Blog

  • ŞERİ SİSTEM Mİ, LAİK SİSTEM Mİ

    ŞERİ SİSTEM Mİ, LAİK SİSTEM Mİ

    Günümüz kimi önde görünen Müslümanların ne denli sahtekâr olduklarını son 20 yıl da iyice öğrendik.

    Dini de, laikliği de işlerine geldiği gibi kullanıyorlar.

    Yani işlerine geldiğinde koyu bir şeriatçı, işlerine geldiğinde laikliğin şemsiyesine sığınmakta bir sakınca görmüyorlar. 

    Dinde bu türler, münafık olarak adlandırılır.:                                                                                           Günlük yaşantımızda ise “İKİ YÜZLÜ” olarak.

    Yakın tarihimizden bir örnek verecek olursak.

    Dinci ve şeriatçı rahmetli N. Erbakan’ın, şeriatçı bir kızı vardı: Zeynep Erbakan.

    Bu hanım her ortamda şeriat der dururdu.

    Babası ölünce,  şeriat yolunda toplama malları bölüşmek için kardeşi Fatih Erbakan’a başvurur.

    Fatih Erbakan haklı olarak ablasına, “Şeri İslam Hukukuna” göre mal paylaşımı teklifinde bulunarak, “Sevgili bacım şeri İslam hukukuna göre ben 2 pay alırken, sen 1 pay alacaksın” der.

    Bu teklifi duyan Zeynep Erbakan’ın tepesinden kaynar sular dökülür, teklifi içine sindiremez ve birden LAİK oluverir.

    Çok tenkit ettiği ve asla beğenmediği Atatürk’ün kurduğu ve O’na sağladığı laik sistemin imkanlarından yararlanmak için:

    Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin” mahkeme salonlarında alır soluğu.

    Açar davasını laik siteme göre ve “Ben mirastan eşit hak istiyorum” der.

    Dava Zeynep Hanımı haklı bulur ve eşit pay alır.

    İş bununla da kalmaz.

    Eşine dava açar, eşinden şiddet gördüğünü iddia ederek.

    Tekrar laik cumhuriyetin mahkeme salonlarında görülür.

    Bunda ne var, hakkını arıyor denebilir.

    Oysa şeriatta kadın dövmek mübahtır. Şeriatçı N. Yıldız’a göre ise kadınlar, kocalarından dayak yedikleri için Tanrıya şükretmeli bile deniyor.

    Şeriat isteyen ve laik sistemi tu kaka gören bu Hanım, şu an nerede?

    ABD’ye yerleşti.

    Tıpkı diğer şeriat isteyip, peygambere komşu olma edebiyatı yapan sahtekâr ve şarlatan şeriatçılar gibi. Onlarda Londra’dan, ABD’den ev alıyorlar ya!

    Bunları neden mi yazıyorum?

    Buradan çıkan sonuç şudur sevgili okurlarım, değerli takipçilerim.

    Şeriat diye yırtınan tüm siyasal İslamcı, din tüccarları: SAHTEKÂRDIR, İKİ YÜZLÜDÜR.

    Yaşadığı DİN’i işine geldiğinde kabul, işine ve çıkarına gelmediğinde de hiç utanmadan, sıkılmadan terk edip, çok tenkit ettiği Atatürk’ün getirdiği LAİK sistemin olanaklarından da yararlanacak kadar ŞERİATÇILARDIR.

    Özetle Şeri sistemi savunacak kadar Müslüman, işlerine gelmediğinde de LAİK sistemi kabul edecek kadar İNSANDIRLAR.

    Ahlakları bu kadar, çünkü savunduklarına gönülden inanmıyorlar.

    Esen Kalınız. 

  • Bodrum’da  yaşamak bir ayrıcalıktır…

    Bodrum’da yaşamak bir ayrıcalıktır…

    Bodrum’da, mandalina ağaçlarının arasında, denize uzanan bir çemberin çevresinde yeni bir yaşam şekilleniyor. Yıl boyunca açık kalacak şekilde tasarlanmış, üyelik evrensel bir yaşam kulübü olarak hayata geçen Circle Bodrum, zamanını değiştirmek isteyenler için spor, gastronomi, kültür ve iyi yaşam bir araya getiriyor.

    Artık Bodrum ayrıca gastronomi ile de anılıyor. Bu konuda deneyimler olumlu geçiyor.

    “Denizlerin şefi” anlamına gelen Arşipel’in menüsü, İtalyan mutfağının klasik çizgilerini Ege’nin tazeliğiyle yeniden yorumluyor.

    Sanat, kültür ve söyleşi odaklı buluşmalar için tasarlanan CIRCLE Lounge, sessizlikle sohbetin, bireysel kolektifliğin doğal biçimde iç içe geçerek sosyal bir merkez işlevi görüyor

    Bodrum’da yaşam artık bir ayrıcalık olarak ortaya çıkıyor. Gastronomide deniz ürünleri tadanlar bir daha vaz geçmiyor.

    “Sadece bir yer değil; bir ritim, bir zihinsel hâli, bir parça duygusu” mottosuyla yola çıkan Çember, doğaya duyarlı mimari, seçici gastronomi anlayışı ve sadeleştirilmiş lüks bakış açısıyla Bodrum’un yaşam tarihine yeni bir bakış kazandırıyor.

    Sadece bir kulüp değil; Bu süre içinde, doğayla ve eksiksiz olarak yeniden değiştiren ilişkiyi isteyenler için tasarlanan Circle Bodrum, iki farklı yaşam alanından oluşuyor:

    Zamanı hızlandırmak değil, derinleştirmek üzerine kurulu Ortakent Yerleşkesi ve denize uzanan, tuzlu bir dinginliğe sahip olan Circle Arşipel’in konumlandığı Bitez Yerleşkesi.

    Ortakent’te yer alan CIRCLE Sport, 1000 metrekarelik alanda kayıtlı alanı, pickleball sahasında, açık hava fonksiyonel antrenman alanları, kızılötesi sauna ve açık&kapalı masaj odalarıyla fiziksel yenilenmeyle doğa arasında bir köprü kuruyor. Sanat, kültür ve söyleşi odaklı buluşmalar için tasarlanan CIRCLE Lounge, sessizlikle sohbetin, bireysel kolektifliğin doğal biçimde iç içe geçerek sosyal bir merkez işlevi görüyor. 

    Kıyıya uzanan Arşipel, Circle’ın iç ritmini denizle buluşturan zarif bir geçiş alanı.

    Gündüzleri hafif bir meltemle şekillenen bu sahil hattı, akşam saatlerinde yavaşlayan sohbetlerin, sade tabakların ve benzersiz gün batımlarının sahnesine dönüşüyor.

    Circle Bodrum’un mutfaklarında koordinatörlüğü, yaratımları ve tasarımlarıyla Şef Cihan Beyit yer alıyor. “Denizlerin şefi” anlamına gelen Arşipel’in menüsü, İtalyan mutfağının klasik çizgilerini Ege’nin tazeliğiyle yeniden yorumluyor.

    Ev yapımı makarnalar, zeytinyağının dokunuşu ve sezonluk deniz ürünleriyle hazırlanmış tabaklar, abartısız ama muhteşem bir gastronomi deneyimi sunuyor. Burada yalnızca yemek yenilen bir yer değil; Zamanla, doğumla ve birlikte olma hali yeniden bağ kurulan bir sahil ritüeli.

    Circle Bodrum’da yaşam kurallarıyla değil; sezgiyle ve akışla tanımlanıyor.

    Kolektif deneyime açık, seçici ve parçalar halinde birleştirilmiş parça olmak isteyenler için Circle; Bir çemberin içine girmenin ve o çemberde kendini yeniden tanımlamanın incelikli bir yolu.

    Bu yeni yaşam deneyimine dahil olmak için detaylı özellikler www.circle.tr adresinden ulaşabilirsiniz.

  • Ürdün’e ihraç edilen petrol

    Ürdün’e ihraç edilen petrol

    Ürdün Irak’tan aldığı petrolü dolar cinsinden ödüyor: Fiyat nakit olarak ve Irak’ın ihtiyaç duyduğu sert para biriminde ödeniyor, taksit veya takas olarak değil ve resmi kanallar aracılığıyla ABD doları cinsinden Irak’a aktarılıyor.

    Fiyat, politik değil teknik nedenlerle tercih ediliyor: Irak, Ürdün’e küresel fiyattan varil başına 16-18 dolar indirim sağlıyor, bunun nedenleri:


    – Ham petrolün (Kerkük) kalitesi, küresel Brent ham petrolünden daha düşük.
    – Ürdün’ün karşıladığı kara nakliye maliyetleri.
    – İşleme ve rafinasyon maliyetleridir.

    Bu indirim, ham petrolün türüne ve coğrafi konuma bağlı olarak birçok başka ülke için de geçerli.

    Ürdün, Irak petrolünden ihtiyaçlarının tamamını karşılamıyor: Irak petrolü Ürdün’ün günlük petrol ihtiyacının yalnızca yüzde 7-15’ini karşılıyor ve geri kalanı küresel piyasalardan piyasa fiyatlarından ithal ediliyor.

    İndirime rağmen Irak anlaşmadan kâr elde ediyor: İndirime rağmen Irak, sadece bu anlaşmadan günlük yaklaşık 900.000 $ (varil başına 60 $’lık bir fiyat baz alınarak) veya petrolün gelmeye devam etmesi ve kesintiye uğramaması varsayıldığında yıllık 300 milyon dolardan fazla gelir elde ediyor.

    Ulaştırma ve nakliye yoluyla Irak ekonomisinin desteklenmesi: Anlaşma, Irak ulaştırma şirketlerini işletiyor; petrol, Kerkük’ten Zarqa’ya Irak ve Ürdün kamyonları tarafından 50/50 oranında taşınıyor ve bu da yerel ulaştırma sektörünü canlandırıyor ve iş fırsatları yaratıyor.

    Kerkük petrolünün güvenli ve istikrarlı bir şekilde dağıtılması: Kerkük petrolünün Türkiye üzerinden ihraç edilmesinin zorlukları nedeniyle Ürdün, bu üretimin bir kısmını depolamak veya daha düşük fiyatlara satmak yerine elden çıkarmak için güvenli ve istikrarlı bir kara çıkışı sağlıyor.

    Stratejik ikili ilişkilerin güçlendirilmesi: Anlaşma, iki ülke arasındaki ekonomik ve politik ilişkileri güçlendiriyor ve Irak’a daha fazla bağımsızlık ve İran’a, Körfez’e ve Hürmüz Boğazındaki politik tehditlere olan bağımlılığına alternatif bir deniz çıkışı sağlayacak olan Basra-Akabe boru hattı gibi büyük stratejik projelerin önünü açıyor.

  • Zengin Rusları Mısır’a kaptırdık…

    Zengin Rusları Mısır’a kaptırdık…

    Yüksek harcama yapan ve özellikle yan sektörü de eli açık Rus turistleri Mısır’a kaptırdık. Mısır şimdi paraya para katıyor. Yan sektör nefes alıyor. Turizmden para kazananlar çoğalıyor.

    Biz de ise yarı fiyatına tatil yapan Ruslar “Her şey dahil” sistemde yer alan otellere yerleşiyor. Bu turistler para harcamıyor. Yan sektörü hareketsiz bırakıyor.

    Lüks tatilcilerin profiline bakıldığında, ortalama yaşın 41 olduğu ve müşterilerin yüzde 73’ünün ailelerden oluştuğu görülüyor. Ortalama rezervasyonlarda 2,8 kişi bulunurken, çiftler yüzde 14, gruplar yüzde 9, tek başına seyahat edenler ise yüzde 5’in altında kaldı.

    Lüks tatilin hemen her dalını yaşayan Rus turistler istedikleri gibi hareket edebiliyor. Turistlerden hiçbir şey kısıtlanmıyor.

    Biz de yatak ucuza gidiyor. Kişi başı ortalama harcama tutarlarında Maldivler 21 bin 400 dolarla ilk sırada yer alırken, Tayland 8 bin 490 dolar, Birleşik Arap Emirlikleri ise 7 bin 400 dolarla öne çıktı. Halen 1000 eura’ya yatak alan var.

    Mısır son iki yılda hızlı bir yükseliş gösterdi. 2023’te yüzde 4 olan Mısır’ın payı 2025’te yüzde 13’e ulaştı

    Mısır aynı zamanda ülkeye gelen turistlere sıcak ve samimi ilgi gösteriyor. Eli açık Ruslar para harcamaktan kaçınmıyor.

    Rusya’da tur operatörlerinin “yüksek harcama yapan” müşterilerinde son iki yılda dikkat çekici bir artış yaşandı. Bu kategoride yer alan ve altı gece iki kişi için 3 bin doların üzerinde harcama yapan turistlerin sayısı 2024’ün ilk yedi ayında bir önceki yıla göre yüzde 45, 2025’in aynı döneminde ise yüzde 35 yükseldi.

    Rusya Tur Operatörleri Birliği (ATOR) bülteninde yer alan habere göre, bu turistlerin büyük kısmını Merkezi Federal Bölge, özellikle Moskova’dan gelenler oluşturuyor. 2025’te bu bölgeden gelen lüks tatil talepleri yüzde 48 artış gösterdi. En hızlı büyüme ise Güney Federal Bölge’de yüzde 66, Sibirya Federal Bölge’de ise yüzde 54 olarak kaydedildi. Ancak uzmanlar bu bölgelerdeki artışların toplam pazar payına etkisinin sınırlı olduğunu, Moskova’nın hâlâ lüks tur taleplerinin yaklaşık yarısını karşıladığını belirtiyor.

    Lüks tatillerde tercih edilen destinasyonlarda da kayda değer değişiklikler yaşandı. Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri hala en popüler ülkeler olarak öne çıkarken, Mısır son iki yılda hızlı bir yükseliş gösterdi. 2023’te yüzde 4 olan Mısır’ın payı 2025’te yüzde 13’e ulaştı. Maldivler ise yüksek fiyatlara rağmen istikrarlı bir şekilde küçük bir payla listede yer almaya devam etti.

