|
Gerçeğin Soykırımı
|
|
Yazar: Şükrü Server Aya (İstanbul Ticaret Üniversitesi–2008) ISBN 9789756516249 (Turkish Forum danisma Kurulu Uyesi)
Son derece dikkate değer bir çalışma olan bu kitap, ansiklopedik bir eser niteliğinde olup Batı dünyasında siyasi merkezlerde yer alan Ermeni Diasporası tarafından yaklaşık bir asırdır süren tahrik edici ve kötü niyetli suçlamalardan sonra tehdit edici şekilde çözümsüz bırakan konuyu objektif olarak anlamaya çalışan herkesin ilgisinin karşılığını vermektedir. Kitabın önsözünde tanınmış bir Türk olan Talat Halman (Uzun süren kariyerini prestijli bazı Amerikan üniversitelerinde kutlamıştır.) bu kitabın, saptırmalar ve yanlış yönlendirmeler hususunda “etkileyici bir şekilde güçlü olduğunu” ifade etmektedir. “Gerçeğin Soykırımı”nı tavsiye ederken bu kitap incelemesini gerçekleştirmeye duyduğum ilgiyi ifade etmeliyim. Çünkü Şükrü S. Aya’yı 1990’lı yıllardan beri değerli bir arkadaş ve kesinlikle bir liberal, kibar, sorumlu zeki bir insan, dürüst, dışa dönük ve güçlü bir hafızaya sahip ancak güvenirliği şüphe götürmez bir insan olarak tanırım. Bu kitapta bütün kanıtları incelemeyi arzu eden bir okur ile öğrendiklerini paylaşmaya kendini adamış bir insanın çalışmasını görmekteyim. Tavsiyemin arkadaşlık ilişkisi ile hiçbir bağlantısı olmadığından eminim ve bu doğrultuda, herhangi bir potansiyel okuyucuyu bu hususun bizzat keşfine davet ediyorum. Ayrıca, Amerikan edebiyatı profesörü olarak kaydetmelim ki, bu kitabın konusu hakkında beni bir uzman olarak nitelendirebilecek hiçbir siyasal ya da tarihsel mesleki belgem bulunmamaktadır. Bununla birlikte, yalnızca Amerika ya da Türkiye’de değil aynı zamanda Meksika, Japonya ve Birleşik Krallıkta da kitaplar üzerinde çalışarak, onları değerlendirerek ve öğreterek uzun bir mesleki kariyer yapmış bulunmaktayım. Aya’nın “gerçeği arayışı”nın doğruluk ve geçerliğinin ne denli övgüye değer olduğunu düşündüğümde, bu tecrübemi sunma gayreti içine girmiş bulunmaktayım. Aya, 1970’li yılların ortalarında bütün dünyada sadece “Türk oldukları” gerekçesi ile belirlenen 40 Türk diplomatın bir asır önce Osmanlı yetkililer tarafından Ermeni Türkleri karşı gerçekleştirilen sözde soykırımın intikamının alınması için öldürülmelerine duyduğu insani öfke ile “Gerçeğin Soykırımı” araştırmasına daha da yoğunlaştığı yorumunda bulunmaktadır. Bu olaylar, özellikle Hacettepe Üniversitesi’nde Fulbright bursu ile öğretmenlik yapmam sebebiyle (1970–1971) Michigan Devlet Üniversitesi’nde ilgimi çekmiş (Amerikan yanım) ve böylece Türkler ve Türkiye hakkında kifayetsiz bilgilere karşı beni ikaz etmiştir (Batılı yanım). “Soykırım suçu”nun geçerliği ne olursa olsun, o sıralarda suikastların bana ahlaken tamamen haksız gibi göründüğünü düşündüğümü hatırlamaktayım. Aynı Aya gibi benim de yaklaşımım reddedilmiştir; o, ancak sahip olduğu büyük saygınlıkla, okuyucunun anlamasına çok büyük ölçüde katkıda bulunan, tutkulu ama nihayette yardım etmeyi amaçlayan bir araştırma başlatmıştır. “Ermeni sorununa” tam olarak profesyonel nitelikte siyasi bir analiz sunmam mümkün değilse de, bu konu hakkında yıllar içinde, tedricen, mütevazı birkaç anlayış geliştirmiş durumdayım. Bunlardan ilki, son kırk yılda Türkiye ile ilgili konularda “Batılı” tarihçilerin yazdıklarını çokça okuyarak; ikincisi, Hacettepe Üniversitesi ve diğer üniversitelerde öğretmenlik yaparken son derece saygı duyduğum diğer milletlere mensup meslektaşlarımın yanı sıra çok sayıda bilgili Türk meslektaşlarımla geniş çaplı konuşmalar yaparak gerçekleşmiştir. Her ne kadar hiçbiri bu konuya Aya kadar tutkulu bir ilginin yanı sıra zamanını vermediyse de, onun olgulara dayanan sunumu bu kaynaklardan topladığım düşünceli görüşleri daha da geçerli kılmaktadır. Üçüncü olarak ise, 1990 yılında Michigan Üniversitesi’nden emekli olduğumdan beri hatırı sayılır süreler boyunca Londra’da yaşamış ve öğretmenlik yapmış bulunmaktayım ve bu bağlamda, Türk, İngiliz ve hatta Ermeni aydınlarının katıldığı Ermeni suçlamaları üzerine paneller de dâhil olmak üzere bir takım Anglo-Türk faaliyetlere katılma şansını yakaladım. Böylece, sorunun birçok veçhelerine aşina durumdayım. Katıldığım panellerin hiçbirinde ya da toplam olarak hepsinde “Gerçeğin Soykırımı”ndan daha yalın, saldırgan olmayan tarzda kanıt sunulmamıştır. Bu doğrultuda, bu kitabı kısa bir süre önce tekrar incelediğimde, çözümden ziyade “gerçeğe” ulaşmak üzere Şükrü S. Aya’nın kendini bu denli adadığı görevin büyüklüğünü tanımaya ve bu çalışmayı alkışlamaya hazır durumdaydım. Reddedilemeyecek gerçekleri tespit etme hususunda elde ettiği başarıdan son derece etkilenmiş durumdayım. Bundan böyle, özellikle “soykırım” suçlamaları olmak üzere “Ermeni Sorunu”na ilişkin hiçbir dürüst değerlendirmenin, bu belgede yer alan gerçekleri görmezden gelmesi mümkün değildir. Aya’nın bütün bu çabalarının, hatırlanan ya da hayal edilen yanlışların çarpıtılmasına dayanan nefret selini ve kendini besleyen nefreti azaltmada başarıya ulaşması umut edilmektedir. Kendini besleyen nefret, 21. yüzyılda bir yandan da çeşitli karmaşık yollarla “nefret edenlere” ve onların yanlış yönlendirilmiş destekçilerinin yanı sıra bütün suçu belki de bu yüzyılda yaşamak olan, onların Türk hedeflerine de zarar vermektedir. Kısacası, Aya’nın başarıya ulaşması için okuyucularının onun bulgularını yayması gerekmektedir. Bu ise, hem zamanı olmayan hem de günlerce 702 sayfanın üzerinden geçmek için ihtiyaç duyulacak ilgiden yoksun olanlar için bir sorun teşkil edebilecektir. Bununla birlikte, okuyucunun zamandan tasarruf etmek üzere, ilgisi ve aradığı özel bir bilgi için 30 ayrı bölüm (genellikle tanımlayıcı şekilde kabaca kronolojik sıra içinde sunulmuş) halinde düzenlenmiş bilgiye başvurması mümkün olabilecektir. Bu doğrultuda, bunun, kullanımı kolaylaştıran 1500 girişin bulunduğu bir indeks barındıran bir referans kitabı olarak kullanılması mümkündür. Sonuç olarak, bibliyografya, Türk dokümantasyonu ve tarihçilerine ilişkin uzun bir listeyi kapsamaktadır. Aya, bunların herhangi birini kullanmaktan kesinlikle kaçınmıştır. Aynı şekilde, Bernard Lewis, Stanford Shaw, Norman Stone, Andrew Mango, Samuel Weems, Justin McCarthy gibi bütün Türk yanlısı yabancı ve Türkkaya Ataöv gibi Türk tarihçilerden kaçınmıştır. Bu kitap Free E-library’de herkesin kullanımına açıktır. Kitap kitapevlerinde ya da üniversitelerde satılmamaktadır. Kar amacı gütmemektedir ve hiçbir sponsoru bulunmamaktadır. Bu kitabı ellerinde ya da kütüphanelerinde bulundurmak isteyenler, kitap kapağı içinde yer alan e-mail adresine (ssaya @superonline.com ) başvurabilirler. Kaynak:Sam S. Baskett, Profesör Emeritus, Michigan Devlet Üniversitesi, Ağustos 2008 |
|
27.08.2008 |
Blog
-

