sonuç alınamasa da bu Rumların tüm ada adına tek başlarına AB toprağı olmalarına sebep oldu. Kıbrıs Türklerine hiçbir hak ve söz verilmedi. Şimdi yeni bir süreçteyiz. Hedef birleşik Kıbrıs’ın bu kez yaratılması. Zira Kıbrıs petrol kaynakları açısından oldukça zengin bir ada. Var olan sorun nedeni ile Rumlar henüz petrol arama işine başlayamadılar. Kıbrıs’ın birleştirilerek Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattından alınacak enerjinin ve adadan çıkarılacak enerji kaynaklarının (petrolün) Yunanistan üzerinden Avrupa’ya taşınması hedef. Bunun için Türkiye’nin bölgedeki etkinliği istenmiyor. O nedenle garantiler sistemi üzerinde düzenlemelere gidilecek. Türkiye’nin NATO üyesi olması bahane edilerek, Türkiye’ye NATO şapkası ile adada bulunabileceği mesajı verilecek. Bu kez adanın garantörü NATO Barış Gücü adı altında sağlanmak istenecek. Muhalefet edenlere de Türkiye Nato üyesi dolayısıyle burada adanın güvenliği sağlanabilir denilecek. Bu yolla da “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin NATO üyesi olmasının Türkiye tarafından önü açılsın baskısı gelecek.

    Özellikle de Gürcistan’ın NATO desteği ile Güney Osetya’ya ordularını sürdüğünü iddia eden Rusya’nın NATO temsilcisi Dimitry Ragozin’in açıklamları dikkate aldındığnda, NATO’nun ilerleyen süreçte şayet GKRY’nin de yeni bir olası anlaşma ile NATO’ya alınmasına imkan kılınırsa, Kıbrıs Türkleri daha zorlu bir sürece gireceğini gösteriyor.  

    Bu süreç Kıbrıs’ta birleşik Kıbrıs yaratılması için başlatılacak olan yoğun propaganda sürecinde ele alınabilecek konulardan biri olmakla birlikte, “Adada Kıbrıs Türk egemenliğinin devam edeceği” gibi söylemler ile süslenmek istenecek. Adada birleşik Kıbrıs oluşturulması ile KKTC Devleti ve Kıbrıs Türk egemenliği ortadan kalkması, ayni zamanda Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki egemenliğinin de son bulması anlamına gelir. Bunu büyük bir şiddetle arzulayan batı dünyası,birleşik Kıbrıs ardından Türkiye’yi kıskaca alınıp, Kosova ile başlayan bağımsızlık hareketlerinin, Kafkaslarda devam etmesi ve Türkiye’ye sıçratılması ile sonuçlandırılacaktır. Türkiye’de ayrılıkçı zihniyette olan PKK terör örgütünün eylemlerini daha da artırması, batının da AB yolunda baskısının sağlanarak PKK’lılar ile masaya oturulması istenebilecek veya PKK’lıların istedikleri bölgelerde özerk bir statüye kavuşturulması istenebilecektir…

    Oyunun büyüklüğünü sadece gürcistan veya Kıbrıs’taki sürece bakarak değerlendirmek büyük hata olur. Dünyada yeni haritalar yaratılması için başta Amerika ve batı dünyasının yeni bir mücadelesi baş göstermiş durumda. Ortadoğu, Kafkaslar, Orta Asya, Balkanların yeniden şekilleneceği bir sürece doğru gidiyoruz. Özellikle de İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın en son yaptığı Türkiye ziyaretinde ankara değil İstanbul’a gitmeyi tercih etmesi ve sırf Atatürk’ün kabirini ziyaret etmemek için programı istanbula çekerek resmi ziyaret sınıfından bunu çıkarması ve buna da “önemsiz bir konu, görüşmenin özüne bakmak lazım” şeklinde hükümet kanadının cevap vermesi Türkiye’de “kırmızı çizgilerin ve ulusal değerlerin”değişmeye doğru gittiğini gösteren en önemli göstergelerden biri olmuştur.

      Bu gelişmeler ışığında batı dünyasının PKK terör örgütünü desteklediği, Kıbrıs’taki Türk egemenliğine tahammül edemedikleri, Lozan’da kabul gören Türkiye Cumhuriyeti sınırları, kuruluş ilkeleri, çizgisine tahammül edemedikleri gerçeğini her Türkün iyi kavrayarak bugün tüm dünya Türklüğünün maruz kaldığı baskılar karşısında bir onur meselesi olan egemenliğinin daim etmesi için gösterdiği dirençe sahip çıkılmalı ve adanın Rum ve batı esaretine sokulmaması için çaba sarf edilmelidir. Yoksa tarih kendini yeni acılara yenileyebilecektir…

    www.aysekocaturk..com

     

    14 Ağu. 08

    12:19

  • YAHUDİ VE MUSEVİ VATANDAŞLARIMDAN AÇIK ÖZÜR

    YAHUDİ VE MUSEVİ VATANDAŞLARIMDAN AÇIK ÖZÜR

    Öncelikle Beni Taniyan Tanimayan Herkese Kucak Dolusu Sevgiler Diyerek Uzun Uzun Düşündüğüm Bir Özürümü Tüm Herkesin Önünde Tüm Samimi Duygularimla Paylaşmak İsterim.
    Bu Özürün Hakli Sahibi Yahudi Ve Musevi Vatandaşlarimiza İthafen!


    Ben Yavuz Yayla ;

    Uzun Bir Süredir Özel Büro İstihabarat Grubunun Bir Üyesi Olarak Satirlarima Başlarken Kendimi Ve Duygularimi Nasil Tarif Edeceğimi Bilmiyorum.

    Beni Taniyan Yazilarimi Okuyan İyi Bilir Ki Ben Bir Yahudi Düşmaniyim Ve Düşmanliğimi Bariz Olarak Pek Çok Yazimda Gruba Gönderdiğim İletilerimde Açikça Belli Ettim.

    Yerli Yersiz Pek Çok Konuda , Şimdi Düşünüpte Anlam Veremediğim Bir Şekilde İğrenç Ve Haksiz Eleştirilerde Bulundum ,Hatta Pek Çoğunu Kendi Düşüncem Olmamasina Rağmen Sanki Benim Düşüncelerim Gibi Arsiz ,Patavatsiz Bir Şekilde Paylaştim.

    Bu Tür Yazilarim 100 Lere Ulaşir Ki Pek Çok Grup Arkadaşim Hala Kendi Tuttuklari Arşivde Bu Yazilari Muhafaza Etmektedir.

    Açikça Konuşmam Ve İtiraf Etmem Gerekir Ki Sadece Bu Grupta Degil Bazi Diğer Platformlarda ,Öyle Kisa Bir Zamanda Değil Dile Kolay Tam 13 Yildir Anti Yahudi Propangandasi Yapmaktayim.

    Ne İçin Böyle ,Neden Böyle Bir Yola Başvurdum Yada Neden Yaptim Bilmiyorum….

    Belkide İçimde Kopan ,Kendisini Bile İnandiramayan Firtinalarda Kaybolup  Gittiğimden Dolayi Olmuştur.
    Belkide  Büyük Bir Haset ,Kiskançliğin Eseridir.

    Ne Derseniz Deyin Tamamen Bir İnsanin En Büyük Ahmakliğidir.
    Görüyorsunuz Bu Özürü Dilerken Kendi Özümden Ödün Veriyorum Ve Kendime Bile  Hakaret Ediyorum.

    Halbuki O Kadar Yazima Ragmen Hiç Bir Yahudi Kardeşim Benim Bu İğrenç İftiralarima Karşin Bana Hakaret Etmedi.

    Tartişmadik Mi Tartiştik !

    Hatta En Bariz Örneği Grup Arkadasim Mentes Azuz’dur.:)
    Çok Kahrimi Çekti Çoook 🙂


    Aslinda En Çok Ondan Özür Dilerim.

    Ah Benim Ahmak Kafam !

    O Kadar Çok İftira Ve Hakaret Boyutlarina Varan Yazilar Gönderdim Ki Şimdi Düşünüyorumda  ?

    Ben Sirf Bu Sebepten Onlarca Kez Hakkimda Dava Acilan Ve Her Acilan Davayi Da Kaybetmiş Olarak Biri Olarak  Mahkum Olurdum.

    Ama Olmadi Kimse Beni Bu Sekilde İtham Etmedi .

    Ben Ne Yaptim ?


    O Kadar Yaptiğim Rezillik Yetmedi  Daha Da Çirkefleştim , Her Gecen Gün Daha Da  İğrençleştim.

    Her Nedense Böyle Rezil Bir Durumda  Bir Kez Bile Bir  Kişi Çikipta Bana Yapma Demedi.

    O Kadar Aymansiz İnsan Dolu İdi Ki ,Bir De Benim Ettğim Pisliğe Çanak Tuttular.

    Menfaattar İnsanlarin Yağli Göbekleri  Karlarina Kar Ekledi.
    Ben İse Gözü Dönmüş Bir Sekilde Ve At Gözlüğümle Beraber Devamli O Masum İnsanlara Hakaret Ettim.


    Halbuki Yemin Ederim Bu Kişilerden Yani Hakaretlerimle Bezdirdiğim Yahudi Kardeşlerimde  Bir Zarar  Görmedim, Ne Bir Yahudiden Nede Bir Başka Dine İnanan İnsandan.

    Ha Bu Arada Sanki Cok Müslümanmiş Gibi Bu Dinin Arkasina Saklandim.

    Bunun İçin Müslümanlardan Da Özür Dilerim.
    Onlari Bile Bu Oyuna Alet Ettim.

    Kafataşci Zihniyetimle Irkçilik Yaptim ,Türk Milletini De Magdur Biraktim.

    Bunun  İçin Tüm Türk Milletinden De Özür Dilerim.

    Oysa Şimdi Baktiğim Aynada Bir Hiç Oldugumu Farkettim.
    Kocaman  Bir Hiç !

    Beni Affedecekmisini Z Bilmiyorum Ama Gercekten Cok Buyuk Bir Halt Ettim.

    İnsanin Değişmeyeceğini Düşünenler !

    Bir İnsan Öyle Bir Değişirki Gözle Görülmez Elle Tutulmaz !

    Değişir…Değiştim…

    Şimdi Bu Metinlerde Yazanlari Okuyan Ve  Bana Şüphe İle Bakanlar Vardir.

    Ne Oldu ? Ne Değişti De Böyle 360 Derece  Bir İnsan Değişti.?

    Yada Bu Yazinin Arkasinda Ne Var Diye Düşünenler !


    Şüphelerinizden Vesveselerinizden Siyrilin.

    Bazi Duygularin Zamani Gelince Dişari Fisşiracağini Düşünün Ve Bu Düşünce İle  Kararinizi Verin.

    Hatta Bana İster Yalanci ,İster Sahtekar ,İster Dolanrici Deyin.

    Ama Sunu Bilin ….

    Ben Doğru Yolu Bulduğuma İnaniyorum.

    Ben Artik Doğru Oldugumu Biliyorum.

    Beni Affedin …….

    Fazla Yazmam Sanirim  Bir Şeyi Değiştirmeyecek Ve Sadece Rezilliğimi Ortaya Koymaktan Başka Hiç Bir İşe Yaramayacak. !

    Sadece Bilmenizi İsterim Buraya Gönderdiğim  Tüm Hakaret Ve İftira Niteliki  İletiler Sadece İğrenç İnsanlarin Düşünceleriydi Ve Ben Bu İğrençliğin Piyonuydum.

    Köz Olmaktan Çok Maşa Oldum.

    Bunu Bilin Ve Bu Zamana Kadar Yazdiklarimi Unutun …


    Bunlar Koca Bir Yalandi !

    Ve Ben Bu Yalanin Baş Aktörüydüm.

    Bir Sözün O Anlamli İçeriğiyle Tekrar Tüm Yahudi Ve Musevi  Ve Hatta Sebatay Olarak Nitelendirdiğim Ve Hakaret Ettiğim O Yüce İnsanlar Dan Özür Dilerim.

    Umarim Beni Affedersiniz !

    ”Yalancinin Mumu Yatsiya Kadar Yanar”

    Tesekkur :         Bu Özür Metninin Klavyemden Dökülmesine Neden Olan Ve Bunu Sağlayan Sayın Selim Amado’ya Tüm Içtenliğimle Şükranlarımı Sumarım.
    Sizdende Özürümü Kabul Etmenizi Diler , En Samimi Duygularımla Sevgilerimi Sunarım.

    From: yavuz yayla <[email protected]>
    To: “Pharmacy Kineret” <[email protected]>, “Pharmacy Kineret” <[email protected]>
    Date: Monday, 11 August, 2008, 11:35 PM

  • Amerika, Sevres Antlaşması Ve “Ermenistan” Sınırları

    Amerika, Sevres Antlaşması Ve “Ermenistan” Sınırları

     

    Amerika, Sevres Antlaşması Ve “Ermenistan” Sınırları
    [1. Bölüm]

     

    Fahir Armaoğlu

     

     

     

     

    1919 Ocak ayında toplantılarına başlayan Paris Barış Konferansı’nda Birleşik Amerika’nın Osmanlı Devleti’yle ilgili faaliyetlerini, Sevres Öncesi ve Sevres Sonrası diye ikiye ayırmak gerekmektedir.

     

    ANKARA, 30 Ağustos 2007 Perşembe

     

     

    Dünya Savaşı’nı sona erdiren barış antlaşmalarını hazırlamak üzere 1919 Ocak ayında toplantılarına başlayan Paris Barış Konferansı’nda Birleşik Amerika’nın Osmanlı Devleti’yle ilgili faaliyetlerini, Sevres Öncesi ve Sevres Sonrası diye ikiye ayırmak gerekmektedir. Başka bir deyişle, birincisi 1919 yılını kapsamakta, ikincisi de 1920 yılına ait bulunmaktadır.

    Bu iki dönemde Amerika’nın Türkiye[1] ile ilgili faaliyetlerinin ortak noktası, Ermenistan faktörü’nün her iki dönemde de ağırlıklı bir unsur teşkil etmesidir. Yalnız bu ortak faktörün niteliği, 1919 ve 1920 yıllarında, yine birbirinden bir farklılık göstermektedir. 1919 yılında söz konusu olan, özellikle ve “soyut” olarak bir politik amaç veya bir politika faaliyeti olduğu halde, 1920’de, Amerika için söz konusu olan ise, bir antlaşmaya dayalı “somut bir faaliyet”, veya bir icra’dır. Bu icra ise, Sevres Antlaşması’nın 89’uncu maddesi uyarınca, Ermenistana Türkiye’den koparılıp verilen toprakların, yani “Türkiye-Ermenistan” sınırının çizilmesi yetkisinin veya görevinin, Amerika Cumhurbaşkanı’na, yani Woodrow Wilson’a verilmiş olmasıdır.

    Bu incelememizde, Sevres öncesi dönem, yani 1919 yılı üzerinde fazla durmayacağız. Bilindiği gibi, bu dönemin Türkiye-Amerika münasebetleri, daha doğrusu Amerika ile Millî Mücadele arasındaki münasebetler bakımından en Önemli olayı, “Ermenistan sorunu” hakkında rapor hazırlamakla görevlendirilen General Harbord Misyonu’nun, 20 Eylül 1920 Sivas’ta Atatürk ile yaptığı ve 3-4 saat süren görüşmelerdir.

    Harbord Misyonu konusu yeteri kadar incelendiği için, biz bu konu üzerinde fazla durmayacağız[2].

    Yalnız şu kadarını belirtelim ki, Amerika’nın “Ermenistan” konusu üzerine eğilmesi, Başkan Wilson’ın “Milliyetler” ilkesi dolayısıyla ve Amerikan kamuoyunun ağır baskısı altında ortaya çıktığı gibi, yine çeşidi yardım kuruluştan ve Ermeni davasını destekleyen kuruluş ve politikacıların tahriki ile, konunun, 1919 Haziranı’ndan itibaren Paris Barış Konferansı’nın gündemine girmesiyle bir dinamizm kazanmıştır.

    Ermeni davasını destekleyen bazı kuruluşların ve aynı zamanda Amerika’nın resmî yardım kuruluşlarının, Rusya Ermenistanı ile Türkiye sınırlarında 700-800 bin Ermeni mültecinin biriktiğini iddia etmesi, bunların açlıkla karşı karşıya kaldıklarını ve bunlara yardım yapılması gerektiğini bildirmeleri ve ayrıca, İngiltere‘nin de, şüphesiz “Ermenistan yükünü”, “Amerika hamalı”nın sırtına yüklemek amacı ile, Ermenistan’daki kuvvetlerini 1919 Ağustosu’ndan itibaren çekeceğini bildirmesi, bir yandan Ermeni mültecilerine yardım sorununu, diğer yandan da kurulacak “Bağımsız Ermenistanın kendisini dışarıya (yani Türklere karşı) karşı koruması sorununu ön plâna çıkarmış ve özellikle bu ikinci nokta da, baştan beri Ermenilere kanat germeye hevesli ve kararlı olan Başkan Wilson’ı Ermenistan üzerinde bir Amerikan “manda”sı sorunu ile karşı karşıya getirmiştir.

    Bu sırada Amerikan Senatosu’nda, Başkan Wilson’ın Avrupa politikasına fazla “bulaştığı” yolunda eleştirilerin artması ve “inziva” (Isolation) politikasına dönülmesi eğilimlerinin kuvvetlenmesi dolayısıyla, Başkan Wilson, General Harbord başkanlığında kalabalık bir heyeti, Anadolu dahil, bölgeye göndererek, “Ermenistan Mandası”nı ve muhtemel sorunlarını yerinde inceletmiştir. Harbord Misyonu’nun askerî niteliği, Ermenistan’ın özellikle dışarıya karşı korunmasının, Wilson’ın başlıca endişesini teşkil ettiğini göstermekteydi[3].

    General Harbord, gezisinin sonunda uzun bir rapor hazırlayarak bir nüshasını Paris’teki Barış Konferansı’na, bir nüshasını da Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na vermiştir[4].

    General Harbord, raporunda[5], bir hayli tarafsız davranarak, sade Türklerin Ermenilere saldırmadığını, bir çok yerlerde Ermenilerin de Türklere saldırmakta olduklarını örnekleriyle belirtmiş ve, yukarda da değindiğimiz gibi, Ermenilere yardım kuruluşları ile Ermeni davasını destekleyen Amerikan politikacıları, Rusya Ermenistanı’na sığınan Ermeni mültecilerin sayısını 700-800 bin olarak iddia ettikleri halde, General Harbord bu miktarın 300 bin civarında olduğunu söylemiş tir.

    Manda konusunda ise, “Ermeni sorunu Ermenistan’da çözülemez” diyen Harbord, Fransa ve İngiltere tarafından işgal edilmiş olmaları sebebiyle, Suriye ve Mezopotamya hariç, İstanbul ve Rumeli (Trakya) dahil, bütün Osmanlı İmparatorluğu toprakları üzerinde bir manda rejiminin kurulması gerektiğini ileri sürmüştür.

    Fakat bu ifade, Harbord’ın, Amerikan mandası konusundaki iyimserliğinin bir işareti değildi. Generalin belirttiğine göre, manda yönetimini üzerine almakla Amerika, en az bir kuşak boyu bu işe bulaşmış olacaktı ve askerî bakımdan da, değişen şartlara göre, 25.000 ile 200.000 arasındaki bir askerî kuvvede bu rejimi desteklemek zorunda kalacak, ve nihayet, manda yönetiminin ilk beş yılında Amerika’nın 756 milyon dolarlık bir malî yükü de sırtlaması gerekecekti.

    Harbord’ın raporundan yaklaşık bir ay sonra, Amerikan Senatosu’nun, bir yandan 28 Haziran 1919 tarihli Versay Anlaşması’nı ve bir yandan da, ona bağlı olan Milleler Cemiyeti Paktı’nı onaylamayı 19 Kasım 1919’da reddetmesi ile, Amerika’nın “Ermeni Mandası” hikâyesi de sona eriyordu.

    Çünkü, Amerika Milletler Cemiyeti’ne üye olamıyordu. Halbuki “manda” rejimleri Milletler Cemiyeti’ne bağlı bir sistemdi.

    Senato’nun bu kararı üzerine, Amerika, Aralık 1919’da Paris Barış Konferansı’ndan çekildi. Başkan Wilson, özellikle Milletler Cemiyeti Paktı’nı Senato’ya onaylatmak için bir kaç teşebbüste daha bulunduysa da, bütün teşebbüsleri başarısızlıkla sonuçlandı.

    Fakat, başta İngiltere olmak üzere, Amerika’nın Avrupalı müttefikleri, Amerika’nın ve özellikle Başkan Wilson’ın yakasını bırakmadılar.

    Paris Konferansı, “Türkiye Sorunu”nu, yani Osmanlı Devleti’yle yapılacak barışı 1920 Ocak ayından itibaren ele aldı. Almasıyla birlikte, “Ermenistan” konusu ve dolayısıyla Amerika, tekrar gündeme geldi[6].

    İngiltere, Fransa ve İtalya, yani Barış Konferansı’nın “Yüksek Konseyi” (“Supreme Council”), Şubat ve Mart aylarında Londra’da ve Nisan ayında da San Remo’da (İtalyan Rivierasında) toplanarak, Türkiye ile barışın esaslarını tespit etmişlerdir. Amerika, San Remo toplantıları ile temaslarını, Roma Büyükelçisi vasıtasıyla sürdürmüştür.

    Yüksek Konsey’in Londra toplantılarından sonra, Fransa‘nın Waşington Büyükelçisi, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na verdiği 9 Mart 1920 tarihli bir notada, Türkiye ile barış konusundaki çalışmaların bir hayli ilerlediğini, bu durumda, Fransa’nın (Yüksek Konsey Başkanı), Amerika’nın “Doğu Sorunları” ile ilgilenip ilgilenmediğini veya bu sorunlarla ilgisini devam ettirip Konferansa katılıp katılmayacağını öğrenmek istediğini bildirdi. Amerika ise, bu notaya cevabında, Müttefiklerin Türkiye ile barış konusundaki düşüncelerini bilmediğini söyleyince[7], Fransa’nın Waşington Büyükelçisi, 12 Mart 1920 tarihli bir nota ile[8], tespit edilen bazı esasları Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na bildirmiştir. Nota’ya göre, Türkiye barışı konusunda Londra’da tespit edilen esaslar şöyleydi:

    1) Türkiye’nin Avrupa sınırları, Midye-Enez çizgisi, fakat muhtemelen Çatalca Hattı olacaktır.

    2) Türkiye’nin Asya tarafındaki sınırlan, kuzeyde ve batıda Karadeniz, Marmara ve Akdeniz, doğuda Ermenistan sınırı (yani bağımsız Ermenistan), güneyde ise, Ceyhan Nehri’nden başlayıp, Antep, Birecik, Urfa, Mardin ve Cezire-i İbni Ömer’in kuzeyinden geçen çizgidir.

    3) Padişah İstanbul’da kalabilecek, fakat burada Padişah’ın muhafız kuvvetlerinden başka kuvvet bulunmayacaktır. Müttefikler, Avrupa Türkiyesi (Trakya) ile Marmara ve Boğazlann güneyindeki bölgeleri işgal etme hakkını mahfuz tutarlar.

    4) Boğazlardan geçiş, savaşta ve barışta serbest olacak, bir Boğazlar Komisyonu kurulacak ve Padişah’ın Boğazlar üzerindeki egemenlik hakkını, Padişah adına bu Komisyon kullanacaktır. Bu Komisyon’da, bazı şartlarda Amerika ve Rusya da temsil edilecektir. Komsiyon’un başkanı ancak büyük devletlerden biri olacaktır.