    Kişi başı ortalama harcama tutarlarında Maldivler 21 bin 400 dolarla ilk sırada yer alırken, Tayland 8 bin 490 dolar, Birleşik Arap Emirlikleri ise 7 bin 400 dolarla öne çıktı. Uzmanlar, Mısır’ın popülaritesindeki artışı son yıllarda açılan büyük ölçekli lüks otellere ve Türkiye ile BAE’ye kıyasla yüzde 30’a varan fiyat avantajına bağlıyor.

    Lüks tatilcilerin profiline bakıldığında, ortalama yaşın 41 olduğu ve müşterilerin yüzde 73’ünün ailelerden oluştuğu görülüyor. Ortalama rezervasyonlarda 2,8 kişi bulunurken, çiftler yüzde 14, gruplar yüzde 9, tek başına seyahat edenler ise yüzde 5’in altında kaldı. Harcama düzeyleri açısından, aileler ve çiftler operatör ortalamasının iki katı, tek başına seyahat edenler ise dört katı harcama yapıyor.

    Uzmanlar, lüks turizmin Rusya’da büyüme trendinin sürdüğünü, özellikle Mısır’ın giderek daha cazip bir seçenek haline geldiğini vurguluyor.

  • Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Ulusal Uzun Metraj Jüri Başkanlığı’nı Ömer Vargı Üstlenecek

    Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Ulusal Uzun Metraj Jüri Başkanlığı’nı Ömer Vargı Üstlenecek

    62’nci Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Ulusal Uzun Metraj Jüri Başkanı Ömer Vargı oldu.

    Türkiye’nin en köklü sinema etkinliği Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali, bu sene 24 Ekim – 2 Kasım 2025 tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Ulusal Uzun Metraj Jüri Başkanlığı görevini Ömer Vargı’nın üstleneceği festivalde, Ulusal Uzun Metrajlı Film Yarışması En İyi Film Ödülü bu yıl 3,5 milyon TL olarak açıklandı. Ulusal yarışmalar için başvurular ise 22 Ağustos 2025, Cuma günü sona eriyor.

    Türk Sinemasının Usta İsmi Ömer Vargı Altın Portakal’da Jüri Başkanı

    62. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Ulusal Uzun Metraj Jüri Başkanlığı görevini yürütecek Ömer Vargı, kariyeri boyunca 1500’den fazla reklam filmi yönetti. Vargı, sinema kariyerine 1974 yılında Yılmaz Güney ve Şerif Gören’in “Endişe” filminde çalışarak adım attı; ardından “Deprem”, “Taksi Şoförü” ve “Nehir” filmlerinde Şerif Gören’in asistanı olarak görev aldı.

    Vargı, 1983 yapımı “Güneşin Tutulduğu Gün” ve 1993 yapımı “Amerikalı” filmlerinin yapımcılığını üstlenerek sinema dünyasında dikkatleri üzerine çekti. 1996 yılında yapımcısı olduğu “Eşkıya” filmi, 3 milyondan fazla izleyici sayısına ulaşarak Türk sinema tarihinde bir dönüm noktası oldu ve sektörde büyük bir canlanma başlattı. Film ayrıca OSCAR aday adayı oldu. 1998 yapımı “Her Şey Çok Güzel Olacak” filmiyle yapımcı ve yönetmen olarak geniş kitlelere ulaşan Vargı, 2003 yılında “İnşaat” filmiyle de aynı başarıyı sürdürdü. 2005 yılında vizyona çıkan Yavuz Turgul’un yönettiği OSCAR aday adayı olan “Gönül Yarası” filminde yapımcı, 2007 yapımı “Kabadayı” filminde de hem yapımcı hem yönetmen olarak yer aldı.

    2009 yılında “Cam Kırıkları” dizisinin yapımcılığını üstlenen Vargı, 2011 yılında “Anadolu Kartalları” filminin yönetmenliğini yaptı. 2014 yılında çekilen “On Yılda Bir İnşaat” filminde ise yeniden yapımcı ve yönetmen olarak imza attı. Ömer Vargı ayrıca 2018 yılında 55. Uluslararası Antalya Film Festivali’nde “Yaşam Boyu Onur Ödülü”ne layık görüldü.

    Vargı, 2024 yılında yayımlanan “Bu Filmde Ben de Varım” adlı kitabında, Türk sinemasındaki yolculuğunu, kamera arkasındaki deneyimlerini ve sektördeki unutulmaz anılarını okurlarla paylaştı.

  • Devlet İnançlar İçin Tarafsız Olmalı: Gerçek Laiklik Herkese Eşit Mesafedir

    Devlet İnançlar İçin Tarafsız Olmalı: Gerçek Laiklik Herkese Eşit Mesafedir

    Laiklik, bir devletin tüm inançlara eşit mesafede durmasını ve hiçbir dini kurum ya da yorumu maddi veya manevi olarak desteklememesini gerektirir; gerçek laiklik, sadece anayasal bir ilke değil, toplumsal eşitlik ve özgürlüklerin teminatıdır. Türkiye’de ise uygulamada devlet, Sünni İslam’ı kurumsallaştırırken diğer inançları marjinalleştirmekte ve zorunlu din dersleri gibi uygulamalarla bireysel vicdan özgürlüğünü sınırlamaktadır. Bu makalede, Türkiye’deki laiklik anlayışı, Fransa, Almanya ve İngiltere örnekleri üzerinden karşılaştırmalı olarak incelenmiş; hukuki, sosyolojik, antropolojik ve psikolojik boyutlarıyla devletin din ile ilişkisi analiz edilmiştir. Sonuç olarak, devletin inançlar için açılım yapamayacağı ve tüm inançlara eşit uzaklıkla yaklaşması gerektiği, laikliğin özünü ve işlevini korumanın temel koşulu olarak ortaya konmuştur.

    1: Türkiye Cumhuriyeti, kurucu ideolojisinde laikliği anayasal bir ilke olarak benimsemiş olsa da, özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yapısı ve zorunlu din dersleri gibi uygulamalar üzerinden din ile devlet arasındaki çizgi bulanıklaşmaktadır. Bu durum, laikliğin yalnızca hukuki bir düzenleme değil, aynı zamanda sosyolojik, psikolojik, antropolojik ve kültürel bir boyuta sahip olduğunu ortaya koymaktadır.

    Ayrıca laik devlet, inançlar için “açılım” yapamaz; çünkü laiklik, hiçbir dine yakın olmamak ve hepsine eşit uzaklıkta durmakla mümkündür. Bir laik devlet, belli bir inancı desteklediğinde ya da öne çıkardığında artık laik olmaktan çıkar, dini siyasetin bir aracına dönüştürür. Bu nedenle laiklik, yalnızca anayasal bir ilke değil, toplumsal barışın ve bireysel özgürlüğün temel güvencesidir.

    2: Laikliğin Teorik Temelleri

    Laiklik, modern devlet anlayışının merkezinde yer alan en kritik kavramlardan biridir. Kavramsal olarak, devlet ile dini kurumların birbirinden ayrılması anlamına gelir; fakat yalnızca kurumsal bir ayrışma değildir. Laiklik aynı zamanda bireyin inanç özgürlüğünün güvence altına alınması, yani kişinin inanma, inanmama ya da inancını değiştirme hakkının devlet tarafından korunmasıdır (Asad, 2003). Bu bağlamda laiklik, hem negatif özgürlük (devletin müdahale etmemesi) hem de pozitif özgürlük (devletin eşit koruma sağlaması) işlevini üstlenir.

    Teorik düzeyde laiklik, farklı düşünürler tarafından değişik açılardan yorumlanmıştır. Peter Berger’in (1967) “sekülerleşme” kuramı, modernleşmeyle birlikte dinin toplumsal alanlardan çekileceğini öngörürken, Clifford Geertz (1973) kültürel boyuta vurgu yaparak dinin toplumsal kimlikler üzerindeki kalıcı etkisini ortaya koymuştur. Bu tartışma, laikliğin yalnızca bir devlet politikası değil, aynı zamanda kültürel çeşitliliği düzenleyen bir toplumsal mekanizma olduğunu göstermektedir.

    Türkiye örneğinde laiklik, Fransız modelinden esinlenmiş olsa da, uygulamada farklı bir yol izlemiştir. Fransa’da devlet, dini tamamen kamusal alandan dışlarken; Türkiye’de devlet, dini kurumsallaştırarak kontrol etmeye çalışmıştır. Bu yaklaşım, dinin toplum üzerindeki etkisini azaltmak yerine devletin dini araçsallaştırmasına yol açmış ve “kontrollü laiklik” diyebileceğimiz bir model ortaya çıkarmıştır (Kuru, 2009). Dolayısıyla Türkiye’de laiklik, teorik anlamıyla değil, devletin ideolojik yönelimlerine göre biçimlenen bir uygulama alanı bulmuştur.

    3: Hukuki Boyut ve Laikliğin Anayasal Çerçevesi

    Laikliğin en somut ifadesi, anayasal düzenlemelerde görülür. Modern demokrasilerde laiklik ilkesi, genellikle anayasada güvence altına alınmış bir norm olarak yer alır. Bu güvence, yalnızca devletin din karşısında tarafsızlığını değil, aynı zamanda yurttaşların din ve vicdan özgürlüğünü de garanti eder. Örneğin, Fransa Anayasası’nın 1905 tarihli “Laiklik Yasası” ile pekiştirilen hükümleri, devletin hiçbir dini tanımayacağını ve desteklemeyeceğini açıkça belirtir (Bowen, 2007). Bu model, “katı laiklik” olarak anılır.

    Türkiye’de ise laiklik 1937’de Anayasa’ya eklenmiş ve 1982 Anayasası’nda 2. maddede “Türkiye Cumhuriyeti’nin nitelikleri” arasında sayılmıştır. Ancak Türkiye’nin laiklik anlayışı, Fransa’daki katı laiklikten ayrılır. Devlet, Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla din hizmetlerini düzenler, imam atamalarını yapar ve dini kurumları mali yönden destekler. Bu durum, devletin bir inanç biçimiyle organik bağ kurması anlamına gelir ve anayasal ilkenin özüne aykırı bir gerilim yaratır (Daver, 1993).

    Karşılaştırmalı açıdan bakıldığında, İngiltere’de laiklik kavramı anayasal bir norm olarak yer almaz; zira Anglikan Kilisesi hâlâ devletin resmi dini olarak kabul edilmektedir. Almanya’da ise anayasal sistem “dini toplulukların tanınması” üzerinden yürür ve devlet farklı dini topluluklarla iş birliği yapabilir, ancak hiçbirini diğerine üstün kılmaz (Robbers, 2001). Bu çeşitlilik, laikliğin tek tip bir uygulama olmadığını; hukuki çerçevenin ülkelerin tarihsel, kültürel ve siyasal dinamiklerine göre biçimlendiğini göstermektedir.

    4: Laikliğin Siyasi ve Kurumsal Boyutu

    Laiklik, yalnızca anayasal bir ilke değil, aynı zamanda siyasi iktidarın sınırlarını belirleyen bir denge unsurudur. Devletin din karşısındaki tutumu, doğrudan siyasi kültür ve iktidar ilişkileriyle bağlantılıdır. Özellikle modernleşme süreçlerinde, laiklik iktidarların meşruiyet inşasında bir araç olarak kullanılabilmiştir. Türkiye’de Cumhuriyet’in ilk yıllarında laiklik, dini kurumların gücünü kırarak modernleşme ve ulus-devlet projesini destekleyen bir siyasi araç işlevi görmüştür (Özbudun, 2012). Ancak bu yaklaşım, devletin dini kontrol altına almasına ve laikliğin “denetimci” bir biçimde uygulanmasına yol açmıştır.

    Kurumsal açıdan Türkiye’de laikliğin en tartışmalı boyutu, Diyanet İşleri Başkanlığı’dır. Diyanet, Anayasa’nın 136. maddesiyle düzenlenmiş, din hizmetlerini devlet eliyle yürütmekle görevli kılınmıştır. Ancak Diyanet’in yalnızca Sünni-Hanefi İslam yorumunu temsil etmesi, laiklik açısından ciddi bir çelişki yaratmaktadır. Çünkü bu durum, devletin belli bir mezhebi kurumsallaştırarak desteklemesi anlamına gelir. Fransa’daki laik modelle karşılaştırıldığında, bu uygulama laiklik değil, dinin devlet eliyle yönlendirilmesi olarak görülmektedir (Kuru, 2009).

    Avrupa’daki örnekler, siyasi ve kurumsal laiklik uygulamalarının çeşitliliğini ortaya koymaktadır. Fransa’da devlet, tüm dini kurumlarla arasına kesin bir mesafe koyarken; Almanya’da kilise vergisi uygulaması ile dini kurumlar özerk ama devlet tarafından tanınan bir yapıya sahiptir. İngiltere’de ise Anglikan Kilisesi’nin kurumsal varlığı devam etmesine rağmen, siyasi karar alma süreçlerinde çoğulculuk ilkesi korunur (Robbers, 2001; Davie, 2015). Türkiye’deki model ise bu çeşitlilikten farklı olarak, dini kontrol etme üzerinden inşa edilmiştir. Bu da, siyasi iktidarların dini hem araçsallaştırmasına hem de toplumsal kutuplaşmayı artırıcı bir faktör olarak kullanmasına yol açmıştır.

    5: Sosyolojik Boyut ve Toplumsal Yansımalar

    Laiklik, yalnızca devletin kurumsal yapılanmasıyla sınırlı kalmayan; aynı zamanda toplumsal yaşamı şekillendiren bir ilkedir. Sosyolojik açıdan laiklik, bireylerin kimliklerini, aidiyetlerini ve toplumsal ilişkilerini doğrudan etkiler. Türkiye’de laiklik uygulamaları tarih boyunca iki kutuplu bir toplumsal algı üretmiştir: bir yanda laikliği modernleşmenin, özgürlüğün ve aklın temsili olarak görenler; diğer yanda dini kamusal alandan dışlama olarak yorumlayan kesimler. Bu ikili algı, Türkiye’de laikliğin toplumsal uyum yerine çoğu zaman kutuplaşma doğurmasına neden olmuştur (Oran, 2004).

    Avrupa örnekleriyle kıyaslandığında, laikliğin toplumsal işlevleri farklı biçimlerde gelişmiştir. Fransa’da laiklik, eşit yurttaşlık anlayışının temel dayanağı olarak görülürken; Almanya’da dinin toplumsal işlevi daha çok sivil toplum mekanizmaları üzerinden işler. İngiltere’de ise din, kültürel kimliğin bir parçası olmaya devam etse de, toplumda farklı inançların bir arada yaşayabilmesine olanak tanınır (Davie, 2015). Türkiye’de ise devletin Sünni İslam’ı kurumsallaştırması, Aleviler, gayrimüslimler ve seküler bireyler açısından eşit yurttaşlık algısını zedelemektedir.