Gerçeğin Soykırımı
-

Rusya ile gumruk krizinin gercek sebebi ve alinacak onlemler
01 Eylül 2008 Sinan OĞAN
TÜRKSAM BaşkanıKafkasya’da Gürcistan ile Rusya arasında yaşanan sıcak savaş bugün tüm bölgeyi ilgilendirir “Soğuk Rekabete” dönüşmüştür. Bu soğuk rekabetin birçoklarının iddia ettiği gibi bir “Soğuk Savaş”a dönüşme ihtimali zayıf görülmektedir. Ancak rekabet her geçen gün soğumakta ve bu rekabet iki ilişkilere zarar verecek düzeye gelmektedir. Türkiye’nin tüm Batı ve Rusya arasında devam eden bu soğuk rekabetin dışında kalması düşünülemezdi. Nitekim öyle de olmuştur. Türkiye başlangıcından beri bu savaş ve rekabette “tarafsız” kalmaya özen göstermesine rağmen sahip olduğu coğrafi ve jeopolitik konumu sebebiyle savaşın doğrudan ve dolaylı bütün taraflarından baskı görmeye başlamıştır.Malumunuz Türkiye ile Rusya arasında ilişkilerin tarihi seyri inişli çıkışlı bir süreç izlemiştir. Yapılan onlarca savaş ve karşıt guruplarda yer alan Soğuk Savaş döneminden sonra 1991 yılında SSCB’nin dağılmasıyla yeni bir sürece kadem basmıştır. Bağımsız Rusya Federasyonu ile Türkiye arasındaki ilişkiler sıcak başlamış ama petrol boru hatları rekabeti sebebiyle “soğuk” bir şekilde sürmüştür. İkili ilişkiler 2004 yılında dönemin Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Türkiye ziyaretiyle yeni bir döneme girmiştir. Bu dönemde rekabet yerine işbirliği fikri ön plana çıkmıştır. Ancak bu yeni dönem fazla uzun sürmemiş ve özellikle Nabucco Projesi sebebiyle yeni bir rekabet süreci başlamıştır. Türk-Rus ilişkilerinin genel seyrine bakıldığında zaten Türkiye ile Rusya’nın işbirliği yapmadığı dönemlerde hep rekabet ettiği görülmektedir.Kafkasya’da yaşanan sıcak savaş ve ardından gelen soğuk rekabetin etkilerini Türk-Rus ilişkilerinde görmeye başladığımız bu günlerde Türk-Rus ilişkileri bu krizden bağımsız olarak başka bir kriz, gümrük krizi yaşamaktadır.Rusya ile yaşadığımız gümrük krizinin birkaç boyutu bulunmaktadır. Bu boyutları sırasıyla değerlendirmek gerekir.Sorunu Nasıl tanımlayabiliriz: Türk Tırları ve ürünleri (Avrupa’dan gelse bile) Rusya gümrüğünde normal seyrine ters olarak tarife dışı bir şekilde “Kırmızı Hatta” alındığı için tırlardaki, konteynırlardaki ve diğer araçlardaki bütün mallar tek tek kontrol edilmekte ve sayılmaktadır. Bu durum uzun zaman aldığından gümrüklerde gecikmelere sebep olmaktadır.Krizin Kafkasya Savaşı İle Alakası: Rusya ile yaşadığımız bu gümrük krizinin Kafkasya savaşı ile doğrudan alakası yoktur. Zira bu kriz savaştan önce çıkmıştır ve giderek derinleşmektedir. Gümrük krizini savaşın bir sonucu olarak algılamaya kalkarsak yanlış sonuca gider, sorunun ana kaynağını göremeyiz. Bu gümrük krizi iki ülke arasında 2008 yılı başlarında başlayan gümrükleri karşılıklı tanzim etme ve “Yeşil Koridor” oluşturma çalışmalarının çıkmaza girmesinin neticesidir. Maalesef bu kriz şimdi Savaş dönemine rastgelmiş ve genelde krizin Kafkasya’da yaşanan savaş neticesinde Karadeniz’e giren ABD ve NATO gemilerine Türkiye’nin izin vermesiyle çıktığı anlaşılmaktadır.Ambargonun İlanı: Rusya Türkiye’ye karşı hiçbir zaman doğrudan ve/veya dolaylı olarak bir ambargo uyguladığını ifade etmemiştir. Bu yapılanın aslında bir ambargo olduğu, Türkiye’ye karşı bir “uyarı ateşi” olduğunu herkes bilmektedir. Ama bunu Ruslar hiçbir zaman ifade ve itiraf etmemiştir. Dolayısıyla da sizin açıktan ilan ederek bir ambargo uygulamanız diplomatik olarak doğru değildir. Eğer size gizli ambargo uygulanıyorsa siz de bunu gördüğünüzü ve masada sorunu çözme taraftarı olduğunuzu söylersiniz. Yok eğer sorun masada çözülmüyorsa bu defa diplomatik dille siz de karşılık vereceğinizi ilan edersiniz. Ancak bunu yaparken de kesin bir diplomatik dil kullanmak durumundasınız. Uluslararası ilişkilerde “bodoslama” açıklamalar genelde açıklayanın manevra imkanını kısıtlar ve açıklama yapana zarar verir.Bu Gizli Ambargoya Hangi Araçlarla Cevap Verilmez: Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki, Rusya’ya karşı bir ambargo uygulayacaksanız Rusya’yı iyi tanımak durumundasınız. Rusya’ya neyin zarar vereceğini iyi bilmek durumundasınız. Rusya’yı Türkiye gibi değerlendirmemek lazım. Türkiye’de özel sektörün, firmaların, hatta TIR şöförlerinin bile kamuoyu ve hükümet üzerinde baskı oluşturma etkisi vardır. Rusya’da durum farklıdır. Kamuoyunun ve şirketlerin Rusya hükümeti üzerinde herhangi bir etkisi yoktur. Dolayısıyla da Rus şirketlerine yönelik bir uygulamaya giderseniz bundan sadece Rus şirketleri ve sizin şirketleriniz zarar görür. Bu zararın etkileri bu şirketlerle sınırlı kalır. Bu durum Rus Hükümetini harekete geçirmez.Rusya ile ekonomik ve ticari ilişkiler üzerinden bir rekabet etmeniz sözkonusu değildir. Rusya ile ikili ticari ve ekonomik ilişkilerimizin yapısı buna müsait değildir. Böyle bir karşılıklı restleşmeden büyük oranda biz zarar görürüz.İki ülke arasındaki ticaret hacmine baktığımız zaman açık bir şekilde Türkiye aleyhine rakamsal bir durum söz konusudur. 2007 yılında Türkiye’nin Rusya’ya ihracatı 4 milyar 727 milyon dolar olmuştur. Bu ülkeden ithalatımız ise 23 milyar 506 milyon dolar civarında gerçekleşmiştir. Bu yılın ilk altı ayında da 3 milyar 428 milyon dolarlık ihracata karşılık 16 milyar 542 milyon dolarlık ithalat gerçekleşmiştir. 2008’in ilk dört ayında 12 milyar 756 milyonluk toplam ticaret hacmine ulaşılan Rusya, Almanya’yı geçerek Türkiye’nin birinci ticari partneri olmuştur. Dış ticaretin hacmine baktığımızda normal şartlarda biz daha çok ithalat yaptığımız için bizim uygulayacağımız ambargonun daha etkili olması gerekir. Ancak durum öyle değildir. Zira aldığımız ve sattığımız ürünlerin yapısına baktığımızda sattığımız ürünlerden Rusya vazgeçebilir ve/veya ikame edebilir. Ancak biz aldığımız ürünlerden vazgeçme ve/veya ikame etme durumumuz sözkonusu değildir. Zira aldığımız ürünlerin önemli bir kısmını petrol ve doğalgaz gibi ürünler oluşturmaktadır. Hızla gelişen ticari ilişkilerimizde bu yıl 38 milyar dolarlık bir hedef bulunmaktadır. Rus dış ticareti genel olarak fazla vermektedir. Geçtiğimiz yıl 352 milyar dolar gerçekleşen ihracata karşılık 200 milyar dolarlık ithalat yapmış Rusya. Türkiye Rusya’nın ihracatında 4. ve ithalatında ise 14. sıradadır.Türkiye’nin petrolde yüzde 40, doğal gaz yüzde 60 oranında Rusya’ya bağımlı olduğunu unutmamak gerekir. Rusya’ya ambargo uygulayacağız diye aldığımız mallardan vazgeçemeyiz. Yani önümüz kış iken ne gazı kesebiliriz ve ne de petrolünüzü almıyoruz diyebiliriz.Rusya’ya Hangi Araçlarla “Rahatsız” Edebiliriz: Rusya’yı “korkutmak” istiyorsunuz ona ticari değil, jeopolitik gerekçeler sunmanız gerekir. Tam da bu Noktada Türkiye’nin jeopolitik silahının bölgede en etkili “silah” olduğunu hatırlatmamız gerekir. Ancak Rus dış politikasında SSCB’den kalma pazu gösterme alışkanlığı olduğundan bu tür girişimlerin ters tepme ihtimali de mevcuttur ve çok iyi hesaplanması gerekir.Jeopolitik Konum: Yaklaşık iki yıl önce yazdığımız bir makalede “Karadeniz’in dünyada ABD’nin giremediği tek denizdir. ABD’nin Karadeniz’e girme girişimleri Türkiye ile Rusya’nın ortak çabaları sonucu önlenmiştir. Dolayısıyla da Karadeniz’in ve özellikle de Türkiye’nin bu bölgede önemini en iyi bilen ülke Rusya’dır. Karadeniz’e kıyısı bulunan ülkelerden Gürcistan ve Ukrayna Rusya karşıtı bir duruş sergilemektedir. Diğer iki ülke Bulgaristan ve Romanya ise açıktan Rusya karşıtı olmasalar da Amerikan yanlısıdırlar. Geriye kalan diğer sınırdaş ülke Türkiye tarafsızdır. Boğazların Türkiye’nin elinde olması, Karadeniz’e en uzun kıyı şeridinin Türkiye’de olması, Karadeniz’in en büyük askeri gücünün Türkiye olması ve aynı zamanda Türkiye’nin hem Avrupa’ya ve hem de Kafkasya’ya sınırdaş olması ona çok büyük stratejik ve jeopolitik üstünlük kazandırmaktadır. Bölgede Türkiye’nin tarafsız kalması bile Rusya için büyük avantaj sağlamaktadır. Türkiye’nin Batı yanlısı bir politika izlemesi Karadeniz’i bir anda NATO ve ABD-Batı gölü haline getirebilir. Bu Rusya’nın hiçbir şekilde arzulamayacağı bir durumdur. Dolayısıyla da Rusya’nın bölgede Türkiye’ye karşı davranışlarında hassas davranması gerekir. Rusya’nın Türkiye’nin sinir sınırlarını ölçmemesi gerektiği hatırlatılmaldır. Bunu Rusya’nın en kısa zamanda anlayacağı düşünülmektedir.Boğazlarda İş Yavaşlatma: Rusya için etkili yaptırımların bir diğeri Türk boğazlarından geçiş olabilir. Boğazlar tankerlerine ve gemilerine kapatılırsa (Bunu doğrudan kapatma olarak algılamamak lazım. Aynen Rusya’nın gümrüklerde yaptığı gibi işi yavaşlatarak) bu takdirde Rusya’nın büyük petrol şirketleri zarar görebilir. Ancak onların hükümet üzerinde kısmi bir etkisi olabilir.DTÖ: Dünya ticaret Örgütü’ne üyelik konusu bütün Batılı ülkelerin ve hatta Gürcistan’ın dahi Rusya’ya karşı uyguladığı bir ambargo ve caydırma yöntemi olduğu için bu “silahın” Rusya için pek anlamı olmayacağı düşünülmektedir. Zira bize sıra gelinceye kadar bu aracı kullanmaya hevesli en az bir düzine devlet bulunmaktadır. Rusya da bunun farkında olduğu için bu konuda restini çekmiş ve “elinizden geleni ardınıza koymayın” anlamında ifadelerde bulunmuştur.Türk ve Müslüman Kartı: Bu kart ilişkilerde kullanılması aslında hiç arzulanmayan, mecbur kalınmadıkça da başvurulmaması gereken tehlikeli bir karttır. Doksanlı yıllarda zaman zaman kullanılmış ve ilişkiler hem büyük zarar görmüş ve hem de Rusya başka kartlara özellikle de Kürt kartına el atmıştır. Bu kart Türkiye’nin başta Azerbaycan ve Orta Asya Türk cumhuriyetleri olmak üzere Rusya içerinde yer alan 20 milyon civarındaki Türk ve Müslüman bölgelerle ilişkilerin geliştirilmesi üzerine kurgulanabilir. Ama unutmamak lazım ki bu kart daha önce denenmiş ve karşılığında Rusya’nın Kürt kartını etkili bir şekilde kullandığına şahit olunmuştur. Dolayısıyla son derece tehlikeli olan bu kartın kullanılması tavsiye edilmez. Zaten iki ilişkilerin o derece kötüleşeceği düşünülmemektedir.Daha önceki domates krizleri gibi bu krizin de çözüleceği düşünülmektedir. İki ülke ilişkilerinde maalesef ki, kötü bir alışkanlık oluşmuştur. Domates krizi bile iki ülke başbakanlarının devreye girmesiyle çözülmektedir. Bu konuda da aynı metodun uygulanacağı beklenmelidir. Rusya’nın İran’dan öğrendiği krizi kontrollü yükseltme politikası böylesi dönemlerde maalesef bölgede tansiyonun yükselmesine sebep olmaktadır. Eğer Kafkasya’da savaş olmasaydı bu krizin de domates krizinden fazla bir farkı olmayacaktı. Bu sebeple tarafların böylesi hassas dönemlerde son derece temkinli ve dikkatli davranmaları özellikle önemlidir.Son Not: Dünya’da genelde ambargo uygulanan ülkeleri imkanları ile doğru orantılı olmak kaydıyla zayıf olan yanlarını güçlendirir ve kendi yerel üretimini artırma yoluna giderek dışarıya bağımlılığını azaltır. Rusya da aslında benzer bir yola başvurmayı düşünmektedir. Rusya özellikle gıda alanında dışarıya bağımlı kalmaktan rahatsızdır. Bu alanlarını güçlendirmek için fırsat kollamaktadır. Rus halkının psikolojik yapısının oluşumunda II. Dünya Savaşı’nın etkisinin büyük olduğunu dikkate alırsak aslında Rusya’ya uygulanacak bir ambargo Putin yönetimindeki Rusya hükümetinin ithal ettiği ürünlerin yerli üretimini hayata geçirmek için iyi bir fırsat yakalamış olacaklardır.Son Uyarı: Rusya ile yaşadığımız kriz, Kafkasya Savaşı ve sonrasında yaşanan soğuk rekabetle ilgili değildir. Meseli bu çerçevede tutmak ve bu çerçevede çözmek gerekmektedir. Bu krize zemin değiştirilmesi ve karşılıklı restleşmelerle krizin Kafkasya savaşı zeminine taşınması son derece tehlikeli olur. Bu taktirde kriz çıkış noktası olan gümrük prosedürü niteliğinden sıyrılarak jeopolitik bir hal alır ki, bunun diğer krizleri tetikleme ihtimali mevcuttur. Bu durumda Türkiye’nin savaşın başından beri sürdürdüğü tarafsız tutumunu bir tarafa bırakarak Kafkasya’daki savaşın tarafı haline gelebilir. Bu krizin 2 Eylül’de gelecek olan Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile görüşülerek çözülmesi Türk-Rus ilişkilerinin bundan sonraki seyri açısından son derece önemlidir...TÜRKSAM Başkanı Sinan OĞAN’a+90 536 569 8191 nolu telden doğrudan ulaşabilirsiniz. -
TSK Hangi Devlete Taraftır?
Horoza sormuşlar;
“Tavuk mu yumurtadan çıkar, yoksa yumurta mı tavuktan çıkar?” diye,
Horoz, küllükte eşinmekte olan tavuk sürüsünü göstererek cevap vermiş;
“Benim işim bellidir. Ben bunlara basar geçerim. Gerisi beni alakadar etmez!”
…
Çiçeği burnunda Genel Kurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un tavrı da tıpkı yukarıdaki horozun tavrını hatırlatıyor:
“TSK, üniter devlet, ulus devlet ve laik devletten yana taraftır!”
Sayın İlker Başbuğ, bu tavrını hem Genelkurmay Başkanlığı devir teslim töreni sırasında, hem de 30 Ağustos törenleri sırasında devlet ricaline vicahi olarak, 75 milyona karşı da televizyon ekranlarından gösterdi.
Bununla da yetinmedi, gitti aynı şeyleri Anıtkabir Özel Defteri’ne yazarak bir anlamda
Atatürk’e karşı yazılı taahhütte bulundu.
Yani Türkiye Cumhuriyeti’ni üniter devlet, ulus devlet ve laik devlet temeline dayalı olarak kuran kişiye karşı demek istiyorum.
İlker Başbuğ’a göre, Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini üniter devlet, ulus devlet ve laik devlet ilkeleri oluşturuyor olmalıdır.
Çünkü Sayın Başbuğ sadece bu üç temel ilkeyi ön plana çıkartmıştır.
Oysa biz biliyoruz ki; Türkiye Cumhuriyeti ayrıca Hukuk Devleti, Demokratik Devlet ve Sosyal Devlet ilkelerini de benimsemiş ve diğer üç ilke ile birlikte bu üç temel ilkeyi de değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez ilkelerden kabul etmiştir.
Peki, Sayın İlker Başbuğ neden sadece üniter devlet, ulus devlet ve laik devlet ilkelerini ön plana çıkarmıştır?
Bunun nedenini kesin olarak elbette bilmiyoruz.
Bu konuda ancak tahmin yapabiliriz ki; o da “demek oluyor ki; TSK, bu üç temel ilkenin tehlikede olduğu kanaatindedir” şeklindeki tahmindir.
…
Dedik ki; İlker Başbuğ’un tavrı hikâyedeki horozun tavrını hatırlatıyor.
Ne demektir bu?
Bu şu demektir:
İlker Başbuğ demek istiyor ki; “Ey siviller, TSK devletin üniter yapısını, ulus devlet yapısını ve laik devlet yapısını korumakla görevlidir. Siz de varın hukuk devleti, demokratik devlet ve sosyal devlet ilkelerini gerçekleştirin…”
Ben şahsen İlker Başbuğ’un tavrını böyle okuyorum.
***
Üniter devlet, ulus devlet ve laik devlet vurgusu, sadece İlker Başbuğ’a ait şahsi bir vurgu da değildir.
En küçük rütbelisinden, en üst rütbelisine kadar TSK’nın topyekûn bir tavrı olsa gerekir.
Çünkü takip edebildiğim kadarıyla Kara Kuvvetleri Komutanlığı devir teslim törenleri sırasında Org. Işık Koşaner de aynı şeyleri söyledi.
Işık Koşaner de “TSK üniter devlet, ulus devlet ve laik devletten yana taraftır” dedi.
Aynı şeyleri Harp Okullarının mezuniyet törenleri sırasında genç teğmenler de dile getiriyor birkaç gündür.
Dolayısıyla bu tavır, Sayın Başbuğ’un kişisel tavrı değil, TSK’nın ortak tavrıdır.
Öte yandan bu tavrın, tekrar tekrar olmak üzere; Cumhurbaşkanı ve hükümet üyelerinin huzurunda sergilenmiş olması da gayet anlamlı olmuştur.
Zira Sayın Cumhurbaşkanı ve hükümet, “Laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiği” yüksek mahkemenin 11 üyesinden 10’unun oylarıyla kabul edilmiş ve bu yüzden 26.5 milyon YTL ödemeye mahkum edilmiş bir siyasal partinin içinden çıkan kişilerdir.
Ayrıca Genelkurmay Başkanlığı devir teslim töreninde Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’a uygulanan protokolü de iyi okumak gerekir.
TSK, RP ve FP’den sonra AKP’nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiği iddiasıyla açılan davaya da ret kararı vererek tutarlı bir tutum sergilemiştir.
TSK, Genel Kurmay Başkanlığı devir teslim töreninde Sayın Kılıç’ı arka sıralara atarak işte onun bu değişmez tutumuna anlamlı bir cevap vermiştir.
Yoksa en küçük bir uygulamanın bile emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirildiği ve her uygulamanın inceden inceye düşünülüp planlandığı TSK’da, Haşim Kılıç’a uygulanan protokolde yanlışlık olduğunu hiç kimse kabul etmez.
***
Bana sorarsanız; Sayın İlker Başbuğ’un tavrı son derece hoşuma gitti.
Ben de tıpkı onun gibi düşünüyorum çünkü.
Zira bana göre de Türkiye’nin üniter devlet, ulus devlet ve laik devlet yapısı tehlike altındadır.
Çünkü bana göre de özellikle AB müktesebatına uyum adı altında değiştirilen ve yeniden yapılan yasalar, ülkemizin bu üç temel ilkesini kökünden sarsmaya başlamıştır.
***
Umarım Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni Genel Kurmay Başkanı Sayın İlker Başbuğ, adına ve soyadına yakışır bir Genel Kurmay Başkanı olur.
Umarım Manastır’dan Mustafa Kemal Atatürk’ün hemşehrisi olmanın gereğini yapar ve özellikle ülkenin birliğine ve dirliğine yönelen yıkıcı faaliyetlerin sona erdirilmesi konusunda TSK’yı tam bir demir yumruk haline getirir.
Umarım, tıpkı spor yorumcusu Erman Toroğlu’nun dediği gibi “Kodu mu oturtan” bir Genel Kurmay Başkanı olur.
Umarız ki; “Demokratlık” şemsiyesi altına sığınıp siyasilerce “Hocam” şeklinde çağrılacak kadar alay konusu yapılan Hilmi Özkök kadar mülayimleşmez.
Umarız ki; eşiyle ulu orta ve olmadık zamanlarda dans ederek ve olmadık yer ve zamanlarda sigara molaları vererek gazetecilere poz veren ve Fenerbahçe taraftarlığını sokaktaki insan seviyesine indirip FB Başkanı Aziz Yıldırım’ın yanında lütfen şeref tribününe oturtulmuş bir insan havası veren Yaşar Paşa’ya benzemez.
Birkaç gündür izlediğim kadarıyla Sayın Başbuğ, Türkiye’nin özlediği Genel Kurmay Başkanı portresi çizmektedir.
2007 yılında Kuzey Irak’a yapılan harekât öncesinde, basın mensuplarını “Lütfen karar vericileri rahat bırakın” şeklinde azarlaması gayet hoşuma gitmişti.
Bu sene tarihinde ilk olarak as subayları resepsiyona çağırması da bir o kadar hoşuma gitti Sayın Başbuğ’un.
Güneyimizden sonra Kuzey doğumuzda da haritaların değişmeye başladığı ve dünyanın yeniden çok kutuplu bir düzene ve soğuk savaş yıllarına dönmeye başladığı bu günlerde kendisine içtenlikle başarılar diliyorum…
01.09.2008
Ömer Sağlam
-