    5) Trakya’nın Türklere bırakılan kısımlarının dışında kalan kısımlar Yunanistan’a verilecek, Edirne’deki Türkler (“Osmanlılar” deniyordu) için özel garantiler sağlanacak ve Bulgaristan’a da Trakya’da bir serbest liman verilecekti.

    6) Bağımsız bir Ermenistan kurulacak ve bu devletin denize çıkışını sağlamak için de, Lâzistan’da (yani Trabzon) kendisine bazı özel haklar tanınacaktır.

    7) Türkiye; Mezopotamya, Arabistan, Filistin, Suriye ve bütün adalar üzerindeki haklarından feragat edecektir.

    8) Aydın bölgesi hariç, İzmir bölgesi, Padişah’a bağlı olarak Yunanistan’ın yönetimine verilecek ve İzmir Liman’ında Türkiye’ye de ayrı bir kısım ayrılacaktır.

    Bundan sonra da Osmanlı borçlarına ait bazı malî hükümler söz konusu olmaktaydı.

    Barış Konferansı’ndan çekilmiş olmasına ve ancak “uzaktan gözlemci” statüsünde bulunmasına rağmen, Amerikan hükümeti bu barış esaslan hakkında şu görüşleri bildirdi[9].

    1) İstanbul bölgesi dışındaki Trakya topraklarının Yunanistan’a verilmesini Amerika kabul etmekle beraber, bu bölgenin kuzey kısmı halkı Bulgar olduğundan (!), Edirne ve Kırklareli (Kırkkilise) ve havalisi Bulgaristan sınırları içine katılmalıdır. Çünkü Bulgaristan’ın, tamamen Bulgarlarla meskûn olan batı topraklan Sırbistan’a verildiğinden, Bulgaristan’a yapılan bu haksızlık Trakya’da telâfi edilmelidir.

    2) Amerika, Ermenistan konusu ile çok yakında ilgilidir. Ermenistan’ın sınırları, Ermeni halkının meşru (!) isteklerini karşılayacak ve kolay ve engelsiz bir şekilde denize çıkışını sağlayacak şekilde çizilmelidir. Denize çıkışı sağlamak için Lazistan’da Ermenistan’a özel haklar tanımak yeterli değildir. Venizelos, bu bölge Rumları adına, Trabzon’un Türklere verilmektense Ermenistan’a verilmesini tercih ettiğini bildirdiğine göre, Trabzon, doğrudan doğruya Ermenistan’a verilmelidir.

    3) Amerikan hükümeti, elinde çok sınırlı bilgi olduğundan İzmir konusunda görüş bildirebilecek durumda değildir.

    4) Eski Osmanlı imparatorluğu topraklarında ne şekilde bir düzenleme yapılırsa yapılsın (kime ne toprak verilirse verilsin), Amerikan vatandaşları ve şirketleri, diğer devletlerinkinden daha az müsait durumda kalmamalıdır. Yani Amerika, ekonomik ve ticarî bakımdan, “Açık Kapı” veya “fırsat eşitliği” ilkesinin uygulanmasını istiyordu.

    Toplantılarına San Remo’da devam etmekte olan Konsey, Amerika’nın bu görüşlerine verdiği cevapta[10], Türkiye ile âdil ve kalıcı (!) esasları kapsayan bu barış antlaşmasını, Amerika’nın da imzalayacağı ümidini izhar ettikten sonra, tespit ettikleri ve 12 Mart’ta Amerika’ya bildirdikleri barış esaslarını savunuyorlardı. Bundan başka, Bulgaristan’a Edirne ve Kırklareli (Kırkkilise) nin verilmesi hususundaki Amerikan isteğine karşı da, kendilerindeki istatistik bilgilere göre, bu iki şehir ve havalisinin çoğunluğunun Türk olduğunu belirtiyorlardı.

    İlginç bir nokta da, Amerika’nın Avrupalı müttefiklerinin, Amerikan Senatosu’nun Versay Antlaşması’nı onaylamayı reddetmesinin anlamını hâlâ anlamamış olmaları veya anlamamazlıktan gelmeleriydi.

    Bağımsız Ermenistan konusunda Müttefiklerin de Amerika ile aynı görüşü paylaştıklarını ve halihazır ihtiyaçları ve gelecekteki gelişmesi (expansion) bakımından “haklı olarak (!) iddia ettiği” toprakları Ermenistan’a vermeyi ciddi bir şekilde arzu ettiklerini bildirmekteydiler.

    Sorun bir al gülüm – ver gülüm hikâyesine dönüşmüştü. Avrupalılar, müstakbel Sevres Antlaşması’na Amerika’yı da bağlamak ve bu antlaşma ile Yakın Doğu’da yapacakları karmaşık ve tehlikeli düzenlemede Amerika’ya da sorumluluk yüklemek için, Amerika’ya şirin görünmenin her türlü çabasını harcamaktaydılar.

    Yalnız, Müttefiklerin bu 27 Nisan 1920 günlü cevaplarında, İzmir ile ilgili yeni açıklamalar dikkati çekmekteydi. İzmir ile bazı komşu ilçelerin (kazaların) nüfus çoğunluğunun Rumlarda olması ve Türkiye’nin bu Rumlara fena muamelede bulunması sebebiyle, İzmir’in Yunan yönetimine verildiği belirtildikten sonra, İzmir’in bütün Anadolu’nun ekonomisinde önemli bir yeri olması ve İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalinin millî tepkilere sebep olmasının, Türkiye ile barışın uygulanmasını imkânsız kılmasa bile, güçleştirmesi ihtimali dolayısıyla, İzmir’in Padişaha bağlı hale getirildiği ve aynı zamanda Türklere de İzmir Limanı’nda imkânlar sağlandığı belirtilmekteydi. Burada “millî tepkiler” den duyulan endişe dikkati çekmektedir.

    Amerika’yı Türkiye ile barış sorununa “bulaştırmak” ve konunun içine çekmek için, Nisan 1920 sonunda, İngiltere’nin egemen olduğu Milletler Cemiyeti’nin de kullanılmak istendiği de görülüyor. Çünkü, San Remo’dan 27 Nisan’da Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen uzun bir mesajda[11]., Ermenistan konusunda, Amerika bir karar verme zorunluluğu ve dolayısıyla, Türkiye barışı ile karşı karşıya bırakılıyordu.


    DİPNOTLAR

    1 – Gerek Amerikan belgelerinde, gerek Paris Barış Konferansı ile ilgili belgelerde, Osmanlı Devleti, daima “Türkiye” adı ile zikredildiğinden ve hatta 1920 yılında, sonradan Sevres Antlaşması adını alacak antlaşmanın adı daima “Türkiye ile barış” (Peace with Turkey, Peace Setdement with Turkey) diye zikredildiğinden, biz bu incelememizde, Osmanlı Devleti yerine,
    Türkiye deyimim kullandık.

    2 – Bu konuda bak.: Dr. Fethi Tevetoğlu, Millî Mücadelede Mustafa Kemal Paşa-Ceneral Haıbord Görüşmesi, TÜRK KÜLTÜRÜ, Yıl VII, Sayı 76, Şubat 1969, s. 257-267; Yıl VII, Sayı 77,

    Mart 1969, s. 321-334; Yıl VII, Sayı 80, Haziran 1969, s. 525-545; Yıl VII, Sayı 81, Temmuz 1969, s. 589-603. Bizim incelediğimiz Amerikan belgelerinde, General Harbord’un raporunun metni verilmekte, fakat, başka hiç bir bilgi verilmemektedir.

    3 – Bütün bu gelişmelere ait Amerikan belgeleri için bak.: Papers Relating to the Foreign Relations of the United States, 1919, Washington, D.C., Government Printing Office, 1934, Vol. II, p. 817-841.

    4 – General Harbord Misyonu, Başkan Wilson’ın onayı ile gönderilmekle beraber, esasında Paris Barış Konferansı adına görev yapmıştır. Bu sebeple, 16 Ekim 1919 tarihli olan raporunun imzalı nüshasını Paris Barış Konferansı’na sunmuş, imzasız bir nüshasını da Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na vermiştir. Bu konuda bak.: aynı kaynak, Vol. II, p. 841, 24 no.lu dipnotu.

    5 – Raporun metni: aynı kaynak, p. 841-889. Ayrıca bak.: Maj. Gen. James G. Harbord, Conditions in the Neaı- East: Repon of the American Military Mission to Armenia, U.S. Senate, 66th Congress, 2d Session, Document No. 266; Washington, Government Printing Office, 1920; Brig. Gen. George Van Horn Moseley, Mandatory över Armenia: Report made to Maj. Gen. James. G. Haıobrd, Senate, 66th Congress, 2d Session, document No. 281, Washington Government Printing Office, 1920.

    6 – Bundan sonraki açıklamalarımızı, şu kaynakta yer alan belgelere dayandıracağız: Papers Relating to the Foreign Relations ofthe United States, 1920, Washington, D.C., Government Printing Office, 1936, Vol. III, p. 748-809. Bu kaynağı bundan sonra kısaca “Papers… 1920/IU” Şeklinde zikredeceğiz.

    7 – Laurence Evans, United States Policyand the Paıtition ofTurkey, 1914-1924, Baltimore,The John Hopkins Press, 1965, p. 278.

    8 – Notanın metni: Papers… 1920/111, p. 748-750.

    9 – Amerikan Dışişleri Bakanlığı’ndan Fransız Büyükelçiliği’ne 24 Mart 1920 tarihli nota, Papers… 1920/III, p. 750–753.

    10 – Roma’daki Büyükelçi Johnson’dan Washington’a 27 Nisan 1920 günlü telgraf, Papel?1920/III, p. 753–756.

    11 – Roma Büyükelçiliği’nden Waşington’a 27 Nisan 1920 günlü telgraf, Papers…l920/M, p. 779-783.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    Amerika, Sevres Antlaşması Ve “Ermenistan” Sınırları
    [2. Bölüm]

     

     

     

    Bu mesaja göre, Milletler Cemiyeti Konseyi, Müttefikler Yüksek Konseyi’ne başvurup, Ermenistan ile en fazla ilgilenen devletin kim olduğunu ve …

     

    Ermenistan‘ın bağımsızlık ve güvenliği için bu devletin neler yapabileceğini sormuş, imiş. Başta İngiltere‘nin oynamak istediği basit oyunun, bizim dilimizdeki en hafif nitelendirmesi “tecahül-i arifane” dir.

    Yine bu mesaja göre, Başkan Wilson’ın şimdiye kadar Ermenistan konusunda yaptığı çeşidi konuşmaları ve Amerikan Dışişleri Bakanı Colby’nin kullandığı deyimle “uygar dünyanın istek ve beklentileri” dolayısıyla, şimdi Yüksek Konsey Ermenistan mandasını Amerika’nın kabul edip etmeyeceğini soruyordu.

    San Remo, bu kadarla da yetinmeyip, Ermenistan konusunda bir takım görüşler de belirtiyordu: Amerika şimdiye kadar hep “geniş” bir Ermenistan ilkesini savunmuştur. Bununla beraber, Kilikya’yı (Çukurova) Ermenistan’a vermek pratik bir yol görünmüyor[1]. Bu durumda, Ermenistan’a, Erzurum, Trabzon, Van ve Bitlis vilâyetlerinin verilmesi söz konusu olmakla beraber, önce Amerika’nın Ermenistan mandasını kabul etmesi ve ikinci olarak da bu bağımsız Ermenistan’ın sınırlarının Amerika Birleşik Devlederi Başkanı tarafından çizilmesi istenmekteydi.

    Kısacası, Müttefîkler’in Osmanlı Devleti yerine bir “Ermenistan Devleti”ni ikame etmek isterlerken, bu işin, badireleri ve sonuçlan ile, bütün yükünü Amerika’nın sırtına yüklemeye çalıştıkları apaçık belliydi. Şunu da belirtelim ki, General Harbord’ın, bir “Bağımsız Ermenistan” mandasının ne denli sorunlar ortaya çıkaracağı hakkındaki raporu da, müttefiklerin elindeydi.

    Nitekim, Yüksek Konsey’in kararına göre, Ermenistan sorunu yine de bu kadarla bitmiyordu. Türkiye ile barış imza edilir edilmez, Ermenistan’ın dış saldırılara karşı savunulması için gerekli askerî kuvvet ve ayrıca düzenli bir yönetim için malî yardım söz konusu olacaktı. Yani, Amerika, Ermenistan mandasını kabul ettiği takdirde, bu iki yükü de sırtlamak zorundaydı.

    Yine Yüksek Konsey’e göre, Amerika’nın bu hususta acele karar vermesi gerekmiyordu. Ama Ermenistan halkı da büyük bir bekleyiş ve endişe içindeydi..

    Müttefiklerin 27 Nisan mesajına, Amerika 17 Mayıs 1920’de cevap verdi ve bu cevapta “Ermenistan mandası” hakkında tek kelime mevcut değildi. Sadece, Amerika Cumhurbaşkanı’nın, Ermenistan’ın sınırları konusunda “hakem” olmayı (“to act as arbiter”) kabul ettiği bildiriliyordu[2].

    Söz konusu telgrafta Ermenistan mandası hakkında herhangi bir ifadenin bulunmamasının sebebi, bir yandan Amerikan Senatosu’nun bu konudaki olumsuz havası, diğer yandan da, Yüksek Konsey’in 27 Nisan 1920 günlü mesajı üzerine, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın, Harbiye Bakanlığı’na, Ermenistan mandası hakkındaki görüşünü sormasıydı. Harbiye Bakanı Baker’ın Dışişleri Bakanı Colby’ye gönderdiği 2 Haziran 1920 tarihli memoranduma göre[3], General Harbord, her ne kadar raporunda, Ermenistan mandası için 59.000 kişilik bir Amerikan kuvvetini gerekli görmüş ise de, bu miktar % 50 oranında azalülabilirdi ve Ermenistan’ın dış saldırılara karşı korunması için 27.000 kişilik bir Amerikan kuvveti yeterli olabilirdi. Ne var ki, Ermenistan’ın dış saldırılara karşı korunması evvelâ Milletler Cemiyeti’nin göreviydi ve ikinci olarak da, Bolşeviklerin şu anda Kafkaslar’da yarattığı tehlike dolayısıyla bu kadar bir Amerikan kuvvetinin orada bulundurulması pratik bir formül değildi. Bolşevikler Bakü’yü işgal etmişlerdi ve gazete haberlerine göre de, Ermenistan topraklarına girmeye başlamışlardı.

    Ağustos ayı geldiğinde, artık Amerika’nın “Ermenistan mandası” söz konusu değildi. Fakat, Amerika’nın Avrupalı Müttefikleri, şimdi Türkiye için hazırlanmış olan bu barış antlaşmasının imzasından önce, Ermenistan sınırlarının çizilmesi işinin Amerika Cumhurbaşkanı tarafından kabul edilip edilmediğini öğrenmek istediler[4].

    Amerika’nın bu isteğe cevabı, hazırlanan barış antlaşmasının (yani Sevres Andaşması) 89’uncu maddesine göre, “Türkiye, Ermenistan ve diğer Yüksek Akit Taraflar”, Ermenistan sınırlarının çizilmesi hususunda Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’nın kararını kabul edeceklerine göre, Amerika Cumhurbaşkanı’nın bu görevi kabul edebilmesi için, önce söz konusu tarafların bu antlaşmayı imza etmeleri gerekir, şeklindeydi16. Başka bir deyişle, Başkan Wilson, Türkiye barışı imzalanmadıkça ve 89’uncu madde ile sınırların çizimi görevi veya “hakemliği”nin kendisine verilmesi “resmileşmedikçe”, sınırların çizimi konusunda herhangi bir taahhüde girmek istemiyordu.

    Bilindiği gibi, 10 Ağustos 1920’de İstanbul Hükümeti Sevres Antlaşması’nı imza etti ve aynı anda da, hatta daha Mayıs ayında, bu antlaşma Ankara Hükümeti, yani T.B.M.M. Hükümeti tarafından geçersiz ilân edildi. Fakat bütün bunların, Amerika’yı veya Başkan Wilson’ı etkilemediği görülüyor.

    Lâkin, Sevres Antlaşması’na karşı Anadolu’da uyanan millî duygular ve Ankara’daki millî hükümet tarafından gösterilen tepkiler, işin başından beri Türkiye ile ilgili gelişmeleri, Waşington’dan çok daha farklı bir şekilde değerlendiren, Amerika’nın İstanbul’daki Yüksek Komiseri Amiral Bristol’ü, Waşington’u ciddi bir şekilde uyarma ihtiyacına sevketmiş görünüyor, Amiral Bristol’ün Waşington’a 18 Eylül 1920’de gönderdiği telgraf, özellikle Ermenistan konusunda şu noktaları vurgulamaktaydı [5]:

    “Şu hususu kesin olarak belirtmek gerekir ki, Ermenistan’a (Anadolu’dan) toprak verilmesine karşı Doğu Anadolu vilâyetlerinde oluşan tepkiler, şimdiye kadar olduğundan çok daha acı ve kuvvetlidir. Ermenistan’a bırakılan toprakları, Türklerin, kuvvet zoru olmaksızın bırakacaklarına hiç kimse inanmamaktadır. Türklerin çok geniş bir çoğunluğunu temsil eden Milliyetçiler, İstanbul Hükümeti tarafından imza edilen anlaşmayı tanımamaktadırlar” ve çok muhtemeldir ki, Müttefikler, Yunanistan vasıtasıyla, bu anlaşmayı Türklere kabul ettirmeye zorlayacaklardır. Türkiye barışı, Ermenistan’a, Türkiye’nin, Başkan’ın hakemliği ile tespit edilecek doğu vilayetlerini vermektedir. Bu bölgelerde bugün fiilen Ermeniler yoktur ve Erivan “daki Ermenileri bu bölgelere yerleştirmek, yeterli koruma sağlanmadığı takdirde, karışıklıkların ortaya çıkması sonucunu verecektir”.

    Amiral Bristol’un bu son derece isabetli değerlendirmesi, Amerikan Hükümeti ve Başkan Wilson üzerinde tamamen etkisiz kaldığı gibi, Sevres Antlaşması’na ve Amerika’ya güvenen Rusya Ermenistam, 4 Ekim 192ü’de Türkiye’ye savaş ilân etti. Gürcistan da Ermenistan’ı destekleyeceğini bildirdi [6].

    Amiral Bristol’un İstanbul’dan Waşington’a gönderdiği uyarıların, Başkan Wilson üzerinde hiç bir etkisi olmadığı anlaşılıyor. Çünkü, Başkan Wilson’ın, “önce Türkiye ile barış imzalansın” şartı üzerine, Barış Konferansı’nın Genel Sekreterliği, ilk defa olarak ve Sevres Antlaşması’nın imzasından iki ay sonra, Sevres Antlaşması’nın tam metnini, Amerika’ya vermiştir[7]. Verirken de, Sevres Antlaşması’nın 89. maddesinin, Amerika Cumhurbaşkanı’na, hem Ermenistan’ın sınırlarını çizme, hem Ermenistan’ın denize çıkmasının sağlanması ve hem de Ermenistan ile Türkiye arasındaki sınırda “gayrı askerî bölge”nin tesbiti görevini verdiği belirtilmekteydi.

    Yaklaşık bir ay sonra, Amerikan Dışişleri Bakanlığı, Paris Büyükelçiliği vasıtasıyla, Başkan Wilson’ın, Ermenistan sınırları hakkında hazırlayıp, Müttefik Devletler Yüksek Konseyi’ne hitaben kaleme aldığı raporunu, söz konusu Konsey Başkanlığı’na sundu[8].

    Wilson’ın Ermenistan sınırlarının çizimine ait raporunu ele almayı, yazımızın sonuna bırakarak, raporun Yüksek Konsey’e sunulmasından sonra ortaya çıkan bazı ilginç gelişmelere değinmek istiyoruz.

    Başkan Wilson, 30 Kasım 1920 tarihinde Milletler Cemiyeti Konseyi Başkanı’na gönderdiği bir telgrafta[9], Ermenistan üzerinde bir Amerikan mandası tesisi teklifi, Amerikan Senatosu tarafından reddedilmiş olmakla beraber, Amerikan halkının, Ermenistan’ın kaderi ile çok yakından ilgilendiğini, fakat şu anda Ermenistan’a yardım bakımından Amerikan askerini kullanma yetkisine sahip olmadığını, ekonomik yardımın ise, yine Senato’nun kararına bağlı bulunduğunu, fakat bu karar konusunda şimdiden bir tahminde bulunamayacağını söylemiştir. Başkan Wilson, Senato’nun kesin muhalefetine rağmen, Ermenistan’a yardım için elinden gelen her türlü çabayı harcamaya kararlı görünüyordu.

    Ne var ki, Wilson’ın Milletler Cemiyeti Konseyi Başkanı’na bu telgrafı gönderdiği, aynı 30 Kasım 1920 günü, İstanbul’daki Yüksek Komiser Amiral Bristol, 1 Aralık sabahı Waşington’a ulaşuğı anlaşılan telgrafında[10] şunları yazıyordu:

    Ermenistan konusunun artık bittiği bildirilmektedir. Kars ve Gümrü’deki Ermeni kuvveden, çok üstün olmalarına rağmen, hezimete uğratılmış ve bir çok noktalarda Ermeni kuvvetleri kaçmıştır (“ran away”). Türkler Iğdır’ı ele geçirmiş olup, Aralık’tan bir kaç mil mesafede bulunmaktadır… Bir barış antlaşması müzakere edilmektedir. Türk hattı dahilindeki Amerikalıların güvenlikte olduğu bildirilmektedir. Bolşevikler ve Milliyetçi Türkler anlaşma içinde bulunuyor. Gümrü ve Kars’ın Ermeniler tarafından tekrar ele geçirildiğine dair haberler doğru değildir ve Ermenilerin bu iki şehri geri almaları ihtimali de mevcut değildir”.

    Tiflis’teki Amerikan Konsolosu Moser de, 4 aralık 1920 sabahı Waşington’a gönderdiği telgrafında şöyle demekteydi[11]:

    Erivan’da resmen açıklandığına göre, Ermenistan bir Sovyet Cumhuriyeti olarak ilân edilmiştir… Sovyet Rusya Büyükelçisi’nin söylediğine göre, Sovyetler bu yeni Sovyet Cumhuriyed’ni resmen tanımışlardır. Bir hafta önce kurulan Ermeni hükümetinin devrilmesinin arkasından, Bakû’den gelen Rus kuvvetleri, Ermenistan’ın sınır bölgelerini işgale başlamıştır. Rusya bu harekâtı, Bakû’deki Ermeni Bolşevik Komitesi’nin isteği üzerine yapmıştır. Türkiye ile Ermenistan arasındaki barış müzakereleri sırasında, Gümrü’deki mahallî hükümet de Bolşeviklere katılmıştır…”

    Bu gelişmeler karsısında Wilson’ın çizdiği Ermenistan haritasının havada kalması bir yana, Ermenistan’da bu gelişmeler olurken, “bağımsız Ermenistan”ın sınırlarının çizildiğinin açıklanması, hem Amerika ve hem de Müttefikler’in prestijine ağır bir darbe teşkil edecek ve bir “skandal” olacaktı. Bu sebeple, İngiltere hemen harekete geçerek, Wilson’dan, bu sınırların kamuoyuna duyurulmasının durdurulmasını istemiş ve Wilson da, çizmiş olduğu Ermenistan sınırlarını açıklamaktan vazgeçmiştir[12]. Böylece Wilson’ın çizmiş olduğu Ermenistan haritası, tarihin arşivine girecek bir belge niteliğini muhafazaya mahkûm olmaktaydı.