    Bu bağlamda laiklik, toplumsal barışın ve çoğulculuğun temeli olabilecekken, yanlış uygulandığında ayrımcılığı ve ötekileştirmeyi derinleştirebilmektedir. Türkiye’de laiklik, devletin ideolojik yönelimlerine göre daraltılıp genişletilen bir araç olarak işlev gördüğü için toplumsal düzeyde güven sorunu yaratmıştır. Oysa gerçek anlamda laiklik, toplumdaki tüm inanç gruplarının kendi kimliklerini özgürce yaşayabilmesine zemin hazırlamalı ve bireyler arasında eşitlik ilkesini güçlendirmelidir (Shankland, 2003).

    6: Psikolojik ve Antropolojik Boyut

    Laiklik, bireylerin dini inanç ve kimlikleriyle olan ilişkilerini doğrudan etkilediği için psikolojik boyut taşır. Bireyler, inançlarını özgürce yaşayamadıklarında ya da devletin belli bir dini dayattığını hissettiklerinde kimlik çatışmaları ve aidiyet sorunları ortaya çıkar. Türkiye’de özellikle zorunlu din dersleri uygulaması, farklı inançlara mensup öğrenciler üzerinde baskı yaratmış, bu da psikolojik açıdan dışlanmışlık ve değersizlik hissini pekiştirmiştir. Bu durum, laiklik ilkesinin bireysel özgürlükleri güvence altına alma işlevinin zayıfladığını göstermektedir (Fromm, 1941).

    Antropolojik açıdan bakıldığında, din toplumların kültürel hafızasında merkezi bir yer işgal eder. Clifford Geertz’in belirttiği gibi, din yalnızca inanç sistemi değil, aynı zamanda “kültürel anlam üretme mekanizması”dır (Geertz, 1973). Devletin belli bir dini veya mezhebi öne çıkarması, toplumda kültürel çeşitliliği baskılar ve farklı grupların görünürlüğünü azaltır. Türkiye’de Aleviler ve gayrimüslimlerin tarih boyunca maruz kaldığı dışlanma, devletin laikliği tarafsız değil, “kontrol edici” bir biçimde uygulamasının antropolojik sonuçlarından biridir.

    Psikolojik ve antropolojik boyut bir araya geldiğinde, laikliğin yalnızca hukuki bir norm değil, aynı zamanda bireylerin kimlik güvenliği ve toplumsal çeşitlilik için bir gereklilik olduğu görülür. Laikliğin yanlış uygulanması, bireylerde dini kimliğin baskılanması ya da dışlanması yoluyla kimlik travmaları üretirken; doğru uygulanması durumunda farklı inançların bir arada barış içinde yaşamasını mümkün kılar. Bu nedenle laikliğin özünde, devletin bireylerin inançlarını şekillendirmemesi, onların özgür iradeleriyle dini veya seküler kimliklerini yaşayabilmelerine alan açması bulunmaktadır (Berger, 1967; Asad, 2003).

    7: Avrupa Hukuku ve Uygulamalarla Karşılaştırma

    Avrupa ülkeleri laiklik anlayışını farklı modeller üzerinden uygulamaktadır. Fransa’da laiklik, 1905 tarihli Laiklik Yasası ile kurumsallaşmış ve devlet ile dinin tamamen ayrışması sağlanmıştır. Bu model, devletin dinlere mali destek sağlamamasını, dini sembollerin kamu kurumlarında kısıtlanmasını ve kamusal alanda tarafsızlık ilkesinin korunmasını öngörür (Bowen, 2007). Almanya’da ise laiklik, daha “işbirlikçi” bir biçimde işler. Devlet, kiliselerle belirli alanlarda (örneğin eğitim ve sosyal hizmetlerde) işbirliği yapar, fakat bu işbirliği anayasal çerçevede eşitlik temelinde gerçekleşir (Robbers, 2001).

    İngiltere’de ise farklı bir model vardır. Burada Anglikan Kilisesi resmi olarak devletle bağlantılı olmasına rağmen, aynı zamanda dini çoğulculuk geniş bir hoşgörü çerçevesinde tanınır. Örneğin, farklı inanç grupları kendi okullarını açabilir, kamu fonlarından destek alabilir ve dini kimliklerini özgürce ifade edebilir (Davie, 2015). Bu durum, İngiltere’de laiklikten çok “dini çoğulculuk” anlayışının ön planda olduğunu göstermektedir. Her üç model de, devlet-din ilişkisini farklı kurumsal mekanizmalar üzerinden tanımlar, fakat ortak nokta bireysel özgürlüklerin güvence altına alınmasıdır.

    Türkiye açısından bu karşılaştırmalar önemli dersler sunmaktadır. Türkiye, anayasasında laiklik ilkesini kabul etmesine rağmen, Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla dini kurumsallaştırarak Fransa’daki tarafsızlık modelinden ayrılmakta; aynı zamanda Almanya ve İngiltere’deki eşitlikçi çoğulculuğu da sağlayamamaktadır. Bu durum, Türkiye’de laikliğin “denetleyici ve yönlendirici” bir mekanizma olarak işlediğini ortaya koyar. Oysa gerçek laiklik, farklı inançlara eşit mesafede duran ve hiçbir inancı devletin resmi politikası haline getirmeyen bir yapı gerektirir (Kuru, 2009).

    8: Türkiye Uygulamalarının Eleştirisi ve Çözüm Önerileri

    Türkiye’de laiklik, anayasal güvence altında olsa da uygulamada ciddi sorunlar barındırmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla yalnızca Sünni İslam’ın kurumsallaştırılması, Aleviler, Hristiyanlar, Yahudiler ve diğer dini topluluklar açısından eşitsizlik yaratmaktadır (Kuru, 2009). Devlet, tek bir dini kurum üzerinden dini yönlendirme yetkisi kullanırken, diğer inanç topluluklarını desteklememekte; bu durum, laikliğin tarafsızlık ve eşitlik ilkeleriyle doğrudan çelişmektedir.

    Eğitim sistemi de bu eşitsizliği pekiştiren bir alan olarak öne çıkmaktadır. Zorunlu din dersleri, Sünni İslam merkezli bir öğretim sunarken, diğer inançların öğretilerine yer vermemektedir. Bu uygulama, çocuklarda farklı inançlara karşı önyargı geliştirebileceği gibi, bireylerin vicdan özgürlüğünü ve psikolojik rahatlığını da zedelemektedir (Shankland, 2003). Laiklik, bireylerin inançlarını özgürce yaşaması ve tüm toplulukların eşit görünürlüğe sahip olmasını garanti altına almalıdır.

    Çözüm önerileri, Türkiye’de laikliğin özüne uygun bir şekilde uygulanmasını sağlayacak adımları içermektedir. Öncelikle Diyanet İşleri Başkanlığı, ya tüm inançları kapsayacak şekilde çoğulcu bir yapıya dönüştürülmeli ya da tamamen özerkleştirilerek devletin doğrudan desteğinden çıkarılmalıdır. Eğitim sisteminde zorunlu din dersleri kaldırılmalı veya tüm inançları eşit biçimde kapsayan bir müfredat uygulanmalıdır. Devlet, dini kurumları yalnızca anayasa ve kanunlar çerçevesinde denetlemeli; maddi ve manevi destek sağlamamalıdır. Bu reformlar, Türkiye’de laikliği tarafsız, eşit ve çoğulcu bir şekilde uygulayarak toplumsal barışı güçlendirecek ve tüm inanç gruplarının eşit yurttaşlık haklarını güvence altına alacaktır (Oran, 2004; Özbudun, 2012).

    1. Sonuç ve Genel Değerlendirme

    Türkiye’de laiklik, anayasal bir ilke olarak tanınsa da, uygulamada ciddi sapmalar görülmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla yalnızca Sünni İslam’ın kurumsallaştırılması, zorunlu din dersleri ve devletin dini yönlendirme yaklaşımı, laikliğin özündeki eşitlik ve tarafsızlık ilkeleriyle çelişmektedir (Kuru, 2009). Bu nedenle Türkiye’deki model, teorideki laiklik kavramından sapmakta ve devletin din üzerindeki denetleyici rolünü artırmaktadır.

    Karşılaştırmalı analiz, Türkiye’nin uygulamalarının Avrupa örnekleriyle kıyaslandığında yetersiz kaldığını ortaya koymaktadır. Fransa, devletin tarafsızlığını katı bir şekilde uygularken, Almanya farklı dini topluluklara eşit alan tanıyacak şekilde işbirliğini sürdürmektedir. İngiltere ise resmi dini olmasına rağmen çoğulcu bir pratikle farklı inançlara alan açmaktadır (Bowen, 2007; Robbers, 2001; Davie, 2015). Türkiye ise resmi bir dini olmamasına rağmen, tekçi ve denetleyici bir model izleyerek hem toplumsal hem de kültürel açıdan eşitsizlik yaratmaktadır.

    Türkiye’de laikliği özüne uygun hâle getirmek için somut reformlar gereklidir. Diyanet’in özerkleştirilmesi veya çoğulcu bir yapıya dönüştürülmesi, zorunlu din derslerinin kaldırılması veya tüm inançları eşit kapsayan bir müfredat uygulanması ve devletin dini kurumlara maddi-manevi destek sağlamaması, temel çözüm önerileridir (Oran, 2004; Özbudun, 2012). Bu adımlar, Türkiye’de laikliğin tarafsız, eşit ve çoğulcu biçimde uygulanmasını sağlayarak toplumsal barışı güçlendirecek ve tüm inanç gruplarının eşit yurttaşlık haklarını güvence altına alacaktır.

    Kaynakça

    •   Fromm, E. (1941). Escape from Freedom. Farrar & Rinehart.
    •   Berger, P. (1967). The Sacred Canopy: Elements of a Sociological Theory of Religion. Anchor Books.
    •   Geertz, C. (1973). The Interpretation of Cultures. Basic Books.
    •   Daver, B. (1993). Laiklik. Ankara: Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları.
    •   Robbers, G. (2001). State and Church in the European Union. Nomos.
    •   Asad, T. (2003). Formations of the Secular: Christianity, Islam, Modernity. Stanford University Press.
    •   Oran, B. (2004). Türkiye’de Azınlıklar: Kavramlar, Teori, Lozan, İç Mevzuat, İçtihat, Uygulama. İstanbul: İletişim Yayınları.
    •   Shankland, D. (2003). The Alevis in Turkey: The Emergence of a Secular Islamic Tradition. Routledge.
    •   Bowen, J. (2007). Why the French Don’t Like Headscarves: Islam, the State, and Public Space. Princeton University Press.
    •   Kuru, A. T. (2009). Secularism and State Policies toward Religion: The United States, France, and Turkey. Cambridge University Press.
    •   Özbudun, E. (2012). Contemporary Turkish Politics: Challenges to Democratic Consolidation. Lynne Rienner Publishers.
    •   Davie, G. (2015). Religion in Britain: A Persistent Paradox. Routledge.
  • GURBETÇİLER…