BÜYÜK TAARRUZ RUHUNU UNUTMAMALIYIZ!
Müjdat KAYAYERLİ
Türk Milleti ,“Eğilmez başımıza taç yaptık hürriyeti, Zaferle kalbimize yazdık cumhuriyeti ..” inancıyla ve Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın “Hattı müdafaa yoktur.Sathı müdafaa vardır.O satıh,bütün vatandır.Vatanın her karış toprağı,vatandaşın kanı ile ıslanmadıkça terk olunamaz.” emri doğrultusunda hareket etmiş, Sakarya Meydan Muharebesi zaferinden sonra , TBMM Hükümeti ülke içinde ve ülke dışında olumlu bir ilerleme kaydetmiştir. Türk ordusunun morali yükselmiş , Türk Milleti’nin Hükümete ve orduya güveni artmıştır. 1921 de Ermenistan,Gürcistan,Azerbaycan ve Rusya ile imzalanan Kars ve Fransızlarla imzalanan Ankara Anlaşmalarıyla Türkiye’nin doğu ve güney sınırları güvence altına alınmıştır.
Zaferden sonra genel seferberlik ilan eden Mustafa Kemal Paşa, Türk ordusunun eğitim, silah ve araç eksikliğini memleketimizin öz kaynaklarından sağlamaya çalışırken , yokluk ve yoksulluk içinde bulunan Türk Milleti, bütün imkanlarını seferber ederek harekete ivme kazandırmayı başarmıştır. Yemeniciler askerimize giyecek hazırlarken, yaşlılarımız fabrikalarda,evlerde silah yapmışlardır . İşte büyük taarruz böyle kazanılmıştır.
Türk Ordusunun Başkomutanı Mustafa Kemal Paşa,Genel Kurmay Başkanı ise, Fevzi Çakmak Paşa’dır. Batı Cephesi Komutanı İsmet İnönü Paşa olup, karargahı Akşehir’dedir. 1. Ordu karargahı Afyon İli Çay İlçesindedir ve komutanı Tuğgeneral Nurettin Sakallı’ dır, 2. Ordu karargahı Bolvadin İlçesindedir ve komutanı Orgeneral Yakup Şevki Subaşı’dır. Mustafa Kemal Paşa Batı Cephesindeki hazırlıkları gözden geçirmek için 30 Mart 1922 de geldiği Çay’da törenle karşılanır.Türk Ordusunun kuvveti 208 bin,Yunan ordusunun kuvveti ise 225 bin kişidir. İnsan ve tüfek mevcutları birbirine yakın,ama hafif ve ağır makineli tüfek,top,uçak ve motorlu araçlar bakımından Yunan ordusu daha güçlüdür.
Beş ayda düşürülemez denilen mevziler , Türk ordusunca beklenmedik bir taarruzla bir saatte ele geçirilmeye başlanmış, Afyon boşaltılmış ve Türk birlikleri Afyon’a girmiştir.Yunan kuvvetleri Sincanlı ovasına çekilmiştir.Çiğiltepe’ yi iki gün içinde zapt edemeyen 57. Tümen Komutanı Albay Reşat ne yazık ki intihar etmiş, üzüntüden coşarak ileri atılan yiğitlerimiz yarım saat içinde Çiğiltepe’ yi ele geçirmişlerdir.
Gazi Mustafa Kemal Paşa, 30 Ağustos 1922 muharebesini Nutuk’ta “Başkomutan Muharebesi” olarak adlandırmış ve muharebe Türk İstiklal Savaşı’nın son safhası olmuştur. 31 Ağustos da Çalköy’ de bütün komutanlarla görüşen Mustafa Kemal Paşa 1 Eylül 1922 de aşağıdaki emri vermiştir:
“ Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları! Afyonkarahisar- Dumlupınar! Büyük Meydan Muharebesinde zalim ve gururlu bir ordunun asıl kuvvetlerini inanılmayacak kadar az bir sürede yok ettiniz.Büyük ve soylu milletimizin fedakarlıklarına layık olduğunuzu kanıtlıyorsunuz.Sahibimiz olan büyük Türk Milleti geleceğinden güvenli olmaya haklıdır.Muharebe meydanlarındaki ustalık ve fedakarlığınızı yakından görüyor ve izliyorum.Milletimizin hakkınızdaki değerlendirmesine öncülük etmek ödevini ardı ardına ve ara vermeden yapacağım.Başkomutanlığa önerilerde bulunulmasını cephe komutanına emrettim.Bütün arkadaşlarımın Anadolu’da daha başka meydan muharebeleri verileceğini göz önüne alarak ilerlemesini ve herkesin akıl gücünü,yiğitlik ve yurtseverlik kaynaklarını yarışırcasına esirgemeden vermeye devam eylemesini isterim.Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir .İleri! TBMM Başkanı Mustafa Kemal”
M. Kemal Atatürk, Büyük Taarruz Zaferi’nin önemini 30 Ağustos 1924 tarihli Dumlupınar Nutku’nda şöyle ifade eder: “ ..Hiç şüphe edilmemelidir ki yeni Türk Devleti’nin, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli burada atıldı.Ebedi hayatı burada taçlandırıldı.Bu sahada akan Türk kanları,bu semada uçuşan şehit ruhları,devlet ve cumhuriyetimizin ebedi muhafızlarıdır..”
Askeri sonuç olarak; Büyük Taarruzun başladığı 26 Ağustos 1922 tarihinden bittiği 18 eylül 1922 tarihine kadar 15 bin civarında şehit verilmiştir.Yunan ordusu ise, 100 bin civarında zayiat vermiş olup, 21 bin askeri de esir düşmüştür.
Büyük taarruz, her safhasıyla düşünülerek planlanmış, planlandığı gibi uygulanmış, savaş teknikleri en üst seviyede tatbik edilmiş ender zaferlerden biridir.
Siyasi sonuç olarak da; Türk ordusunun kazandığı zaferi destekleyen Fransız kamuoyu sayesinde ,Rusya ve İtalya siyasi yardımlarıyla mütareke yapmak için görüşme kararına varılmış 11 Ekim 1922’ de Yunanistan ve İtilaf devletleriyle Mudanya Mütarekesi imzalanarak, Türk ve Yunan orduları arasında ateşkes yapılmış,İngiltere de Türkiye’yi tanımıştır.Türkiye, 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşma’sını imzalayarak bağımsızlığına kavuşmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin var oluş belgesi olan, Lozan Barış Antlaşması Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve Türk Milleti’nin özgürlüğü, bağımsızlığı, tapusu, geleceği ve onurudur.Türk Milleti, kendini yönetme erdeminin ne olduğunun bilincindedir,günümüzde bu bilincin gereklerini yerine getirme zamanıdır.
Türk Milleti, M. Kemal Atatürk liderliğinde Lozan’da bütün dünyanın kabul ettiği Türkiye Cumhuriyeti Devletini, öz kültürümüze ve yaşama şeklimize uygun olarak inşa etmiştir. Günümüzde, yönetim yapımız, milli yapımız ve cumhuriyetimizin temel nitelikleri açıkça değiştirilmek istenmektedir. Değişmek ve değiştirilmek farklı kavramlardır.
Bu bakımdan, “BÜYÜK TAARRUZ RUHUNU” unutmamalıyız.Büyük Taarruz kutlamalarını da Akşehir-Çay-Bolvadin-Şuhut-Afyonkarahisar- Sandıklı-Sinanpaşa- Kütahya- hattında birleştirmeli ve topluca kutlamalıyız.
Dünya devletleri tarafından kabul görmüş olan, yeni Türk devleti’nin sınırları elbette ebediyen korunmalıdır.Türk Milleti, bugün de ne istiyor? “Bütün medeni milletler gibi, hakkımız olan hürriyet ve istiklal istiyor, istiklalimizin korunmasını istiyor, misak-ı milli sınırlarının büyük ölçüde korunmasını istiyor.
-

McCain yardımcısını seçti
BBC – 29 Ağustos, 2008 – TSİ 19:28
ABD’deki başkanlık yarışının Cumhuriyetçi adayı John McCain, başkan yardımcısı adayı olarak Alaska Valisi Sarah Palin’i seçti.
Alaska Valiliği’ne getirilen en genç isim olan Sarah Palin 40 yaşında, evli ve beş çocuk sahibi.
Palin kürtaja olan sert muhalefeti ile tanınıyor.
Obama resmen aday
ABD’de Illinois Senatörü Barack Obama, Denver’daki Demokrat Parti kongresinin dördüncü gününde partisinin başkan adaylığını kabul ettiğini açıkladı.
Bir stadyumda yapılan kongrede seksen bin partiliye seslenen Obama başkan seçilirse, toplumun alt ve orta kesimlerinin hayatını kolaylaştırmaya yönelik politikaları hayata geçireceğini söyledi.
Rakibi Cumhuriyetçi parti adayı John McCain’in şu anki Bush yönetiminin sekiz yıldır uyguladığı politikaları sürdüreceğini ileri süren Obama, bu politikaların sadece toplumun varlıklı kesimlerine hizmet ettiğini, rakibinin diğer toplum kesimlerinin hayat koşulları ve sorunlarından haberdar bile olmadığını söyledi.
Bush yönetiminin varlıklı kesimlerin vergi yükünü hafifletirken toplumun geniş kesimlerini görmezden geldiğini ve McCain’in bunu desteklediğini söyleyen Obama, seçilirse kendisinin emekçi kesimlerin vergi yükünü hafifleteceğini kaydetti.
Toplumun Bush yönetimi boyunca arkaplanda bırakılan kesimlerine hizmet edeceğini söyleyen Obama’nın bir vaadi de Amerika içinde yatırım ve istihdamı artırmak, yatırımların yurtdışına kaymasının önüne geçmek oldu.
Konuşmasında Amerika birleşik devletlerinin petrol ithaline bağımlı olmasını ciddi bir sorun olarak anan Barack Obama, gerek bu bağımlılığı azaltacak gerekse çevreyi koruyacak politikaları hayata geçireceğini söyledi.
Obama başkanlık seçimindeki rakibi John McCain siyasi geçmişi boyunca tam tersi yöndeki yasal düzenlemelere destek verdiğini belirtti.
Demokrat partinin başkanlık adayı Obama, cumhuriyetçi rakibine dış politika alanında da meydan okudu.
Bush yönetimi boyunca uygulanan dış politikanın Amerika birleşik devletleri için büyük sorunlar yarattığı belirten Obama, McCain’in bu politikaları sürdüreceğini ileri sürdü.
Obama El Kaide ile mücadeleden, nükleer silahların yayılmasını önlemeye bir dizi uluslararası sorunda ülkesinin çıkarlarını en iyi koruyacak adayın kendisi olduğunu, bunu yaparken dünyanın geri kalanı ile uyum ve işbirliği içinde olacağını kaydetti.
Obama 4 Kasım’da yapılacak başkanlık seçimini kazanırsa Beyaz Saray’da görev yapacak olan ilk siyahi Amerika Birleşik Devletleri başkanı da olacak.
-

YENI DOGU BLOKU SHANGHAY PAKTI
Batı ile arası açılan Rusya, Doğu´ya döndü. Eski Sovyet ülkeleri ve Çin´den oluşan Şanghay İşbirliği Örgütü´nün Hindistan ve İran´ın da katılımıyla gerçekleşen zirvesinden Rusya´ya Gürcistan´a müdahalesi konusunda destek çıktı
Sonraki hedef Kırım mı?
RUSYA´NIN Gürcistan´a müdahalesi ve sonrasında Güney Osetya ve Abhazya´nın tek taraflı ilan ettikleri bağımsızlığı tanımasının ardından başlayan Soğuk Savaş korkusu yükseliyor. 1955´te NATO´ya karşı denge için SSCB tarafından kurulan Varşova Paktı benzeri bir paktın da yine Rusya tarafından Doğu´da kurularak, dünyanın iki kutba ayrılmasından endişe ediliyor. Dünyanın en zengin 7 ülkesi Almanya, Fransa, ABD, Kanada, İngiltere, Japonya ve İtalya´dan oluşan G-7 ülkelerinin dışişleri bakanları tarafından önceki gün yayınlanan çağrıda, Rusya´nın askerlerinin bir an önce Gürcistan´dan çekmesi istendi. Bu açıklamadan bir gün sonra, Rusya, Doğu´daki müttefikleriyle son gelişmeleri konuşmak için buluştu.
´Rusya´yı destekliyoruz´
NATO´ya karşı Avrasya´da denge olarak 2001´de kurulan Şanghay İşbirliği Örgütü´nün (ŞİÖ) Tacikistan´ın başkenti Duşanbe´de gerçekleşen zirvesine örgüte üye Rusya, Çin, Tacikistan, Kırgızistan, Kazakistan ve Özbekistan´ın devlet başkanları katıldı. Zirvede, örgüte üyelik başvurusu yapan İran ile birlikte Hindistan, Pakistan, Afganistan ve Moğolistan da gözlemci olarak bulundu. Bir gün süren zirvenin sonuç bildirisinde G-7 ülkelerinin tam aksi bir çağrı yapıldı. Bildiride ŞİÖ ülkeleri devlet başkanlarının, Güney Osetya´daki sorunun çözülmesi amacıyla Rusya´nın bölgedeki barış ve işbirliğine yönelik faal rolünü destekledikleri belirtildi. Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev de, ŞİÖ ülkelerinin müşterek tutumunun, Gürcistan´ın Güney Osetya´ya saldırısını aklamaya çalışanlar için ciddi bir mesaj olacağını ve gerekli uluslararası yankıyı bulacağını ifade etti.
AB´den Rusya´ya yaptırım
Örgüt, Rusya´nın Güney Osetya ve Abhazya´nın bağımsızlığını tanımasını desteklemedi. Ancak uzmanlara göre bunun nedeni başta Çin olmak üzere, örgüt üyelerinin de sınırları içinde ayrılıkçı bölgelerin bulunması. Bu ülkeler Rusya´ya verilecek açık bir desteğin kendi sınırları içindeki bölgeleri cesaretlendireceğinden kaygı duydu. Tüm bu gelişmeler olurken, Avrupa Birliği de Rusya´yı görüşmek için pazartesi günü bir liderler zirvesi düzenleyecek. AB Dönem Başkanı Fransa´nın Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner, zirveden Rusya´ya karşı yaptırımlar çıkabileceğini söyledi. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da AB içinde Rusya´ya yaptırım uygulamaya yönelik tartışmaların, “Batı´nın zihin karışıklığının ve hastalıklı hayal gücünün ürünü” olduğunu söyledi.
Amiral gemileri karşı karşıya
* Karadeniz´de şu anda tatbikat nedeniyle 7 NATO gemisi bulunuyor. Romanya´nın Köstence limanı ve Bulgaristan´ın Varna limanında demirli gemilerden 1´i Polonya, 1´i İspanyol, 1´i Alman, 1´i Amerikan ve 3´ü Türk bandıralı.
* Gürcistan´a yardım götüren ve son derece sofistike cihazlar taşıyan Amerikan destroyeri McFaul şu anda Doğu Karadeniz´de… Sahil Güvenlik Gemisi Dallas ise Batum´da demirli…
* Yine ABD´nin insani yardım taşıyan 6´ncı Filo´ya ait amiral gemisi Mount Whitney de gelecek hafta içinde Boğazlar´ı geçerek, Gürcistan sularında demirli bu gemilere katılacak. Whitney dünyanın en teknolojik istihbarat gemilerinden biri…
* Rusya ise ABD´nin bu hamlesine Karadeniz filosunun amiral gemisi olan Moskva ve iki kruvazörü Abhazya´nın başkenti Sohum´a kaydırarak karşılık verdi. Moskva ise son derece gelişmiş balistik füzeler taşıyor.
* Rusya´nın Sivastopol´da 31 parça savaş gemisi, 22 uçağı ve 25 bin askeri var.
-

