Blog

  • Eski Türk İnançlarının Rize ve Yöresi Halk Kültüründe İzleri

    Eski Türk İnançlarının Rize ve Yöresi Halk Kültüründe İzleri


    Yazar Dr. Yaşar KALAFAT  

    GİRİŞ:    
         
    Çalışmamızın metnine geçmeden evvel, konumuzla ilgili bazı açıklamalar yapmayı düşünüyoruz. Eski Türk inançları ile kastedilen nedir? Rize ve yöresi derken nereyi kastediyoruz? Belirlenen bu coğrafyada anılan inancın izlerini halk kültürünün hangi vasatlarında arayacağız?     
        
    Eski Türk İnançları tanımı çok kere de eski Türk Dini olarak geçmektedir. Bu ifadenin araştırmacıların gündemine taşınmasında bizim 20-25 yıl kadar evvel yapmış olduğumuz çalışmanın da payı olmuştu. (Y.Kalafat, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, Ankara 2006) Evvela belirtmek gerekir ki, halk inançları tamamen yaşanan din değildirler. Halk inançları tamamen din olmadıkları gibi, dinin de tamamen dışında değillerdir. Onlar mevcut dinlerin halka yansıyış şekilleri veya mevcut dinin halk tarafından algılanış biçimleridirler. Şüphesiz  mevcut dinlerden sadece birinin değil ve aynı zamanda mevcut olmayan dinlerin de izlerini taşırlar. Bu açıklamadan  sonra, Türklerin ilk dinlerinin tarihi asgari Türklüğün tarihi kadar eskidir. Zira ilk inanç ilk insanla başlamıştır. Buradan hareketle denilebilir ki, Türklerin tanış oldukları dinlerin hepsi onların şu veya bu şekilde eski dinleridir. Türklerin çok büyük çoğunluğu bu gün Müslüman iken, bu dinin kapsamına girmeyen dinlere mensup dinler de vardır. Bu dinlerin bir kısmı Müslüman Türklerin eski yani bir, iki veya üç evvelki dinleri idi. Veya Müslüman Türkler bu dinlerin bir kısmı ile sıralı tanış olmadan İslamiyet’e girdiler.    
         
    Bu izaha rağmen Türklerin eski dinleri veya inançları tabiri ile anlatılmak istenilen ne idi. Bize göre, Eski Türk inancı tepesinde Tengri/Tanrı’nın bulunduğu bir takım kültlerden oluşmuş bir sistemdi. Bu inanca Ulu Tanrı anlamında Gök Tanrı İnancı da deniliyordu. Büyücülük, falcılık, ruhçuluk anlamına da gelebilecek olan Şamanizm Türkler arasında da yayılma alanı bulmuş olsa ve Türk dini ile çağdaş olsa da Türklerin dini değildi, zira Şamanizm anlam kayması olmasına rağmen din değildi. Şaman daha ziyade ruhlarla ilgilenen bir inanç görevlisi iken Türklerin dini görevlisi bize göre Kam idi. Din görevlisinden hareketle isimlendirme gerekir ise Türklerin o dönemdeki dinine Şamanizm değil belki Kamizm denilebilirdi.       
      
    Hal bu olunca; Lamaizm, Manihaizm, Budizm, İsevilik ve Museviliğin birçok mezhebi ile Muhammedi olmadan evvel tanış olmuş Türklerin eski dinlerinden söz ederken, Gök Tanrı İnanç sisteminden bahsetmiş olacağız.
               
    İçlerinde bid’ad, hurafe ve hatta şirkin de bulunabileceği bu tespitleri yapıp bildiriye dönüştürmenin amacına gelince, bunlar, geldiğimiz yerlerden getirdiğimiz, gelip yerleştiğimiz yerlerde bulduğumuz birlikte yaşadığımız halklarla birlikte ürettiğimiz, eğrisi ile doğrusu ile bize ait olan bizi biz yapan bizim halkımızın kültür ürünleridirler. Bunları ayıklamak, ilme, dine ve kültüre uygun hale getirebilmek de bizim işimizdir. Bunlar bize uzak geçmişimizin hatıralarıdır. Bunlardan hareketle Türk kültürlü coğrafyayı dolaşabilir ve bunlardan hareketle mitolojik dönemimize seyahat edebiliriz. Bunlardır Rizeli ile Mersinliği, Bitlisli ile Bursalıyı aynı kılan değerlerimiz. 

    Rize ve çevresi bazında ele alınarak yapılan bu çalışma, bir noktada metot formatı da oluşturabilir. Bu metodu bir Rizeli olan hocam Dursun Yıldırım’a borçluyum. Bu türden denemeler sürdürüldükçe, giderek tezimiz Türkiye çapında ve nihayet Türk kültür coğrafyasında  uygulama alanı bulabilir. Bizim evvelce Doğu Anadolu genelinde (Y.Kalafat, a.g.e.) ve Kars örneğinde olduğu gibi iller bazında da çalışmalarımız olmuştu. (Y.Kalafat, “Eski Türk İnançlarının Kars Yöresinde İzleri” 4. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi Bildirileri, Ankara, 1992, s.149-169; Eskişehir ve Yöresinde Eski Türk İnançlarının İzleri, VIII.Uluslararası Türk Halk Edebiyatı Semineri (7-9 Mayıs 2000, Eskişehir), Eskişehir 2002, 139-145; Bayburt ve Çevresinde Eski Türk İnançlarının İzleri”,Bayburt’un Sesi, Şubat 1998, S.12, s. 22-23; Kuzey Irak’da Eski Türk İnançlarının İzleri” Erciyes Üniversitesi Türk Kültür ve sanat Tarihi İçerisinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu sempozyumu 30 Mayıs 1992 Kayseri))
             
    Bu türden malzemenin tespit ve değerlendirilmesi, bize halk kültür dilinin önemini de göstermiş olacaktır. Bize göre millet hayatında halk kültürünün dili, halkın yerel olan anadilinden ileri bir öneme sahiptir. Zira ortak milli dilin kaynaklarından birisi halk kültürü dili iken, yerel dillerimizin farklılığına rağmen, halk kültürümüzün dili veya halkımızın kültür dili aynıdır. Rize’de veya herhangi bir yerde birçok kimse Lazca bilmeyebilir, ancak Alkarısı veya Yağmur duası inanç kültürü Lazca konuşanlarla konuşamayanlar arasında farklılık arz etmez. Zira bu halkların halk kültürleri dili birdir. Bu gerçek Zazalar ve Çeçenler için de aynıdır ve bu sonuç doğaldır. Çünkü bu insanlar aynı kültür coğrafyasının mensubudurlar.
               
    Coğrafi sınırlama olarak; Rize merkez ilçe, Ardeşen, Çamlıhemşin, Çayeli, Derepazarı, Güneysu, Fındıklı, Hemşin, İkizdere, İyidere, Kalkandere, Pazar yöreleri ile bazen de Sürmene  gibi yakın diğer ilçeleri aldık. Kullandığımız malzemeyi çıkarmış olduğumuz alandan derlenilmiş bilgilerin fişleri ve Rize yapılmış yayınlardan edindik. (Fehmi Rasim Çelik, Orhan Naci Ak, Rize Kültür Derlemeleri, Rize Halk Eğitim Müdürlüğü Yayınları 7, Rize 1999) Karşılaştırmalar ve değerlendirmeler bize aittir.
             
    Ele alacağımız konular hayatın doğum, evlilik, ölüm gibi safhalarından olacaktır. Bu arada bereket, uğur, tılsım, güneş, ay gibi objelerden yola çıktığımız da olacak. Bunları aralarındaki bağlantılar ve Türk kültürünün içerindeki yerleri üzerinde durmaya çalışacağız.
     
    METİN:
              
    Türk halk inançlarında sayıları tek veya çift olmalarına bazı manalar verilir. Cenaze yerine taziyeye gidene tek tabakta servis yapılır. İkram edilen çay veya kahverinin yenilenmesi istenilmez bu yeni bir acıya işaret eder. Düğün evinde ise bunun tersi uygulanır, böylece yeni bir mutluluk temenni edilmiş olunur inancı vardır. Toplu çocuk sünnetlerinin de tek olmaması istenir. Çocuk sayısı çift sayıya tamamlanır. Aday çocuk bulunamaz ise bir horoz kesilerek dökülen kanın sayısı çifte tamamlanmak istenir. Rize Merkez ilçede, düğün alayında  7 çift 1 tek sayma uygulaması vardı. Alayın önde gelen 15 kişisini 7 çift ve 1 tek diye sayılır. Bu yapılmazsa gelinin ayaklarının dolaşacağına inanılır. (F.R.Çelik, O.N.Ak, Rize Kültür Derlemeleri, Rize, 1999, s.13)   
          
    Rize merkez ilçede baba evinden çıkan gelinin koca evine gidişinde yolu delikanlılar tarafından ip gerilerek veya sırık uzatılarak kesilir, bahşiş alındıktan sonra yol açılır, bahşiş, alan genç havaya ateş eder. (F.R.Çelik-O.N.Ak, a.g.e. s.13) Ardeşen’de yolun açılması sağlandıktan sonra yol boyunca “Yol Havası” çalınır. Düğünlerde çeşitli şekillerde yol kesmek haktır. Anadolu’nun bazı yörelerinde alınan bu bahşişe “Yol Hakkı” denir. Bazı yörelerde de gelin yeni evine giderke başka bir köyden geçmek zorunda kalabilir. Bu durumda kesilen yoldan alınan bahşişe ise, “Toprak Bastı Hakkı” denir. Bunlar aynı zamanda birer saçıdırlar. Çeşitli vesileler yaratılarak çok sayıda kişinin hayır duasını almak hoşnutluğunu kazanmak amaçlanmıştır. Nitekim Ardeşen’de gelinin kardeşlerden birisi “Kardeş hakkı” ve gelinin dayısı da “dayı Hakkı” isterler. Çayeli’nde gelin olacak kızın yakınlarına verilecek paraya  “Hak” denir. “Emice Hakkı”, “Dayı Hakkı”, “Agabey Hakkı” gibi.Pazar’da gelin oğlan evinden, babasının evine bir gece klıp dönmesine ise, “Yol Açmak” denir. Anadolu’nun iç ve doğu kesimlerinde bunun ismi “Ayak Açmak” dır.
             
    “Kapılık” ise gelin yeni evine girmeden kardeşleri tarafından kapının kesilip gelin için kayın peder veya Kayın valideden ciddi hediye alınmasıdır. (F.R.Çelik-O.N.Ak.a.g.e. s.14) Bu uygulama da kültür coğrafyamızda çok yaygındır. Ancak oğlan evinin kapısının gelinin kardeşleri tarafından kesilmesi şeklindeki uygulamaya ilk defa rastlıyoruz. Daha ziyade, gelin attan inerken veya evin eşiğinden girecekken bu talepte bulunulur ve alınır. Buna “Kapı Hakkı” denildiği de olur. Buradaki incelik ileride göstermeğe çalışacağımız diğer örneklerde de olduğu gibi, ilişkiler hak üzerine kurulmuştur. Haklaşmak esastır. Kaçınılan husus haksızlıktır.   
          
    Rize yöresindeki gelinin ayağının koca evine girdiği ilk gün eltisi veya halası tarafından yıkanması uygulamasına biz Anadolu’da pek rastlamadık. Özbekistan’dan yaptığımız tespitler arasında böyle bir uygulama vardı ki (Y.Kalafat-C.Türkeroğlu-M  Muratoğlu, Özbekistan-Anadolu Karşılaştırmalı Türk Halk İnançları, Ankara, 1995) orada yanılmıyorsak kayın valide yıkıyordu. Rize’deki uygulamada gelinin çorabından yıkama esnasında çıkan parayı, yıkama işlemini yapan alır ki, bu da bir hoşnutluk vesilesidir. “Kaynana Horonu” nda kemençecinin “kemençeyi yıkaması” da bu türden bir zihniyetin sonucudur. Kemençeciye bahşiş verilir böylece onun da muhtemel kıskançlığı veya nazarı önlenilmiş olunur. Anadolu ve Azerbaycan’da mutlu olaylar ıslatılır. Terfi eden memur, sınıf geçen öğrenciden kutlama anlamında ıslatması istenir. Gelin pastasının kesilmesinde garsonlar bıçak kesmiyor veya damat tıraşında ustura kesmiyor denilerek para alınması veya verilmesi gibi bir uygulamadır.  
           
    Ayağı yıkanan gelini, yıkanması suretiyle uğuru açılmış uğurlu olması sağlanılmış olma inancını bize düşündürüyor. İnsanoğlu’nun ayağının uğuruna veya tersine inanılır.(Y. Kalafat, “Türk Dünyasında Karşılaştırmalı Ayak ve Ayakkabı İle İlgili İnançlar”, Türk Folkloru, Mart 1999, S.99, s.15-16) Ardeşen yayla yolundaki halkın öptüğü “Peygamber ayak izleri” dediği izler bu neviden uğuruna hayırına inanılan izlerdir. Topkapı sarayında Hz. Muhammedin ayak izlerinde olduğu gibi, biz İran’da Gademgah denilen mevkide Hz. Hüseyin’e ait olduğu ifade edilen ve kutsal muamelesi gören izler resimlemiştik. Hemşin’de 14 Ocak’da sağ ayakla başlatılan hareket berekete sol ayakla başlatılan ise kıtlığa delalet eder.
             
    Rize’deki erkeklerin ve kadınların isimleri ile çağrılmayıp, kadınları  eşlerine ” O adam” yaşlı ise “ihtiyar”, “uşakların babası” “usta”, “Hacı” ve erkeklerin de eşleri için “uşakların anası”, “ev sahibi” demesi veya nereden gelin gelmiş ise başlangıçta  “Sürmeneli” gibi ve geriden gelenler nesillerce de “Sürmeneli Gelin”, “Sürmeneli Nene” diye seslenmesi ileride değinmeye çalışacağız gibi bir sakınma şeklidir. İsmin görünmeyen ve zararlı olabilecek güçlerden sakınılması içindir. Bu bir nevi iyi saatte olsunların nefsinden korunmak içindir. Bir çok yerde güzel çocuklara isimleri ile hitap edilmez. Çok kere onlara çirkin isimler konularak korunmaları sağlanır. Hatta yeni gelinin uzun süre kayın valide ve kayın pederin yanında sesini sakınması da bize göre bu inancın başka bir tezahürüdür.  Nitekim Rize’de “kaçma sakınma” olarak bilinen uygulamada “Yedi Günü” diye bilinen bir uygulama vardır ki, buna göre bu süre zarfında gelin kaynana ve kaynatası ile konuşmaz, süre dolunca el öper hediye alıp daha sonra konuşur.İslami döneme girildikten sonra bu sakınca Allah’a sığınılarak giderilmiştir. Mesela kaç çocuğu olduğu sorulan kimse “Allah bağışlarsa 2 oğlum var” veya “Ellerinizden öper 2 oğlum var” şekline dönüşmüştür ki iki tespit arasında bize göre bir bağıntı olmalıdır. Keza eşi için Köroğlu” diyerek eşinin ismini vermekten adeta ar eden erkek esasen onu aşağılamak için değil çok kere yabancı erkeğe karşı korumuş olur. Hatta buradaki Köroğlu bize göre Ayvazın Köroğlusu değil Koroğlu’dur. Bu ocağın kor’un piri iyesi anlamında olmalıdır. Zira hanımları için erkekler evin sahibi derler. Türk kültür coğrafyasında gelin bebek yaşındaki kaynına ve aynı yaştaki eltisine ömür boyu bu saygıyı gösterir. Konunun ayrıntısına girmek uzamasına sebep olabilir (Y.Kalafat, “Kayseri Çevresi Örnekleri ile halk İnançlarımızda Korunma ve Kurtulma Yöntemler”, Kayseri ve Yöresi Kültür Sanat Edebiyat Bilgi Şölen, 13 Nisan 2001, s. 397-401).
             
    Nazardan korunmak için Çocukların yüzlerine kömür sürülerek güzellikleri saklanırken bu uygulama bazı yerlerde çok güzel genç gelinler için de yapılır. Hatta yeni sağılmış ineğin süt kabına da bir parça kömür atılır. Kömürün hikmeti kara oluşundan ve ocak ile olan bağlantısından geliyor olabilir Pazar’da fıtık hastalığı için yumurtanın üzeri kömürle çizilerek duası okunur ve bir beze sarılan yumurta yanmakta olan ocağın önüne asılır, yumurta koruyana kadar hasta iyi olur.
             
    Nazardan korunmak ve kurtulmak için nuska/muska yapılır. Nazar mala, canlıya cansıza her türlü imrenilen şeye vurabilir. Nuska sadece nazara karşı yapılmaz, etkilenmek istenilen her davranış ve düşünce ve his için nuska/muska yapılır.
                         
    “Vereyim sana nişan
    Nuskamın gümüşünden                      
    Niye anlamayısun                      
    Bu sevdalık işinden”                       
    “Bir nuska yaptıralum                      
    Camedeki hocaya                      
    Kaldun baban evinde                      
    Tez gidesun kocaya”

    Yumurta ile ilgili inançlar da vardır ama bunları eski Türk inançları ile bağdaştırmak çok kolay değildir. Belki Od/Ocak bağlantısı kurulabilir. Yumurtasını yiyen tavuk için eleğin içerisine ateş külü konur, bu kül kümesin üzerine dualar okunarak elenir böylece tavuğun yumurtasını yemekten vazgeçeceğine inanılır.    
         
    Türk halk inançlarında geniş yer tutan bağlamak ve bağlanmanın da Rize halk kültüründe geniş yeri vardır: Kollar Göğüsün üzerinde bağlanmaz, uğursuzluk getireceği ve kısmetin kesilmesine yol açacağı inancı vardır. Kars tarafındaki Karadenizlilerdeki bir inanca göre böyle yapan çocuk yetim kalırmış Rize yöresinde kurban bayramında eve et gireceği zaman loğusa ve bebek ayağa kaldırılır. Kurban etinin loğusayı basacağına inanılır. Çelik ve Ak’ın Hemşin’den yaptıkları bir tespite göre; Hemşin’de cenaze geçerken cenazeden daha aşağıda kalmanın  özellikle kadın ve çocukları etkilediği  onların üzerinde “baskınlık” denilen bir halsizliğe sebep olduğuna inanılır ve korunmak için de cenaze geçerken kadın ve çocuklar yolun veya evin üst tarafına çıkarılırdı. İç ve Doğu Anadolu’da kırkı çıkmamış kadın ve bebeğin cenazenin olduğu yerde bulundurulmaları uygun bulunmaz Bu inanç Özbekistan Türklerinde de yaşamaktadır. Kırkı çıkmamış bebeğin bulunduğu eve et getirilir ise, bebek evin üst salonuna götürülür ve beşiği ile birlikte etin seviyesinden yukarıda tutulur. Bize göre buradaki inanç inceliği ilgili hayvanın kırkı ile bebeğin kırklarının karışmaları suretiyle hayvanın bebeği basacağı inancıdır. Zira Doğu Anadolu’dan yaptığımız bir tespitte bebeğin kırkı çıkarılırken bilinen bir çok hayvanın ismi sayılarak kırklarının karışmaması istenilir. Yine kırkı çıkmamış bir bebeğin rahatsızlığının giderilebilmesi için sağaltıcı kadının tedavi süresinde bir çok hayvanın ismini söyleyip onları adeta sesleri ile taklit ederek dua ettiğini annemden dinlemiştim ki, söz konusu hasta kardeşimdi.  
            
    Pazar’da zamanı geldiği halde ayağını yere basamayan çocuğa   “Basılmış” denir. Basılmış çocukların tedavisi için bunların ayakları bir iple bağlanır ve namazdan ilk çıkana bu ip kestirilir Basılmak- basmak hayatın diğer safhalarında da görülür. (Y.Kalafat, “Balıkesir ve Yöresi Örnekleri ile halk İnançlarımızda Basmak ve Basılmak Kavramları ve Mahiyetleri” Birinci Balıkesir Kültür Araştırmaları Sempozyum Bildirileri 01-02 Haziran 1998, Balıkesir 1999, s. 418-422))  
           
    Güneysu halk kültüründe “Enişteyi Bağlamak” diye bilinen ve damadın yakınları tarafından yapılan bir şaka türü vardır ki mahiyeti tamamen farklı olup, enişteden ziyafet türü bir şeyler koparmak için yapılır. Bu uygulama Pazar’da da vardır.
             