    GURBETÇİLER…

    Yıllar önce babası anası yurt dışına mesela Almanya’ya çalışmaya gitmiş…
    Kendisi orada doğmuş, ailesinin aldığı sadece çocuk yardımı sayesinde okumuş, iş, araba sahibi olmuş…
    ***
    Çoğu resmen kindar ve dindar AKP’li…
    Bir yıllık maaşı ile aldığı lüks araçla Çeşme’ye tatile gelmiş…
    “Aaa, burada her şey var cennet burası” diyor…
    “Almanya’da bile yok çoğu, üstelik Almanya çok daha pahalı”,diyor…
    ***
    “İyi işte dön memleketine o zaman,” diyorsunuz..,
    Yok dönemem diyor, çoluk-çocuk orada…
    Kurulu bir düzenimiz var..
    ***
    Hani cennetti?..
    Hanl orası daha pahalıydı?..
    Yalan…
    Tipik AKP yalakalarının dinci gerici yobaz zihniyeti…
    ***
    Oysa gidin Almanya Hollanda Fransa İsviçre’ye…
    Daha girer girmez özgürlük rüzgarları çarpıyor alnınızın ortasına…
    Etrafa bakıyorsunuz gülümseyen..
    Selamlayan medeni insanlar…
    Huzurlu…
    Güvenli, kültürlü, rengarenk…
    ***
    Kırk beş dakika çalışıyorsunuz 10 Euro veriyorlar size…
    10 Euro ile gidiyorsunuz kasaba;
    Tam bir kilo kuzu pirzola alabiliyorsunuz..,
    ***
    Tüm gıdalar taptaze, günü geçmiş değil…
    Çürük…
    Kokuşmuş, yıpranmış değil…
    Cillop gibi…
    Ne alırsanız alın sahi,gerçek…
    ***
    Türkiye’nin herhangi bir pazar yerinde..
    Çuvalla para ödeyerek aldığınız sebze ve meyveler korunaklı…
    Taze…
    Ve son derece ucuz…
    ***
    Kimsenin aklına;
    Kantaron yağı ile ayçiçek yağını karıştırıp hakiki soğuk sıkma sızma zeytinyağı diye satmak gelmemiş…
    Hayret…
    ***
    Ekmeğin flyatı yıllardır hiç değişmemiş…
    Aynı…
    Yani bizdeki gibi fırıncıların ve fırıncı sendikasının keyfine kalmış değil…
    Gramajı hiç değişmemiş, hamurdan çalan yok…
    ***
    Bir çok ürünün fiyatı girdisi nasıl olursa olsun; yıllardır değişmiyor…
    Kafanız rahat; huzurlu…
    Kendinizi son derece güçlü, son derecen iyi..
    Son derece dürüst ve en doğru adam gibi görüyorsunuz…
    ***
    Sinirlendiniz…
    Kafayı kırıp cumhurbaşkanına saydırabiliyorsunuz…
    Başbakana da…
    Ters kelepçe yok…
    Biber gazı yok…
    Arkanızdan kovalayan onlarca polis yok…
    Nezaret yok, hakim savcı karşısına çıkmak yok…
    ***
    Her şey saat gibi çalışıyor herkes işini biliyor…
    Ödüyorsunuz 80-100 Euro cezayı…
    Siz sağ ben selamet…
    ***
    En güzeli de kaldırımlara, engelli geçişlerine park eden görgüsüzler yok…
    Sokak hayvanlarına zehirli et atan, bacaklarını kıran, kuyruk kesen yok…
    Sokaklara parklara bizdeki gibi atılmış kadın peti, çocuk bezi, pet veya cam şişe yok…
    ***
    Türklerin oluşturduğu semtlere gidin bir de…
    Utanmak…
    Hislerini anlatmaya yetmez…
    ***
    Kentin en işlek caddesinde yüzlerce korumayla gezen Cumhurbaşkanı konvoyu yok…
    Yolları kesen yok, trafiği altüst eden yok…
    ***
    Hepsi bu kadar da değil, medeni kaliteli yaşamanın envai çeşidi emrinizde…
    Her şey insan, insanca yaşamak için…
    İnsan hakları özgürlükleri için…
    ***
    Şimdi aldığı iki çocuk parası ile tatile gelmiş…
    Bozdurduğu Euro dört emekli maaşından fazla…
    Yiyor içiyor ağalar beyler gibi yaşıyor…
    ***
    Unutmadan yazayım…
    İşsiz mi kaldınız, sıkıntı çekmeyecek bir işsizlik maaşı alıyorsunuz…
    İşiniz var, sorun mu yaşıyorsunuz, anlatıyorsunuz devletin gücü emrinizde, ihtiyacınız hesapta…
    İkiletmeden…
    ***
    Barınma sorunu yok..
    Kira derdi yok…
    Sağlık, hastane sorunu yok..
    Geçim sıkıntısı yok…
    Sonra…
    Geliyor buraya, görgüsüzlük burnundan akıyor…
    Yıllardır ekmeğini yediği dünyanın en medeni beş ülkesinden biri olan ülkeyi kötülüyor…
    ***
    Çık bak lüks otomobilini yaya kaldırımına park etmiştir..
    Çık bak arabasının arka camına Fatih’in tuğrası vardır…
    ***
    Sonra önüne sandık konunca hiç tanımadığı AKP ve RTE’ na oy veriyor…
    ***
    Neymiş Türkiye cennetmiş her şey varmış…
    Almanya buradan daha pahalıymış,
    hatta raflar bomboşmuş!..
    ***
    Dünyada nereye gldersek gidelim öyle veya böyle bir şekilde yediği tabağa pisleyen, cahili eğitimlisi, yoksulu varsılı,
    Kadını erkeğiyle tek milletiz…
    Gittiğimiz her yerin düzenini bozuyor ve kirletiyoruz…
    ***
    Sonra bizi niye sevmiyor, istemiyorlar, diyoruz…
    ***
    Bakın onların yaptıkları değil sorun…
    Sorun bizim burada çok ülke halkının kabullenemediğini, izin vermediği şekilde çağdışı yaşadıklarımız…
    ***
    Kimse kusura bakmasın, bendeniz bugüne kadar tanık olduklarıma
    Ve yaşadıklarımıza bakarak;
    1-Parmak boyası geri gelsin.
    2-Gurbetçilere oy kullandırılmasın..
    3-Lise mezunu olmayanlar oy kullanmasın…
    4-Yüksek Seçim Kurulu iptal edilsin…
    5-Milletvekili sayısı 400 olsun…
    6-Cumhurbaşkanı’nın yetkileri sınırlandırılsın ve örtülü ödeneği TBMM tarafından (gizli veya açık) denetlensin…
    ***
    YSK iptal edilince…
    Yerine “Mecliste” her partiden bir temsilcinin olduğu, kararları anayasa mahkenesine açık
    Bir seçim komitesi kurulsun..
    ***
    Diye düşünüyorum…
    ***
    Yoksa inanın gittiğimiz yer demokratik ve yasal bir rejim değil:
    Düpedüz “Diktatörlük…”
    Ve!
    Modern kölelik…

    Erdoğan ÖZGENÇ
    11.55

  • ABD Türkiye’ye F-35 satmayacak mı?

    ABD Türkiye’ye F-35 satmayacak mı?

    Satışa karşı çıkan Yunan asıllı Amerikalı milletvekilleri Türkiye’ye iyilik yapıyorlar. ABD’den F-35 satın almak birçok nedenden dolayı Türkiye’nin ulusal çıkarına değil: 

    1- F-35 satın alan ülkelere (İsrail hariç), “Uçan Bilgisayar” lakaplı bir uçağın elektronik kaynak kodları verilmiyor. Bu da, ABD’nin böyle bir kapatma anahtarı olduğunu reddetmesine rağmen, uçağın gizli bir arka kapı portalından gönderilen bir sinyalle devre dışı bırakılabileceği anlamına geliyor. 

    2- ABD, satın alınan uçakların yazılımlarına düzenli güncellemeler yapmazsa, aynı işlevsizlik çok kısa bir sürede yer alabilir.

    3- F-35, dünyanın en pahalı savaş uçağıdır ve Türklerin öngördüğü gibi bu uçaklardan 40 tanesinin satın alınması ve bakımı için gereken milyarlarca dolar, şu anda uçuş testleri devam eden ve 2028’de üretime geçmesi beklenen Türkiye’nin yerli 5. nesil KAAN çok amaçlı az görünürlü (stealth) savaş uçağının geliştirilmesine harcansa çok daha iyi olur.

    Ayrıca, Türkiye’nin TUSAŞ Motor Sanayii A.Ş. (TEI) tarafından geliştirilen ve şu anda uçuş testlerinde kullanılan ABD yapımı General Electric F110 motorunun yerini alacak TF-35000 turbofan motorunun geliştirilmesine de harcanabilir.

    4- Yeni F-35’lerin üretilip Türklere teslim edilmesi yıllar alacaktır. 

    5- Bunun yerine Türkiye, KAAN birkaç yıl içinde faaliyete geçene kadar mevcut F-16 filosu ile çok daha düşük bir maliyetle 40 adet çok yetenekli 4.5. nesil Tranche 4 Eurofighter uçağının onaylanmış satın alımını gerçekleştirerek, mevcut F-16 filosu arasındaki geçici açığı kapatmalıdır.

    6- Türkiye ayrıca, İngiltere, İtalya ve Japonya tarafından ortaklaşa geliştirilen Küresel Muharebe Hava Programı (GCAP) adı verilen gelişmiş 6. nesil savaş uçağı projesine katılmayı da düşünmelidir.

    7- Ve en önemlisi, F-35 satın almak, Türkiye’yi gelecekteki bir ABD silah ambargosu tehdidine karşı bir kez daha açık bırakacaktır. İspanya ve İsviçre’nin F-35 siparişlerini iptal etmelerinin ve Hindistan ile Portekiz’in de siparişlerini yeniden değerlendirmelerinin nedenlerinden biri budur.

    Enis Pınar

    https://www.msn.com/en-us/news/world/us-remains-opposed-to-turkey-re-joining-f-35-jet-programme-state-department-says/ar-AA1KVMzw?ocid=socialshare#comments%20%20%EF%BB%BF

  • YCHP diye bir şey yoktur…

    YCHP diye bir şey yoktur…

    FETÖ
    Ve dinci gerici yobaz bir zümrenin bok yemesidir,..
    Tıpkı;
    Yeni Türkiye eski Türkiye saçmalığı gibi…
    ***
    Yazdıklarınızın yüzde doksanı dedikodu ve safsatadan ibarettir…
    Ve!
    CHP’liler olarak…
    Ülkenin içine düştüğü bataklıktan çıkarılması için
    Yaptığımız sosyal ve hukuki mücadelemize hakarettir…
    ***
    Yazınızda…
    Her türlü dedikoduyu, ithamı, tehditi almışsınız..
    Sayın Özgür Özel’in söylediği tamamı gerçek ve belgeli hiçbir şeyi almamışsınız….
    Yazık…
    ***
    Bu güzelim ülkede FETÖ gibi PKK gibi Sadat gibi..
    Hizbullah gibi, Hamas ve IŞİD gibi HTŞ gibi terör örgütleri
    Siyasi ve ekonomik destek alıyorsa sebebi bu zihniyettir…
    ***
    Sizler istemiyorsunuz ama ülkeyi bu bataklıktan.,
    Karanlıktan kurtaracak tek güç ve irade CHP’dedir…
    Çoğu gitti azı kaldı…
    ***
    Bernard SHAW o sözleri aptal salak ve köleliği reddedemeyen
    Başkalarının kendisi adına düşünüp karar vermesini isteyen kemiksizler için söylemiştir…
    Örnek; biatçılar ve troller…
    ***
    Unutmayın hayvanlar koklaşa koklaşa insanlar konuşa konuşa anlaşır…
    ***
    Şunu da unutmayın sizler bizlerden daha vatansever ve milliyetçi değilsiniz…
    Bizlerde değiliz…
    Ve aynı duygu ve düşünceleri paylaşmak
    Tek tip ve sürüler halinde yaşamak zorunda da değiliz…
    ***
    Yani CHP çok büyük ve çok onurlu bir ailedir…
    Değişmeyen tek şey değişimdir…

    Hoşçakalın..,

  • Sosyal medya paylaşımları nedeniyle 16 yaşındaki çocuk, “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla tutuklandı

    Sosyal medya paylaşımları nedeniyle 16 yaşındaki çocuk, “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla tutuklandı

    İstanbul’da, sosyal medya paylaşımları nedeniyle gözaltına alınan 16 yaşındaki çocuk, “Cumhurbaşkanına hakaret” ve “halkı kin, düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla TUTUKLANDI.

    Çocuğu tutuklayan hakimin, eski AKP ilçe başkanı olduğu ortaya çıktı.

    (BirGün)

    ‘Cumhurbaşkanına hakaretten’ tutuklanan 16 yaşındaki çocuğun suç sayılan paylaşımları:

    — “Bu halk sana boyun eğmeyecek.”

    — “Memleketin dört bir yanında sokağa çıkma zamanıdır vatan elden gidiyor.”

    — “Sokak Sokak Sokak Sokak Sokak Sokak Sokak”

    — “Darbe oluyor.”

    — “Öyle deme kardeşim ayıp yüce devlet ve polisi sokakta sadece eylemlere müdahale edip jopla dövme yetkisine sahip.”

    (İsmail Arı)

  • Atatürk’ün düşmanı, düşmanımdır..!

    Atatürk’ün düşmanı, düşmanımdır..!

    *Mademki sen; TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURUCUSUNA KÂFİR DİYECEK KADAR CESURSUN, BEN DE SANA ŞEREFSİZ NAMUSSUZ VATANSIZ, AHLAKSIZ DİYECEK KADAR CESUR ve YÜREKLİYİM !* 

     *Atatürk’ün düşmanı, düşmanımdır.* 

     *Adı : Mareşal  Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK,* 

     *Görevi : İlk Cumhurbaşkanı,* 

     *Doğumyeri : Selanik,* 

     *Yaşı : 57,* 

     *Eğitim : Harp Akademisi,* 

     *Savaş : 11,* 

     *Madalya : 24,* 

     *Nişan : 7,* 

     *Yazdığı Kitap : 11,* 

     *Okuduğu Kitap Sayısı: 4000,* 

     *Açtığı Fabrika : 48,* 

     *En Büyük Başarısı :Türk vatanını işgalden kurtarması, Türkiye Cumhuriyeti Devlet’ini kurması.* 

     *”Aynı takımı tutmadığım adamla anlaşırım,* 

     *Aynı partiye oy vermediğim adamla anlaşırım,* 

     *Aynı dini paylaşmadığım adamla anlaşırım,* 

     *Aynı milletten olmadığım adamla da anlaşırım,* 

     *Ama Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e saygı duymayanlar ile asla ANLAŞMAM”..* 

     *Ben, Ülkemi, ilkelerimi, fikrî düşüncemi Anayasanın ilk 4 maddesi gibi korur kollar asla taviz vermem.* 

     *Çünkü ben Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu, Türkiye Cumhuriyetinin çocuğuyum….* 

     *Ben, Atatürkçüyüm,* 

     *Ben, Cumhuriyetçiyim* , 

     *Ben, lâikim,* 

     *Ben, antiemperyalistim,* 

     *Ben, tam bağımsız Türkiye’den yanayım,* 

     *Ben, Türk  Milletindenim diyenlerdenim.* 

     *Ben, Türk Milletine tuzak kuran hainlerin düşmanıyım.* 

     *Ben, hırsızların, vurguncuların, çıkarcıların düşmanıyım.”* 

     *Ben, Allah ile aldatan namussuzların düşmanıyım..* 

     *Dindarım diye geçinip gece gündüz Atatürk’e küfür edenlerin düşmanıyım…* 

     *Atatürk;  Diyaneti kuran,* 

     *Atatürk; Kuran-ı kendi parasıyla tefsir ettiren,* 

     *Atatürk; Kuran meali ve İlmihali yaptıran,* 

     *Atatürk;  İmam Hatipleri açan* 

     *Atatürk;  Ayasofya’yı müze değil de Cami olarak kayıt yaptırandır..* 

     *Ben, “susan dilsiz şeytandır” sözününün takipçisiyim..* 

     *Ne KÖK’ümü yok sayarım, ne dalımdan koparım…* 

    NE MUTLU TÜRK VATANININ KURTARICISI, TÜRK DEVLETİNİN KURUCUSU, TÜRK MİLLETİNİN ULU ÖNDERİ GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ün AYDINLIK YOLUNDA OLANLARA. NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE

    Not: İNADINA HERKES SAYFASINDA PAYLAŞSIN BİZ DEĞİL ONLAR KORKSUN! BU DEVLET BİZİZ, BİZ MİLLETİZ BİZ ATATÜRKÜZ! BİZ ATATÜRK GİBİ TÜRK MİLLİYETÇİSİYİZ

  • Memur açığı büyüyor…

    Memur açığı büyüyor…

    Özellikle İstanbul, Ankara ve İzmir’de bir memur maaşı ile geçinmek mümkün değil. Ev kirasına bile para yetişmiyor. Sıkıntı giderek büyüyor.