30 AGUSTOS ZAFER BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN
Atatürk Diyor ki;
Saygıdeğer Beyler, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesini ve ondan sonra düşman ordusunu tümüyle yok ya da tutsak eden ve kılıç artıklarını Akdeniz’e, Marmara’ya döken harekatımızı açıklayıcı ve niteleyici söz söylemeyi gereksiz sayarım. Her evresiyle düşünülmüş, hazırlanmış, yönetilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu harekat Türk ordusunun, Türk subay ve komuta heyetinin yüksek erk ve kahramanlığını tarihe bir kez daha geçiren muazzam bir eserdir. Bu eser, Türk ulusunun özgürlük ve bağımsızlık düşüncesinin ölümsüz bir anıtıdır. Bu eseri yaratan bir ulusun evladı, bir ordunun başkomutanı olduğumdan, mutluluğum sonsuzdur.
Taarruz KararıGerçekte ordumuz ihtiyaçlarını ve eksiklerini tamamlamak üzere bulunuyordu. Ben, daha Haziran ortalarında taarruza karar vermiştim. Bu kararımı yalnız Cephe Komutanı ile Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı biliyorlardı. Bildirdiğim tarihlerde bir geziyi vesile ederek İzmit-Adapazarı yönüne hareket ettiğim zaman, Ankara’da Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleri’yle görüştükten sonra, o zaman Milli Savunma Bakanı bulunan Kazım Paşa Hazretleri’ni Sarıköy istasyonuna dek birlikte götürerek, oraya davet ettiğim Cephe Komutanı İsmet Paşa Hazretleri’yle birlikte taarruz için gerekli hazırlıkların hızla tamamlanmasıyla ilgili kararlar aldık.
Beyler, artık Büyük Taarruz’dan söz açma sırası geldi. Bilirsiniz ki Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra, düşman ordusu büyük ve güçlü bir grupla Afyonkarahisar-Dumlupınar arasında bulunuyordu. Bir başka güçlü grubuyla da Eskişehir bölgesindeydi. Bu iki grup arasında yedek güçleri vardı. Sağ kanadını, Menderes dolaylarında bulundurduğu güçlerle, sol kanadını da İznik Gölü’nün kuzey ve güneyindeki güçleriyle koruyordu. Denilebilir ki düşman cephesi, Marmara’dan Menderes’e dek uzanıyordu. Düşman ordusunun örgütü, üç kolordu ve bazı bağımsız birliklerin mevcudu da üç tümeni bulmaktaydı. Biz, Batı Cephesi’ndeki güçlerimizi iki ordu durumunda örgütlemiş ve düzenlemiştik. Bundan başka, doğrudan doğruya cepheye bağlı örgütümüz de vardı. Bizim bütün birliklerimiz on sekiz tümendi. Bundan başka üç tümenli bir süvari kolordumuz ve daha zayıf mevcutlu iki süvari tümenimiz vardı. Örgütü birbirinden farklı olan iki düşman ordusu birbiriyle karşılaştırılırsa her iki tarafın insan ve tüfek güçleri, aşağı yukarı birbirine denk bulunuyordu. Yalnız, Yunan ordusu dünyanın özgür ve kendisini destekleyen sanayisine dayandığı için makineli tüfek, top, uçak, taşıt, cephane ve teknik malzeme bakımından daha üstün durumdaydı. Öte yandan bizim ordumuz süvari sayısı yönünden daha üstün bulunuyordu.
1′inci Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa’nın Yarattığı Durum
Burada, sırası gelmişken bir noktayı belirtmeliyim. Ordularımızdan birinin, 2′nci Ordu’nun komutanı bugün Askeri Şûra üyelerinden olan Şevki Paşa Hazretleri’ydi. 1′inci Ordumuzun komutasını Malta’dan gelmiş olan İhsan Paşa’ya vermiştik. İhsan Paşa’nın, kendisini Divan-ı Harbe dek götüren yersiz ve yolsuz iş ve hareketlerinden dolayı, ordu komutanlığından uzaklaştırılması gerekti. Gerçekten de Ali İhsan Paşa, ordunun disiplinini ve genel yönetimini bir çıkmaza sokacak biçimde bir davranış izledi. Örneğin, ordusundaki ast komutanları, üst komutanlara itaatsizliğe yöneltecek durumlar yarattı. Sözgelimi, ambarlarının mevcudunu günlerce haber vermeyerek ve haber verdirmeyerek, genel beslenme bunalımının hüküm sürdüğü bir sırada, ansızın ambarlarının boşaldığını ve açlık tehlikesi bulunduğunu bildirdi. Ast komutanları, üstlerine karşı itaatsizliğe ve görevlerini yapmamaya kışkırtmak ve bu davranışları destekleme sistemine dahil olarak ordunun itaat ve görev duygusuyla oynayacak kadar entrikacı bir yaratılışta olduğu kanısını uyandırdı. Ali İhsan Paşa’nın bilinen, kendisine özgü niteliklerinden başlıcaları şunlardı :
En küçük kademeye kadar bütün ordusuna, önemli önemsiz her işin ve her kararın ancak kendisi tarafından verileceğini telkin ederek, bütün ordusunda yalnız kendisinin erk sahibi olduğunu sandırmak. Büyüklerinden üstün olduğunu herkese kanıtlamak kaygısında bulunmak. Gerek resmi iş gerek özel davranış bakımından büyüklerinin saygınlıklarını düşürmeye çalışmak. Savaş yönünden önlemde yerindelik ve sinirlerde sağlamlık bakımından kendisini deneme fırsatı bulunmamış olmakla birlikte, bu hususta anlaşılan kişiliği şuydu : Herhangi bir başarısızlığı mutlaka astına ya da üstüne yükleme olanağını her zaman düşünmesi. İhsan Paşa, yumuşak ve nazik davranıştan çok sert ve resmi davranışla iş yaptırmayı gerekli gösterir. Ali İhsan Paşa’nın doğa ve ahlakına ilişkin, kurmay başkanı olup istifaya mecbur kalan Yarbay Halit Bey’in (Sonradan Kastamonu Milletvekili olmuştur) Batı Cephesi Komutanlığı’na verdiği 20 Ocak 1922 tarihli resmi bir raporunun bazı bölümlerini olduğu gibi bilginize sunacağım. Halit Bey, Birinci Dünya Savaşı’nda, Irak’ta da Ali İhsan Paşa’yla birlikte bulunmuştu. Sözünü ettiğim raporda şu cümleler vardır :
Komutanım Ali İhsan Paşa’nın geldiği günden beri ast komutanların izzet-i nefsini ve görev yapma isteğini kıracak davranışlar içinde bulunması ve yapılan yazışmalardan anlaşılmış olacağı üzere Cephe Komutanlığı’na karşı astlara hissettirecek derecede makul olmayan bir haberleşme kapısı açması, benlik kokusu hissedilen düşünce yarışına girişmesi, dünyanın takdir ve hürmet ettiği cephe karargahının etkinliğini azaltmak istediğini sezdirir bir hareket tarzı izlemesi, beni ciddi olarak düşündürdü ve üzdü. Davranışlarını olabildiğince değiştirmeye çalıştım. Ancak yine büyük bir fark göremedim. Ahlakında yer etmiş benlik hastalığı, ün hırsı, alabildiğine kıskançlık ve sonsuz bir bencillik nedeniyle baş olmak istediği, davranışlarından ve ast komutanlar yanında birbirine düşürücü sözlerinden anlaşılıyordu. 11′nci Tümen Komutanı istifamı işittikten sonra, bana gizli bir konuşmada Ali İhsan Paşa’nın Malta’dayken kurtulması için Ferit Paşa’ya mektuplar yazdığını ve İngiliz sömürgeliğini kabul etmek için kendi karşısında saatlerce açıktan açığa konuşmalar ve tartışılar yaptığını söyledi. Ali İhsan Paşa’nın davranışlarına bakarak, bu sözleri dikkat çekici buldum. Astlardan gelen bazı belgeleri cepheye, cepheden geleni astlara olduğu gibi göndererek karşılıklı güven duygularını sarsmak biçimindeki davranışları da ayrıca dikkati çekmektedir. Örneğin, Şeyhelvan dağının kaybına ilişkin yazışmaların olduğu gibi 2′nci Kolordu’ya, 5′inci Kolordu’dan yazılan bazı raporların da aynen cepheye yazılması gibi. Buna karşın, söz konusu olayın sorumluluğunu 5′inci Kolordu Komutanı’na yüklemesi ve kendisinden cepheye şikayette bulunması amirlik niteliğiyle bağdaştırılamaz. Tevhid-i Efkar gazetesinde yayımlattığı anıları arasında, Ateşkes Antlaşması tarihinden bir gün önce, Musul güneyinde, Şarkat’ta tutsak olan Dicle Grubu’nun tutsaklık nedenini, yalnız, o zaman grup komutanı olan (Şimdi Doğu Cephesi’nde Tümen Komutanıymış) Yarbay İsmail Hakkı Bey’in üzerine atması da bu kişiliğinin delilidir. Dicle Grubu 7, 9, 43, 18 ve 22′nci alaylar ile avcı alayından oluşmuştur. Bunlardan başka ayrıca 5′ inci Tümen’den 13 ve 14′üncü alaylar da parça parça tutsak verildi. Ateşkes Antlaşması’ndan bir gün önce 13.000 kişinin tutsak verilmesi, 50 kadar topun kaybı, gerçekte kendisinin koşullara ve duruma uygun olmayarak verdiği bir buyruk yüzündendir. İşte bu durum Musul ilinin yitirilmesine yol açtı. Oysa Ateşkes Antlaşması yapılacağı bilinmekteydi. Gruba, Keyare mevzisine çekilmek için talimat verilseydi, İngilizler grubu tutsak değil mağlup bile edemezlerdi. Bu gruba 5′inci Tümen de katılabilirdi. Ateşkes Antlaşması yapıldığı zaman, tutsak olan sekiz piyade alayı elde bulunur ve Musul da bizde kalırdı. Ancak sefil bir düşünce, mantığa üstün gelmiştir. Anılarında, Dicle boyundaki bütün başarıların ve Townshend’in esir alınması onuru, kendisine ait gösterilmiştir. Her başarıyı kendisine aitmiş gibi gösteren yayınlar yaptırmaktan amacı, kamuoyunu aldatarak ün ve mevki kazanmaktır. Ünlü adamların anılarını yayınlamak, ulusta övünme duygularını sürekli kılar ve gereklidir de. Ancak, tarihin sorumlu tutacağı kimselerin hareketlerini övünülecek şeyler arasında saymak tarihi lekeler ve gelecek kuşakları yanlış düşüncelere sürükler. General Marshall’ın, “Yarın öğlene dek Musul’u terk ediniz, tersi durumda savaş tutsağısınız.” buyruğunu aldığı zaman, o büyüklük taslayan Paşa Hazretleri Sincar çölünü geçerek Nusaybin’e gitmek için General Marshall’dan resmi bir yazıyla kendini koruyacak iki zırhlı otomobil istedi ve bunların koruyuculuğunda Aşir Bey’le (şimdiki Milli Savunma Bakanı Müsteşar Yardımcısı Aşir Paşa’dır) beni Musul’da bırakarak Nusaybin’e gitti. Aşiretler arasında hükümetin manevi yetkesini de kırdı. Bu durumu görenlerin vicdanı sızladı. Zaho yoluyla, korumasız gidebilirdi ya da süvari alarak çölden geçebilirdi. Halep’te İngiliz Generalinden kendisi için özel tren istedi ve yolda hakarete uğramaması için trene koruma yerleştirilmesini istemeyi de unutmadı. Gerektiğinde yaşamının ve rahatının korunması için ulusal onuru unutan Paşa Hazretleri’nin ahlakına örnek olmak üzere yukarıdaki olayları dile getirdim. Eski komutanıma hoş görünmedim. Çünkü hırsına hizmet etmedim ve dalkavukluğunu yapmadım. Ulus, Ulusal Ordu’yu oluşturan ve zaferler kazanan büyük komutanlar gibi asil ruhlu, iyi niyetli kılavuzlara, komutanlara muhtaçtır. Orduda birlik ve uyumun bozulmasına, görev aşkının zayıflamasına çalışanlar, dahi de olsalar zararlı birer kişidirler. Ben, çekilen emekleri bildiğim, girişilen kutsal mücadelede başarıya ulaşmayı istediğim için, kötü niyetli olmadığıma ve çıkar gözetmediğime namusum ve mukaddesatım üzerine yemin ederek bunları anlatmaya cüret ettim. İran’da, Kafkasya’da uzun süre yaverliğini yapan (şimdi Birinci Ordu harekat şube müdürü) Binbaşı Cemil Bey son günlerde bana, ” İyi ki Ali İhsan Paşa , Ulusal Mücadele’nin başlangıcında Anadolu’da bulunmadı. Malta’da bulunduğu iyi oldu. Tersi durumda, hiç kuşku yok ki, aykırı bir yol tutardı.” dedi. Paşa’nın nasıl bir insan olduğunu çok iyi bilen Cemil Bey pek doğru söylemiştir. Ulu Tanrı’dan kış uykusuna yatmış yılana güneş göstermesin dileğinde bulunurum.
Beyler, Ali İhsan Paşa, Meclis’teki muhalifler grup ileri gelenleriyle de bağlantı ve haberleşmelerde bulunuyordu. Kendisinin komutanlığına son verilerek hakkında yasal işleme devam edilmek üzere Milli Savunma Bakanlığı buyruğuna verilmesini onayladığım 18 Haziran 1922 gününün ertesinde, yani 19 Haziran tarihinde, o zaman Türkiye Büyük Millet Meclisi İkinci Başkanı bulunan Rauf Bey’den, makine başında, İhsan Paşa’yla ilgisini gösterir bir şifreli telgraf almıştım. Yeri gelince bilginize sunmuştum. O günlerde Adapazarı, İzmit dolaylarında gezide bulunuyordum. Rauf Bey telgrafında diyordu ki, “1′inci Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa’nın görevden alınarak Divan-ı Harbe verilmek üzere Konya’ya gönderildiğine dair Meclis çevrelerinde dedikodulara yol açan bir söylenti vardır.”
Beyler, bir komutanın görevden alınması, göreve atanması ya da askeri mahkemeye verilmesi işleminin üzerinden bir gün bile geçmeden, Meclis’çe dedikodu olabilecek bir söylenti durumuna gelmesi ve Meclis İkinci Başkanı’nın bu olayla, benden açıklama isteyecek kadar yakından, ilgilenmesi dikkat çekici değil midir? Rauf Bey’e tarafımdan gereken yanıt verildi. 1′inci Ordu Komutanlığı bir süre vekillikle yönetildi. Ancak birinin asıl olarak atanması gerekiyordu. Moskova Büyükelçiliği’nden dönmüş olan Fuat Paşa’nın 1′inci Ordu Komutanlığı’nı kabul edip etmeyeceği konusunda düşüncesini almak istedim. Anladım ki, cephe komutanlığı yapmış olduğundan, cephe komutanının buyruğuna girmek istemiyor. Milli Savunma Bakanı bulunan Kazım Paşa aracılığıyla 1′inci Ordu Komutanlığı’nı, Refet Paşa’ya önerdim. Kabul etmemiş. Sonunda, o tarihlerde kayıtsız şartsız cephe buyruğuna girerek görev yapacağını söyleyen ve açıkta bulunan Nurettin Paşa’yı 1′inci Ordu Komutanlığı’na getirdik.
Taarruz Planımızın Ana Çizgileri
Beyler, düşman ordusunun cephe ve örgüt durumuyla ona karşı Batı Cephesi’ndeki güçlerimizin esas olarak iki ordu olarak kurulup düzenlenmiş olduğunu söylemiştim. Öteden beri tasarlamış olduğumuz taarruz planımızın ana çizgilerini de arz edeyim :
Düşündüğümüz, ordularımızın ana güçlerini düşman cephesinin bir kanadında ve olabildiğince dış kanadında toplayarak bir yok etme meydan muharebesi vermekti. Bunun için elverişli bulduğumuz durum, ana güçlerimizi, düşmanın Afyonkarahisar yakınlarında bulunan sağ kanat grubu, güneyinde ve Akarçay ile Dumlupınar doğrultusuna kadar olan alanlarda toplamaktı. Düşmanın en duyarlı ve önemli noktası orasıydı. Çabuk ve kesin sonuç almak, düşmanı bu kanadından vurmakla olanaklıydı. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, bu bakımdan gerektiği gibi bizzat incelemeler yapmışlardı. Hareket ve taarruz planımız çok önceden belirlenmişti.
Konya’ya gelmiş olan General Townshend’in isteği üzerine, kendisiyle görüşmek için, Ankara’dan hareket ederek 23 Temmuz 1922 akşamı Batı Cephesi Karargahı’nın bulunduğu Akşehir’e gittim. Savaş planı üzerinde görüşürken Genelkurmay Başkanı’nın da katılmasını uygun bulduk. Ben, 24 Temmuzda Konya’ya gittim. 27’sinde yine Akşehir’e gelmişti. 27/28 Temmuz gecesi birlikte yaptığımız görüşme sonunda, belirlenmiş plan gereğince taarruz etmek üzere, 15 Ağustosa dek bütün hazırlıkların tamamlanmasına çalışmayı kararlaştırdık.
28 Temmuz 1922 günü öğleden sonra yaptırılan bir futbol maçını izlemek bahanesiyle ordu komutanları ve bazı kolordu komutanları Akşehir’e çağrıldı. 28/29 Temmuz gecesi genel olarak komutanların taarruzla ilgili görüşlerini aldım. 30 Temmuz 1922 günü Genelkurmay Başkanı ve Batı Cephesi Komutanı’yla yeniden görüşerek taarruzun biçimini ve ayrıntılarını belirledik. Ankara’dan çağırdığımız Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa da 1 Ağustos l922 öğleden sonra Eskişehir’e geldi. Ordu hazırlığının tamamlanmasında Milli Savunma Bakanlığı’na düşen işler saptandı.
Taarruza Hazırlık Buyruğu
Ordunun hazırlıklarının tamamlanmasını ve taarruzun bir an önce yapılmasını buyurduktan sonra yine Ankara’ya döndüm. Batı Cephesi Komutanı, 6 Ağustos 1922′de ordularına gizli olarak taarruza hazırlık buyruğu verdi. Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı Paşalar da Ankara’ya döndüler.
Beyler, taarruz için yeniden cepheye gitmeden önce, Ankara’da yapılması gereken bazı işler vardı. Daha taarruz buyruğu verdiğimi Bakanlar Kurulu’na da açıkça bildirmemiştim. Artık onlara resmi olarak haber verme zamanı gelmişti. Yaptığımız bir toplantıda iç ve dış durumlarla ordunun durumunu görüşüp tartıştıktan sonra, taarruz konusunda Bakanlar Kurulu’yla görüş birliğine vardık. Önemli bir konu daha vardı. Muhalifler, ordunun çürüdüğünden, kıpırdayacak durumda olmadığından, böyle karanlık ve belirsizlik içinde beklemenin sonucunun felaketten ibaret olacağı yolundaki propagandalarına alabildiğine hız vermişlerdi. Gerçi, Meclis’te bu düşünce akımının bıraktığı yankılar, zaten düşmanlardan fazlasıyla gizlemek istediğim taarruz bakımından yararlıydı. Ancak bu olumsuz propaganda en yakın ve en inanmış kimseler üzerinde bile kötü etkisini göstermeye başlamış, onlarda da kararsızlıklar uyandırmıştı. Onları da yakında yapacağım taarruz konusunda ve altı yedi gün içinde düşmanın ana güçlerini yeneceğimize olan güvenim hususunda aydınlatmayı ve yatıştırmayı gerekli buldum. Bunu da yaptıktan sonra Ankara’dan ayrıldım. Genelkurmay Başkanı benden önce 13 Ağustos 1922′de cepheye gitmişti. Ben birkaç gün sonra hareket ettim. Hareketimi belirli birkaç kişi dışında bütün Ankara’dan gizledim. Benim Ankara’dan ayrılacağımı bilenler, buradaymışım gibi davranacaklardı. Üstelik gazetelerde benim Çankaya’da çay ziyafeti verdiğimi de ilan edeceklerdi. Bunu kuşkusuz o zamanlar işitmişsinizdir. Trenle hareket etmedim. Bir gece otomobille Tuz Çölü üzerinden Konya’ya gittim. Konya’ya hareketimi telgrafla orada kimseye bildirmediğim gibi, Konya’ya varır varmaz telgrafhaneyi denetim altına aldırarak Konya’da bulunduğumun da hiçbir yere bildirilmemesini sağladım. 20 Ağustos 1922 günü öğleden sonra saat 16.00′da Batı Cephesi Karargahı’nda yani Akşehir’de bulunuyordum. Kısa bir görüşmeden sonra 26 Ağustos 1922 sabahı düşmana taarruz için Cephe Komutanı’na buyruk verdim.
26 Ağustos 1922 Taarruz Buyruğu
20/21 Ağustos 1922 gecesi 1′inci ve 2′nci Ordu Komutanlarını da Cephe Karargahına çağırdım. Genelkurmay Başkanı ile Cephe Komutanını da yanımda bulundurarak taarruzun nasıl yapılacağını harita üzerinde kısa bir savaş oyunu biçiminde açıkladıktan sonra, Cephe Komutanı’na o gün vermiş olduğum buyruğu yineledim. Komutanlar harekete geçtiler. Taarruzumuz, strateji ve aynı zamanda bir taktik baskın olarak yürütülecekti. Bunun gerçekleştirilebilmesi için de güçlerin yığınak ve hazırlıklarının gizli kalmasına önem vermek gerekiyordu. Bu nedenle bütün yürüyüşler gece yapılacak, birlikler gündüzleri köylerde ve ağaçlıklar altında dinleneceklerdi. Taarruz bölgesinde, yolların düzeltilmesi v.b.çalışmalarla düşmanın dikkatini çekmemek için öbür bazı bölgelerde benzeri yanıltıcı hareketlerde bulunulacaktı. 24 Ağustos 1922′de karargahımızı Akşehir’den, taarruz cephesi gerisindeki Şuhut kasabasına getirttik. 25 Ağustos 1922 sabahı da Şuhut’tan savaşı yönettiğimiz Kocatepe’nin güneybatısındaki çadırlı ordugaha aktardık. 26 Ağustos sabahı Kocatepe’de hazır bulunuyorduk.Sabah saat 5.30′da topçu ateşimizle taarruz başladı.
Başkomutanlık Savaşı
Beyler, 26/27 Ağustos günlerinde, yani iki gün içinde, düşmanın Karahisar’ın güneyinde 50 ve doğusunda 20, 30 kilometre uzunluğundaki müstahkem cephelerini düşürdük. Yenilen düşman ordusunun bütün güçlerini, 30 Ağustosa dek Aslıhanlar yöresinde kuşattık. 30 Ağustosta yaptığımız savaş sonunda (buna Başkomutanlık Savaşı adı verilmiştir) düşmanın ana güçlerini yok ettik ve tutsak aldık. Düşman ordusunun Başkomutanlığını yapan General Trikopis de tutsaklar arasına girdi. Demek ki tasarladığımız kesin sonuç, beş günde alınmış oldu. 31 Ağustos 1922 günü ordularımız ana güçleriyle İzmir’e doğru yol alırken öbür birlikleriyle de düşmanın Eskişehir de kuzeyinde bulunan güçlerini yenmek üzere ilerliyorlardı.
Ateşkes Önerisi
Beyler, Başkomutanlık Savaşı’nın sonuna dek her gün büyük başarılarla gelişen taarruzumuzu, resmi bildirilerde pek önemsiz harekattan ibaret gösteriyorduk. Amacımız, durumu olabildiğince dünyadan gizlemekti. Çünkü, düşman ordusunu tümüyle yok edeceğimizden emindik. Bunu anlayıp düşman ordusunu felaketten kurtarmak isteyeceklerin yeni girişimlerine meydan vermemeyi uygun görmüştük. Gerçekten, bizim hareketimizi sezdikleri zaman ve taarruzumuzun arkasından bize başvuranlar olmuştur. Örneğin, biz taarruza devam ettiğimiz sırada, Bakanlar Kurulu Başkanı olan Rauf Bey’den, Ateşkes konusunda İstanbul’dan haber geldiğini bildiren 4 Eylül 1922 tarihli bir telgraf almıştım. Verdiğim yanıt aynen şöyledir :
Makama özel 5.9.1922
Bakanlar Kurulu Başkanlığı Yüksek Katına,
Anadolu’daki Yunan ordusu kesin olarak yenilgiye uğratılmıştır. Yunan ordusunun artık yeniden ciddi bir direnişte bulunmasına olasılık yoktur. Anadolu için herhangi bir görüşmeye gerek kalmamıştır. Ateşkes ancak Trakya için söz konusu olabilir. Bu bakımdan Eylülün onuna dek doğrudan doğruya Yunan Hükümeti ya da İngiltere aracılığıyla hükümetimize resmen başvurulduğu takdirde, aşağıdaki koşullar ileri sürülerek yanıt verilmelidir. Bu tarihten, yani Eylülün onundan sonra yapılacak başvuruya verilecek yanıt başka türlü olabilir. Bu takdirde durum bana ayrıca bildirilmelidir :
1- Ateşkes Anlaşması tarihinden başlayarak on beş gün içinde Trakya, 1914 sınırlarına kadar kayıtsız şartsız Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin sivil memurlarına ve askeri güçlerine teslim edilmiş bulunacaktır.
2- Yunanistan’daki tutsaklarımız on beş gün içinde İzmir, Bandırma ve İzmit limanlarında bize teslim edilecektir.
3- Yunan Hükümeti, Yunan ordusunun üç buçuk yıldan beri Anadolu’da yaptığı ve yapmakta olduğu yıkımı onarmayı şimdiden taahhüt edecektir.
Büyük Millet Meclisi Başkanı, Başkomutan Mustafa Kemal
Ordularımız İzmir Rıhtımında İlk Verdiğim Hedefe, Akdeniz’e Ulaştılar
Doğrudan doğruya bana gönderilen bir telsiz telgrafta da İzmir’deki İtilaf Devletleri konsoloslarına benimle görüşmelerde bulunma yetkisinin verildiği bildirilerek, onlarla hangi gün ve nerede buluşabileceğim soruluyordu. Buna verdiğim yanıtta da 9 Eylül 1922′de Kemalpaşa’da görüşebileceğimizi bildirmiştim. Gerçekten de söz verdiğim gün, ben Kemalpaşa’da bulundum. Ancak görüşme isteyenler orada değildi. Çünkü ordularımız, İzmir rıhtımında ilk verdiğim hedefe, Akdeniz’e, ulaşmış bulunuyorlardı
Saygıdeğer Beyler, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesini ve ondan sonra düşman ordusunu tümüyle yok ya da tutsak eden ve kılıç artıklarını Akdeniz’e, Marmara’ya döken harekatımızı açıklayıcı ve niteleyici söz söylemeyi gereksiz sayarım. Her evresiyle düşünülmüş, hazırlanmış, yönetilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu harekat Türk ordusunun, Türk subay ve komuta heyetinin yüksek erk ve kahramanlığını tarihe bir kez daha geçiren muazzam bir eserdir. Bu eser, Türk ulusunun özgürlük ve bağımsızlık düşüncesinin ölümsüz bir anıtıdır. Bu eseri yaratan bir ulusun evladı, bir ordunun başkomutanı olduğumdan, mutluluğum sonsuzdur.
Beyler, işte şimdi diplomasi alanına geçebiliriz. Gerçi, ordumuzun zafere ulaşacağından umutsuz oldukları için, bu konuyu daha önce diplomasi yoluyla çözüme bağlama kanı ve iddiasında olanları, dediklerini yapma hususunda biraz çokça bekletmiş oldum. Bununla birlikte, sonunda benim de diplomasi alanında ciddi olarak çaba harcadığımı görerek memnun olmaları gerekirdi. Böyle olup olmadığını göreceğiz.
Ordularımız, İzmir ve Bursa’yı geri aldıktan sonra, Trakya’yı da Yunan ordusundan kurtarmak için İstanbul ve Çanakkale doğrultusunda yürüyüşlerini sürdürürken İngilizlerin o zamanki Başbakanı bulunan Lloyd George, fiilen savaşa karar vermiş bir tavırla ve yardımcı birlikler gönderilmesi isteğiyle dominyonlara başvurmuş. Yalnız, ondan sonra olup bitenlere bakılırsa Lloyd George’un isteğinin yerine getirilmediğini kabul etmek gerekir.
İtilaf Devletlerinin 23 Eylül 1922 Tarihli Ateşkes Önerisi
Bu sıralarda, İstanbul’da Fransız Olağanüstü Komiseri bulunan General Pelle benimle görüşmek üzere İzmir’e geldi. “Yansız Bölge” diye adlandırdığı bir bölgeye, ordularımızın girmemesinin yerinde olacağını tavsiye eti. Ulusal hükümetimizin böyle bir bölge tanımadığını, Trakya’yı da kurtarmadıkça ordularımızın durdurulmasına olanak olmadığını söyledim. General Pel1e bana, Mösyö Franklin Boui1lin’in benimle görüşmek üzere gelmek istediğini bildiren, kendisine çekilmiş özel bir telgrafını gösterdi. Kendisini İzmir’de kabul edeceğimi söyledim. Mösyö Frank1in Boui1lon, bir Fransız savaş gemisiyle İzmir’e geldi. Fransız Hükümeti adına, İngiliz ve İtalyan Hükümetlerinin de uygun görmeleri üzerine, benimle görüşmeler yapmaya geldiğini söyledi. Biz Frank1in Bouillon’la görüşürken İtilaf Devletleri Dışişleri Bakanları imzasını taşıyan 23 Eylül 1922 tarihli bir nota geldi. Bu notada iki önemli nokta yer alıyordu. Bunlardan biri askeri harekatın durdurulmasıyla öbürü de Barış Konferansı’yla ilgiliydi. Biz, Rumeli’de Doğu Trakya’yı ulusal sınırlarımıza kadar tümüyle almadıkça askeri hareketten cayamazdık. Ancak, yurdumuzun bu bölgesinden düşman birlikleri çıkarıldığı takdirde böyle bir harekatı sürdürmeye kendiliğinden gerek kalmayacaktı. Bu notada, Venedik ya da başka bir kentte toplanacak olan İngiliz, Fransız, İtalyan, Japon, Romen, Sırp-Hırvat-Sloven Devleti ile Yunanistan’ın da çağrılacağı bir konferansa, delegelerimizi göndermeyi kabul edip etmeyeceğimiz sorulmakla birlikte, görüşmeler sırasında Boğazlardaki yansız bölgelere bizden asker gönderilmemesi koşuluyla Edirne dahil olmak üzere Meriç’e kadar Trakya’nın bize iadesiyle ilgili istemimizin olumlu karşılanacağı bildiriliyordu. Notada, boğazlardan, azınlıklardan ve Birleşmiş Milletler’e girmemizden de söz ediliyordu. Konferansın toplanmasından önce, Yunan birliklerinin, İtilaf Devletleri komutanlarının çizecekleri bir çizginin gerisine çekilmesi için, İtilaf Devletleri’nin etkinliğini kullanacağına söz verilmekte ve bu konuda görüşülmek üzere Mudanya ya da İzmit’te bir toplantı yapılması önerilmekteydi.
Mudanya Konferansı
29 Eylül 1922 tarihinde, bu notaya verdiğim kısa bir yanıtta, Mudanya Konferansı’nı kabul ettiğimi bildirdim. Ancak Meriç ırmağına dek Trakya’nın derhal bize geri verilmesini istedim. 3 Ekimde toplanmasının uygun olacağını söylediğim Mudanya Konferansı’na, Başkomutanlık adına olağanüstü yetkiyle Batı Cephesi Ordular Komutanı İsmet Paşa’yı delege atadığımı bildirdim. Bu notaya hükümetçe de 4 Ekim l922 tarihli ayrıntılı bir yanıt verildi. Bu yanıtta, konferans yeri olarak İzmir önerildi. Boğazlar meselesi dolayısıyla, Rusya, Ukrayna ve Gürcistan Cumhuriyetleri’nin de davet edilmesi istendi. Öbür konular üzerindeki görüşlerimiz de ana çizgileriyle bildirildi.
Mudanya’da, İsmet Paşa’nın başkanlığı altında, İngiliz delegesi General Harrington, Fransız delegesi General Charpy, İtalyan delegesi Genera1 Monbel1i ‘nin katıldıkları konferans toplandı. Bir hafta kadar süren tartışılı görüşmelerden sonra, 11 Ekimde, Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalandı. Böylece, Trakya anayurda katılmış oldu.
Beyler, zaferden sonra bizim İzmir’deki siyasal temaslarımız üzerine, Ankara’da Bakanlar Kurulu’nun daha doğrusu bazı bakanların telaşlı bir duruma girdikleri fark edildi. Askeri görevimin son bulmuş olduğunu, bundan sonraki siyasal işlerin Bakanlar Kurulu’na ait olduğunu hissettirecek biçimde, beni Ankara’ya davet ettiler. Oysa ne askeri görevim son bulmuştu ne de siyasal ve diplomatik konularla ilgilenmek ve uğraşmaktan kendimi alabilirdim. Bu bakımdan, İzmir’den ordunun başından ve başlattığım siyasal ilişkilerden uzaklaşamazdım. Bundan dolayıdır ki benimle görüşmek isteğinde bulunan ve bunda direnen hükümet üyelerinin ya da ilgili bakanların İzmir’e yanıma gelmelerini önerdim. Hükümet Başkanı Rauf Bey’le Dışişleri Bakanı Yusuf Kema1 Bey geldiler. Rauf Bey, İzmir’de bana bazı özel dileklerini de bildirdi. Örneğin, A1i Fuat Paşa ile Refet Paşa’nın, zafer dolayısıyla terfi ettirilmelerini ve kendilerine uygun birer görev verilerek memnun edilmelerini rica ettiler. Bildiğiniz üzere, muharebeden önce A1i Fuat ve Refet Paşa’ların bu harekata katılmaları için türlü yollarla girişimde bulunmuştum; ancak başaramadım. Zaferden dolayı, muharebede fiilen hizmet edip liyakat göstermiş olan komutanlar ve subaylar terfi ettirilmek ve takdir edilmek suretiyle elbette ödüllendirilmişlerdi. Askeri harekata katılmaktan kaçınan kimselerin de bizzat orada bulunanlarla birlikte ödüllendirilmeleri elbette kötü etki yapabilirdi. Kısacası, Rauf Bey’e dileklerini yerine getiremeyeceğimi söyledim. Ancak A1i Fuat Paşa, Meclis İkinci Başkanı bulunduğuna göre, mevkisi ve görevi kendisini memnun edebilecek bir düzeydeydi. Yalnız, açıkta bulunan Refet Paşa için uygun bir görev bulmaya çalışacağıma söz verdim. Kendisini İzmir’e davet etmesini söyledim. Refet Paşa, İzmir’e gelmişti ancak bu geliş tam benim Ankara’ya döndüğüm geceye rastladığı için kendisiyle orada görüşme olanağı olamadı.
-