    Eşik konusuna tekrar dönecek olmamıza rağmen Rize’de tarla işleri çimlerin kesilmesi, yaprakların toplanılması, kışlık odunun hazırlanması, gübrelerin taşınması, kendirlerin taranması harmanın ayıklanması  üzüm ve benzerlerinin toplanılması komşularla birlikte yapılır cenazede, düğünde, hastalıkta çevre halkı birlikte hareket eder. Eve gelmiş misafir adeta köyün de misafiridir. Evlerde misafir yatağı, misafir yorganı, misafir yastığı, misafir çarşafı olurdu. Biz bu tespitleri Kars’ta dünyaya gelmiş ve orada yetişmiş Sürmeneli bir ailenin ferdi olarak evimizden de biliyoruz. Bu açıklamanın inanç boyutuna gelince, ev gibi, köyünde adeta eşiği kapısı vardı. Asker ve hacı uğurlamak veya karşılamak. Gelin alaylarını uğurlamak veya karşılamak keza közün eşiğinde oludu. Mesela muhtaç birisi veya düşmanlık güden birisi için “geldi kapıya dayandı” denildiği gibi “çıkıp köye kadar geldi, geldi köyün eşiğine dayandı” da denilir. Evin eşiğine dayanıp yardım isteyen suçluya farklı bir şefkat gösterilirdi o adeta sığınmıştır. Eşikten içeriye girilince kötü niyet dışarıda bırakılır. O evin, o köyün bir ferdi gibi samimi davranılır ve samimiyet görülürdü.Çayeli’nde, diğer yörelerimizde de bir şekilde yaşamakta olan “Evin Sırrı” kavramı vardır ki gerektiğinde sığınan kimse ile, evin çocuklarından saklanan husus bu şahısla paylaşıldığı dahi olmuştur. Aile veya köy için yapılan bu tanımlama vatan toprağı için de geçerli idi ve bu sınırlar kutsaldı, Halk inançlarımıza göre evi olduğu gibi ve köyü olduğu gibi vatan topraklarını da koruyan görünmeyen güçler vardı, haneyi ve yaşanılan toprağı kutsal kılan aynı zamanda bu güçlerdi. (Y. Kalafat, “Milli Sınır Anlayışımızın Halk İnançlarımızdaki Kökleri”,Serhat kültür Fahrettin Kırzıoğlu Hatıra sayısı, Mayıs-Haziran 2006, s.36-38) Her evde Cuma akşamları Yasini Şerif okunmasının veya ölünün kırkına hatimin yetiştirilmesindeki hikmetlerden birisi geçmişlerin ruhu için ise diğer bir sebep de “yüzü suyu hürmetine” felaketlerden Allah indinde koruduğuna inanılanlardı. Bunlar sadece savaş zamanı yardıma gelmiyor, kuraklıktan tutun da her türlü felaketlerde  bu toprakların insanlarına yardımcı oluyorlardı.
             
    Rize’de de eşikle ilgili inançlar vardır. Kapının eşiğine oturan kişinin iftiraya uğrayacağına inanılır. Pazar’daki “Kapılık” uygulamasına göre, gelinin indiği ata gelinin kardeşi yoksa yakın akrabalarından biri biner ve atı eşiğe sürerek bahşiş ister. Bu da bir hak türüdür ve eşikte cereyan etmiş olması eşik inancı ile ilgili olmalı. “Sofra Kesme” oğlan evine şakacıktan sorun çıkarmak için yapılan ve olmadık taleplerde bulunmanın Pazar’daki ismidir. Rize’de evlerin eşiklerinin altında evin koruyucusu olduğuna inanılan ve ev halkına dokunmayan beyaz bir yılanın varlığına da inanılırdı.  

    Rize yağmurlu olduğu için burada yağmur duasına pek ihtiyaç olmaması doğaldır. Rize’de ihtiyaç duyulan yağmur değil güneş olmalı. Bununla beraber, dere kenarından taş toplayıp dereye atılması veya yağmur duasında parmakların aşağıya gelecek şekilde tutulmasının örnekleri bu bölgede de görülmüştür. Araştırmacı Çelik ve Ak’ın tesbitleri arasında cenaze namazında yağmur duasının yapılmış olması da vardır ki, biz bu tespite ilk defa rastladık. Parmakların aşağıya doğru tutulması ters inancı ile ilgilidir. Erbil’de şahit olduğumuz bir duada düşmanların kahrolması hoca tarafından istenirken cemaat ellerini aşağıya doğru amin duruşunun tersine bir biçimde tutmuştu. Kara kura basan kimse ondan kurtulması için git falan değil, gel gitme gibi ifadeler kullanmalıymış. Bunun çok örnekleri vardır ve halk inanç kültürümüze ters motifi olarak geçmiştir. (Y.Kalafat, “Türk Halk İnançlarında Ters Motifi” A. Çaycı’ya Armağan, Ankara, 1995, s.297-307) Bu çalışmamızda bunun başka örneklerini de göreceğiz. Nasreddin Hoca’nın Eşeğine ters binişi de bu kara iye ile izah edilmektedir.

    Rize halk inançlarında da tersle ilgili inançlar vardır. Mesela giysisini ters giyen birisinin işlerinin ters gideceğine inanılır. Evinden sabahleyin çıkan bir kimsenin işlerinin ters gitmesi karşılaşmış olduğu uğursuz kişi ile de ilişkilendirilir.Çayeli’nde elçiliğe giden kimsenin iç çamaşırını ters giyer ise işinin olacağına inanılır. Bu uygulama Kars yöresinde kız evinin olumsuz cevap vermesi ihtimaline binaen yapılır. Yani olumsuzun olumsuzluğu giderek olumluluğu doğurabileceği mantığı ile hareket edilmiş olunur. Bir dönem Fındıklı’da kız istemeye gidenler ceketlerini ter giyerlerdi. Birçok yerde olduğu gibi Çayeli’nde de bıçak makas ve köpüklü sabun ya yere konularak verilecek kimseye verilmiş olunur veya elin tersi ile uzatılır aksi halde kavga çıkacağına inanılır.Pazar’da kısmeti bağlı kişinin kısmetinin açılması için hocanın namaz kıldığı seccade ters çevrilir. Bu tespitte bağın açılması ile ters motifi bir araya gelmiş ve İslami bir giysiye bürünmüştür. Adeta kısmeti bağlayan kara iye aksi istikamete yönlendirilmiştir. Anadolu’nun bir çok yerinde namazdan sonra seccadenin köşesi kıvrılır. İfadeye göre bu yapılmaz ise şeytan o seccadede namaz kılarmış. Bu konuya uğurluluk ve uğursuzluk ayrıca kişi oğlu ile ilgili yapacağımız açıklamalar münasebeti ile de değinebiliriz.
             
    Anadolu’nun sair bazı yerlerinde mesela Kars’ta da olduğu gibi uçan kuşun insanın üzerine pislemesi uğur alameti olarak algılanır. “Başına devlet kuşu konacak, kondu” denilir” Akşamdan sonra kediye  bulaşma uğursuzluk sayılır ki, kediye bulaşma onun tekin olmaması bilhassa kara kediden sakınılması gerektiği inancı diğer bölgelerimizde de yaygındır. Eski hesap yılbaşı 14 Ocak’a  “koca karı yılbaşısı” denirdi. Bu gün sabahleyin eve kimseler gelmeden bir kap su getirilir ve evin içine serpilirdi. İlk gelen kimsenin  ayağının uğuruna göre o yılın uğurlu geçip geçmeyeceğine inanılırken, gelen kişi erkek ise yılın uğuruna inanılırdı. Bunu andıran inançlar ve uygulamalar az farklarla Trabzon yöresinde de yaşamaktadır. Biz Nahcıvan’da Nevruz günü sabahleyin güneş doğmadan alınıp evin dört köşesine serpilecek ” Ham Su” yun bereketlere vesile olacağını tesbit etmiştik. Yanılmıyorsak bu suya Trabzon yöresinde “Gün görmemiş Su” denilmektedir. Fındıklı halk nasihatları arasında, “yemek ağzında konuşma, kapalı yerde su içme” gibi nasihat var ki, kapalı yerde neden su içilmemesi gerektiğine bir anlam veremedik. 
            
    Basmak- basılmak, uğurlu-uğursuz olmak gibi kara iyeler içerikli bir inanç şekli de bağlanmak- bağdan kurtulmaktır. Kolları göğüste bağlanmasına değinmiştik. Rize merkez ilçe çevresinde; düğün arifesinde yere çivi çakılması, ipe düğüm atılması anahtarla bir kilidin kitlenilmesi damadın bağlanılması anlamına gelir. Çivi çakmak daha ziyade türbelerin gönderlerine niyetlenme adına yapıldığı bilinen batı Anadolu ve kuzey Afganistan’da görülen bir uygulamadır. Diş ağrısının tedavisi için 7 uyurların mağarasına çivi çakılır.

    Derepazarı’nda kapı üstüne çivi çakılarak korkuluk kaldırılması tedavisi yapılır Düğüm atma iple veya parmaklarla bağlamaya matuf bir büyü şeklidir. Anahtar açmak anahtar kapamak, anahtarla kısmet bağlamak ve açmak da keza çok yaygın büğü türleridir. Damadı ve gelini başlamak, bağlanmalarına karşı tedbirler almak bağdan kurtulmalarını sağlamak halk kültürümüzde geniş uygulama biçimleri bilinen bir büyü türüdür. (Y. Kalafat, “Alanya Yöresinde Kilit-Bağ, Kitlenmek-Bağlanmak” Alanya Tarih ve Kültür Semineri III, Alanya 2004, s.492-496)  
           
    Rize merkezde olmamakla beraber yayla bağıntılı olan kesimde geçmişte “Güneş Duası” yapılırdı. Biz Fırat havzasında karın yağması veya durması ile ilgili olarak Ahmet Buran’ın yaptığı çalışmaları hatırlıyoruz. Duanın şekli ve  bilhassa amacını bağlı olarak ihtiyacın mahiyeti belirlemektedir. Yağmur duası için Rize yöresinde “Bubirdak” düzenlenirdi. Bu uygulama Doğu Anadolu’daki “Godi Godi” veya “Çömçe Gelin” mahiyetli bir uygulamadır. Biz bu inancın uzantılarını Kuzey Afganistan deki Hazara Türkleri arasında da tespit etmiştik. Bubirdak’da benzerleri gibi çalı süpürgesinin kız gibi giydirilip çocukların onun arkasına takılıp evlerden yenilecek bir şeyler isteyip onları pişirilip yemesi şeklinde olur. Bu arada çocuklar kendi dillerince kafiyeli söylemlerle dileklerini anlatırlar. Ellerindeki kıl torbanın ismi “kıtlaman” ve pişirecekleri küçük kazanın ismi de “cuga” dır. Çocuklar güneş isterlerken,
                         
    “Bubirdağım bur ister                      
    Kaşık kaşık yağ ister                      
    Kadelden kaymak ister,                      
    Un torbasından un ister,                      
    Kintamandan tuz ister,                      
    Allah’tan kırmızı güneş ister”  
           
    Derler ki, bu duanın Azerbaycan’daki bitiş şeklinde “Kızıl gün ister şeklinde ifadeler kullanılır. Bubirdak, Godi Godi veya Çömçe Gelin bir dönem mutlak olana verilen isim mi idi, veya mutlak olanın sıfatlarından birinin mi ismi idi, Beklide mutlak olanın yerel dildeki ismi veya görevli meleğin ismi idi. Bunları bilemiyoruz, konunun dışına çıkıp inanç etimolojisi de yapmayı doğru bulmuyoruz.  
           
    Bubirdak merasimi münasebeti ile asıl üzerinde durulacak husus çocuklar yemeklerini pişirirlerken, yemeğe konulacak evlerden toplanılmış yağdan bir miktarcık sağa sola ve havaya atarlarken “Allah’ım yarın kırmızı güneş ver” demiş olmalarıdır. Burada çok ciddi bir inanç fenomeni dini tabakalaşma eski inanca son din olan İslamın giysisinin giydirildiğini görüyoruz. Bubirdak Allah inancının içerisine yerleştirilmiştir. Sağa sola yağlardan birer parça atılması görünmeyenlere, od, yer ve ev iyelerine yapılan saçıdır. Adeta Ayetel Kürsüyü okuyup yeni cihete üflenilmesinin bir veriyantı mıdır? Biz Hakasya’da Altay’da piknik yaptığımız ev sahibi soydaşlarla yiyeceklerimizden çevreye sembolik saçılar yapmıştık rahmetli kayınvalidem yağ eritirken veya hamur yoğururken bir parçacık fırlatıp evin damına yapıştırırmış, Rahmetli annem de kayınvalidesinden böyle bir uygulama gördüğünü hatırlardı. 
            
    Bubirdak, Hemşin’de “Ablik-Bublik” olarak bilinir ve duası biraz farklıdır;      
                   
    “Ablik Bublik ne istersin?                      
    Bir kaşık yağ isterim,                       
    Tekneden kaymak isterim                      
    Verene bir koç oğlan                      
    Ermeyene kör, topal kız,                      
    O da yansın ateşe”   
          
    Şeklinde karşılıklı iki gruba ayrılmış çocukların eğlencesi şeklinde sürer gider. 

    Rize’de olduğu gibi kültür coğrafyamızın diğer yörelerinde de süpürge etrafında hayli inanç gelişmiştir. Gidenin arkasından ağlanılmayacağı gibi ev de süpürülmez, süpürge yapılmaz. Bazı yörelerimizde görülen Cuma Salası esnasında evin süpürülmeyeceği inancı Rize merkez halkında yoktur. Ardeşen’de bir kimsenin üzerine doğru süpürülür ise o kimsenin erkek kardeşine kötülük geleceğine inanılır. Kars yöresinde üzerine maksatlı olarak süpürge vurulan kimsenin iftiraya uğrayacağına inanılır. İftiradan korunmak için süpürgeye tükürür gibi tu tu tu denilmelidir. Çayeli’nde “fit öteye fit beriye fit kapının dibine” bilmece dilinde süpürge demektir. Hemşin’de evdeki ve konu komşudaki süpürgelerin toplanılıp yakılması halinde havaların ısınacağı inancı vardır. Pazar’da nazar almış inek için yapılan  nazar tılsımında biber ve kömürün yanı sıra süpürge çöpü de vardır. Pazar’daki süpürge ile ilgili bir diğer inanca göre, evden birisi dışarıya çıkmış ise, kaza geçirmemesi için o gün ev süpürülmez. Nazar alan ineğin tedavisi  için hazırlanan karışım bir tavada yakılıp inek tütsüsüne tutulur. Anadolu’nun bazı yörelerinde süpürge otu ve tohumu üzerlik gibi kullanılır. Süpürgeden nazarlık yapılır. Sürmene dolaylarında gece ev süpürülmez, üzerine süpürülen şahısın yavaş yavaş ölüme gideceğine inanılır. Ev süpürülürken süpürge başkasına dokunursa o kişinin büyümeyeceğine inanılır bu şerrin tesirinden kurtulmak için süpürgeye tükürmesi gerekir. (M. Bilgin, Ö.Yıldırım, Sürmene, İstanbul 1990, s.612-613)   
          
    Rize’de her yaşlı ölüm günü için “Kefenlik” diye bilinen kendirden yapılmış bir kumaş ve cenazeye dağıtmak üzere peşkirler ve miktarda  definde kullanılmak üzere para hazırlardı.Bu paraya “Gömülmelik” denilirdi. Anadolu’da bunun diğer adı “kefen parası” veya “Defin Parası” dır. Taraflar arasında ihtilaf çıkar helalık alınamaz ise, haksızlığa uğradığına inanan kimse muhatabına “kefen Paran olsun” derken hayırını görme ölürsün inşallah demiş olmaktadır. Bunlara hiç el sürülmez bunlar adeta o gün için adanmışlardır. Batı Anadolu’da tabutun üzerine örtmek üzere bir halımsı kumaş dokunur. Bu da adanılmış bir örtüdür. Bu da kurbanlık hayvanın adanılıp başka maksat için kullanılmayacağı binit, sütü, yünü alınmayacağı gibi bu örtü de kullanılmadan muhafaza edilir.   
          
    Rize yöresinde ölüye yakınları sesli ağlarlar ve buna “sayı kurarar ağlama” denir.(Çelik-Ak, a.g.e. s.47) Türk inanç kültüründe yasta sesli ağlamak Gök Türk çağına kadar uzanmaktadır. İslamiyet fazla abartılı ağlamayı İslam olarak kabul edip onaylamamıştır. Türk kültürlü coğrafyada  ağlamak, ağlayarak ağıt yakmak, ağıt-destanlar meydana getirmek, ağlama merasimine yuğ ve ağlamayıcı  kafiyeli ve coşkulu hale getirmeye sığıtcı denildiğini biliyoruz (Abdulkadir İnan, Eski Türk Dini Tarihi, s.1, 18, 20; Y.Kalafat, Doğu Anadolu’da eski Türk İnançlarını İzleri, s.209-210) Ancak Rize’de bu tabire henüz bir anlam veremedik. Yakınları tarafından ölünün sesli ağlamasına Pazar’da “Okoresğu” denilmektedir Yerel dillerde farklılaşma olsa da halk kültürünün dili belirtildiği gibi değişmemektedir. Nitekim Pazar’da da ölünün can verdiği odaya bir bardak su konulur ve 40 gün ışığı söndürülmez ki, çok yaygın bir uygulama biçimidir.Rize yöresindeki ölünün gece defnedilmemesi adet ve inancı Türk kültür coğrafyasında çok yaygındır. Akşam güneş batıp hava kararmaya yüz tutunca yerlerin bağlanıldığı söylenir bu saatte ve ondan sonra bir çok şey yapılmaz. Bizim yorumumuza göre bu uygulamanın derinliklerinde güneş kültü ile ilgili inançlar saklıdır. Mesela bebek bezi dışarıda bırakılmaz, eşikten dışarıya sıcak su dökülmez, ağaç dikilmez. Akşamın hayrı sabahın şerrine tercih edilir. Rize’de de yaşayan bu hususla ilgili tespitlere göre gece tırnak kesilmez, aynaya bakılmaz, idrar dışarıya dökülmez tarak artığı saçlar dışarı atılmaz, bebeğin ve loğusanın çamaşırı kırkına kadar dışarı asılmaz Bu bize “Karanlığın getirdiğinden ve götürdüğünden sana sığınırım” duasını hatırlatıyor. Rize’de mezarın iki başına dikilen tahta veya taşlara “Mezar Patiları” denir. Iskat günü fakirlere havlu, peşkir ıskat olarak verilirken, çocuklara simit, fındık kadınlara tülbent dağıtılırdı.  Bize göre bu uygulama da bir nevi saçı bir nevi kansın kurbandır. Hayır işlemeğe, helalık almaya varsa küskünlük giderilmeğe, sevindirerek hayır dua almaya matuftur.  
           
    Konuya girerken bir takım habis ruhlar ve bunların zararları ile korunma şekillerinin olduğundan bahsetmiştik. Bunlara halk inançları çalışmalarımızda kara iyeler diyoruz.. İslami terminoloji ile dillendirmek gerekse, bunlar için belki cin, imamsız cin, şeytan gibi tabirler uygun olabilir. Bunlar ile mikropların bir şekilde bağları var mıdır? Hepsi için aynı şey söylenilebilir mi? İnsan muhayyilesi bunları gerçeklerine rağmen ne şekillere sokmuştur? Bütün bunlar üzerinde durulması gereken hususlardır. Bizim bildirimizin öncelikli alanı kapsamına girmemektedirler.
           
    Kara iyeler hayatın her safhasında vardırlar. Hamile kalamayan veya erkek çocuğu olmayan çocuğu veya erkek evladı yaşayamayan bazı hanımlar bunun sebebini kara iyelerde aralar. Kısmeti çıkıp evlenemeyen gençler bilhassa kızlarımızdan bir kısmı kara iyelerde sebebi ararlar. İnanca göre zifafta başarılı olamayan çiftlere kara iyeler sebep olmuştur. Hamilelik ve loğusalık dönemlerinde anne ve bebeğin uğrayabileceği hastalık ve ölümlerin de sebebi olarak kara iyeler düşünülmüş ve inanılmıştır. Kara iyelerin insanlar üzerindeki etkileri insanlar öldükten sonra da devam ettiği inancı vardır. Ayağı basamayan çocuktan konuşamayan çocuğa ve bir çok daha ziyade psikolojik mahiyetli hastalığın kara iyelerden geldiğine inanılır. İye bilindiği gibi sahip demektir. Birçok gücün çeşitli sahipleri varken, kara iyeler bazen bir ve bazen da birden fazla arazın, tersliğin, istenmeyen gelişmelerin sahipliğini yaparlar. Bunun için insanlardan onlardan korunmak ve kurtulmak için inanç içerikli bazı uygulamalar geliştirmişlerdir. Onların yaşadıkları yerler etkili oldukları günün saatleri, insan hayatının dönemleri halk inançlarında belirlenilmiştir.
             
    Kara iyeler, sadece insan sağlığından hareketle onların hayatlarında etkili olmazlar. İnanca göre onlar berekette, kuraklıkta, fazla yağışta, güneşsiz geçen günlerde, İnsanların hastalanmalarında, çocukların ayaklarını basamamalarında, yeni evlilerin ilk gecelerinde başarılı olamamalarında hayvanların ve  tarlaların verimlerinde de etkili olurlar Kara iyelerin kara tutumları gibi bir de Ak iyeler vardır. Bunlar da adeta aklayıcı paklayıcılardır. Kara iyelerin hışmından korunmak ve kurtulmak için yapılan bir takın inanç içerikli uygulamalar gibi, Ak iyelerin de hayırlara vesile olan tutumlarını sağlamak veya sağlanılmış hayırlara vesile olan tutumları için şükran belirtmek adına yapılan inanç muhtevalı tatbikatlar vardır. İslami terminoloji ile ak iyeler için belki melek benzetmesi yapılabilir. İslam her şey Allah’ın iradesindedir. Mutlak olan O’dur. 
            
    Eski Türk inançlarını devam eden uzantıları arasında kişioğlu’nun da bir kuvve içerdiği hususu vardır. Mesela uğurlu ve uğursuz kişi olduğu gibi, istemese de nazar etmeğe müsait tipler vardır. Bu güç itibariyle, erkek ile kadın, çocuk ile yetişkin ve yetişkinlerinde bilhassa özel durumlarındaki kuvve farklıdır, şeklinde inançlar vardır. Vereceğimiz misalleri iyi anlatabilmiş olma adına yaptığımız bu açıklamalar yeterli bulunmayabilir Özetle kişi oğlunda da ak ve kara iye karakterlerinin bir arada olabileceğini belirtmek istiyoruz. Kişi  bizzat kendisinde bulunan bu özelliklerini harekete geçirebildiği gibi bazen de çeşitli uygulamalarla gücü nispetinde bir takım kara veya ak iyeleri harekete geçirebilir veya geçirebileceğine inanılır. Bu noktada sihir, büyü, tılsım muska gibi inanç ve uygulamalar devreye girebilmektedir. Bütün bunlarla bu alanda yapılanlar ve inanılanların semavi dinlerin tamamen dışında olduklarını söylemek durumunda da değiliz. Zira gelmiş geçmiş bütün hak dinlerinin şeriat ve akaidini de bilemiyoruz. Bir katmanlaşma ve insanlık tarihi boyunca gelişen bir fenomeni ile karşı karşıyayız. 
            
