Blog

  • Türkiye’de Ermeni Dili ve Edebiyatı Bölümü Açılması

    Türkiye’de Ermeni Dili ve Edebiyatı Bölümü Açılması


    Muhammet Safi [[email protected]], Turkish Forum Danisma Kurulu Uyesi

    YÖK, Nevşehir Üniversitesi bünyesinde Ermeni Dili ve Edebiyatı Bölümü kurulmasına izin verdi.. (Basın)

    Evet,
    “Artık Ermenilerin de akademik bir üst çatıları oldu. Türkiye’de unutulmaya yüz tutmuş olan bir dil canlanacak. Ermeni bir ana babadan doğmalarına rağmen Ermenice konuşamayan vatandaşlarımız artık kendi dillerini öğrenecek. Bütün Ermeniler Ermenice konuşacak ve Türkiye yıkılacak…!!!”
    Veya
    “Ermeniler bize bir gol daha attı. Böyle devlet mi idare edilir? İki kaz gütmesini bilmeyen adamları başa getirirsen olacağı buydu. Satılık adamlar!!!”
    diyenler olabilir…

    Ama Türkiye’de o kadar “Bilmem ne” Dili ve Edebiyat Bölümü var ki… Say say bitmez.

    Aslında bu bölüme ihtiyaç var mıydı diye sormaktan öte, Türkiye’de Filolojiler ne iş yapıyor diye sormak lazım. Bunların fille mutlaka bir ilgileri vardır diye düşünenlere bile rastlarsınız, hele bir bakkala, manava, kalfaya hatta bir belediye başkanına bir sorun bakalım, ne diyecekler size: Filoloji nedir? Böyle bir bölüm var mı? Burada ne okutulur diye…

    Türkiye’de Hungaroloji diye bir bölüm var, Macar dili ve edebiyatı da deniyor. Sümeroloji diye de bir bölüm var. Buna da Sümer dili ve edebiyatı deniyor. Fakat benim bildiğim kadarıyla bu bölümler var olduğu için hiç kimse Sümerceden edebiyat ve tarih alanında araştırmalar yapıp da onu bizimle paylaşmadı. Sümerler Türktü biz Sümer. Haydin Sümerce konuşalım, herkes Sümerce konuşursa ne olur bir düşünün….. olmadı. Olamazdı da.

    Macar arşivlerinin didik didik incelendiği filan da yok.
    Macaristan’ın yerini bilen de yok…
    Macarların Türk olduğunu kim biliyor ki Türkiye’de. Milli kurtuluş günlerinin Atilla’nın Macaristan’ı fethettiği gün olduğunu Maccar Türkoloji Profesörleri yazdılar çizdiler, yoksa bizim Macar Filolojisi mezunları değil…

    Fars dili ve edebiyatı bölümümüz de var. Fakat Mevlana’nın Farsça kaleme aldığı Mesnevisinin türkçe çevirilerinden hiç birini bu bölüm mezunları yapmadı. Tuhaf değil mi?
    İran arşivlerinde bulunan bizimle yani Türklerle ilgili emsalsiz malzeme, arşiv kaynakları da incelenmiş değildir.

    Rus dili ve edebiyatı bölümü mezunlarından hiç birisi maalesef Dostoyevski’yi tercüme bile etmemiştir. İlginç olan bir şey daha var. Bu bölüm mezunları komünist bile olamadılar. Rus filolojisi bölümü mezunu olupda ben solcuyum, hatta biraz daha erkekçesi ben komünistim diyene rastlamadım.
    Üstelik Türkiye’de bulunan tercüme bürolarının Rusça çeviri hizmetini verenler kimlerdir biliyor musunuz? Azeriler veya Türki cumhuriyetlerden Türkiye’ye gelenler… Yani Rus dili ve edebiyatı mezunları Türkçe’den Rusça’ya Rusça’dan Türkçe’ye çeviri yapamıyorlar!!!

    Bu ağır bir itham değil, filoloji mezunlarını aşağılamak için de söylemiyorum, işin ta gerçeği… Kral çıplak…. Hammer çeviren bir İngiliz Filoloji mezunu var mı? Öyle Arsenal Livepool maç skronnu Arsenal: 2- Liverpool 2 diye çevirmekten bahsetmiyorum.

    İngiliz arşivlerini araştıranlar var. Fransız arşivlerini de.. British Museum veya National Biblioteq gibi yerlerde araştırma yapan Türk araştırıcılar vardır. Fakat bunlar maalesef Fransız ve İngiliz filoloji mezunları değillerdir.
     
    Türkiye’de Filoloji mezunları sadece yabancı dil öğretmeni olurlar. İlk öğretim veya liselerde.

    Bahse konu olan Ermeni dili ve edebiyatı bölümüne gelince….
    Bekri Mustafa Ayasofya Camii’ne imam olmuş…. Gerisi hikaye…

    Fakat burada şöyle bir durum var. Bunu dikkate almalıyız.
    Sui misal emsal olmaz… Bahsettigim filoloji bölümlerinin halleri iç açıcı olmayabilir.

    Ancak Ermenice konusu önemlidir.
    Birincisi bizim Ermeni vatandaşlarımız vardır.
    Yunan dili ve edebiyatı bölümü ile Rum vatandaşlarımıza bir arz yapabilmişiz.
    İkincisi, bizim tarihi ihtiyacımız vardır.
    Osmanlı arşivi açılmamış olsaydı, ne olurdu-
    Bir tane bile soykırım belgesi yoktur. Bütün belgeleri tasnif ettikten sonra bunu söyleyebiliyoruz.
    Eğer bunu söyleyemez durumda olsaydık, Almanların soykırım bedellerini hatırlayın, 2004’te son taksidi ödenen 125 milyar mark, 500 bin yahudi için-
    Ermenilerin iddiaları ilk olarak 3 milyon idi
    Sonra iki milyona düştü.
    Arşiv açılınca 1.5 milyona indi. Ki bu sayı bütün osmanlıdaki Ermenilerin sayısıdır.
    Katliam bedelini siz hesaplayın…
    Kaldıkı toprak talepleri vardır. Somut olarak bizden arazi istiyorlar.
    Osmanlı arşivinin açık olması buradan bir şey çıkmaması bizi davamızda haklı çıkardı. Fakat iddiaların arkasını kesmedi.
    Ermenistan Arşivlerinin de incelenmesi gerekecek.
    Ama bizde ermenice bilen Türk yok.
    Ermeni vatandaşlarımız var tabii ki.
    Ama Ermenice bilen Türk yok…

    Onun için bu bölümün açılması yerindedir.

    Bir zamanlar gazetelerden birisinde bir haber vardı:
    Genelkurmay Başkanlığı NASA birimi kurmuş şeklinde uzayıp gidiyordu.
    Haber başlığı şuydu:
    İki sandalye bir masa
    Al sana NASA….

    OSMANLI ARŞİVİ’NDEKİ BELGELERE GELİNCE
    Osmanlı Arşivinde genelikle belgeler Osmanlıcadır
    Hariciye tasnifinde ise ağılıklı olarak Fransızcadır
    Konsolosluklar evrakı arasında Rusça-Kiril alfabesi ile yazılan belgelerin sayısı oldukça fazladır
    yer yer Japonca belgeler de vardır
    Türk hanlıkları (Buhara, Semerkant Türkistan) başta olmak üzere İran ile yapılan yazışmalar Farsça’dır
    Hicaz bölgesi ile Afrikaya yönelik olanların bir bölümü arapçadır.
    Son dönemdeki basılı materyal örneklerinin ek yapıldığı belgelerde İngilizce de yaygın olarak bulunmaktadır
    Bunun haricinde ise arap harfli türkçe yani osmanlıcadır.

    Ermeni sorununa ait belgeler ise Fransızca, Rusça, İngilizce ve Osmanlicadır. Osmanlı Arşivi’nde Ermeni sorununa ait ermenice belge neredeyse bulunmamaktadır.
    Osmanlı’daki yabanci temsilcilikler ile bizim büyükelçiliklerimizin verdigi bilgilerin bulunduğu belgeler de bu türdendir

    Arşiv’deki belgelerin tamamı  bizim devletimizin yani Osmanlı’nın resmi belgeleridir.
    Dolayısıyla kendi dilimiz ağırlıktadır.

    Ermenice olarak mesela Darphane ve Damga matbaasındaki eski belgelerin bir kısmı Ermenicedir.
    Maliye evrakı ile diğer mali dairelerde ayrıca Sağlık alanında yine yer yer Ermenice belgeler bulunmaktadir. Fakat bunlar çok azdır.

    Bunun sebebi ise o zamanlar tebaa-i sadıka denen Ermeni vatandaşlarımızın hesap konusundaki maharetleri ile yabancı lisana aşinalıkları ve finans dunyasi ile olan temas yoğunluklarıdır.

    Ermenistan devletinin arşiv kayıtları tamamen Errmenicedir.  Hınçak partisinin arşivi Ermenicedir ve önemlidir. Rus arşivlerindeki belgelerin arasında Ermenice olanların sayısı yüksektir
    Osmanli arsivinde arastirmaci olarak ermeniler -az sayida da olsalar- arastirma yapmaya gelmislerdir. bu konuyu arastiran ermenistan vatandasi olmayan baska ulke vatandaslari ile yerli bazi arastirmacilar da bulunmaktadir

    Fakat Rusya ve Ermenistan arsivlerinde arastirma yapacak kadar ermenice bilen araştirma görevlisi, bilimadami, docent vb kariyeri olan adamimiz yoktur maalesef
    Bu konuda tek calisma vardir.
    O da Mehmet Perincek’in kitabidir. Mehmet Perinçek’in Ermenice bilip bilmedigini bilmiyorum. Ermeni olup olmadığını da. Belki anadili Ermenicedir. Belki, Osmanli arsivinde bazi yabancilarin Osmanlica bilenlere belge okutup kendileri okumuş gibi kitap makale yazdiklari gibi Perinçek de ermenice belgeleri ermmenice bilen birisine çevirtmis olabilir. Fakat eger kendisi ermenice öğrenmişse ve bilimsel ihtiyaçlara cevap verebilecek kadar da biliyorsa bu çok iyi bir durum demektir.

    Türkiye’deki Üniversitelerin edebiyat fakültelerinde, malum oldugu gibi Hungaroloji, Süremoloji gibi bölümler 15-20 yılda  ancak mezun verebiliyorlar.Hocaların sayısının öğrencilerden fazla olduğu bölümlerdir. Bunların faydası var mıdır, olmalı mıdır, bunları düşünmek bile bilimsel değildir, aptallıktır. Türkiye’de elbette filolojiler olacaktır ve olmalıdır da…
    Zebur ve Tevrat’ı İbranice’den okuyup tefsir edebilecek Türk bilimadamımız var mıdır? Yoktur
    İncili Latince’den okuyup Türkçe’ye çevirecek ve hatta tefsirini yapabilecek Türk ve Müslüman bilimaadamımız var mıdır? Yoktur.
    Pontus coğrafyasındaki dil ile Yunan coğrafyasındaki lisanın aynı Rumca olmadığını kelimeleriyle örnekleriyle etimolojik olarak ele alabilecek derecede Yunanca ve Rumca bilen Türk bilimadamı var mıdır? Yoktur.
    Ermeni harfleriyle yazılmış Türkçe metinleri edebi ve tarihi olarak inceleyip bilim dünyasına aktaracak adamımız var mıdır? Yoktur.
    O zaman bunları kimler yapar?
    Türkçe bilen Türk ve müslüman olmayanlar… Modern zamanların Lavrensleri yaparlar… ve  yapıyorlar da…
    Bırakın filolojileri… Beri gelin beri…
    Günümüzde Stanford Shav’ın yazdığı Osmanlı tarihi ayarında Türk tarihi yazacak bir bilimadamımız var mıdır? Yoktur…

    Ermeni dili ve edebiyatı bölümünün olmaması büyük bir eksikliktir. Bunu kabul edelim.
    Bizim eksiklerimiz saymakla bitmez.
    Türkiye’de dil bileni bir tarafa bırakın. Ben daha önemlisini söyleyeyim. Türkiye’de Türkçe bilen Türk dilcisi var mıdır? Yoktur.
    Nasıl yoktur. Hangi dilbilimcilerimiz İstanbul Türkçesi dışında Türkiye coğrafyasında konuşulan mahalli dilleri tek tek inceleyip de şu kelime de Türkçedir, bunu konuşanlar da Türktür demiştir. BU hususta Karadeniz örneğinde söyleyeceğim çok şey vardır, lakin yeri değildir. Canım Türkçe kelimeleri, İstanbul’daki Rum hanımlarının kullandığı Türkçe’de olmadığı için Rumca, Ermenice, Gürcüce, Lazca diye bizlere yutturanlara meydanı boş bıraktılar. Ömer Seyfettin ve zamandaşlarının revaç verdiği ve günümüze kadar gelen bu dile Türkçe dedik, bu ağızda olmayan kelimeleri dışladık.

    Yine Türkiye’de Farsça bilen tarihçi sıkıntısı vardır.
    Türkiye’de Fransızca bilen Tarihçi sıkıntısı vardır

    Türkiye’de Rusça bilen tarihçi sıkıntısı vardır
    Dahası Türkiye’de Kafkas ve Kırım yöresi halkların lisanının bilen tarihçi sıkıntısı vardır.

    Türkiye’de Arapça bilen tarihçi sıkıntısı vardır

    Ermeni Dili ve Edebiyatı bölümünün yeni açılması çok geç kalınmış bir adımdır. Sadece diaspora olarak ermenileri ele almak yanlıştır. Türkiye’deki Türk vatandaşı ermenilerin akademik olarak dillerini okuyabilecekleri bir yer olmasi normaldir. Fransiz dili ve edebiyati, İngiliz dili ve edebiyati, Fars dili ve edebiyati, Yunan dili ve edebiyatı, Arap dili ve edebiyatı gibi bölümler vardır.

    Burada dikkatimi çeken bu bölümün neden Ankara Üniversitesi veya İstanbul üniversitesi bünyesinde açılmadığıdır.
    Nevşehirde açılmasını anlamadım. Bu bölümlerin müfredatlarında sadece ermenice yoktur. Filolojilerin bulunduğu bir fakültede açılsa idi mesela İstanbul edebiyat fakültesi gibi, diğer ortak derslerin öğretilmesi daha kolay olurdu. Ayrıca bu bölüme devam edecek olan muhtemel katılımcıların bilimlerini en iyi uygulayacaklari şehir bilimsel olarak istanbuldur.

    Netice itibariyle ifade etmek gerekirse Ermeni Dili ve Edebiyatı bölümünün türkiyedeki bir üniversitede açılması geç kalınmış bir adımdır.
    İnşallah suyunu çıkarmadan burada güzel hizmet verilir.

    Önemli bir konu da şudur
    Türkiye’de mütercimlik müessesesi vardır. Yani tercüme sektörü var. Anında tercüme hizmetinden her dile çeviri veya her dilden Türkçe’ye çeviri yapıyorlar…
    Resmi ve büyük özel sektör mütercimlerinin anadilleri Türkçe değildir. Anadili Türkçe olan ve Türkiye’nin her dile tercümesiniyapabilen insanlarin olmasi gerekiyor.
    Çince mütercimlerin büyük çoğunlugu Çinlidir. Adamlar tükce öğrenmiş bize istedikleri gibi çeviriiyorlar.