    Büyükşehirlerde memurlar kiralardan dolayı durmak istemiyorlar. Tayinleri büyükşehirlere çıkan memurlar kara kara düşünüyor. Birçokları mazeret ve raporla idare etmeye çalışıyor. Ancak nereye kadar?. Hükümet olanların sorunları bir an önce çözmesi bekleniyor. Verimlilik ise sürekli düşüyor.

    Tüm Emlak Danışmanları Birliği (TEDB) Başkanı Hakan Akçam, yüksek kira bedelleri nedeniyle memurların artık büyükşehirlerde görev almak istemediğine dikkat çekerek, “Bu durum özellikle tapu müdürlüklerinde ciddi personel eksikliğine yol açıyor” dedi.

    Tüm Emlak Danışmanları Birliği (TEDB) Başkanı Hakan Akçam, büyükşehirlerde kamu hizmetlerinin aksamasına neden olan kritik bir sorunu gündeme getirdi.

    “İstanbul, Ankara, İzmir gibi şehirlerde bir memurun maaşıyla geçinmesi neredeyse imkânsız hale geldi. Kiralar asgari ücretin çok üzerinde. Bu nedenle memurlar ya tayin istiyor ya da hiç gelmiyor. Tapu müdürlüklerinde işlemler günlerce, bazen haftalarca sürüyor çünkü yeterli personel yok” diyen Akçam, vatandaşların mağduriyetine dikkat çekti.

    Kamu hizmetleri aksıyor, vatandaşlar bekliyor. Konunun acilen çözülmesi gerektiği hatırlatıyor.

    Akçam özellikle gayrimenkul sektöründe bu durum zincirleme sorunlara yol açtığını ifade etti. Satış işlemleri gecikiyor, yatırımcılar bekletiliyor, vatandaşlar evlerine geç kavuşuyor diyen Akçam, “Bir tapu işlemi için randevu almak bile başlı başına bir mücadeleye dönüştü” diye konuştu.

    Akçam, çözüm için yetkililere çağrıda bulunarak şunları söyledi:

    “Memurların barınma sorununu çözmeden kamu hizmetlerinin sağlıklı işlemesini bekleyemeyiz. Büyükşehirlerde görev yapan memurlara kira desteği sağlanmalı ya da lojman politikaları yeniden ele alınmalı.”

    Gayrimenkul danışmanları ve emlak ofislerinin de benzer sorunları dile getirdiğini söyleyen Akçam sözlerini şöyle sonlandırdı:

    “Tapu işlemlerindeki gecikmeler hem alıcıyı hem satıcıyı zorlarken, sektörün genel işleyişini de sekteye uğratıyor. Bu sadece bir kamu personeli meselesi değil, aynı zamanda hızla çözülmesi gereken bir sorundur.”

    Sorunun ivedilikle çözülmemesi durumunda memurlar daha da zorlanacak.

  • Siverek’te üretiliyor kurutarak Dünya’ya ihraç ediliyor…

    Siverek’te üretiliyor kurutarak Dünya’ya ihraç ediliyor…

    Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde üretildikten sonra doğal ortamda kurutulan domatesler, dünyanın birçok ülkesine ihraç ediliyor. Demek ki istenirse yapılabiliyormuş.

    Şanlıurfa’nın Siverek ilçesine bağlı Karacadağ bölgesinde, her yıl yaklaşık 50 bin dönüm arazi üzerinde domates üretimi yapılıyor. Nem oranının düşük olduğu bölgede yetiştirilen domatesler, doğal ortamda kurutulduktan sonra İzmir’e gönderiliyor. İzmir’deki fabrikalarda kontrolleri yapılan kurutmalık domatesler, paketlenerek başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dünyanın birçok ülkesine ihraç ediliyor.

    Şanlıurfa’nın Siverek ilçesine bağlı Karacadağ bölgesinde, her yıl yaklaşık 50 bin dönüm arazi üzerinde domates üretimi yapılıyor. Nem oranının düşük olduğu bölgede yetiştirilen domatesler, doğal ortamda kurutulduktan sonra İzmir’e gönderiliyor. İzmir’deki fabrikalarda kontrolleri yapılan kurutmalık domatesler, paketlenerek başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dünyanın birçok ülkesine ihraç ediliyor.

    Sönmüş volkanik yapısı nedeniyle verimli topraklara sahip olan bölgenin suyu ise yılın büyük kısmında kar görülen Karacadağ’dan geliyor. Topraktan süzülen sular yer altına indikten sonra kuyular sayesinde tarım arazilerine akıtılıyor. Volkanik toprak üzerinde ekilen domatesler kar suyu ile sulanınca doğal bir tat oluşmasına neden oluyor. Her tarlada yaklaşık 150 işçi çalışıyor. Sabahtan akşama kadar çalışan işçiler günlük bin lira yevmiye alıyor.

    Yaklaşık 400 dönüm üzerinde domates eken ve günlük 150 işçi çalıştıran Bayram Torpil, “Siverek ilçesindeki Karacadağ’ın en tepesinde domates yetiştiriyoruz. Burada nem yok, sadece sıcaklık var. Güzel ve doğal ürün ortaya çıkıyor. Hem rengi hem de tadının güzel olmasının nedeni budur. Domatesler sadece Türkiye’de değil dünyanın dört bir tarafına gidiyor” dedi.

    Nurettin Işıkgöz ise Siverek domatesinin dünyadaki en güzel domates olduğunu belirterek, “Bereketli olmasının en önemli nedeni havasının güzel olmasıdır. Havası güzel olduğu için nem fazla yok ve domatesimiz çok kaliteli çıkıyor. Biz bunları burada kuruttuktan sonra İzmir’e gönderiyoruz. Fabrikada ayrıldıktan sonra dünyanın birçok ülkesine ihraç ediliyor. Siverek domatesi Türkiye’de bir numaradır. Karacadağ’ın eteklerinden gelen kar suyu süzülüp kuyulara geliyor. Kuyulardan da tarım arazilerine geliyor. Yaklaşık 7 ila 8 arasında kurutmaya bırakılıyor. Kuruduktan sonra filelere konularak kamyonlarla İzmir’e gönderiliyor. Domates Amerika’da keşfedildi diyorlar ama domatesin kalitelisi, lezzetlisi Siverek topraklarında yetişir” ifadelerini kullandı.

    Bu yıl ürünlerin ucuza gittiğini duyduklarını söyleyen üretici Mehmet Bahattin Torpil, sözlerini şöyle sonlandırdı:

    “Yaklaşık 5 işçi, burada çalışıyor. Domatesleri kurutuyoruz. Kurutmalık bu sene İzmir’de çok para etmiyor. Biraz ondan dolayı sıkıntı yaşıyoruz. Mazot yükseldi, fide yükseldi, ilaç yükseldi, yevmiyeler yükseldi ama İzmir’de ürünün para etmediğini söylüyorlar. Bu sene biz almıyoruz diyorlar, bahane buluyorlar. Biz öyle duyduk.”

  • Fiyatlar uçtu turistler kaçtı…

    Fiyatlar uçtu turistler kaçtı…

    Antalya ve İstanbul ülkemize gelen turistlere en fazla ev sahipliği yapan iki şehir olarak öne çıkıyor. Turizmciler “ Turizm iki şehir arasında sıkışıp kaldı” diyor. Anadolu ‘ya açılıyoruz. Bu durumda yine bir sıkışıklık olur mu? Yerel işletmeler de katkı sağlamaya başladı.

    İstanbul Havalimanı, ocak-temmuz döneminde 9 milyon 953 bin 816 iç hat, 37 milyon 813 dış hat yolcusuna ev sahipliği yaptı. Böylece İstanbul Havalimanı’na gelen giden yolcu sayısı 46 milyon 954 bin 629’a ulaştı.

    Sabiha Gökçen Havalimanı da aynı dönemde 11 milyon 694 bin 644 iç hat, 14 milyon 809 bin 299 dış hat yolcusunu ağırladı. Bu havalimanındaki yolcu trafiği 26 milyon 503 bin 943 olarak kayıtlara geçti.

    Antalya Havalimanı da yılın 7 ayında en yoğun üçüncü havalimanı olarak belirlendi. Ocak-temmuz döneminde Antalya Havalimanı’ndan 3 milyon 828 bin 149 iç hat yolcusu geliş gidiş yaptı. Antalya havalimanı, dış hat yoğunluğuyla da dikkati çekti. Toplam yolcu trafiğinin 20 milyon 179 bin 155 olduğu havalimanında ağırlanan dış hat yolcu sayısı 16 milyon 351 bin 6 oldu.

    Türkiye’de turizm İstanbul-Antalya’ya sıkışmış durumda. Dün AA muhabirinin DHMİ verilerinden yola çıkarak hazırladığı havalimanı istatistiklerinde bu tablo açıkça görülüyor. 

    Haber şöyle:

    ‘Her üç yolcudan ikisi İstanbul ve Antalya havalimanlarını kullandı: Türkiye’deki havalimanları yılın 7 ayında 134 milyon 949 bin 751 yolcu ağırladı. İstanbul, İstanbul Sabiha Gökçen ve Antalya havalimanlarındaki yolcu sayısı bu dönemde 93,6 milyon oldu.’ 

    Haberin devamında yolcu sayılarının ve iç-dış hatlar yolcularının dökümü de var:

    İstanbul Havalimanı, ocak-temmuz döneminde 9 milyon 953 bin 816 iç hat, 37 milyon 813 dış hat yolcusuna ev sahipliği yaptı. Böylece İstanbul Havalimanı’na gelen giden yolcu sayısı 46 milyon 954 bin 629’a ulaştı.

    Yine İstanbul’da yer alan Sabiha Gökçen Havalimanı da aynı dönemde 11 milyon 694 bin 644 iç hat, 14 milyon 809 bin 299 dış hat yolcusunu ağırladı. Bu havalimanındaki yolcu trafiği 26 milyon 503 bin 943 olarak kayıtlara geçti.

    Türkiye’nin en önemli turizm kentlerinden birine hizmet veren Antalya Havalimanı da yılın 7 ayında en yoğun üçüncü havalimanı olarak belirlendi. Ocak-temmuz döneminde Antalya Havalimanı’ndan 3 milyon 828 bin 149 iç hat yolcusu geliş gidiş yaptı. Antalya havalimanı, dış hat yoğunluğuyla da dikkati çekti. Toplam yolcu trafiğinin 20 milyon 179 bin 155 olduğu havalimanında ağırlanan dış hat yolcu sayısı 16 milyon 351 bin 6 oldu.

    İstanbul, İstanbul Sabiha Gökçen ve Antalya havalimanlarındaki 7 aylık yolcu sayısı 93 milyon 637 bin 727 olarak hesaplandı. Buna göre, söz konusu havalimanları, Türkiye’ye gelen ve gidiş yapan her üç yolcudan ikisini ağırladı.

    Anadolu’dan Al haberi

    Anadolu’dan ise çok iyi haberler gelmiyor. Bugünün haberleri iki kentten. Biri Denizli, diğeri Mersin. 

    ‘Denizli turizmde 3 milyon hedefini yakalayamayacak’ 

    Ekonomi gazetesine konuşan DENTUROD Başkanı Gazi Murat Şen, Avrupa pazarındaki daralma ve iç piyasadaki ekonomik sıkıntılar nedeniyle 3 milyon turist hedefinin tutmayacağını açıkladı. Kıyı kesimlerinde yabancı misafirin azalmasının Denizli’ye de yansıdığından bahseden Şen, “Kıyı kesimlerinden günlük turlar olurdu. Şu an yabancı turist az olduğu için bu imkanlar azaldı.” dedi. 

    Şen, “Hierapolis Ören yerinde bulunan antik havuz bakanlığın yaptığı bir proje kapsamında kapalı kalması da turist sayılarımızı oldukça etkiledi. Ağustos ayı içerisinde havuzun tekrar açılması bekleniyor fakat net bir tarih şu an için yok.” diye konuştu. 

    Öteki haber ise Mersin’den. Mersin İmece’den Ceylan Kurtulmuş’a konuşan TÜRKİYE Seyahat Acentaları Birliği (TÜRSAB) Başkan danışmanı ve Mersin Turizm Platformu Başkanı Numan Olcar, turizmde gerileme yaşandığını söyledi. Turizmim beldelerinde fiyatları yüksek bulan yerli turistlerin yurt dışını tercih ettiğini anlatan Olcar, yabana turistlerin ise başka ülkelerdeki alternatiflere yöneldiğinin altını çizdi. 

    Turizm sektörünün kötü bir sezon geçirdiğini anlatan Numan Olcar, sözlerini şöyle noktaladı:

    “Geçen yıldan çok daha kötü bir yıl geçirdik. Bunda en büyük sebep pahalılık. Türkiye çok pahalı bir ülke durumuna geldi. Dolayısıyla insanlar ucuza yöneldiğinden hemen yan komşumuz Yunanistan gibi ülkeleri tercih etti. Türkiye bu konudaki destinasyon alma cazibesini hızla kaybediyor. Umarım bundan ders alıp hiç olmazsa 2026 için bir takım tedbirler alınır.”

  • Alevilik-Bektaşilik-Kızılbaşlık ve Türk Kimliği

    Alevilik-Bektaşilik-Kızılbaşlık ve Türk Kimliği

    Alevilik-Bektaşilik, tarihsel olarak Türk kültür ve inanç yapısının temel bir bileşeni olarak kabul edilmektedir. Bu inanç sistemi, İslam’ın Şii ve mistik unsurlarını Türk kültürü ile harmanlayarak Osmanlı ve Safevi dönemlerinde kendine özgü bir toplumsal yapı oluşturmuştur. Tarihsel süreçte Alevi topluluklar, sadece dini bir cemaat olarak değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasi aktörler olarak da varlık göstermiştir (Öz, 2018).

    Günümüzde bazı akademik ve siyasi söylemler, Aleviler “Kürt kimliği” ile ilişkilendirmekte ve bu kimliği doğal bir gerçeklik olarak sunmaktadır. Ancak tarihsel ve antropolojik veriler, bu yaklaşımın büyük ölçüde yapay bir inşaat olduğunu ortaya koymaktadır (Yıldız, 2020). Alevilerin etnik ve kültürel kökenleri, esas olarak Türkmen kökenli olup, Osmanlı ve Safevi politikaları ile şekillenen karmaşık bir geçmişe sahiptir.