    Rize’de eskiden loğusa doğum yaptığı gece Albasmaması için sabaha kadar uyutulmazmış, uyur haldeki kimseyi albasar ise artık uyanamayacağı inancı vardır. Loğusanın bulunduğu eve ikindi namazından sonra gelenlerin ellerini ateşe veya sıcağa tutması istenirdi loğusa ziyaretine gelene güle güle denilmesi halinde sütünün kaçacağına inanılırdı.

    Al karısı al arvadı, al basması inancı Türk kültür coğrafyasında çok yaygındır. Ondan korunma çareleri de az biraz farklılıklar gösterse de hemen hemen aynıdır. Şekline yaşadığı yere dair çeşitli anlatılar vardır. Bahaeddin Ögel ve Abdulkadir İnan bu inancın Türk mitolojisindeki yerine dair bilgi vermişlerdir (B Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, İstanbul, 1998; A. İnan, Makaleler ve İncelemeler, Ankara, 1998) Bu inanç Anadolu Türk kültür coğrafyasında da doğal olarak yaşamaktadır. İkindi namazından sonra akşamın olmaya yüz tuttuğu saatler için halk arasında “şer vakti” denir. Ateş halk inançlarımızda genel paklayıcı olarak bilinirken, güle güle denilmesi ile sütün kesilmesi arasındaki bağlantıya bir anlam veremedik.
               
    Rize’de güneş ve ay tutulduğu zaman ezan okunur, silah atılır, teneke çalınarak gürültü yapılır iftar borusu ile boru çalınırdı Çelik ve Ak’ın yaptığı bu tespit de çok yaygındır. İnanca göre ayı koruyan iki köpek vardır. Bunlar uyuyunca Cıngolaz veya cıngıloz diye bilinen bir yılan ayı yemeye gelirmiş. Yapılan gürültüden amaç ayın bekçisi olan köpeklerin uyandırılarak yılanların ayı yemelerini önlemektir. Cıngıloz veya Cıngılaz da Alkarısı gibi bir kara iye olarak bilinir. Bazı yörelerimizde ayın tutulması ayın bağlanması olarak da tanımlanır.

    Tavara/Davara da bir kara iye olarak bilinir ve uyuyan insanların ağız ve burunlarını eli ile kapatarak onların nefes almalarını zorlaştırır. Elinin içi delik olduğu için onların boğulmaları engellenmiş olur. İç ve doğu Anadolu’da “karakura bastı” olarak bilinen bu olay Rize’de “Tavara bindi” diye bilinir. Bu kara iye Karakura olarak da bilinir ve çok tanınan bir iyedir. Gitmesi istenince yukarıda ters motifi münasebeti ile de belirtildiği gibi gitme kal denilmeli imiş. her şeyin tersini yapan bir iye olarak bilinir Tavara’nın Hemşin’de bilinen ismi “Ağırbasan” dır. Batı Anadolu’da ise “Karabasan” olarak bilinir.
              
    Koça veya Kopça tedavisindeki duadan anlaşıldığına göre bu hastalığa yol açan gücün de bir kara iye olduğu söylenilebilecektir. Rize’de Koço veya Kopça olarak bilinen ve bilhassa ellerde çıkan sert mantar Anadolu’nun diğer yerlerinde siğil olarak bilinir. Tedavisinde bizim Doğu ve batı Anadolu’dan yaptığımız tespitlerde kibrit çöpü kullanılır, yanılmıyorsak dolun ayda İhlas süresi okunarak tedavi edilirdi Bazı yörelerde okunurken üzerine arpa sürülür sonra bu  arpalar çürümeğe bırakılır ve arpalar çürümeden koça/kopçaların düşeceğine inanılır. Rize’deki tedavide okunan dualar Abdulkadir İnan’ın eski Türk dininden yapmış olduğu dua tespitlerini andırıyor.

    “İlidi düğün etti,                      
    Liçidiyi çağırmadı,                      
    Liçidi de dediki beni niçin çağırmadın                      
    Ben de seni tutar okurum                      
    Üç gün üç gece içinde kör ederim, harap ederim”    
         
    Sabah erken saatlerde yapılan bu işlemden 5-10 gün sonra koçaların döküleceğine inanılır. Rize de fasulye ve tuza İhlas süresi  okunarak da Koça tedavisi yapılır ki, bu taktirde de duası Türkçe’dir ve yardım Allah’tan dilenir.    
         
    Cazı/Cazı Babaanne,  Çamlıhemşin’de Geceleri faaliyet gösteren, kılıktan kılığa girebilen, süt bebeklerinin onlar diri iken ciğerlerini çıkarıp yiyen bir kara iyedir. Örümcek şekline dönüştüğüne dair efsane anlatılır. Loğusanın ve bebeğin ciğerini yediği bu işi değirmenin harkında yaptığı Alkarısı için de söylenilir.İri yarı olduğu göğüslerinin yerlere kadar değdiği tasvir edilir. Tatar Türk halk inançlarında da çeşitli şekillere giren kara iyelerden söz edilir. Cazı diye bilinen kara iye Ali Çelik hocanın  Trabzon yöresinden yaptığı tesbitler arasında da vardır. Bu arada Güneysu’dan derlenilmiş bir cazı  karısı masalının da varlığını biliyoruz. Hemşin yöresindeki algılayışa göre tamamen yaşlı kadın görünümünde olan cazının 1 parmak uzunluğunda bir kuyruğu vardır. Gece faaliyet gösterir her kılığa girebilir ve daha ziyade örümcek görünümündedir. Evlere bacadan girişi ile bilinir. Elindeki büyülü toprağı serpmek suretiyle derin uykuya girmesini sağladığı annenin bebeğinin ciğerini egiş diye bilinen ucu eğri demir ile çıkarıp yediğine inanılır. Bütün kara iyelerde ortak özelliklerden birisi de adeta bebek ciğeri yemektir. Anadolu masallarında “ölü toprağı” diye bilinen mezardan alınmış toprağın üzerine serpildiği insanı uyuttuğu inancı vardır. 
            
    Obur/Hortlak; Rize kötü insanları ölünce hortlağın çıkacağına inanılırdı obur çıktığı zaman beyaz kefeni sırtında olurdu mezarından çıkar evin karşısına gelir gürültü yapar, tereklerdeki soğanları yere dökermiş. Böyle hallerde “obur yerine git, yerine git” denilmesi halinde yerine gideceğine inanılır.” Oburdan kurtulmak için onun mezarına pelit kazığı ile bir sepet çakılırmış. Soğanın da sarımsak hatta turp gibi bazı kara iyeler karşısında koruyucu niteliğe sahip olduğuna inanılır.
           
    Obur, Hemşin’de Ubur olarak bilinir hayatta iken kötülükler yapmış yaşlı kadınları öldüklerinde toprağın kabul etmeyeceği definlerin kısa bir süre mezarlarından çıkıp çıkıp eski muhitlerinde çığlıklar atarak dolaştıklarına inanılır Hortlak veya Ubur’un ceza olması için Allah tarafından ayaklarının altına ateş konulduğuna inanılır Ubur veya hortlağa silah işlemeği inancı da vardır Kendisini görenler veya sesi duyanların 3 defa “Urum eline” diye tekrarlamaları halinde güneş doğmadan mezarına gitmiş olacağı inancı yaygındır..Ubır Tatar ve Kıpçak  Türk Coğrafyasında Vampir ve Ubırlı Karak da dişi vampir olarak bilinir. Bu tür kelimelerin inanç etimolojileri yapılırken diğer Türk lehçelerinden bu tür kelimelerin doğal olarak tam tetkiki yapılmadan kelimenin milli kimliğinin bulunması zor olmakta ve bu zorluğu inanç sözlüğü çalışmalarının yapılmamış olması da etkilemektedir.
            
    Congoloz, Hemşin yöresinde varlığı bilinen bir kara iyedir. Kısa ve iri yapılı her tarafı kıllarla bir yaratıktır. Yılın son ayının son haftası ile ilk ayının ilk haftasında görülür özellikle yiyeceklere ve ambarlara musallat oluşu ile bilinir. Karadan nefret ettiği için onun çıkacağı zamanlar ambar kapıları kömürle karartılırdı. Daha ziyade ikindiden sonra ve gece insanların karşısına çıkar ve demir dili yün tarağı/tapul tarağı ile insanlara zarar verdiğine inanılır. Korunmak için onun sorularına içerisinde kara kelimesi geçecek şekilde cevaplar verilir. Masela ismim Kara Mürsel, Kara Köyden geliyorum, Kara Dağa gidiyorum gibi. Erkek ve dişisinin de olduğuna inanılan congoloz tarafından beğenilip kaçırılmaya karşı tedbirli olmak üzere kişi “adım Musa, boyum kısa, kendim köse” gibi ifadeler kullanılırmış. Congoloz sair zamanında deniz kenarında elekle ile kum edinmeye çalışırmış ve bu ona verilmiş bir ceza imiş. Congolozdaki kömür kara, çirkin görünme ve akşamdan sonra etkili olma motifleri ilginç olmalı. Diğer taraftan kara Türk halk tefekküründe adeta bir koddur.(Y.Kalafat, “Türk Halk İnançlarında Kara”, Uluslar arası 4. Türk Kültür Kongresi Bildirileri Ankara, s.274-282) Türk Halk İnançlarında Kara) Congoloz’un ismi ile Cınngoloz ismi arasındaki benzerlik de anlamlı olmalı.

    Behur   Hemşinden yapılmış bir tespittir. Bu tespiti de Çelik ve Ak’ın çalışmalarına borçluyuz. Behur bir özneden ziyade yapılan fiilin adıdır. Çürükay/Temmuzun son haftası ile ağustos’un ilk haftası arasında çok kısa bir yaşanır ki, yıldırım çakması gibi çok kısadır. Bu olay suyun içerisindeki canlı ve cansız her şeyi etkilemektedir. Kumaş parçalarını çürütür insanların su ile temas halindeki kısımlarında benekler oluşur. Behur’un bu tesirinden kurtulabilmek için suya bir demir parçası veya çivi atılmalıdır. Demirin Behur’u çekeceği ve canlıların zarar görmesini önleyeceğine inanılır. Demir’in Türk kültürlü halklarda koruyuculuğuna inanılan bir kod olduğu bilinmektedir. Nitekim Hemşin yöresindeki “Çuh Tedavisi” nde kızgın ateşte ısıtılmış saban demirinin bakır leğen içerisine konulduğunu ve üzerine yavaş yavaş su döküldüğünü nazardan hastalanmış kimselerin bunun buharına tutularak tedavi edildiğini biliyoruz.
              
    Bu bölgede; gözün seğirmesi hayıra alamet sayılmazken bazı yörelerde sağ gözün seğirmesi hayıra sol gözün seğirmesi şere alamettir. Sağ elin içi kaşınır ise  paranın geleceğine sol elin içi kaşınır ise paranın gideceğine yorumlanır. Çayeli nde Ocak ayının 14 inde analı babalı çocuğun ocak demirini yukarıya doğu vurması uğur sayılır ayrıca bereketle, ölüm haberi niteliğinde olan, gelecekten haber niteliğinde olan inançlar da vardır.
              
    Zifaf gecesi gençlerin başarısız olmaları için düşmanları tarafından bağlanılmaları, muhtemel bir bağlamaya kaşı korunma ve bağdan kurtulma inancı Türk kültür coğrafyasında yaygın iken, (Y. Kalafat, a.g.m.) bu inancın bu bölgede de yaşadığını görüyoruz. Güneysu bölgesinde çeşitli bağlama şekilleri vardır. Bunlar “İple bağlama”, bıçakla bağlama” ve “Silahla bağlama” dır. İple bağlamada, damadın  geçeceği yolun üzerine bir ip konur, damat bu ipin üzerinden geçince ip düğümlenir ve böylece bağlanılan damat düğüm çözülünceye kadar bağlı kalır. Bıçakla bağlamada damadın geçeceği yolun bir tarafına bıçak diğer tarafına kını konur, damat ikisinin arasından geçince bağlanır kınından çıkarılıncaya kadar bağlı kalır. Silahla bağlamaya gelince silah yolun bir tarafına kurşun karşı tarafına konur, damat ikisinin arasından geçince kurşun silaha konulup ateşlenir. Bu usulle bağlanan erkek sürekli bağlı kalır. Bağdan korunmak için damat geline elbise kesilmeğe gidileceği gün damat bir çarşafın üzerinden 7 defa geçirilir, her defasında çarşafa düğüm atılır. Bu çarşaf damada çok yakın birisi tarafından saklanır ve gerdek gecesi bu düğümler çözülür. Bunu yaptıracak erkek zifaf gecesine kadar çivi çakmaz ve düğüm atmaz. Böylece onu bağlayanların bağlanacağına inanılır.
               
    Çelik ve Ak’ın bu konudaki tespitleri bizim yapmış olduğumuz tespitleri zenginleştirmiştir. Her üç uygulama da bizim için büyük ölçüde yenidirler Düğüm atılarak yapılan bağlama şeklinin biz evvelce farklı varyantlarını belirlemiştik. Bıçak ile yapılan uygulama daha ziyade “Kurt Ağzı Bağlama” uygulamasını andırıyor.(Y.Kalafat, “Türk Halk İnançlarında Kurt Ağzı Bağlamak” Prof .Dr. Tuncer Gülensoy Armağan Kitabı, Kayseri 2006 baskıda ) Çivi çakılmasını biz, ağrı dindirme ve yatır gönderlerine adak bazı bağlanmasından hatırlıyoruz. Bağlanmadan korunmak için alınan tedbirler bizim için yöntemin mahiyeti olarak yabancı değildi. Aslının Kerem’e olan aşkına mani olamayan Kara Keşiş, onu büğü yoluyla kendisine nikahlar/bağlar. Asrı çok istemesine rağmen daha evvel sahiplenildiği için büyüğü yaparak sahiplenen izin vermediği için kerem’e kavuşamaz. Böylece bir büyülenmeğe karşı daha evvel yapılmış büyü ile engel olunmak istenmiştir.
                         
    Hayvanlarla ilgili inançlara gelince;
                         
    Ardeşen’de çok geniş bir atmaca kültürü vardır.
    İkizdere’de ayı tarafından kaçırılan ve bu kaçırılmadan şikayetçi olmayan aile kuran genç kız ve kadın hikayeleri anlatılır.
                
    Pazar’da Kuku mevsiminde kuku sesi duyulunca eğer yemek yemiş isen, hasta olunmazmış yememiş isen kuku kuşu kişiyi yenmiş , basmış olacağı için yıl hastalıklı geçirilir.
              
    Pazar’da siyah karga evin etrafında bağırır ise yas alameti olarak algılanır. Bu inanç Çayeli nde de vardır.
              
    Baykuş kimin evinin önünde öterse o eve felaket getirirmiş Sürmene yöresinde Baykuş vik-vik diye öterse hamile hanımın bebeği kız olurmuş, hu-hu diye öter ise hamile hanım erkek doğururmuş (M. Bilgin-Ö.Yıldırım, a.g.e. s.613)
                                       
    Kedi, bilhassa kara kedinin ursuzluğu inancı Rize ve dolaylarında da vardır. Sürmene’deki bir inanca göre kedi saç ayağının altından geçirilir ise artık yavrulayamaz imiş. Sabahleyin Kara kedi görmek o günün uğursuz geçeceği şeklinde yorumlanır (M. Bilgin-Ö.Yıldırım a.g.e. a.g.y.).
               
    İyidere’deki bir deyişe göre “Kurdun adı çıktı çakallar baş koparayı”

    Bölgede Şubat ayı Küçük ay olarak da bilinirken bu aydan 9 gün sonra kurtların kızan mevsimi başlar ki “Kurt Kızana Durdu” denir. “Kurt Kızanı” Mart ayının 9 una kadar devam eder. Sürmene limanının barınmaya çok uygun olduğundan bahseden tarihi kaynaklar burada “kurt” diye bilenen bir balık türünün kayıklara zarar verdiklerinden kayıklar burada barınamazlardı. (M. Bilgin- Ö.Yıldırım, a.g.y.)  
           
    İyidere’deki bir başka deyişe göre “el elinlan yılana tutma yılana yazıktır” Çayeli’nde Üzerinde yılan resmi/turası bulunan ve yılanlı kuruş olarak bilinen paradan kolye yapanın boğaz ağrılarının geçeceğine inanılır..Rize’deki yılan duasına göre,
                          
    “Yılan yılan afiye,                      
    Yılan gider kafiye                      
    Kerpetilen kel dişi                      
    Bağladım yılan dışı”  

    Bu dua okununca yılan hareket edemezmiş           
    Bazı yörelerimizde canlı yılan yakalamak yılan bağlanır ve bunun  da kafiyeli sözleri vardır;

    “Yılan yılan ağıdım                      
    Yılan benim tanığım                      
    Yılan gördüm ağladım                      
    Dört bir yandan bağladım”

    (Prof. Dr. Zeki Başar, Halk Hekimliğinde ve Tıp Tarihinde Yılan,Ankara, 1978, s.15)  
                      
    Bazı yılan türlerinin insanın gözünün içine bakarak onu büyülemek suretiyle hareketsiz hale getirdiğine inanılır. 
            
    Evin iyesi olarak kabul edilen beyaz yılan evin eşiğinin altında yaşarmış .

    Loğusaların göğsünde süt birikmesi olarak bilinen “yılancık” hastalığı okunup üflenilerek tedavi edilir. Bu isimle bilinen ve kemiğe kadar işleyen tedavisi zor bir iltihabı hastalık da vardır.
              
    Rize yöresindeki yılana duyulan güvensizlik anlatılırken “Elun elinlan yılanı tutma yazıktır” denir.
               
    Çakalın çıkardığı gaz ağacın dalında tünemiş olan tavuğu bayıltıp aşağıya düşürürmüş.           
    Çakalın kuduz olup olmadığını test etmek için ısırılan kimse 40 gün uyutulmamak için Çakal Düğünü yapılırdı.
               
    Erkek çakal uluduğu kapıya uğursuzluk getirir. Keza en köpeğinin uluması da ölüm haberi sayılır.
                                                   
    Pardi/Dişi Çakal  bağırdığı zaman yas beklenirmiş.
                           
    Cazı, örümcek şekline girerek ocağın bacasından eve girermiş.
                           
    Ninnilerde ve çocuk nazlatmalarında Kurt/börü’ye de yer verilir.
               
    Diğer bazı inançlar, Yumurcak sevimli anlamına geldiği gibi Azrail anlamına da gelir.(Y.Kalafat, “Van Gölü Havzası Örnekleri ile Halk İnançlarında Ölüm Meleği” II.Van Gölü Havzası Sempozyumu, Bitlis, 04-7 Eylül 2006) Doğu Karadeniz’de ailemden bildiğim bet duada “çor vursun o muncurlara” denirdi. Çor Rusça’da kara anlamına gelirken, bu dile Kıpçakça’dan geçtiği de ifade edilmektedir. Yine “Daun/Davun vura o yüzü” denirdi Daun/Taun hastalığı bağlantılı mı? Kars yöresinde “Baba çıka sıfatına/suratına denir. Buradaki baba, türbedeki aziz anlamına da gelen baba mı, yani babanın hışmına gelesin manasında mı? (Y.Kalafat, “Türk Halk İnançlarında Baba İyesinin Mitolojik Boyutu” VII. Milletlerarası Türkoloji Kongresi,8-12 Kasım 1999, İstanbul) “Yumurcak vursun o muncurlara” tarzındaki Rize bedduasındaki yumurcağın inanç etimolojisi nasıl yapılmalı? Keza ander ve kaybana kelimelerini ailemden biliyorum “ander kalasun veya ander kaybana kalasın” ölüm temenni edilince söylenirdi. Bunlardan ander, Kars’ta andır olarak bilinir ve “andıra galasan” şeklinde söylenir. Bu ifadelere çağırım yapan bir de Kada kelimesi vardır.Doğu Karadenizde “Gadanı alsın” Kars ve çevresinde “Gadanı belanı savsın alsın” denir. Bu ifadelerden “Gada” nın iyi bir şey olmadığını anlayabiliyoruz. Bize göre gada da bir kara iye ve kedi ile ilgili olmalı. Zira, Sürmene halk Türkçesinde bazı kelimelerin arasında Kada kelimesi de var ve bu kelime kedi anlamında kullanılmaktadır ki, kedinin tekin olmadığı inancı yaygındır.
               
    İyidere’de Hurma Hastalığı olarak bilinen hastalığın tedavisinde bıçakla 100 daire çizilerek 3 kere dönülür, “Kaf Dağının ardına” denilerek bıçak üflenir ters istikamete arkaya doğru atılır. Bu esnada; “Oğurma oğumra..” diye başlayan bir manzum okur. Bu okumayı yapacak kadın ise uygulamayı erkekten, erkekse kadından öğrenmeli.
              
    “Gelin Kaynana Efsanesi” ndeki taş kesilme motifi kültür coğrafyamızın sık rastlanılan bir motifidir. Ancak aynı adla bilinen diğerlerinde çok kere iyi olmayan kaynanasından kurtulmak için taş edilmesi için gelin Allah’a dua ederken bu tespitte, Kaynana kötü  gelin gibi taş olmak üzere dua etmektedir (S.Sakaoğlu Anaolu Türk Efsanelerinde Taş Kesilme Motifi ve Bu Efsanelerin Tip Katalogu, Ankara, 1980).