ANAYASA MAHKEMESİ ÜYELERİNE AÇIK MEKTUP
Bedri Baykam
Anayasa Mahkememizin Değerli Üyeleri,
Ülkemizin çok kritik bir siyasi tünelden geçtiği bu yıllarda, tarihte hatırlanacak bir karar aldınız. Bu yargı süreci tamamlanmış olduğu için, size gönül rahatlığıyla yazıyorum.
Sn. Başkanınızın geçen çarşamba günü yaptığı açıklamaların halkımız tarafından henüz “tatmin edici bir yorum” olarak algılandığını pek söyleyemem. Aldığınız karar, 6 üyenin AKP ‘nin kapatılması, 4 üyenin “mali yardım kesintisine uğraması” yönünde açıklandığına göre, 11 üyenin 10’u, Cumhuriyet Başsavcısının tezlerinin haklılığına kanaat getirerek AKP’nin anti-laik odak konumunu kabul etmiş oldu. AKP’nin, bir “tek parti iktidarı” olduğunu hatırlarsak, Mahkemenizin tespitinin vahameti, kendiliğinden ortaya çıkıyor. Öte yandan Sn. Başkanınızın söylediği gibi bunun bir “ihtar”a dönüşebilmesi, anladığım kadarıyla ancak “gerekçeli karar” açıklamanızda somutlaşabilecek. Çünkü “hazine yardımının yarısının kesilmesi” cezası, uzaktan yakından AKP’nin anti-laik icraatlarının hızını kesici bir önlem olarak kabul edilemez. Zaten Sn. Başbakan, karardan sonra yaptığı açıklamalarda hiçbir şekilde Cumhuriyet veya laiklik karşıtı bir odak olmadıklarını söyledi ve suçlamaları hiç üzerine almadı.
Dolayısıyla, Yüce Mahkemenizin aldığı kararın, içeriğine ve Siyasi Partiler kanununa uyum göstermesi açısından, açıklayacağınız gerekçeli karar, büyük önem kazanmaktadır: Bu metnin, çok net bir şekilde kararın nasıl bir “ihtar”a dönüştüğü, icraatların bundan sonra Anayasa’nın temel maddelerine uyumlu olması konusunda nasıl özenli ve gerektiğinde “caydırıcı” bir yargı takibi yapılacağını topluma açıklaması lazımdır.
Çünkü Anayasa Mahkemesi duyarlılıklarını özenle koruyacağını bildirmezse, AKP kendisine tam bir “yeşil ışık” yakıldığı hayaline kapılabilir ve ülkemiz bu ağır vakadan önemli toplumsal uzlaşma umuduyla çıkacağına, yine kaoslara itilir. AKP’nin, malum ağır laiklik ve demokrasi ihlalleri konusunda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı da, iktidarın bundan sonraki icraatlarında Anayasa Mahkemesi kararının ışığında davanın takipçisi olmaya devam edeceğini açıklayarak, ülkenin iç barışına sahip çıktığını kanıtlamalıdır. Bu şekilde, bu iki kurum tarafından, AKP iktidarına bugünden itibaren bir beyaz sayfa açılır ve yalnız bundan sonrasına bakılır.
Sonuçta rejim, toplumsal uzlaşma adına, AKP’ye bir şans vermiş ve “bunu iyi kullan, artık oyunun kurallarını kabul ettiğini kanıtla” demiştir. Bu yakın takip yapılmazsa, neler olur? Dediğimiz gibi, AKP iktidarı kendi geçmişinin “onaylandığı” yanılgısıyla, daha da sertleşir, daha da anti-laik/anti-demokratik yollara sapar. Üstelik bundan sonra varolan veya yeni kurulacak her partinin de, “hazine yardımından vazgeçerek, laiklik karşıtı faaliyet yapabileceği” gibi, kabul edilemez bir tablo ortaya çıkar. Herhalde ülkemizin bu şekilde tehlikeli mecralara çekilmesi, en başta sizleri rahatsız eder.
Değerli Üyeler; medyada sık sık “mühim olan AKP’nin sandıkta mağlup edilmesi” gibi sözler dolaşmaktadır. Takdir edersiniz ki bu konu, tarafsız olan mahkemenizin gündemine tabii ki giremez. Ama her partinin, oyunun kurallarına ve anayasaya uyması, kendini yasalardan üstün görmemesi ve hepsinden önemlisi T.C devletini değil, o devletin geçici bir hükümetini temsil ettiğini unutmaması lazımdır.
İşte bu nedenlerle, açıklayacağınız gerekçeli karar, öncekilerden çok farklıdır. Mahkemeniz, AKP’yi kapatmayarak, demokratik uzlaşma adına olduğu kadar, Cumhuriyetin sağlıklı devamı konusunda da büyük bir sorumluluk almıştır. Bu tarihi metin, sürmesini seçtiğiniz bu iktidarın, rejimin değişmez kuralları ile nasıl barışabileceğini ortaya koymalıdır. Nasıl bu “hazine yardımlarından kesinti yapma” ve “ihtar çekme” uygulamaları bir ilkse, ortaya çıkacak gerekçeli karar da bir ilk olmalı, bundan sonraki sürece net olarak ışık tutmalıdır. Aksi bir uygulamanın, Anayasa’yı ve laik rejimi tamamen korumasız hale getireceğini bizden çok daha iyi bildiğinizin tabii ki bilincindeyim. Saygılarımla…
-