    Osmanlı-Safevi rekabeti sırasında Aleviler stratejik bölgelerde yerleştirilmiş ve bazı aşiretler asimile edilerek “Kürt kimliği” ile karıştırılmıştır. Yavuz Sultan Selim döneminde yürütülen politikalar, Alevi ve Türkmen kimliğinin korunması ile birlikte bazı toplulukların Kürtleştirilmesini amaçlayan stratejileri içermektedir (Kaplan, 2017). Bu süreç, günümüzde kimlik tartışmalarının temel nedenlerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

    Bu makalede, Alevilik-Kızılbaşlık- Bektaşilik’in tarihsel kökenleri, yapay “Kürt kimliği” ile olan ilişkisizliği ve Osmanlı-Safevi dönemlerinde yaşanan politik ve sosyo-kültürel dinamikler incelenecektir. Ayrıca Alevi topluluklarının kökenlerini anlamanın, günümüz sosyal yapısı ve kültürel bilinci açısından önemi ele alınacaktır. Makale, tarih, antropoloji, sosyoloji ve kültürel çalışmalar perspektifinden bilimsel bir inceleme sunmayı hedeflemektedir.

    Alevilik-Kızılbaşlık-Bektaşilik’in Tarihsel Kökenleri

    Alevilik, İslam’ın Şii mezhebine dayanan ve mistik öğelerle zenginleştirilen bir inanç sistemi olarak Türkler arasında tarihsel olarak gelişmiştir. Kızılbaş toplulukları, Aleviliğin savunucuları olarak Osmanlı-Safevi mücadelelerinde merkezi bir rol oynamış, dini ve siyasi kimliklerini bu süreç içinde pekiştirmişlerdir (Yıldız, 2020). Bu topluluklar, hem dini cemaat hem de Türkmen kökenli etnik grup olarak tarihsel bir varlık göstermiştir.

    Tarihi belgeler, Alevilerin esasen Türkmen kökenli olduğunu ve Osmanlı-Safevi rekabeti sırasında bazı “Kürt aşiretleri” (sosyal grupları) içinde asimile edildiğini göstermektedir (Kara, 2016). Bu süreç, coğrafi dağılım ve kültürel kimlik açısından önemli sonuçlar doğurmuş, bazı Alevi gruplarının yapay “Kürt kimliği” ile karıştırılmasına yol açmıştır.

    Osmanlı döneminde özellikle Yavuz Sultan Selim döneminde yürütülen politikalar, Alevileri (Türkmenleri) belirli bölgelerde kontrol altında tutmayı ve bazı toplulukların “Kürtleştirilmesini” amaçlayan stratejileri içeriyordu (Kaplan, 2017). Bu bağlamda, Alevilik-Bektaşilik-Kızılbaşlık yalnızca bir dini inanç sistemi değil, aynı zamanda bir kültürel ve etnik kimlik olarak tarihsel süreçte varlığını sürdürmüştür.

    Bundan dolayı, Alevilik-Kızılbaşlık- Bektaşilik’in tarihsel kökenleri, Türkmen kökenli kolların tarihsel, kültürel ve dini birikimlerine dayanmaktadır. Bu kimlik, Osmanlı-Safevi döneminde yaşanan politik, sosyal ve kültürel süreçlerle şekillenmiş ve günümüzde Alevi topluluklarının kimlik bilincinde önemli bir rol oynamaya devam etmektedir (Demir, 2019; Erdem, 2021).

    Yapay “Kürt Kimliği” ve Alevilik Arasındaki Çatışmalar

    Yapay “Kürt kimliği”, tarihsel olarak Fars etkisi altında şekillenmiş ve tarihsel olarak Zerdüştlük ile Sünni İslam unsurlarını içermiştir. Alevilik ise Türk ve Türkmen kökenli bir inanç sistemi olarak farklılık göstermektedir (Kara, 2016). Bu iki kimlik arasındaki farklar, hem tarihsel süreç hem de kültürel pratikler açısından belirgindir. Alevilik, yalnızca bir dini inanç değil, aynı zamanda Türkmen kavim ve etnik kimliğinin taşıyıcısı olarak tarih boyunca varlığını sürdürmüştür.

    Osmanlı ve Safevi rekabeti, Osmanlı iktidarı tarafından sürülerek veya getirtilerek “Kürt” ve Türkmen topluluklarının yer değiştirmesine ve bazı Alevi topluluklarının “Kürt aşiretleri” içine asimile edilmesine neden olmuştur (Kaplan, 2017). Bu süreç, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde Alevi (Türkmen) topluluklarının tarihsel hafızasında derin izler bırakmıştır. Bu durum, günümüzde “Alevi ve Kürt” kimliklerinin karıştırılmasına yol açmakta ve tarihsel gerçeklerin çarpıtılmasına neden olabilmektedir.

    Antropolojik ve tarihsel araştırmalar, Alevi kimliğinin temel olarak Türkmen kökenli olduğunu ve yapay “Kürt kimliği” ile karıştırılmasının tarihsel olarak yanlış olduğunu göstermektedir (Erdem, 2021). Bu veriler, kimlik bilincinin doğru anlaşılmasının toplumsal uyum, kültürel mirasın korunması ve tarihsel farkındalık açısından önemini ortaya koymaktadır. Bugün bölgedeki Alevi toplulukların kendi kökenlerini bilmesi, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde kimlik bütünlüğünü güçlendirecektir.

    Bu bağlamda, Alevi topluluklarının yapay “Kürt” kimliği ile özdeşleştirilmesi, tarihsel belgeler ve antropolojik veriler ışığında yanlış bir yönlendirme ve kimlik tahrifi olarak değerlendirilmelidir (Tuncel, 2015). Alevilik-Bektaşilik-Kızılbaşlık, hem dini hem de etnik bir kimlik olarak Türk ve Türkmen tarihinin bir parçasıdır. Bu nedenle, Alevi topluluklarının kökenlerini araştırarak öz kimliklerine dönmeleri, hem akademik hem de toplumsal açıdan kritik öneme sahiptir.

    Alevi Kimliğinin Günümüzdeki Önemi ve Gelecek Perspektifi

    Alevi topluluklarının kendi kökenlerini bilmesi, hem kültürel hem de sosyal bütünlüğün korunması açısından büyük önem taşımaktadır. Tarihsel süreçte yaşanan asimilasyon, yer değiştirme ve kültürel baskılar nedeniyle bazı Alevi topluluklar kimliklerini tam olarak ifade edememiştir. Bu nedenle, Alevi kimliğinin ( Türkmen) doğru bir şekilde anlaşılması, hem toplumsal hafızanın güçlendirilmesi hem de kültürel mirasın korunması açısından kritik bir adımdır (Tuncel, 2015).

    Günümüzde bazı Alevi gruplarının kendilerini “Kürt” olarak tanımlaması, tarihsel ve antropolojik verilerle çelişmektedir. Bu durum, toplumsal algıda kimlik karışıklığı yaratmakta ve kültürel bütünlüğün korunmasını zorlaştırmaktadır (Aksoy, 2022). Alevi toplulukların kendi etnik ve kültürel kökenlerini ( Türkmen) öğrenmesi, kimlik bilinci açısından temel bir gerekliliktir.

    Kimlik bilinci, toplumsal uyum, tarihsel farkındalık ve kültürel mirasın korunması açısından önemlidir. Alevi topluluklarının Türkmen kökenli olduklarını anlamaları, hem bireysel hem de kolektif düzeyde bir güven ve aidiyet duygusu oluşturur. Bu süreç, aynı zamanda toplumsal barış ve kültürel çeşitliliğin korunması açısından da değerlidir (Yıldız, 2020).

    Bu bağlamda, Alevi topluluklarının kökenlerini araştırarak öz kimliklerine dönmeleri, tarihsel, antropolojik ve sosyolojik açıdan kritik öneme sahiptir. Günümüzdeki kimlik tartışmaları, yalnızca akademik bir mesele değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bilinçlenmenin de bir göstergesidir. Bu nedenle Alevilik, hem dini hem de etnik bir kimlik olarak Türk ve Türkmen tarihinin ayrılmaz bir parçası olmaya devam etmektedir (Demir, 2019).

    Sonuç

    Bu makalede Alevilik-Bektaşilik’in tarihsel kökenleri, Kürt kimliği ile ilişkisi ve günümüzdeki önemi detaylı bir biçimde ele alınmıştır. Tarihsel ve antropolojik veriler, Aleviliğin esas olarak Türkmen kökenli bir topluluk tarafından taşındığını ve Kürt kimliği ile ilişkilendirilmesinin tarihsel olarak yanlış bir yönlendirme olduğunu göstermektedir (Kara, 2016; Erdem, 2021). Osmanlı-Safevi rekabeti, Alevi topluluklarının stratejik olarak sürülmesine ve stratejik bölgelerde “Kürt sosyal grupları veya aşiret toplulukları” içine yerleştirilmesine ve bazı Alevilerin (Türkmenlerin) asimile edilmesine yol açmıştır. Ancak bu süreç, Alevi kimliğinin hem dini hem de etnik boyutlarını tamamen ortadan kaldırmamış ve hâlen Alevi olanların güncel hayatta kullandığı semboller ve kültürel kök uygulamaları, onların Fars sosyal grubu olan Kürtlerden farklı olduğunu göstermektedir. Bu durum, Doğu-Güneydoğu Anadolu, Kuzey Irak ve Kuzey Suriye alanlarında yapılan saha araştırmalarında da bilimsel veri olarak gözlemlenmektedir.

    Alevi toplulukların kendi kökenlerini doğru bir biçimde anlamaları, kültürel mirasın korunması, tarihsel farkındalık ve toplumsal uyum açısından kritik bir öneme sahiptir (Tuncel, 2015; Yıldız, 2020). Günümüzde bazı Alevi gruplarının kendilerini “Kürt” olarak tanımlaması, tarihsel verilerle çelişmekte ve kültürel bütünlüğün korunmasını zorlaştırmaktadır. Bu nedenle kimlik bilinci, bireysel ve toplumsal düzeyde aidiyet, güven ve kültürel sürekliliğin sağlanmasında temel bir faktördür.

    Özetle, Alevilik-Kızılbaşlık- Bektaşilik hem dini hem de etnik bir kimlik olarak Türk ve Türkmen tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır. Tarihsel, antropolojik ve sosyolojik veriler ışığında, Alevi topluluklarının kökenlerini araştırmaları ve öz kimliklerine dönmeleri, yalnızca akademik bir gereklilik değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bilinçlenmenin de bir göstergesidir (Demir, 2019; Aksoy, 2022). Bu süreç, gelecek nesillerin tarihsel farkındalığını artıracak ve kültürel mirasın korunmasına katkı sağlayacaktır.

    Sonuçta ortaya çıkan temel bulgu, Alevilik’in tarihsel, etnik ve kültürel boyutlarıyla ele alınmasının, hem akademik araştırmalar hem de toplumsal bilinçlenme açısından merkezi bir öneme sahip olduğudur. Gelecek perspektifinde Alevi topluluklarının öz kimliklerine dönmeleri, kültürel çeşitliliğin korunması ve toplumsal dayanışmanın güçlendirilmesi açısından kritik bir adım olacaktır.

    Kaynakça
    • Tuncel, R. (2015). Alevi Toplum ve Kimlik. İstanbul: Kültürel Araştırmalar Yayınları.
    • Kara, A. (2016). Orta Doğu’da Etnik ve Dini Kimlikler. İstanbul: Tarih ve Kültür Yayınları.
    • Kaplan, F. (2017). Kızılbaşlar ve Osmanlı Politikası. İstanbul: Tarih Araştırmaları.
    • Öz, H. (2018). Osmanlı-Alevi İlişkileri ve Toplumsal Yapı. İstanbul: Tarih Yayınları.
    • Demir, S. (2019). Türkmen ve Kürt Toplulukları: Tarihsel Perspektif. Ankara: Sosyoloji Yayınları.
    • Yıldız, M. (2020). Bektaşilik ve Türk Kimliği. Ankara: Kültür Üniversitesi Yayınları.
    • Erdem, B. (2021). Kürt-Alevi Toplulukları Üzerine Etno-Historik Çalışmalar. Ankara: Etnografi Araştırmaları.
    • Aksoy, M. (2022). Etnik Kimlik ve Tarih Bilinci. Ankara: Sosyoloji Enstitüsü Yayınları.
    .

  • Avşa Adası şarapları ile turizme katkı sağlıyor…

    Avşa Adası şarapları ile turizme katkı sağlıyor…

    Türkiye’nin turizmde potansiyeli çok yüksek. Yerel işletmeler bile ellerindeki imkanlarla turizme katkı sağlıyor.

    Avşa adası şimdi şarap festivali düzenleyerek adını duyurmaya başladı. Adakarası şarapları bundan sonra daha kaliteli olacak. Gastronomide de iddialı olan Avşa Adası aynı zamanda çalışanların sayısını artırarak istihdam da yaratıyor. Yeme-içme konusunda çok iddialı olan adalılar gelen misafirleri istedikleri gibi ağırlıyor.

    Adakarası şarapları dünya listelerinde yerini alması için bir dizi çalışma yapılıyor.

    “ Bir Başkadır Avşa “ adı altında üzüm hasadı da yapılacak. Konuklara kaliteli şaraplar da ikram edilecek.

    Marmara Adalar Belediyesi tarafından düzenlenen ‘Bir başkadır Avşa’ etkinliği ile Coğrafi işaretli Adakarası üzümü hasadı konserler, sardalya şöleni ve bağları da festivaller ile kutlanacak.

    Türkiye’nin ön oturizm (Şarap turizmi) destinasyonları değişen Avşa Adası, turizm potansiyelini genişletiyor. 

    Bu değişikliklerin oranları ise, 2025 yılında Türkiye’de ilk kez bakanlık işaretleri alan Ada Karası Şarabı yer alıyor. “Bir Başkadır Avşa” etkinliğiyle; bağcılık ve şarap turizmini merkezine alan, kültür ve gastronomiyle zenginleşen sürdürülebilir bir destinasyon modeli hayata geçiriliyor.  

    Marmara Adalar Belediyesi Başkanı Aydın Dinçer’in rehberliğinde bu dönüşüm adasının yerel depoların sürdürülebilirliği ve balıkçılığı koruması yer alıyor. Eşsiz bağcılık ve balıkçılık kültürü sürdürülen Avşa, Marmara ve Ekinlik adalarında turizmin mevsimsel sınırları aşılarak 12 aya programlanıyor.  