    Hemşin’in Üskürt Dağı tepesinde yayla yolu yayla yolu üzerindeki Gürgen ağacının dibine geçenler tarafından ufak taşların atılması ile yorgunluğun gidereceği inancı  vardı Biz benzer bir tespite de Petekli-Sürmene yayla yolu üzerinde şahit olmuştuk. Burada da yaylaya çıkanlar yolun kenarındaki çukurumsu yere “iyi derler” inancından yola çıkarak ufak taşlar atarlardı. Obo’lar bilindiği gibi, Altay Türkleri tarafından yola çıkanlarca adak taşlarını yol iyesi için attıkları taş yığınlarıdır. Buralardaki çalılara adak çaputu bağlandığı da olur. Biz bu uygulamalara Hakasya incelemelerimiz münasebeti ile şahit olduk. (Y.Kalafat, Altaylardan Anadolu’ya Kamizm Şamanizm, Yeditepe, İstanbul 2004)   
          
    Hemşin’de Cuma günleri cami minberinin altından geçmenin hastalıklara iyi geleceği inancı vardır. Altından geçme kara iyeleri aldatma için yapılan bir alem değiştirme olayıdır. Bu maksatla, gökkuşağının, atın, gelinler kaynananın, yenilen pehlivan yenenin koltuğunun altından geçer. Kaya deliğinden, delikli taştan, ağaç kovuğundan geçildiği olur. Cami etrafında geliştirilmiş eski dinlerden İslam’a sokulmuş bu tür yüzlerce inanç vardır. (Y. Kalafat, İslamiyet ve Türk Halk İnançları, Kültür bakanlığı, Ankara, 1996) 
            
    İkizdere’de “Dağ Tutması” inancı vardır. Yaylaların çakıllı dik yollarında aniden durup yürüyemeyen hayvanlar için bu tabir kullanılır. Çözümü dağ tutan hayvanın sol arka ayağından alınmış toprağın ağzına sürülmesidir. Bize göre bu inanç ve uygulama tamamen dağ Kültü ile ilgilidir. Dağ iyesi ceza verebilir çare de olabilir. 
            
    Pazar’da şifa aranılacak yerlerden birisini de şehitlikler olduğuna inanılır. Çeşitli ruhi sorunları olanlar bu arada basamayan çocuklar mezarlara bastırılır, taştan taşa atlatılır, mezarların etrafında gezdirilir. Şehitliklerin sahipli olduğuna inanılır. Sahiplilik halk inançlarımızda bir koddur. (Y.Kalafat, “Kocaeli ve Çevresi Örnekleri ile türk Halk İnançlarında Adanmışlık/Sahiplilik” I. Uluslar arası Kocaeli ve Çevresi Kültür Sempozyumu, (Kocaeli, 20-22 Nisan 2006) Pazar’da 14 ocak’ın ismi “Çalagani” dir Bu gün sabahleyin daha eve kimse gelmeden evin erkeği sağ kapıdan dışarı çıkar, üç kez evin etrafında dolaşır soldan içeri girer. Halk inançlarımızda tavaf da bir kültür kotudur. (Y. Kalafat, “Diyarbakır ve Çevresi Örnekleri İle türk Halk İnançlarında Tavaf/Dönme” II.Uluslararası Diyarbakır Sempozyumu, (Diyarbakır 15-18 Kasım 2006) 

    SONUÇ:     
        
    Bu kadar kapsamlı bir konuyu Rize gibi kültürel katmanlaşmış bir coğrafyada eksiksiz yorumlamak, karşılaştırmalar yapmak, kaynak göstermek hakikaten bizi zorlamıştır. Böylesi araştırmayı bildiri kapsamına almak da kolay olmamıştır. Bununla beraber evvelce derlenilip tasnifi büyük ölçüde Çelik ve Ak tarafından yapılmış olan bu bilgiler hakikaten bizi heyecanlandırmıştır. Bu sahadaki çalışmalarımıza ilmek kattığı kanaatindeyiz. Bu bilgileri de katarak yapacağımız yani çalışmaların halk inançları araştırmaları itibariyle yararlı olacağına inanıyoruz.
               
    Bildirimizde vesileler yaratarak ilgili kaynaklara atıf yapmaya çalıştık. Bununla amacımız halk kültürü-milli kültürel kimlik arasındaki paradigmanın oluşturulmasını sağlamaktır. Elimizden geldiğinde mitolojik dönem ile bağlantı kurmaya çalıştık. Kültür çoğrayamızın gelişim ve oluşum sürecine ışık tutalım istedik. Bu alanda yapılacak yeni çalışmaların kolaylaşmasını amaçladık.

    Dr. Yaşar KALAFAT (Halkbilim Araştırmacısı)

    POST: 
    Muhammet Safi
    Basbakanlik Osmanli Arsivi Uzmani
    [email protected]

  • Turkiye’nin uyusturucu gercegi

    Turkiye’nin uyusturucu gercegi

     

    Tedavi edilmediginde olumle sonuclanan uyarici madde kullananlarin yuzde 52’sini 15-29 yas arasi genc nufus olusturuyor

    Turkiye’deki uyusturucu bagimlilarinin yas siralamasinda yuzde 23’luk oranla 25-29 yas birinci sirayi alirken yuzde 21’lik oranla 20-24 yas, yuzde 17’lik oranla 30-34 yas, yuzde 11 ile 35- 39 yas, yuzde 8’lik oran 15- 19 yas diliminde yer aliyor. Madde baglantili olumlerin yas gruplarina gore dagiliminda en fazla olum vakasinin 30-34 yas grubunda oldugu ortaya cikti.

    Istanbul Ticaret Universitesi Psikiyatri Bilim Dali Ogretim Uyesi Prof. Dr. Ozcan Koknel, uyusturucu bagimliliginin genellikle ergenlik doneminde gelistigini belirterek, bu donemde ailesi tarafindan anlasilmadigini dusunen ergenin, madde kullanimina daha yatkin hale geldigini soyledi. Prof. Koknel, ailelerin ozellikle 15-19 yaslarindaki cocuklarini dikkatle takip etmelerini onerdi.

    MELTEM YILMAZ

    Turkiyedeki en cok kullanilan uyusturucu/uyarici madde yuzde 79luk oranla esrar, uyusturucu bagimlilarinin yas siralamasinda yuzde 23luk oranla 25-29 yas grubu icinde birinci sirayi aliyor. Madde bagimliligi tedavisi icin merkezlere basvuran hasta sayisi 2004’te 1427 kisiyken 2008de bu sayi 3 bini asti. Yatarak tedavi olan hasta sayisinda 2008de 2005e oranla yuzde 37 artis oldugu belirlendi. Madde baglantili olumlerin yas gruplarina gore dagilimi incelendiginde, en fazla olum vakasinin 30-34 yas grubunda oldugu ortaya cikti.

    Istanbul Ticaret Universitesi Psikiyatri Bilim Dali Ogretim Uyesi Prof. Dr. Ozcan Koknel, uyusturucu bagimliliginin genellikle ergenlik doneminde gelistigini belirterek, bu donemde ailesi tarafindan anlasilmadigini dusunen ergenin, madde kullanimina daha yatkin hale geldigini soyledi. Prof. Koknel, ailelerin ozellikle 15-19 yaslarindaki cocuklarini dikkatle takip etmeleri gerektiginin altini cizerek, bu donemde olagan disi davranislar gostermeye baslayan cocukla once iletisimin artirilmasisupheli bir durumun ortaya cikmasi durumunda ise onu bir merkeze gitmeye sevk etmesi gerektigini dile getirdi.


    TEDAVI EDILMEZSE OLUMLE SONUCLANIYOR

    Uyusturucu ya da uyarici madde, kullanan kiside tedavi edilmedigi takdirde olumle sonuclanan bagimlilik halini beraberinde getiriyor. Kisinin kullandigi madde ustunde kontrolunu kaybetmesi, onsuz bir yasam surememeye baslamasi anlamina gelen bagimlilik hali, kullanilan madde miktarinin giderek artmasi, madde miktari azaltilinca ya da kesilince huzursuzluk, uykusuzluk, titreme gibi yoksunluk belirtilerinin ortaya cikmasi, ruhsal, sosyal, adli ya da bedensel bir sorun olusturmasina karsin madde kullanmaya devam etmesi, kisinin madde ustunde kontrolu kaybetmesi ile tasarladigindan fazla madde kullanmasi, zamaninin buyuk cogunlugunu madde ile gecirmesi, maddenin kisisel toplumsal sorumluluklarini yerine getirmesini engellemesi (is, okul, aile gibi) gibi sonuclarla ortaya cikiyor.


    TURKIYE TRANSIT BOLGE

    Gerek Avrupa ulkeleri gerek dogu toplumlarinda uyusturucu uyarici madde turleri hashas, morfin, kodein, metadon, eroin, esrar, amfetamin, kokain, kafein, ecstacy, captagon, LSD olarak siralaniyor. Turkiye, cografi konumu itibariyle afyon turevi bagimlilik yapici maddelerin uretim bolgeleri olan Afganistan ve Bulgaristan, tuketim bolgesi olan Avrupa ulkelerine yasadisi sevkiyatta transit ulke olarak, bu transit gecisle bagli olarak ortaya cikan etkilesim nedeniyle de kullanim boyutunda etkileniyor.

    Bunun tersi bir trafik, Avrupa ulkelerinden Turkiyeye ve Turkiye uzerinden Arap Yarimadasindaki bazi ulkelere dogru goruluyor. Avrupa ulkelerinde uretilen sentetik uyaricilardan ecstacy ulkemizde kullanici bulurken, captagon logosuyla bulunan amfetamin tabletler, Turkiye uzerinden Arap Yarimadasindaki ulkelere kacak olarak gonderiliyor.

    Uzmanlar, yuksek boyutlardaki uyusturucu kullanimi buyuk oranda siddet ve suc, HIV enfeksiyonuna yakalanma oraninin yuksekligi, sosyal yapida cokme gibi sorunlari de beraberinde getirdiginin altini ciziyor. Istatistikler toplumun bazi kesimlerinin daha fazla uyusturucu kullandigini ortaya koymasina karsin uyusturucu bagimlilari toplumun her kesiminden gelebiliyor.

     

    __._,_.___

  • BM’nin Kıbrıs Özel Danışmanı’na Rum ortak

    BM’nin Kıbrıs Özel Danışmanı’na Rum ortak

    SEFA KARAHASAN Lefkoşa

    Kıbrıs’ta 3 Eylül’de başlayacak liderler arası kapsamlı görüşmelere katılacak olan BM Genel Sekre-teri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı Alexander Downer’ın yöneticiliğini yaptığı lobi ve danışmanlık şirketinin iki ortağından birinin Rum olduğu ortaya çıktı.

    Alexander Downer

    Milliyet’in edindiği bilgilere göre, BM diplomatı Downer, Rum asıllı Nick Bolkus’un da ortak olduğu “Bespoke Approach” adlı lobi ve danışmanlık şirketinin yöneticiliğini yapıyor.
    Avustralya’nın Adelaide şehrinde hizmet veren “Bespoke Approach” şirketinin uluslararası konularda lobicilik ve danışmanlık yaptığı belirtildi. Downer’ın çalıştığı şirketin Rum ortağının bulunduğundan haberdar olan Türk tarafının da, “Downer’ın çalışmalarını yakından takip edeceği” kaydedildi.
    Eski Avustralya Dışişleri Bakanı da olan Alexander Downer, 12 Temmuz’da BM Genel Sekreteri’nin yeni Kıbrıs Özel Danışmanı olarak atanmıştı. BM’nin, Downer’ı bu göreve atamadan önce Türk tarafından da “olur” aldığı öğrenildi. 

     

     

  • Biden sıkıntısı

    Biden sıkıntısı

    Ahu Özyurt

    Uzmanlara göre seçimi kazanırsa Barack Obama’nın yardımcısı Joe Biden’ın Türkiye’ye bakışı sıkıntılı olacak. Kendisini “dış politika gurusu” olarak gören Biden, zor fikir değiştiren bir isim

    ABD’de Demokratik Parti’nin başkan adayı Barack Obama’nın başkan yardımcılığı için seçtiği Delaware Senatörü ve Senato Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Joe Biden’ın Türkiye’ye bakışı Washington’daki pek çok uzmana göre “sıkıntılı” olacak.
    The Washington Institute Türkiye Projesi Direktörü ve Bahçeşehir Üniversitesi misafir öğretim üyesi Soner Çağaptay, Biden’ın “ikna edilmesi zor” bir isim olduğuna dikkat çekti.
    “Biden yıllardır Dış İlişkiler Komitesi üyeliği ve başkanlığı yaptığı için kendisini dış politika gurusu addediyor ve hemen her dış politika konusunda birikiminin kâfi olduğunu düşünüyor” diyen Çağaptay,  Biden’in dış politika konusunda brifing, telkin, fikir teatisi ya da raporlar yoluyla çok zor fikir değiştirecek isimlerden olduğunu belirtti. 

    Dış politikayı etkileyecek
    Çağaptay, “Onun başkan yardımcısı olduğu bir Amerikan hükümetinin dış politikasının ne olacağını görmek icin Biden’ın şu andaki dış politika söylemine bakmak büyük ipuçları verecektir” dedi.
    Hudson Enstitüsü Kıdemli Avrasya Uzmanı Zeyno Baran geçtiğimiz haftalarda Biden’ın başkanlık ettiği komiteye enerji güvenliği ve Rusya konusunda bir brifing vererek Biden’ın sorularını yanıtladı.
    Baran’a göre,Rusya-Gürcistan savaşı Obama’nın dış politikadaki yetersizliğini öne çıkardı, o nedenle Biden diğer adayların önüne geçti. 

    Gürcülere yardım
    Baran, “Biden, geçen hafta sonunu Tiflis’te geçirdi ve ABD’nin Gürcistan’a 1 milyar dolarlık bir bütçe ayırması önerisini getirdi, bu konuda yönetimin de önüne geçti. Sanırım bu miktar çıkacak” dedi.
    Ancak Biden’ın özellikle Ermenistan ve Kıbrıs konularında Türkiye için sorunlu bir başkan yardımcısı olabileceğinin de işaretlerini verdi.
    Baran ayrıca, “Joe Biden, Barack Obama’ya göre çok keskin görüşleri olan, düşündüğünü doğrudan söyleyen, bu nedenle önce seçim sürecinde, sonra da seçilirse, diplomatik krizlere yol açabilecek bir başkan yardımcısı olacaktır” dedi.

    ‘Yardımcımı takdimimdir’
    ABD’de Demokrat Parti’nin başkan adaylığını garantileyen Barack Obama,  19 ay önce adaylığını açıkladığı Springfield kentinde seçmenlerinin önüne, başkan yardımcısı adayı olarak seçtiği Joe Biden ile çıktı. Kazanırsa ABD’nin ilk siyah başkanı olmayı hedefleyen ve özellikle dış politika konularında deneyimsiz olmakla eleştirilen 46 yaşındaki Obama, Biden’ı takdimi sırasında bir gaf yaptı ve “Karşınızda Amerika Birleşik Devletleri’nin bir sonraki başkanı” dedi. Obama, çabuk toparlanarak hatasını düzeltti ve “Amerika Birleşik Devletleri’nin bir sonraki başkan yardımcısı” olarak anonsunu yeniledi.

  • Türk düşmanı Biden’ın Pelosi açmazı

    Türk düşmanı Biden’ın Pelosi açmazı

    Semih İdiz

    Başkanlık yarışını kazanması Amerikan medyası sayesinde adeta “mukadder” hale gelen Barack Obama’nın, kendisine yardımcı olarak Senatör Joe Biden’ı seçmesinin Ankara’da hoş karşılanması mümkün değil. Sonuçta Biden, Türkiye aleyhtarı ne kadar dava varsa, gençliğinden beri kendisini bunlara adamıştır. 
    Bu nedenle de Ermeni, Rum ve Kürt lobilerinin Kongre’de en çok güvendiği isimlerlerden biridir. Biden’a yakın bir isim de zaten, ABD Kongresi’ne yaptığımız bir ziyaret sırasında bize, “He has a thing about Turkey”, yani “Türkiye konusunda bir takıntısı var” demişti.
    Ancak Biden’ın, başkan yardımcısı olarak, “gerçekler tarafından terbiye edileceğini”  söyleyenler de az değil. Burada “terbiye edilmesinden” söz ediyoruz, zira aşağıda vereceğimiz örnek, geçmişte Türkiye’ye karşı terbiyesizlikten hiç çekinmediğini gösteriyor.
    Biden’ın “terbiye edileceğine” inananların temel argümanı, uluslararası gerçeklere dayanıyor. Obama’nın kampanyasını “Irak’tan çekilme takvimi” üzerine kurduğuna işaret edilerek,  Biden’ın, Türkiye’ye bu çerçevede duyulacak ihtiyacı azımsayamayacağı belirtiliyor.

    Biden, Türkiye’den yana değil

    Kafkasya’da oluşan dengeler açısından da önem kazanan Türkiye ile ilişkilerin Biden tarafından tehlikeye sokulmasına fırsat verilmeyeceği de söyleniyor. Ancak, bu “olumlu senaryo” gereğince, koşullar tarafından terbiye edilse bile, Biden’ın gönlünün hiçbir zaman Türkiye’den yana olmayacağı aşikâr. 
    Öte yandan, Biden ile ilgili “olumsuz senaryoyu” da tümüyle göz ardı edemeyiz. Kendisi sonuçta 40 yıldır aynı çizgiyi izlemiş. Ayrıca, “Türkiye’nin iktisadi ve sosyal açıdan ABD desteğine muhtaç olduğuna” inanıyor.  
    Bunu da, aynen bu sözlerle, Başbakan Ecevit’in yüzüne söylemişti. Ankara’yı aklınca bu yoldan “hizaya getirmeye” çalışmıştı.  
    Eylül 1999’daki Washington gezisi sırasında ziyaret ettiği Kongre’de Ecevit’e küstahça davranan Biden, “Siz Kıbrıs’ta çözüme direnirseniz, ben de 5 milyar dolarlık yardımı Senato’dan geçirtmem” diyebilecek kadar ileri gidip ortamı germişti. 
    Biden, Kongre’den ayrılışı sırasında da Ecevit’in yakasına, “Sorumu yanıtlamadınız” diye yapışmıştı. Oysa, o sırada Washington temsilcimiz olan Yasemin Çongar’ın haberine göre, Kongre’de aynı anda bulunan Yunan asıllı Senatör Paul Sarabanes bile Ecevit’e saygılı davranmıştı.
    Kaba tavırlar sorgulama nedeni
    Biden’ın Obama tarafından “dış politikadan anladığı için” seçildiği belirtiliyor. Ancak, ABD’nin “müttefiki” olan bir ülkeye karşı bu kaba tavırları, dış politikadan gerçekten anlayıp anlamadığını sorgulamamıza neden oluyor. 
    Irak’ı “şipşak” üçe bölüp, ertesi gün her şeyin tozpembe çıkacağına dair inancı ise bu konudaki kuşkularımızı daha da derinleştiriyor. Biden, sonuçta, Ermeni soykırım tasarısını Kongre’den geçirme yeminleri eden Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin açmazıyla karşı karşıya kalacaktır. 
    Pelosi , “dünya gerçekleri” karşısında sıkıntıya düşüp geri adım atmak zorunda kalmıştı.   Türkiye’yi hiç sevmese de, koşullar kendisini “hizaya getirmişti.” Büyük olasılıkla Biden için de aynısı olacaktır. 
    Aksi takdirde, Washington Türkiye’ye, “iktisadi ve sosyal açıdan ABD desteğine hiç de muhtaç olmadığını” kanıtlama fırsatını vermiş olacaktır. Türkiye’de birçok kişinin beklediği fırsat da zaten budur.

  • Kazakistan: BTC´nin güvenliği tehlikede

    Kazakistan: BTC´nin güvenliği tehlikede

     
    25.08.2008 – 02:10 – Aygazete
         Rusya ile Gürcistan arasındaki gerilimin ardından Kazakistan, petrol sevkiyatında yeni yollar aramaya başladı. 
        
    Kaşagan´da bulunan yüksek petrol rezervlerini Ceyhan aracılığıyla dünya pazarına iletmeyi amaçlayan Kazak hükümeti, 2012 yılına kadar Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) hattının kapasitesinin artırılarak günlük yaklaşık 900 bin varil petrolünü Ceyhan´a akıtmayı hedefliyordu.
     
         Üst düzey bir Kazakistanlı yetkili, BTC petrol boru hattının güvenilirliğinin artık sorgulanır hale geldiğini belirterek, “Kazak petrolünün dünya pazarına ulaştırılması kararlarımızı gözden geçirebiliriz. Rotanın değişmesi gündemde” dedi.
         Yetkili, planlarının değişmesi durumunda tek alternatifin Rusya olacağını söyledi
  • BIR KAHRAMANIN OYKUSU

    BIR KAHRAMANIN OYKUSU

     


    From: MeS. [[email protected]]

     

    Türk Subayından Anladığımız Budur

     

    7 Kursunla ISTIKLAL MARSI yazisini aynen
    iletiyorum.. Okudugumda hissettigim duygularin tarifi mumkun degil… paylasmak istedim.7 KURSUNLA ISTIKLAL MARSI….