“ZİHİN CÖKERTME TUZAKLARI”NA YENİLEN AYDINLAR!
Bedri Baykam
Geçtiğimiz hafta yayınlanan bir haber “Aydınlar Ergenekon Çağrısı Yaptı” başlığını taşıyordu. “Ergenekon”un tüm tutarsızlıklarını gözardı eden bu imzacılar, şu cümleleri kullanıyordu:
“Türkiye demokrasi güçlerinin, karşılarında bir siyasal kanadın değil, devlet içine yuvalanmış çetelerin ve darbeci zihniyetin bulunduğunun bilinciyle Ergenekon davasının derinleşmesi ve öze varması için ortak mücadele vermeleri gereğine inanıyoruz”.
İmzalar arasında Atatürk Cumhuriyeti hakkında önyargılardan öte, neredeyse düşmanca fikirlere sahip “malum” kişiler var. Sözüm onlara değil. Sözüm “Demokratik ve barışçı bir hedef uğruna bu imzayı iyi niyetle atıyorum” diyen biraz aceleci veya derine inmeye zaman bulamamış isimlere.
Adlarını tekrarlamak istemiyorum. Onlar her zaman barış ve demokrasi için bir araya geldiğimiz sanatçı, yazar, sivil toplumcu dostlar. İyi niyetinden şüphe etmediğim bu arkadaşlarıma hatırlatılacak çok şey var: “Delil” diye sunulan “geyik muhabbetleri”, MİT gibi en üst kurumlar tarafından yalanlanan belgeler, suçmuş gibi konu edilen legal Atatürkçü kavram ve kurumlar… O konuların hiçbirine girmeyeceğim. Bugün Mahiye Morgül’ün muhteşem bir internet yazısından bazı bölümleri aynen aktaracağım: “Bir Eğitimci Gözüyle Ergenekon İddianamesi” ya da “Zihin Çökertme Tuzaklarının Deşifre Edilmesi” diyebileceğiniz sade ve iddialı bir beyin açıcı metin. Belki bu arkadaşlarımızdan bazıları, Morgül sayesinde uyanıp, başka bir açıdan konuya bakmayı becerirler:
“Bu iddianame ile toplumsal-tarihsel belleğimizde kaos yaratılmaktadır. İddianamenin bizzat kendisi bir tür zihinsel kaos yaratma silahıdır. Sadece tutuklananlar değil, toplum olarak hepimiz aynı zihinsel saldırı altındayız. İnsan beyni olaylar arasında mantıklı matematiksel denklemler kurarak, eşleştirme yaparak zihinsel faaliyet yapar. Bu iddianamede ise, bütünsel olan hiç bir şey yok, paragraflar arasında bile bağlantı yoktur, parçalar orda burda uçuşuyor! Yani bütün iddialar beyni dağıtmak üzere kurgulanmış!… İddianamedeki tutarsızlıklara düzgün bir mantıkla cevap vermek mümkün değildir. Parçaları asla diğerleriyle yan yana gelemeyecek bir “pazıl” konulmuştur önümüze ve acaba düzeltmeyi başarır mıyım diye oynadıkça zihinde yaptığı tahribat derinleşecektir. Bence, bu bozuk “pazıl” aylarca sürdürülerek en zihni açık insanların bile bundan zarar görmesi, bu iddianamenin arkasındaki güçlerin istediğidir. Hedefleri, ne olup bittiğini anlamakta zorlanan bir toplum yaratmak, algılama seviyesini altının altına çekmektir… Önerim şudur: Böyle bir kitlesel zihin çökertme silahı ilk kez Türkiye’de bir tarihi hesaplaşmada kullanılmaktadır. Bu silahı ters teptirmek üzere; bu iddianameye cevap vermeyi reddetmek ve gerekçesini kamuoyuna açıklamak. Çünkü, zihinsel saldırı silahını tesirsiz hale getirmenin tek yolu, düşmana bu silahı fark ettiğini yüksek sesle söylemektir. Ancak o zaman beynimiz bunu önümüze konulmuş zehirli yiyecek olarak görür ve kendini korumaya alır. Yani bulmacanın bozuk olduğunu bilirsen, üzerinde hiç kafa yormazsın ve böylece beynini de tehlikeden korumuş olursun… Bu gerekçeyle iddianameyi reddetme ve üzerinde konuşmama yolunu öneriyorum. Bir şey daha yapılabilir: İddianameyi ‘Yanlışları bul’ oyununa çevirmek, birbiriyle zıt olan, tarihleri örtüşmeyen, yazımsal kuralsızlıklar gibi cümle bozuklukları gibi denge bozukluklarını bulmak. İşte o zaman bu bir zeka geliştirici oyuna dönüşür…
Asimetri beynin düşmanıdır, beyne uyumsuzluk gönderirsen matematiksel dengeler kırılır! Negatif çağrışımlı sözcük, bellekteki ilgili pozitif kavramı siler. İnsan beyni ışıkla çalışan bir mekanizmadır. Bu ışığı karartan karanlık renk ve simgeler beyne gönderilirse beynin ışığı karartılabilir. Evrende var olan ışık içerisinde insanda olan her şey vardır, ışık zararlı titreşimlerin taşıyıcısı olarak kullanılabilir!… Kullanılan taktikler: -Bilgiyi o kadar ufak parçalara ayır ki parçalar birbiri ile buluşamasın! Bozuk Boz-Yap oyunları kullan!-Tarih kavramını boz, hem dikey hem yatay olarak asimetriler yarat ki tarihsel süreç algılanamasın! Değişik tarihlerde yaşanmış olayları aynı ünite içerisinde anlat ki zaman mefhumu kalmasın. (Zamanda sınırsızlık beyni dağıtır.) Dil; beynin zihinsel faaliyet aracıdır, dili boz-parçala-kır… Şimdi dönelim Agartacılar’ın iddianamesine… İlk bölümde çokça kafa karıştırıcı, anlamsız gibi duran cümleler, hakaret ve aşağılama sözcükleri bulunmaktadır. Bu bölümde akılda kalması istenen sözcükler bunlar olsun istenmektedir ki, bundan sonra okuyucu bu sözcüklere dikkatini vermiş olacak, bu sözcüklerle kişileri eşleştirmiş olarak iddiaları okuyacaktır. İddianameyi okuyan herkes, bir çok asimetri bombardımanına tabi tutulmuş olacaktır. İşte bu nedenlerle, emperyalizmin son keşfettiği zihin çökertme tuzaklarını herkesin bilmesi gerekir; bu silahı ters teptirmenin tek yolu bu silahı tanımaktır”.
Morgül’ün bu müthiş “deşifraj”ının tam metnini, hem bu kafası epey karıştığı anlaşılan bazı aydın dostlarıma, hem de metni yaymak isteyen her yurtsevere talep edilirse yollayacağım…
-