    Allah rahmet etsin sözünü, anadili Türkçe olmayan,  Türk ve müslüman olmayan bir mütercimin tercümesini düşünebiliyor musunuz?
    Tarih, kültür ve edebiyat konusunda millilik, coğrafya ile sınırlandırılamaz. Askeri ve siyasi millilik hudutları vatanımızın sınırları ile aynıdır. Fakat tarih, kültür ve edebiyat alanında sınırlarımızın ötesini kapsamamız gerekiyor. Bu coğrafyalarda maalesef İstanbul Türkçesi konuşulmuyor.  Sınırlarımızın dışındaki halklar taürih, kültür ve edebiyat coğrafyamızın vatandaşlarıdır.

    Burada bütün Türk şive lehçelerine, Gürcüce, Arapça, Farsça, Fransızca, Boşnakça, Yunanca, Rumca, Bulgarca, Makedonca, Sırpça, Romence, Rusça vb diller bence İngilizceden çok daha önemlidir.

    Hele Çince, Malayca, Urduca, Sudanca, Korece, Japonca konuşanlara, hatta bu dilleri bilen bilimadamlarına ihtiyaç vardır.
    Ermeni dili ve edebiyatı böylümünün açılmasının ardından ben isterim ki, yabancı dil sınavı kapsamı genişletilip bilimadamlarımıza ingilizce gibi bir iki baba dil dayatmasından vazgeçilsin.

    Özet olarak

    Ermenistan arşivindeki belgelerle rus arşivlerindeki belgeler ermenicedir.
    Bunları araştıracak adamımız yoktur
    Bu bölüm bu amaca hizmet edecekse fevkalade önemsiyorum.

    Not:
    Ermenistan’da Türk Dili ve Edebiyatı bölümü olsaydı bu bölümün açılması çok mu normal olacaktı? Bu tür yaklaşımları tarihe gömdük. Artık “dış baskılara endeksli ters refleks” üzerine politika inşa etmiyoruz. Yani birileri bir şey yapacak sonra biz bir şeyler yapacağız. Olumlu ya da olumsuz, önemli değil, dışarıya bağlı atılımlar yapmak devri bitmiştir.

    Örnek verelim: Finli yabancı birisi Peygamberimize hakaret içeren karikatürler kaleme alınca anında müslüman olduğumuzu hatırladık. Halbuki 24 saat Türkiye’de ondan daha kötüsü yapılıyordu. Kimsenin umurunda değildi. İlle de saı dışarda olan bir sopayla dürtüklenmemiz gerekiyor…

    Türkiye artık lokomotif olmuştur. Vagon mantığıyla politika üretme devri bitmiştir. Bu mealde son olarak şunu da söyleyeyim.

    Orhun abidelerini kim buldu acaba? Göktürk yazıtlarını kim okudu acaba? Yine Finliler? Finlandiyada Türk dili ve edebiyatı bölümü taa 100 sene evvelinden vardı. Çünkü Türkler o zaman dünya lideriydiler. Bizde Fin dili olması gerekmiyordu. Finliler kimdiy ki?

    Bugün Amerikan Dili ve edebiyatının Türkiye’de olmasının tek sebebi Amerika’nın dünya devi olmasıdır. Bu durum yeterli gerekçedir. Diğerleri ikinci üçüncü sıradan tali sebeplerdir. Yoksa İngiliz dili ve Edebiyatı diye bir bölüm vardır. Maksat ingilizce ise gerek yoktur denebilir…

    Ermenistan dili ve edebiyatı bölümünün açılmasını yukarıda da söylediğim gibi, kültürel, edebi ve tarihi coğrafyamızda sürdürülebilir hakimiyet kurmak istiyorsak desteklemekten başka yapacak bir şey yoktur. Ancak İstanbul Üniversitesi bünyesinde olmalıydı… Bunu söylemek için büyük mevkide oturan yüksek rütbe ve makam sahibi adam olmak gerekmiyor.

    Fakat Ankara’nın,  sis çökmüş Esenboğası’nda kimse görmesin diye merdümgiriz ve münzevi olarak yaşamak istiyorsak bu bölümün açılmasına karşı çıkmak lazım!!!

    Muhammet Safi


    From: Mehmet Toy
    Sent: Tuesday, August 19, 2008 8:57 PM
    Cc: [email protected]
    Subject:  Nevsehir Universitesinde Ermeni dili ve edebiyati kursusune izin verildi

    Saniyorum osmanli arsivlerinin buyuk cogunlugu ermenice degil. Arsivleri okumak icin ermeniceye bu denli gereksinim oldugunu sanmiyorum.  Belki ermenistandaki arsivler ermenicedir. Orayada zaten Turkleri sokmazlar.

    Peki Ermenistanda Turk DIli ve Edebiyati Kursusu var mi?

    Mehmet Toy



  • Rusya BM tasarısına karşı çıktı

    Rusya BM tasarısına karşı çıktı

     
    BBC – 20 Ağustos, 2008 – TSİ 07:41  
     
    Rusya, Fransa’nın BM Güvenlik Konseyi’ne Gürcistan konusunda sunduğu karar tasarısını geçen hafta Fransa lideri Nicolas Sarkozy’nin öncülüğünde varılan ateşkes anlaşmasının koşullarıyla çeliştiği gerekçesiyle reddetti.

    Medvedev’in Sarkozy’ye cuma gününe kadar çekilmiş olacaklarını söylediği ileri sürülüyor

    Tasarı, Gürcistan’ın toprak bütünlüğünün altını çiziyor ve Rusya’ya güçlerini çatışma öncesindeki konumlarına çekmesi çağrısında bulunuyor.

    Ancak Rusya geçen hafta varılan ateşkes anlaşmasının, askerlerinin Güney Osetya sınırının Gürcistan tarafındaki güvenlik bölgesine çekilmesine izin verdiği görüşünde.

    Moskova ayrıca, NATO’nun Gürcistan’da askerleri kaldığı sürece Moskova’yla normal ilişkilerin imkansız olduğu uyarısını sert tepki gösterdi.

    Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov dışişleri bakanları toplantısı sonrası NATO’yu, ön yargıyla hareket etmek ve Tiflis’teki kendi ifadesiyle “cani rejimi” kurtarmaya çalışmakla suçladı.

    Lavrov, ”Görünen o ki NATO, saldırgan bir taraftan kurban yaratmaya ve cani bir rejimi suçsuzmuş gibi göstermeye çalışıyor. Çökmekte olan bir rejimi kurtarmaya ve Gürcistan yönetiminin yeniden silahlanmasında rol almaya çalışıyorlar” görüşünü dile getirdi.

    Lavrov ayrıca iki noktanın da altını çizdi: “Gürcistan’ı işgal etmiyoruz…Ayrılıkçı Güney Osetya bölgesini ilhak etme gibi bir niyetimiz de yok” dedi.

    Amerikan Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ise, Rusya’nın bazı Avrupa ülkelerinin ittifaka katılmalarına engel olmasına izin verilmeyeceğini söyledi.

    Rusya: Cumaya kadar çekilmiş olacağız

    Rus yetkililer, devlet başkanı Dimitri Medvedev’in Fransa lideri Sarkozy’ye, Rus askerlerinin cuma gününe kadar ya Güney Osetya’ya ya da sınır boyundaki güvenlik kuşağına çekilmiş olacağını söylediğini açıkladı.

    Ancak Medvedev, 500 kadar askerin bu kapsam dışında olduğunu, Güney Osetya sınırının iki tarafında, barışgücü askeri olarak faaliyet göstereceklerini belirtti.

    Amerika Birleşik Devletleri ise Rusya’nın bu açıklamasına tepkili.

    BBC’ye konuşan Amerikan Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Rusya’nın ve bu ülkenin devlet başkanının saygınlığının tehdit altında olduğunu söyledi.

    Salı günü Rus askerlerinin Gürcü kenti Gori’den çekildikleri görülmüştü.

    Ancak BBC muhabirleri, bölgede hala bazı topçu pozisyonları ve kontrol noktalarının bulunduğunu aktarıyor.

    Gürcistan’ın Karadeniz kıyısındaki Poti limanının işletmecileri de, Rus güçlerinin buradaki ticari limanın kontrolünü ele aldıklarını söyledi.

     
  • ‘İğrenç’ kitaba ağır tepki

    ‘İğrenç’ kitaba ağır tepki

    Obama’yı ‘iğrenç’ olmakla suçlayan kitaba çok sert bir cevap geldi: Para kazanmaya çalışıyor.

    New York Times gazetesinin çok satanlar listesinde 1 numaraya oturan ‘The Obama Nation’ kitabına Obama yanlılarından çok sert bir cevap geldi. Obama’yı gizli bir Müslüman ve kokain bağımlısı gösteren kitaba karşı ‘Yayınlanmaya Uygun Değildir’ isimli bir dökümanı yayınlayan Obama yanlıları kitabın yazarı Jerome Korsi’yi başkan adayı üzerinden para kazanmakla suçladı. Obama’ya yönelik dezenformasyonu engellemek için kurulan ‘fightthesmears.com’ adresinde yayınlanan döküman Obama’nın biyografisiyle alakalı güvenilir bir kaynak özelliğini de taşıyor.

    (star)

  • KAFKASLARDA RÜZGAR EKEN , FIRTINA BİÇER / KAFKASLARDA DEĞİŞEN DENGELER VE YENİ STRATEJİLER

    KAFKASLARDA RÜZGAR EKEN , FIRTINA BİÇER / KAFKASLARDA DEĞİŞEN DENGELER VE YENİ STRATEJİLER

    1- KAFKASLARDA RÜZGAR  EKEN , FIRTINA BİÇER

                                                                         Doç. Dr. Oya Akgönenç

    8 Ağustos Cuma gününden bu yana Gürçistanın Osetya bölgesinde ki çatışmalar herkesi şaşırttı. Hele şu gün varmış olduğu nokta daha da endişe verici bir durum çünkü Rusya şu anda Gürcistanın içine girmiş bulunmakta.

         Kafkaslarda gelişmelere,  bir kaç değişik açıdan bakarsak,  olayın ne olduğunu daha iyi anlamış oluruz.

         a) yıllardır altan alta gelişen ve sonunda patlama noktasına ulaşan etnik ve ayırımcı hareketlerin , zamanı uygun bularak tekrar su yüzüne çıkması   (Gürcistan içinde ki Osetya ve Abazya da ki durumlar gibi)

         b) Kafkaslarda, tekrar eski etki  alanlarını elde etmek için mücadele eden bir Rusya Federasyonunun varlığı ve  adeta yine eski sert uslübu ile  dünya’ya “buralar benim etki ve yetki alanımdır” mesajını göndermesi,

         c) Enerji kaynak ve koridorlarının kontrol ve mümkünse hakimiyetini kendi “milli çıkarları “ ile özümseyen ABD’nin,  Kafkasya ve Hazer havzasında ki stratejik eylemleri ve bir noktada dünya’ya ve Rusya’ya, “Kafkaslarda ben de varım” mesajını vermesi.

          d) Bölge devletlerin milli çıkarları, aralarında ki dostluk veya hüsumetler

    İşte hepsinin toplamı, Kafkasyada ki olayların oluşumuna katkıda bulunan faktörlerdır.  Onun için Kafkaslarda Rüzgar eken, mutlaka Fırtına biçer.

    Yörenin Yapısı:

    Gürcüler, Osetler, Abazalar kimdir? soruları da önemlidir. Yörenin yapısı onun tarih boyu yaşadığı hayatın da adeta özetidir.

    Bu gurupların  hepsi Kafkas milletleridir. Gürçüler çok çok eski dönemlerde Asyadan gelip, Kafkaslara yerleşmiş ve I.Ö. 400 yıllarda bile bir krallık kurmuş bir millettir. Tarihleri Milad öncesine giden eski bir kavim.  En şaşalı dönemleri ise 12. yüz yılda Kraliçe Tamara dönemine rastlar. O dönemde geniş bir krallık kurarak etkilerini Kafkasya’ya, Karadeniz kıyılarına ve hatta Doğu Anadoluya  yaymayı başarmışlardır.

    Çok eski çağlarda yani Millattan sonra 4. yy.da Bizans imparatorluğunun etkisi ile  Hristiyan olmuşlardır. Bugün nüfusunun çoğunluğu Hristiyandır  ama aralarında  %10-12’si de kadarı da  Müslümandır.

    Bu ülke 16. yüz yılda Osmanlı veya Iran imparatorluklarının etkisinde kalmış ve sırası ile onların idaresine girmiş ve onlar arasında bir çekişme konusu olmuştur.

    18. yüz yılda da ise bu  her iki devlet te zayıflayınca, Gürcistan, Rus Çarlığının idaresi altına düşmüştür. 

    1918-22  Vladi-kafkas Federasyonu devridir.  Rus ihtilalinden sonra Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan bu birliği kurarak, bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Ne yazık ki çok kısa süren bu bağımsızlıktan sonra hepsi tek , tek  Sovyetlerin pençesine düşmüşdür.

    1936 dan itibaren de Gürcistan,  Sovyet Sosyalist Cumhuriyetlerinden biri haline gelmiştir.

    1992 de Sovyetlerin dağılmasından sonra da diğerleri ile birlikte bağımsızlığını ilan etmiştir.

    Gürcistanın, bugün 4.600.000 kişilik bir nüfusa ve yaklaşık Konya ve Kars illerimizin toplamı kadar,  yani 69.700 km2 lik bir toprağa sahip küçük  bir Kafkas ülkesidir. Ülkesinde, ayrıca çeşitli azınlık gurupları vardır ve bölge insanlarından geniş bir yelpaze de  bulunmaktadır.

     Osetyalılar ve Abhazalar Kimdir:

                Osetlere gelince, onlar da yüzlerce yıl önce, Asyadan gelip, çok dağlık bir bölge olan Vladikafkas ve Güney Osetya’ya yerleşmiş guruplardır. Slav veya Türk değillerdir. Kendilerine has bir gurup olup eski “Alanlar” olarak bilinen bir guruba aittirler.

    Osetler, Hristiyan olup, her zaman kendilerini Ruslara daha  yakın hissetmişlerdir. Diğer Kafkas milletleri Rus hakimiyetine karşı 150 yıla yakın savaşırken, Osetler bunu yapmamışlar ve diğer devletlere yardım etmemişlerdir. Daima Ruslarla iyi geçinmişlerdir. Ama Rus değildirler.

    Nüfuları 70 ile 100,000 kişi kadardır. Toprakları hemen Rusyanın yakınında ama Gürcistan sınırları içindedir. Yaşam yerlerinin boyu,  Gürcistanın onda veya on ikide biri kadardır. Yaklaşık bizim Adıyaman vilayetimiz kadar bir yerdir.