    Wilson’ın, Ermenistan sınırlarını çizen raporuna gelince[13]: Rapor 22 Kasım 1920 tarihli olup, iki kısımdır. Raporun birinci kısmında Wilson, sınırları, yani Türkiye-Ermenistan sınırlarını çizerken, veya daha doğru bir deyişle bir kısım Türk topraklarını Ermenilere hediye ederken, hangi esas ve ilkeleri gözönünde tuttuğunu uzunca bir şekilde belirtmekte, ve ikinci kısımda ise, çizmiş olduğu sınırların geçtiği yerleri ve mevkileri, gayet ayrıntılı bir şekilde açıklamaktadır.

    Bu yazımıza ek olarak verdiğimiz ve Başkan Woodrow Wilson tarafından çizildiği belirtilen ve onun imzasını taşıyan haritanın altındaki nottan, bu haritanın, Amerikan Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanlığı tarafından, Amerikan Dışişleri Bakanlığı ile işbirliği yapılarak hazırlandığı ve bunun için de General Harbord’ın verdiği bilgilerden ve Türk Genelkurmayı’nın kullandığı 1/200.000 ölçekli harita ile, Almanların savaş sırasında yaptıkları 1/400.000 ölçekli haritalarla, İran ve Kafkaslara ait 1/1.000.000 ölçekli İngiliz haritalarından yararlandığı anlaşılmaktadır.

    Wilson’ın gözönünde tuttuğunu söylediği ilke ve esasları şu şekilde özetleyebiliriz:

    Sevres Antlaşması’nın 89’uncu maddesi, Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis vilâyetlerinin Ermenistan’a verilmesini öngördüğünden, sınırın çiziminde de bu dört vilâyet gözönünde tutulmuştur.

    Kendi ifadesine göre, Wilson, Ermeni halkının çıkarlarına, en iyi şekilde hizmet etme endişesini taşımakla beraber, bitişik bölgelerdeki Türk, Kürt, Rum, v.s. halklara karşı da gayet adaletli davranmaya özen göstermiş.

    Söz konusu dört vilâyet Ermenistan sınırları içine alınırken, sınırın çiziminde etnik yapı dikkate alınmamıştır. Çünkü bu dört vilâyette halklar, çeşidi sebeplerden, birbirine karışmıştır.

    Keza, dört vilâyeti kapsayacak sınır çizilirken, “yeterli tebiî sınırlar” ve yeni devletin “coğrafi ve ekonomik vahdeti”nin asgari gerekleri gözönünde tutulmuştur.

    Ermenilerin, Türklerin, Kürtlerin ve Rumların toprak isteklerini birbiriyle çatışması durumunda, Wilson, “müstakbel Ermeni Devletinin bir ekonomik hayata sahip olması” ilkesini, kesin bir faktör olarak tercih ettiğini belirtmektedir.

    Sınır boyunca, Türkler ve Kürtlerle meskûn dağ ve vadilerin Türkiye’ye bırakılmasına çalışılmakla beraber, “ticaret merkezlerinin Ermenistan tarafına aktarılmasına” önem verilmiştir.

    “Ermeni şehirleri (!) olan Bitlis ve Muş” un güneyinden geçen sınır çizgisi, Hakkâri ve Siirt sancakları ile, Van vilâyetinin hemen yansını Türkiye’ye bırakmıştır. Wilson için bunun gerekçesi de Siirt ve Hakkâri nüfusunun çoğunluğunun Kürt olması imiş.

    Wilson, ilkeleri arasında, “Pontus Rumları” nın isteklerini de unutmadığını belirtmektedir. Zira, Pontus Rumlan, 1920 Marü’nda Londra’da yapılan Müttefikler Yüksek Konseyi toplantısına bir memorandum sunarak, Rumlarla meskûn Karadeniz kıyı bölgesinin bütünlüğünün korunmasını ve Rize’den Sinop’un batısına kadar olan bölgeye özerklik verilmesini istemişler. Lâkin, Wilson’a, Karadeniz kıyıları bakımından, sadece Trabzon vilâyeti için yetki verildiğinden, Karadeniz kıyılarının diğer kısımları için herhangi bir teklif yetkisi yokmuş. (Yani, teklif yetkisi verilse imiş, Rize’den Sinop’un batısına kadar olan Karadeniz kıyılarını da Rumlara vereceği anlaşılıyor).

    Diğer taraftan Wilson, Trabzon’un nüfus çoğunluğunun Müslüman (Yani Türk) olduğunu, Trabzon’daki Ermeni nüfusun Rumlardan da az olduğunu belirtiyor, fakat, Ermenistan’ın Trabzon’dan denize çıkması hususunun en geniş şekilde ve Ermenistan’ın gelişmesini sağlayacak nitelikte olmasını istemekteydi. Bundan dolayıdır ki, Wilson, Giresun şehrinin doğusuna kadar olan, Anadolu’nun Doğu Karadeniz kıyılarını veriyordu. Ermenistan’a, denize çıkışını sağlamak için sadece Trabzon limanı değil, Anadolu’nun Karadeniz kıyılarının yaklaşık dörtte biri verilmekteydi. Wilson açısından, bunun gerekçesi de Ermenistan’ın ekonomik gelişmesinin sağlanmasıydı.

    Bu surede, Wilson’ın, “gayet adaletli” davrandığı iddiasını kabul etmek için, insanın bütün gerçekleri ters-yüz etmesi gerekiyordu.

    Yine, görüldüğü gibi, sınır çiziminde Wilson’ın gözönünde tuttuğu temel ilke ve esas, sadece ve sadece, Ermenistan’ın çıkarları idi. Başka bir deyişle, “her şey Ermenistan’a” ilkesi, sınır çizminin ana unsurunu teşkil etmekteydi. Dolayısıyla, Wilson’ın meşhur “milliyetler ilkesi” de tam anlamı ile bir komediye dönüşüyordu. Zaman zaman, “milliyetler ilkesi” ne ağırlık verir gibi görünmesine rağmen, çizdiği sınırların, gerçekten milliyetler ilkesine ne derece uygun düştüğü çok tartışma götürür. Meselâ Wilson, Sevres Antlaşması’nın, söz konusu dört vilâyetimizi Ermenistan’a vermesinin gerekçe ve mantığını, milliyetler ilkesi açısından hiç tartışmamış, sadece Ermeni iddialarını kendisine dayanak yapmıştır. Bitlis ve Muş’un “Ermeni” şehirleri olduğunu söylüyor, fakat bu iddiasını rakamlara ve belgelere dayandırmaktan kaçmıştır. Tarih hocalığı yapan ve 1890’da Princeton Üniversitesi’nden Profesör unvanını alan, yani güya bilim adamı olan bu zat, Ermeni propagandası ağzı ile, Bitlis ve Muş’un “Ermeni” şehirleri olduğunu söyleyip işin içinden sıyrılıveriyor. Herhalde, “milliyetler ilkesi”nin ciddi ve bilimsel uygulaması bu değildir.

    Belirttiğimiz gibi ve kendisinin de raporunda sık sık kullandığı bir ifade ile, “Ermenistan’ın istikbâli ve ekonomik gelişmesi” endişesi, Wilson için, her türlü ilkenin önüne geçmiştir. Bir halde ki, Wilson, “Bağımsız Ermenistan’ın kurucu babası olmayı, siyasî kariyerinin en büyük hedefi ve ihtirası haline getirmiş görünmekteydi.

    İlkeler ve esaslar konusunda belirtilmesi gereken son bir nokta da, Ermenistan sınırının çizilmesi dolayısıyla, yine Sevres’in 89’uncu maddesi ile, bir de Osmanlı Devleti (Türkiye) tarafında, “gayrı askerî bir bölgenin sınırlarının çizilmesi görevinin de Wilson’a verilmiş olmasıydı.

    Wilson bu işe girişmemiştir. Gerekçesi ise, gayrı askerî bölge tesis etmenin, karmaşık tedbir ve düzenlemeleri gerektirmesiydi. (Şüphesiz bu, Ermenistan’a gelişigüzel toprak vermek gibi olmayacaktı). Bu ise Wilson’a göre, hem pratik değil ve hem de gereksizdi. Zira, Sevres Antlaşması’nın 177’nci maddesi, Türkiye’ye bırakılan topraklardaki bütün “kalelerin” (“existing forts”) silahsızlandırılmasını öngördüğü gibi, bir “karışıklık” (yani bir Türk saldırısı) halinde, Müttefiklere müdahale hakkı veriyordu. Bunun için de bir Müttefiklerarası Kontrol Komisyonu kurulacaktı. Bu sebeplerden dolayı, Wilson’a göre, ayrıca bir de “gayrı askerî bölge” tesisine gerek yoktu.

    Burada Wilson’ın peşin hükümlü ve peşin kararlı tutumu bir kere daha ortaya çıkmaktadır. “Gayrı askerî bölge” tesisi, Sevres Antlaşması’nın bir hükmü ve Ermenistan sınırlarının çizilmesiyle birlikte kendisinin hakemliğine, dolayısıyla görevine havale edilmiş bir husus olduğu halde, Wilson kendi takdiri ile bu konuyu bertaraf ediyor, fakat Bitlis ve Muş’un “Ermeni” olduğunu ileri sürerken ve Trabzon’da ancak bir avuç Ermeni bulunduğu halde, burasını da Ermenistan’a verirken, bütün bu hususları tarafsız bir analizden geçirerek, Sevres Antlaşması’nın mantıksızlığını tartışmaya yanaşmıyordu.

    Wilson Raporu’nun ikinci kısmı, doğrudan doğruya sınırı ayrıntılı bir şekilde çizmekteydi. Raporun bu kısımının tercümesini vermek yerine, faksimilesini vermeyi tercih etük. Zira, Rapor’un sınır çizimine ait kısmında, bir çok köyler, yerleşimler ve fizikî coğrafya isimleri, o zamanki şekliyle yer almaktadır ve bunlardan bazılarının bugünkü isimlerini ve Rapor’daki telâffuzlarından o zamanki isimlerini dahi tespit etmek kolay değildir.

    Nihayet, bu belgeler Türk Tarih’in birer kalıntısından ibarettir. Bizim burada asıl vurgulamak istediğimiz, Büyük Atatürk‘ün başlattığı Türk Millî Mücadelesi’nin ve Millî Devlet kurma çabasının daha başlangıcında, Amerika’nın Türk Milleti’ne karşı tutumunu ortaya koymak ve bu tutumdan, günümüze bazı ışıklar getirmektir.

    Bununla beraber, incelememizin sonuna, yine Amerikan belgeleri arasında yayınlanan ve Doğu Anadolu topraklarımızdan Ermenistan’a verilen, yani Türk Vatanı’ndan koparılmak istenen toprakları gösteren bir haritayı da koyduk[14]. Belgelerde, çizilen sınırın çok daha ayrıntılı bir haritasından söz edilmekte ise de, bu harita belgeler arasında yayınlanmamıştır[15].

     

     

     


    Dipnotlar:

    1 – Pratik görünmüyor, çünkü Fransızlar, 1919 Eylülü’nde İskenderun ve Mersin’e 12.000 kişilik bir kuvvet çıkararak Kilikya’yı kontrol alana almışlardı. Bu olay Amerika’yı şaşkına çevirdi. Çünkü, sanılmıştı ki, Fransızlar, bu bölgeleri Ermenistan için işgal etmekteydiler. Halbuki, bu sırada Fransa, Ermenistan‘ı kurtarmak için Batum, v.s. ye asker gönderemeyeceğini söylemekteydi. Bak.: Papers….1920/111, p. 840; ayrıca bak.: Evans, adı geçen eser, p. 185.

    2 – Amerika Dışişleri Bakanlığı’ndan Paris Büyûkelçiliği’ne 17 Mayıs 1920 günlü telgraf, aynı kaynak, p. 783.

    3 – Memorandumun metni: Papers….l920/III, p. 784-785.

    4 – Waşinton’daki İngiliz Büyükeçiliği’nden Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na 6 Ağustos 1920 günlü nota, aynı kaynak, p. 787.

    5 – Amerikan Dışişleri Bakanlığı’ndan İngiltere Büyükelçiliği’ne 13 Ağustos 1920 tarihli nota, aynı kaynak, p. 787-788.

    6 – Yüksek Komiser Bristol’den Waşington’a İS Eylül 1920 günlü telgraf, Papers…l920/III, p. 788.

    7 – Amiral Bristol’un Dışişleri Bakanlığı’na 10 Ekim 1920 günlü telgrafı, aynı kaynak, p. 788- 789.

    8 – Paris Büyükelçiliği’nden Dışişleri Bakanlığı’na 18 Ekim 1920 günlü telgraf, aynı kaynak, p. 789.

    9 – Amerikan Dışişleri Bakanı’ndan Paris Büyükelçisi’ne 24 Kasım 1920 günlü telgraf Papers…l920/III, p. 789-790

    10 – Telgrafın metni: aynı kaynak, p. 804-305.

    11 – Telgrafın metni: aynı kaynak, p. 805.

    12 – Telgrafın metni: aynı kaynak, p. 806-807. Bu telgraf Waşington’a 11 Aralık’ta ulaşmıştır. u Bak.: Papers…1920/111, p. 807-808.

    13 – Raporun tam metni: aynı kaynak, p. 790-804.

    14 – İncelememizin sonunda verdiğimiz harita: Papers…l920/IWün. sonunda yayınlanmıştır.

    15 – Bak.: papeı?…1920/III, p. 790, 51 no.lu not.

  • Tarihin dönüşü ve enerji jeopolitiği

    Tarihin dönüşü ve enerji jeopolitiği

    Sonu geldi denen tarih, Rusya’nın Gürcistan’ı işgaliyle geri döndü. Rus birliklerinin BTC ve Şahdeniz boru hatlarına 80 kilometre yakındaki Gori’yi ele geçirmesi ve Gürcistan’ın Karadeniz tarafından da kuşatılmış olması, Batı’nın enerji arz güvenliği açısından sembolik olmanın ötesinde göstergelerdir

     

    MEHMET BİNAY
    Bir Sovyet diplomatı Soğuk Savaş’ta “Biz sınırlarımızda ya düşman ya da köle isteriz” diye ifade eder Moskova’nın sınır politikasını. Yeni Dünya Düzeni’nin kurulduğu 90’lı yılların başından bu yana Fukuyama-vari bir anlayışla tarihin sona erdiği, büyük devletlerin de artık sadece ekonomik kalkınma ve demokrasi için uğraş verdiği iddia ediliyordu. Ancak 2000’li yıllarla birlikte 11 Eylül’den itibaren bu idealist değerler inandırıcılığını aşama aşama yitirdi. Tarih sona ermemiş, aksine dünya üzerinde ortaya çıkan yeni güçler, farklı çağlara ait dış politika anlayışlarıyla yollarına devam eder olmuşlardı. Geçtiğimiz aylarda Amerikalı siyasal bilimci Robert Kagan, yeni kitabında 21.yüzyılın başında “tarih geri döndü” diye ifade etti. Evet, 20.yüzyıldan hatırladığımız ve alıştığımız tarihin geri döndüğünü Rusya’nın Gürcistan’ı işgal etmesiyle ilk defa bu kadar net olarak anladık.

    Rusya bir süredir Gürcistan Başkanı Mihail Saakaşvili’nin Rusya’ya yönelik dış politikasını beğenmiyor; NATO’ya giriş çabalarını, Rusya’yı keskin bir dille eleştirmesinden rahatsızlık duyuyordu. Tiflis’in 1991 sonrasında Moskova’yla ilişkileri hep gergin oldu. Şevardnadze’nin ip üzerinde adeta cambazlık yaparak yönettiği Gürcü-Rus ilişkileri zaman zaman sorunlar yaşasa da eski Sovyet liderinin diplomatik ustalığıyla mümkün olduğunca sorunsuz bir şekilde sürdürülüyordu. Ancak Saakaşvili döneminde gidişat değişti. Gürcü insanının heyecanlı, keskin ve zaman zaman da sabırsız milliyetçiliğinin tüm özelliklerini taşıyan Mihail Saakaşvili, ülkesinde gerçekleştirdiği reformları, Batı yanlısı tutumu, NATO’ya girme çabaları ve Rusya karşıtı tutumuyla ülkesinde ve batıda alkışlansa da Moskova’da hedef haline geldi. Saakaşvili, eski Sovyet coğrafyasında Rusya’ya karşı kimsenin cesaret edemediği sözleri dile getirmekten çekinmedi.

    OSETYA BAHANE

    Gürcü lideri, öte yandan ülkenin toprak bütünlüğünü ve siyasi birliğini yeniden sağlamak amacıyla önce Acaristan’ı politik olarak kendine bağladı, ardından da Güney Osetya ve Abhazya’yı yeniden Gürcistan’a entegre etmek için gerekirse askeri güç kullanacaklarından bahsetmeye başladı. Aynı süre içinde Avrupa-Asya ekseninde başka bir yerlerde, Balkanlar’da ilginç bir süreç baş gösterdi. Kosovalı Arnavutlar, savaşın ardından geçen süre içinde sürekli bağımsızlık istediklerini söylüyor, bağımsızlığı nihai siyasi hedef olarak gösteriyorlardı. Batı da mümkün olduğu ölçüde Kosova’nın Sırbistan’dan izole edilmesini ve uluslararası dengelerin izin verdiği ölçüde hatta bağımsız olmasını da destekledi. Ancak Kosova’nın daha kısa süre öncesinde bağımsızlığını ilan etmesi, Sırbistan, Rusya ve onun eksenindeki bazı Slav veya Ortodoks yönetimleri tarafından bir kenara not edildi. Ankara yönetimi bile kendi toprak bütünlüğüne tehdit olabilecek ayrılıkçı hareketlere karşı bunca yıldır hassasiyet gösterirken Osmanlı mirası Kosova’ya ve Müslüman Arnavut kardeşlerine destek vermekten ve Bağımsız Kosova’yı tanımaktan çekinmedi. Çünkü dünyanın çoğunluğu Kosova’yı bu kararında destekliyordu. Ancak derin bir diplomasi, askeriye ve büyük devlet geleneğinden gelen Moskova, bütün bu olan biteni gerektiği zamanda kullanmak üzere bir kenara not etti.

    RUSYA’NIN DEMİR YUMRUĞU

    Kendi toprak bütünlüğünü yeniden sağlama amacıyla Güney Osetya’ya giren Tiflis yönetimi Rusya’nın büyük askeri tepkisiyle karşılaştı. Saakaşvili ve Gürcü halkı, Moskova yönetimi tarafından acımasızca cezalandırıldı. 1991’den bu yana ABD ve Avrupa Birliği’nin Orta Asya ve özellikle de Hazar Havzası’nın enerji kaynaklarını Türkiye üzerinden Batı’ya bağlama stratejilerinde kilit noktada yer alan ve tercihini Batı’dan yana kullanmış olan Gürcistan, 19.yüzyıla yakışır bir askeri ve siyasi politika uygulayan Moskova’nın demir yumruğuyla karşılaştı. Rus birlikleri’nin BTC ve Şahdeniz boru hatlarına 80-100 kilometre yakındaki Gori’yi ele geçirmiş olması ve Gürcistan’ın Karadeniz tarafından da kuşatılmış olması Batı’nın enerji arz güvenliği açısından sembolik olmanın ötesinde göstergelerdir. Öte yandan Ankara ile Erivan arasında yumuşama işaretleri alınırken Gürcistan’ın Batı yanlısı gidişatına Moskova tarafından bu denli büyük bir darbe vurulmuş olması da tesadüfî değil. Rusya yönetimi elindeki tüm verileri doğru zamanda değerlendirerek Güney Osetya’ya giren Gürcü yönetiminin bu davranışını bahane ederek tüm gücüyle saldırmış, böylelikle Tiflis’in NATO’yla ilgili defterini de uzun bir süreliğine rafa kaldırmıştır.

    HEGEMONYA SAVAŞI

    Gürcistan’da olanlar, Kosova’nın bağımsızlığı, enerji arz güvenliği, Tiflis’in NATO rüyası ve Rusya’yı da karşısına alması ile Türkiye ile Ermenistan arasında son zamanda baş göstermiş yumuşama belirtileri ışığında değerlendirilmelidir. Güney Kafkasya’da Rusya’nın son kalesi olan Güney Osetya, Abhazya ve özellikle de Ermenistan’ın batı eksenine kayması korkusu, Moskova’yı demir perde dönemini hatırlatan önlemler almaya itmiştir.

    Bölgedeki savaş, tam anlamıyla bir nüfuz savaşıdır… 1991’den bu yana centilmenlik kuralları çerçevesinde gelişen bu rekabet, Saakaşvili’nin heyecanlı ve sabırsız politikaları sonucunda sıcak savaşa ve gerçek bir cepheye dönüşmüştür. Ateşkes sağlansa bile Rus birliklerinin bir hafta önceki saflarına geri çe-kilmeleri Gürcistan’ın adımlarına bağlı olacak, Moskova her tehdit algılaması hissettiğinde Tiflis’i yeniden tehdit edecektir. Bundan sonra Gürcistan, Rusya’ya karşı tutumunu yumuşatmaz, benzer politikalara devam ederse Rusya bu defa belki askeri olarak Gürcistan’ı işgal etmese de elindeki tüm taşları doğru oynayarak Güney Kafkasya’yı yeniden hallaç pamuğuna çevirecektir. Abhazya, Güney Osetya, Gürcistan’ın içinde 100 bin Ermeni’nin yaşadığı Cevaheti bölgesi, Ermenistan ve işgal altındaki Karabağ gibi birçok hassas alanı parmağında oynatabilen Rusya’nın eli güçlüdür. Üstüne üstlük karmaşa çıktığı anda Batı’nın 17 yıldır akıllı politikalar ve sabırla geliştirdiği Doğu – Batı enerji koridorunun verimliliği de zarar görebilecektir.

    BATI’YA GÖZDAĞI

    Ancak Rusya’nın BTC ve Şahdeniz boru hatlarına (aynı koridorda inşa edilmiştir) veya Bakü-Supsa hattına doğrudan zarar vermek gibi bir hata yapmasını beklemek Moskova’nın deneyimli dış politikasını küçümsemek olur. Daha iki gün önce İngiliz basınında BTC’nin 51 jet roketiyle hedef alındığı yönünde haberler çıkmıştı ancak bunu hem Gürcü hem de Rus yönetimi yalanladı. Zaten Ruslar isteseler şimdiden boru hatlarını vurabilirlerdi. Ancak Gürcistan’ın doğusuyla batısının birkaç gün içinde hızla Rus birlikleri tarafından birbirinden ayrılmış olması ve BTC ile Şahdeniz hatlarına çok da uzak mesafede olmayan Gori’nin ele geçirilmiş olması ABD ve AB’ye verilmiş bir gözdağıdır. Avrupa ülkelerinin ve Türkiye’nin doğalgazının çoğunluğunu sağlayan Rusya, göründüğünden daha sert bir izlenim vermek ve bu ülkelerin enerji arz güvenliğini sekteye uğratmak isteyen bir tutum sergilemek istemeyecektir. Moskova, AB’de oluşabilecek böyle bir izlenim sonucunda Rusya’ya karşı alternatif enerji politikalarının devreye alınacağını ve uzun vadede enerji pazarını yitireceğini biliyor. Moskova, bu aşamada gözdağı verecek, orta vadede de eski yerine az çok geri çekilecektir.