Cami savaşını Türkler kazandı
Almanya’nın Köln kentinde yapılacak dev cami savaşını Türkler kazandı. Köln Belediye Meclisi, minaresi 55 metre uzunluğunda olacak caminin yapımına onay verdi. Köln’ün Ehrenfeld mahallesinde yapılacak caminin inşasını engellemek amacıyla Anti Cami Partisi bile kurulmuştu.
İşte tartışma yaratan camii…
Almanya'nın Köln kentinde yapılması planlanan cami Köln Belediye Meclisi’nin onayına rağmen aşırı sağcı Anti Cami Partisi mücadeleyi bırakmıyor. Parti 19 Eylül’de cami karşıtı bir gösteri düzenlemeyi planlıyor. Gösteriye Avrupa’nın her tarafındaki aşırı sağcıların katılması bekleniyor. Alman polisi protesto gösterisine Avrupa çapında 40 binden fazla aşırı sağcının katılacağını tahmin ediyor.
Köln Belediye Meclisi’nde üyesi bulunan Sosyal Demokrat Parti (SPD), Yeşiller Partisi, Liberal Parti (FPD) ve Sosyalist Parti (Linke) caminin yapılması yönünde oy kullanırken, Alman Başbakanı Angela Merkel’ın Hıristiyan Birlik Partisi (CDU) karşı yönde oy verdi. Ancak Hıristiyan Birlik Partili Köln Belediye Başkanı Fritz Schramma caminin inşa edilmesi için oy kullandı. Schramma partisi CDU üyelerin de olumlu oy kullanmasını arzuladığını ama bunda başarılı olamadığını söyledi.
Almanya’nın Köln kentinde Ehrenfeld mahallesinde yapılacak caminin minaresinin uzunluğu 55 metre, kubbesi ise 37 metre uzunluğunda olacak.
Nazi toplama kamplarında tutulan ve hayatta kalmayı başaran ünlü yazar Ralph Giordano da Köln’de büyük bir cami yapılmasını eleştirmişti. Giordano, caminin inşa edilmesini, Almanya’da Müslümünların güç denemesinin sembolü olarak gördüğünü söylemişti.
Kaynak : Hürriyet
-

11 Eylül 2008: Fransa ile Stratejik İşbirliği Konferansı
11 Eylül 2008 Perşembe günü, İstanbul Sanayi Odası ve Türk – Fransız Ticaret Derneği işbirliğiyle Türk firmalarını Fransa pazarı ile ilgili bilgilendirmek üzere bir konferans düzenlenecektir. Konferansa konuşmacı olarak hem Fransa hem de Almanya pazarı konusunda uzman olan ve Almanya’da bulunan Fransız Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Gilles Untereiner katılacaktır.İki saat sürecek konferans boyunca Gilles Untereiner Türk firmalarına Fransa pazarı, Fransa’da pazarlama ve firmadan firmaya satış, şube kuruluşu ve yönetimi, joint-venture, şirket satın alma, fiyatlandırma, hedef müşteri kitlesi, dağıtım sistemi gibi pek çok konuda uygulamaya yönelik bilgiler verecektir.
Katılımcılar talep ettikleri takdirde Gilles Untereiner ile konferans sonrasında birebir görüşme yapabilme imkanı bulabileceklerdir.
Program:
12:30 – 13:00: Kayıt13:00 – 15:00: Fransa ile Stratejik İşbirlikleri Konferansı
Gilles Untereiner, Almanya Fransız Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı15:00 – 15:15: Kahve arası
15:15 – 17:30: İkili görüşmeler
İstanbul Sanayi Odası Odakule Meclis Toplantı Salonunda gerçekleştirilecek toplantıya katılım ücretsiz olup, katılımcı formunun en geç 4 Eylül 2008 Perşembe gününe kadar [email protected] e-mail adresine ya da 0212 293 55 65 numaralı faksa ulaştırılması gerekmektedir. Toplantıda Fransızca-Türkçe tercüme yapılacaktır.
Detaylı bilgi ve katılım için:
Ezgi Arslan
AB & Dış Ekonomik İlişkiler Şubesi
e-mail: [email protected]
Tel: 0212 292 21 57
Faks: 0212 293 55 65 -

Köşk’ten bu kez Amerikan halkına hitap görüntüsü
Çankaya Köşkü, TRT’de gösterildiği sırada dönemin TRT Genel Müdürü Adnan Öztrak’ın gece yarısı baskınıyla yayından kaldırdığı Sovyet yapımı “Türkiye’nin Kalbi Ankara” belgeselini internet sitesinde yayınlamasının yankıları devam ederken, şimdi de Atatürk’ün ABD’lilere hitap ettiği bir görüntüsünü yayınladı.İşte o video
İşte Türkiye’nin kalbi Ankara videosu
Şimdiye kadar ender yayınlanan 2 dakika 19 saniyelik görsel doküman, Atatürk’ün, ABD’in ilk Türkiye Büyükelçisi Joseph C. Grew’i kabulünü içeriyor. Atatürk, ABD Büyükelçisi’nin de yanında hazır bulunduğu görüntüde, ABD halkına hitap ediyor. Atatürk, 1925 yılında çekilen bu görüntüsünde, ABD’lilere “Muhterem Amerikalılar” diye hitap ediyor ve “Amerika milletinin Türk milletiyle beraber olduğundan şüphem yoktur” diyor.
-

Çek Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’ndan REACH’e veto

Prag, Çek Cumhuriyeti Çek Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Vaclav Klaus 11 Ağustos 2008 tarihinde Avrupa Birliği’nin kimyasallara yeni düzenleme getiren REACH yönetmeliğini bürokratik ve kimya sektörü için kötü olduğu gerekçesiyle veto etti. Vaclav Klaus yaptığı açıklamada ülkesinin ve Avrupa Birliği’nin böyle bir düzenlemeye ihtiyacı olmadığını ve varolan düzenlemeleri daha zor hale getirmenin anlamsız olduğunu ifade etti.AB’ye kuşkuyla yaklaşan tarafta olduğu bilinen Vaclav Klaus yaptığı açıklamada REACH’i uygulama maliyetinin çok masraflı olduğunu ve Avrupa kimya sanayinin rekabet gücünü düşürdüğünü de sözlerine ekledi.
REACH yönetmeliği geçen ay Çek Cumhuriyeti parlamentosu tarafından onaylanmıştı. Şimdi ise vetonun geri dönebilmesi için parlamentodaki 200 oyun en az 101’inin yeniden REACH lehine çıkması gerekiyor.
REACH’i uygulamak için kurulan Avrupa Kimyasallar Ajansı’nın görevi AB ülkelerindeki kimyasalları kayıt altına almak ve insan sağlığına ve çevreye zarar verebilecek maddelerin kullanılmasını kısıtlamak. REACH Avrupa Parlamentosu tarafından 2006 yılında onaylanmış ve 2007 yılında yürürlüğe girmişti.
Kaynak: New Europe
-

Avrupa Birliği vatandaşları ekonominin kötü gidişatından kendi hükümetlerini sorumlu tutuyor
Avrupa’daki ekonomik durgunluk endişeleri karşısında Euro Dolar karşısında yeniden değer kaybederken, AB vatandaşları kötü ekonomiden kendi hükümetlerini sorumlu tutuyor.
Harris’in Financial Times için 30 Temmuz – 12 Ağustos tarihleri arasında Fransa, Almanya, İngiltere, İspanya ve ABD’de 6 bin 134 kişi arasında yaptığı araştırmada, AB’nin büyük ülkelerinde hükümetler kötü ekonomik gidişatın başlıca sorumlusu olarak gösterilirken, eleştirilerin yöneldiği bir diğer hedef de Avrupa Merkez Bankası oldu.
Araştırmada en fazla eleştirilen liderler Alman liderler oldu. Almanların yüzde 74’ü hükümetlerini ekonomik gidişattan “tamamen” veya “büyük ölçüde” sorumlu tutuyorlar. İngilizlerin yüzde 63’ü kendi hükümetlerini sorumlu tutarken, hükümete en az sorumluluk yükleyen ülke ise yüzde 53 ile İspanya oldu.
Bu arada, Avrupa ekonomisindeki durgunluk endişeleri Euro’nun Dolar karşısında yeniden değer kaybetmesine yol açtı. Dolar karşısında son altı ayın en düşük seviyesine gerileyen Euro, yüzde 1,04 oranında değer kaybederek, 1,4595 dolara düştü. Euro’nun değer kaybetmesinde Almanya ekonomisinde yaşanan zorluklar ve Alman tüketici güven endeksinin düşmesi de etkili oldu.
Reuters’dan yapılan açıklamada ise IMF’nin, Ekim’de yayınlanacak Dünya Ekonomik Görünümü’nde, Euro bölgesi Temmuz ayı büyüme tahminlerini yüzde 1,7’den, yüzde 1,4’e çektiği belirtildi. Euro bölgesi 2009 büyüme oranı beklentisi ise yüzde 1,2’den yüzde 0,9’a düşürüldü. IMF’ye göre, küresel anlamda, ekonominin 2008 yılının ikinci çeyreğinde daha da yavaşlaması bekleniyor.
Kaynak: Euractiv
-

Bulgaristan, Türkiye’den geçecek olan Nabucco doğalgaz hattı için girişimlerin hızlandırılmasından yana
Bulgaristan, Avrupa Birliği’nin Rusya’ya olan enerji bağımlılığını azaltacak Nabucco doğalgaz hattı için girişimlerin hızlandırılmasını istiyor. Nabucco doğalgaz hattında yaşanan en büyük problem ise enerji kaynaklarının hangi ülkeler olacağı. Bulgaristan Ekonomi Bakanı Peter Dimitrov tarafından yapılan açıklamada enerji kaynağı bulmak amacıyla sadece şirketlerin girişimlerde bulunmasının yetersiz kaldığını bunun ancak politikacıların devreye girmesiyle gerçekleştirilebileceğini ifade etti.Türkiye’den geçip Bulgaristan, Romanya ve Macaristan üzerinden Avusturya’ya ulaşacak olan doğalgaz boru hattının Hazar Denizi bölgesindeki enerji kaynaklarını Avrupa’ya ulaştırması planlanıyor.
2008’in ilk aylarında, Türkmenistan Avrupa Birliği’ne her yıl 10 milyon metre küp doğalgaz sağlamayı taahhüt ederken, Avrupa Birliği Azerbaycan, Kazakistan, Irak ve Mısır’ın kaynaklarından da yararlanmayı planlıyor.
Bulgaristan Ekonomi Bakanı yaptığı açıklamada kaynak bulabilmek için Avrupa Birliği’nin üst düzey yetkililerinin potansiyel tedarikçiler ve geçiş ülkeleriyle toplanması gerektiğini vurguladı.
Rusya’nın Hazar Denizi bölgesinde enerji kaynaklarından yararlanmak için hükümet düzeyinde müzakereler yürüttüğü ve Rusya’nın devlet tekelindeki Gazprom Şirketi’nin Azerbaycan’a elindeki tüm doğalgazı almak için teklif götürdüğü de biliniyor.
Avrupa Birliği’nin enerji ihtiyacı artarken bir yandan Rusya’ya olan bağımsızlığını azaltmaya çalışıyor. Avrupa Birliği, yılda 31 milyar metre küp doğalgaz taşıma kapasitesine sahip olacak Nabucco boru hattının yapımına 2010 yılında başlamayı planlıyor.
Kaynak: Euobserver
-

Artık olay terörle mücadeleyi aştı
Savaş Süzal
[email protected]Bir şeye ulaşmak ve başarmak için hedefi doğru tanımlamak, sizi hedefe ulaştıracak araçları iyi belirlemeniz gerek. Bize böyle öğretmişlerdi. Bu kadar yıldır gurbetteyim, gördüğüm şey, yabancıların öncelikle sorunu doğru belirlemeye çalışmaları. Hastalığa doğru teşhis konması gibi.
Düşünün Doktorsunuz ve ölümcül bir kanser hastasını, soğuk algınlığı ilacı ile tedavi ediyorsunuz. Bu gerçeği bugün Türkiye’de yaşanan terörle mücadeleye de uygulamak gerek. Türkiye’de her gün iki üç evladımızın kanına giren olay terör mü yoksa başka bir şey mi? Bunu doğru teşhis etmemiz lazım. Ben bu kan içici olaya artık terör diyemiyorum. Zira artık durum terör olmaktan çoktan çıktı.
Belki şimdi yazacaklarım çok sayıda kişiyi isyan ettirecek, bana kızacaklar ama teşhisi doğru koymamız lazım. Bunun adı artık terör değil bence “iç savaş”. Neden iç savaş dediğimi ise açıklayayım. Türk silahlı kuvvetleri ve güvenlik güçleri terörle uygar biçimce mücadele ediyor. Terörle mücadele de eldeki yasaları uygular hukukun üstünlüğüne uyarsınız.
Şu anda yaşadıklarımızla eldeki yasalar hukukun ve demokrasinin üstünlüğü özgürlükler martavalı ile mücadele etmek yetersiz. Bu durum için özel yasalar, özel sınırlar ve özel silahlar şart.
Açıklayayım, bu noktaya şöyle geldim.
Bölgede ve tüm Türkiye’de şu anda Irak ve Afganistan’da savaş durumuyla ele geçirdiği işgal topraklarındaki Amerikan askerlerinden, Vietnam savaşında Amerikan ordusundan daha fazla kayıp veriyorsak.
Türkiye’de öldürülen bir teröristin cenazesinde yöre halkı bir milli kahraman kaldırır gibi cenaze töreni yapıyor ve terör örgütü bayraklarını açıp, hapisteki terör liderinin adını kullanarak sloganlar atıyorsa. Sizi ve askerinizi düşman olarak görüyorsa.
Büyük kentlerde kurtarılmış mahallelerin oluşturulup, ardından güvenlik kuvvetleri o mahallelere, bölgelere giremiyorsa. Kentlerde can güvenliğin kalmadıysa.
Doğal kaynaklarımıza, ulaşım unsurlarına sabotajlar yapılıp hasar veriliyor, Okullarımızda öğrencilere, sivil yerleşim yerlerinde kadın çocuk her kese saldırılıyor, kanı akıtılıyorsa.
Parlamentonuza giren katillerin temsilcileri size öğütler verip yemin ettikleri bayrak, anayasa için çarpışan askerinizin kaybından bir kez bile üzüntü duyduğunu söylemiyorsa. Basın olayın ciddiyetinin farkına varmayıp ülkenin parçalanmasına çanak tutuyorsa.
Müttefikiniz diye bildiğiniz ülkeler sizin düşmanlarınızla ve topraklarınızın parçalanmasını isteyen guruplarla işbirliği yapıyorsa.
Ve askerinizin üniforması başka bir ülkenin üniformasına benzetilmişse, kendinize özgün bir üniformanız yoksa. Savaş uçaklarınız başka ülkelerin izni olmayan hedeflere kilitlenemiyorsa, düşman hakkındaki istihbarat başkaları tarafından sağlanıyorsa. Ve siz habire yüzlerce birilerini kuşatıp yalnızca birkaç kişiyi vurabiliyorsanız.
Bunun tek bir açıklaması vardır. Beğenin veya beğenmeyin. Kabul edin veya etmeyin kusura bakmayın ama siz savaş halindesiniz demektir ve savaş yasalarını da uygulamak zorundasınız. Bu durumda Avrupa Birliği denen boş savsata ile elinizin kolunuzun bağlanmasına izin vermezsiniz. Durumunuzu savaş haline göre ayarlayıp tedbirini alır, sıkıyönetim mi yoksa başka ciddi önlemler mi gerekiyor yerine getirirsiniz.
Evet, artık olay terörle mücadele boyutlarınız aşmıştır ve bu yeni durum için kendimizi hazırlamalıyız. Memleket elden gidiyor. Ya topraklar elden giderken ardından el sallayacağız, yâda dedelerimizin babalarımızın yaptığı gibi kanımızın son damlasına kadar çarpışacağız. 28/Agustos/2008
-