     Bu da ikiye ayrılmıştır. Güney Osetya ve Kuzey Osetya arasında çok yüksek dağlar mevcut olduğundan, geçişi bir tunel vasıtası ile yapabilmektedirler.

            1990lardan sonra Sovyetler dağılınca,  Rusya etkisini sürdürebilmek için  yavaş yavaş pek çok Güney Osetin’e Rus pasaportu vermiştir. Zaten Kuzey Osetya adeta Rusyanın her türlü etkisi altındadır.  Her iki Osetya da da Rus parası ve pasaportu  çok daha fazla rağbet görmekte ve kullanılmaktadır. Bu durum Gürcistanla büyük gerginliklere sebep olmaktadır.

                Abazalara gelince onlar Türk/Çerkez gurubundan kişilerdir. Adige lisanına yakın bir lisan kullanırlar ( Çerkezceye akraba bir dildir)   Sohumi en önemli limanlarıdır. Gürcistandan kuzeye Rusya’ya uzanan bir kol, bir uzantı gibi olan topraklar Abazya olarak bilinir. Karadeniz kıyıları boyunca uzanan toprakları çok büyük değildir.

     Toprakları  yaklaşık 8,600 km2 dir. Yani bizim Aydın veya Bitlis ilimiz kadardır.  nüfusları da yaklaşık 200 ile 250,000 arasıdır. Abazalar Sünni Müslümandırlar.

     Bir de Acaralar vardır. Öz Türk olan bir guruptur. Acaralar Türk sınırın

    da Hopa’ya yakın Sarp sınır kapısının olduğu çoğrafyada ve az ötesinde yer almaktadırlar . En önemli şehirleri aynı zamanda Gürcistanın da en önemli limanı olan Batumi yani Batumdur. Türklerle araları çok yakın olan bu gurup, Gürcülerle de arayı düzeltmiş ve bir antlaşma yapmış durumdadır.

                 Gerek Acara’lardan ve  gerekse Abaza’lardan  pek çok kişi Türkiyede yaşamaktadır. Tabii, ülkemizde çok sayıda müslüman Gürcüler ve çok  az sayıda da Oset’ler bulunmaktadır.

                Bir de Meşketi Türkleri vardır ki, Stalin bunları Rusyanın dört bir tarafına dağıtmıştır. Onlar da geri dönüp, vatan saydıkları Gürcistanda yer tutmak istemektedirler. Bu da Gürcistan için bir problemdir.

     Kısacası  Kafkaslar bir mozaik gibidir. Renkli kültürler, zengin ve eski tarihler, heyecanlı ve azimli insanlar ve mücadeleci karakterleri ile fevkalde enteresan bir bölgedir.

    Kafkas Tiyatrosunda Sergilenen Oyun:

    Aslında, şu anda Kafkaslarda fevkalade karışık ve bir o kadar da tehlikeli bir oyun segilenmektedir. Bugün şahit olunan savaş aslında başkalarının savaşıdır. Görülen bu  savaşa “proxy wars” veya “Taşeronlar Mücadelesi” de denilebilir. Bunlar, başkası adına yapılan savaşlardır.

     Herşeyden once Bugün Kafkaslarda,  Rusya ve Amerika tekrar birbirlerinin gücünü ve sabrını ölçmektedir. Görünürde, önde savaşan küçük guruplar  kimseyi şaşırtmamalıdır. Her birinin arkasında başka güçler  mevcuttur.

     Putin, Bejing’de ki olimpiyatlara katılmaktaydı, aynen diğer dünya liderleri gibi. Cuma gecesi, Gürcistanda bu olaylar  patlak verir vermez, derhal Çin’den ayrılarak doğrudan Vladikafkas’a yani Kuzey Osetyanın başkentine geldi ve oradan Rus müdahalesini bizzat idare etmeye başladı.

    Bu son derece önemli bir harekettir. Rusya’nın  olaya verdiği önemi göstermektedir. Putin , şu anda: 1) olay yerinden gelişmeleri bizzat izlemektedir.

    2) Rusya çok hızlı ve sert tepki vermektedir, 3) Rusya, Kafkaslarda taktik ve strateji değiştirmektedir.

             Bütün bunlara dikkat etmek gerekir. Rusya bu gün, Gürcistanın hava alanlarını bombalamış, bir küçük sahil koruma gemisini batırmış ve Gürcistan  Cumhurbaşkanının istifasını talep etmiş bulunmaktadır.Gürcü birlikleri Osetyadan tamamen  çıkana kadar “Ateş-Kes’e “ yanaşmayacağını ilan etmiştir.

    Kısacası, Rusya  bölgede yeniden bir “King Maker” olmaya başlamıştır yani, Rusya yeniden bölgede “Belirleyici Güç, İktidar yapıcısı” rolüne bürünmektedir.

                           

                                                    Yarın: Kafkaslarda yeni Stratejiler/ Sürpriz Gelişmeler

     

    2- KAFKASLARDA DEĞİŞEN DENGELER VE YENİ STRATEJİLER

                                                                         Doç. Dr. Oya Akgönenç

    Değişen Dengeler:

    Kafkaslar, fevkalade değişikliklere sahne olmaktadır. Orada sergilene gelişmeler mahalli bir mücade olmayıp, dünya çapında yeni “güç dengeleri düzeni”nin yapılanmasını ifade etmektedir.

     Kafkaslar da ki savaşa “Taşeronlar Savaşı”  yani “proxy wars” demek daha doğru olur çünkü her ne kadar önde Gürcü’lerle,  Oset’yalılar savaşıyorsa da aslında burada büyük güçler yeni dengeler kurmaktadırlar. Amerika,  Rusya’yı test ediyor. Rusya, Dünya’ya yepyeni bir mesaj veriyor, Avrupa Birliği ise daha ölçülü davranmaya çalışıyor.

    Görünüşte, bir süre için, büyük güçlerden hiç bir  işin içinde olmak istemiyor. Onların yerine ölenler ve öldürenler, ızdırap çekip, herşeyini kaybedenler hep “mahalli delikanlılar” yani orada ki Kafkas Halkları. Bir de, bu mücadele sırasında  yüksek makamından , büyük bi gürültü ve şaşkınlıkla yerlere serilen ( resmen öyle oldu- TV’lere aks etti) Saakashvili nin prestiji, otoritesi ve cumhurbaşkanlığı.

    Ama büyük güçlerden biri, herkesten sabırsız çıkıp, olayların ortasına girdi.

    Bu arada, Amerika ve  Rusya birbirlerinin gücünü ve sabrını yeniden ölçüp,  değerlendirmelerini güncellediler. Oyun, aynen bir satranç tahtasında olduğu gibi oynandı.  zamanı gelince piyonların bir kısmını öne sürüldü, bir kısmını da yedekte beklettildi.

    Rusyanın Tepkisi:

    Putin, diğer dünya liderleri gibi, 8 Ağustosta Dünya Olimpiyatlarının açılış merasiminde bulunmak için Bejing’de idi.  Aynı gece, Gürcistanda bu olaylar  patlak verince, Rusya başbakanı Putin, Çin’den ayrılarak doğrudan Vladikafkas’a yani Kuzey Osetyanın başkentine uçtu. Rus güçlerinin Osetya’ya müdahalesini ve sonra da Gürcistana girişlerini  bizzat olayların mahallinden izlemeye başladı.

    Bu son derece önemli bir hareketti. Rusya’nın  olaya verdiği önemi ve bu bölge üstündeki plan ve hazırlıkları ile birlikte kararlılığını da  göstermekteydi. Rusya, Osetya da olanlara  çok hızlı ve sert bir tepki vermiştir. Ama, dikkatle izlendiğinde, bunun adeta “hazırlanmış” bir tepki olduğu intbaı ağır basmaktadır. Ortaya çıkan gerçek, Rusyanın, Kafkaslarda hızla taktik ve strateji değiştirmeye başlamış olduğudur.

             Rusya, Gürcistan’ın hava alanlarını ve mühimmat depolarını da bombalamış, ve bir küçük sahil koruma gemisini de batırmıştır. Bu askeri harekatın yanı sıra, siyasi olarak,  Gürcistan  Cumhurbaşkanı’nın istifasını talep etmiş ve bütün Gürcü birlikleri Osetyadan tamamen  çıkmadan, “Ateş-Kes’e “ yanaşmayacağını bildirmiştir.

    Kısacası, Rusya  Kafkasyayı adeta yeniden bir “Near Abroad” konsepti yani “Arka bahçe” anlayışı ile sahiplenme, koruma ve düzeneme politikasına girişmiştir. Rusya, bölgede yeniden  “Belirleyici Güç” rolüne bürünmektedir.

                Bu kadar hızlı ve sert bir tepki ve cevap beklemeyen Gürcistan güçleri ilk çatışmalardan sonra çekilmeye ve Gürcistan içine dönmeye başlamışlardır. Yalnız ne var ki,bu arada , Güney Osetya’nın başkenti Tskhinvali,büyük zarar görmüştür. Gözlemcilere göre, ”saldırılar, şehri ele geçirmek için değil, şehri yerle bir etmek için” yapılmış gibi görünmektedir. Bu çatışmaların sonucunda1500 kişiden fazla insan hayatını kaybetmiş ve 30,000 den fazla kişi de yerlerinden kaçarak, mülteci haline gelmiştir. Büyük bir insanlık dramı yaşanmıştır.  Dolayısı ile, uluslar arası gözlemcilere göre de  Gürcistan saldırısı da tesadüfi bir olay olmayıp, planlanmış ve hesaplanmış bir olay gibi görünmektedir.

    Kısacası hem sahada ki taraflar ve hem de onların arkasından ki  büyük güçle, hazırlıklarını epeydir yapmakta olup, en büyük dramı  iki ateş arasında kalanlar yaşamıştır.

    Gürçistanda Şaskınlık ve Panik:

                Gürcistan’da oldukça büyük hamleler yapan, cumhurbaşkanı Saakashvilli, olayların başlamasının ardından Dünya’dan yardım istemiş ama asker ve silah olarak hiçbir şey alamamıştır. Sadece, Irak’a  ABD güçlerine yardım için gönderilen 2000 Gürcü askeri geri çekilmiş ve hemen cepheye sevk edilmiştir.

                Gözlemcilerin ifadesine göre olayların başladığı sırada, Gürcistan topraklarında ABD askerleri de bulunmaktaydı.  En başta 1000 kadar olan askerlerin, olaylar sırasında sadece 130-150 arası olduğu iddia edilmektedir. (rakkamlar 150 ile 1000 arasında oynamaktadır)

                Rusya’nın bu derece şiddetli tepki vereceğini hesaplamayan Gürcistan büyük bir şok yaşamıştır. Rusya, aşırı tepki göstererek, bir de  Gürcistana ambargo koyabilmek için, Ukraynada ki donanmasını Gürcistan sahillerine gönderip, ikinci bir cephe açmışdır. Daha sonra sahilde bulunan Poti şehrine(limanına) doğru Rus birlikleri harekete geçmiştir. Böylece, Gürcistanın ikinci problem bölgesi Abhazya’ya direk temas koridoru kurulmuştur. Rusya hiç çekinmeden, bu problem bölgelerde faaliyet göstermekte ve adeta Gürcistanı içinden oyma çabalarını rahatça yürütmektedir.

                Rusya ile Gürcistan arasında ki gerginliğe ait bazı çarpıcı bilgiler Amerikan basınında yer almış bulunmaktadır. Buna göre, Putin ve Saakashvilli birbirlerinden asla hoşlanmamakta ve bunu da saklamamaktadırlar. Bu iki lider mizaç ve kişilik olarak ta birbirinin  zıddıdır.

     Rusya, Osetyada ki faaliyetlerini sürdürürken, Saakashvilli, Putini arıyarak, bu gelişmelerden Batılı liderlerin hiç hoşlanmayacağını ve hatta neler düşündüklerini söyleyerek, Rusyadan biran once ”elini Osetya’dan çekmesini” istemiştir. Yazılanlara  göre,  Putinin cevabı kaba hatta terbiye sınırlarını zorlayan tarzda olmuştur.  Bu olayların hangi noktaya ulaştığını anlattan  açık bir örnektir.

    Yeni Stratejiler:

    Rusya, epeydir içinde biriken öfke ve kızgınlık ve hırsını, Osetya saldırıs dolayısı ile Gürcistandan almıştır. Rusya,  epeydir, ABD’nin hem Kafkaslarda ilerlemesine ve hem de NATO genişlemesine içerlemekteydi. Gürcistanın hem AB’ye ve hem de NATO’ya girmek için yaptığı başvurular ve ABD’nin  de onları NATO’ya almak için yaptığı çabalar da Rusyanın sabrını taşıran son olaylar olmuştur

                Diğer taraftan, Gürcistanın enerji koridorları olarak tercih edilmesi, ekonomik çıkarları açısından Rusyayı fazlaca rahatsız etmiştir. Ve,son olarak da Kosova olayının rövanşı için Osetya mükemmel bir fırsat olmuştur.

    Putin idaresinde ki Rusya büyük bir toparlanma içine girmişti, bunu devam ettirmektedir. Rusya adeta 20 geçmiş yılın rövanşını almak üzere harekete geçmiş bulunmaktadır. Rusya bu tepkileri ile ABD’ye  ve AB’ye gerekli mesajları gönderdiğini düşünmektedir. Hatta, bu ara, Türkiye’ye bile bir mesaj yollamıştır.

                Kendi eski etki alanını, yeniden belirlemeye çalışan ve bunu korumak için her şeyi göze alacağını gösteren bir Rusya ortaya çıkmaktadır.

                Diğer tarafta Kafkaslarda yeni oyuncular mevcuttur. Bölgede ağırlığını hissettirmeye çalışan bir ABD ve hızla değişen Bölge dengeleri asla gözden kaçmamalıdır. Kafkaslarda yeni dengeler kurulmaya çalışılmaktadır. Bu hem büyük güçleri ve hem de bölge güçlerini etkileyecektir.

    Son verilen bilgilere göre son yıllarda 1000 kadar ABD askeri uzmanı, Gürcistan ordusunu yetiştirmek üzere orada çalışmaktadır. ABD silah, mühimmat, eğitim birçok şeyi sağlamaktadır. ABD, Gürcistanı NATO  üyesi yapmak için de büyük gayret göstermektedir. Bunun yanı sıra 1000 kadar İsrailli uzman ve danışmanın da Gürcistanda çalıştığı yabancı kaynaklarca aktarılmıştır. Israilli iş adam ve yatırımcılarının da Gürcistanda olduğunu İsrai’in Haaretz gazetesinde çıkan analizlerden anlaşılmaktadır. Gürcistan Irakta ABD ve Britanyadan sonra asker olarak katkıda bulunan 3. ülkedir.

    Gürcistan,  Batı ile sıkı bir ilişki içindedir. Buna rağmen son 4 gün içinde Gürcistana, Batıdan direkt bir yardım gelmemiştir. Bu arada AB tam bir arabulucu gibi çalışmaktadır. Bu işte Fransa cumhurbaşkanı ve aynı zamanda Avrupa Birliği dönem başkanı Sarkozy üstlenmiş bulunmaktadır. Görünen o ki AB’nin hazırlayıp, teklif ettiği barış antlaşması bile Gürcistanı toprak ve otorite kaybetmekten kurtaramayacaktır. Önümüzdeki bir kaç hafta pek çok şeyin değişebileceği kritik bir dönemdir.