    Güneydogu’nun küçük bir ilçesinde görev yapan hakim, ilçe disindaki
    lojmanindan görünen karakolun bir gecesini söyle anlatir:

    “Lojmanimizin balkonundan o karakol görünürdü. Yaklasık bir aydir her
    istihbarat kaynagindan karakolun basilacagi haberi geliyordu. Üstelik
    baskinin simdiye kadar yapilanlardan çok daha büyük olacagi
    söyleniyordu.
    Yakin birliklerden timler getirildi, karakolun etrafina mayinlar
    dösendi, agir silahlarla takviyeler yapildi ve baskin beklenmeye
    baslandi. “En son gelen istihbaratta baskinin saati ve baskina
    katilacak terörist sayisi bile veriliyordu. 22:10.
    Karakol o gün basilmadi.”Bir gün sonra, bildirilen saatte cehennem
    basladi. Balkonumuzdan izledigim dehset dolu manzarada, daire haline
    gelmis teröristlerin, dairenin ortasina, gecenin karanliginda atesleri
    parildayan silahlari ateslediklerini görüyordum. Karakolun, havan ve roket mermilerinin patladigi yerde oldugunu biliyorduk.
    Tam anlamiyla çember içine almislardi. Lojmandan ayrilip dogruca
    jandarmanin binasina gittik. Karakolun merkezi, telsizle, sürekli
    timlerden durumlarini bildirmelerini istiyor; dis emniyette bulunan
    timler de bu çagrilara cevap veriyor, havan ve uçaksavar atesi
    istedikleri yerleri de tarif ediyorlardi.

    “Bir süre sonra telsiz konusmalari, timlerden birinin üzerine
    yogunlasti.
    Timden bir türlü cevap alinamiyordu. Üst üste, defalarca çagri
    yapiliyor ancak bir türlü timle irtibata geçilemiyordu. Konusmalari
    takip eden askerler timden ümitlerini kesmislerdi. Ama bir yandan da
    çagrilar devam ediyordu. Bir saat kadar sonra, telsizden bitkin bir
    ses duyuldu:
    “Yaralilarim var, yaralilarimi alin.” Tüylerimiz diken diken
    olmustu. Hemen cevap verildi. “Tamam Suat 3, sakin olun, az sonra
    birlik çikacak. “Ilk yarali haberi, bu saatlerdir aranan timden
    gelmisti. Tim komutani konusurken arkadan silah sesleri duyuluyordu.

    Herkes bu sözler üzerine yorum yapiyordu. Telsizin basindaki tim
    komutanlarindan biri, bu timde sehit oldugundan emindi. Merkezden
    tekrar çagri yapildi. “Suat 3 , irtibati kesme. Sakin olun!” Cevapta
    bir degi***lik olmadi :

    “Yaralilarim var. Kan kaybediyorlar. Yaralilarimi alin!” “Ve tam bir
    buçuk saat, beser dakika arayla Suat 3 kodlu timle muhabere aynen bu
    sözlerle sürdü : “Yaralilarimi alin” , “Sakin olun, geliyoruz.
    “Hepimiz o time kimsenin yardima gidemeyecegini çok iyi biliyorduk.
    Karakola düsen mermi sayisinda azalma olmuyor, aksine, takviye alan
    teröristler baskinin siddetini gittikçe arttiriyorlardi. Kimsenin,
    degil karakolun disina çikmak, mevzi degistirebilecek firsati dahi
    olmadigi apaçikti. “Bir süre sonra, Suat 3’ün telsizinden hirs dolu
    kelimelerini isittik:

    “Hemen gelip yaralilarimi almazsaniz, karakola dönüp bölügü
    tarayacagim. “Hepimiz sok olmustuk. Hemen tabur komutani devreye
    girdi. Hemen hemen Ayni sözcüklerle tim komutanina sakin olma çagrisi
    yapti. Ama ise yaramiyordu. Tim komutani “Yaralilarimi alin!” disinda
    baska bir sey demiyordu. Tabur komutaninin da telsizi birakmasiyla,
    bir saat kadar daha tim komutanindan ses çikmadi. Birer dakika arayla
    yapilan yogun çagrilara cevap vermedi. Hepimiz tim komutaninin da sehit oldugunu düsünüyorduk.

    Içim burkuluyor, basim dönüyor, tanik oldugum bu anlardan nefret
    ediyordum.
    Telsizin basina tim komutaninin okuldan devre arkadasi geldi. Son bir
    ümitle eline mikrofonu alip, cevap beklemeden, telsizin kodlarini da kullanmadan, konusmaya basladi: “Devrem ben Hüseyin. Geçmis olsun devrem.
    Biraz daha dayan olur mu? Bak destek timleri yola çikti. Sana dogru geliyorlar. Devrem aman pes etme olur mu?”
    “Telsizin mandalini birakip beklemeye basladi. Hepimiz Motorola
    marka,duvara monteli telsiz cihazinin hoparlör kismina gözlerimizi
    dikmis bekliyorduk. Ve konustu : “Devrem, bölük komutani nerde?”
    Hepimiz derin bir “Oh!” çektik. Telsizden, “Izinde devrem” yaniti
    verildi. Suat 3 , artik tükenen bir sesle konusmayi sürdürdü: “Ne olur
    yaralilarimi alin. Bende yaraliyim. “O ana kadar kendisinin de yarali oldugunu söylememisti.
    Hepimiz donup kalmistik. Telsizin basindaki devre arkadasi da bu
    sözü üzerine mi***fonu firlatti ve odadan çikti. Ben kapinin hemen
    esiginde ayakta duruyor,duyduklarim ve gördüklerimle bir tarihe
    taniklik ettigimi
    düsünüyordum. “Ben de yaraliyim” dan sonra yine ses kesildi. Sabaha
    kadar hiç konusmadi Yüzlerce kez yapilan çagrilara cevap vermedi.

    Artik onun sehit olduguna ben de inanmistim. “Gün agarirken hepimiz
    yorgun düsmüs, telsizden yapilan “Suat 3, Konusan Suat, Cevap ver!”
    çagrisindan bikmis halde bir kösede yigilmisken,
    birden telsizin mandalina basildigini fark ettik. Telsizden silah
    sesleri geliyordu. Ve on on bes saniye sonra hayatim boyunca
    unutamayacagim bir Istiklal Marsi dinlemeye basladim. Mandala sürekli
    basildigi için bütün telsizlerin konusma imkani durmustu. “Çatismanin
    altinda yarali bir tim komutaninin, makamiyla söyledigi Istiklal
    Marsi’ni dinliyordum. Gözlerim dolmustu. O ana kadar duydugum en güzel Istiklal Marsi’ydi.

    Birinci dörtlügü bitirdi. Ikinci dörtlükte sesi çatallasti. Kelimeler
    uzadi. Ama marsi söylemeyi birakmadi. Bozuk bir ses tonuyla, kendini
    zorlayarak okumaya devam etti. Marsi bitirdiginde, ben de bitmistim.
    Hemen orayi terk ettim.”
    Bir daha onun sesini hiç duymadim.
    Toplam 22 sehidin verildigi o baskin gecesinde, vücuduna saplanmis 7
    merminin acisiyla söyledigi Istiklal Marsi’ni ruhuma isleten tim
    komutaninin ölmedigine ise hala inanamiyorum.”Hakimin anilari burada
    sona eriyor. Iste benim Türk subayindan anladigim budur. Vücudunda
    yedi mermi oldugu halde makami ile istiklal Marsi söyleyen adamdir.

    Okuyun Arkadaslar ve bu VATAN için kanlarini akitan Kahramanlarimizla övünün, gururlanin…

     

  • RUM SİYASİLERİN İTİRAFLARI

    RUM SİYASİLERİN İTİRAFLARI

    Kısa ve öz olarak Rumlar, adanın tek ve tartışmasız hâkimi oldukları 1974 öncesine dönmek istiyorlar ve biz Kıbrıslı Türklere de azınlık gözü ile bakıyorlar. Başkaca hiçbir hedefleri de yok. Gerisi sadece oyalama taktiği.

     ATA ATUN

    Doğrudan müzakereler yaklaştıkça, Rum tarafında ve de özellikle Hristofyas’ın kurduğu Koalisyon Hükümetinin içindeki ortakların düşünceleri de yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı.

    Aslında, 2004 yılında niye Annan Planına “Hayır” dedikleri de, bu sözlerin ve görüşlerin içinde yer alıyor. Mantık aynı mantık, kafa aynı kafa.

           

    Rum tarafında, çözüm şekli, müzakere masasında görüşülen konular ve Rum tarafının görüşleri konusunda, Hristofyas’ı destekleyenler ve desteklemeyenler olmak üzere iki grubun var olduğu, yavaş yavaş elle tutulur ve gözle görülür bir şekilde su üstüne çıkmaya başladı.

    Doğrudan müzakerelerin başlama günü yaklaştıkça da Rum tarafındaki tartışmalar giderek sertleşmeye başladı.

    Tartışmaları masaya koyan tarafın ve sesini yükselten tarafın Hristofyas’ın muhalifleri olduklarını zannedeceksiniz ama gerçek hiçte öyle değil. Bağırıp çağıranlar, 24 Şubat sonrasında Hristofyas’ın kurduğu AKEL, DIKO ve EDEK Koalisyonunun içinden.  Zaten daha 17 Şubat gecesi, yani 1.ci turun yapıldığı Pazar gününün gecesi, Hristofyas Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanabilmek için DIKO ve yandaşı EDEK’e verdiği niyet mektubu ile bunlara gebe kalmış, boynuna da ilmeği geçirmişti. İlmek Hristofyas’ın boynunda, ipin ucu da DIKO’da. DIKO’nun ilmeği çekiştiren eli de EDEK’in avuçları içinde.

      

    Hristofyas’ın Koalisyon ortağı DIKO’nun Meclis Grup Sözcüsü Andreas Angelidis’in sözleri, müzakerelerin geleceğinin ne olabileceğinin işaretlerini şimdiden vermekte. Zaten sadece Angelidisi’in sözleri de değil, tüm siyasilerin görüşleri ve sözleri müzakerelerin nasıl geçeceğinin ve sonucunun ne olacağının kehanetini şimdiden yapıyor.

     

    Angelidis, “bizim muhatabımız Türkiye’dir, Kıbrıs’lı Türkler muhatabımız değil, ortağımız da değil sadece bizim tabamızdır” diyerek hem kendinin hem de partisi DIKO’nun müzakerelere bakış açısını ortaya koyuverdi. Yutulacak ve pek de hazmedilecek bir tanımlama değil bu. 

    Angelidis sözlerine devamla, “Ortaklık tanımı yanlıştır. Çünkü 1960’’ta kurulan ortaklık değildi, bize dayatılan ve hiçbir zaman ortağımız olmayan azınlığa aşırı haklar tanıyan bir anlaşmaydı. Kıbrıs Türk tarafı ortaklık terimini, 1960’ta kurulanın 1964’te geçerliliğini kaybettiğini ve Kıbrıslı Türklerin Kıbrıs Cumhuriyeti devleti tarafından temsil edilmediği tezlerini haklı göstermek için kullandı.” sözleri ile de 1960 Kıbrıs Cumhuriyetine nasıl baktıklarını ve 1960’da kurulan ortaklığı nasıl değerlendirdiklerini özetleyiverdi.

    Angelidis’ göre, dönüşümlü Başkanlık da kabul edilemez ve Başkan hep Rum olmalı.

     

    Hadi koyduk diyelim DIKO’yu bir kenara, aşırı sağcı bir partidir diye, Papadopulos’un partisidir diye. Ya AKEL Milletvekili Yannos Lamaris’ ne demeli. Hristofyas halen AKEL’in Genel Sekreteri ve Lamaris de, bizdeki Siyasi Partiler Yasasına göre Hristofyas’ın Parti Başkanlığı görevini yaptığı AKEL’in milletvekili. 

     Lamaris olası Federasyonda “Genel oylamanın” da temel bir unsur teşkil ettiğini ve başkanlık sisteminin mevcut olduğu tüm devletlerde devlet başkanların bu şekilde seçildiklerini söyleyerek, çoğunluk oylara sahip Rumların verecekleri oylarla Türk Devlet başkanının seçileceğinin ipucunu verdi. Adamlar kapalı kapılar ardında ne hinlikler tezgahlıyorlar, inanılır gibi değil. Rumlar, verecekleri oylarlara öyle bir Kıbrıslı Türk’ü seçecekler ki, Rum çoğunluk oyları ile seçilecek Türk Devlet başkanı, dönüşüm sırası kendisine geldiği vakit Rumlar için çalışsın. Zaten Rumlar da böylesi karakterde birinden başkasına da oy vermezler.

       

    KS EDEK Başkan Yardımcısı Sofoklis Sofokleus’da hiç geri kalır mı? O da partisinin görüşlerini ortaya koydu ve dönüşümlü başkanlık konusunda “nüfus oranının ciddi bir şekilde göz önüne alınması gerektiğini” ortaya attı. Sofokleus’a göre 4 yıl Rumlar, 1 yıl da Türkler Başkan olabilirmiş ancak. Bu nasıl bir ortaklık olacaksa?

      

    Türklerin haklarını dikkate aldıklarını iddia eden DİSY partisinin Başkan Yardımcısı İonas Nikolau ise tam kestirmeden gitti. Nikolau, bir anlaşma sonucunda oluşacak federal devletin “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamı şeklinde olması ve devletin egemenliğinin, bağımsızlığının ve toprak bütünlüğünün her türlü taksim veya bölünmeye karşı garanti altına alınmış olması gerektiğini” söyleyerek, partisinin görüşünü ortaya koydu.

       Nikolau sözlerini, biri Kıbrıs Türk diğeri ise Kıbrıs Rum olmak üzere iki saf bölge şeklinde, etnik ve dini kriterler temelinde ayrım yapılmasının, insan haklarını, geri dönüş hakkını ve üç temel özgürlüğü ortadan kaldıracağı için kabul edilemez olduğunu söyleyerek sonlandırdı.

    Adı var oyları yok Rum Ekologlar ve Çevreciler Hareketi Genel Sekreteri Yorgos Perdikis ise “başkanlık konseyi veya dönüşümlü başkanlık önerileri ile halkın ve devletin bütünlüğünün altının oyulduğunu, ırkçı ayrımcılığın güçlendiğini, etnik toplular arasındaki uçurumun büyüdüğünü” iddia ederek, “seçimle gelecek ve parlamentoya (meclis ya da parlamento) hesap vermekle sorumlu olacak bir hükümetin yer alacağı parlamenter demokrasi” kurulmalı diyerek, kimin oyu fazla ise, kurulacak yeni devleti o idare etsin düşüncesini ortaya attı. Yani Rum çoğunluk devleti idare etsin iddiasında.

    Geri kalanların neler dediğini bunda öteye yazmama gerek yok.

     

    Kısa ve öz olarak Rumlar, adanın tek ve tartışmasız hâkimi oldukları 1974 öncesine dönmek istiyorlar ve biz Kıbrıslı Türklere de azınlık gözü ile bakıyorlar. Başkaca hiçbir hedefleri de yok. Gerisi sadece oyalama taktiği.

     

    NOT: Geçiş döneminde yazılarımı kaçarın veya bulamayan meraklı okuyucularım, veya sitelerinden geriye dönük olarak tüm yazılarımı ve günlük KÖŞE yazılarımı okuyabilirler.

     

     

  • ERMENISTAN AZERBAYCAN’DAN CIKSIN, SOYKIRIM MASALINI BIRAKSIN, TURKIYE KAPILARI O ZAMAN ACAR

    ERMENISTAN AZERBAYCAN’DAN CIKSIN, SOYKIRIM MASALINI BIRAKSIN, TURKIYE KAPILARI O ZAMAN ACAR

    CALIFORNIA
    Işıl Öz

    ONSOZ:

    Sevgili dostlar. FIFA 2010 Dunya Kupasi elemeleri cercevesinde 6 Eylul 2008 de programlanan Turkiye-Ermenistan futbol karsilasmasi yaklasti ya, Ermenistan halkla iliskiler atagina kalkti. Sapkadan boyuna tavsan cikariyorlar. Once Cumhurbaskani Gul’u davet ettiler, “aman gel, dostluk kazansin” dediler. arkasinda Ermeni yanlisi Turk yazarlara yazilar yazdirttilar ki boyle yazarlarimiz Istanbul’un isgalinde de olmustur.

    Hesaplari su: Gul giderse, “Bakin, Turkiye ayagimiza geldi, baskilarimiza boyun egdi, artik kontrol bizde” mesajini dunyaya yayacaklar.

    Yok, Gul gitmezse, o zaman da “Bakin, Ermenistan surekli baris cagrilari yapiyor ama Turkler bir turlu uzlasmiyor… Turkler baris dusmani… “ temasini isleyecekler.

    Oyleyse bu davet, Ermenistancilara gore tam bir “kazan-kazan” diplomasi hamlesi.

    Ama kazin ayagi oylemi?

    Gorelim bakalim. Siz degerli okurlarimdan ricam once asagidaki Amberin Zaman adli bir gazetecinin yazdigi yaziyi okumanizdir. Ardindan da benim yorumlarim gelecek. Gosterdiginiz sabir ve caba icin simdiden tesekkur ederim:

    ***

    AMBERIN ZAMAN, ERIVAN, ERMENISTAN’DAN ANKARA’YA HITAB EDEN SU ACIK MEKTUBU YAZIYOR:

    Sayın Cumhurbaşkanım (Abdullah Gul),

    Dün akşam kulaklarınız epey çınlamış olmalı. Zira 89 yaşında bir ihtiyar delikanlı, Hovanes Bardakjian ile sizden bolca, -Türkçe- söz ettik. Ağrı Dağı’na nazır geniş bir terasta ailesiyle birlikte oturuyorduk. Masa, Kayserilileri kıskandıracak lezzette ‘basturmalar’, ‘dolmahlar’ ‘padelcanlı kebaplar’ ve daha sayamayacağım kadar Anadolu mutfağından, yani ortak mutfağımızdan yemeklerle bezeliydi. Söz elbet de Erivan’da 6 eylül gecesi gerçekleşecek olan Türkiye-Ermenistan Milli Maçı’na geldi. Biz sohbet ederken maçın oynanacağı Hrazdan stadında, genç milli takımlarımız karsılaşıyordu. Yani Türk bayrağı statta dalgalanıyordu. Maç 2-1 Ermenistan’ın lehine sonuçlandı. (BildiC4imiz kadarıyla genç millilerimiz herhangi bir çirkin olayla karşılaşmadan kendilerini bekleyen Türk Hava Yolları uçağıyla kazasız belasız memlekete döndü.)

    Hovanes Bey’e sordum: “Sizce Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül 6 eylüldeki milli maça gelse iyi olur mu?” Hiç tereddüt etmeden “Tabii ki iyi olur,” dedi ve şöyle devam etti: “Abdullah Gül’ü ben çok severim. Kendisi yumuşak ve muhabbetli bir insan, başımızın üstünde yeri var. Biz barış istiyoruz.”

    Hovanes Bey 1919 yılında Maraş’ta doğmuş. Üç aylıkken ailesi binlerce Ermeni ile birlikte Suriye’ye göç etmek zorunda bırakılmış. Genç annesi yolda bitkin düşüp bebeğini yol kenarına bırakıvermiş, aynı köyden komşuları bebeği görüp kurtarmışlar. Bu acı mazisine rağmen memleketi Maraş’ı merak edip Türkçe öğrettiği çocukları ile Türkiye’ye defalarca dönmüş. “Çamurdan olsun Maraşlı olsun” diyor Hovanes Bey, hemşerileri için. Ardından aniden beliren bir mandolini eline alıp çalmaya koyuluyor.

    “Çanakkale içinde vurdular beni
    Ölmeden mezara koydular beni
    Oy gençliğim eyvah”

    Sayın Cumhurbaşkanım,

    Bir yıldır hayatımın yarısını Ermenistan’da geçiriyorum. Bir Türk olarak sadece sevgi ve ilgi ile karşılaştım. Hovanes Bey gibi birçok insan, birçok Anadolulu tanıdım. Ezici bir çoğunluğu Türk-Ermeni ilişkilerinin normalleşmesini, sınırlarımızın açılmasını istiyorlar. Ve birçoğu bu yönde milli maçı ve size yapılan daveti tarihî bir fırsat olarak algılıyorlar. Örneğin Erivan’ın ana caddelerinde biri olan Tumanyan’da lahmacun satan ‘Ayıntablı’ Sarkis Bey “Maça gelen bütün Türk seyircilere lahmacun, ayran bedava” diyor heyecanla.

    Sayın Cumhurbaşkanım,

    Sizin gelişinizi her iki tarafta da istismar edecek, kendilerine malzeme edecek ufuksuz politikacılar, Kemal Kerinçsizler çıkacaktır. Siz onlara aldırmayın. Çirkin olay çıkarmış, gösteri yapılırmış, bunlara lütfen aldırmayın. Bildiğiniz gibi sizin gelişinize tepki koyan milliyetçi Taşnak Partisi, sizi davet eden Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ın hükümetteki küçük20ortağı. Bu yılki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oylarının sadece yüzde altısını aldılar. Kaldı ki aralarında gelişinizi onaylayanlar da var. Her halükârda, hükümet yetkilileri herhangi bir tatsızlığın çıkmaması için her türlü tedbiri zaten alacaktır. Neticede, bir iki gösterici çıkıp Türkiye’yi protesto etse dahi ne olur ki. Demokrasi’nin raconu diyerek güler geçeriz.

    Sayın Cumhurbaşkanım,

    ‘Kardeş Azerbaycan ne der’ sorusuna gelince, Kafkasya’daki son kriz artık bölgesel barışın ne kadar ivedi olduğunu herkesin gözleri önüne serdi. Bakü-Ceyhan boru hattındaki patlama yüzünden Azerbaycan haftalardır petrolünün önemli bir kısmını ihraç edemiyordu. Rus kuvvetlerinin geçtiğimiz günlerde Tiflis yakınlarındaki demiryolu köprüsünü tahrip etmesiyle birlikte Azerbaycan artık demiryoluyla Gürcistan’ın Karadeniz limanlarına taşınan petrolünü de satamıyor. Oysa Bakü-Ceyhan hattının Ermenistan üzerinden yedek bir çıkışı olsaydı bu kadar sıkıntı yaşanmazdı.