    Marmara Adalar Belediye Başkanı Aydın Dinçer yaptığı açıklamada; şunları anlattı:

    “Bağcılık turizm ve yerel ekonomi açısından katma değerli bir ekonomik anlayışı getiriyor. Bir yandan istihdam yaratan büyük bir tarım olarak büyümekken diğer yandan gelirlerinin artışını sağlıyor.  Uzun vadeli mutlak bir başarının tekliği olan yeni bir turizm anlayışı bu. Ekonomik yanma sıra sürdürülebilir kalkınmada ve çevrenin korunmasında bir rol oynuyor. Avşa doğayla uyumlu, benimseyen ve hikayesi ile yeni bir destinasyon hesabıne yapıyor. ” dedi. Başkan Dinçer, açıklamalarına şöyle devam etti:

    “Bu 2. kez bir araya geleceğimiz ‘Bir Başkadır Avşa’ buluşması üzüm hasadının çok ötesinde bir kutlamayı getiren bir etkinlik. Üzümün yarattığı katma değeri tarım, turizm ve ihracat açısından çok boyutlu bir buluşma 6-7 Eylül tarihlerinde Marmara Adalar Belediyesi tarafından düzenlenen ‘Bir başkadır Avşa’ etkinliği ile Coğrafi işaretli Adakarası üzümü hasadı konserler, sardalya şöleni ve bağları da festivaller ile kutlanacak.

    6-7 Eylül tarihlerinde Marmara Adalar Belediyesi tarafından düzenlenen ‘Bir başkadır Avşa’ etkinliği ile Coğrafi işaretli Adakarası üzümü hasadı konserler, sardalya şöleni ve bağları da festivaller ile kutlanacak.

    Türkiye, düzenlenecek festivalle konserlere, üzüm hasadına ve sardalya şölenine damga vuracak.

  • Kimlik, Medya ve Ayrımcılık: ROK–Defne Samyeli Tartışması

    Kimlik, Medya ve Ayrımcılık: ROK–Defne Samyeli Tartışması

    Medyanın günümüzde üstlendiği rol, yalnızca haber aktarmakla sınırlı değildir; aynı zamanda toplumsal algıların şekillendirilmesi, kimliklerin tanımlanması ve siyasal söylemlerin dolaşıma sokulması açısından da kritik bir işleve sahiptir. Türkiye’de televizyon ve sosyal medya figürleri, kamuoyunu belirli eksenlerde kutuplaştırma veya yönlendirme gücüne sahip aktörlere dönüşmüştür (Habermas, 2001). Kişisel kariyerlerini kışkırtıcı ve ayrıştırıcı söylemler üzerine inşa eden medya figürlerinin, toplumda nefret, öfke ve kimlik temelli düşmanlıkları tetikleyici etkileri göz ardı edilemez. Rasim Ozan Kütahyalı’nın Defne Samyeli hakkında sarf ettiği sözler, bu sürecin güncel ve somut bir örneği olarak dikkat çekmektedir (Bora, 2018).

    Kimlik tartışmaları, Türkiye’nin tarihsel bağlamında her zaman merkezi bir yerde durmuştur. “Türk mü, Türkiyeli mi?” sorusu, yalnızca bireysel beyanlar üzerinden değil, devletin ulus inşası sürecinden günümüze uzanan çok katmanlı bir mesele olarak ele alınmalıdır (Ahmad, 1993). Bu tartışmanın kişisel düzlemde yürütülüyor gibi görünmesi, onu apolitik veya önemsiz kılmaz; aksine bireylerin kimlik beyanları, geniş toplumsal yapıların kırılganlıklarını açığa çıkarır. Kütahyalı–Samyeli polemiği, Türkiye’nin laiklik, eşitlik ve ulusal birlik anlayışının sorgulandığı bir kesit olarak değerlendirilebilir.

    Medya aracılığıyla üretilen söylemler, psikolojik düzlemde bireylerde öfke, savunma veya aidiyet duygularını tetiklerken, sosyolojik olarak “biz” ve “öteki” ayrımını keskinleştirmektedir (Freud, 1921/2011; Eriksen, 2010). Bu ayrım, kimi zaman mezhepsel, kimi zaman etnik, kimi zaman da kültürel hatlar üzerinden ilerlemekte ve toplumsal çatışma potansiyelini artırmaktadır. Özellikle Kütahyalı gibi figürler, bu çatışmaları kendi medya görünürlüğünü pekiştirmek amacıyla araçsallaştırmakta ve bireylerin birbirine karşı duyduğu güveni zedelemektedir (Fromm, 1994). Defne Samyeli’nin verdiği cevap ise, bireysel kimliğini savunmanın yanı sıra toplumsal birlik ve saygı çağrısı olarak okunabilir.

    Olayın Çözümlemesi

    Rasim Ozan Kütahyalı’nın Defne Samyeli’yi hedef alan söylemleri, yalnızca kişisel bir tartışma olarak görülmemeli; aksine medya ve toplumsal algı dinamiklerinin kesişiminde ortaya çıkan çok katmanlı bir olaydır (Bora, 2018). ROK’un,
    Samyeli’nin “Türkiyeli değilim, Türk’üm” açıklamasını çarpıtması ve bunu etnik–mezhepsel bir tartışmaya dönüştürmesi, bireysel kimlik beyanlarının toplumsal kutuplaştırma aracı hâline gelmesini göstermektedir. Medya figürlerinin bu tür manipülasyonları, toplumsal algıyı yönlendirmek ve kamuoyunda tartışma yaratmak için sıklıkla kullanılan stratejilerdendir (Habermas, 2001).

    Kütahyalı’nın Samyeli’ye yönelik mezhep ve köken üzerinden yaptığı spekülasyonlar, bireyin özel yaşamına dair asılsız iddialar üretmekte ve toplumsal bir imaj oluşturma çabasını yansıtmaktadır (Özbudun, 2015). Hukuki açıdan bakıldığında, TCK 125. ve 216. maddeleri, bu tür söylemleri cezai yaptırım kapsamına alabilecek hükümler içermektedir. Kişilerin dini veya etnik kökenlerini hedef alan ifadeler, hem hakaret hem de halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu olarak değerlendirilebilir (TCK, 5237). Dolayısıyla olay, hukuki açıdan da bir sınav niteliği taşımaktadır.

    Samyeli’nin verdiği yanıt ise toplumsal birlik ve eşitlik vurgusu taşımakta; bireyler arasında hiyerarşik bir ayrım yapmadığını göstermektedir. Bu yaklaşım, Türkiye’nin kapsayıcı ulus-devlet anlayışının ve Cumhuriyet değerlerinin bir tezahürü olarak okunabilir (Ahmad, 1993; Bora, 2018). Samyeli’nin açıklamaları, farklı kimlikleri kucaklayan bir vatandaşlık perspektifini yansıtırken, Kütahyalı’nın söylemleri medyanın etik krizini ve bireysel çıkarlarla toplumsal kutuplaştırmayı nasıl birleştirebildiğini ortaya koymaktadır (Habermas, 2001).

    Olayın çözümlemesi, medya, hukuk ve toplumsal etik arasındaki bağlantıyı anlamak açısından önemlidir. Kütahyalı örneğinde görüldüğü gibi, medya figürleri kimlik temelli söylemleri kullanarak hem kendi görünürlüklerini artırmakta hem de toplumsal gerilimi beslemektedir (Fromm, 1994). Bu durum, bireylerin bilinçli tercihlerinden ziyade duygusal reflekslerle hareket etmesine ve toplumsal güvenin zedelenmesine yol açmaktadır. Samyeli’nin yanıtı ise, bu tür manipülasyonlara karşı bireysel ve toplumsal sorumluluğun nasıl ortaya konabileceğini gösteren bir modeldir.

    Olayın psikolojik boyutu da önemlidir. Ayrıştırıcı ifadeler, toplumda “biz” ve “öteki” algısını güçlendirebilir; bu da grup psikolojisi bağlamında saldırganlık ve öfke duygularını tetikleyebilir (Freud, 1921/2011). Kütahyalı’nın söylemleri, bu dinamikleri bilinçli biçimde kullanırken, Samyeli’nin yanıtı toplumsal bütünleşmeyi ve kapsayıcılığı ön plana çıkaran bir refleks göstermektedir. Böylece tartışma, medya kaynaklı kimlik siyasetinin bireysel ve toplumsal etkilerini anlamak açısından zengin bir vaka sunmaktadır.

    Hukuki boyutta, TCK 125 ve 216. maddeleri, nefret söylemi ve hakaretle mücadelede önemli araçlar sunmaktadır (TCK, 5237). Kütahyalı’nın söylemleri bu maddeler kapsamında incelenebilir ve yasal yaptırımların uygulanması hem bireysel hakların korunmasını hem de toplumsal barışın sürdürülmesini sağlayabilir (Özbudun, 2015). Bu bağlamda, olay yalnızca medya polemiği değil, aynı zamanda hukuki ve toplumsal sorumluluğun da tartışıldığı bir örnek niteliğindedir.

    Tarihsel ve Kültürel Perspektif

    Türkiye’de kimlik, tarihsel süreç boyunca sürekli olarak yeniden tanımlanmış ve inşa edilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde millet sistemi, toplulukları dini kimlikleri üzerinden organize ederken, Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte kapsayıcı bir ulusal kimlik olarak “Türklük” inşa edilmiştir (Zürcher, 2017). Bu kimlik anlayışı, farklı etnik ve mezhepsel grupları dışlamak yerine, tüm vatandaşları birleştirici bir çerçeve sunmayı hedeflemiştir (Bora, 2018). Dolayısıyla Türk ulus-devlet anlayışı, kapsayıcı ve bütünleştirici bir model olarak değerlendirilebilir.

    Türk töresi ve kültürel değerler, farklı toplulukların birlikte yaşamasına ve ortak bir kültürel hafıza geliştirmesine olanak tanımıştır. Orhun Yazıtları’ndan itibaren “Türk milleti” kavramı, siyasi birlik ve ortak iradeye vurgu yaparken, Anadolu’nun farklı dini ve etnik toplulukları yüzyıllar boyunca birlikte yaşam deneyimi geliştirmiştir (Kafesoğlu, 1984). Bu tarihsel bağlam, günümüzde de kapsayıcı kimlik anlayışının temel dayanağını oluşturmaktadır.

    Laiklik ilkesi, farklı inanç gruplarının eşit haklara sahip olmasını güvence altına almakta ve toplumsal barışın korunmasını sağlamaktadır (Ahmad, 1993). Türkiye’nin ulus-devlet anlayışı, farklı kimlikleri ötekileştirmek yerine kapsayıcı bir vatandaşlık modeli inşa ederek toplumsal bütünleşmeyi güçlendirmeyi hedefler. Bu bağlamda, Samyeli’nin yanıtı, tarihsel ve kültürel değerlerle uyumlu olarak kapsayıcı bir duruşu temsil etmektedir.

    Kütahyalı–Samyeli tartışması, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan tarihsel kimlik politikalarının günümüz medya ortamında yeniden üretildiğini göstermektedir. Türk töresi, anayasal eşitlik ilkesi ve laiklik normları, kimlikler arasında çatışma yerine bir arada yaşama zeminini sunar. Bu nedenle tarihsel ve kültürel perspektif, günümüzde toplumsal barışı ve kapsayıcı kimlik anlayışını destekleyen önemli bir referans noktasıdır (Bora, 2018; Keyman & İçduygu, 2003).

    Toplumsal Birlik ve Mücadele Yöntemleri

    Türkiye’de toplumsal birliği güçlendirmek için kimlik, mezhep , sosyal grup ve etnik farklılıkların çatışma unsuru olarak değil, toplumsal zenginlik olarak görülmesi gereklidir. Hukuk devleti ilkeleri ve kapsayıcı eğitim politikaları, bu yaklaşımı destekleyen en önemli araçlardır. TCK 216. madde, halkı kin ve düşmanlığa tahriki suç saymakta; etkili bir uygulama, nefret söylemi ve ayrımcılığın toplumsal etkilerini azaltabilir (Gürses, 2019).

    Eğitim politikaları, nefret söylemi ve ayrımcılıkla mücadelede kritik bir role sahiptir. Finlandiya örneğinde görüldüğü gibi, erken yaşlardan itibaren sosyal, kültürel ve eleştirel medya okuryazarlığı eğitimine odaklanılması, toplumun farklılıklara saygı göstermesini sağlamaktadır (Sahlberg, 2011). Türkiye’de de vatandaşlık, insan hakları ve medya okuryazarlığı derslerinin müfredata dahil edilmesi uzun vadeli bir çözüm sağlayabilir.

    Toplumsal barışın inşasında geçmişle yüzleşme de önemlidir. Güney Afrika’daki Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu örneği, ayrımcılık ve nefret suçlarının inkâr edilmeden ele alınmasının milli süreci güçlendirdiğini göstermektedir (Tutu, 1999). Türkiye’de de tarihsel olayların toplumsal hafızaya kazandırılması ve mağdurların adalet taleplerinin karşılanması, gerçek toplumsal ve milli barışın sağlanması için gereklidir.

    Medya etiği, toplumsal birliğin korunmasında kilit öneme sahiptir. Habermas’a göre medya, toplumun ortak aklını geliştiren bir tartışma platformu işlevi görmelidir (Habermas, 2001). Ancak Türkiye’de medya çoğu zaman kutuplaştırıcı ve kışkırtıcı söylemleri dolaşıma sokmaktadır. Bağımsız denetim mekanizmaları ve meslek örgütleri aracılığıyla medya etiğinin güçlendirilmesi, toplumsal kutuplaşmayı önlemede kritik bir rol oynamaktadır. ROK örneğinde görüldüğü gibi, medya figürleri kişisel çıkarlarını artırmak amacıyla nefret söylemini araçsallaştırdığında, toplumun ortak değerleri zayıflamakta ve kamusal tartışma alanı yozlaşmaktadır. Bu nedenle medya etiği, yalnızca mesleki bir sorumluluk değil, aynı zamanda toplumsal barışın güvence altına alınması için zorunlu bir kriterdir.