  • KAFKASYA, TÜRKİYE’NİN ÖNCELİĞİ OLDU

    KAFKASYA, TÜRKİYE’NİN ÖNCELİĞİ OLDU

         
    Monday, 18 August 2008

    Kafkasya’daki son gelişmeler Türkiye’nin bölgedeki konumunu yeniden gündeme taşırken, uzman çevreler bölge için sadece kriz zamanlarında değil, kapsayıcı ve uzun vadeli dış politika üretmesi gereğini işaret ediyor.Rusya ve Gürcistan birlikleri arasında Güney Osetya nedeniyle çatışmaların aniden patlak vermesi, Kafkasya’yı bir anda dünya gündeminin en üst sırasına yerleştirdi. Türkiye ise olayların kızışmasının hemen ardından “Kafkas İstikrar ve İşbirliği Platformu” kurulması önerisini ortaya atarak ve sorunların çözümü için tüm taraflarla doğrudan temas kurarak, gelişmeler karşısında etkin bir politika izleyeceğinin işaretlerini verdi.

    Uzmanlar, Türkiye’nin izlemesi gereken politika hakkında farklı görüşler ortaya koyuyor…

    “TİFLİS’TE BAYRAK GÖSTERİLMESİ YERİNDE KARARDI”

    Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (ASAM) Kafkasya uzmanı Hasan Kanbolat, Türkiye’nin çatışmalar sırasında ilk baştaki insani önlemler hariç genel olarak adım atmadığını, ancak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarıyla “bir anda aktif bir politikaya yöneldiğini” söyledi.

    “Savaş zamanında bile Ankara’nın gündeminin Kafkasya değil, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın ziyareti olduğunu” belirten Kanbolat, çatışmalar sırasında Türkiye’de merak edilen tek konunun “akrabalık içinde olunan Gürcüler, Abhazlar, Osetler değil, boru hatlarının güvenliği” olduğunu savundu.

    Kanbolat, başta CHP ve MHP olmak üzere Türkiye’deki hiçbir muhalefet partisinden Kafkasya’daki krize dair açıklama gelmemesinin dikkat çekici olduğunu, TBMM’nin de tatili ileri sürerek krizi görmezlikten geldiğini söyledi.

    Başbakan Erdoğan’ın savaşın başlamasından sonra bölgeyi ziyaret eden ilk başbakan olduğuna dikkati çeken Kanbolat, “Türkiye’nin Tiflis’te bayrak göstermiş olması son derece yerinde bir karar olmuştur. Başbakana Dışişleri Bakanı Ali Babacan ve Başbakanlık Başdanışmanı Ahmet Davutoğlu’nun eşlik etmesi, Türkiye’nin dış politika öncelikleri arasına Kafkasya’yı almaya hazırlandığının sinyalleri olarak görülebilir” dedi.

    “TUTARLI VE FAYDALI POLİTİKA İZLENDİ”

    Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK) uzmanı Hasan Selim Özertem de Türkiye’nin çatışmalar boyunca taraf tutmaması ve “Kafkas İstikrar ve İşbirliği Platformu” önerisiyle iki tarafı aynı masaya oturtarak çözüm arayışına girmesinin takdir edilmesi gerektiğini ifade etti.

    Türkiye’nin bu girişimleriyle Batının yaptığını tek başına yapmaya çalıştığını kaydeden Özertem, Türkiye’nin daha hızlı davranarak bölgeye insani yardım ulaştırdığına dikkati çekti.

    Özertem, Türkiye’nin ayrıca Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü savunarak “tutarlı ve faydalı bir politika” izlediğini belirtti.

    TÜRKİYE BUNDAN SONRA NE YAPMALI?

    Uzmanlar, Türkiye’nin bundan sonra izlemesi gereken yolla ilgili görüşlerini de dile getirdi.

    ASAM uzmanı Kanbolat’a göre, dış politika önceliklerine artık Kafkasya’nın da dahil edilmesi, yakın komşuluk ve akrabalık bağları bulunan bölgenin tamamını kapsayacak politikalar üretilmesi gerekli.

    Kanbolat, Türkiye’nin Kafkasya’daki çatışmaların önüne geçilmesi için bölgenin aydınları arasındaki “Kafkas Evi” platformuna destek vermesine ihtiyaç olduğunu kaydetti. Balkanlar’da eski devlet başkanlarının katılımıyla oluşturulan, 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in de üyesi olduğu “Balkan Kulübü”nün bir benzerinin “Kafkas Kulübü” adıyla kurulabileceğini ifade eden Kanbolat, böylece üst düzey politikacılar arasında gayri resmi diyalog kapısının açılacağına dikkati çekti.

    Hasan Kanbolat, Türkiye ile Rusya arasında 6 Kasım 2001’de imzalanan “Avrasya İşbirliği Eylem Planı”nın yeniden ele alınarak, Kafkasya’yı da kapsayacak şekilde Avrasya bölgesinde Rusya ile ekonomik, kültürel ve eğitim konularında işbirliğinin canlandırılabileceğini söyledi.

    Türkiye’nin kurucusu olduğu Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatının (KEİ) artık siyaseten de yeniden düzenlenmesi gerektiğini kaydeden Kanbolat, KEİ’nin, çatışmaların engellenmesinde devreye girmesi gereğine işaret etti.

    “DEMİR YOLU HATTI, ENERJİ HATTINDAN ÖNEMLİ”

    USAK uzmanı Özertem de Türkiye’nin bölgeye ilişkin politikasında öncelikle enerji ve ulaşım hatlarının önemine dikkati çekerek, özellikle Bakü-Tiflis-Kars demir yolu hattının mutlaka tamamlanması gerektiğini söyledi. Bu hattın toplumlar arasında bağları güçlendirerek istikrarı artıracağını kaydeden Özertem, Rusya’nın ulaşım tekelini kıracak olması açısından da bu hattın enerji hatlarından çok daha önemli olduğunu ifade etti.

    Türkiye’nin Batıyla birlikte bölgeye yapılacak insani yardımlarda da öncü rol oynayabileceğini söyleyen Özertem, “Türkiye bir insani yardım kampanyası başlatarak, bölgedeki yumuşak gücünü derinleştirebilir. Bu da Türkiye’nin bölgedeki ve uluslararası arenadaki algılanmasını olumlu yönde etkileyecektir” diye konuştu.

    Özertem, Kafkasya’daki çatışmadan Türkiye’nin nasıl etkilendiğiyle ilgili olarak da, olayların, zorunluluktan Sarp sınır kapısının kapatılması ve yolda biriken TIR’ların getirdiği maliyet gibi kısa vadeli etkileri olduğunu, Bakü-Tiflis-Ceyhan ve Bakü-Tiflis-Erzurum hatlarının bir süre kapatılmasının da Türkiye’yi günlük kazancından mahrum bıraktığını söyledi.

    “RUSYA’YI KENDİSİNDEN UZAKLAŞTIRABİLİR”

    Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Hasan Ali Karasar ise konuyla ilgili raporunda, Türkiye’nin Kafkasya’daki krizde arabuluculuk rolüne girişmemesini ve bu tür girişimlerden uzak durmasını savundu.

    Türkiye’nin böyle bir hareketle enerji ve ekonomi alanındaki önemli ortağı Rusya’yı kendisinden uzaklaştırabileceği görüşünü dile getiren Karasar, Türkiye’nin insani yardımları ön plana çıkarması gereğine işaret etti.

    Karasar, Türkiye’nin Tiflis merkezli bir yaklaşım yerine, Güney Osetya, Abhazya ve Acaristan ile siyasi ve doğrudan ekonomik ilişkilerin de kurulmasını içeren çok boyutlu ve kapsayıcı bir dış politikası geliştirmesini istedi.

    “KAFKAS İSTİKRAR VE İŞBİRLİĞİ PLATFORMU”

    Uzmanlar, Türkiye’nin ortaya attığı “Kafkas İstikrar ve İşbirliği Platformu” konusunda da farklı yaklaşımlar sergiliyor. Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi Karasar’a göre, öneri, bölgeye yönelik kapsayıcı politikalar yaratılması açısından önemli bir fırsat sunarken, USAK uzmanı Özertem, platformun, bölgede yeni istikrarsızlıkların önüne geçmeyi amaçladığını, ama konunun uluslararası alanda tartışılması ve içinin doldurulması gereğini belirtti.

    ASAM uzmanı Kanbolat ise Başbakan Erdoğan’ın 11 Ağustosta “Kafkaslar İttifakı”, Cumhurbaşkanı Gül’ün 12 Ağustosta “Kafkas İstikrar Forumu” ve yine Başbakan Erdoğan’ın 13-14 Ağustosta “Kafkas İstikrar ve İşbirliği Platformu” fikrini ortaya attığını hatırlatarak, bu konuda üç ayrı ifadenin kullanılmış olmasının Türkiye’nin konuyla ilgili politikasının henüz olgunlaşma aşamasında olduğunu gösterdiğini savundu.

    Bununla birlikte, Kanbolat, Türkiye’nin Güney Kafkasya, Rusya ve Batılı devletlerin katılımıyla güvenlik, istikrar ve kalkınma arayışlarının öncelikli olduğu bir işbirliği paktının kurulmasını istediğini belirtti.

    (aa)

  • Gürcistan Güney Oset ya ya saldırıda bulunmak için Amerika dan yeşil ışık almış

    Gürcistan Güney Oset ya ya saldırıda bulunmak için Amerika dan yeşil ışık almış

    CIA ESKİ AJANINDAN ŞOK SUÇLAMA!    
    Monday, 18 August 2008

    CIA in eski kıdemli politika analistlerinden Bill Christison , Gürcistan Güney Oset ya ya saldırıda bulunmak için Amerika dan yeşil ışık almış olmalı dedi.Christison Press Tv muhabirinin sorularına karşılık, Washington Gürcistan a ilerleme ve saldırı yapılmasının kararını verdi ifadesini kullandı.

    CIA in politik analisti şi,şöyle devam etti “ Amerika da böyle bir mücadeleyi destekleyen çok az insan var ve Amerika Orta Doğu ve Asya merkezinde ki pozisyonunu değiştirmek istiyor.”

    “çok yüksek ihtimalle Washington Gürcistanı Güney Osetya ya saldırması konusunda cesaretlendirdi.”

    Christison Press TV ye yaptığı açıklamada “ Amerika bu çekişmeyi büyük bir savaşa dönüşmeden durdurmalı.”dedi

    Bu çekişmenin sona ermesine karşılık Amerika bir takım şeyleri hesaba katıp Gürcistanın NATO ya üyelik desteğini durdurmalı.

    Christison diplomasi için bu çekişmenin bitirilmesine ve Amerikan yönetiminin konu hakkında ki yeteneksiz diplomasi tutumunu değiştirmesi için ajandasına pişmanlık olarak geçmesi gerektiğini belirtti.

    TURKISHNY.COM

  • GEORGIA’DAKİ KENNESAW STATE ÜNİVERSİTESİ BU YILI “TÜRK YILI” İLAN ETTİ

    GEORGIA’DAKİ KENNESAW STATE ÜNİVERSİTESİ BU YILI “TÜRK YILI” İLAN ETTİ

         
    Monday, 18 August 2008

    Georgia eyaletinde bulunan Kennesaw State Üniversitesi, bu yılı “Türk yılı” ilan ederken, eylül ayında başlayacak akademik dönemle birlikte, Türk kültürü, tarihi ve siyasi konularının işleneceği dersler, öğrencilerin yanı sıra halka da açık olacak.Kennesaw State Üniversitesi’nin Kültürel Çalışmalar bölümü, amaçlarının, her yıl belli bir ülke veya bölgeye yönelerek, en erken tarihinden bugüne kadarki gelişmeler üzerinde çalışmak olduğunu belirtti. Kültürel farklılıkları aşarak bağlantı kurmak için olaylara geniş bir perspektifle bakmaya çalıştıklarını belirten üniversitenin Türkiye programı yetkilileri, derslerin sadece öğrencilere değil, halka da açık olacağını ve karşılığında ücret talep edilmeyeceğini duyurdu.

    Kennesaw State Üniversitesi’nin Küresel Girişimler Enstitüsü, bu çerçevede, yıl boyunca Türkiye ile ilgili sergiler ve filmlere yer verecek, konferanslar düzenleyecek.

    Genel Eğitim Konseyi ile de işbirliği yapan üniversite, benzer programların isteyen başka üniversiteler tarafından da kullanılmasını cesaretlendiriyor. Ülke programına katılımın her yıl 1500 kişi civarında olduğu belirtiliyor.

    Programı destekleyen kuruluşlar arasında, BM Medeniyetler Ortaklığı, Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu (TUSKON), Türkiye’nin Atlanta Fahri Konsolosluğu, Georgia State Üniversitesi Ortadoğu Enstitüsü, ABD’deki Türk Çalışmaları Enstitüsü, İstanbul Merkezi ve Güneydoğu Amerika Türk-Amerikan Ticaret Odası bulunuyor.

    Eylül ayında başlayacak akademik programın ilk dersinde, Türk Tarih Sanatı uzmanı Sandra Bird, mimari sanatlar açısından “Türk Namaz Odası”nı anlatacak. Yıl boyunca işlenecek diğer başlıklar arasında, “Kral Midas, antik dönemde Türkiye’de korsanlık, Kapadokya’da kayadaki mucize, Türkiye’de dini çoğulculuk, Karagöz ve Hacivat’ın tarihi kökleri ve performansları, Rusya-Doğu Avrupa ülkeleri-Türkiye ve Akdeniz ülkeleri: Avrupa daha fazla büyüyecek mi?, Osmanlılar kimdi?, Çağdaş Türkiye’nin gözünde Atatürk, modern tarihte Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilerin yeri, Viyana klasik müziğinde Türk etkisi, Avrupa’daki Türk göçmenler, çağdaş Türk kadınının haklarının evrimi, Türkiye’de din ve demokrasi, popüler kültür ve filmlerde Türkiye, Türk çocuk edebiyatı, Türkiye’den ABD’ye göç” konuları bulunuyor.

    Program çerçevesinde, bir Mehter takımı gösterisi, Mevlevi gösterisi ile Atatürk’ü konu alan bir resim sergisi de yer alacak.

    WASHINGTON (A.A)

  • Türk-ABD ilişkisini zora sokacak talep / Montrö Sözleşmesi ve Türk Boğazlarının Tarihsel Durumu

    Türk-ABD ilişkisini zora sokacak talep / Montrö Sözleşmesi ve Türk Boğazlarının Tarihsel Durumu

     
       
     
    Hürriyet
     

    ABD, şimdi de Karadeniz’e donanma gemilerini göndermek için Türkiye’den, Boğazlar’dan geçiş izin istiyor. Rusya, tetikte bekliyor. Türkiye’nin iki Amerikan hastane gemisine izin vermemesi ise 1 Mart teskeresine benzetildi. ABD’den bir de “Türkiye NATO müttefikimiz olarak daha destekleyici bir tutum almalı” eleştirisi geldi.