    Köprünün uçurulması aynı zamanda Ermenistan’ı da kritik bir durumla karşı karş1ya getirdi. Ermenistan’ın kullandığı mazot ve uçak yakıtının neredeyse hepsi Gürcistan limanları üzerinden geliyor. Tükettiği tahılların da çoğu aynı güzergâh üzerinden geliyor. Ancak krizin patlak vermesiyle birlikte sevkıyatlar önemli ölçüde durdu. Bu durumda İran haricinde Ermenistan’ı dünyaya bağlayan bütün yollar tıkanmış bulunuyor.

    Sayın Cumhurbaşkanım,

    Ben diyorum ki, ve burada birçok insan diyor ki, en azından geçici olarak Türkiye Kars -Gümrü demiryolu hattını yeniden açsa. Böylece sadece Ermenistan’ı değil, Gürcistan ve Azerbaycan’ı da kriz çözülene dek rahatlatmış oluruz. Özellikle Gürcistan’ın mahsur kalan bölgelerine, Gori’ye, demiryoluyla yardımın ulaşmasını sağlamış oluruz. Türkiye gibi büyük bir devlete de yakışan bu değil mi ‘

    Sayın Cumhurbaşkanım,

    Şüphesiz bütün bunlar Ankara’da tartışılıyordur. Belki de bu sütun yayımlandığında bu meselelerle ilgili birçok karar alınmış olacaktır.

    Yine de sizlere buradan seslenme ihtiyacını duydum. Geniş ufkun uza, iyi yüreğinize güveniyor, sizi 6 eylül gecesi Erivan’da bizlerle görmeyi umuyorum.

    En derin saygılarımla,

    Amberin Zaman.

    ***

    Ergun Kirlikovali’nin yanit/yorumu:

    AMBERIN ZAMAN YA GERCEKLERI BILMIYOR, YA YALAN YAZIYOR, YA DA ALDATILIYOR

    Once Tarih: Tehcir 30 Mayis 1915 te Osmanli Bakanlar Kurulu onayi ile yayinladiginda henuz tek Ermeni bavulunu toplamamisti (Bakiniz Dr. Kemal Cicek’in “Belgelerle 1915-1916” kitabi.) Tehcir 9-10 ay kadar surdukten sonra yavasladi ve 1916 ortalarina gelindiginde durdu. Oyleyse, bu Ermeni’nin 1919 de Maras’tan surulmus olmasi dogru olamaz.

    Su olabilir:

    Osmanli Mondros’u ateskes anlasmasini 30 Ekim 1918 de imzaladi. Bu anlasmada Guneydogunun isgali diye hicbir madde yoktu, oyleyse mumkun degildi. Ama Ingiliz anlasmayi filan dinlemedi. Urfa, Maras, Antep ve civarina Aralik 1918 ve Ocak 1919 itibarile yerlesti. Bu Ingiliz askeri hamlesi en cok da Fransizlari rahatsiz etti . Cunku 1916 Sykes-Picot (Ingiliz-Fransiz) gizli anlsamasina gore Irak Ingiliz’e, Suriye ve Gunyedogu Anadolu Fransiz’a kalacakti.

    Fransiz protesto etti, bastirdi ve Ingiliz Ekim 1919 da bu bolgelerden cikmayi kabul etti. Fransiz Adana merkez olmak uzere “Kilikya”ya zaten yerlesmisti ve oradan Urfa, Maras, Antep’e uzanmasi, Ingiliz birliklerinden bu kentleri devralmasi zor olmadi.

    Bu siralarda oralardaki Ermeni halk Musluman halka cok zulum yapiyordu. Hele bir de Fransiz uniformasi altindaki “Ermeni lejyoner abileri” de gelince, durum Muslumanlar aleyhine resmen dayanilmaz bir hal aldi. Once Urfa ve Maras patladi ve Fransiz askerini ve onun yardakcisi Ermenileri tekme tokat kovdular. Arkasindan Fransizlarin ”en buyuk mukafat” olarak gordukleri Antep’teki silkinmeye geldi sira. 1920 Nisanindan baslayan, 10 ay suren, dunya tarihinin bir esini daha gormedigi inanilmaz bir savunmayi gerceklestiren Antep sonunda harap ve bitap dustu, direnc kirildi, Fransiz kente girdi. “Cekirdek ekmegi”, “tahtadan top”, “halk fabrikalari”, “Sahan bombasi” ,“Dokurcum”, “Karayilan”, Sahin Bey”, ve daha nice boyle Antep terimlerini bilmeyenler bunlari mutlaka arastirsin ve ikinci bir Canakkale olan Gaziantep’e saygiyla sapka cikarsin. ( Bakiniz: Adil Dai, “Antep Savunmasi”, Gaziantep, 2002.)

    Fransa, artan Turk baskilarina daha fazla dayanamadi ve sonunda 1921 de Mustafa Kemal’in askerleri ile baris imzalayip gitti. Iste bu anda panige kapilan, kendilerini Fransizlar tarafindan satilmis hisseden bolge Ermenileri de Fransiz’in pesine takilip ulkeyi terketti. Bir kismi Suriye, Lubnan, ve Misir, digerleri Fransa, Ingiletere, ve ABD ye gittiler. Bunlarin Anadolu’da kalmasi, Musluman intikamindan korkmamalari, Ankara hukumetinin boyle bir seye asla izin vermeyecegi Ermeni dini liderlere toplantilarla acik acik anlatildi. Ermeniler gene de pek ikna olmadilar. Tasi taragi toplayip gitmeyi tercih ettiler. (Bakiniz; Kamuran Gurun “Ermeni Dosyasi”, 1982, Ankara.)

    Iste Amberin Zaman’a yutturulan “1919 da kovulma” hikayesinin asli bu olsa gerek. Ermeniler Turklere yaptiklari zulmun faturasinin Ermenilere odetilecegi korkusuna kapilip kendileri kactilar; kovulmadilar. Toplu gitmeleri de 1921 gibidir, 1919 degil. Arada birer-ikiser gidenler hep oldu, ama toplu kacis 1921 dir.

    Ermeniler kacmasa idi Intikam olaylari olur muydu? Bunun cevabini hicbir zaman bilemeyecegiz. Bu isi musluman halka biraksalardi, belki de olurdu diye dusunuyorum, cunku Ermeni zulmu hakikaten cildirtan cinstendi. Ama Mustafa Kemal’in askerleri boyle bir toplu intikam olayina izin vermeyeceklerdi, vermezlerdi (Bakiniz: Nutuk, Ataturk, 1927)

    Son soz:

    Amberin Zaman bir araba laf edecegine, “gulum, sekerim” mesajlari ile Ermenistan’dan “sekerle kapli zehirli haplar” gonderecegine, eger gercekten baris istiyorsa, , “Ermenistan Karabag’dan ve Guneybati Azerbaycandan cikiyor; bir milyon Azeri’nin evlerine donmelerine izin veriyor; Soykirim masalindan vazgeciyor; Ankara’nin onerdigi tarihciler komitesine de varlar” deseydi, diyebilseydi, bak gor, o zaman o kapilar “cart” diye nasil ardina kadar acilirdi.

    Amberin Zaman ninni soylemeyi biraksin; karsisinda cocuk yok!

    ###

    Yazarimizin Diger Yazilari


    ARMENIANS MAKE A DEATH THREAT TO A SITTING U.S. CONGRESSMAN FOR NOT SUPPORTING ARMENIAN CLAIMS 19/08/08 18:59
    Armenia must end its military occupation of Azerbaijan and defamation of Turkey prior to any reconciliation 10/08/08 17:52
    Commemorating May 19 as Ataturk, Youth and Sports Day in Turkey 26/05/08 21:05
    Turkish Coalition of America Donates Two Ambulances to Mexican Red Cross 22/05/08 10:40
    It is Official: TANER AKCAM IS PAID BY ARMENIANS 08/05/08 23:43
    Call to Civic Duty: SAY NO TO RACIST RESOLUTIONS SJR-24 & SJR-26! 06/04/08 20:46
    Hillary should have known better! 29/01/08 21:13
    Armenian Greed Hits U.S. Law: Genocide Claims Dismissed 01/01/08 22:28
    NUMBERS DON’T LIE; LIARS DO! 03/11/07 19:43
    WHY ARE YOU SO BIASED AGAINST TURKEY? 02/11/07 16:07
    GENOCIDE – LAW AND DOUBLE STANDARDS 01/11/07 13:09
    GENOCIDE – LAW AND DOUBLE STANDARDS 30/10/07 09:44
    HOW DO YOU REASON WITH A LYNCH MOB? 16/10/07 04:01
    WRITE YOUR CONGRESSMAN TODAY: NO TO H.R. 106 05/10/07 22:42
    Turkish State Archives Are Open 25/08/07 23:51
    One Turkish-American’s response to Los Angeles Times 24/04/07 20:54
    NO TO HOUSE RESOLUTION 106 11/02/07 19:13
    Hrant Dink’s Assassination – Hrant Dink Suikasti 19/01/07 11:26
    ABD`deki Akademik Özgürlüğün ve Türk Toplumunun Ortak Zaferi 10/12/06 23:15
    “CENSORADOS” ARE LEARNING THE LAW
    Erecting a Hate Monument in Las Vegas is Higly Improper 27/09/06 14:35

  • ÇARESİZLİĞİN RESMİ YAPILABİLİR Mİ?…

    ÇARESİZLİĞİN RESMİ YAPILABİLİR Mİ?…

    İnsanlığın içine düşebileceği en kötü durum belki de çaresizliktir! İnsan zor bir durumla karşılaştığında durumuna çare arar. Zira ancak çare olduğunda bir umut vardır. Ama öyle bir çaresizlik anı vardır ki… İşte onu anlatmak mümkün değildir. Çaresizlik anlatılamaz ki, çaresizlik adı üzerinde çaresizliktir. Nasıl ki mutluluğun resmi yapılamıyorsa çaresizliğin tarifi de yapılamaz.

    Resmi ise asla yapılamaz. İşte bu çaresizlik anlarından biri de deprem anıdır.  
    Sallanma başladığında kanınızın damarlarınızdan yavaş yavaş çekildiğini hissedersiniz. Vücudunuzda var olan o mucizevi ahenk bir anda bozulur. Çaresizlik içinde donup kalır, tuhaf bir boşluğa düşersiniz. Duygularınız, algılamalarınız, iradenizin denetiminizden kopar gider. Kendinizin sadece bir et ve kemik yığını gibi hissedersiniz. Öyle ki o anda korkmak bile elinizden gelmez. Tüm denetiminizi yitirmişsinizdir. Bitmek bilmeyen sarsıntı ise bütün yıkıcılığı ile uzar da uzar… Yıllar geçer sanki, yüzyıllar geçer. İşte o dakikalarda insan olarak ne kadar küçük bir zerrecik olduğunuzun ayrımına varırsınız.

    Ve bırakırsınız kendinizi bir boşluğa, daha doğrusu yap-satçıların elinden kurtulan bir boşluğa atarsınız kendinizi. Ve beklersiniz sonucu. Sonuç muamma. Belki ölüm, belki ömür boyu sürecek bir sakatlık, belki de kurtuluş…. Tek çare beklemek. Hiçbir şeyin garantisi yok.Aslında bu deprem dünyanın sadece ve sadece küçük bir noktasında meydana gelen küçük bir doğa olayıdır. Ama ülkemizde durum farklıdır. Zira bu küçük doğa olayının sonuçları ülkemizde hiç de küçük olmamaktadır. Binalar kağıt gibi un ufak olmaktadır bizim depremlerimizde. Ve enkaz altında, demir ve tuğla yığınları altında yüzlerce, binlerce ezilen insan…. İşte bu anlarda aklımıza hep o binaları yapıp satanlar gelir. Bir de onlara göz yuman yöneticiler… Önceden yapılan uyarılar, tarihi ve doğa gerçeklerine rağmen öncesinden tedbir almayan yöneticiler… O müteahhitlerin ve yöneticilerin bu işin günahını ne bu dünyada ne de öbür dünyada ödeyemeyeceğini bilirsiniz… Ama olan olmuş binlece insan ölmüştür artık.

    Aramızdan bazıları bizi, başka bir evrende tekrar görüşmek üzere, terk etmişlerdir. Onlar acının hançerini yüreğimize saplamış ve dönülmez akşamın ufkunda yitip gitmişlerdir. Kimileri kaderin yelkenlisine bindiler, kimileri de, arkalarında katil müteahhitlerini bırakarak ve belki de bizim sonradan onların cezasını vereceğimizi umarak, kalleş birer cinayete kurban gittiler. Ancak ülkemizde değişmez bir kural vardır. Giden gider, kalan sağlar bizimdir, bu kural ülkemizde hiç değişmez.

    Ve yine kural bozulmamıştır, Kocaeli depreminin üzerinden 9 koca yıl geçmesine rağmen.
    Ben bildim bileli hemen her depremde aynı acıları yaşarız. Hep de aynı nutukları dinleriz. Önce yardım kepazeliklerini yaşarız, sonra yaraları sarma palavralarını dinleriz. Ardından deprem evlerinin talanı gelir. Binlerce insana mezar olan o binaları yapanlara yeni rant kapıları aralanır. Onlara yine ilk depremde yıkılmaya aday kağıt gibi binalar yaptırılır ve devlet töreniyle, üstelik devlet büyükleri tarafından, süslü nutuklarla depremzedelere dağıtılır. Yıllardan beri sürüp giden kısır bir döngüdür bu. Sanki güzel ülkemizin, talihsiz insanlarımızın değişmez yazgısıdır bu.

    Evet Kocaeli depreminin üzerinden 9 koca yıl geçti. Ama hala yaralar sarılamadı. Olası yeni depremler için önlemler alınamadı. Örneğin Kocaeli depreminin hemen ardından beklenilmeye başlanan bir İstanbul depremi var. Ve uzmanlara göre bu deprem giderek yaklaşıyor. Her an olabilir. Ama 9 yıldır bu kaygı olmasına rağmen hala alınan ciddi bir önlem yok. Depreme yönelik ciddi çalışmalar yok. Hala ne bekleniyor anlamak da mümkün değil. Sanırız ki istenen yine kağıt gibi yıkılan binalar ve bu binaların enkazı altında kalacak binlerce insan… Gerçekten çok yazık.
    Neden bu kadar duyarsız olduk anlamıyorum. Hiçbir şeyden ders almaz olduk. yaşadığımız büyük olaylar, büyük acılar bile umurumuzda değil. Siyasetten doğal afetlere, eğitimden spora…. Değişen hiçbir şey yok!…

    Bazıların “Ne yapalım biz böyleyiz.” dediğini duyar gibi oluyorum. Ama artık yeter. Uyanıp silkinme zamanı geldi. Zira bu kadarını hak etmiyoruz.

  • DOSYANIZ VAR MI?

    DOSYANIZ VAR MI?

    Uluslararası ilişkilerde diplomasiyi, kurallar bütünü olarak tanımlamak olasıdır. Bu kuralları titizlikle uygulayanların başarıları da süreklilik kazanıyor. Bu kuralların en yaşamsal olanı ise görüşmelere kendi dosyanızla katılmayı zorunlu kılmaktadır.

    Geriye dönüp baktığımızda, Lozan görüşmelerinde bu kurallar titizlikle uygulandığı için başarılı olunmuştur. Benzer uygulama, 1959/60 yıllarında yapılan Kıbrıs görüşmelerinde uygulanmıştır.

    Kıbrıs görüşmelerinde ilk anda kısa süreli bocalamanın yaşandığının da unutulmaması gerekiyor. Sonrasında ise Türklerin kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti içinde eşitliği ve egemenliği sağlanmış oluyordu.

    Eşitliğin ve egemenliğin kabul ettirilmesini bir tek bu nedene indirgemek biraz haksızlık olacaktır. Diğer etmenlerle birlikte bu ilkeler kabul ettirilmiştir. Bunlar başarılırken unutulmaması gereken en önemli bir husus ise Türk diplomasisinin yaptığı başarılı çalışmalarıdır.

    Kıbrıs Türklerinin bu kazanımları ne yazı ki uzun ömürlü olamamıştır. Rumların başlattığı soykırım hareketleri ile sonuç alınmasına çalışılmıştır. Çünkü o dönemde bu anlaşmaları tanımadığını açıkça söylemekten çekinmeyen, din adamı kılıklı birisi, aynı zamanda Cumhurbaşkanı sıfatını taşıyordu.

    Bu adam adayı Yunanistan’a bağlayabilmek için, sömürge yönetimi altında mı yoksa bağımsız bir Cumhuriyetle mi bunu başarabileceğinin de hınzırca hesaplarını yapmış olan bir kişi idi.

    1974 yılındaki Türk Silahlı Kuvvetlerinin haklı müdahalesi sonrasında yeni bir durum ortalık yere çıkıyordu. BM kulvarlarında yürütülen çalışmalarla Rumların bilinen tutumu nedeniyle istenen sonucu almak olanaklı olamadı. AB içinde çözüm arayışlarına başlandı. Üzülerek de olsa başarılı olduklarını kabul etmek durumundayız.

    Yine bu süreçte değişik çözüm modelleri kurtarıcı ve sorunu çözebilecek konular oldu. Arayışlara girişildi, buna karşın başarıyı yakalamak olanaklı olamadı.

    Tito’nun Yugoslavya’sının modeli, O’nun ölümü sonrasında darmadağın oldu. Çok kanlı bir süreç sonrasında yeni devletler ve devletçikler büyüklük adına kuruldu. Büyüklük fazla geldiğinden olacak şimdilerde ki etnik yapılara dayalı devletçikler kurulur veya kurdurulur oldu. Bunlar bile halen örnek olarak sunulabiliyor.

    Belçika’daki modelin çatırdadığı bu dönemde, Kafkas coğrafyasında yaşanmakta olanlar şimdilerde kanlı bir hesaplaşmayı da beraberinde getirdi. Bu coğrafyada yaşananlar bir iç hesaplaşmanın ötesindedir. Küreselleşen dünyada, tek kutbun bu bölgede yaşama şansını da zorluyor.

    Diğer yandan dünyanın değişik yörelerinde de yeni güç odaklarının oluştuğunun da unutulmaması gerekiyor. Kafkaslarda yaşananlar, Rusya’nın kendi bölgesinde gücünü yeniden kanıtlamaya yönelik bir harekettir. Öz güvenini kazanabilme hareketidir. Amerika ısrarını sürdürmeye devam ederse, yeni kırımların yaşanacağını söylemek fazladan haksızlık olmasa gerek.

    Kıbrıs’taki çözüm arayışların bu açıdan baktığımızda karşı tarafın önerinin ötesine geçen isteklerinin konuşulduğuna tanık oluyoruz. Çünkü ellerindeki dos
    yalarla; kendilerince uygun gördükleri önerilerle masaya oturuyorlar.

    Yıllardır Rumların Türklere saldırıldığı türkülerine, son dönemde Annan’ın belgesinin türküsü çağrılmaya çalışılıyor. Kendileri çözüm üretemeyenlerin sorunu Kıbrıs Türklerinin lehine çözmelerini beklemek Godo’yu bile beklemenin ötesindedir.

    Geldiğimiz noktada sorunu çözmek, yukarıda belirttiğimiz önerileri savunmak değil, karşı önerileri içeren bir dosya ile masaya oturmaktır. Yıllardır toprak konusunu gündeme getirmeyenlerin ve savunma yaparak görüşme masasına oturanların, Rumların son toprak önerileri karşısındaki suskunlukları anlaşılır bir husus olmasa gerek.

    Karşı taraf, adanın kuzeyindeki Rum toprakları konusunda hak iddia ederken güneydeki kişileri bir köşeye koysak bile Türk vakıflarına ait olan toprakları görüşme masasına getirmekle yükümlü olduklarının unutulmaması gerekiyor.

    Başarı isteniyorsa dosyanızın olması zorunludur.

    SEVGİ ile kalınız.

    22 Ağustos 2008 – Ankara

    Ahmet GÖKSAN
    [email protected]

  • ABD hava saldırısında 76 sivil öldü

    ABD hava saldırısında 76 sivil öldü

    24.08.2008 – 01:51 – Aygazete
         Afganistan İçişleri Bakanlığı´nın, Amerikan komutasındaki koalisyon kuvvetlerinin Herat şehrinde düzenlediği bombardımanda çoğu kadın ve çocuk 76 sivilin öldüğünü açıkladı.
     
         Koalisyondan yapılan yazılı açıklamada, haberin çıkmasını takiben soruşturma başlatılması talimatı verildiği belirtildi. 
     
         Afganistan Devlet Başkan Hamid Karzai de yazılı açıklamasında, 70´ten fazla masum insanın “şehit edilmesini” kınadı. 
     
         Beyaz Saray sözcüsü Gordon Johndroe ise “ABD ile NATO sivil ölümlerinin önlenmesi için önlem almıştır. Afganistan´dan gelen ilk bilgilere karşı temkinliyim” dedi. 
     
         Amerikalı sözcü, “Taliban ve aşırılık yanlısı güçler, bir bombardıman yerine gitmek konusunda genellikle çok hızlılar. Ondan sonra da ABD ve müttefiklerini kendilerinin yaptığı şiddet eylemlerinden sorumlu tutuyorlar” açıklamasında bulundu. 
     
         Diğer taraftan Afganistan´ın Kandahar bölgesinde bugün, yol kenarına yerleştirilen bir bombanın patlatılması sonucunda 10 sivil öldü. 
     