    Ancak son olanlar göstermektedir ki, artık Güney Kafkasya’da hiçbir ülke kolay kolay NATO üyeliği konusunda açık ve net bir adım atmayacak, Moskova’nın koruması altındaki toprakları (Karabağ gibi) Rusya’nın izni dışında geri alma gibi bir askeri girişimde bulunmayacaktır. Dolayısıyla Tiflis’in Güney Osetya ve Abhazya’yı geri alma planları uzun süreliğine ertelenmiştir. Üstüne üstlük önümüzdeki dönemde Güney Osetya ve Abhazya’da bağımsızlık üzerinde referandum girişimlerinin olması da beklenmelidir ve bu iki bölgenin de Tiflis’ten siyasi olarak kopma gayretleri ilerleme kaydedecektir. Çünkü hem Rusya hem de Güney Osetya ve Abhazya yönetimleri kendi açılarından olaya şöyle bakmaktadırlar:

    “Kosova bağımsız olduysa biz neden olma-yalım?” Bu gelecekte Türkiye’yi de ilgilendirebilecek düşündürücü bir soru ve sorundur…

    Gürcistan, Saakaşvili’nin Rusya konusundaki fevri politikalarına rağmen son 5 yılda çok büyük gelişme gösterdi. Bu süre zarfında Gürcistan’a onlarca defa seyahat ederek BTC boru hattının inşaasını adım adım izledim. Gürcistan, bu süre içinde Batılı yatırımcıları mümkün olduğu ölçüde ülkesine çekmeyi başarmış, ekonomik kalkınmayı sağlamış, son dönemdeki Rus ambargosuna rağmen ayakta kalmayı ve yoluna devam etmeyi başarmıştır. Bunda tabii ki BTC, Şahdeniz ve Bakü-Supsa boru hatlarının ve bu projeler sonucunda ül-keye giren yatırımcıların büyük rolü vardır. Ancak bu denli ilerleme göstermişken şimdi Güney Osetya sebebiyle ülkenin Batı yönündeki gelişiminin darbe görmesi üzücüdür ve Batı, Gürcistan’a olan desteğini artan ölçüde sürdürmelidir. Çünkü Gürcistan, kat ettiği tüm ilerlemeye rağmen Doğu-Batı Enerji Koridoru üzerindeki en zayıf halkadır ve bu halkanın kaybedilmemesi için Türkiye dahil Batı’ya büyük görevler düşmektedir.

    BORU HATLARININ GÜVENLİĞİ

    Günde 1 milyon varilden fazla petrol taşıyan Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı, dünya petrol ihtiyacının %1’ini karşılamaktadır. Boru hatları, profesyonel olarak işletildikleri takdirde en güvenli petrol taşıma yöntemidir. BTC boru hattı, geçtiğimiz hafta Türkiye’de Erzincan’a bağlı Refahiye’deki bir vana istas-yonunda meydana gelen yangın sebebiyle durdurulmuştu. Hasarın giderilmesinin ardından BTC yeniden devreye alınacak Azeri petrolünü Akdeniz’e taşımaya devam edecektir. Şu anda BTC’de yaşanan sorun, Gürcistan’la ilgili değildir yani Gürcistan’daki savaş henüz BTC’yi veya Şahdeniz hattını etkilememiştir. Ancak Gürcistan yaşadığı bu büyük şok sonucunda içeride karışır veya Rusya’yla yeniden gergin bir askeri veya politik anlaşmazlığa düşerse ülkede boru hatları güvenli olarak işletilemez hale gelebilir. O zaman da Türkiye ve aslında dünya piyasaları bu durumdan etkilenir ancak buna ne ABD ne de AB ve Türkiye izin vermek istemeyecektir. Öte yandan Rusya’nın varolan ve başarıyla tamamlanmış bir enerji nakil hattına doğrudan zarar vermesi büyük devlet geleneğine yakışmayacaktır. Çünkü her devlet bunu çok iyi bilir ki, bir gün kendi içindeki hassas bölgelere de doğrudan veya çoğu zaman da dolaylı yönden karışanlar olabilir.

    BTC ve Şahdeniz Boru Hatları, Doğu-Batı Enerji Koridoru’nun sadece ilk halkalarını teşkil etmektedir. Esas amaç bundan sonra Kazakistan petrolünün ve Türkmenistan doğal gazının Hazar Denizi’ni aşarak bu hatlara bağlanmasıdır. Eğer Gürcistan orta va-dede güven teşkil etmez ise uluslararası petrol şirketleri ve Batılı devletler zayıf bir bölgeye yatırım yapmak konusunda çekinceli davra-nabilirler. Gürcistan, bugün hayata geçmiş olan ve gelecekte daha da güçlendirilebilecek Doğu-Batı Enerji Koridoru’nun zayıflatılmaması gereken en önemli halkasıdır. Bu noktada Irak savaşından bu yana zayıflama gösteren ABD-Türkiye ilişkileri düzeltilmeli, PKK meselesi de askeri olarak Türkiye’nin lehine çevrilmelidir. Bundan en çok fayda görecek olan -uzun vadede enerji arz güvenliği açısından bakıldığında- Washington ve Brüksel olacaktır. Ankara, Robert Kagan’ın deyimiyle tarihin geri döndüğü bu günlerde Soğuk Savaş öncesi ve hemen sonrası dönemdeki eski önemine yeniden kavuşabileceğinin farkında olmalı ve iç siyasetindeki karışıklığa çok fazla takılmadan dış politikasının gerektirdiği taşları doğru ve kararlı oynamalıdır.

    *Araştırmacı- gazeteci

     

    14.08.2008

  • Gürcistan üzerinden Ermenistan’ı Karadeniz’e çıkarma planı mı var?

    Gürcistan üzerinden Ermenistan’ı Karadeniz’e çıkarma planı mı var?

    İsrafil K.KUMBASAR

    Kafkaslar fokur fokur kaynıyor.
    Soros destekli ‘turuncu devrim’ ile Amerika’nın yörüngesine giren sınır komşumuz Gürcistan, uzun yıllar sonra yeni bir ‘Rus işgali’ tehdidiyle karşı karşıya.
    Amerika, küresel politikaları karşısında bir engel olarak gördüğü Rusya’yı sıkıştırarak ‘Orta Asya’daki’ enerji kaynaklarından pay almaya çalışıyor, Balkanlar’da etkinliğini kaybeden Rusya ise  “Kafkasya benden sorulur” havası içerisinde.
    Bugüne kadar Gürcistan’a her alanda destek veren, askeri araç gereç desteği sağlayan, subaylarını eğiten, silah alımı için bir milyar dolar yardım yapan Türkiye ise sessizliğini sürdürüyor.
    Savaş üzerine, medyada çok farklı şeyler yazılıp çiziliyor.
    Peki Gürcistan’ı ne kadar tanıyoruz?
    Gürcistan hakkında ne biliyoruz?
    Ataları 93 Harbi’nde Batum’u işgal eden Ruslar’ın zulmünden kaçarak Ordu’ya yerleşen tarihçi dostumuz Yusuf Ziya Başbay, belki de birçok kişinin bakış açısını değiştirecek olan şu önemli bilgileri veriyor:

    ***

    Gürcülük ‘etnik bir aidiyet’ değildir.
    Tarihte olarak ‘Gürcü’ diye tabir edilen herhangi bir ırk yoktur.
    ‘Gürcü’ diye kastedilen topluluk, eski Roma’nın ‘Georgia’ eyaletinde yaşayan insanlardır.
    ‘Gürcistan’ ise bir ‘etnik’ kimliğin değil, bir ‘bölgenin’ adıdır.
    Bölgede kendilerine soyca da ‘Gürcü’ olarak kabul eden tek topluluk, yalnızca ve yalnızca ‘Kartvel’lerdir.
    Oysa ki, halen Gürcistan’da yaşayan Acaralar, Azeriler, Abhazlar, Osetler, Ahıskalılar, Çeçenler, Çerkesler, Ermeniler, Kürtler ve diğer topluluklar da ‘Gürcü’ olarak adlandırılıyor.
    Bugün Türkiye’de yaşayan ve kendilerine ‘Gürcü’ adı verilen vatandaşlardan büyük bir bölümü Acaralı’dır.
    ‘Ağaçerili’ adıyla bilinen bir ‘Türk boyu’ mu oldukları, yoksa 12. yüzyılda bölgeye yerleşen ‘Kıpçakların’ bir kolu mu oldukları tartışmalı olan Acaralıların bir kısmı ne yazık ki kendilerini ‘Kartvel’ zannetmektedir, bir kısmı ise sırf Gürcistan’tan göç ettikleri için ‘Gürcü’ olarak anılmaktadır.

    ***

    Soros tarafından gerçekleştirilen ‘turuncu devrim’ ile iktidara getirilen Gürcistan Devlet Başkanı Mihail Saakaşvili, koltuğa oturduktan sonra ülkedeki diğer etnik kimlikleri inkâr eden bir politika izlemeye başladı.
    Komünizmin inanç ve kültür açısından dümdüz ettiği ülkede, her kesime ‘eşit’ yaklaşıp birlik ve bütünlüğü sağlamak yerine, ‘Kartvel’ unsuru üzerinden ‘aşırı’ dincilik ve ırkçılık yapmayı tercih etti.
    ‘Baskı’ ve ‘şiddet’ yoluyla etnik ve dini meselelerin üstesinden geleceğini zannetti.
    Acaristan’daki ‘özerkliğe’ son verdi.
    Orada yaşamakta olan ‘Müslüman’ halka yönelik ciddi bir ‘Hıristiyanlaştırma’ politikası uyguladı.
    Büyük ölçüde başarılı da oldu.
    Çünkü uzun yıllar komünistlerin idaresinde kalan insanlar, sistemli bir şekilde zaten yerel ve dini kültürlerinden uzaklaştırılmışlardı.
    Adeta ‘sıfır kilometre’ bir toplumsal yapı devralan Saakaşvili, Acara’nın kendine has yerel kimliğini yok etmeyi başardı.
    Osetler ve Abhazlar ise ‘bağımsızlık’ taleplerinde ısrar etmeyi sürdürdüler.

    ***

    Türkiye, Amerika’nın bölgeye yönelik stratejik çıkarlarına uygun olarak Gürcistan yönetimine her şartta destek vermek yerine, Acaristan’a, Abhazya’ya ve Osetler’e sahip çıkmayı bilseydi, bugün orada çok daha etkili olacağından hiç kuşku yoktu.
    Ama, Türkiye bunu yapmadı. 
    Acara’nın hem siyasi hem de kültürel kazanımları, Türkiye’nin gözleri önünde yok edildi.
    Türkiye gıkını dahi çıkarmadı..
    Türkiye, belki de ‘Rusya’ ile komşu olmaktan çekindiği için Gürcistan’da olup bitenlere müdahale etmek yerine, ‘göz yummayı’ tercih etti.
    Hatta her açıdan Gürcistan’ı destekledi.
    Gürcistan, artık ‘parçalanmanın’ eşiğinde.
    Dua edin de, Rusya, ABD ve AB ile kapalı kapılar arkasında ‘Ermenistan’ konusunda gizli bir anlaşma yapmasın.
    Eğer Rusya, Ermenistan’ı ‘Karadeniz’e çıkarma’ sözü vererek, ‘Gürcistan’ın küçülmesine’ göz yummaları için Batı’yı ikna ederse, Türkiye için ‘Türk dünyasına’ açılan bir çıkış kapısı olan ‘Kafkasya’ defteri ebediyyen kapanmış olacak.
    Sonrasını hayal bile etmeyin.

  • İbrahim Kurtulus Newyork’da politikaya giriyor

    İbrahim Kurtulus Newyork’da politikaya giriyor

    ABD’deki Türk Toplumu’nun tanınan ve sevilen şahıslarından İbrahim Kurtuluş önümüzdeki günlerde New York’dan seçimlere giriyor.

    Geçtiğimiz haftasonu yapılan Fatih Camii’nin 28. Kuruluş yılında Fatih Camii ve Türk Toplumu’na yaptığı hizmetlerden dolayı kendisine plaket verilen İbrahim Kurtuluş’un politikaya gireceği haberini TADF eski Başkanlarından Ata Erim mikrofonda yaptığı konuşmada verdi.

    İbrahim Kurtuluş’un politikaya gireceği haberi Türk Amerikan Toplumu’nda artık Türklerinde Kongre de sesinin duyulabilmesi adına umutları bir hayli Arttırdı.

    Küçük yaştan beri Amerikan Toplumunun sosyal faaliyetleri içinde Türkiye’nin tanıtımını yapma adına çalışan İbrahim Kurtuluş’un seçilme şansına ABD’li Türkler oldukça güveniyor.
    New York’dan aday olması beklenen İbrahim Kurtuluş’un seçilmesi içn New York’daki tüm Türk StÖ Lerinin var güçleri ile çalışılacağına kesin gözle bakılıyor.

    turkishgazete – Newyork

  • Gürcistan-Ermenistan-Azerbaycan devletlerinin kuruluşu, Milli Mücadele ve Rusya

    Gürcistan-Ermenistan-Azerbaycan devletlerinin kuruluşu, Milli Mücadele ve Rusya

    Kurtuluş Savaşına girdiğimiz yıllarda işgal devletlerin doğu sınırlarımızda bizi zayıf düşürmek için aldıkları önlemler çerçevesinde kurdukları üç devlet vardır. Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan.
    Cevdet Karim İncedayı tarafından Osmanlıca olarak 1925 te kaleme alınan ve benim tarafımdan yayına hazırlanan Kurtuluş Savaşı ile ilgili ilk kitap olan İstiklal Harbi Garp Cephesi adlı eserde ilgili bölüm günümüz Türkçesi ile verilmiştir.
    Tarih tekerrür mü ediyor acaba?

    Türkiye’nin Direniş Araçlarını Yoketmek İçin Alınan Tedbirler:

    Bu tedbirlerin birincisi Türkiye’nin kesin bir şekilde kuşatılması ve abluka altına alınmasıdır.

    Türkiye, bugün Adalar Denizi ve Karadeniz sahillerinde ve Avrupa cephesinde karadan ve denizden kuvvetle kuşatılmıştır. Suriye Cephesi, Hicaz’dan İskenderun’a kadar İngiltere ve Fransa tarafından kuvvetle, ihtiyaçla, nifakla ve halkın “bütün işlerini Allah’a havale etmişcesine” teslim oluşuyla kuşatılmış sayılabilir. Irak ve İran Cephesi’nin maddî bir surette ve kesin şekilde kapalı olmayan durumları hızlı ve geniş istifadelere tabiat itibariyle pek müsait değildir. Mesafeler geniş, birleşmeler ve kavuşmalar kaybolmuş, milletler şuursuz ve zâten memleket de işgal altındadır. Türkiye’nin diğer cephesi Kafkasya’dır ki, müsait olmayan sulh şartlarına karşı silahlı direniş gücünü en çok veren cephe burasıdır. Türkiye, Kafkasya’dan Bolşevik yayılmasını kolaylaştırmak ve onunla işbirliği etmekle Batıdan Doğuya doğru Anadolu, Suriye, Irak, İran, Afganistan ve Hindistan kapılarını müthiş bir şekilde açmış olacaktır. Bu açık kapıları kapamak için Müttefikler saldırı amaçlı asker sevki harekâtı yapacak kuvvetleri süratle tedârik edemezler. Gerekli hareket üslerine ise tabiat olarak sahip değildirler. Böyle harekât ancak Batum’dan sözkonusu olabilir ki, bu durumda da Kafkasya ile Hazar Denizi’nin arasının tıkanması için Batum’dan itibaren dörtyüz kilometreden fazla uzaklaşmak icap eder. Bu duruma karşı İtilaf Devletleri Bolşeviklerle Türklerin arasını Kafkas milletleri vasıtasıyla kesmek planını bulmuşlardır. Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan ve belki Kuzey Kafkasya Hükümetlerinin bağımsızlıklarını tanıyarak onları elde ettiler. Şimdi Bolşeviklerin vuruşmalarını bir emrivaki yapmak için onları her şekilde kışkırtıp ve sıkıştırmaktadırlar. Bundan başka bizzat kuvvet sevkine de başlamışlardır ki, bu kuvvet tesiriyle hem Bolşeviklerle çarpışmayı çabuklaştırmak hem de Kafkas milletlerinin gerek Türklerle ve gerek Bolşeviklerle herhangi bir temaslarını engellemek ve denetlemek düşüncesindedirler. Plân, son derece ciddiyetle ve hızlı bir şekilde uygulanmaktadır.

    Eğer bu plan muvaffak olur ve Kafkas milletlerinin bize karşı kesin bir set vaziyeti almasıyla memleketimiz mahsur kalırsa artık Türkiye için direniş sebepleri esasından yıkılmış olur. Ondan sonra siyasî varlıklarını tamamen kaybedebilecek olan Anadolu Türkleri İtilaf Devletleri subaylarının kumandası altında müstemleke askerleri olarak ordular teşkil edecek, hem Kafkas milletlerinin İtilâf emrinde tutulmasını ve hem Bolşevik yayılmasının durdurulmasını sağlamak için kan dökeceklerdir. Bu halde İtilâf Devletleri’ne teslim olunsa bile Türkler için canını feda etmekten kurtulmak emniyetli değildir. Bundan dolayı Kafkasya seddinin yapılmasını Türkiye’nin “kesin yokedilmesi”  projesi kabul edip bu seddi İtilaf Devletleri’ne yaptırmamak için en son yollara başvurmak ve bu uğurda her türlü tehlikeleri göze almak mecburiyetindeyiz.

    Direnme Araçlarımızı Yokedecek Tedbirlerin İkincisi:

    Fiili olarak mevcut olan müşterek idareden istifade etmek suretiyle Türkiye’yi içinden oyarak yıkmaktır. Bu hususta memlekette var olan siyasî nifak İtilâf Devletleri’nin elinde gayet iyi bir araçtır. İtilaf Devletlerinin adamları bu vasıtadan bazı makamların kayıtsız şartsız olarak teslim olma eğilimlerinden istifade ederek çalışmaktadırlar. Tabii ilk işleri, Kuva-yı Milliye’nin dağılmasını ve Türkiye elinde kalan silah ve cephanenin istifade edilemez bir hale konulmasını her şeyden önce sağlamaktır.

    Birinci derecede Kafkasya plânını, ikinci derecede dahilî, iç dağılma ve çözülmeyi temin için gereken zamanı İtilaf Devletleri ancak zayıf ve korkak hükümetler sayesinde temin edebilirler. Çünkü bu gibi hükümetler İtilâf baskısına baş eğerek dahilî kuvvetlerin ortaya çıkıp gelişmesini pek ziyade sınırlandırdığı gibi kamuoyunu da sürekli olarak korku ve endişe içinde tutarak resmi ve gayri resmi kararlar alınmasına kesinlikle engel olurlar.

    Bundan başka İtilâf Devletleri, İstanbul’un dikkate alınması gereken bütün kişileriyle dahilî ve haricî akla gelebilecek bütün mahfilleriyle dolaylı olarak temas ederek millete kesintisiz açık ve doğru olmayan ümitler aşılamaktadır. Bu şekilde kazanılan zamanlardan istifade ederek İtilafçılar sonunda Türkiye’nin abluka altına alınmasını ve yok edilmesi tedbirlerini tamamlayacaklar ve ondan sonra maskelerini birden bire atarak İstanbul’da geniş çaplı tutuklamalara, mahsur Türkiye’nin muhtelif cephelerinde yığınaklar yapmaya ve abluka önlemlerine başlayacaklar ve aynı zamanda idam hükmü demek olan barış şartlarını bildireceklerdir.

    İşte Şubat 1920’de aleyhimizde tatbik edildiğini gördüğümüz plân budur.

    Bu plan masaya yatırılıp incelendiği zaman, Anarolu’ya yönelik ele alınan tedbirler ve görevleri göstermektedir. Bu tedbirler aşağıdaki gibidir:

    Şark (Doğu) Cephesi’nde, resmî veya gayri resmî seferberlik yaparak Kafkas seddini arkadan yıkacak yığınak yapmaya başlamak.

    Yeni Kafkas hükümetleriyle özellikle Azerbaycan, Dağistan gibi Müslüman hükümetlerle acilen temasa geçilerek İtilâf plânına karşı karar ve durumlarını anlamak.

    Kafkas milletleri bize set olmaya karar verdikleri halde saldırı harekâtımızı birleştirmek için Bolşeviklerle anlaşmak.

    Dahilî olarak Kuva-yı Milliye’yi son derecede genişletmek, takviye etmek, silah, cephane ve malzememizi vermemek için silâh kullanmaktır.

    En mühim vazife ise İtilâf’ın zaman kazanmasına meydan vermemek ve onu maskesini atıp memleketin bütün direniş elemanlarını birleştirecek yolları açmayı zorunlu kılmaktır. Bunu ancak vaziyeti bu şekilde düşünen kesin karar sahibi bir hükümet yapabilir.

    Zaten Şark Cephesi’nde kuvvet hazırlıkları ve şiddetle karşı koymak gibi bazı noktalar, sadece böyle bir hükümet sayesinde gerçekleşebilir.

    Böyle bir hükümet sınırlara dair sulh şartlarımızı ve bu şartların kabulünü geciktirmeye gücümüz kalmadığını resmen ilan ile beraber Doğudaki topraklarımızla ilgili olan yukarıdaki tedbirlere ve memleketin ihtiyaç duyduğu bir zamanda Anadolu’dan idaresini mümkün kılacak diğer hazırlıklara bizzat giriştiğini de ortaya koyar. Buna karşı İ‘ilâfçılar kesin niyetlerini söylemek mecburiyetindedirler. Eğer bu niyet bizimle çarpışmayı kabul şeklinde tecelli ederse biz bu çarpışmaya iki ay sonra gerçekleşeceğinden daha müsait şartlar dahilinde ve İtilâf düzenin hazırlığını daha ikmal etmemiş bulunduğu zamanda dahil olacağız.

    Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti için acil olarak yapılması gereken bir vazife ve siyasî durumun icaplarına uygun tedbirleri hükümetle tam bir fikir birliği içinde almaya imkân olup olmadığını bir an önce kestirmektir. Eğer böyle bir hükümet kurulmasına imkân yoksa -ne yazık ki ümit verecek bir sebep görünmüyor- aldanmayarak bu durumu şimdiden görüp kabul etmeliyiz.

    Bunun üzerine alacağımız tedbir, Heyet-i Temsiliyye arkadaşlarımızı derhal İstanbul’dan çekmek, derhal Kafkas milletlerine başvurmak ve derhal yukarıda bildirilen tedbirlere gayri resmî fakat fiilî olarak teşebbüs etmektir.

    Bu hareket hattı dahilinde dahilî ve haricî münasebetlerin kesilmesi ne vakit ve ne şekilde gerçekleşeceği şimdiden kestirilemez.

    Fakat işler bir defa bu yola girdikten sonra ilişkilerin kesilmesi her halde uzak görülmemelidir.

    Gerçekten de bu ihtimâller hemen tamamıyla vuku bulmuştur. Fakat Anadolu daha ilk günden vaziyeti bu suretle ve isabetle değerlendirerek hiç tereddüt etmeden kararını vermiş ve kesin bir kararlılıkla yürüyerek bütün engelleri çiğnemiş ve sonuçta hayat ve istiklâlini kurtararak Türk ruhuna uygun bu günkü idare şeklini kurmuştur.