‘Gül’ün ziyaretine çok önem veriyoruz’
Murat Yetkin
ERİVAN- Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sargisyan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e 6 Eylül’deki milli futbol maçını Erivan’da birlikte izleme davetini yineleyerek, bu maçın iki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi için bir fırsat olarak gördüğünü söyledi. İlişkilerin geldiği noktanın her iki ülke liderliklerini önemli kararlar almanın eşiğine getirdiğine inandığını söyleyen Sargisyan, “Önemli kararlar kolay alınmıyor. Bu kararlara Ermenistan’da da, Türkiye’de de karşı çıkanlar olacaktır. Ancak olumlu kararların her iki ülke haklının çoğunluğu tarafından destekleneceğinden eminim dedi. Sargisyan şöyle devam etti:
“Olumlu izlenimler, olumlu kararların alınmasında önem taşır. Kamuoyu önünde konuşmakla, karşınızdakinin gözlerinin içine bakarak konuşmak ayrı şeylerdir. Bu gezinin çok önemli olduğuna inanmasam, Sayın Gül’e daveti yapmazdım”.
Ermenistan Cumhurbaşkanı Sargisyan’ın Radikal’in sorularına verdiği yanıtlar şöyle:
Türk ve Ermeni milli futbol takımlarının 6 Eylül’deki karşılaşması, en azından bölgemizde şimdiye dek rastlanan en siyasi spor olayı olarak nitelenebilir. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü maçı birlikte izlemeye davet ederken siyasi olarak beklentiniz neydi?
Öncelikle, benim amacım Ermenistan ve Türkiye arasındaki ilişkilerin geliştirilmesiydi. Seçilmemin ardından Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün gönderdiği kutlama mesajında ilişkilerin geliştirilmesi imkânından söz ediliyordu. Daha sonra Başbakan Tayyip Erdoğan da diyalog için kapıların açık olduğundan söz etmişti. Ben de karşılık olarak bu fırsatı değerlendirmeye karar verdim. İyi spor olayı var önümüzde. Milli futbol takımlarımız tarihimizde ilk kez karşı karşıya gelecek. Bu ilişkilerimizin gelişmesi için de iyi bir fırsat verebilir. Sonucun ne olacağı önemli değil; umarım izleyenlerin zevk alacağı iyi bir karşılaşma olur. Heyecan yüksek olacak. Bu karşılaşma ilişkilerimizde fevkalade bir hadise olacak, umarın Ermenistan-Türkiye Cumhurbaşkanlarının varlığıyla da fevkalade olur. Bizler komşuyuz ve komşu olmaya devam edeceğiz. Sanıyorum, her iki halk için de normal ilişkileri içinde olmak daha faydalıdır. Sayın Gül’e davetimi bu çerçevede yaptım.Bu davete ilişkin Ankara’da bazı endişeler mevcut; sınır konuları ve Cumhurbaşkanı Gül’ün Erivan’da karşılaşabilecekleri üzerindeki soru işaretleri gibi. Bu endişeleri görüyor musunuz, hak veriyor musunuz?
Hiçbir endişe olmamalı. Lojistik ve teknik hazırlıklar bir yana, bir devlet başkanı davet ettik ve devlet başkanına yakışır şekilde karşılanması için her türlü önlem düşünüldü.
Daşnaksütyun Partisi ile görüştüm ve onlar bu davetinize karşı çıkıyorlar. Erivan’a geldiği takdirde Gül’e seslerini duyurmak için ellerinden geleni yapacaklarını söylüyorlar. O nedenle bu soruyu sordum.Seslerini duyurmak için yapacaklarının bu tip resmi ziyaretler için kabul edilebilecek davranışların dışına çıkmayacağını düşünüyorum. Medeni olmayan davranışlar içinde olanların bu tavırlarını Gül’den önce Ermenistan’a ve kendime yapılmış sayarım; çünkü davet eden benim.
Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan arasında enerji ve ulaştırma alanında barış ve istikrar oldukça bölgedeki refahı artıracak projeler konusunda ne düşünüyorsunuz? Ermenistan bu projelere katılmak ister mi? Bir gün Türkiye’de Azeri ve Gürcü liderler gibi karşılanmayı ve Türk liderlerin Erivan davetini tereddütsüz kabul edeceğini düşünüyor musunuz?
Biliyor musunuz, bugüne kadar uygulanan bölgesel projelerden iki ders çıkardım. Birincisi, eğer bölgedeki bütün ülkeler katılmıyorsa, ya da biri dışlanıyorsa, bu yeni bölünme hatları ortaya çıkarıyor. İkincisi, bu projelerde siyasi mülahazalar ekonomik olanların önüne geçerse, projeler olması gerektiği kadar başarılı olamıyor. Bu projelerden birinde adeta araba atın önüne koşuluyor.Hangi projeden söz ediyorsunuz?
Örneğin, (Bakü-Tiflis ve) Kars demiryolu… Böyle bir demiryolu zaten var. (Ermenistan’la sınır kapalı olduğu için kullanılmayan hattan söz ediyor-MY) Çok az bir masrafla işler hale getirilebilir. Ermenistan’ı dışarıda tutmak için büyük miktarlar harcanıyor.Ermenistan liderlerinin Türkiye ziyaretleri geçmişte oldu. ben de değişik konumlarda birden fazla defa Türkiye’yi ziyaret ettim. Komşuların birbirini ziyaretinin doğal olduğunu ve bunun karşı tarafa bir lütuf gibi algılanmaması gerektiğini düşünüyorum. Zaten bunun olmasına çalışıyoruz.
Cumhurbaşkanı Gül, Bakü-Tiflis-Kars demiryolu bağlantısı töreninde, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Gürcistan Cumhurbaşkanı Mihail Saakaşvili ile birlikteyken, uluslar arası hukuka saygı duyması halinde Ermenistan’ın da bu projelere katılabileceğini söyledi. Sizce 1921 anlaşmasıyla oluşan mevcut sınırdan mı söz ediyordu?
Sanıyorum bunu Gül’e sorarsanız daha net bir yanıt alırsınız. Ancak şunu söyleyebilirim: Ermenistan Birleşmiş Milletler anlaşması başta, pek çok uluslararası anlaşmanın tarafıdır ve uluslar arası yükümlülüklerine saygılıdır.Daha açık sorayım. Ermenistan’da Türkiye’nin bir kısmını ‘Batı Ermenistan’ olarak adlandırıp, Sevres anlaşması uyarınca toprak talep edilmesini isteyen çevreler var. Sınırlarınızı tartışan komşularınızla tam diplomatik ilişki kurmanın kolay olmadığını takdir ediyorsunuzdur. 1921 Kars anlaşmasının meşruiyeti ve tanınması konusunda görüşünüz, resmi tutumunuz nedir?
Herhangi bir Ermenistan yetkilisinin toprak talebinden söz ettiğini hatırlamıyorum. Ama bunu karşı taraftan (Türkiye’yi kast ediyor-MY) duyuyorum. Münferit ifadeleri temel almanın doğru olmadığını düşünüyorum. Ona bakarsanız Türkiye’de Ermenistan diye bir ülkenin aslında mevcut olmadığını söyleyenler bile var. Biz Türkiye ile ilişkilerde hiçbir önkoşul bulunmamasını istiyoruz.Doğu-batı Ermenistan ifadesi üzerine kaygıları Türk yetkililerden de duydum. Bana garip geliyor; çünkü bunlar 19’uncu yüzyılda kullanılmış coğrafi deyimler. Geçmişte kalan bu ifadeyi unutmak ve silmekte ısrar, Sparta’nın, Rus İmparatorluğu’nun, Osmanlı İmparatorluğunun, tarihte kalmış daha pek çok coğrafi deyimin mevcudiyetini reddetmeye benziyor. Eğer resmi siyasetimiz bu olsaydı, adımız Ermenistan Cumhuriyeti değil, Doğu Ermenistan Cumhuriyeti olurdu. Hiçbir Ermenistan yetkilisinin böyle bir iddiası olmamıştır. Diplomatik ilişki kurulduğu takdirde bu konular daha kolay konuşulur. Bakın Rusya’nın, Çin’le, Japonya ile sınır konuları var, ama bu diplomatik ilişkiye engel olmuyor.
Sizin Gül’ü davetinizden bu yana Kafkaslar’da Gürcü-Rus ihtilafı gibi ciddi gelişmeler meydana geldi. Rusya’nın Gürcistan’dan kopan Güney Osetya ve Abhazya’ya verdiği destek konusunda ne düşünüyorsunuz?
Gerçekten de sayısız can kaybına neden olan trajik olaylar meydana geldi. Bu bir kez daha silahlanma yarışının bu gibi konularda nelere yol açabileceğini gösterdi. Biz bu gibi konuların müzakerelerle çözülmesinden yanayız. Halkın serbest iradesiyle kendi kaderini tayin hakkının dikkate alınmasından yanayız. Ne yazık ki olaylar tırmanacak gibi görünüyor ve bu hiç hoşumuza gitmiyor. Biz Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev ve AB adına Fransa Devlet Başkanı Nicolas Sarkozy’nin üzerinde anlaştıkları planın uygulanmasının barış ve istikrar getireceğine inanıyoruz. Barış ve istikrar bizim için çok önemli. Her şey bir yana, ticaretimizin yüzde 70’inden fazlasını Gürcistan üzerinden yapıyoruz.Rusya’nın Gürcistan’daki demiryolu köprüsünü bombalaması sonucu Erivan’da benzin sıkıntısı başladı değil mi?
Doğru. İki gün içinde sorunun çözüleceğini umuyorum. Bölgede istikrarsızlığın Ermenistan’ın yararına olmadığı açık bir gerçek. Bu bizim istikrara ihtiyacımız olduğunu gösteriyor. İstikrarsızlığın üç ay, ya da üç yıl uzaması, sorunlarımızı daha da artıracak.Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Kafkaslarda İstikrar ve İşbirliği Platformu önerisine Dışişleri Bakanının Edward Nalbandian olumlu tepki verdi. Bu konudaki siyasetinizi biraz daha ayrıntılandırır mısınız?
Ermenistan’ın Dişişleri Bakanı olarak Nalbandian, Erdoğan’ın bölgede istikrar ve güvenlik için diyalog üzerine sözlerini olumlu karşıladığını açıkladı. Dışişleri Bakanımızın çok doğru bir adım attığına inanıyorum. Öneriyi aldığımız zaman, ayrıntılarını inceleyeceğiz ve tutumumuzu açıklayacağız.Hem Azerbaycan, hem de Türkiye ile ilişkilerinizde sorun olan Dağlık Karabağ konusunun kısa zamanda çözüleceğini düşünüyor musunuz? Azerbaycan’la anlaşmanızın bölgedeki siyasi ve ekonomik işbirliğinin düzeyini artıracağını görebiliyor musunuz?
Azerbaycan Cumhurbaşkanı Sayın Aliyev ile 6 Haziran da St Petersburg’ta yaptığımız görüşme olumlu geçti. Her ikimiz de Madrid İlkeleri konusunda çalışmak üzere dışişleri bakanlarımıza talimat verdik; şimdiden üç kere biraya geldiler. Umuyorum kısa sürede bir çözüm bulacağız.Yaklaşık bir tarih verebilir misiniz?
Azerbaycan’daki seçimlerden önce bir tahminde bulunmak doğru olmaz. Seçimlerden sonra gelişmeleri göreceğiz.Güney Osetya ve Abhazya’daki durumlarla Dağlık Karabağ’daki durum arasında bir benzerlik görüyor musunuz? Halkın kendi kaderini tayin hakkının dikkate alınması gereğinden söz ettiğiniz için soruyorum.
Bütün bu ihtilafların benzerlikleri ve farklılıkları vardır. Benzerlikler ve farklar üzerinde durmaktansa, çıkarılacak dersler üzerinde durmamız gerektiğini düşünüyorum. Sorunları askeri yöntemlerle çözme girişimlerinin önceden kestirilemeyecek tehlikeli sonuçlar doğurduğunu görüyoruz. (Gürcistan’da) kaç kişinin bu harekete kalkışmadan önce böyle sonuçlarla karşılaşabileceklerini gördüğünü merak ediyorum. Çok dikkatli olmalıyız.Dışarıdan bakıldığında Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin yıllardır soykırım sorununda kilitlendiği görülüyor. Sizce bu doğru mu? Sizce Türkiye, öncesi ve sonrasıyla 1915’deki trajik olayları soykırım diye tanımadıkça ilişkiler ilerlemeyecek mi? Bu bir önkoşul mu?
Dünya üzerinde soykırım olmadığına inanan bir tek Ermeni bulamazsınız. Ancak soykırımın tanınmasını Türkiye ile ilişkilerimizin gelişmesinde bir önkoşul olarak asla görmüyoruz. Zaten bu yüzden Türkiye ile hiçbir önkoşul olmadan diplomatik ilişki kurmaya hazır olduğumuzu söylüyoruz.1915’te aslında neler olduğunu araştırmak için bir tarih komisyonu kurulması üzerine ne düşünüyorsunuz? Ermeni tarafının önerdiği üzere bir ilişkilerin normalleştirilmesi komisyonuyla tarih komisyonunun birbirine paralel olarak yürütülebilir mi sizce?
Sanırım bu konuda da yeni bir bakışa ihtiyacımız var. Çünkü ben şimdiye dek devletler arasındaki sorunların çözümü için devletlerin dışında bir komisyon kurulmuş olduğunu hatırlamıyorum. En iyi çözüm, diplomatik ilişki kurmaktır. Böylelikle hükümetler arasında kurulacak bir komisyonun altında çok sayıda alt komisyon ve grup kurulabilir. Daha önce ABD’de benzeri komisyon kuruldu. Sonuç verdi mi? İkincisi, uzmanlarınız, bilim adamlarınız için normal çalışma koşulları oluşturmanız gerekir. Bunun için de normal diplomatik ilişkileriniz olması gerekir. Diplomatik ilişkilerinizin olması ve olmaması halinde yürütülecek çalışmalar birbirinden tamamen farklı olur.Türkiye ve Ermenistan arasında devam eden kapalı diplomatik görüşmelerin bir sonuç getireceğine inanıyor musunuz?
Tabii ki; sonuç getireceğine inanmasan desteklemem imkânsız olurdu. Ama bu görüşmelerin ötesinde, inanıyorum ki, ilişkilerin seyri, bizlerin, iki ülke liderlerinin karar alabilecek aşamaya geldiğimizi gösteriyor. Bunlar kolay kararlar olmayacaktır. Ermenistan ve Türkiye toplumun tamamı bu kararları onaylamayacaktır. Ama eminim ki, olumlu çözümler toplumların çoğunluğu tarafından desteklenecektir. Bununla diplomatların çabasını kast etmiyorum, genel atmosferi kast ediyorum. Gül’ün kutlama mesajı, Erdoğan’ın sözleri, benim Gülü davetim, hatta sizinle yapmakta olduğumuz bu söyleşi bile bu atmosferin bir parçası. Bu anlamda kararlar alma aşamasına gelmekte olduğumuza inanıyorum.Gül’ün Erivan’a gelip gelmemesi bu durumu nasıl etkileyecek?
Önemli olduğuna inanıyorum. Çünkü insanlar önemli kararlara kolay varamıyor. Kişisel ilişkiler önem taşıyor. Kamuoyu önünde konuşmakla, karşınızdakinin gözlerinin içine bakarak konuşmak ayrı şeylerdir. Bu gezinin çok önemli olduğuna inanmasam, Sayın Gül’e daveti yapmazdım.Bizler komşuyuz. Tarihimizde zor zamanlardan geçtik. Ama Ermenistan ilişkileri geliştirmeye hazırdır. Türkiye’den de aynısını bekliyoruz.
Not: Bu söyleşi Ermenice/İngilizce tercüme olarak yapılmıştır.