         Polis yetkilisi Matiullah Han, Şah Vali Kot´ta minibüsle seyahat eden yolcuların hedef alındığını, aracın geçişi sırasında bombanın patladığını söyledi.
  • Anlamlarını Yitiren Kavramlar ve Tarihe Bakış

    Anlamlarını Yitiren Kavramlar ve Tarihe Bakış

    Anlamlarını Yitiren Kavramlar ve Tarihe Bakış

    Bir arabanın yürümesi için en azından dört tane tekeri,
    Bir direksiyonu,
    Gaz, fren pedalı
    Vites kutusu (otomatik, manuel)
    Kontağı
    Elektrik aksamı
    Yakıtı
    Egsozu
    Fren sistemi
    (çoğaltabilirsiniz)
    vb. olması lazım.

    Bunlardan teker patlaksa rot balans, dümen, direksiyon sistemi, motor hararet, yol tutuş, benzin sarfiyatı vd olumsuz etkilenir. Hangisie bakarsanız, hangisini tek başına incelerseniz bir anormallik olduğunu görürsünüz.

    Örneğin dersiniz ki, sürücü bu kadar fazla yakıt harcayan otomobili nasıl kullanıyor.
    Bu nasıl idareci ki, bir türlü düzgün yol tutturamıyor. Yolda hep zikzak çiziyor, ya birine çarpacak ya da birisinin kendisine çarpmasına neden olacak..

    Veya eksozu patlaktır, bunun patlaklığını görmeden çıkan gürültüyü farklı şekilde yorumlar ve farklı yargılara varırız. Motor hakkında, araba hakkında, yenilik eskilik hakkında hatta sürücü hakkında hiç de olumlu bir şey aklımıza gelmez. Halbuki her şey tıkırındadır ama çıkan gürültü işi bozmaktadır.

    Yürüyen aksam ile yürüten aksamdan bir tanesinin aksaması bütün diğer sağlam unsurları olumsuz etkiler ve aslında düzgün olmalarına rağmen sakat görüntü sergilerler.

    Osmanlı İmparatorluğunu değerlendirirken, veya devlet idaresi hakkında konuşurken eskilerin tabiriyle efradını cami, ağyarını mani kabilinden kapsamlı ve detaylı ve hatta komplike düşünmek lazımdır.

    Osmanlıyı herkesin kabul gördüğü ihtişamını kabul ederek değerlendirdiğinizde ve sayılan bütün unsurların sağlam ve düzgün olduğunu kabul edersek,

    1. Bütün dinsel merkezlerin bizde olması harikadır. Ermenilerin patriklik kurumunu Fatih Sultan Mehmet kurmuştur ve asırlardır bu sorun olmamıştır. Bunu anlamak için Diyanet İşleri Başkanlığını Amerikalıların kurduğunu düşünün!…

    2, Kapitülasyolar mükemmel bir açılımdır. Amerika’nın veya Rusya’nın müttefiklerine hibelerini veya modern haliyle kredilerini düşünün…

    3. Vergi sistemi (son dönemdeki iltizam sistemi mesela) emsalsizdir.

    4. Dş borç alımı yani düyun-i umumiye çok karlı bir finans teminidir. Bunun yönetiminde sorunlar olmuştur. Fakat dış kaynak bulmada müthiş bir açılımdır. dünyada ilk yabancı ve büyük ölçüde dış kaynak temin eden ülke Osmanlıdır. Bu eksiklik değildir, bir açıdan tabii ki. Çünkü Amerikan ekonomisi bir iki büyük kriz geçirirde millet paniklese borç ödeme sorunu yaşayacağı hatta geri dönülemez sorunlarla karşılaşacağı malumdur.

    5. Birinci dünya savaşı kazanılmıştır.. Ordu sistemi mükemmeldir. Çanakkaleyi bu sistem kazanmıştır. VE 1918 yılı sonu itibariyle Osmanlı ordusu ve donanması hala dünyada birinci sıradaydı…
    6. Padişahın saraylar yaptırmaları iyi bir şovdur ve gereklidir. Kirada mı otursalardı? Bu konu ideolojik ve önyargılı ve de ezberlendiği gibi ele alınmadığında daha iyi anlaşılıyor.

    7. Farklı etnik ve dini menşeden halkların bir arada yaşamaları güçtür, kuvvettir ve insanlığın hayal ettiği bir şeydir. (Fransız ırkı yoktur, Fransız milleti vardır… Bu konu sorunun somut örneğidir) Olimpiyatlarda iki şey dikkatimi çekti.. İngilizlerin Büyük Britanya adını kullanmaları ve Yunanlıların Hellas kelimesi forma arkalarına yazmaları… Irk ve millet kelimesinin doğru uygulandığı iki yer… Biz ne diyoruz. Milliyetçilik kelimesinin soluna hassas kelimeler ekliyoruz ve canımızın yanmasını engelliyoruz aklımız sıra! Atatürk milliyetçiliği, Türk milliyetçiliği, Pozitif milliyetçilik, Anadolu milliyetçiliği, sol milliyetçilik, bunun aşırısı da var, sağ milliyetçilik…. Daha ne olduğunu anlamadan hipnoz edilmek istenen gönüllü saftiriğin burnu hizasında gözlerinin önünde sallanan nesneye yarı şaşı yarı şaşkan bakması gibi bu milliyetçiliğin türevleri arasında gidip geliyor ve yavaş yavaş uyuyoruz…

    8. Demokrasinin olmaması büyük bir şanstır. Aslında demokrasi falan diyoruz ya. Biraz da bunu tartışmak lazım. Anayasada demokratik hukuk devleti diyor ya. Kelime anayasal güvence altına bile alınmış. Bir türlü ileri geri konuşamıyoruz:)

    9. Hilafetin elde olması büyük bir güç ve simgedir.
    10.
    11.

    Bunları artırabilirsiniz.
    Fakat yürüyen aksamdan bir tanesi sakat ise bu saydıklarımız her ne kadar iyi iseler de sorunlar yaratırlar.
    Nitekim bunlar yeni Cumhuriyetimizin kurulma arefesinde, kurtuluş savaşı esnasında hatta o kesintisiz savaş yıllarının başlangıcı olan 1912 yılından itibaren hep sorun olmuştur. Çünkü tekerin biri patlaktı… Bana göre sol arka teker, sana göre ön sağ… Ama neticede bir teker patlaktı…

    Bugün biz ne yapacağız…
    Büyük olmak istiyorsak önce büyük olduğumuza inanacağız
    Sonra büyüklere yakışır ve yaraşır şekilde düşünüp bu durumu özümseyeceğiz
    Ve nihayetinde bu büyüklüğe uygun işler yapacağız..

    Makedonya gibi, Arnavutluk gibi, Güney Osetya gibi, Gürcistan, Irak, Küba gibi kendimizi yeni dünya düzeninin küçük bir parçası olarak görüp de Siyasalda okutulduğu gibi olayları bu yeni dünya düzeninin tasarımıları gibi değerlendirirsek ona bir şey diyemem. Osmanlıya küçük unsurlar da lazım. Büyük olmak için küçük düşünenler de gerekir. Maiyetsiz kral olmaz… İlle de küçük düşünecek olanlar varsa otoritenin merhameti onları da kuşatacaktır tabii ki:)

    Bu bağlamda millet ve milliyetçilik meselesini açacak olursak şu manzarayı görebiliriz.

    Millet kelimesi Arapçadır. Millet-i İbrahim diye Kuran’da geçer ve etnik anlamı yoktur, ırk karşılığı değildir, halk vb gibi bir manası yoktur. Manası aynı dine, aynı mezhebe inanan demektir.

    İbrahim peygambarin hanif dinine inananları millet-i ibrahimdendir derlerdi. Bunu çeviren Arapça bilen fakat Türkçe bilmeyen eski zaman adamları ile bunların yüz kararaları olan yeni zaman torunları anlam itibariyle kelimeyi ırk ile açıklama yanlışlığına düşmüşlerdir. Millet kelimesi ulus demek değildir. Halk demek değildir. Etnik köken ifade etmez. Fransadaki “milliyetçilik” akımı sosyolojik olarak incelendiğinde dört dörtlük bir şey değildir. Türkçeye yanlış çevrilmiştir.

    Milliyetçilik, Türkiyede Türkçülük, Rusya’da Rusçuluk, Arabistan’da Arapçılık, İngiltere’de İngilizlik gibi uygulanacak bir şey olamaz. Ve böyle bir şey de yoktur. Rus milliyetçiliği yoktur.

    Örneğin Rusya’da Slav milliyetçiliği vardır. Slav ne demek, temelde ortodoks olan ve tarih boyunca aynı paralelde yaşayan ırklar kümesi… Bu balkanları da kapsıyor Avrupa’nın doğusunu da.. Hatta bazı ortadoğu ülkelerine de buradan nüfuz edebiliyor… Doğrusu budur.

    Fakat ne acıdır ki bir kaç küçük ve salak Balkan grupları ile Araplar ve Kafkaslarda yani dikkat ederseniz Osmanlı coğrafyasındaki küçük topluluklar bu kelimenin yanlış tercümesi ve anlamlandırılması neticesinde büyük topluluktan soyutlandırılmışlardır.

    Yani milliyetçilik küçük ırkların büyük millet kümesinden yalnızlaştırılması…

    Osmanlıdaki millet tanımı ve algılaması bu değildir.

    Bazı milliyetçi tarihçilerin tanımları vardır. Mesela, aynı tarihi paylaşan, aynı coğrafyada bulunan, tarih birliği, kader birliği, aynı dili konuşan, kültürü olan…. beylik bir millet tarifleri vardır. Kitaplarda yazar. Siz de okursunuz.

    Söz gelimi bize 1071 şeklinde uyduruk bir tarih okuttular. Biz de hamasi duygularımız kabararak ceddin dedenleri okuyarak balıklamasına daldırdık. Türkler Anadoluya 1071 tarihinde geldiler. Öyle bir geldiler ki, aslanlar kaplanlar, yürü koçum kim tutar seni…. Biz hala tezahürat yapıyoruz, maçı sahada 1-0 kazandık ama kart cezalısı oyuncu oynattığımız için hükmen 3-0 yenik ilan edildik. Olsun biz hala şampiyor Türkiye diyoruz. Türk milletinin tarifinde tarihi milat olarak da bu tarih baz alınmaktadır.
    Bin yıldan beri Anadolu’dayız demiyor muyuz. Siyasilerimiz de bunu yurt içi ve yurt dışı her platformda söylemiyor mu? Yani neticede bu dayatma, siyasi karar verecek aktorlere kabul ettirilmiştir. Muhammet Safi yazacak da, onlar da yeniden okuyacak da….. Uzun iş…

    Halbuki 1071 tarihini öne çıkarmak,  Anadolu’daki Türk yerleşmesinin tarihni binlerce yıl geriye almak demektir. Bizim kendi vatanımızda işgalci durumuna düşmemiz demektir. Anavatan olarak da Orta Asya… Bu da ilginç…Değil mi? İstanbul’daki Karadenizliler gibi. Herkes öldükten sonra cenazesinin Rize’ye götürülmesini vasiyet eder. Aklımız hep Rize’dedir. Bir türlü İstanbul’un yerlisi olamadık. Öyle ya şu tarihte geldim, babam rize’de, öyleyse ben Rizeliyim. 1071’de geldim, atalarım Orta Asya’da ben Orta Asyalıyım. … Madem sen Anadolulu değilsin o zaman Anadoluyu terk et demezler mi? Dediler nitekim. Ama bunu demek için önce bir kural koymaları gerekiyordu. Sonra o kuralı kabul ettirmeleri ve uyup uymama durumuna düşürmeleri gerekiyordu.
    Parantez arası bir ayrıntı: Kural koyalım. Masada Çatal solda, bıçak sağda olur. Sağ elle bıçağı tutup keseceksin sol elle de yiyeceksin. Kural bu… Bunu kabul edip sosyetik olursan kurala uyduğun sürece makbul olursun. Ama arkadaş benim dinimde, örgümde, adetimde geleneğimde yemek sağ elle yenir, diyemiyorsak yuf bize…
    Haydi dini bir tarafa bırak, ben solağım solak.. Nasl sağ elimle bıçağı tutup kesebilirim ki, ben sol elimle bıcağı daha iyi kullanıyorum!!!
    Kuralları kabul etmemek lazım irdelemek lazım…

    Öyle başına evrensel, bilimsel, herkesin kabul ettiği, genel geçer diye uydurulan lokomotifi olmayan vagon cümleler kural olamaz. İstediğiniz kadar süsleyin o vagonlar yürümez….

    Türklerin Müslüman olduktan sonra anadoluya gelmeleri 1071’dir. Bu hoşumuza gidiyor gitmelidir de.. Ama İskitler, Kimmerler, Hattiler, Kaşkalar, Sakalar, Kumanlar, Kıpçaklar vb. Müslüman oğuzlardan çok önceleri Anadoluda yaşamaktaydılar. Bu yanlış tarih bizi Anadoluda işgalci yaptığı gibi Türklerin Avrupa’dan, Küçük Asya’dan (Anadolu’dan) atılması fikrine dayalı Şark sorunun biçimlenmesinde de temen dayanak olmuştur. Milliyetçilik tarifi ile bu düşünce milli bir düşünce haline geldi ve neredeyse -hani ben bir Fransız toplum mühendisi olsaydım- Şark meselesinin, Türklerin anadoludan atılmasının gerçekleştirilmesinde kendi milletimizin de aktör olduğu sonucunu doğurdu… Vah benim başıma gelenler!

    Maksatlı olarak uydurulan bir kaidenin ispatı için debelenen cahil kalemler gibi kısır düşünceli saf okuyucular da vardır tabii ki..
    Şark Meselesi’nin ortaya çıkmasından bugüne kadar tarih sahnesinde ve ilim aleminde görülen hiç bir şeye inanmamak lazım.
    Milliyetçilik bunlardan biridir.

    Mesela Irkçılık, daha nettitr. Aynı ırktan olanlar aynı dili konuşur ve genelde aynı dine inanır ve aynı tarihi paylaşıp aynı coğrafyada bulunurlar….
    Irkçılık kelimesi tarif olarak netlik olarak daha masumdur. Fakat anlam olarak değil.. Irkçılık yapmak cinayetle eşdeğerdir benim için…

    Milliyetçilik kelimesi aslında tamamen insanları ve devletleri bölmek için içine zehir enjekte edilen bir sakızdır. Çiğnedikçe çeneleriniz kasılır. Ne dediğiniz anlaşılır, ne suratınız ve ne de yaptıklarınız. Biraz sonra da kaskatı kesilirsiniz..

    Halbuki gerçek manasında Arapça aslındaki gibi ve Osmanlıdaki uygulaması gibi ele alınabilir ve bunun üzerinden tasarlanan oyunlar bozulabilirdi.

    Anlamı kaydırılan bir kelime yani, milliyetçilik.
    Demokrasi de aynı şekilde ele alınabilir.
    “İnsan hakları” terimi de..
    Hani çifte standart denilen şeylerin hepsi yani.
    Din özgürlüğü
    Fikir özgürlüğü..
    Bu terimlerin tamamı sahtedir. Masum suratlı vahşi ve zararlı kelimelerdir.

    Bu kelimeler bir devlet için, daha doğrusu o devleti kuran hakim güç olan unsur için zararlıdır. Günümüzdeki hukuki tarife uygun olan azınlıklar için geçerli olabilir.

    Dolayısıyla üniversitelerimizde okutulan tarih, sosyoloji bilimleri ile siyasal bilgiler eğitiminin bence gözden geçirilmesi gerekiyor.

    Çünkü yeni dünya düzeninin aktörleri bu düzenin devamı için kendi çıkarlarına hizmet edecek siyasi yorum, değerlendirme, kurallar ve kaideleri ders ve bilim olarak okutuyorlar. Mesela siyasal bilgiler mezunu bir öğrencinin Türk siyasal hayatı, devlet yönetimi, devlet geleneği, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi vb konularında hiç bir bilgisi yoktur.

    Afganistan veya Irak işgal edildikten sonra orada kapitalistlerin veya komünistlerin emellerine hizmet edecek bir devlet nasıl kurulur? Bunun yolları ilim olarak okutulur. Bu ilmi okuyan vatandaşlarımız da büyükelçi olur, veya bir yerlerde makam sahibi olur. Onda sonra Türkiye Cumhuriyeti’ni nasıl Afganistan gibi yeniden kurabiliriz diye ikinci üçüncü dördüncü beşinci cumhuriyetçiler…. gibi konuşur dururlar.

    Durum budur.

    Gayrimüslim tabiri de millet kelimesi gibi yanlış algılanıp yanlış mana yüklendirilmiş bir kelimedir.
    Güçlü ve işleyen bir devlet için, Osmanlı için gayrimüslim nüfus çok pozitif katkılar sağlamıştır. Zayıfladığınızda aksayan unsurlardan birisi oldu diye tek başına sorumlu değildir.

    Karamanoğlu ile Osmanı arasındaki mücadele, Osmanlı beyliğii ile diğer Türk beylikleri arasındaki mücadele, Celali İsyanlarında Müslüman halkın devlete başkaldırması, şehzade kavgaları, taht kavgaları, yeniçerilerin ayaklanmaları, viyana bozgunu, matbaanın geç gelmesi…. Osmanlının birinci dünya savaşına sokulması…

    Bunların ve bunungibi daha bir çok şeyde gayrimüslimler yoktur.

    Milliyetçilik akımından sonra osmanlının bertaraf edilmesi sürecinde Türkiye Cumhuriyetine de yadigâr olarak kalan Türk milliyetçiliği söylem ve teriminin kapsadığı hava sahası maalesef bilimadamlarımızın ve onları okuyan vatandaşlarımızın yanılgılarına sebep olmuştur. Yanlış tercüme edilen (ırkçılık veya etnik anlamlı)  ve yanlış takdim edilen (Tanrı Türkü korusun gibi)  Milliyetçilik, bir devlet için ebed müddet ve devamlılık açısından en büyük engeldir.

    Azınlıklar konusu ise yinelemekte fayda vardır, Lozanda Türkiye Cumhuriyetinin yediği en büyük kazıklardan birisidir. Bir devletin halkı, müslüman da olabilir, gayri müslim de olabilir. Tarih boyunca, onbinlerce yıllık geçmişimize baktığımızda asla homojen bir devlet kurmayan Türklerin, egemenlikleri altındaki insanların ırk, din, dil, kültür ve diğer özellikleri birbirinin aynı olmayan unsunrları idare ettiğini görüyoruz. Dolayısıyla farklı dine mensup oldukları için ve farklı dil konuştukları için insanlarımızın anında ikinci sınıf vatandaş durumuna düşürülmesini düşünmeliyiz.

    Madem sınırlarımız dışındaki Türklerin menfaatlerini korumak için mütekabiliyet karşılıklık ilkesine dayanarak böyle bir şey yaptık, neden Türki Cumhuriyetler hariç kaldılar. Afrikadaki Türkler, Ortdoğudaki Araplaşan Türkler…. İrandakiler…. Bunları düşündükçe işin vehameti ortaya çıkmaktadır. Memleket idare etmek kolay iş değil.

    Daha sonraları azınlık statüsü kazanlar Osmanlıda gayrimüslim şeklinde nitelendiriliyor ve sadece vergi konusundaayrımcılıga tabi tutuluyordu. Onun karşılığında da kendilerine muafiyetler verilmişti. Askere almama. Aslında bu bir lütuf da sayılabilir.

    Fakat bilimadamlarımız bize sapla samanı karıştırarak hep yanlış sunumlar yapıyorlar.

    Gayrimüslim ile aznlıklar aynı şey değildir bu bir…. Tıpkı cariyelik müessesesi ile bugünkü metresliğin, kölelik kurumu ile bugünkü esir kelimesinin karıştırılıp karşılanmak istenmesi gibi bir şey…

    Türkiyelilik konusuna gelince.

    Bana kalırsa başlığını koymadan baştan aşağı bunu anlattım sanıyorum.
    Fakat ilaveten şunu ifade edeyim.

    Uydulup ortaya atılan kavramların içi sonradan doldurulursa vay başımıza gelenler derim.

    Var olan, geleneği olan, kökü tarihin derinliklerine giden, uygulanagelen, halen var olan ve fili olarak tatbiki devam eden bir duruma, olguya ad verebilirsiniz. Veya adını modernize edebilirsiniz. Fakat öyle kabak dolması gibi oyup oyup içine ne alıyorsa koyduğunuz fikirlerle ancak -dilime doladım ya bağışlasınlar- Kosovalıları, Osetleri, Gürcüleri, Özerk bölge isteyenleri, Nahçıvan gibi, Acaristan gibi, Abhazya gibi, Arnavutlar gibi, Ermeniler gibi  küçük ve tarihte hep başkalarının artıklarıyla beslenmiş, başkalarının kudreti altında gölgelenmiş yalaka devletçikler ile ırkları kandırabilirsiniz. Bu yeni dünyanın terimleri Türkler için geçerli değildir.

    Devletlerin ve milletlerin (millet, aynı dine inanan, aynı dili konuşan…demektir, ırk demek değil) hayatında onlu yıllar gün gibidir.
    Geleneklerimizin devamlılığı ümidimizdir. Sallandığıında kıvrım kıvrım olan kırbaç, düz değnekten daha çok acıtır.. Zaman zaman geleneklerimiz kıvrımlara uğrasa da istikameti cihan hakimiyeti mefkuremizdir. Zaman zaman vuku bulan askeri darbelerin de kesinti kelimesiyle değil tarihimizin kıvrımları diye düzeltilmesi lazımdır…

    Bu kırbacın sapı tarihimizdir, ucuna denk gelenler düşünsün… Bizim yerimiz bellidir. Saptan yanayız..