    İstiklal Harbi (Garp Cephesi)
    Cevdet Kerim İncedayı (Hazırlayan: Muhammet Safi)
    YKY Yayınları İstanbul 2007 sf 44-47

    Muhammet Safi

  • DTP’li Ayna’dan ağır PKK tahriği

    DTP’li Ayna’dan ağır PKK tahriği

     

     

    13/08/2008

    DTP’li Emine Ayna’nın sözleri herkesi şoke etti. PKK’nın ilk silahlı eylemini gerçekleştirdiği günü kutlayan DTP’li Emine Ayna’dan şok sözler…

    Samanyoluhaber’in haberine göre, DTP Lice İlçe Örgütü’nün düzenlediği “Halkla dayanışma” etkinliği PKK’nın gövde gösterisine dönüştürülmek istendi. Bölücü terör örgütü PKK’nın ilk silahlı eylemini gerçekleştirdiği tarih olan 15 Ağustos’un kutlandığı etkinlikte DTP Eşbaşkanı Emine Ayna ilginç sözler sarf etti.

    ANF’nin haberine göre, DTP Lice İlçe Örgütü’nün düzenlediği etkinliğe, DTP Eşbaşkanı Emine Ayna, DTP milletvekili Gülten Kışanak, DTP Diyarbakır İl Başkanı Necdet Atalay, Lice Belediye Başkanı Şeyhmus Bayhan, Lice Belediyesi eski Başkanı Zeynel Bağır ve DTP İlçe Başkanı Niyazi Erdoğan katıldı.

    “Yaşasın 15 Ağustos”, “PKK halktır halk burada” sloganları ile başlayan toplantının açılış konuşmasını yapan DTP Lice İlçe Başkanı Niyazi Erdoğan, katılımcıların ’15 Ağustos’unu kutladı ve hain saldırı ile saldırıyı düzenleyeneleri övdü. “Kürt özgürlük harekatı kendisine dayatılan inkar ve imhaya karşı kurşun sıkarak var oluşunu gün yüzüne çıkarttı. 15 Ağustos yaratıcılarını şahsınızda selamlıyorum.” diye konuşan Erdoğan terör saldırısına ‘demokrasi macadelesi’ diye tanımladı.

    Erdoğan’ın ardından söz alan Emine Ayna ise 15 Ağustos 1984’te Eruh ve Şemdinli’de gerçekleştirilen hain eylemleri överek, “15 Ağustos Zafer Bayramı’nız kutlu olsun.” dedi! Ayna’nın konuşması sırasında katılımcıların sık sık “Yaşasın 15 Ağustos”, “Gerilla vuruyor Kürdistan’ı kuruyor” şeklinde sloganlar atması dikkat çekti. DTP Eşbaşkanı Ayna ayrıca terör sorununun bitmesi için bölücü örgüt PKK’nın muhatap alınmasını istedi.

  • ITC’de Toplantı

    ITC’de Toplantı

      

    Irak Türkmen Cephesi Başkanı ve Türkmen Milletvekili Dr. Sadettin Ergeç bugün Irak Türkmen Cephesi Kerkük İl Başkanlığı heyeti ile bir toplantı gerçekleştirdi. toplantıda Kerkük sorunu ve Irak’taki son siyasi gelişmeler ele alındı.

    Toplantıda konuşan Irak Türkmen Cephesi Başkanı ve Türkmen Milletvekili Dr.Sadettin Ergeç Kerkük sorunu ile ortaya çıkan siyasi krizlere değinerek Parlamentonun 22 Temmuz tarihinde onyladığı 24. maddenin Kerkük’teki tüm kesimlerin çıkarına olduğunu dile getirerek Kerkük meselesinin hükümetin birinci siyasi gündemi haline geldiğini dile getirdi.

    Kerkük’te 28 Temmuz tarihinde meydana gelen olaylar ve Irak Türkmen Cephesi Başkanlığına ve diğer Türkmen kuruluşlarına yapılan çirkin saldırıların Türkmen halkını haklı ve milli davalarından alı koymayacağını belirterek Türkmen halkının her şeyden büyük bir millet olduğunun altını çizidi.

    Konuşmasında tüm Türkmeneli bölgelerindeki Türkmenleri mahalli seçimlere katılabilmeleri için şimdiden seçim merkezlerine müracat etmeye çağıran Dr. Ergeç her Türkmenin seçim merkezlerinde adlarının bulunup bulunmadığından emin olması gerekitiğini dile getirdi.seçimlerin Türkmen halkının gerçek varlığı ve ağırlığı açısından çok önemli olduğunu söyleyerek Türkmen halkı demokrasi yollarla gasp edilen haklarına kavuşacağına inandığını dile getirdi. görüşmeye Irak Türkmen Cephesi Yürütme Kurulu üyesi Erşet Salihi ve Irak Türkmen Cephesi Kerkük İl Başkanlığı yetkilileri katıldı.

    Türkmeneli TV

  • Suçlu kim ise ayağa kalksın

    Suçlu kim ise ayağa kalksın

    Yalçın BAYER

    [email protected]

    ERZİNCAN civarında uzaktan kumanda ile askeri konvoya mayın saldırısı yapıldı ve biri Kurmay Yarbay olmak üzere 9 vatan evladı şehit edildi.

    Türkiye Cumhuriyeti Devleti, vatani görevini yapan evlatlarını ve bir kurmay subayını toplu halde sıradan bir mayın düzeneğine kurban veriyor.

    Rusya ile Gürcistan arasında sıcak savaş halinde çarpışmalar sürüyor ve neredeyse Elazığ karayolundaki asker kayıplarımız kadar asker kaybetmiyorlar.

    Kendi sınırları içinde subaylarını, askerlerini mayın tuzaklarından koruyamayan bir devlet olduk.

    Gelinen nokta artık tevil kabul etmez.

    Başbakan ile Genelkurmay Başkanı birbirlerini ağırlayıp uğurlarken, rütbeli ve rütbesiz evlatlarımız kimsesiz ve sahipsiz olarak, asker gibi dövüşemeden, kalleş tuzaklarda katlediliyor. Yapılan askeri törenler, klişe lanetleme beyanları bu ayıbı artık örtmeye yetmiyor.

    Ortada açık bir görev ihmali, hizmet kusuru var ve sorgulanmak durumunda; askeri otoritenin payı nedir, sivil iktidarın payı nedir?

    Genelkurmay Başkanı, Milli Savunma Bakanı ve tümünün icraatlarından Anayasa gereği sorumlu olan Başbakan ’görev ihmali-hizmet kusuru’ sonucu katledilen şehitlerin hesabını vermek zorundadırlar.

    Ve Türkiye’de her vicdan sahibi yetkili, üniformaların üzerindeki kanlar henüz kurumadan bu sorumluluğun gereğini yerine getirmek için adım atmalıdır.

    Genelkurmay Askeri Savcılığı, asker evlatlarımızın katledilmesindeki görev ihmalini acilen tahkik etmek konusundaki gerekli işlemlere girişmeli ve emir komuta zinciri dışında resen talimat istemelidir. S.Ö.

  • Washington’da Obama’yla görüşüyor elektrik üretimine Tunceli’den giriyor

    Washington’da Obama’yla görüşüyor elektrik üretimine Tunceli’den giriyor

    Vahap MUNYAR

     

     [email protected]

     

    GEÇENLERDE Saran Holding’in İstanbul Sarıyer’deki merkezine gittim. Binaya girerken, 2001 krizi öncesinin Cenajansı’nı anımsadım. Ajansın patronu Nail Keçili, binayı özenle yaptırmıştı.

    1999 sonunda bazı bankalara el konulmasıyla başlayıp, 2001 kriziyle zirveye çıkan süreç, Nail Keçili’yi de önüne katmıştı…

    Neyse…

    Sadettin Saran, Cenajans’tan kalma o binayı satın almış, Saran Holding’in merkezi yapmış. Binanın girişinde baktım, işkolları arasında enerji ön plandaydı. Öncelikle bu konuya odaklandım, yanıtı aldım: “Hidroelektrik ve rüzgar santrallarına dönük planlarımız var. İlk hidroelektrik santralını Tunceli’de yapabiliriz. Bu projemiz şimdiki hesaplarımıza göre 80 milyon Euro’ya gerçekleşecek.”

    Saran’ın niyeti, savunma, yayıncılık, ve sağlık alanlarında faaliyet gösteren şirketleri bünyesinde bulunduran Saran Holding’i enerji sektöründe iddialı gruplar arasına yerleştirmek. Aslında hidroelektrik santralı kuracağı kentler arasında Mersin de var ama onun niyeti bu konuda daha çok Doğu ve Güneydoğu’ya yönelmek. Nitekim bu konuda Şırnak’ı da hedefleri arasına koymuş.

    1964 ABD, Denver doğumlu olan Sadettin Saran, lise eğitimini Ankara’da tamamlamış. Sonra üniversite için ABD’ye uçmuş. 1987’de Kentucky Üniversitesi’ni bitirip, makine mühendisi olmuş. Arkansas’ta Ensco Environmental Service’de teknik destek mühendisi olarak çalışmış.

    ABD vatandaşlığını sürdüren Saran, 1988’de Türkiye’ye dönüp, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na dış ilişkiler danışmanı olarak girmiş. Sonra 1989’da Saran International’ı kurup, kendi işini yapmaya başlamış. Ancak, 1990-95 döneminde Ankara’da Martin Marietta International’ın Genel Müdürlüğü’nü yürütmüş. 1995’te ayrılıp, kendi işlerinin başına dönmüş.

    Bu arada ABD’yle ilişkilerini hiç koparmamış, daha da geliştirmiş. Saran, görüşmemiz sırasında Washington’a gidip, Demokrat Partili Başkan Adayı Barak Obama’yla görüşme planları yapıyordu.

    Daha önce Hillary Clinton ve Cumhuriyetçi Başkan Adayı John McCain ile görüşme yapan Sadettin Saran, ABD’ye son gidişinde Washington’da işadamlarıyla buluşan Barack Obama’yla biraraya geldi.

    Obama’dan Türkiye’ye şu mesajı getirdi: “Türkiye kilit bir rol üstleniyor. Eğer Başkan seçilirsem, geçmişte olduğu gibi gelecekte de iki ülkenin stratejik ortaklığı sürecek.”

    Sadettin Saran, bu arada Obama’ya sözde Ermeni soykırımı konusuna Türkiye’den bakışı aktardı: “Ermeniler’in iddiası olan sözde soykırım için siyasetçiler karar vermemeli. Tarihçiler ve ilim adamları bu konuda ortak çalışma yapmalı. Ermeniler’in Türkler’i katlettiklerine dair Türkiye’deki arşivlerde belgeler mevcuttur.”

    Dönüşünde McCain ile Obama’nın Irak’a dönük politikalarını şöyle karşılaştırdı: “Obama, McCain’in aksine Başkan olduğu takdirde Irak’taki Amerikan askerlerini 16 ay içinde çekmeyi taahhüt ediyor.”

    Kısacası Saran, bir yandan başta Tunceli ve Şırnak olmak üzere Doğu’ya enerji yatırımlarıyla yöneliyor, diğer taraftan ABD başkan adayları nezdinde “Türkiye lobisi” yapıyor…

  • Büyük savaş Kuzey’de kopacak

    Büyük savaş Kuzey’de kopacak

    CIA’yi bilmeyen yok ama “Gölge CIA”yı bilen çok az. Asıl adı Stratfor. Başında tanıdık bir isim: George Friedman. Stratfor’un, Kafkaslar raporu, Gürcistan’in arkasında ABD’nin olduğunu kanıtlar nitelikte. Raproda “Rusya, Kafkaslar’da, Gürcistan’la değil, ABD ile karşı karşıya geldi” ifadesi yer alıyor. Pravda raporun bazı bölümlerini yayınladı.
    Gürcü askerler ABD uçaklarıyla taşındı

    1996 yılında ABD’nin Teksas eyaletinde ünlü siyaset bilimcisi ve yazar George Friedman tarafından kurulan ve “Gölge CIA” olarak adlandırılan Stratfor isimli özel istihbarat kurumu Kafkaslar’da yaşanan son çatışmaları değerlendirdi ve bir rapor hazırladı. Raporla ilgili haberi, Rusya’nın önde gelen Pravda gazetesi yayınladı. Ortaya çıkan tabloya göre, Gürcistan yönetimi, ABD yönlendirmesiyle, Güney Osetya’ya girdi ve Ruslar’ın karşı saldırısıyla karşı karşıya kaldı.

    Stratfor raporunda, “Rusya’nın Güney Osetya’da aslında Gürcü güçleriyle değil, ABD ile karşı karşıya geldiği” belirtiliyor. ABD ordusunun, Gürcü askerlerini 4 yıldır eğittiğini kaydeden Pravda, Stratfor raporuna dayanarak “ABD yönetimi, Saakaşvili’ye yardım etmedi, çünkü yeni Kafkas oyununda ABD’nin amacı çok farklı” yorumuna yer verdi. 

    Raporun bir kısmına göre ABD, Rusya’nın gücünü anlamaya çalıştı. Çünkü petrol zengini Kuzey Kutbu’nun paylaşımında Rusya ile olası bir çekişme sırasında ne kadar ileri gidebileceğini kestirmeye çalışıyor.

    İşin ucunda Kuzey Kutbu’nun petrol yatakları mı var        

    Stratfor raporuna göre Kafkaslar’daki operasyon, Soğuk Savaş’tan sonra hiçbir askeri harekata girişmeyen Rusya’nın askeri gücünü anlamak ya da en azından tahmin edebilmek için yapıldı. Birçok Batılı uzman, Rusya’nın, Sovyet dönemindeki manevra kabiliyetinin bir kısmını kaybetmiş olduğunu savunuyordu. Ancak Ruslar da bu olayı fırsat bilip, askeri gücünü, hızlı karar alma kabiliyetini ve sorunlu bölgelere hızla ulaşabildiğini götermek için ayrı bir çaba harcadı.

    ABD, Rusya’nın gücünü sınamak için Gürcistan’ı kullanarak, aslında eğittiği askerlerin cephedeki performansını da görmüş oldu. 

    Gölge CIA hakkında

    Stratfor ya da “Gölge CIA” 1996’da, Teksas’ın Austin kentinde kurulan özel bir istihbarat kurumu. Başında ünlü siyaset bilimci George Friedman var. “Amerika’nın Gizli Savaşı”, “Savaşların Geleceği” gibi best-seller kitapların yazarı. Türkiye’deki son gelişmelerle ilgili olarak, George Friedman tarafından kaleme alınan analizi “Türkiye-Yeni Osmanlıcılık” ve yeni ABD yaklaşımı konusunda ilginç bir çalışma.

    Kuruluş, ABD Savunma Bakanlığı’na da danışmanlık yapıyor.  70 kişinin çalıştığı kurumda, soyadlar pek bilinmiyor. Eski istihbaratçı olan çalışanlar arasında yer alan eski Rus ajan sadece “Viktor” olarak biliniyor.

    Kuruluşun sitesi ise, yayınladığı analiz ve verdiği haberlerle hep bir adım önde. En çarpıcı örneği ise NATO’nun eski Yugoslavya’ya yönelik operasyonu sırasında yaşandı. Belgrad’taki Çin Büyükelçili’nin bombalanmasını ilk haber veren Stratford oldu. Daha sonra Çin Büyükelçiliği’nin bombalanmasının bir hata olmadığını, söylendiği gibi pilotlara yanlış harita verildiği için değil, bombanın, Çin’in Sırplar’a verdiği desteğe bir karşılık olarak atıldığını da yine Stratfor açıkladı.

    İlginç olan, Srtatfor’un, Asya’da 1997’de bir krizin yaşanacağını da ABD yönetimine, çok önceden bildiren ilk kurum olmsıydı.

    Putin, ABD uçaklarıyla taşınan Gürcü askerlere dikkat çekmişti            

    Rusya Başbakanı Vladimir Putin ise, Rus kabinesinde yaptığı konuşmada, Gürcistan’ın çatışmalar yüzünden Irak’ta görevli 2000 askeri ülkeye geri çağırma kararına değinerek, ABD’nin buradaki Gürcü askerlerini ülkelerine kendi uçaklarıyla taşıyarak verdiği desteğe dikkat çekmişt,.

    Bazı Amerikalı politikacıların hala soğuk savaş dönemi mantığına sahip olduğunu belirterek, “Bazı partnerlerimizin bize yardım etmemesi, aksine engellemeye çalışması utanç verici. Bundan ABD’nin Irak’taki Gürcü askerlerini kendi askeri uçaklarıyla çatışma bölgesine taşımasını kastediyorum” dedi.

    Putin’in bu açıklamasından sonra ABD Savunma Bakanlığı, “Irak’taki Gürcü askerlerini ABD Hava Kuvvetleri’ne ait nakliye uçaklarıyla Gürcistan’ın başkenti Tiflis’e götürdüklerini kabul etti ancak bunun dışında destek vermediklerinin” altını çizdi.

  • Tiyatro sahnesinde Türk-Ermeni işbirliği

    Tiyatro sahnesinde Türk-Ermeni işbirliği

     

    Umut ERDEM ANKARA

       

    Türkiye ile Ermenistan arasında bir barış adımı da tiyatro sahnesinde atıldı. Devlet Tiyatroları rejisörlerinden Kemal Başar, Ermeni yönetmen Suren Shahverdyan ile Garcia Lorca’nın “Kanlı Düğün” oyununu sahneleyecek.

    Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik ilişki bulunmuyor ama kültürel alanda iki ülke halkını birbirine yakınlaştıracak adımlar atılıyor. Bunların sonuncusu da tiyatro alanında gündeme geldi. Türk ve Ermeni yönetmenler, Garcia Lorca’nın “Kanlı Düğün” adlı ünlü oyununu birlikte sahneleyecek. Romanya’daki Tony Bulandra Ulusal Tiyatrosu’nun Genel Sanat Yönetmeni Mihai Constantin Ranin’in teklifi üzerine Romanya’da hazırlanacak oyunun provaları 2009’da başlayacak. Oyun, bahar aylarında prömiyeri yapıldıktan sonra Avrupa’da turneye çıkacak. 2010’da İstanbul’un Avrupa’nın Kültür Başkenti olması etkinlikleri çerçevesinde İstanbul Uluslararası Tiyatro Festivali’nde seyircilerle buluşacak.

    Türk ve Ermeni yönetmenleri barış projesi için ilk kez biraraya getiren projenin temeli, 2005 Trabzon Uluslararası Tiyatro Festivali’ne uzanıyor. Festivalde tanışan iki yönetmenin, Avrupa’daki farklı festivallerde sık sık karşılaşmasıyla oluşan dostlukları, ortak bir oyun üretme düşüncesini de beraberinde getirdi. Sundukyan Ulusal Tiyatrosu’nun yönetmenlerinden Shahverdyan, çalışmanın dünya barışına hizmet edeceğini vurgulayarak şunları söyledi: “Kanlı Düğün, Kemal’le yıllardır olgunlaştırmaya çalıştığımız düşüncelerimizi gerçekleştirebilmemiz için iyi bir seçim oldu. Dünyanın barışa ihtiyacı var. İki yönetmenin aynı oyunu yönetmesi oldukça güç. Bakış açılarımız farklı olabilir. Ancak Kemal’le güçlükleri aşacağımızı sanıyorum.”

    Kemal Başar da “Sanatçıların, Ermeni- Türk meselesine insani açıdan bakabildiklerini göstermek istiyoruz” diyerek şöyle konuştu: “3-4 yıldır düşündüğümüz bir çalışma. İki yönetmenin birlikte bir oyun yönetmesi, neredeyse imkansıza yakın bir durumdur. İki farklı bakış açısı vardır, kavga çıkar; ancak biz burada fedakarlık yapacağız.”

    Oyuna ev sahipliği yapacak olan Romen sanatçı Ranin ise düşüncelerini “Shahverdyan’la birlikte bir oyun yönetmek istediklerini duyduğumda bunun için en doğru yerin Türkiye ya da Ermenistan değil tarafsız ülke olan Romanya’da yönettiğim tiyatro olduğunu düşündüm” sözleriyle anlattı.

  • YA SEV YA TERK ET

    YA SEV YA TERK ET

    Türkiye’de üniversite öğrencilerinin % 73’ü TC’yi beğenmiyor ve bir şekilde yurtdışında çalışmak ve yaşamak istiyor. Ancak bakıldığında yurtdışında öğrenim gören öğrencilerimizin durumunun daha da karanlık olduğu da görünen bir gerçektir. Onların da %77’si Türkiye’ye asla geri dönmek istemiyor. Ellerinde olsa, mezuniyetten sonra Amerika Birleşik Devletleri veya Batı Avrupa’da çalışıp orada yaşayacaklar. Aralarında tabii ki vatan aşkıyla yanıp geri dönenler var ama onların durumu da pek parlak durumda değil. Zira söylendiğine göre bunların büyük bir kısmı “yeterince verimli çalıştırılmamaktan” dolayı “beyin küsmesi”ne uğruyormuş. Beyin küsmesinin anlamını merak edenler için açıklayayım. Bu kişinin kendi kendine “Lanet olsun, keşke salaklık edip dönmeseydim” diyor olmasının bilimsel tarifidir.Bu dehşet verici bilgiler Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) tarafından yayımlanan “Türkiye’de Araştırma Geliştirme: Ne Durumdayız? Ne Yapmalıyız?” adlı araştırmanın özetinden alınmadır. Araştırma Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Teknoloji Araştırma Merkezi (TEKAM) Müdürü Prof. Dr. Muammer Kaya tarafından yapılmış. Konu “beyin göçü” ama sorun aslında çok daha büyük. Zira Türkiye’deki kaliteli üniversitelerden mezun olanların çoğunluğu “Hadi bana eyvallah deyip” yabancı ülkelerde çalışmaya gidiyormuş bu araştırmaya göre. TİSK araştırma sonuçlarında diyor ki Türkiye;“Maalesef ki iyi eğitim gören yüz kişiden 59’unu kaybetmektedir.” 1981-2000 yılları arasında ki ABD’ye ve OECD ülkelerine göç eden 25 yaş üstü Türklerin durumuna baktığımız taktirde bunların büyük bölümünün yüksek eğitimli olduğunu görürüz. Yani ABD’ye giden 65.000 ve OECD ülkelerine göç eden iki milyona yakın Türk’ün yüzde 60’ından fazlası yükseköğrenimli, yani beyinli dediğimiz kesim. Şimdi birileri çıkıp beyinsizleri soracak ama yazık ki araştırmada onlara yönelik bir açıklama yok. Ancak görünen odur ki Batı ülkelerinin vizeler ile ördüğü demir perde yıkıldığı takdirde TC’de yaşlı ve hastalardan başka hiç kimse kalmayacak. Ne dersiniz fena da olmaz hani değil mi? Zira ne İstanbul’da trafik sorunu kalır, ne Ankara’nın susuzluğu kalır, ne tesettür sorunu kalır, ne Güneydoğu sorunu kalır, ne de Türkiye’nin batılılaşma sorunu kalır. Yani hepsi bir defa da halledilmiş olur. Şimdi bana kızdığınızın farkındayım. Evet saçmaladım az biraz, farkındayım. Ama her şey bir tarafa, bu istatistikler Türkiye’nin düzenini mahkum eden, başarısızlığını açığa vuran belgeler değil de nedir? Neden mi? İşte sonuç ortada. Şimdiye kadar iktidara gelen tüm hükümetler yıllardır uğraşa uğraşa çoğunluğunun terk etmek istediği bir ülke yarattılar. Ne mutlu onlara. 

    Ülkemizde sürekli sayıları artan ancak verilen eğitimin işgücü piyasasının ihtiyaçlarına uyumlu olmaması nedeniyle birçok alanda “istihdam edilebilir” nitelikte olmayan, bol sayıda diplomalı işsiz mezun ediliyor. Bunlar arasından en nitelikli durumda olanlar ise yabancı ülkelere gitmekte, oralarda çalışmaktadır. Yani bedavaya beyin ihracatı yapıyoruz. Şöyle bir bakarsak ülkemizde profesyonel bir sporcu, sanatçı ya da yönetici milyonlarca dolara transfer edilirken gerçek anlamda nitelikli insanlarımız bedavaya transfer ediliyorlar. 