    Amerikan CNN televizyonu, ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’dan bir yetkilinin, ABD’nin, insani yardım amaçlı donanma gemilerini Karadeniz’e gönderme amacıyla Türkiye’den izin almak üzere görüşmeler yaptığını duyurdu.

    YENİ TALEBİN HABERİNİ CNN VERDİ

    CNN televizyonunun haberine göre, Pentagon yetkilisi, “ABD, insani yardım amacıyla Karadeniz’e donanma gemilerini göndermede izin için şimdi Türkiye ile görüşüyor” dedi.

    Habere göre, Türkiye’den izin çıktığı takdirde, iki donanma gemisinin Karadeniz’e gönderilmesine ilişkin duyuru resmen yapılacak. Bu duyurunun hemen yarın çıkabileceği de haberde belirtildi. CNN Pentagon muhabiri, bu gemilerin insani yardım amacı taşıdığı ancak bir bakıma, “askeri mesaj” vereceği yorumunu da yaptı.

    DÜŞÜNCE KURULUŞUNDAN  TÜRKİYE’YE ELEŞTİRİ

    ABD’deki düşünce kuruluşu Heritage Vakfı’nın Rusya Ve Avrasya Çalışmaları uzmanı Ariel Cohen, Türkiye’nin, iki Amerikan hastahane gemisinin insani yardım amacıyla Karadeniz’e girmesine izin vermediğini savunarak, bu tutumu, 1 Mart tezkeresine benzetti.
    Düşünce kuruluşları Amerikan Dış İlişkiler Konseyi ve Londra’daki Stratejik Çalışmalar Uluslararası Enstitüsü üyesi de olan Cohen, Heritage Vakfı’nda, Kafkasya’daki krizle ilgili bir oturumu yönetti. Cohen, “Türkiye NATO müttefikimiz ve Gürcistan’ın dostu olarak, komşusu Gürcistan ve Amerikalı müttefiklerine karşı daha destekleyici bir tutum almalıydı” dedi.

    ABD’de McClatchy gazeteler grubu ABD’nin iki donanma gemisinin Boğazlardan geçişi için izin istediğini ve Türkiye’nin izin vermediğini iddia etmişti.

    PENTAGON: GEÇİŞ İÇİN GEREKLİ ANLAŞMA ÜZERİNDE ÇALIŞIYOR

     

    ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un sözcüsü Bryan Whitman, Amerikan Dışişleri Bakanlığının, Gürcistan’a insani yardım gönderilmesinde Amerikan donanma gemilerinin Boğazlar’dan geçişi için gereken bir anlaşma üzerinde Türkiye ile çalıştığını söyledi.

    Whitman, Pentagon’da gazetecilere açıklamasında, şu ana kadar 14 adet Amerikan askeri kargo uçağının Gürcistan’a insani yardım taşıdığını ve Washington’ın, bu insani yardımların deniz yoluyla da taşınması olasılığını değerlendirdiğini kaydetti.

    Whitman, “ABD Dışişleri Bakanlığı, insani yardım operasyonlarının devamını sağlamak için diğer olasılıklara da bakıyor. Bunlar arasında donanma gemilerinin kullanımı da bulunuyor” dedi. Whitman, “ABD Dışişleri Bakanlığı, Türk Boğazları’ndan geçiş için gerekli anlaşmanın sağlanması ve buna benzer şeyler üzerinde çalışıyor” diye konuştu.

    ABD Genelkurmay Başkan Yardımcısı James Cartwright, Washington‘ın, Gürcistan’a iki adet insani yardım amaçlı hastahane gemisi gönderme üzerinde çalıştığını söylemişti. McClatchy gazeteler grubu tarafından yayınlanan bazı haberlerde ise, Türkiye’nin, Boğazlar’dan geçiş konusunda yardımcı olmadığı iddia edilmişti.

    Boğazlar’dan uluslararası geçiş, 1936 yılında imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi çerçevesinde düzenleniyor.

    Montrö Sözleşmesi ve Türk Boğazlarının Tarihsel Durumu
    Hasan KANBOLAT
    19 Agustos 2008
     
     
     Güney Osetya savaşından hemen sonra ABD’nin Gürcistan’a göndermek istediği yardım gemilerinin Montrö Sözleşmesi’ni ihlal ettiği haberleri basında yer almaya başlamıştır.

    Amerikan CNN televizyonu, ABD Savunma Bakanlığı’ndan (Pentagon) bir yetkilinin, ABD’nin, insani yardım amaçlı donanma gemilerini Karadeniz’e gönderme amacıyla Türkiye’den izin almak üzere görüşmeler yaptığını bildirmiştir. Habere göre, Türkiye’den izin çıktığı takdirde, ABD donanmasına ait iki geminin Karadeniz’e gönderilmesine ilişkin duyuru resmen yapılacak.

    Karadeniz ve Gürcistan’ın jeopolitik konumundaki değişimlerin süreceği göz önünde bulundurulursa, Türk Boğazlarının tarihsel durumunu değerlendirmekte fayda vardır.

    Türk Boğazları (veya Türk Boğazlar Bölgesi); İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı’nda bütünleşen, uluslararası deniz trafiğine açık bir geçittir. Karadeniz’i Ege Denizi’ne ve Akdeniz’e; Süveyş Kanalı ve Cebelitarık Boğazı yoluyla da okyanuslara bağlar. Türk Boğazlarının konumu, Marmara Denizi’nin yapısı itibarıyla hiçbir uluslararası boğaza benzememektedir. Kıyılarının tamamı Türk toprakları ile çevrili ve tarihî olarak iç sular rejimine tâbi Marmara Denizi’nden geçen ve tamamen milli boğaz özelliğine sahip İstanbul ve Çanakkale Boğazları, Montrö Sözleşmesi doğrultusunda milletlerarası ulaşımda kullanılmaktadır.

    Lozan’da 24 Temmuz 1923’te imzalanan ve Türkiye’nin Boğazlar üzerindeki egemenliğini kısıtlayan Boğazlar Rejimine İlişkin Sözleşme’nin yerini on üç yıl sonra,  20 Temmuz 1936’da imzalanan Montrö Sözleşmesi almıştır. İmzalanma aşamasından itibaren yürürlükte kalma süresinin bile uzun tartışmalara neden olmasına rağmen, Montrö Sözleşmesi; II. Dünya Savaşı, Varşova Paktı ile Sovyetler Birliği’nin dağılması gibi büyük sarsıntıları atlatabilmiştir. Temmuz 2008’de de 72. doğum gününü kutlamıştır. Montrö Sözleşmesi, yürürlükteki en eski uluslararası sözleşmelerden biridir.

    Türk Boğazlar rejiminin gelişim süreci, Osmanlı Devleti dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti dönemi olmak üzere ikiye ayrılabilir. Montrö Sözleşmesi’nin imzalanmasına kadar Türk Boğazları ile ilgili yapılan uluslararası antlaşmalar da Türk Egemenliği Dönemi (1453-1809), İkili Anlaşmalarla Düzenleme Dönemi (1809-1841) ve Çok Taraflı Antlaşmalar Dönemi (1841-1936) olarak üç dönemde toplanabilir.

    Türk Boğazları, 1453’te İstanbul’un fethiyle tamamen Osmanlı Devleti’nin kontrolü altına girmiştir. Hukuken bunun anlamı, hangi gemilere Türk Boğazlarında seyir hakkı verileceğine Osmanlı Devleti’nin karar vermesi, dolayısıyla Türk Boğazlarının yabancı bayraklı gemilere yasaklanmasıdır. Nitekim İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının Osmanlı egemenliğine geçmesinden sonra Boğazlar yabancı devletlerin gemilerinin geçişine kapatılmış ve bu kapalılık sürekli bir kural haline getirilmiştir. Osmanlı Devleti’nin güçlü olduğu dönemlerde uygulanan “kapalılık” ilkesi, devletin zayıflamaya başladığı 18. yüzyılın başlarından itibaren giderek aşındırılmıştır.

    Çarlık Rusyası’nın 1699’ta “Karlofça Antlaşması” ile Azak Kalesi’ni ele geçirip Azak Denizi’nde bir filo kurması, Karadeniz’deki statüyü değiştirmek için attığı ilk ciddi adım olmuş, Boğazların statüsünde de yeni bir dönemi başlatmıştır. Böylece, Osmanlı Devleti ile Çarlık Rusyası arasında ortaya çıkan Boğazlar sorununa, zaman içinde Avrupa devletleri de müdahil olmuş ve söz konusu sorun daha da genişleyerek Boğazlar üzerindeki egemenlik, birden fazla devletin oluruna bağlanmıştır.

    Osmanlı Devleti ile Çarlık Rusyası arasında 1774’te imzalanan “Küçük Kaynarca Antlaşması” ile Çarlık Rusyası Karadeniz’de ticaret gemileri bulundurma, ticaret yapma ve ticaret gemilerini Boğazlardan geçirme hakkını elde etmiştir.

    1798 ve 1805 Osmanlı-Rus İttifak Anlaşmaları ile Boğazlar üçüncü devletlerin savaş gemilerine kapatılırken, Rus savaş gemilerine serbest geçiş hakkı tanınmıştır. Ancak, 1807’de iki ülke arasında çıkan savaş sonucunda bu Anlaşma yürürlükten kalkmıştır. Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında imzalanan 5 Ocak 1809 tarihli “Kale-i Sultaniye Anlaşması” ile, padişahın fermanı olmadıkça yabancı savaş gemilerinin geçişini yasaklayan kural yürürlüğe konulmuştur.

    Osmanlı Devleti ve Çarlık Rusyası arasında 1829’da imzalanan “Edirne Anlaşması” ile, Rus ticaret gemilerine hem Karadeniz’de, hem de Boğazlarda serbest seyir hakkı tekrar tanınmış ve geniş ticari haklar sağlanmıştır. 8 Temmuz 1833 tarihinde imzalanan “Hünkar İskelesi Anlaşması”nda “Rusya bir saldırıya uğrarsa İngiltere ve Fransa’ya karşı Osmanlı, Boğazları kapatacak” hükmü yer almıştır. Böylece Rusya, Boğazlar üzerinde büyük avantaj sağlamış, Karadeniz’deki güvenliğini arttırmış ve bu durum Osmanlı Devleti’nin Boğazlar üzerindeki egemenlik haklarını tek başına kullandığı son anlaşma olmuştur.

    13 Temmuz 1841’de imzalanan “Londra Boğazlar Sözleşmesi” ile Türk Boğazları için yeni bir dönem başlamıştır. İlk kez Karadeniz ve Türk Boğazlarının statüsü çok taraflı bir antlaşma ile düzenlenmiş ve ikili sözleşmeler devri kapanmıştır. Sözleşme’nin tarafları Avusturya, İngiltere, Fransa, Prusya, Rusya ve Osmanlı Devleti olmuştur. “Londra Boğazlar Sözleşmesi”nin önemi, Boğazların uluslararası bir statü kazanmasının yanında, Osmanlı’nın Boğazlar üzerindeki egemenlik haklarına kısıtlama getirilmesi, Rusya’nın Boğazlar üzerindeki üstünlüğünü kaybetmesi ve Fransa ile İngiltere’nin Akdeniz’deki güvenliklerini arttırmasıdır. Hukuki önemi ise, Osmanlı Devleti’nin yabancı savaş gemilerine barış zamanında geçiş yasağı getirmesidir. “Londra Boğazlar Sözleşmesi” ile Boğazların barış zamanında savaş gemilerine kapalılığı uluslararası bir yükümlülük haline dönüşmüştür.

    Rusya’nın yenilgisiyle sonuçlanan Kırım Savaşı sonrasında, Karadeniz’i tamamen askersizleştiren hükmün yer aldığı “Paris Sözleşmesi” ise; Osmanlı Devleti, Rusya, İngiltere, Fransa, Piemento, Sardunya, Avusturya ve Prusya arasında 30 Mart 1856 tarihinde imzalanmıştır. Bu sözleşme ile Osmanlı ve Rusya’nın Karadeniz’deki varlıkları belli hükümlere bağlanmıştır. Bahsi geçen hükümle Rus donanmasının Boğazlardan geçmesini engellemek için, Osmanlı Devleti de dâhil olmak üzere, tüm devletlerin askerî gemilerinin geçişi yasaklanmıştır. Ayrıca bu sözleşme ile 1841 Boğazlar Sözleşmesi geçerli olacak, Rusya ve Osmanlı Devleti Karadeniz’de savaş gemisi ve tersane bulundurmayacaktır.

    13 Mart 1871’de ise dokuz maddelik “Karadeniz Hakkında Londra Boğazlar Sözleşmesi” imzalanmıştır. Bu sözleşmeyle Karadeniz’in tarafsızlığı kaldırılmış ve Babıâli’nin müttefiklerinin barış zamanında da Sultan’ın izni ile Boğazlardan savaş gemisi geçirebilecekleri kabul edilmiştir. Böylece, Osmanlı Devleti 1841 ve 1856 anlaşmalarıyla egemenlik haklarına konan kısıtlamalardan büyük ölçüde kurtulmuştur. Osmanlı Devleti ile İngiltere, Fransa, Avusturya, Macaristan İmparatorluğu, Almanya, İtalya ve Rusya arasında 1878’de imzalanan “Berlin Antlaşması”nda ise barış zamanında Boğazların -önceki antlaşmalara uygun olarak- serbest geçişe açık olması ve savaş zamanında Osmanlı Devleti’nin kontrolünde olması kararlaştırılmıştır. 10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Antlaşması taslağının 37. maddesine göre de, Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi ve İstanbul Boğazı’nda,  bütün devletlerin ticaret ve savaş gemilerine ve uçaklarına, geçiş serbestîsi tanınacaktır. Bu bölge abluka edilmeyecek ve bu bölgede, savaş hukukunun muhariplere tanıdığı haklar kullanılmayacaktır. Boğazlardan geçişi düzenleme ve bu düzeni uygulama yetkisi de -Osmanlı Devleti’nin temsil edilmediği- bir uluslararası komisyona bırakılmıştır.

    Lozan Antlaşması’nın 23. maddesi gereğince Antlaşmaya ek olarak imzalanan 24 Temmuz 1923 tarihli “Lozan Boğazlar Sözleşmesi”ne kadar Türk Boğazlarından geçiş rejimi 1871 “Londra Sözleşmesi” ile düzenlenmiştir. “Lozan Boğazlar Sözleşmesi” ile, Boğazların ticaret gemilerine açık olduğu ilkesi getirilmiş, Boğazların askerden arındırılmasına karar verilmiş ve barış zamanında Karadeniz’e girecek yabancı bayraklı savaş gemilerinin tonajına sınır konmuştur. Ancak,  İngiltere’nin ısrarlı tutumu nedeniyle, savaş zamanında da tonaja bakılmaksızın savaş gemilerine geçiş hakkı sağlanmıştır.