    Kıvrımların estetiğini, açılarını, sapmalarını, kosinüslerini, seslerini, yansımalarını, gölgelerini…. aşklarını şiirlerini merak edenler uğraşsın çözsün.
    Ucu kime dokunacaksa o düşünsün, ağzına odun mu koyar, bükülmüş bez mi yerleştirir dişlerinin arasına, çığlıklarını Kürtdilili hicazkar mı atar, rock tarzımı yoksa blue mu, ben bilmem…

    Bildiğim kırbacın sapı onbinlerce yıl geriye, ucu da benden yani milletimizden başkasına… dayanıyor.

    Sonuç olarak, Türkiye üniversitelerinde YÖK ile uğraşmaktan ziyade yeniden bilimsel bir yapılanmaya gitmelidir.
    Bugüne kadar okutulan tarihi, edebi, sosyal ve iktisadi bilimler ile hukuk bilimi yeniden dizayn edilmelidir. Osmanlı arşivi açıldıktan sonra nasılki tarih diye okutulanlar karga hikayelerine dönüştü, dünya ile yarışmaya başladığımız andan itibaren de sosyal, edebi, iktisadi ve hukuki alandai komikliklerimiz de kral çıklak gibi bizi utandırmaya başladı.
    Tez elden ezber bozan şekilde yeni ve güçlü bir bilim reformuna ihtiyacımız vardır.

    Devletimizin ve milletimizin temellerin oluşturan değerlerin bilimsel olarak yeniden ele alınıp bir araya getirilmesi, bunların  öğretilmesi ve milli değerlerimizin milli menfaatlerimizle paralel hale getirilmesi gerekmektedir.
    Buzdolabını dışardan alabilirsiniz ama asla bir Japona bozlak okutamazsınız…

    Okullarımız var, nüfusumuz müsait, beklentilerimiz ve açlığımız yeterli talebi oluşturmaktadır.
    Arz güvenliği ve zenginliği için büyük Türkiyeye ve Büyük Türk milletine yakışır insanların büyük ve milli düşüncelerini ortaya koymak ve yeni nesillerin de bunları uygulamak zamanı gelmiştir de geçiyor..

    Damarlarımızdaki asil kana güvenmeliyiz.

    Anlamlarını yitiren kavramlarla değil manalarını muhafaza eden mefhumlarla, kökleri tarihin başına dalları istikbalin sonuna ulaşan geleneksel hayatımızı sürdürmeliyiz.


    Muhammet Safi

  • Erdoğan devreye girmeli

    Erdoğan devreye girmeli

    Haftalardır gümrüklerde yaşanan sorunların aşılması için sabırla bekliyoruz. Ama iş iyiye değil, daha da kötüye gidiyor. Zaten enerji bağımlılığı yüzünden dış ticaret açığı Türkiye aleyhinde hızla artarken bir de üstüne üstlük Türkiye’nin ihracatının önünün fiilen kesilmesi anlaşılır şey değil. Temennimiz bunun Moskova cephesinde yeni bir “devlet politikası” değil, uygulamanın abartılıp “vur” denilince öldürülen bir bürokrasi sorunu olması. Öbür türlüsü, hele de jeopolitik taşların yerinden oynadığı bir dönemde hayra alamet olmaz… Neden?
    Türkiye ile Rusya, her alanda işbirliğini daha da geliştirmeye, “çok boyutlu stratejik ortaklık” yolunda hızlı adımlarla yürümeye namzet iki ülke. Bugüne dek dostluk ve işbirliğini pekiştirecek çok güzel, çok önemli adımlar atıldı. Değişen dünya dengeleri de, iki ülkenin birbirlerine daha da yaklaşması beklentilerini körüklüyor. Tam da böyle bir ortamda, Rus gümrüklerinden sadece Türkiye’den gelen mallara özel ve sıkı bir denetim uygulanması kafaları karıştırıyor.

    Rusya egemen bir ülke olarak elbette gümrük denetimlerini arttırıyor, kaçakları önlemek için uğraşıyor, çifte faturaya karşı savaş açıyor. Bunda sonuna kadar haklı. Ama uygulamanın genel olması, tek bir ülkeyi hedef almaması gerekir. Aksi durum, kafaları karıştırır.

    Sorunun geldiği nokta, uygulama için direktif nereden geldiyse normale dönülmesi için de yine oradan ikinci bir emir gelmesi gerektiği kanısını güçlendiriyor. Alt kademelerde yürütülen çabaların sonuçsuz kalması, bizzat Başbakan Erdoğan’ın devreye girmesini gerektirecek bir durum olduğunu gösteriyor. Belki geçen hafta  “Kafkas İtifakı”nı  Medvedev ve Putin’e anlatmak için gelen Erdoğan bu konuya bir parantez açsa daha fazla yol alınmış olabilirdi. Ama o günün “mühim” gündemi içine bu konunun girmediği anlaşılıyor. Zamanında domates yasağı ve bavul ticareti gibi daha önemsiz mevzular için açılan telefonunun, bu sorun için çoktan açılması gerekirdi.

    Türkiye ile Rusya’nın konuşarak halledemeyecekleri hiçbir sorun yok. Ama bu susukunluk uzadıkça herkes kaybediyor. Tahribat büyüyor. Türk şirketlerinin dayanma gücü kalmıyor. 

    Yeni dengelerin kurulduğu bir dönemde, iki komşunun birbirini daha iyi anlaması ve destek olması beklenir. Bu sorun, konuşarak, anlaşarak, gerekli önlemler alınarak, istenen taahhütler verilerek, gün geçmeden çözülmelidir. Türkiye ve Rusya’nın ortak menfaati bunu gerektiriyor. Yoksa verilen bu kadar emeğe yazık olacak… 

    22.8.2008

  • Rusya gümrükleri gevşemiyor, sorun “örtülü ekonomik ambargo”ya dönüştü

    Rusya gümrükleri gevşemiyor, sorun “örtülü ekonomik ambargo”ya dönüştü

    Rusya’da Türk malı taşıyan TIR’lara uygulanan sıkı denetimler ticareti durma noktasına getirirken, sorunun neredeyse “örtülü ekonomik ambargo” haline dönüştüğü yorumları güçleniyor. Daha önce yasa gereği en fazla üç gün gümrüklerde tutulan TIR’ların şu an ortalama 10 günden önce çıkamaması, fiilen Türkiye’nin Rusya’ya ihracatını imkansız hale getirdi. Sorununun Başbakan Erdoğan’ın son Moskova ziyaretinde gündeme getirilmemesi, alt düzeydeki temaslarla çözümü zorlaştırıyor.

     

    Bir yandan Rusya’nın çifte faturalama uygulamalarına karşı sıkı denetim yaptığı, böylece kendi vergi kayıplarını minimuma indirmeyi amaçladığı “haklı bir gerekçe” olarak öne sürülüyor. Ama öbür yandan benzer uygulamanın Çin ya da AB ülkelerine karşı değil sadece Türkiye’yi hedef alması eleştiriliyor.

    Bazı yetkililer, Başkan Medvedev’in yaz başında Rusya’nın tekstil başkenti olan İvanova’ya yaptığı ziyaret sırasında yerel üreticilerin sorunlarını dinlediğini, “Türkiye ve Çin’den gelen mallar gümrüklerde denetimsiz geçiyor, haksız rekabet ortamı yaratılıyor, onlarla rekabet edemiyoruz, gerekli önlemler alınsın” taleplerinin öne çıkarıldığını hatırlatılıyor. Bu ziyaretten sonra özellikle tekstil ürünlerinde denetimin sıkılaştırılması için “yukarıdan” gümrüklere talimat gittiği, sorunun büyük ölçüde bundan kaynaklandığı iddia ediliyor.

    Türk makamlarının Moskova’da konuyla ilgili yürüttüğü yoğun temaslardan da henüz bir sonuç alınamadı. Sorunun 16 ağutostan itibaren biteceği beklentisi de gerçekleşmedi. Bu yüzden Bakan Tüzmen’in, kendi muadili olmamasına rağmen Rus büyükelçisini araması dikkat çekti. Ancak geçen bunca zamana kadar sorun hafifleyeceğine gittikçe ağırlaşmaya ve Türk mallarına karşı “açıkça ilan edilmemiş örtülü bir ambargoya dönüşmeye” başladı.

    Şimdi Başbakan Erdoğan’ın doğrudan devreye girmesi bekleniyor. Erdoğan’ın “Kafkasya İttifakı” için temaslarda bulunduğu Rusya’da bu konuyu gündeme getirmediği öğrenildi. Bu arada konunun gelecek hafta Bakanlar Kurulu toplantısının gündemine taşınması da bekleniyor.

    22/8/2008

  • Erivan kapısı Rusya’dan aralanacak

    Erivan kapısı Rusya’dan aralanacak

    22/08/2008

    DENİZ ZEYREK (Arşivi)

    Türkiye ‘Kafkas Platformu’ önerisinin Ermeni ayağı konusunda harekete geçti. Babacan Lavrov ile görüşmesinde hem Rusya’yı aktif kılmaya çalışacak hem de Erivan’ın işe katılmasının sağlanmasını isteyecek. Babacan ile Nalbandyan’ın asıl teması eylül başında BM’de olacak

    ANKARA – Türkiye, Rusya, Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan’ın dahil olmasıyla oluşmasını istediği ‘Kafkas İşbirliği ve İstikrar Platformu’ konusunda (KİİP), Erivan’ı Rusya aracılığıyla masaya çekmek istiyor. Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile görüşüp Türkiye’nin önerisinin Erivan’a iletilmesini talep edecek. Ardından Müsteşar Yardımcısı Ünal Çeviköz’ün Erivan’daki muhataplarıyla buluşmasını öngören Dışişleri, Babacan ile Ermenistan Dışişleri Bakanı Edward Nalbandyan’ı BM Genel Kurulu sırasında New York’ta buluşturmak için çalışmalara başladı.  Nalbandyan şimdiden öneriye sıcak. 

    Üç ayak tamam, sıra Erivan’da
    Başbakan Tayyip Erdoğan, beşli platform için Moskova, Tiflis ve Bakü’yü ziyaret etti, katılım ve destek istedi. Muhataplarına Ermenistan olmadan platformun başarılı olmayacağı mesajını veren Erdoğan, Babacan’a da Erivan ile konuyu ele almak için çalışma yapılması talimatı verdi. Dışişleri de Erivan’la temas için atılacak adımları belirledi. İlk olarak Babacan Lavrov ile görüşerek, hem Rusya’nın aktif rol alması, hem de Erivan’ı platforma çekmesini isteyecek. Bu girişimden olumlu sonuç gelince Ankara’daki en üst düzey diplomat olan Büyükelçi Çeviköz, Ermenistan Dışişleri Bakanlığı’ndaki muhataplarıyla temasa geçecek. Esas görüşmeler ise eylülün ikinci yarısında BM Genel Kurulu sırasında olacak. Babacan’ın toplantılar vesilesiyle Nalbadyan ile buluşması planlanıyor. Babacan, görüşmede, ‘Kafkas Platformu’nun genel ilkelerini anlatıp katılım isteyecek. Nalbadyan, resmi temaslar başlamadan “Ermenistan her zaman işbirliği ve güvenlikle ilgili diyalog ve görüşmeler başlatılmasını istedi. Türkiye Başbakanının Ermenistan ile görüşme başlatma niyetine ilişkin açıklamasını sadece son derece övgüye değer bulabilirim” demişti. 

    ABD tepkisi Rusya’yı yaklaştırdı
    Öneriyi önce ciddiye almayan ve ‘ABD işi’ kuşkusuyla yaklaşan Rusya’nın, Washington’dan gelen tepkiler üzerine ciddileştiği öğrenildi. Gürcistan boyutu nedeniyle henüz ‘evet’ demeyen Moskova, Erdoğan’ın ‘birlikte kuralım’ teklifi çerçevesinde belirleyici olmak koşuluyla Platforma destek verebilir.
    Moskova ve Bakü seferlerine çıkması da gündemde olan Babacan, muhataplarına Platform’un ilkelerini şöyle sıralayacak:

    •  Coğrafya esaslı olacak,
    •  Hedef, barış ve güvenlik odaklı olacak,
    •  Ekonomik işbirliği ve enerji güvenliği temel konuları içinde yeralacak.
    •  Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ilkelerini dikkate alacak.
    •  En önemlisi her alandaki sorunları ortak çözme ve yönetme mekanizması içerecek.

    Gül gitmesin, Başesgioğlu gitsin
    Öte yandan Dışişleri, Türkiye-Ermenistan Dünya Kupası Maçı için Erivan’dan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e gelen davet konusunda Köşk’e değerlendirmelerini sundu. Bakanlık, Gül’ün gitmesinin büyük etki yaratacağı ve olumlu olacağını ama Erivan’ın henüz böyle bir jesti hakedecek adım atmadığına dikkat çekti. Bakanlık, maça spordan sorumlu devlet Bakanı Murat Başesgioğlu’nun katılımının en akılcı ‘orta yol’ olduğu fikrinde.

  • Düşmanları birlikte yaşatmayı anlattım

    Düşmanları birlikte yaşatmayı anlattım

     Uğur BECERİKLİ ANKARA

    Cumhurbaşkanı Gül’le 45 dakika görüşmek için gittiği Köşk’te 5 saat kalan Prof. Vamık Volkan “Dışişleri hakkında konuştuk. Düşmanlar nasıl yan yana yaşatılır, metotlarını anlattım” dedi..
    Dünyanın sayılı üniversitelerinde kürsüsü bulunan, Beyaz Saray’a danışmanlık yapan ve 3 kez Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilen Prof. Dr. Vamık Volkan, geçen hafta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün davetlisi olarak Çankaya Köşkü’ne çıktı. 45 dakika olarak planlanan görüşme saati aşkın sürdü. Volkan görüşmenin ayrıntılarını SABAH’a anlattı:

    DÜŞMANLAR NASIL YAN YANA YAŞAR: Dünya işlerine psikolojik açıdan bakıyorum. Çalışmalarımı merak ettiği söyledi. Dışişleri ile ilgili konuları görüştük. 45 dakika denilmişti ama sanki iki dost gibi bir saat yemek yiyip sohbet ettik. Sonra Dışişleri Bakanlığı’ndan ve diğer kurumlardan yöneticileri çağırdı. Onlarla birlikte görüşme 5 saati buldu. Sayın Cumhurbaşkanı Sünni, Alevi, Kürt, Türk, tüm Türkiye’nin tek bir millet olmasını istediğini söyledi. Ben de bürokratlara 30 seneden beri öğrendiğim kavramları anlattım. Nasıl olur da düşmanlar yan yana yaşatılabilir, metotları anlattım.

    DİASPORA RAHAT BIRAKIRSA: Türkiye ile Ermenistan arasında olumlu bir şeyler yapılmaya çalışılıyor. Futbol maçını da kullanarak adım atma isteği gözleniyor. Bu çok iyi bir şey. Ermenistan’daki Ermeniler de bıkmış usanmış, yaklaşmak istiyorlar. Diaspora rahat verirse, bu sorun çözülür. Çünkü iki taraf da karşılıklı adımlar atmaya hazır.

    KIBRIS İÇİN DELİKLİ PEYNİR MODELİ: Kıbrıs için benim önerim “delikli peynir” sınırı modeli. Ben bir Yunanlıysam, Türksem ondan vazgeçmem. Gerçekçi çözüm, Türklerle Rumları aynı yere koymamaktır. Farklı yerlerde yaşasınlar ama aradaki sınır delikli peynir gibi olsun.

    TÜRKİYE SÜREKLİ DEFANS YAPIYOR: Uluslararası ilişkilerde Türkiye sürekli defans yapıyor. Ermeni meselesi var, bilmem ne var, hepsinde savunma yapar durumda. Savunma olunca da dinlenmiyoruz. Türkiye’nin kimliğini göstermek için çok fırsatlar kaybettik.

    GÜRCİSTAN KAYBETTİ: Şaakaşvili bir yerden cesaret aldı. Yanlış yaptı. Ruslar bunun için hazırdı. Rusya yeni süper güç olma sürecine girdiğini gösterdi. Hiç kimse bir şey yapamaz. Gürcistan Osetya ve Abhazya’yı artık kaybetti. Biz orada 6 yıl çalıştık, ne ırkçılık vardı ne düşmanlık.

  • Ermenistan’in Son Akillisi

    Ermenistan’in Son Akillisi

    Tuna Aktura / Global Yorum

    Ermenistan’in yeni Cumhurbaskani Serj Sarkisyan, yalan/yanlis iddialar üzerine kurulu politikalarla bir milletin idare edilemeyecegini ve er veya geç gerçegin ortaya çikacagini anlamis olmali ki –insallah yeni bir kandirmaca degildir–, son dönemde dünyayi, Türkiye’ye karsi düsmanlik ve nefret içeren klasik Ermeni zihniyetinin degistigine inandirma ve en sevimli pozunu takinarak Türkiye’ye Türkçe mesajlar yollamaya basladi.

    Ancak, kisa süre önce ülkede (Ermenistan) yolsuzluk ve seçim hileleri nedeniyle muhalefetin kiyametler koparmasina neden olan bir seçimle Devlet Baskani olan Sarkisyan’in, ilk beyanatinda; “Türkiye’nin soykirimi itiraf etmesini saglayacagiz.” “Diplomatik iliskiler için garip istekleri olan Türkiye’dir. Ülkeler arasindaki sorunlari tartismanin medeni yolu iliski kurmaktir. Ne yazik ki Türkiye henüz buna hazir degil.”

    Genç Ermenilere seslendigi konusmasinda ise; “Türkiye karsiti siyaset, düsünce ufkumuzu kisitladigi için Ermeniler açisindan tehlikeli. Ermenistan’in çikarlari ugruna uzun vadeli düsünmeliyiz.” seklindeki açiklamalari, hem kafa karistiriyor, hem de kafasinin karisik oldugunu ortaya koyuyor. Ancak, Ermeni politikacilarin gerçek yüzünü bilen herkes, ne yazik ki –sükürler olsun– Sarkisyan’in beyanlarinin; “Türkiye karsitligi temelli Ermeni dis politikasi ülkeyi çikmaza soktu, ekonomi batti, bölgeden dislanmasina neden oldu. Onun için su aralar akilli taklidi yapalim, uzun vadede yine özümüze döneriz.” anlamina geldigini biliyor.

    Gelelim su meshur futbol davetine. Hani bizim medyanin da –kim bilir kim emretti ise- “Ermenistan’in dostluk girisimi” diye üzerine atladigi ve ballandira ballandira anlattigi davete.

    Bilindigi gibi Sarkisyan, Cumhurbaskanimizi 2010 Dünya Kupasi elemeleri için 6 Eylül’de Erivan’da yapilacak Türkiye-Ermenistan maçina davet etti. Amacini da iki ülkenin normal bir iliskiye girebilmesi için Ermenistan’in attigi bir adim olarak açikladi. Oysa, Devlet Baskanligi gibi üst düzey sorumluluk gerektiren makami isgal eden bir kisinin, iki ülke sorunlarini bir top oyununun düzeltemeyecegini, daha ciddi adimlar atmak gerektigini bilmesi gerekmiyor mu?.

    Bugün olaylari bir top oyununa indirgeyecek kadar basite alan Sarkisyan’in, Türkiye’ye karsi duygulari nasil oldu da degisti bilinmez ama iki ülke arasindaki sorunlarin, ne Sarkisyan’in “Cumhurbaskani Abdullah GÜL’ü futbol maçina davet etmesi” ile çözülecek kadar basit, ne de Cumhurbaskani seçilmeden önce söyledigi;

    -(“…Türkiye’nin inkârciligini sürdürmesiyle Ermeniler, tutumlarini gittikçe sertlestirmek zorunda kaliyor. (Ekim 2007)

     -“Türkiye’nin askeri tehdidinin bittigine inanmiyorum. Ermenistan’daki Rus askeri üssü, “Türkiye’nin tehdidine karsi bir garantidir.”(Temmuz 2007)

    -“Türkiye, Avrupa Birligi’ne üye olmaya çalisiyor. Ancak, biz, AB ilkeleriyle uyusmayan bir ülkenin Avrupa evine kabul edilmesini hayretle karsilariz.” (Eylül 2007)

    seklindeki cümleleri kuracak/kurduracak kadar komplike ve karisik. Gerçek su ki; Ermeni siyasetçiler önce kendi halkina, sonra da uluslararasi topluma ve Türkiye’ye karsi samimi ve dürüst olmayi basarabilirler ise, Ermenistan ile Türkiye arasinda çözüme kavusmayacak bir konu yok.

    Ermenistan’in yeni dönemde yumusadigini ileri sürenlere, Sarkisyan’in, “Türkiye siniri açmiyor, milli gelirimizin üçte biri gidiyor” cümlesini iyi anlamalari tavsiye edilmektedir.

    Evet, Ermeni kuvvetlerinin Azerbaycan topragi Daglik Karabag’i isgal etmesi üzerine, Türkiye Nisan 1993’te Alican Karayolu Sinir Kapisi ile Akyaka Demiryolu Sinir Kapisi’ni kapatmistir. Iyi de, Ermenistan ekonomisini düzeltmek Türkiye’nin mi görevi? Sen komsularinin topraklarini isgal et, dagina/ovasina sahip çik, hatta bunu resmi belgelerine koy, her yerde Türk düsmanligini haykir, sonra da aman açliktan kiriliyoruz, su sinirini aç diye yalvar. Kin kus, nefret asila, sonra hadi futbola. Adama gülerler.

    Sarkisyan’in üzülmesine gerek yok. Ermenistan’in, medeni dünyaya ayak uydurmayi ve komsularinin topraklarini isgal etmemeyi/göz dikmemeyi ögrendigi gün, Türkiye-Ermenistan futbol karsilasmasi olay olmaktan çikip kendiliginden mahalle maçina dönecektir. Çünkü düsmanlik tohumlari ekilmeden önce iki halk zaten ayni mahallelerde yasiyordu.