     

    Beyin göçünün Türkiye’ye ekonomik maliyeti ise yıllık 2-2.5 milyar doları bulmaktadır. Bu maliyetin azalması için de politika ve altyapıda uygun şartlar yaratılmalıdır. Tersine beyin göçü ancak bu şekilde sağlanabilecektir. Aksi halde ülke her yönden kaybetmeye devam edecektir.Pek çok ülke kendilerine doğru akan nitelikli beyin göçü sağlamak amacıyla onlara pek çok cazip teklifle gitmektedir. Örneğin

    ABD “olağanüstü araştırmacılara” her yıl 135 bin H1-B vizesi veriyor. ABD’ye göç eden nitelikli göçmenlerin Amerikan ekonomisine katkısının kişi başına yıllık 150 bin dolar düzeyinde olduğu da bilinen bir gerçektir. Durum böyle iken Türkiye elindeki cevherleri sürekli kaybediyor.Sonuç olarak ülkemizde 90 civarı Üniversite vardır. Ancak üniversiteler açılırken insan gücünün planlanması ve ihtiyaç analizleri yapılmamaktadır. Buna rağmen de sürekli yeni yeni üniversiteler açılmaktadır. Üstelik bu üniversiteler yeterli alt yapı ve nitelikli öğretim elemanlarına sahip olmadan açılmaktadır. Bu ise üniversitelerin sadece siyasi amaçlarla kurulduğunu göstermektedir. Zira bu şekilde kurulan üniversiteler diplomalı işsizler ordusunu giderek büyütmekte ve beyin göçünü de hızlandırmaktadır.

    Bu durum ise ülkemizde büyük bir beyin erozyonuna dönüşme aşamasındadır. ve unutulmamalıdır ki beyin göçü dünyada bugün geri kalmışlıkla özdeşleşen bir durumdur. Durum böyle iken de birileri çıkıp ülkemizin ne kadar gelişip büyüdüğünden bahsedip durmasın. Zira öyle olsaydı beyin göçü en az seviyede olurdu ve insanlar bu ülkeyi terk etmek istemezdi.

    Arzu Kök

  • Almanya ERMENILERE sözde soykırım yardımını durdurdu

    Almanya ERMENILERE sözde soykırım yardımını durdurdu

     
    HURRIYET

     
     
     
    Celal ÖZCAN / MÜNİH
     

    Sözde soykırım tanığı olarak bilinen Alman papaz Johannes Lepsius’un belgelerde sahtecilik yaparak manipulasyona gittiğini Alman hükümeti de kabul etti. Alman hükümeti papaz Lepsius’un Potsdam’da kaldığı evin anıta dönüştürülmesi için ayrılan 300 bin Euro ek yardımı dondurdu.

    Alman papaz Johannes Lepsius’un 1919 yılında yayınladığı “Almanya ve Ermenistan 1914-1918” adlı kitabı Avrupa’da sözde Ermeni soykırım belgeseli olarak gösteriliyordu. Ancak Batı’da Ermenilerin avukatı gibi tanınan papaz Lepsius’un araştırmalar sonucunda Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman nüfuzunu yaymak amacıyla gönderildiği ortaya çıktı. Tarihçiler Birinci Dünya Savaşı sonunda Almanya’nın da Ermeni meselesiyle ilgili olarak yargılanması gündeme gelince Alman Dışişleri’nin Lepsius’a belgeleri yayınlaması görevi verdiğini belirledi. Tarihçilere göre Lepsius, Almanya’ya yöneltilen suçlamayı etkisiz kılmak için belgelerde sahtecilik yaptı ve bazı belgeleri gizledi.

    Konuyla ilgili olarak Alman Sol Parti hükümete küçük bir önerge verdi. Hükümet önergeye verdiği cevapta, “Johannes Lepsius’un 1919 yılında yayınladığı “Almanya ve Ermenistan 1914-1918″ kitabında manipülasyona gittiği doğrudur” denildi. Almanya, Lepsius’un 150’inci doğumgünü olan 15 Aralık 2008’te açılması planlanan Alman Ermeni Akademisi için ayrılan ek 300 bin Euroluk bütçeyi dondurdu.

  • ERMENİ SOYKIRIMI YALANI

    ERMENİ SOYKIRIMI YALANI

    Ermeni Soykırımı Yalanı – El Birliği Derneği Yayımları

    Önsöz:

    1915 yılında, doğuda Ruslara karşı savaş veren Türk Ordusunu sırtından hançerleme alçaklığına teşebbüs eden ermeni çetecilere karşı Osmanlı Hükümeti’nin almış olduğu “tedbirsel tehcir” kararını, bugün soykırımmış gibi önümüze koyanlar ve bize “tarihinizle yüzleşmekten kaçmayın” diyenler, önce kendi tarihleriyle yüzleşmelidirler!

    Tarih boyunca gittiği her yere medeniyet, adalet ve hoşgörü götüren yüce Türk Milleti’nin, tarihiyle yüzleşmekten çekineceği tek bir tarih sayfası bile yoktur. Çünkü Türk tarihinin her bir sayfası-hatta her bir satırı- ayrı bir kahramanlık, ayrı bir zafer ve ayrı bir onur öyküsüdür. Başka hiçbir millet yoktur ki, böylesine şerefli ve medeni bir tarihe sahip olsun. Tanrı, bu ayrıcalığı sadece ve sadece bu yüce millete nasip etmiştir. Bu yüzden Türk Milleti, tarihiyle yüzleşmekten çekinmez, tarihiyle gurur duyar.

    Bugün, işte bu yüce millete “soykırımcı” sıfatını yapıştırmaya çabalayan Batı’nın tarihi ise; soykırımlar, barbarlıklar, canilikler, ahlaksızlıklar ve de sapıklıklar üzerine kurulu vahşi bir tarih olmaktan ibarettir! Batı tarihinin hangi sayfasını açsanız, orada bir soykırımla ya da başka bir insanlık dışı vahşilikle karşılaşırsınız!

    İşte bu yüzden, Türk’e “soykırımcı” damgası vurma çabası içinde olanlara, önce kendi tarihleriyle yüzleşmelerini öneririz…Çünkü soykırım ne demek, barbarlık ne demek orada göreceklerdir!.. Aynı çağrıyı tarih sayfalarında soykırım arayan “Tarihçi” yaftalı içimizdeki Taşnakçılara da yaparız…

    Koskoca bir yalandan ibaret olan “ermeni soykırımı” iddialarına cevaben hazırlamış olduğumuz bu kitapçığı, milli şehidimiz Boğazlıyan kaymakamı Kemal beye ve soykırımın gerçek kurbanları olan; 20.yüzyılın ilk çeyreğinde ermeni çeteleri tarafından Anadolu’da ve Kafkaslarda katledilen yaklaşık 2 milyon Türk’ün, Karabağ’ın işgali sırasında Ermenistan tarafından Hocalı’da katledilen soydaşlarımızın ve yine ermeni terör örgütü ASALA tarafından alçakça şehit edilen Türk diplomatlarının ve ailelerinin aziz hatıralarına ithaf ediyoruz…

    Eray ŞENGÜL
    EL BİRLİĞİ DERNEĞİ GENEL SEKRETERİ

    EN BÜYÜK YALAN: “ERMENİ SOYKIRIMI”

    Ermeni Sorunu ve Dinsel İdeoloji

    19.yy’da, daha çok müslüman toplumların hakim olduğu Ortadoğu’nun kuzeydoğu bölümlerinde, hıristiyan bir toplumun varlığı; Batı Avrupa, Amerika ve Rus kiliseleri için büyük bir fırsattı.Gregoryan ermenilerini Protestan, Ortodoks ya da Katolik yapmak için verilen uğraşlar, sonunda Osmanlı sultanından alınan izinlerle gerçekleşti.

    Örneğin, Fransızlar’ın baskısı ile Ermeni Katolik Kilisesi’nin açılması gerçekleştirildi. Amerikan misyonerlerinin çalışması ve İngiliz Hükümetinin baskısı ile Ermeni Protestan Kilisesi, Rusya’nın etkisi ile de Ermeni Ortodoks Kilisesi etkinlik göstermeye başladı.Söz konusu kiliseler sadece dinsel etkinlikler üretmedi.Aynı zamanda her kilise, ilişki içinde bulunduğu sömürgeci devletlerin yararına olmak koşulu ile ermeni milliyetçiliğini ve bölücülüğünü de harekete geçirdi.

    Ermeni-ABD İlişkileri

    Amerika’dan gelen misyonerler, 19.yy’ın ilk yarısında, Müslümanlar içinde bulunan Gregoryan ermeni toplumunu, Protestan yapmak için heyecanlı bir mücadeleye giriştiler. Bir yandan okullar açtılar, diğer yandan Ermeni Protestan Kilisesi’nin Osmanlı hükümdarı tarafından kabul edilmesine çalıştılar.Bu mücadelelerinde İngiliz misyonerlerinin de yardımını aldılar ve sonunda 1850’de Bağımsız Protestan Ermeni Patrikliği kuruldu.[1]
     
    Misyonerler, bölünmeye yönelik her eğilime destek verdiler ve bu eğilim içindeki eylemciler için de fırsatlar sundular. Bu ilişkilerle bazı isyanların ya doğrudan kışkırtıcısı(örneğin 1892 Merzifon isyanı) ya da destekleyicisi oldular.[2]

    1894-1896 Ermeni olayları, Amerikan Misyonerler Kurulu’nun düzenlediği gösterilerle Osmanlı aleyhtarı geniş bir kampanyaya dönüştü. 60 binden fazla ermeni, bu olaylardan sonra Amerika’ya göç etti.Bu göç, Osmanlı karşıtı kampanyanın hız kazanmasına neden oldu.[3]

    1.Dünya Savaşı sonrasında, yıpranmış Avrupa güçleri karşısında önemli bir konum kazanan ABD hükümeti, bölgedeki olasılıklar üzerinde çalışmıştır. Anadolu önemli bir pazardır ve hammadde kaynağıdır. Ortadoğu’ya girmek ve burada etkili olmak için gerekli koşullar oluşmuş ve zaman da gelmiştir. Bunun için ya ABD himayesinde Ermeni devleti kurulmalı, bu başarılamazsa yenik Osmanlı Devleti’nden arta kalanlar ile ilişki kurarak, Amerikan mandasında bir Türkiye oluşturulmalıdır…1890’lardan sonra Amerika’ya gelen ermenilerin oluşturduğu lobiler de bu tutumda etkili olmuştur.

    Sevr Anlaşması’nda Ermeni devleti kurulmuş, ancak Mustafa Kemal öncülüğündeki Türk milli mücadelecileri Sevr’i kabul etmemiş, mücadeleye girişmişlerdir.Kısa zamanda, Kafkasya Ermeni Devleti’ni yenmişler ve Gümrü Anlaşması ve ardından gelen Kars Anlaşması ile Türk-ermeni sınırı netleşmiş ve iki toplum arasındaki savaş sona ermiştir.Bu anlaşmalarla, zorunlu göçe tabi ermenilere, yeniden yaşadıkları yerlere dönme ve mal varlıklarına kavuşma garantisi verilmiştir.[4]

    Lozan Konferansı’nda, Anadolu’da “Ermeni yurdu” oluşturma fikri Amerikan delegasyonu tarafından yeniden ortaya atılmış ve hararetle savunulmuştur…Lozan Anlaşması’ndan sonra Amerika’da, ermenilerin üç önemli örgütü büyük etkinlik içindedir: Taşnaklar, Hınçaklar ve Ramgavarlar bir çok alt örgüt ve yayın organıyla bu ülkede örgütsel çalışmalar yürütmektedir. ASALA dahil ermeni terör örgütleri de Amerika’da örgütlenme olanağı bulmuş ve Türk temsilciliklerine eylemler düzenlemişlerdir.

    Ermeni-İngiliz İlişkileri

    Osmanlı içindeki ermeniler ile İngilizlerin ilişkileri daha önceleri misyonerler aracılığıyla oluşmuşken, Tanzimat sonrası dönemde organik hale geldi.İngiltere, Ortadoğu’daki bu hıristiyan toplumu “ilgi çekici” buluyordu.Ermeni halkının yaşadığı bölge, hem Osmanlılar’ın İngiliz siyaseti uyarınca dağıtılmasında kullanılabilirdi, hem de Rusya’nın güneye inişi önünde bir “tampon ermeni devleti” oluşturabilirdi.

    1892-94 yıllarındaki ermeni isyanları, bölgeyi bir çatışma alanına dönüştürerek dikkatleri bu bölgeye çekti. İngiltere, Kıbrıs Sözleşmesi’ndeki yükümlülükleri nedeniyle, Osmanlı hükümdarından bu bölgeye yönelik araştırma ve inceleme heyetleri gönderilmesini istedi.

    Bu dönemde, Toynbee’nin de içinde bulunduğu tarihçiler, İngiliz dışişleri bakanlığının isteği doğrultusunda “mavi kitap”ları oluşturarak, İngiliz kamuoyunda ermenilere yönelik sempatiyi güçlendirmeye çalıştılar.

    İngilizler’in, 1.Dünya Savaşı sırasında karşı cephede yeralan Osmanlılar’ın güçsüzleştirilmesi konusundaki siyasası, ermeni kiliseleri ve örgütleriyle güçlü ilişki kurmasına neden oldu.Bu ilişkiler, savaşın kaosunda değişen taktikler üzerine kurulu bir devingenlik ile ermeni toplumunun bağımsızlık arzularını güçlendirdi. Bu savaşın, Ermeni bağımsızlığı için ele geçebilecek en iyi fırsat olduğunun bilincindeki ermeni örgütleri, bu ilişkileri olabildiğince kullandılar.

    1.Dünya Savaşı’ndan sonra, Anadolu’da bir Ermeni devleti kurulması, İngilizlerin Ortadoğu petrolleri üzerindeki etkinliği açısından vazgeçilmez oldu.Sevr Anlaşması’na böyle bir madde kondu ve İngiliz nüfuzunda bir Ermeni devletinin kurulması onandı.[5] Ne var ki Türk ulusal güçleri, bu planı bozdular.

    Ermeni-Fransız İlişkileri

    Ermenilere yönelik ilk Fransız isteği olan Ermeni Katolik Kilisesi’nin kurulması talebi, Osmanlı hükümdarınca kolaylıkla kabul edilmiştir…Fransa, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ile başlayan süreçte, ermenilere yönelik “reform” hareketlerinde etkin bir rol oynamıştır.Fransa’nın İstanbul büyükelçisi Cambon, ermenilerin Fransızlarla ilişkilerini kuvvetlendirmiştir.

    Ermeniler, Fransız diplomatların da desteği ile 1890’lı yıllardan başlamak üzere Fransa’ya göç ettiler. Burada yaptıkları lobi çalışmaları ile Fransız hükümetine yönelik kamuoyu oluşturdular… 1.Dünya Savaşı’nda Fransızlar, müttefikleri İngilizlerle birlikte, gerek savaştıkları Osmanlılar’ın zayıflamasına yönelik olmak üzere ve gerekse savaş sonrası düşledikleri Ortadoğu için ermeni toplumunu önemli bir yapı taşı olarak gördüler.İlişkiler yoğunlaştı. Sonuçta, başta göç öncesi yaşanan ermenilerin Müslüman halka yönelik siddetin ortaya çıkışına destek olan Fransa, savaş sonrası düşlediği Ortadoğu’da, kendi nüfuzu için Ermeni devleti kurma konusunda ciddi planlar üretmeye başladı.

    Savaşın ardından imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’nın getirdiği olanaklar ile İskenderun Limanı’ndan Anadolu’ya asker çıkaran Fransa, bölgeye ermenilerden oluşan lejyonerleri getirdi. Askeri gücünü arttırmak için, bölgedeki ermeni gönüllülerine de askeri elbise giydirdi.[6]

    Ayrıca, Lozan Konferansı’nda da Fransa, “Anadolu’da Ermeni yurdu” fikrini savunmuştur…Son dönemlerde ermeni lobisinin etkinliği ve Fransız Hükümetinin Ortadoğu politikası yeniden kesişince, Fransız Parlamentosu sözde “ermeni soykırım” yasasını tanımıştır.

    Ermeni-Rus İlişkileri

    Çarlık Rusyası, Osmanlı ile olan çatışmalarının bir parçası olarak, Balkanlar’daki uluslara yönelik politikasını Ermenilere uyarlamıştır.19.yy’ın ilk yarısındaki bu gelişme, Rusya’da yaşayan ermeni toplumunun merkezi olan Eçmiyazin Kilisesi aracılığı ile yürütülmüştür.

    Kurulan ermeni ayrılıkçı örgütleri, Rusya’dan çoğunlukla destek gördü.Üstelik Fransa ya da İngiltere’den farklı olarak, ermeni ayrılıkçı örgütlerin sosyalist söylemleri, Rusya’yı rahatsız etmedi.Bununla birlikte, Rusya topraklarında ermeni fedailerinin eğitimi yapılmış, kiliseler aracılığı ile bunların silahlandırılması sağlanmıştır. Bu eylemlerin, ezeli düşmanları olan Osmanlı İmparatorluğu’nu yıldıracağı ve zayıflatacağı hesap edilmiştir.

    1.Dünya Savaşı’nda, kilise aracılığı ile Anadolu’daki ermenilere, kendisi ile işbirliği yapma teklifini yapan Rusya, ermeni örgütlerinden olumlu yanıt almıştır.Ermeni örgütlerinin Van’da başlattıkları katliam örneğinde olduğu gibi, sınırın Osmanlı tarafındaki eylemleri, Osmanlı cephesini zayıflatmış ve Rus Orduları, Kafkaslar’dan güneye kolayca inmişlerdir. Osmanlı Mebusan Meclisi, çıkardığı “Tehcir Kanunu”nun gerekçesini bu duruma dayandırmaktadır.[7]
     
    Paris Konferansı’na katılan ermeni heyetinin başkanı Bogos Nubar Paşa’nın Times’a verdiği röportaja göre, Rus ordusunun saflarında savaşan ermeni gönüllülerinin sayısı 150.000 kişidir.[8] Bolşevik İhtilali ile Çarlık Rusyası yıkılınca yeni rejim, ermenilere yönelik çarlık siyasasını terk etmiştir. Lozan Konferansı’nda “Ermeni yurdu” adı altında yerleşim yerlerinin kurulmasını istemeyen Sovyetler Birliği, ermeni kaçaklarının Rusya’ya ya da Ukrayna’ya gelebileceğini açıklamaktadır. Ruslar, 2.Dünya Savaşı’na kadar bu görüşü sürdürmüşlerdir. Ancak 2.Dünya Savaşı’ndan sonra, Ermenistan Cumhuriyeti’nin topraklarının Türkiye Cumhuriyeti aleyhine genişletilmesine yönelik bir görüş dile getireceklerdir…Son olarak, Rus Parlamentosu’nda(Duma) da sözde ermeni soykırımı kabul edilmiştir.

    Ermeni-Alman İlişkileri

    Ermeni sorununun uluslararası boyuta taşındığı Berlin Anlaşması sonrası dönem içinde Almanya, bir yanda ermenilerin hıristiyan olmalarından kaynaklanan ve kendi kamuoyu ile ilgili tedirginlikler gösterirken, diğer yandan da Osmanlı ile ilişkilerini sıcak tutma ikilemi içindeydi. Ne var ki, siyasi ve ekonomik çıkarları, dinsel argümanlarla yaklaştığı ermenilerden daha önemliydi ve Osmanlılar’ı desteklediler.
     
    Ancak, Avrupa hıristiyan dünyasının etkisini kullanmak isteyen Fransa, Almanları köşeye sıkıştırmak için, tehcirin Almanların önerisi, yönlendirmesi ve katkısı ile gerçekleştirildiği yönünde propagandalar yapmaya başladı. Fransa, “ermenilerin(yani hıristiyanların) ölümlerinden Almanları sorumlu tuttuklarını” açıkladı. Bu durum Almanya’nın hıristiyan kamuoyundaki imajını olumsuz etkilemeye başladı.Alman hükümeti, 1.Dünya Savaşı sırasında karşı cephede bulunsalar da Fransa’ya uyarak ermeni tehcirini kınadı.Böylece hıristiyan dünyasına karşı, “imajını düzeltmiş” oldu.

    Savaştan yenik çıkan Almanya’da ermenilere yönelik bu tavır, ermeni lobilerinin çalışmaları ile sürdü.Almanlar bundan sonra ermeni siyasasına katkıda bulundular. Öyle ki, Lepsius’un “Deutschland und Armenian 1914-1918” adlı kitabı, konuyla ilgili belge kitap olarak kabul edildi ve Alman kamuoyu, bu kitaba dayanan önyargılarla “bilgi”lendirildi…Kitap, tamamen Türk karşıtı bir kurgu içinde ve Alman Dışişleri bakanlığının da katkısıyla hazırlanmıştı.[9]

    Ermeni-Osmanlı İlişkileri

    Osmanlı’da ermeni toplumu, diğer hıristiyan topluluklardan üstün tutulmuştur.Osmanlı bürokrasisi içinde özellikle 19.yy’da birçok ermeni bulunmaktadır…19.yy’ın ilk yarısından başlamak üzere, özellikle ticaretle uğraşan ermenilerin çocukları Avrupa’da eğitim gördüler. Bu eğitimleri sırasında Fransız Devrimi’nin getirdiği ilkelerden ve akımlardan etkilendiler. Avrupa’dan döndükten sonra, bu kültürü çevrelerine taşıdılar.Ermeni milliyetçilik hareketinin ortaya çıkışında söz konusu ermeni “aydın”larının önemli katkısı oldu. Rus çarının Osmanlı siyaseti de bu gelişmeyi hızlandırdı. Ardından başta Amerikalı misyonerler olmak üzere herkes, ermeni toplumunu kendi çıkarları doğrultusunda ayrılıkçılığa itti.[10]

    Ermeni Kilisesi, Ortadoğu’ya yönelik siyasaları olan büyük devletleri, uluslaşma sürecinde kullanmak istedi.Islahat Fermanı’ndan sonra bu istekleri somut bir adıma dönüştü ve 1863 yılında yürürlüğe giren “Ermeni Milleti Nizamnamesi” ile bir Ermeni Meclisi kuruldu.[11] Bu tarihten sonra ermeni milliyetçi-ayrılıkçı hareketi ivme kazandı. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ve ardından imzalanan Ayestefanos ve Berlin anlaşmalarına kadar geçen sürede olgunlaşan ayrılıkçı hareketler, bu anlaşmalarla uluslararası bir güç elde etti.

    Ermeni örgütleri, uluslararası güçlerin ilgisini çekmek için 1892-94 yıllarında Anadolu’da büyük isyanlar başlattılar.Bu isyanlarda binlerce insanımız, ermeniler tarafından katledildi…

    Erzurum’da 1914’te toplanan Ermeni Taşnak Kongresi, “Osmanlı Hükümetiyle ilişkileri kopardıklarını” resmen dile getirdi.