    “Lozan Boğazlar Sözleşmesi”nin temel ilkeleri, Boğazlar Bölgesi’nin askersizleştirilmesi ve Boğazlar Komisyonu’nun kurulmasıdır. Çünkü Osmanlı Devleti, “Londra Sözleşmesi” ile kendi güvenliği açısından gerektiğinde “dost veya müttefik” güçlerin savaş gemilerine Boğazları açabilmekteydi.

    Türk Boğazlarının halen uygulanmakta olan uluslararası hukuki statüsü ise Montrö Sözleşmesi ile belirlenmiş olup, bu anlaşma ile kendi toprakları ve Boğazlar üzerinde Türkiye’nin egemenliğini önemli derecede sınırlandıran “Uluslararası Boğazlar Komisyonu” ve “askerden arındırılmış bölge”  kaldırılmıştır. 20 Temmuz 1936’da Bulgaristan, Büyük Britanya, Avustralya, Fransa, Japonya, Romanya, Sovyetler Birliği, Türkiye, Yugoslavya ve Yunanistan tarafından imzalanan “Montrö Boğazlar Sözleşmesi”, 31 Temmuz 1936 tarih ve 3056 sayılı yasa ile TBMM tarafından onaylanmış ve 9 Kasım 1936’da yürürlüğe girmiştir. Montrö Sözleşmesi, Türk Boğazlarından ticaret ve savaş gemilerinin geçiş rejimlerini düzenleyen temel belge niteliğindedir. Montrö Sözleşmesi, imzalandığı tarihten bu yana önemini ve geçerliliğini koruyan az sayıdaki çok taraflı sözleşmelerden biridir.

  • Türkiye-İsrail-ABD tatbikatı

    Türkiye-İsrail-ABD tatbikatı

    18 Ağustos 2008

    2 Türk savaş gemisi İsrail’in Hayfa limanına geldi.

    Türkiye-İsrail-ABD deniz ile hava kuvvetleri arasında yapılacak tatbikat için Türk donanmasının 2 gemisi İsrail’in Hayfa limanına geldi.

    İsrail açıklarında uluslararası sularda yarın başlayacak ve 21 Ağustos’a kadar devam edecek tatbikata katılacak Türk donanmasından “Gökçeada” fırkateyni ile “Bandırma” korveti Hayfa limanına demirledi. Arama kurtarma tatbikatını İsrailli komutan İlan Şrigyi yönetecek.

    Ortak tatbikatla ilgili olarak Hayfa’daki İsrail donanma üssünde basın toplantısı düzenlendi. Toplantıda konuşan İsrail Filotila komutanlarından Yoav Abergeil, bu yıl her 3 ülkenin katılımıyla yapılacak ortak arama kurtarma tatbikatının 9’uncusunun gerçekleştirildiğini belirtti.

    Abergeil, “Güvenilir Deniz Kızı” adıyla yapılacak tatbikatın amacının, doğal afetler veya teröristlerce denizde değişik hedeflere yapılacak muhtemel saldırılar konusunda işbirliği olduğunu söyledi. Abergeil, deniz trafiğinin en yoğun olduğu Akdeniz’de yapılacak tatbikatta helikopterler ve kurtarma timlerinin de yer alacağını kaydetti.

    Her 3 ülkenin askeri kuvvetlerinin, savaş gösterisi için değil tümüyle insani amaçla bir araya geldiklerini vurgulayan Abergeil ayrıca, Akdeniz’deki diğer ülkeleri de gözlemci veya katılımcı olarak tatbikata katılmaya davet etti.

    AA

  • Pekin 2008: Çin’in gövde gösterisi

    Pekin 2008: Çin’in gövde gösterisi

    Tarihin en yüksek katılımlı olimpiyat oyunları, “Tek Dünya Tek Rüya” sloganıyla Çin Halk Cumhuriyeti’nin başkenti Pekin’de muhteşem bir açılış töreniyle başladı. Olimpiyatlara 205 ülkeden 10 bin 500 sporcunun katılması bekleniyordu; fakat Brunei Sultanlığı’nın olimpiyatlara katılacak sporcularının kaydını yaptırmaması ve yapılan hiçbir uyarıya aldırmaması yüzünden IOC tarafından ihraç edilmesiyle katılan ülke sayısı 204’e düşmüş oldu.

    29.’su düzenlenen olimpiyatların açılış törenlerinin ev sahipliğini, 7 bin işçinin çalışmasıyla 4 yılda tamamlanan ve sıradışı tasarımı nedeniyle “Kuş Yuvası” olarak adlandırılan 91 bin seyirci kapasiteli Ulusal Stadyum yaptı. Çinlilerin inanışına göre 8 rakamı uğurlu sayıldığı için açılış töreni 2008 yılının 8. ayının 8. gününde yerel saatle akşam 8.08’de Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Hu Jintao’nun yerini almasıyla başladı. 2800 davulcunun, ellerindeki kırmızı tokmaklarla yaptığı gösterinin ardından havai fişeklerle yaratılan dev adımların başkent Pekin’i baştan başa kat ederek Kuş Yuvası’na varmasıyla asıl törene geçildi.

    Tören gerçekten tam anlamıyla Çin Halk Cumhuriyeti’nin gövde gösterisine dönüştü. 80 ülkenin devlet ve hükümet başkanlarının katıldığı, 14 bin kişinin görev aldığı gösterilerde 2 bin 583 adet özel ışıklandırma sistemi kullanılırken, 30.000 havai fişeğin kullanıldığı gösteriler için bile 600 kişi görevlendirilmişti. Olimpiyatların güvenliğinin sağlanması için 100.000’i aşkın kişi görev alırken, Pekinlilerden mümkün olduğu kadar az seyahat etmeleri istendi.

    Daha çok ışık oyunlarının kullanıldığı gösterilerde, özel ışıklı giysiler içindeki dansçılar sahada Çin Halk Cumhuriyeti’nin 5.000 yıllık tarihinden çeşitli kesitler sergiliyordu. Stadyumun ortasında beliren devasa rulonun ortasına yansıyan görüntülerle de Çinlilerin kağıdı bulmasından bugüne kadar geçen zaman diliminde dünya uygarlığına yaptığı katkılar anlatıldı.

    Olimpiyatların bir geleneği olan meşaleyi bu kez 1984 Los Angeles Olimpiyatları’nda 3 altın, 2 gümüş ve bir bronz madalya kazanmış olan 44 yaşındaki Çinli eski jimnastikçi Li Ning taşıdı. Olimpiyat bayrağının göndere çekilmesinin ardından, belinden bağlandığı kablolarla stadyumun çatısına kadar yükseltilen Ning, stadyumun üstünde bir tur attıktan sonra stadyumun kenarına iliştirilmiş olan dev meşaleyi tutuşturdu.

    Çin’de kapitalist değişim

    Olimpiyatların başladığını temsil eden ateşi yakan Li Ning, aslında Çin Halk Cumhuriyeti’de Mao’nun ölümünün ardından Deng Şaoping ile başlayan kapitalist değişim sürecini de temsil ediyor. 1984 yılındaki olimpiyatlarda kazandığı madalyalardan başka bir şeyi olmayan Li Ning, bugün Çin’in en büyük spor ürünleri üreticisi olan “Li Ning Co. Ltd”in sahibi. Li Ning Pekin 2008’de yalnızca olimpiyat ateşini yakmakla kalmadı, olimpiyat ateşini yakmasının şirketin satışlarını artıracağını düşünen yatırımcıların Hong Kong borsasında şirket hisselerine hücum etmesiyle yalnızca birkaç saat içinde servetine 30 milyon dolar daha ekledi. Li Ning kapitalizmin kurallarını o kadar iyi öğrenmişti ki, olimpiyatlara sponsor olmamasına karşın Çin devlet televizyonu CCTV çalışanlarının şirketin amblemi bulunan giysileri giymesini sağlayan bir anlaşmaya imza atarak adeta tereciye tere sattı.

    Pekin 2008’in açılış törenleri bundan önce yapılan bütün açılış törenlerini gölgede bıraktığı gibi, bundan sonra düzenlenecek olimpiyat açılışlarının tepesinde de Demokles’in kılıcı gibi sallanacak. Böyle bir olimpiyat açılış töreni düzenlemek bundan sonrası için gerçekten son derece zor. Çünkü Çin dışındaki Doğulu ülkelerin ne böylesine büyük bir organizasyonu düzenleyecek kadar ekonomik gücü var ne de parası olan Batılı ülkelerin sergileyebilecekleri 5.000 yıllık tarihi bir geçmişi. Kısacası gelecekte kültürün, tarihin ve teknolojinin bu kadar iç içe geçtiği, harmanlandığı bir törenin bir daha düzenlenip düzenlenemeyeceği konusu gerçekten kuşkulu.

    Bundan önce en fazla yatırım yapılan olimpiyatın 9 milyar dolarla Atina Olimpiyatları olduğunu, Çinlilerin ise olimpiyatlar için şu ana kadar harcadığı para miktarının 40 milyar doları aştığını söylersek Çinlilerin bu işi ne kadar ciddiye aldıklarını görebiliriz. Çin hükümeti, Olimpiyatları gövde gösterisi fırsatı olarak gördüğünden kesenin ağzını sonuna kadar açmış.

    Tüm dünyanın hayranlıkla izlediği Pekin Olimpiyat Oyunları’nın açılış töreninin mimarı ise siyasi fikirlerinden dolayı bir zamanlar Çin hükümetiyle kavgalı olan ve Türkiye’de “Hero” (Kahraman) ve “Curse of the Golden Flower” (Altın Çiçeğin Laneti) adlı filmleriyle tanınan ünlü Çinli yönetmen Zhang Yimou. Her ne kadar iç savaş sırasında Komünist Parti’ye karşı savaşan ve bu yüzden Tayvan’a kaçmak zorunda kalan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelse de, Yimou, kapitalist değişimin ardından Çin’deki yoksulluğu ve iktidarın karanlık yüzünü gösteren filmler çektiği için vaktiyle Çin hükümeti için istenmeyen kişiydi. Filmleri Çin hükümeti tarafından sansüre uğradığı gibi, 1994 yılında Cannes Film Festival’inde kazandığı ödülü almasına da izin verilmemişti.

    Zhang Yimou’yu açılış törenlerinin mimarı olmaya ikna eden süreç de yine kapitalist sistemin doğasından kaynaklanıyor. Zira iktidarla zıt düşüncelere sahip sanatçılar yalnızca sansüre uğramakla kalmıyor, dünyanın en büyük pazarlarından biri olan Çin pazarı da kendilerine kapatılıyor. Bu yüzden daha düne kadar muhalif olan birçok sanatçı Çin hükümetiyle anlaşma yolunu tercih etmiş durumda. “Kuş Yuvası”nın tasarımcısı olan Ai Weiwei bu durumu, “İnsanlar para kazanabilecekleri şekilde yeteneklerini satıyorlar. Eğer hükümet ile çalışırlarsa bundan kazançlı çıkacaklarını gerçekten biliyorlar” şeklinde açıklıyor. Zhang Yimou de işte tam bunu yapmış ve iktidarla savaşmak yerine iktidarın isteklerini yerine getirip zengin olmayı tercih etmiş. Kısacası Çin hükümeti, kendisine muhalif Zhang Yimou’nun ağzına bir parmak bal çalarak onu kendi saflarına çekmiş. Kaliforniya Üniversitesi’nde çağdaş Çin kültürü üzerine dersler veren Michael Berry, bu hızlı değişimi şöyle özetliyor: “Zhang Yimou pek çok insanın gözünde Çin Hükümeti için rahatsızlık verici, yasaklanan filmler yapan bir yönetmenken, sonradan hükümetin bir çeşit pet’i (ev hayvanı) olmuş biri.”

    Tek rüya havada kaldı

    “Tek Dünya Tek Rüya” sloganının “Tek Rüya” bölümü muhteşem açılış töreni ile gerçekleşse de “Tek Dünya” sloganı her zamanki gibi havada kaldı. Lafla peynir gemisi gerçekten de yürümüyor ve olimpiyatlar her ne kadar barışın simgesi olarak gösterilse de aynı zamanda en üst düzeyde siyasetin de yapıldığı yerlerden birisi.

    Geçmiş olimpiyatlara şöyle bir bakınca, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgalini protesto eden Batılı ülkelerin 1980 yılında Moskova’da yapılan olimpiyatları boykot ettiğini, Doğu Bloku ülkelerinin de 1984 yılında Los Angeles’te yapılan olimpiyatlara katılmayarak buna karşılık verdiklerini görüyoruz.

    2008 Pekin Olimpiyatları da daha ilk günden itibaren 1984 Los Angeles Olimpiyatları’ndan sonraki en siyasi olimpiyat olmayı başardı. Hatta olimpiyata katılan bazı sporcular (kendi ülkelerindekileri görmemezlikten gelseler de) Çin Cumhurbaşkanı Hu Jintao’ya gönderdikleri açık mektuplarla Çin’deki insan hakları ihlallerini kınadı.

    Çin hükümetinin Doğu Türkistan’da uyguladığı zulmü görmemek için kör olmak lazım. Örneğin göndere çekilen Çin bayrağını ülkede yaşayan 56 ulusu temsil eden 56 çocuk taşıyordu ama belki de içlerinde Uygur asıllı hiç kimse yoktu.

    Peki, Çin’deki insan hakları ihlallerini protesto eden sporcular ABD’nin Irak ve Afganistan’daki insan hakları ihlallerini ya da Rusya’nın Gürcistan’la savaşında sivillerin üstüne bomba yağdırmasını kınadı mı?

    Elbette hayır! Üstelik ABD bu ihlalleri Çin gibi gizli saklı da yapmıyor. Ama dedik ya olimpiyatlar en üst düzeyde siyasetin yapıldığı yerlerdendir ve amaç da üzüm yemek değil…

    Bazı ABD’li sporcular ise siyaset işini daha trajikomik duruma getirmeyi tercih etti. Örneğin ABD’li bir bayan bisikletçinin daha kendilerini taşıyan uçak havaalanına iner inmez yüzüne maske geçirmesi buram buram şov kokuyordu. Çin hükümetinin aldığı tüm önlemlere karşın Pekin’de bir hava kirliliği sorunu olduğu gerçek ama Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) Sağlık Komisyonu Başkanı Arne Ljungqvist’in dediği gibi “Hava kalitesi, Pekin’de yarışacak sporcular ile turistler için önemli bir risk oluşturmayacak.”

    Hiç değilse 1984 Los Angeles Olimpiyatları’nda 800 metre koşunun ardından İngiliz atlet Steve Owett’a “kirli havadan nefes alamadığını ve neredeyse boğulacak duruma geldiğini” söyleterek yere yıkan hava kadar kirli değildir. Hava kirliliğini birileri protesto edecekse, buna hakkı olan ABD’li sporcular değil Üçüncü Dünya ülkeleri sporcularıdır.

    Çin’i eleştirme işinin bir de “Kedi uzanamadığı ciğere mundar der” kısmı var. Anlaşılan Pekin Olimpiyatları’nın açılışı o kadar görkemli olmuş ki, panik halinde bir karalama kampanyası başlamış durumda. Skandal diye duyurulanlar ise insanları ancak tebessüm ettiriyor.

    Örneğin Çin yönetimi bazı spor dallarında tribünlerin boş görünmesinden endişe ettiği için parayla seyirci kiralamış. Diğer bir skandal ise televizyonlara yansıyan bazı havai fişek patlamalarının önceden kaydedilmiş üç boyutlu bilgisayar görüntüleri olmasıymış. En büyük skandal olarak ise, açılış töreninde şarkı söyleyen 9 yaşındaki Lin Miaoke’nin playback yapması ve şarkıyı gerçekte dişleri kırık olduğu gerekçesiyle sahneye çıkamayan Yang Peiyi’nin söylemesi gösteriliyor.

    Yani uzun lafın kısası, incir çekirdeğini doldurmayacak ayrıntılarla kendilerini avutuyorlar. Sanırsınız ki kendileri sütten çıkmış ak kaşık ve hile nedir bilmiyorlar! Tamam, kabul edelim ki bunların hepsi bir hile. Aynı hileleri kullanarak siz de bir açılış töreni düzenleyin o zaman.

    Kabul edin artık; Çin sizlerin şu ana kadar düzenlediğinden çok daha başarılı bir açılış töreni gerçekleştirdi ve törenin bu kadar muhteşem olmasının parayla da bir ilgisi yok.

    Sıkıysa aynı töreni Çin’den çok daha zengin olan ama topu topu 300 yıllık bir tarihi olan ABD düzenlesin. Çin de özünde emperyalist ama eninde sonunda Doğulu bir ülke ve daha Batı denilen uygarlık(!) ortaya çıkmadan önce ulus olma özelliğini kazanmıştı.

     

     

  • McCain: “Bakü-Ceyhan’ın kontrolünü Rusya’ya kaptırırsak gücümüz azalır”

    McCain: “Bakü-Ceyhan’ın kontrolünü Rusya’ya kaptırırsak gücümüz azalır”

    ABD cephesinden Kafkasya’daki savaşın asıl yüzünü ortaya koyan bir açıklama: “Rusya doğalgaz ve petrolü stratejik silah olarak kullanıyor. Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) hattına sahip çıkmalıyız.” Bu sözler, Rusya karşıtı tutumuyla bilinen ABD başkan adayı John McCain’den geldi. BTC hattının stratejik önemine dikkat çeken McCain, “Eğer Rusya bu boru hattını kontrolüne alacak olursa, Batı enerjide Rusya karşısında daha da güçsüzleşir” dedi.

     

    Newsru.com’un haberine göre, Rusya’nın Gürcistan’daki varlığının Batı’nın dünya petrol ve gaz piyasalarındaki durumunu olumsuz etkileyebileceğinin altını çizen McCain, “Rusya enerjideki üstünlüğünü stratejik silah olarak kullanıyor. Bu saldırı dünya enerji piyasası için çok ciddi bir tehlike oluşturuyor” diyerek, ABD’yi bir an önce kendi enerji bağımsızlığını sağlamak için önlem almaya davet etti. 

    18.08.2008

  • İran Şahı Ahmedinejat’ın Osmanlı Ülkesine Yapmış Olduğu Ziyaret!

    İran Şahı Ahmedinejat’ın Osmanlı Ülkesine Yapmış Olduğu Ziyaret!

     

    Geçen haftanın önemli olaylarından birisi, hiç şüphesiz İran Şahı Mahmud Ahmedinejat’ın Osmanlı ülkesine yapmış olduğu seyahat idi! “Osmanlı Ülkesi” ve “İran Şahı” laflarını özellikle kullanıyorum. Çünkü İstanbul demek bir anlamda Osmanlı demektir. İstanbul eskiyi, Ankara ise yeniyi temsil eder. İstanbul çok uluslu imparatorluğu temsil eder, Ankara ise ulus devleti temsil eder. İstanbul, şeriat ilkelerinden de istifade eden bir örfî idareyi, temsil eder, Ankara ise laik, demokratik ve sosyal hukuk devletini temsil eder.  İstanbul saltanatı temsil eder, Ankara ise Cumhuriyeti temsil eder. İstanbul, ağırlıklı olarak dönme ve devşirmelerden oluşan asker-sivil bir devlet bürokrasisinin, yabancı işgale ve mandaya teslim oluşunu temsil eder, Ankara ise Türk Milleti’nin, canı pahasına mandaya ve işgale karşı yapmış olduğu onurlu başkaldırıyı temsil eder. İstanbul Padişah Vahidettin’i, Sadrazam Damat Ferit Paşa’yı ve Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi’yi temsil eder, Ankara ise Mustafa Kemal Paşa’yı, Başbakan Rauf Orbay’ı ve Ankara Müftüsü Börekçizâde Rıfat Efendi’yi temsil eder. Özetle İstanbul Osmanlı’yı, Ankara ise Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil eder…(1)

     

    Bu bakımdan İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejat’ın laiklik yönü ağır basan Ankara yerine, dini kimliği ve İslami atmosferi çok daha ön plana çıkan İstanbul’u tercih etmesi oldukça anlamlı ve son derece önemlidir. Adı geçenin söz konusu ziyaretini Sultanahmet Camii’nde Cuma namazı kılarak taçlandırması da bu ziyarete ayrı bir renk ve Şahça bir karakter katmıştır. Kılınan Cuma Namazı, ziyaretin hedefi ve mahiyeti bakımından da son derece ilginç mesajlar taşımaktadır. Cumhurbaşkanı kimliği taşıyan Ahmedinejat, Ankara’ya gelip Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî devlet protokolü gereğince, bu devletin kurucusu Mustafa Kemal Paşa’nın kabrine çelenk koymak ve saygı duruşunda bulunmak yerine, İslami kimliği ön palana çıkan Osmanlı’nın başkentini ziyaret ederek ve Sultanahmet Camii’nde Cuma namazı kılarak sanki Cuma selamlığına çıkmış bir sultan (Persî tabirle şah) edasıyla ziyaretini noktalamıştır. Doğrusu; Yavuz’un başkenti olan İstanbul’a, Şah İsmail’in ülkesi olan İran’ın yeni şahı Ahmedinejat pek de yakışmıştır!    

     

    Tamam; Mahmut Ahmedinejat, dini hassasiyetlerinden dolayı Türk yetkilileri zorda bırakmamak ve protokol krizi çıkarmamak için madem Ankara’ya gelmeyi tercih etmedi, peki, o zaman neden ille de İstanbul? Öyle ya maksat çalışma ziyaretinde bulunmaksa, bu ziyaret İran sınırına en yakın illerimiz olan Erzurum ve Van’da da pek âlâ gerçekleştirilebilirdi. Neden ille de İstanbul? Demek ki; İstanbul birçok yönden mesaj yüklü bir şehirdir ve Mahmut Ahmedinejat, bu mesajlarını çok güzel vermiştir. Bu bakımdan aslında kınanması gereken Ahmedinejat değil, takıyye içindeki bizim yöneticilerimizdir. Öyle ki; Mahmut Ahmedinejat’ın ziyaretini İstanbul ile sınırlandırması hangi mesajı vermeye yönelikse, Merkez Bankası başta olmak üzere; bazı kamu kurumlarının genel merkezlerini İstanbul’a taşımaya çalışan zihniyet de aynı mesajı vermeye çalışmaktadır büyük ölçüde. Bu bakımdan İran gibi İslami rejimle yönetilen bir ülkenin devlet başkanı olan bir kişinin ziyaretini İstanbul ile sınırlı tutmasını ve Ankara’ya gelmemesini anlayışla karşılamak ve fazla iplememek gerekir…

     

    İstanbulluların Trafik Çilesi ve Türk Yıldızları Eşliğinde Otellere Konuk Nakli

     

    İstanbul’a gerçekleştirilen her önemli ziyaret gibi Mahmut Ahmedinejat’ın İstanbul ziyareti de İstanbullular için tam bir işkence olmuştur. Zira adı geçenin gelişinde ve gidişinde uygulanan ve adına güvenlik tedbiri denilen polisiye tedbirler, trafiği felç etmiş ve İstanbullular, 14-15 Ağustos günlerinde tam bir trafik çilesi yaşamışlardır. İstanbullular aynı çileyi galiba President Bush’un ziyareti, NATO zirvesi ve HABİTAT toplantıları sebebiyle de yaşamışlardı. Bu bakımdan benim önerim, President Bush ve Ahmedinejat gibi düşmanları çok olan ve bu yüzden en üst düzeyde korunması gereken yabancı devlet adamlarının, havaalanından kalacakları otele savaş uçakları nezaretinde ve helikopterlerle nakledilmesidir. Böylece şehir içi trafiği de alt üst olmamış olur. Benim önerim, bu tür adamların Türk Hava Kuvvetleri’ne ait gösteri ve akrobasi timi olan Türk Yıldızları eşliğinde havadan helikopterle kalacakları otelle getirilmeleridir! Hiç olmazsa İstanbullular, sık sık trafik keşmekeşi yaşamak yerine, gökyüzündeki renk cümbüşünü izleme imkânı bulurlar! Böylece Türkiye Cumhuriyeti de yabancı konuğuna ne kadar itibar ettiğini gösterme imkânı bulur! Hele bir de Türk Yıldızları, konuk devlet başkanlarının ülkelerinin bayraklarındaki renkleri püskürttü mü iş tamamdır! Nasıl? İyi fikir, değil mi?!

     

    Sultanahmet Camii’nde Yapılan  Ahmedinejad Dalkavukluğu

     

    İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad’ın bizim dindar Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül ile hilafetin merkezi İstanbul’da gerçekleştirdiği görüşmeleri müteakip, İstanbul Sultanahmet Camii’nde kılmış olduğu Cuma Namazı, gerçekten de anlam ve mesaj yüklü idi! Hele hele cami içinde ve dışında halkın kendisine karşı yalakalık ve dalkavukluk sınırlarını zorlayacak şekilde göstermiş olduğu yakın ilgi ve alaka son derece anlamlı olmuştur! Bakın gazete haberinde neler yazıyor:  

    ”İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad, Sultanahmet Camisi’ne girdikten sonra, ön tarafta kendisine ayrılan yere oturmayarak, caminin arka sıralarında cemaatin arasında namaz kılmayı tercih etti. Bu arada, cemaatten bazıları Ahmedinejad’ın elini öpmeye çalışırken, konuk Cumhurbaşkanı buna izin vermedi. Ahmedinejad, aşırı sıcak nedeniyle elindeki dosya kağıdını yelpaze şeklinde kullanarak kendisini serinletmek isteyen bir kişiyi de nazikçe geri çevirdi. Cuma namazından sonra da Ahmedinejad’a ilgi devam etti. Bu sırada konuk cumhurbaşkanının camiden çıkabilmesi için Türk güvenlik görevlileri cemaati uzaklaştırmaya çalıştı. Buna tepki gösteren cemaat tekbir getirdi. Cami imamı da bunun üzerine hoparlörden, ‘Bu alakayı ve ilginizi cami dışarısında gösteriniz. Bu alakadan misafirimiz de rahatsız oluyor. Lütfen kendimize gelelim. Bu durumdan Allah da razı değil. Bu ilginizi nümayiş (gösteri) amacıyla yapıyorsanız, yanlış yapıyorsunuz. Allah en büyüktür. Ona olan saygınızı gösterin’ diyerek uyarıda bulundu.”(2).

     
    Bir başka haberde ise Sultanahmet Camii İmam’ı Emrullah Hatipoğlu’nun, cami içinde Ahmedinejad lehine slogan atarak dini siyasete alet eden bu şuursuz kalabalığa yapmış olduğu uyarı şöyle veriliyordu:

     

    “Kendinize hakim olun, camide olduğunuzu unutmayın. Bu alaka ve ilginizi cami dışında gösterin. Namazın huzurunun bozulmasından misafirimiz de razı değil. Allah-u Ekber nidalarını nümayiş maksadıyla atıyorsanız yanlış yapıyorsunuz. Allah en büyüktür, ona olan saygınızı gösterin!”(3).

     

    Yani Sultanahmet Camii’nin Erzurumlu Nene Hatun’un torunu olan İmamı Emrullah Hatipoğolu demek istiyor ki; “Ey şaşkınlar, camide olduğunuzu unutmayın. Allah’ın dinini siyasete alet edip, süflî emelleriniz için kullanmayın. Ey sersemler ordusu, titreyin ve kendinize geliniz!”.

     

    ***

    Hiç düşünmeyin; getirmiş oldukları tekbirlerle ve İsrail aleyhine atmış oldukları sloganlarla Sultanahmet Camii’ni inletmek suretiyle Ahmedinejad’a güya destek verdiğini zannedenler, bir avuç din bezirgânıdırlar. Onlar her devirde varlardır ve var olmaya devam edeceklerdir. Çünkü onların babaları ve ağabeyleri de 1980’li yılların başında “Allah’ü Ekber Humeyni rehber” diye slogan atıyorlardı. Geçtiğimiz hafta halefi Ahmedinejad’a gösterilen sevgi seli, nedense İmam Humeyni’yi hatırlattı bizim kuşağa.

     

    Bu sevgi selinin, Cumhurbaşkanı Sayın Gül’ün oğlu Ahmet Emre Gül’ün, Ankara TED Koleji Müdiresi’nden okulda mescit istemesine ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Edibe Sözen’in, Ahmet Emre Gül gibilerin, geri çevrilen taleplerine olumlu cevap sadedinde okullara ibadethane yapılmasına dair yasa teklifi hazırladığına ilişkin haberlerin medyada yer aldığı günlerde akıtılmış olması, oldukça enteresan sayılmalıdır…

     

    18.08.2008

     

    Ömer Sağlam

    ____________

    1- Bu tür kıyaslamalardan, İstanbul’u sevmediğim veya Ankara’ya taptığım gibi bir anlam kesinlikle çıkarılmamalıdır. Amacımız, İstanbul ve Ankara’nın, birilerinin kirli emelleri için alet edilmekte olduğunu vurgulamaktır. Yoksa bizim düşüncemiz, 780.500 km.karelik vatan toprağının her karışının aziz ve mukaddes olduğu ekseni üzerine kuruludur.  

     

    2- internet sitesinde bulunan 15.08.2008 tarihli ve Ahmedinejad’a sevgi seli” başlıklı haber.

     

    3- internet sitesinde bulunan 15.08.2008 tarihli ve “Ahmedinecad, Sultanahmet Camii’nde Cuma Namazı Kıldı” başlıklı haber.

     

     

  • 17 Ağustos ve 12 Kasım depremlerinde yaşamlarını yitirenlerin anısı önünde saygıyla eğiliyoruz…

    17 Ağustos ve 12 Kasım depremlerinde yaşamlarını yitirenlerin anısı önünde saygıyla eğiliyoruz…

    17 Ağustos gecesi herşey 45 saniyeye sığdı.


    Zamanın durduğu, saatlerin akrep ve yelkovanlarının donduğu 45 saniye geride kaldığında, gecenin karanlığı yüzyılın felaketinin silüetlerini taşıyordu.Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yaşanan acının ve depremin yıkıcı gücünün akıl almaz boyutları ortaya çıktı. Deprem bölgesine ilk koşanlar, yaşananlara tanıklık edenler ise gazeteciler oldu. Objektifler, kameralar enkazları taradı, anaların, çocukların gözyaşlarını tüm dünyaya aktardı, yardımların dağıtımında yaşanan aksaklıkları ortaya çıkardı.