    1.Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra İttihat ve Terakki önderleri, ülkeyi terk ettiler.Mütarekenin imzalanmasından sonra, dış baskıların artması üzerine ermeni tehciri, İttihatçılar’ın üzerine yıkıldı ve karalama-tutuklama kampanyası başlatıldı.[12]

    Bu atmosfer içinde Damat Ferit, “ermenilerin azınlıkta oldukları yerleşim bölgelerinden, daha fazla yoğun olduğu bölgelere göç ederek yerleşmelerini, böylece özerklik ya da bağımsızlık elde edebileceklerini” bile ifade etmiştir.[13]

    Adapazarı'nda Ermenilerden toplanan silah ve bombaların bir kısmı

    SOYKIRIM VE TEHCİR KAVRAMLARI

    Soykırım Kavramı ve Tarihteki Uygulamaları

    Soykırım(Jenosid): Irksal, dinsel, siyasal ya da etnik bir gurubun bilerek ve sistemli biçimde yok edilmesi.[14]
     
    Soykırım kavramı, 2.Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası’nın Yahudilere uyguladığı sistematik kırım(Holokost) dolayısıyla düşünülmüş ve üretilmiş bir kavramdır.

    Soykırım suçu, gerçek anlamda aşağıda gösterilen örneklerdir:

    Büyük bir sömürge imparatorluğu kuran, sömürgesi altındaki halklara insanlık dışı uygulamalarda bulunan Fransızlar’ın, Cezayirliler’e uyguladığı katliam(1830’dan 1962’ye) toplam 132 yıl sürmüştür.Tarihçiler, 132 yıl içerisinde öldürülen Cezayirli sayısının 1,5 milyonu aştığı sonucuna varırlar.

    8 Mayıs 1945’te yaşanan Setif katliamında 45.000 Cezayirli, çoluk çocuk demeden Fransız askerlerince katledilmiştir.

    Hindistan’ı ele geçiren İngilizlerin kıyımları daha şeytani idi.O dönemlerde aranan Hint kumaşlarının İngiliz kumaşlarına karşı rekabetini önlemek için, 50.000 Hintli dokuma ustasının ellerini bileklerinden kesmişlerdir.

    2.Dünya Savaşı’nın bitişini kutlayan Cezayirliler’in ayaklandığını sanan Fransız donanması, açtığı ateşle 20.000 kişiyi yok etmişti.

    Stalin’in, çoğu Türk kökenli olmak üzere kıydığı insan sayısı 10 milyonun üstündedir.

    1.Dünya Savaşı sonunda Yunanlıların Batı Anadolu’yu işgal etmeleri sırasında ve Anadolu’dan çekilişleri anında, Türk vatandaşlarını acımasızca katletmeleri…

    Ve 1945 yılında Amerika’nın, Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine attıkları atom bombası ile on binlerce sivil halkın ölümüne neden olması da bir soykırımdır.

    Tarihin en büyük soykırımı, belki de Amerikan yerlilerine karşı Avrupalı işgalcilerle, onların çocuklarının yaptıkları soykırımlardır. Amerikan yerlilerine yapılan soykırımda çeşitli araçlar kullanıldı: Sistemli bir biçimde öldürme, geleneksel geçim kaynaklarını yok etme, dar topraklarını ağıl haline getirme, alkolizmi ve uyuşturucuyu teşvik, kasten mikrop bulaştırma ve zehirleme gibi…[15] Elli yıllık bir süre içerisinde 20 milyona yakın yerli yok edilmiştir.

    1897 Yunan-Osmanlı Savaşı sonunda Girit’te yaşayan Türkler’e uygulanan zulüm ve katliamlar da bir soykırımdır.

    Uygarlığın beşiği(!) Roma arenalarında düzenlenen eğlence ve oyunlar için bir günde yok edilen esir sayısı 20.000’e ulaşabiliyordu.

    Tehcir Kavramı ve Tarihteki Uygulamaları

    Tehcir: Göç ettirme, göç etmesine sebep olmak. Sürmek.

    1.Dünya Savaşı’nda Osmanlı orduları birçok cephede savaşırken; Ermeni çeteleri, cephe gerisinde çıkardıkları ayaklanmalar ve saldırılar ile savunmasız köyleri, şehirlerdeki mahalleleri yakıp yıktılar ve bu bölgedeki Müslüman halkı katlettiler. 

    Van ve çevresinde, Rus ve Ermenilerin işbirliği ile gelişen olaylar ciddi boyutlara ulaştı. Ruslar’ın askeri harekatı, Ermeni isyanları sayesinde hedefine ulaşmaktaydı. Bir etnik azınlık olan ermenilerin, ihanet suçu işlediklerinden, ayrılıkçılık ve çeşitli eylemlere giriştiklerinden dolayı hükümet, milli güvenlik nedenleri ile ülkenin doğu ve güneydoğu bölgelerinde yaşayan ermeniler için zorunlu göç(Tehcir) kararını aldı.[16]
     
    Osmanlı Devleti yöneticileri, iç güvenlik için devletin hukukundan doğmuş olan otoritesini kullanmak durumunda kalmış, isyan çıkaran ve düşmanla işbirliği yapan çeşitli yörelerdeki Ermenilerin, zorunlu olarak sınırlar içinde başka bölgelere(Suriye,Lübnan,Irak) sevk ve iskanına karar vermiştir.[17]

    Ermeniler, tarihte egemenlikleri altında yaşadıkları devletlere ihanetlerinden dolayı birçok kez buna benzer göç hareketlerine tabi tutulmuşlardır. Sasaniler 379’larda 70.000 ermeniyi İran’a, Bizanslılar 1025’lerde 10.000 kadar ermeniyi Mısır’a, 1743’de İranlılar 24.000 ermeniyi İran içlerine ve 1777’de Kırım’ı işgal eden Ruslar, bölgedeki binlerce ermeniyi steplere sürmüşlerdir.[18]

    Zorunlu göç(tehcir) uygulamasına daha ileriki yıllarda bazı büyük devletlerin de başvurduğunu gösteren pek çok örnek vardır. Bazı devletler, savaş koşullarının dayatmaları karşısında vatandaşlarının bir kısmını zorunlu göçe tabi tutmuşlardır. Örneğin; radikal sosyalist Fransız hükümeti, 1939-40 kışında Ren Vadisi’nde Majino Hattı’nın doğusunda bulunan Almanca konuşan ve Fransa’nın Almanya sınırında yaşayan Alsaz köylerinin tüm halkını, buralardan çıkartıp Fransa’nın güneybatısına, özellikle de Dordogne’a nakletmiştir. Almanca konuşan ve hatta kimi zaman Alman dostu olan bu halk, Fransız ordusunu rahatsız ediyordu. Bu insanlar, 1945’e kadar boşaltılmış ve yıkılmış evlerinden uzakta, güneyde kalmışlar ve hiç kimse “bu barbarlıktır, soykırımdır” diye bağırmamıştır.

    Aynı şekilde ABD yönetimi de, Japonya’nın gerçekleştirdiği 7 Aralık 1941 Pearl Harbour baskınından sonra Japon asıllı Amerikan vatandaşlarını Pasifik bölgelerinden Missisippi vadisine göç ettirdi ve 2.Dünya Savaşı’nın sonuna kadar buradaki toplama kamplarında barındırdı.

    Ermenilerin ve bazı devletlerin, bugün yanlış olarak “soykırım olayı” şeklide nitelendirdikleri esas olay, bizdeki “Sevk ve İskan Kanunu” dediğimiz o geçici kanundur ki, daha sonra “tehcir” adıyla duyulmuştur.

    Ermeniler, “Millet-i Sadıka”(sadık millet) sıfatıyla Osmanlı ülkesinde Müslüman bir ülkenin gayrimüslim vatandaşı olarak yaşamışlardır. Ermenilere temel hak ve hürriyetler tanındığı gibi, din ve vicdan hürriyeti de tanınmıştır. Tanzimat’tan sonra ve özellikle İttihatçılar zamanında siyasi haklar, Müslümanlar kadar ermeniler içinde kabul edilmiştir. İttihatçılar, Osmanlı Devleti’ne ihanet eden Gabriel Noradungiyan’ı Hariciye Nazırı bile yapmışlardır. Osmanlı Devleti’nde ermeni kökenli 29 paşa, 33 milletvekili, 7 büyükelçi, 11 konsolos, 41 yüksek dereceli memur, birçok sanatçı ve zanaatçı görev almıştır. Yani ermenilerin soykırım yoluyla aynı Osmanlı tarafından ortadan kaldırılmaya çalışılmasını düşünmek, herşeyden önce bir çelişkidir.[19]

    Tehcir kanunun yürürlüğe girmesinden on gün sonra 6 Haziran 1915’te Fransa,İngiltere ve Rusya, Osmanlı Hükümeti’ne bir nota vererek, “ermeni katliamından hükümet üyeleri ile memurları sorumlu tutacaklarını” bildirdiler… Osmanlı Hükümeti, hazırladığı karşı bir notayla suçlamaları kesinlikle reddederek “rahatlığı ve güvenliği bozacak hiçbir harekette bulunmayan yerlerdeki ermenilere karşı tedbir alınmasına gerek duyulmadığını, sadece isyan eden ermeniler hakkında bazı kararlar alındığını, Osmanlı Hükümeti’nin başka bir hükümete hesap vermek zorunluluğu duymadığını” bildirir. [20]

    Sovyet Devlet Arşivi’nde yer alan 1926 basımı “Büyük Sovyet Ansiklopedisi”, ermeni sorununu şöyle özetliyor: “Yaşanan olaylar bir katliam değil, mukatele(karşılıklı çatışma,boğazlaşma)dir.”

    Soykırım olayı eğer gerçekleşmiş olsaydı, 1915 yılında hükümetin çıkardığı yönetmelik gereği, “ermenilere ait tüm binaların mühürlenerek emniyet altına alınması, çeşitli eşya, hayvan ve tarladaki ürünlerin satılması ve karşılığının onlar adına yerel yönetimlerde emanete alınması” kararı alınmazdı. Ayrıca, 3 Aralık 1920 tarihinde Ermenistan Devleti ile imzalanan Gümrü Anlaşması’na göre “göçmenlerin eski yerlerine geri dönmelerine olanak sağlayan madde” kabul edilir miydi?..

    Eylemlerinde başarılı olamayan ermeni çeteleri, Batılı devletlerin de desteğiyle bu kez “Osmanlılar’ın ermenileri katlettiği” söylentilerini çıkarmışlar ve tarihte yıllarca tartışılacak bir süreci başlatmışlardır. Bunun yanında 1.Dünya Savaşı sırasında Osmanlı vatandaşı ermenilerin, Anadolu’daki Türkler’e yönelik cinayet ve soykırım eylemleri, Batı’da bilinçli olarak buna karşıt bir anlayışla değerlendirilip, gerçekler saptırılmak sureti ile ermenilerin Türkler’den kaynaklanan bir soykırıma hedef oldukları varsayılmıştır.[21]

    Bütün bu gelişmeler gösteriyor ki; Ermeni olayının(tehcir), Birleşmiş Milletler’in “soykırım” tanımıyla uzaktan yakından alakası yoktur.

    ERMENİ TEHCİRİ

    1914 yılı Haziran ayında Taşnaklar, Erzurum’da bir kongre düzenlerler. Bu kongreye İttihat ve Terakki Fırkası temsilcilerinin de katıldığı anlaşılmaktadır. İttihat ve Terakki Fırkası’nın Ermenilerden, 1.Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’ne aktif şekilde yardım etmelerini istedikleri anlaşılıyor. Ermeniler, bu teklif karşısında Osmanlı Devleti’ne sadık kalmaya dair söz verdiler, fakat Rusya Ermenilerinden sorumlu olmadıklarını belirttiler.[22]

    Ne var ki, 1.Dünya Savaşı başladığında Ermeniler, verdikleri “sadık kalma” sözünü tutmadılar, çıkarlarını ve hareketlerini, Rus hükümetinin hareketlerine uydurdular. Daha 1914 sonbaharından itibaren ön Kafkasya’da ermeni gönüllü grupları oluşmaya başlamıştı. “Zaten İstanbul Patrikhanesi ile Kafkasya Genel Valisi arasında 5 Ağustos-2 Eylül 1914 tarihlerinde yapılan bir yazışmada, ‘Türkiye ermenilerinin, Rus İmparatoruna bağlılıkları’ bildiriliyordu.” [23]

    Marsilya’da yaşayan Türkiye ermenileri, 5 Ağustos 1914’te büyük bir toplantı yapmışlar ve Turabian Aram imzasıyla bir bildiri yayınlamışlardı.Bu bildiride; “Rus Ermenilerinin Moskova orduları saflarında yer alacağı ve Türkiye’de öldürülen kardeşlerinin intikamını alacağı, Türkiye Ermenilerinin silahlarının asla ikinci vatanları olan Fransa’ya ve onun müttefiklerine çevrilmeyeceği” belirtiliyordu.[24]

    Savaş başlayınca Osmanlı Devleti’nin doğu vilayetlerinde, Ermeniler Kafkasya’daki Rus makamları ile temasa geçtiler ve yeraltı örgütleri kurarak Rus güçlerine yardım ettiler. Hatta Türk vilayetlerinden Rus ordusuna ermeni gönüllüler sevkedilmeye başlandı.[25]

    Hınçak gönüllü çetelerinden biri olan Hamazasp

    Philippe De Zara’ya göre; savaş sırasında Türkiye Ermenileri, Türk kıtalarının geri çekilişini zorlaştırmaya, lojistik konvoylarını durdurmaya başladılar. Dahası ordudan, memuriyetten vs. görevlerden firar eden Ermeniler, Rus subayların idaresinde taburlar oluşturdular.Birçok yerde mahalli isyanlar çıkardılar.(Philip de Zara, Mustapha Kemal, Dictateur, Paris, 1936.)

    30 Ağustos 1914 Eleşkirt Hudut Tabur Komutanlığı’ndan gelen raporda, “sınıra yakın köylerdeki evleri arayan Rusların, buldukları silahları Ermenilere verdikleri” kaydına rastlanmaktadır.[26]

    Ermenilerin; Van, Muş, Bitlis, Kars, Gümrü, Erzurum, Erciş, Kağızman, Gümüşhane, Hasankeyf, Adilcevaz, Mahmudi, Zeytun, Şafak, Elazığ, Şebinkarahisar, Suşehri, Divrik, Gürün, Gemerek, Amasya, Tokat, Diyarbakır ve daha pek çok doğu ve güneydoğu yerleşim yerlerinde önce örgütlendikleri, sonra isyan ettikleri, savaş başladığında Rus ilerleyişini kolaylaştırıp Türk kuvvetlerinin hareketlerini engelledikleri anlaşılmaktadır. Ermeni gönüllü grupları ve Taşnak komitecileri, birçok yerde Osmanlı ordusunun lojistik desteğini engellemiş, telgraf-telefon haberleşmelerini yok etmişlerdir. Ermeni grupları, birçok yerde Rus ordusunun da maddi-manevi desteğini alarak Müslüman Türk köylerine baskınlar düzenlemeye ve katliamlar yapmaya başlamışlardır.[27]

    Özellikle 17 Nisan 1915’te başlayan Van Ermenilerinin isyanı, bütün vilayeti sarmış ve 20 Nisan’da da Van şehri ve köylerindeki Ermeniler ile Çölemerik Nasturileri ayaklanarak Müslüman halkı katletmeye başlamışlardır. Ermeni Katogikosu V. Kevork, “10.000 silahlı ermeni çetecinin bu isyana katıldığını” bildirmiştir.

    Bu ayaklanma sonucunda ermeni ihtilalcileri, Van şehrini ele geçirdiler. 6 Mayıs günü de Van şehrini Müslüman Türkler’den “temizlenmiş” olarak Rus kuvvetlerine teslim ettiler.

    Osmanlı Hükümeti’nin tüm iyi niyetli ikazlarına rağmen, Ermenilerin katliamlara devam etmesi üzerine 24 Nisan 1915’te Dahiliye Nezareti, ermeni komite merkezlerinin kapatılması, evraklarına el konulması ve komite elebaşlarının tutuklanmasını istemiştir. Bu talimat üzerine, İstanbul’da 2345 kişi tutuklanmış, soruşturmalar başlamıştır. Ermenilerin her yıl “soykırım günü” diye dünya kamuoyuna propaganda ettikleri 24 Nisan, bu tutuklamaların yapıldığı gündür.

    1915 Mayıs ayına gelindiğinde, Osmanlılar savaşın içindedir, Ermeniler bahsedilen hareketleri yapmakta, Ruslar Doğu Anadolu’da ilerlemekte, İngilizler ve Fransızlar Çanakkale’yi zorlamakta ve güneyde Kanal Harekatı yapılmaktadır. Ülkenin iç durumu budur…İşte, Osmanlı hükümeti böyle bir durumda tehcir kararı almak zorunda kalmıştır.

    Böylece Osmanlı Devleti, 27 Mayıs 1915’te “Tehcir kararı” olarak bilinen yasayı kabul etmiştir… Oysa, Ermeni göçü ile ilgili, Osmanlı Devleti’nin çıkardığı yasal metinler içerisinde “tehcir” kelimesi dahi geçmemekte, “diğer mahallelere sevk ve iskan”, “tayin” ve “tahsis edilen mahallelere nakil ve iskan” ifadeleri kullanılmaktadır.

    Eldeki metinlerden özetle şu sonuçlar çıkarılabilir:

    Savaş alanlarına yakın bölgelerde oturan Ermenilerin bir kısmı, Osmanlı ordusunun hareketlerini zorlaştıran davranışlarda bulunmakta, Müslüman Türk kesime saldırmakta ve asilere yataklık etmektedir. Bu yüzden zararları görülen Ermeniler; Van, Maraş, Bitlis, Erzurum, Adana, Mersin, Kozan, Cebelibereket, Halep, İskenderun, Beylan, Antakya bölgelerinden Musul ve Zor Mutasarrıflıkları’nın Van vilayetiyle bitişik kuzey kısımlarına, Halep vilayetinin doğu ve güneydoğusuna, Suriye vilayetinin doğusuna nakledileceklerdir. Görüldüğü gibi sadece savaş bölgelerine bitişik vilayetler ile Akdeniz’e bitişik mevkilerdeki Ermenilerin yerlerinin değiştirilmesi düşünülmüştür.
     
    Ermeni iddialarına göre; “tehcir hareketi plansız, programsız ve rastgele yapılmış, göç eden Ermenilerin yollarda güvenlikleri sağlanmamış, ihtiyaçları karşılanmamış, birçok yerde toplu halde katliama uğramışlar ya da açlıktan ölmüşlerdir”.

    Belgelerin büyük bir çoğunluğu ise; Osmanlı Devleti’nin, tehcir hareketini çok önemsediğini ve gerekli önlemleri aldığını kanıtlamaktadır. Bölgedeki yetkililere gönderilen birçok genelge ve emirlerde, “Sevk olunan Ermenilerin yollarda korunmaları, bunlara saldıranların cezalandırılmaları, korunmaları için gerekli önlemlerin alınması ve sevk edilen Ermenilerin ihtiyaçlarının mahalli idareciler tarafından sağlanması” emredilmektedir.Ayrıca, “göç eden Ermenilerin geride bıraktıkları ev, tarla gibi taşınmaz malların geleceğinin ne olacağı konusunda doğu vilayetlerine gönderilen yazılarda bu mesele bir esasa bağlanmaya çalışılmıştır. Sevk edilen Ermenilerin mallarının sayımı yapılacak, değerleri tespit edilecek, kaydı yapılacak, hatta satışı yapılarak mal sahibi Ermenilere ulaştırılacaktır. [28]

    Göç eden Ermenilerin, yeni evlerine yerleşene kadar geçimlerinin göçmenler ödeneğinden karşılanması,muhtaç olanlara yeni yerlerinde mesken inşa edilmesi,çiftçi ve zanaat erbabına tohumluk ve alet-edevat verilmesi,göçmenlerin geride bıraktıkları taşınmaz malların değerlerinin tespit edilerek kendilerine ulaştırılması,göç işinde can ve mal emniyetinin sağlanması ile ilgili kararlar, herhalde Ermenileri yok etme eğiliminde olan bir devletin alacağı kararlar olmasa gerek.

    İttihat ve Terakki Hükümeti, ayrıca göç işinin tatbikatı konusunda bir talimatname de hazırlamıştır. Bu talimatname metninin orijinali İngiliz Arşivleri’nde bulunmaktadır. Mesela bu talimatnamenin 21.maddesinde, “göç edenlerin yolculuk sırasında bir saldırıya uğramaları halinde saldırganların tutuklanarak derhal Divan-ı Harb’e sevk edilecekleri” yazılıdır. Madde 22’de ise, “göç edenlerden rüşvet veya hediye alanların veya kadınları iğfal edenlerin derhal görevden alınıp Divan-ı Harb’e sevk edileceği ve ağır bir şekilde cezalandırılacağı” vurgulanmaktadır.

    Buradan da anlaşılmaktadır ki; Osmanlı hükümeti, bir katliam ya da soykırım peşinde koşsaydı, asla böyle bir talimatname çıkarmazdı.

    Taşnak ve Hınçak Komiteleri daha savaş başlamadan İngiltere, Fransa ve Rusya’nın içinde bulunduğu İtilaf Grubunda yer alacaklarını vurguluyorlardı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da çete faaliyetleri, Rus ordusunda gönüllü birlikler oluşturulması çalışmaları başlamıştı. Tarihsel süreç içinde ortaya çıkan Adana, Sason ve Zeytun isyanları, Van ayaklanması ile iyice kendini gösterdi. Ermeniler, Rusya ile birlikte hareket ediyorlardı ve amaç, Rusya Ermenistanı ile Anadolu’daki yerleşim alanlarını birleştirip “Büyük Ermenistan” ideallerine ulaşmaktı. Bu amaca ulaşmak için köyleri basıp Müslüman Türkler’i topluca katletmekten ve savaş içinde bulunan Osmanlı ordusunun hareketlerini zorlaştırmaktan geri kalmadılar.

    Bu gelişmeler ışığında ve savaş koşullarında Osmanlı Hükümeti, bölgelerinde zararları görülen Ermenileri, tehcir etmeye karar verdi. Amaç, ermeni toplumunun yok edilmesi ya da soykırım değildi elbette. [29]

    Fakat, göç ettirme sırasında çeşitli sebeplerden ölümler de olmuştur. Ölenlerin bir kısmı hastalıktan, bir kısmı iklim şartlarından, bir kısmı yolculuğun zorluklarından, bir kısmı da vuku bulan eşkıya saldırıları nedeniyle ölmüşlerdir. Ayrıca, yürüttükleri çete faaliyetleri sırasında ya da gönüllü olarak Rus ordusunda Türkler’e karşı savaşırken ölen Ermeniler de olmuştur. Öte yandan, o yıllarda bütün Türkiye’yi kırıp geçiren tifüs, tifo ve çiçek salgını, ermeni yerleşim yerlerinde de, göç ettirilenlerde de binlerce can almıştır. “Evlerinde kalsalardı, ölmezlerdi” demek, yanlış olacaktır. [30]

    Ayrıca, iddia edildiği gibi ölen ermeni sayısı, 1,5 ya da 2 milyon değildir.Yalanların en büyüğünden biri de budur. Çünkü 1.Dünya Savaşı’nın hemen öncesindeki veriler, bunu olanaksız gösterir. Çünkü, Quai d’Orsay’ın verilerine göre; Ermenilerin Anadolu’daki tüm nüfusu 1.475.011’dir. Osmanlı istatistiklerine göre ise bu rakam 1.295.000’dir.

    Üstelik önceleri “600.000 ermeni katledildi” diye ortaya atılan bu iddia, sonraları 1,5 milyona, en sonunda da 2 milyona çıkarılmıştır!.. Bu önyargılı ve bilimsel olmayan tutuma en iyi örnek, Encyclopedia Britannica’da görülebilir. Bu ansiklopedinin 1918 baskısında, ölen Ermenilerin sayısı 600.000 olarak kayıtlı iken; bu sayı, 1978 baskısında 1.500.000 olarak değiştirilmiştir!