    Kimi kez fotoğraf çekerken ağlasalar, objektiflerinin netini yapmaya çalışırken hıçkırıklara boğulsalar da gazeteciler üzerlerine düşen görevi yerine getirmek için haftalarca deprem bölgelerinden ayrılmadılar.

    O günlerin fotoğraf karelerine sığmayan acıları bundan sonrası için birer ibret belgesi olarak önümüzde duruyor. Depremde yitirdiğimiz canların, sönen ocakların sadece alın yazısı olmadığını biliyoruz. İlgisizliğin, başıboşluğun faturasını o 45 saniyenin sonunda Türk halkının ödediğini unutmayacağız. Ve unutturmayacağız…

    17 Ağustos ve 12 Kasım depremlerinde yaşamlarını yitirenlerin anısı önünde saygıyla eğiliyoruz…

     

     

     

     

  • 12. Türk Dünyası Günleri

    12. Türk Dünyası Günleri

           
    Yazar TDTKB   
    Pazar, 17 Ağustos 2008
    Kastamonu Belediyesince geleneksel olarak düzenlenen “Türk Dünyası Günleri`nin 12`ncisi, 23-25 Ağustos tarihlerinde yapılacak.
    Kastamonu Belediyesinden yapılan yazılı açıklamada, 23 Ağustos Cumartesi günü düzenlenecek konserle başlayacak etkinlikler kapsamında, yeni belediye hizmet binasının açılışı gerçekleştirilecek.

    Etkinlikler kapsamında Belediye Sergi Salonu`nda, Avrasya Kültür ve Sanat Birliği Resim Sergisi, sanatseverlerin beğenisine sunulacak.

    Sergide, Özcan Tekin, Hüseyin Bulut, Yıldız Asangalı, Astar Momunbek, Enver Ahmet Kulov ve Ramiz Netovkin`in resimleri yer alacak. Aynı günün akşamı saat 20.30`da belediye meydanında Gülben Ergen konser verecek.

    Etkinliklerin ikinci gününde ise kent dışından gelen misafirler için kültür gezisi yapılacak.

    Gezinin ardından, gazeteci Kemal Çapraz, Bahtiyar Sipahioğlu, Doç. Dr. Abdülvehap Kara, Yrd. Doç. Dr. Yakup Deliömeroğlu ve Yrd. Doç. Dr. Giray Saynur Bozkurt tarafından Kastamonu Belediye Başkanlığı Konferans Salonu`nda “Türk Dünyası`nın Meseleleri“ adlı panel düzenlenecek.

    Etkinliklerin akşamki bölümünde ise Kışla Parkı`nda, Başkurdistan ve Kosova Halk oyunları ekiplerinin gösterisi izlenebilecek. Türk Dünyası Günleri`nin son gününde, sünnet şöleni yapılacak.

    Bu arada, Türk Dünyası Günleri`nin açılışına MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli`nin de katılması bekleniyor.

    Kaynak: AA

  • Rus askerleri geri çekilecek

    Rus askerleri geri çekilecek

     
    BBC – 17 Ağustos, 2008 – TSİ 15:17
     
    Rusya Federasyonu Başkanı Dimitri Medvedev, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’ye birliklerinin Pazartesi günü öğle saatlerinden itibaren Gürcistan’dan çekilmeye başlayacaklarını söyledi.

    Rus ordusu, Gori’ye insani yardım girişine izin vermişti

    Fransız yetkililer, Sarkozy’nin Medvedev’le yaptığı telefon görüşmesinde, bir barış anlaşmasına varılamaması halinde bunun Moskova için ciddi sonuçlar doğuracağı uyarısında bulunduğunu belirtti.

    Rusya’nın Gürcistan’da bulunan birliklerinin komutanı da, BBC’ye yaptığı açıklamada, Rus askerlerinin Gürcistan’dan çekilmeye başladıklarını belirtti.

    Tümgeneral Vyaçeslav Borisov, Rus askerlerinin yerlerini barış gücü kuvvetlerine bırakmaları emri verdiğini söyledi.

    Taraflar arasında barışın sağlanması için diplomatik çabalar sürerken, Almanya Başbakanı Angela Merkel da Gürcü liderlerle temaslarda bulunmak üzere Tiflis’e gitti.

    Merkel, Cuma günü Medvedev’le bir araya gelmişti.

    Öte yandan, Rus birliklerinin Gürcistan’ın Gori kenti etrafında hareket halinde oldukları belirtiliyor.

    Gori’de bulunan BBC muhabiri, Rus ordusunun kente giriş çıkışları halen denetimi altında tuttuğunu ve kentte Gürcü askerlerine rastlanmadığını söylüyor.

    Rus ordusu, Gori’ye insani yardım girişine izin vermişti.

    Gori-Tiflis yolundaki askeri kontrol noktalarının da Rus birliklerinin denetiminde olduğu belirtiliyor.

    Gürcistan, Rus askerlerinin başkent Tiflis’e bu kadar yakın olmalarının kabul edilemez olduğunu söylüyor.

    Krizin başladığı ayrılıkçı Güney Osetya’da ise bölgesel savunma bakanlığının sözcüsü, başkent Şinvali’de Rus barış gücü askerlerinin yerini polis kuvvetlerinin aldığını belirtti.

    Anlaşma

    Rusya Federasyonu Başkanı Dimitri Medvedev, AB dönem başkanı Fransa’nın arabuluculuğuyla varılan altı maddeli ateşkes anlaşmasını dün imzaladı.

    Rusya ile Gürcistan arasında varılan anlaşma her türlü askeri faaliyetin durdurulmasını ve her iki tarafın askerlerinin çatışmaların patlak vermesinden önceki konumlarına dönmesini öngörüyor.

    Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, anlaşmadaki ek güvenlik önlemleri uygulandığında Rus güçlerinin geri çekileceğini kaydetmişti. Lavrov, gerektiği sürece Gürcistan’da kalacaklarını söylemişti.

    AB öncülüğünde varılan anlaşma, önceki gün de Gürcistan Cumhurbaşkanı Mihail Saakaşvili tarafından imzalanmıştı.

    Ancak Saakaşvili, Rusya’yla imzaladıkları ateşkes anlaşmasının, bu ülkeyle sorunlarının nihai çözümü anlamına gelmediğini vurgulamıştı.

    Saakaşvili, ülkesinin topraklarının işgalini bir daha asla kabul etmeyeceğini söylemiş; NATO’yu da, ülkesini ittifaka üye yapmayarak, fililen Rusya’nın askeri operasyonununa davetiye çıkarmakla suçlamıştı

  • TSK: PKK mağarasını vurduk

    TSK: PKK mağarasını vurduk

     
    BBC – 17 Ağustos, 2008 – TSİ 16:19
     
    Genelkurmay Başkanlığı, Irak’ın kuzeyinde Avaşin-Basyan bölgesinde tespit edilen bir mağaranın vurulduğunu bildirdi.

    Uçakların emniyetle üslerine döndükleri belirtildi

    Mağarada, Türkiye’ye karşı eylem hazırlığında oldukları belirtilen kalabalık bir grup PKK/KONGRA-GEL mensubunun barındığı ifade edildi.

    Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinde yer alan konuya ilişkin bilgi notunda, mağaranın dün gece Türk Hava Kuvvetleri Komutanlığına ait uçaklar tarafından tam isabetle vurulduğu belirtildi.

    Bilgi notunda uçakların görevi başarıyla tamamlamalarının ardından emniyetle üslerine döndükleri de belirtildi.

    Genelkurmay Başkanlığı, Temmuz ayında da Kandil bölgesinde PKK’nın barınak olarak kullandığı büyük çaplı bir mağaraya hava saldırısı düzenlemişti.

    Operasyon sırasında “mağara yakınlarında 30 ila 40 kişilik PKK üyesi olduğu belirtilen bir grubun etkisiz hale getirildiği” açıklanmıştı.

    Hava saldırısı Temmuz ayında İstanbul’da düzenlenen ve 17 kişinin hayatını kaybettiği bombalı saldırıları takip etmişti.

    Bu saldırının ardında PKK’nın olabileceği yolunda haberler basında yer almıştı.

    Genelkurmay Başkanlığı, bir süredir Kuzey Irak’taki çeşitli hedeflere yönelik operasyonlarını yoğunlaştırmıştı.

    Türk ordusu bu yıl Kuzey Irak’taki PKK hedeflerine yönelik çeşitli hava saldırıları düzenlemiş, geçen Şubat ayında da karadan sekiz günlük bir operasyon gerçekleştirilmişti.

  • Alman polisinden itiraf: Neo-Nazi’ler Türkleri yakmak istedi

    Alman polisinden itiraf: Neo-Nazi’ler Türkleri yakmak istedi

    Alman polisi, toplanmaları yasak olan Neo-Naziler’in satın aldıkları çiftliklerde düzenledikleri mitinglerde Türkler’i yakma planı yaptığını açıkladı…

    Alman hükümetinin yıllardan beri bir türlü baş edemediği Neo-Naziler şimdi de rahat miting yapabilmek için gayrimenkul almaya yöneldi. Miting ve gösterileri polis tarafından engellenen Türk karşıtı gruplar, geniş arazilere sahip çiftlik evleri ve boşaltılmış süpermarketler satın alarak bunları toplantı merkezi haline getiriyor. Alman polisi, son dönemde 50’ye yakın dev gayrimenkülün Neo-Nazi gruplar tarafından satın alındığını ve özel mülk olduğu için polisin giremediği bu alanlarda Türkler’e karşı eylem planları hazırlandığını açıkladı. Berlin polisinden yapılan açıklamada, “Daha onlarca benzer alan için pazarlık yaptıklarını öğrendik. İçerde Türkler’i nasıl yakacaklarını planlıyorlar” diyerek çaresizliğini dile getirdi. Irkçı grubun son hedefinin de 30 odalı ve büyük bir bahçesi bulunan bir otel kompleksini almak olduğu vurgulandı. Neo-Naziler’in burada Hitler ve 1987 yılında hapiste ölen Rudolf Hess ve Himmler gibi Nazi liderleri için anma törenleri düzenlemek istedikleri belirtiliyor. Alman yasalarına göre Hitler selamı veren ya da Nazi üniforması giyen bir kişi 3 yıl hapse çarptırılıyor. Ancak özel mülklerde bu tür kıyafetler giyilmesi kapsam dışında kalıyor. Alman savcılar yasaklamaya çalışsalar da Nazi sempatizanı Milliyetçi Parti (NPD) her yıl devletten 2.4 milyon dolar yardım alıyor.

    Source: www.zaman.com.tr, 17 Ağustos 2008

  • OSMANLI ARMASININ ANLAMI

    OSMANLI ARMASININ ANLAMI

     

    OSMANLI ARMASININ ANLAMI

     

    Osmanlı Devlet Nişanı, 19. yüzyılda Avrupa devlet geleneğindeki nişanlardan etkilenilerek Osmanlı Devleti için hazırlanmıştır. Ondan önce, padişahların tuğraları devlet nişanı yerine geçiyordu.

    Osmanlı nişanının son hali, 17 Nisan 1882’de Sultan II. Abdülhamit tarafından yürürlüğe konmuştur.

    Osmanlı armasının üzerindeki sembolleri en tepeden başlayarak şöyle sıralayabiliriz:

    En tepede bir güneş şekli ve onu çevreleyen güneş ışıkları vardır. Güneş şeklinin ortasında armanın ait olduğu dönemin hükümdarlarının tuğrası yer almakta. Onun altındaki yukarıya açık hilalin üzerinde Arapça Osmanlı devletinin hükümdarı olan han, Allahın Muaffak kılması ve yardımına dayanır ve öylece hüküm sürer anlamına gelen bir söz yazılı.

    Onun altında, armanın tam göbeğine gelecek şekilde aynalıklı kalkan motifi var. Bu kalkanın çevresinde yıldızlar bulunuyor. Bu yıldızların sayısı çok zaman 12 adet ile sınırlandırılmış olup 12 burcu temsil eder. Böylece Osmanlı, kâinatın merkezine yerleştirilmiş olur.

    Kalkanın hemen üzerinde de devletin kurucusu Osman Gaziyi temsil eden bir sorguç vardır ki Osmanlıların köklerine ne kadar bağlı olduğunu anlatır.

    Kalkanın sağ yanında Osmanlı sancağı yer alır. Renkli armalarla kırmızı ile gösterilir. Onun karşısında ise hilafet sancağı bulunur. Hilafet sancağının rengi aslında siyah iken, arma üzerinde hemen daima yeşil renkte gösterilmiş ve bazen üzerinde üç hilal kondurulmuştur.

    Merkezdeki kalkandan Osmanlı sancağı yönüne doğru uzanan şekiller ise şöyle sıralanmaktadır:

    Sancağın üzerinde bir ok var. Sancak alemini altında baltacıklar ocağının kullandığı tek taraflı bir çift yüzlü teberler (balta) bulunur. Sonra mızrak ve altında el sperlikli tören kılıcı vardır. Sonra ağızdan dolma bir top ve altında savaş kılıcı yer alır. Hemen altında bozdoğan (gürz) görülür. Top ile bozdoğanı sancaktan ayıran boynuzdan yapılan boru ise savaş ilanını ve sonra da mehterhaneyi temsil eder.

    Armanın sol yanında, yani hilafet sancağı yönünde uzanan semboller yine yukarıdan aşağıya şöyle sıralanırlar:

    Sancak aleminin altında süngü takılmış bir tüfek, altında tek yüzlü teber (balta), sonra toplu tabanca ve topuz başlı asa mevcuttur. Asanın şeşper (savaş araçlarından altı dilimli topuz) topuzu kenarına asılı olan terazi adaleti temsil eder. Terazinin kitap şekilleri üzerine oturtulmuş olup bu kitaplardan üstteki Kuran-ı Kerim, alttaki ise diğer hukuk metinleri yerine geçen kanun kitabıdır.

    Hilafet sancağının altındaki çiçek şekilleri Osmanlının estetik yönünü gösterir. Buket arasında ki güller hilafet sancağı üzerinde manevi ilhamlar sebebiyle bulundurulur. Buketin hemen altında bir çapa (gemi demiri) yer alır ki denizciliğin sembolüdür.

    Arma göbeğindeki kalkanın hemen alt yanın da dik duran bir borazan mızıka takımını; onun altında çaprazlama duran tirkeş (ok kuburu, sadak) ile meşale de gece donanmalarını ve ok müsabakalarını hatırlatır.

    Armanın alt tarafını boydan boya süsleyen inci defne yaprakları, çiçek motifleri arasından beş tane madalya sarkar. Bu madalyaların isimleri şöyledir: İmtiyaz nişanı, Mecidi nişanı, İftihar nişanı, Osmanlı nişanı ve Şefkat nişanı.

    _