    Osmanlı arşivlerine göre; 9 Haziran 1915’ten 8 Şubat 1916 tarihine kadar Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden göç ettirilen Ermenilerin sayısı 438.758’dir. Bunların 382.148’i yeni yerleşim yerlerine varmıştır. Görüldüğü gibi, ikisi arasında 56.610 kişilik bir fark bulunmaktadır. Göç ettirilenlerle, yeni yerleşim bölgelerine varanlar arasındaki bu 56.610 kişilik fark, belgelerden elde edilen bilgiye göre, şu şekilde ortaya çıkmıştır:

    500 kişi Erzurum-Erzincan arasında, 2000 kişi Urfa-Halep arasındaki Meskene’de ve 2000 kişi de Mardin civarında eşkıya ve Arap aşiretlerinin saldırısı sonucu hayatlarını kaybetmiş, yine 5000 kadar kişi de Dersim bölgesinden geçen kafilelere yapılan saldırılar sonucu hayatlarını kaybetmiştir. Bu bilgiler ışığında toplam 9-10 bin kişinin yer değiştirme uygulaması sırasında öldürüldüğü tespit edilmektedir.

    Bunun dışında tifo, dizanteri gibi salgın hastalıklar ve iklim koşulları sebebiyle de yaklaşık 25-30 bin kişinin öldüğü tahmin edilmektedir ki, böylece yukarıda belirttiğimiz 10 bin kişiyi de eklediğimizde, toplam 40 bine yakın kişi yollarda yaşamını yitirmiştir.

    Kalan 15-16 bin kişinin bir kısmı, yola çıkarılmış olmakla birlikte, henüz iskan bölgesine varmadan yer değiştirmenin durdurulması sebebiyle, bulundukları vilayetlerde alıkonulmuştur.

    Öte yandan, yer değiştirme kapsamında bulunan Ermenilerden bir bölümünün Rusya’ya, Avrupa ülkelerine ve Amerika’ya kaçırıldıkları da bilinmektedir. Nitekim belgelerde, “Osmanlı ordusunda silah altında bulunan Ermenilerden 50.000’inin Rus ordusuna katıldığı”, yine “Türklerle savaşmak üzere 50.000 ermeninin de Amerikan ordusunda üç-dört yıldır eğitim gördüğü” gibi kayıtlar yer almaktadır. Gerçekten de, Amerika’da yaşayan bir ermeninin Elazığ’da dava vekili olan Murad Muradyan’a yazdığı mektupta bu türden bilgiler bulunmaktadır.

    Mektupta, “bir kısım ermeninin Rusya’ya ve Amerika’ya kaçırıldıkları ve Amerika’da eğitilen 50.000 askerin Kafkasya’ya hareket etmekte olduğu” açıkça ifade edilmektedir… Bütün bu belgelerden de anlaşılacağı gibi, Osmanlı tebaası olan pek çok ermeni, harpten önce ve harp sırasında Amerika ve Rusya başta olmak üzere çeşitli ülkelere dağılmışlardır. Mesela ticaret maksadıyla Amerika’da bulunan Artin Hotomyan adlı bir ermeninin, 19 Ocak 1915’te Emniyet Genel Müdürlüğü’ne gönderdiği bir mektupta, “çeşitli yollarla binlerce ermeninin Amerika’ya kaçırıldığı ve bunların aç ve perişan bir halde yaşadıkları” ifade edilmektedir.

    Tüm bu bilgiler, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden yer değiştirmeye tabi tutulan Ermenilerin sayıları ile, yeni iskan merkezlerine ulaşanların sayılarının birbirini tuttuğunu göstermekte ve dolayısıyla sevk ve iskan sırasında herhangi bir soykırımın olmadığını ortaya koymaktadır.[31]

    Oysa 1906-1922 yılları arasında Anadolu’da ve Kafkaslarda 517.955 Türk, Ermeniler tarafından katledilmiştir. Sayısı tespit edilemeyenlerle birlikte bu rakam 2 milyonu bulmaktadır. [32]

    16 Şubat 1918’de, Erzincan’ın Vagarir köyünde, ermeniler tarafından katledilen Türkler

    Ermenilerin, Tehcir Kararına Kadar Yapmış Oldukları Bazı Katliamlar:

    1914 Sonbahar :

    Taşnaklar’ın, Türkler’e karşı askeri tutumda aktif bir durum oynaması kararlaştırıldı.Bu itiraf 1923’te Taşnaklar’ın, Bükreş kongresinde Cumhurbaşkanı adayı Hohannes Kaçasnuni tarafından yapıldı. 1914’de sıkı yönetim kararıyla silahlarını alan Ermeniler, rus ordusuna katıldılar ve çeteler kurdular.
    1914 Muş:

    Ermeniler, Türk askerlerine su ve ekmek vermek bahanesiyle evlerine davet ettikten sonra kapalı bir yerde hücum edip boğup kafalarını kestiler. Bu canavarlıklar Arvan ilçesinde çok yapılmıştı. Daşnak komitesi üyesi birinin bahçesindeki kuyuda bu halde 19 ceset bulunmuştur.
    1914 / 9 Kasım Hakkari :

    Savaşın ilanıyla Ermeni Komitecileri, İran sınırında bekleyen ruslara öncülük yaparak onları, Dir ilçesine götürdüler.İlçe işgal edilirken yolları üzerinde rastladıkları kadın,erkek ve çocukları öldürdüler.400 kadın ve kızın ırzına geçtiler.Yaşlıları katlettiler.
    1914 / 9 Kasım Van :

    Başkale’ye giren Haço oğlu Ossep yönetimindeki çeteler, ermeni kilisesinde sıkıyönetim ilan edip hemen 200 kişiyi öldürdüler. Yerli kuvvetlerin karşı koyması sonucu kaçtılar ama geride yerlerde inleyen kadınlar,ırzlarına geçilmiş kızlar,parçalanmış çocuklar,gözleri oyulmuş erkekler ve üstüste yığılmış cesetler bıraktılar.
    1914 / 25 Kasım Erzurum :

    Osmanlı ve Rus Ermenileri , Ergani ilçesi, Mergeni Köyü halkının tümünü, petrolle suladıkları gübre yığını üzerinde yaktılar.
    1915 / 7 Ocak Erzurum :

    Rusya Ermenileri, Yaman,Yurcu,Herenil ve Bilecik köyleri halkını evleri ile birlikte yaktılar.Baçırga ilçesi Sir ve Kümbet köylerinden kaçan halkı yakalayıp Baçırgaya getirip bir bölümünü yakıp geri kalanını öldürdüler. 

    Türkmen köylerinden kaçıp Allahu Ekber Dağlarını aşıp Oltu’ya gitmeye çalışan kadın-kız ve çocukların önleri Rum köylüleri tarafından kesilerek bunları Katranlı köyüne toplamışlar.

    Bunlardan 1.200 ‘ü nü bir samanlığa dolduran Ermeni çetecileri, geceleyin bu kadınların içlerine dalarak kadın ve kızların(çocuk ayrımı yapmaksızın) dahi namuslarına tecavüz ettikten sonra yakarak katletmişlerdir.

    1915 Ocak Başlangıcı, Van :

    200 haneli Gümüş ve 30 haneli İgice ilçeleri olduğu gibi Aram yönetimindeki çeteler tarafından yakıldı ve yıkıldı.Halkın çoğu evleriyle beraber yakılırken sağ kalanlar öldürüldü.Bizzat Aram, çocukları ekmek fırınına atarak yaktı.
    1915 / 21 Ocak ,Maraş :

    İlin boşaltılması sırasında, Rus Ermenileri Urma köyünde, çocuklar dahil evleriyle yakıp, Kon ve Bulanık ilçelerinde de aynı şeyi yaptılar.
    1915 Şubat sonu Bitlis :

    Bitlis ve Van Ermenileri, şehrin Ruslar tarafından işgal edileceğini öğrenince, Türkler’in kaçmaması için yolları keserek onları merhametsizce katletmeye başladılar…

    Günümüzde Ermeni Meselesine Bakış

    Bugüne kadar ermeni olaylarının tümünün arkasında emperyalist bir devletin parmağı vardır. Zaman zaman bu parmak hareketlenir. Türkiye’nin siyasal ve toplumsal yaşamını etkileyecek bir sorun haline getirilmeye çalışılır. Türk tarihinde ermeni sorunu, emperyalizmden soyutlanamaz. Ermeni sorunu, emperyalizmin tezgahladığı bir plandır. Baş oyuncular 19.yy’da İngiliz emperyalizmi, 20.yy’da Çarlık Rusyası emperyalizmi; yardımcı aktör de, ortama göre bu ikisinden bazen birini, bazen de ötekini destekleyen Fransız emperyalizmidir. [33] 

    Türkiye bugün Avrupa Birliği ve ABD tarafından sıkıştırılmaktadır. Her ikisi de, kürt ve ermeni konuları ile Yunanistan’ın isteklerinin tam olarak arkasındadırlar…Bölgede petrol ve doğalgaz, batıda Yunan ve ermeni varlığı ve lobileri bulunduğu sürece potansiyel talepler varolacaktır. Türkiye, bütün yumurtaları “Batı sepeti” içine koyduğu için, bu kıskaçtan kurtulamayacaktır. [34]

    Türkiye’nin üye olmaya çalıştığı(kimilerinin kapısına yüz sürdüğü) Avrupa Birliği ise ülkemize karşı düşmanca politika izlemektedir. Şöyle ki; Türkiye’de, Lozan’da belirlenen azınlıkların dışında azınlıklar olduğunu iddia etmekte, birliğe giden yola Türkiye’yi Yugoslavya’ya çevirecek, bölüp parçalayacak tuzaklar döşemektedir. Güneydoğu, Kıbrıs, Ege kıta sahanlığı konusunda istenen ödünler ve sözde ermeni soykırımı savları konusunda alınan kararlar, AB’nin ve batıdaki kimi devletlerin Sevr’i hortlatma ve Lozan’ın rövanşını alma niyetinde olduklarını gösteriyor…Türkiye, adı konulmamış ve ilan edilmemiş bir savaş ile, “Yeni Haçlı Saldırısı” ile karşı karşıyadır. [35] 

    Mustafa Kemal Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nde belirtilen koşullar ile karşı karşıyayız. Bir farkla; özgürlüğümüze, bağımsızlığımıza ve toprak bütünlüğümüze kast edenler, kılık ve yöntem değiştirmişlerdir. Bu kez Türkiye’yi teslim almak ve tutsak etmek isteyenler, tankları ile, topları ile orduları ile değil; ortaklık vaadiyle, “Yeni Dünya Düzeni” yutturmacası ile gelmektedir.Ancak niyet, aynı niyettir. Özgürlük ve bağımsızlığımıza kastedilmektedir. [36]

    Boğazlıyan Kaymakamı Şehit Kemal Bey

    Boğazlıyan Kaymakamı Şehit Kemal Bey

    Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, I. Dünya Savaşı sonrasındaki Mütareke döneminin işgal altındaki İstanbul’unda, işgal güçlerinin, Ermeni azınlığın ve bir kısım bürokrasinin işbirliği ile I. Dünya Savaşı sırasındaki Ermeni tehcirleri esnasında yaşananlar için yargılanarak idam edilmiş bir mülki amirdir.

    T.B.M.M.’nin 14 Ekim 1922’de çıkardığı özel bir kanunla ilk ‘Milli Şehit’ ilan edilmiştir.

    Kemal bey, bugün Yunanistan sınırları içinde bulunan Yenişehir’de doğmuş ve I. Dünya Savaşı yıllarında Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıf Vekili olmuştur. 

    Mütareke şartlarında cereyan eden mahkemesinde, çoğunluğunu Ermeni komitecilerin teşkil ettiği ve İngiliz Yüksek Komiserliği’nin ve Rum-Ermeni Şubesinin temin ettiği birçok yalancı şahit çıkarılarak, Kemal Bey hakkında akıl ve mantığın kabul etmediği bir sürü suç uydurulmuş ve Ermeni tehcirinde görevini kötüye kullanarak ölümlere sebep olduğu iddiasıyla, idamla yargılanmıştır. 

    Avukatlığını Saadettin Ferit Bey’in yaptığı Kemal Bey’in mütareke mahkemesindeki savunması ise tarihe geçmiştir:

    Kemal Bey, getirilen sahte şahitlerin iftiralarına ise şu şekilde cevap vermiştir:

    “Hepsi yalandır, uydurmadır. Reis Paşa, ben ne bunların söyledikleri Keller köyüne gittim ne de oradan geçtim. Burada vuku bulduğunu iddia ettikleri cinayetlerden de haberim yok. Hele parmaktan çıkmayan yüzüğü almak için kol kesmek… Rica ederim. Bu vahşeti kim yapar? Bu derece şem’i bir işi yapacak bir insan tasavvur edemiyorum. Esasen, birini ispat edemezler. Çünkü, hepsi iftiradan ibarettir. Benim haberim olmadan bir şey olmuşsa bilemem. Fakat bu ana kadar bu mevzuda hiç bir şikayetçi gelmemiştir. İlk defa burada Mahkeme huzurunda bu şikayetlerle karşılaşıyorum.”

    Mahkeme bu şekilde devam ederken, İngilizler ve Ermeniler Kemal Bey’in asılması için Mahkeme Başkanı Hayret Paşa’ya baskı yaptıklarından, Hayret Paşa istifa etmiş ve yerine “Nemrut” lakabıyla anılan İngiliz işbirlikçisi Mustafa Paşa getirilmiştir. Mahkeme sonradan bu hakimin adı ile özdeşleşecek ve “Nemrut Mustafa Divanı” veya “Kürd Mustafa Divanı” şeklinde hafızalarda kalacaktır. 

    Kürd Mustafa, önceden verilmiş bir emri yerine getiren bir memur tavrıyla mahkemeyi sonuçlandırarak 8 Nisan 1919’da Kemal Bey’i idama mahkum eder. Önceden hazırlanmış olan bu idam kararı tasdik edilmek üzere saraya gönderilir. Padişah VI. Mehmet Vahdettin, “Damat Ferit Paşa Millet ile Padişah arasına siyah bir perde çekti” diyerek, bu kararı imzalamaz. Seyhülislam Mustafa Sabri, “Divan-Harb-ı Örfi tarafından idama mahkum edilen Kemal’in mahkemesi hak ve adle muvafık bir surette icra edilmiş olduğu takdirde, hakkında sadır olan hükm-i idamın derun-i varakada muharrer fetva ve mükul-i şer’iyeye muvafık olduğu veraste-i arzdır” şeklinde bir fetva verir.

    Cezası infaz edilmek üzere İstanbul’a getirilen Kemal Bey, Bekirağa Bölüğü’nden alınarak cezasının infaz edileceği yer olan Beyazıt Meydanı’na getirilir. Kemal Bey’in asılacağını duyan İstanbullular Beyazıt Meydanı’ndan toplanırlar. Kemal Bey’e idam sehpasının önünde son sözünün ne olduğu sorulduğunda, o halka şöyle der:

    “Sevgili vatandaşlarım, Ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki, ben masumum. Son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Ecnebi devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa, kahrolsun adalet! Benim sevgili kardeşlerim, asil Türk Milletine çocuklarımı emanet ediyorum. Bu kahraman millet, elbette onlara bakacaktır. Allah, vatan ve milletimize zeval vermesin. Amin. Borcum var, servetim yok üç çocuğumu, millet uğruna yetim bırakıyorum. Yaşasın Millet!..”

    Kemal Bey’in idam hadisesi, İngilizlerin hiç beklemediği şekilde büyük tepki ile karşılanır. Kemal Bey’in cenazesi vasiyeti üzerine, Kadıköy Kuşdili Çayırı’ndaki oğlunun mezarı yanına gömülmesi için, ailesine teslim edilir. Kadıköy’de büyük bir cenaze töreni yapılır. Tabut, Karaköy İtfaiye Karakolu önünden geçerken bir manga asker bayrağı yarıya indirerek selam durur. Alışılmışın dışında, tabut eller üzerinde defnedileceği yere kadar götürülerek, 10 Nisan 1919 Perşembe günü akşam üzeri toprağa verilir.

    Kemal Bey’in üzerinde çıkan vasiyeti tarihe bir belge olarak kalacaktır.

    “Merhum sevgili oğlum Adnan’ın medfun bulunduğu Kadıköy Kuşdilli Çayırı’ndaki kabristanda yavrumun yanına gömülmemi diliyorum. Teyzem ve kardeşim Kadıköy’ünde sakindirler. Teyzemin adresi Mühürdar Caddesinde 67 numaralı hanedir. Adı İsmet Hanım’dır. Defin masrafı teyzeme tevdi buyurulmalıdır. Kabir taşım, hamiyetli Türk ve Müslüman kardeşim tarafından dikilmeli ve üstüne şöyle yazılmalıdır: “ Millet ve Memleket uğruna şehit olan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal’in ruhuna fatiha”… Perişan zevcem Hatice’ye, yavrularım Müzehher ve Müşerref’e muavenet edilmesini, yavrularımın tahsil ve terbiyesine ihtimam buyurulmasını vatandaşlarımdan beklerim. Babam, Karamürsel Aşar Memur-u Sabıkı Arif Bey de acizdir. Kardeşim Münir de kimsesizdir. Bunlara da muavenet olunursa, memnun olurum. Türk Milleti ebediyyen yaşayacak, Müslümanlık asla zeval bulmayacaktır. Allah, millet ve memlekete zeval vermesin. Fertler ölür, millet yaşar. İnşaallah Türk Milleti ebediyete kadar yaşayacaktır.” (30 Mart 1335 Boğazlıyan Kaymakam – Sabıkı Kemal) 

    Mustafa Kemal, şehit kaymakamın çocuklarını evlat edinmek istemişse de gümrük memuru emeklisi Arif Bey torunlarından ayrılmak istememiştir. TBMM 14 Ekim 1922’de çıkardığı özel bir kanunla Kaymakam Kemal Bey’i “Milli Şehit” olarak kabul etmiştir. 

    Türk milleti Kaymakam Kemal Bey’i unutmadı ve unutmayacak!

    Ruhun şad olsun Kaymakam Kemal Bey…

  • Rus birlikleri Gürcistan’da ilerliyor

    Rus birlikleri Gürcistan’da ilerliyor

     
    BBC – 11 Ağustos, 2008
    Rusya ile Gürcistan arasında ateşkes sağlanmasına yönelik uluslararası çabalar hız kazanırken,
    Rus birlikleri Abhazya üzerinden Gürcü kasabası Senaki’ye girdi.

     

    Rusya Savunma Bakanlığı, Gürcistan birliklerinin toparlanıp Güney Osetya’ya yeniden saldırmalarını önlemek için Senaki’ye girildiğini bildirdi.

    Rus ordusu daha önce bölgedeki Gürcistan güçlerine ültimatom vermiş; silahsızlanmamaları

     
     
     
     
     
    Gori’de 40 bin, G.Osetya’da 15 bin kişi evlerini terk ederek kaçtı

    halinde, saldırıya maruz kalacakları uyarısında bulunmuştu.

    Rusya ayrıca Abhazya’daki asker sayısını 9 binin üzerine çıkarma kararı almıştı.

    Gürcistan İçişleri Bakanlığı’nın ise Rusya’nın talebini reddettiği bildiriliyor.

    Dün ise Güney Osetya gibi Gürcistan’ın bir diğer ayrılıkçı bölgesi olan ve Rusya’nın desteğine sahip Abhazya’da yetkililer, seferberlik ilan etmişler; Gürcü güçlerini, Kodori Vadisi’nden atmak için operasyon başlatmışlardı.

    ‘Operasyonlar bitti gibi’

    Rusya Federasyonu Başkanı Dimitri Medvedev ise Güney Osetya’nın en büyük kenti Şinvali’nin ele geçirilmesi sonrası, bölgede askeri operasyonlarını büyük ölçüde tamamladıklarını açıkladı.

    Ancak Moskova’daki muhabirlerimizden James Rodgers, Rusya’nın hala bölgeye asker gönderdiğini söylüyor.

    Dimitri Medvedev açıklamasında ayrıca Gürcistan’ı soykırımla suçladı.

    Gürcü askerleri bölgedeki sivillere ve Rus barış gücü askerlerine karşı “ciddi suçlar işlemekle” itham eden Rus lider, savcılarına emir vererek kanıtlar toplanması için soruşturma başlattığını söyledi.

    Rusya Başbakanı Vladimir Putin ise ABD’yi Güney Osetya’daki krize karışmakla suçladı.

    Vladimir Putin, Irak’taki Gürcü askerlerin Amerikan uçaklarıyla geri taşındığını söyledi.

    ABD yetkilileri de daha sonra bu gelişmeyi doğruladılar.

    Vladimir Putin ise Batı’yı ayrıca “saldırganla kurbanı birbirine karıştırmakla” suçladı ve Güney Osetya’daki barış gücü misyonlarının gereğini yerine getireceklerini belirtti.

    Putin daha önce de, yaşananlar sonrası, Güney Osetya’nın yeniden Gürcistan’la bütünleşme olasılığı olmadığını söylemişti.

    Sakaşvili ateşkes planını imzaladı

    Bu arada Gürcistan Cumhurbaşkanı Mihail Saakaşvili, Avrupa Birliği’nin hazırladığı bir ateşkes planını imzaladı.

    Saakaşvili, Kouchner’in getirdiği planı koşulsuz kabul etti

    AB’nin planı tarafların derhal ateşkes ilan etmesini, ilerledikleri bölgelerden kontrollü olarak çekilmelerini ve sonra da siyasi görüşmeler yapılmasını öngörüyor.

    Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner ve Finli meslektaşı Alexander Stubb şimdi de Moskova’ya giderek planı kabul ettirmeye çalışacak.

    Rusya daha önce Gürcistan’ın ateşkes ilanını tanımamış, Gürcü güçlerin çatışmaya devam ettiklerini bildirmişti.

    Güney Osetya yetkilileri de, Gürcistan güçlerinin, ateşkes planının imzalanması sonrası da, köyleri ve kasabaları ağır şekilde bombaladığını söylüyor.

    Rusya NATO’yla toplantı istedi

    Rusya ise Fransa ve Finlandiya dışişleri bakanlarının Moskova’daki temasları öncesi NATO’yla acil toplantı istedi.

    Rusya’nın NATO Büyükelçisi, çatışmalarla ilgili herhangi bir karar almadan önce ittifakın görüşmeler yapması gerektiğini savundu.

    Büyükelçi Dimitri Rogozin, ülkesinin Gürcistan’daki faaliyetlerinin nedenlerini NATO üyelerine açıklamak istediğini belirtti.

    Gürcistan geçen hafta ayrılıkçı Güney Osetya bölgesini yeniden kontrolü altına almak amacıyla buraya saldırmış, karşılığında Ruslar Gürcü kentlerini bombalamıştı.

    Gürcü ordusu, Rusya’nın üstün askeri gücü karşısında dün bölgeden çekildiğini ilan etmişti.

    Rus uçaklarının bu sabah Gürcistan’ı bombalamaya devam ettiği bildirilmişti.

    Gori kasabası sakinleri, dün geceki saldırıların ardından sabah da patlamalar duyduklarını söyledi.

    Gori, geçen hafta Güney Osetya’ya müdahale eden Gürcü askerlerinin toplandığı yerdi.

    BM Mülteci Örgütü’ne göre kentten birkaç gün içinde 40 bin kişi, yani nüfusun yüzde 80’i kaçtı.

    Örgüte göre Gürcistan’ın müdahale ettiği, bu ülkeye bağlı özerk Güney Osetya bölgesindeki köylerden de 15 bin kişi kaçmış durumda.