    Toplumsal dayanışma ve kapsayıcılık, bireylerin sosyal, mezhepsel, kültürel ve toplumsal kimlikleri üzerinden birbirine üstünlük taslaması yerine milli ( Türk – Ulus-Devlet’in kapsayıcılığı formatında) değerler etrafında birleşmesini gerektirir. Hukukun etkin uygulanması, kapsayıcı eğitim politikaları ve medya etiğinin güçlendirilmesi, toplumsal güveni yeniden inşa etmenin temel bileşenleridir. Bu bağlamda, bireysel kimlik beyanlarının siyasal ve ideolojik manipülasyon aracı hâline getirilmesine karşı bilinçli bir toplumsal duruş geliştirilmesi gereklidir (Habermas, 2001; Sahlberg, 2011).

    Özellikle kimlik temelli nefret söyleminin ve ayrımcılığın önlenmesi, yalnızca hukuki düzenlemelerle sınırlı kalmamalıdır. Toplumun farklı kesimlerinde farkındalık yaratacak programlar, medya okuryazarlığı çalışmaları ve kapsayıcı eğitim, uzun vadede toplumsal ve milli bütünleşmeyi güçlendiren araçlar olarak öne çıkmaktadır. Kütahyalı–Samyeli tartışması, bu bağlamda bir vaka çalışması olarak kullanılabilir; medyanın gücünü, bireysel söylemlerin toplumsal etkilerini ve toplumsal birliği koruma yollarını göstermektedir.

    Sonuç

    Rasim Ozan Kütahyalı–Defne Samyeli tartışması, medya aracılığıyla yürütülen kimlik siyaseti ve bireysel söylemlerin toplumsal etkilerini gözler önüne sermektedir. Olay, yalnızca iki kişi arasındaki bir polemik olarak değerlendirilemez; Türkiye’deki toplumsal kutuplaşma ve medyanın manipülatif gücünü anlamak için önemli bir örnek teşkil etmektedir (Bora, 2018).

    Kütahyalı’nın söylemleri, hukuki ve etik açıdan tartışmalı olmakla birlikte, toplumsal barış ve eşitlik ilkelerini zedeleyen bir unsur olarak öne çıkmaktadır. Hukuki çerçevede, TCK’nın 125. ve 216. maddeleri, nefret söylemi ve hakaretle mücadelede önemli araçlar sunmaktadır (TCK, 5237). Ancak uygulamada bu maddelerin etkin ve tarafsız uygulanmaması, medya figürlerinin ve bireylerin kimlik temelli saldırılarının sürdürülmesine olanak tanımaktadır. Bu bağlamda hukukun güçlendirilmesi, toplumsal barışın korunması için kritik öneme sahiptir (Özbudun, 2015).

    Toplumsal ve kültürel açıdan bakıldığında, Türkiye’nin tarihsel tecrübesi farklı kimliklerin birlikte yaşayabileceği milli bir zemin sunmaktadır. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte oluşan kültürel hoşgörü ve töresel birlik anlayışı, günümüzde medya ve eğitim politikalarıyla desteklenmediği sürece yeterli olamamaktadır (Kafesoğlu, 1984; Ahmad, 1993). Bu nedenle toplumsal barışın sağlanabilmesi için kapsayıcı eğitim, sorgulama, yüzleşme ve medya etiğinin güçlendirilmesi gerekmektedir.

    Son olarak, ROK–Samyeli örneği, bireysel kimliklerin siyasallaştırılması ve ötekileştirilmesine karşı çözüm yollarını da göstermektedir. Hukuksal yaptırımların etkin uygulanması, kapsayıcı eğitim politikaları, medya etiğinin denetimi ve toplumsal yüzleşme süreçleri, hem Türkiye’de hem de benzer toplumsal sorun yaşayan ülkelerde uygulanabilir yöntemlerdir (Habermas, 2001; Sahlberg, 2011; Tutu, 1999). Bu yaklaşımlar, ayrımcılık, mezhepçilik ve nefret söylemiyle mücadelede uzun vadeli bir strateji sunmakta ve toplumsal birliğin güçlendirilmesine katkı sağlamaktadır.

    Kaynakça
    • Ahmad, F. (1993). The Making of Modern Turkey. Routledge.
    • Assmann, J. (2011). Cultural Memory and Early Civilization: Writing, Remembrance, and Political Imagination. Cambridge University Press.
    • Bora, T. (2018). Türkiye’nin Kimlikleri. İletişim Yayınları.
    • Eriksen, T. H. (2010). Ethnicity and Nationalism: Anthropological Perspectives. Pluto Press.
    • Freud, S. (1921/2011). Group Psychology and the Analysis of the Ego. Martino Publishing.
    • Fromm, E. (1994). Escape from Freedom. Holt Paperbacks.
    • Gürses, F. (2019). Türkiye’de Nefret Söylemi ve Hukuk. İletişim Yayınları.
    • Habermas, J. (2001). The Postnational Constellation: Political Essays. MIT Press.
    • Kaya, A. (2015). Çok Kültürlülük, Göç ve Kimlik. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
    • Kafesoğlu, İ. (1984). Türk Milli Kültürü. Boğaziçi Yayınları.
    • Keyman, E. F., & İçduygu, A. (2003). Globalization, Civil Society and Citizenship in Turkey: Actors, Boundaries and Discourses. Routledge.
    • Özbudun, E. (2015). Türk Anayasa Hukuku. Yetkin Yayınları.
    • Sahlberg, P. (2011). Finnish Lessons: What Can the World Learn from Educational Change in Finland? Teachers College Press.
    • TCK (2004). Türk Ceza Kanunu, Kanun No: 5237. Resmî Gazete, 12 Ekim 2004.
    • Türkiye Cumhuriyeti Anayasası. (1982). Resmî Gazete, 9 Kasım 1982.
    • Tutu, D. (1999). No Future Without Forgiveness. Image Books.
    • Zürcher, E. J. (2017). Modernleşen Türkiye’nin Tarihi. İletişim Yayınları.

  • Cumhurbaşkanlığı Forsu: Atatürk’ün 20 Devlet Vizyonundan 1959’un Mezhepçi Daralmasına

    Cumhurbaşkanlığı Forsu: Atatürk’ün 20 Devlet Vizyonundan 1959’un Mezhepçi Daralmasına

    “Forsun Sessiz Değişimi: Atatürk’ün 20 Yıldızından 1959’un 16 Yıldızına”

    Türkiye Cumhuriyeti’nin sembolleri, yalnızca devletin bağımsızlığını değil, aynı zamanda tarihsel ve kültürel köklerini de temsil etmektedir. Bu semboller içerisinde Cumhurbaşkanlığı forsu, hem biçimsel hem de içeriksel açıdan özel bir öneme sahiptir. Ortasında yer alan güneş, Türkiye Cumhuriyeti’ni; etrafındaki yıldızlar ise Türk milletinin tarih boyunca kurduğu büyük devletleri temsil etmektedir. Mustafa Kemal Atatürk’ün bizzat tasarladığı bu fors, 1923’ten itibaren devletin sürekliliğini ve köklü geçmişini simgeleyen bir anlam taşımıştır.

    Cumhurbaşkanlığı Forsu’nun ilk tasarımında, ortadaki güneşi çevreleyen 20 yıldız bulunmaktadır. Bu yıldızların her biri, Türk tarihinin farklı dönemlerinde kurulmuş 20 büyük Türk devletini temsil etmektedir. Söz konusu devletler şu şekilde sıralanmaktadır:
    1. Büyük Hun İmparatorluğu
    2. Batı Hun İmparatorluğu
    3. Avrupa Hun İmparatorluğu
    4. Ak Hun (Eftalit) İmparatorluğu
    5. Göktürk Kağanlığı
    6. Avar Kağanlığı
    7. Hazar Kağanlığı
    8. Uygur Kağanlığı
    9. Karahanlı Devleti
    10. Gazne Devleti
    11. Büyük Selçuklu İmparatorluğu
    12. Harzemşahlar Devleti
    13. Altın Orda Devleti
    14. Timur İmparatorluğu
    15. Babür İmparatorluğu
    16. Osmanlı İmparatorluğu
    17. Safevî Devleti
    18. Memlükler Devleti
    19. Karakoyunlu Devleti
    20. Akkoyunlu Devleti

    Bu tablo, Mustafa Kemal Atatürk’ün tarihsel vizyonunun ne kadar kapsayıcı olduğunu göstermektedir. Çünkü yalnızca Sünni gelenekli imparatorluklar değil, aynı zamanda Alevi-Kızılbaş kültürünü yansıtan Safevîler, Akkoyunlular, Karakoyunlular ve Memlükler de bu bütünün bir parçası olarak değerlendirilmiştir.

    Forsun böyle bir anlayışla şekillendirilmiş olması, Türk tarihini yalnızca tek bir mezhep ya da siyasi gelenek üzerinden değil, çok katmanlı ve çeşitliliğe dayalı bir miras olarak ele alındığını ortaya koymaktadır. Ancak 1959 yılında Demokrat Parti hükümeti döneminde yıldız sayısının 20’den 16’ya düşürülmesi, bu kapsayıcı perspektifi bozmuş ve özellikle adı geçen dört devletin dışarıda bırakılmasına yol açmıştır.
    Bu değişiklik, tarihsel bağlamın ötesinde, mezhep temelli ayrımcılık tartışmalarını da beraberinde getirmiştir. Zira çıkarılan devletlerin ortak özelliği, Alevi-Kızılbaş geleneğine bağlı olmalarıdır. Bu durum, Cumhuriyet’in laiklik ve kapsayıcılık ilkesiyle çelişen bir adım olarak değerlendirilmiştir. Bu makalede söz konusu değişiklik; antropolojik, sosyolojik, siyaset bilimi ve kültürel perspektiflerden incelenecek ve forsun yeniden 20 yıldızlı hâline döndürülmesi gerektiği ileri sürülecektir.

    1. Semboller ve Antropolojik Bağlamı

    Antropoloji, toplumların semboller üzerinden nasıl bir kimlik ve aidiyet geliştirdiğini açıklayan önemli bir disiplindir. Victor Turner ve Clifford Geertz’in sembolik antropoloji çalışmaları, sembollerin toplumsal hafızanın taşıyıcısı olduğunu göstermektedir. Cumhurbaşkanlığı forsu da bu bağlamda, Türk toplumunun tarihsel ve kültürel birikimini somutlaştıran bir semboldür. Ortadaki güneş, sürekliliği ve ölümsüzlüğü simgelerken; yıldızlar, Türklerin tarih boyunca kurdukları devletlerin canlı hafızasını temsil etmektedir.

    Güneş ve yıldız motifleri, Türk kültür tarihinde köklü bir geçmişe sahiptir. Orhun Yazıtları’ndan Selçuklu ve Osmanlı mimarisine kadar, bu motifler gökyüzü ile devlet arasındaki bağın bir göstergesi olmuştur. Dolayısıyla Atatürk’ün fors tasarımında bu motifleri kullanması, tesadüfî değil, Türk kültürel mirasına bilinçli bir göndermedir. Antropolojik açıdan bu semboller, halkın zihninde devlet ile kozmik düzen arasındaki ilişkiyi yeniden üretmektedir.

    1959 yılında yapılan değişiklik, bu antropolojik bütünlüğü bozmuştur. Yıldız sayısının 20’den 16’ya indirilmesi, yalnızca dört devletin çıkarılması anlamına gelmemekte, aynı zamanda sembolün tarihsel sürekliliğini kesintiye uğratmaktadır. Bu, toplumsal hafızada bir kırılmaya yol açmış ve sembolün kapsayıcı gücünü zayıflatmıştır.

    1. Forsun Sosyolojik Önemi

    Sosyoloji, toplumsal kimlik ve hafızanın nasıl inşa edildiğini açıklayan önemli kavramlar sunar. Maurice Halbwachs’ın “kolektif hafıza” kavramı, milletlerin ortak geçmişlerini semboller aracılığıyla yaşattığını belirtir. Cumhurbaşkanlığı forsu, bu kolektif hafızanın en güçlü yansımalarından biridir. Çünkü her bir yıldız, yalnızca bir devleti değil, aynı zamanda Türk kimliğinin farklı tarihsel dönemlerini simgeler.

    Forsun özgün hâlinde, Alevi, Sünni, göçebe veya yerleşik fark etmeksizin bütün Türk devletleri bir bütün olarak temsil edilmektedir. Bu, sosyolojik açıdan “kapsayıcı ulus inşası”na işaret eder. Atatürk’ün tarih anlayışı da bu doğrultudadır: ayrıştırıcı değil, birleştirici, dışlayıcı değil kapsayıcıdır. Yıldızların 20’den 16’ya düşürülmesi ise bu bütünlük anlayışını bozmuş, sosyolojik açıdan mezhep temelli ayrışma algısı yaratmıştır.

    Toplumsal bütünlüğün en önemli şartı, ortak semboller üzerinde uzlaşmadır. Forsun 1959’da değiştirilmesi, Alevi-Bektaşi toplulukları başta olmak üzere birçok grupta “dışlanma” algısına neden olmuştur. Sosyolojik olarak bu durum, “ötekileştirme” sürecine işaret eder. Oysa Cumhuriyet’in sembollerinde ötekileştirmenin değil, bütünleştirmenin olması gerekir.

    1. Siyaset Bilimi Perspektifinden Fors

    Siyaset bilimi, devlet sembollerini “meşruiyet araçları” olarak ele alır. Max Weber’in meşruiyet tipleri üzerinden bakıldığında, Cumhurbaşkanlığı forsu karizmatik ve tarihsel meşruiyeti aynı anda taşır. Çünkü Atatürk’ün tasarladığı bir sembol olarak, karizmatik liderliğin izini taşırken; tarih boyunca kurulan devletleri temsil ederek tarihsel meşruiyeti de yansıtır.

    Demokrat Parti döneminde yapılan değişiklik, siyasal bağlamdan bağımsız değerlendirilemez. 1950’ler, Türkiye’de laiklik tartışmalarının yoğunlaştığı, siyasal iktidarın dini ve mezhepsel duyarlılıkları daha görünür biçimde kullandığı bir dönemdir. 1959’da yıldızların sayısının azaltılması, bu politik atmosferin bir yansıması olarak görülmelidir. Siyaset bilimi perspektifinden bakıldığında bu, sembollerin siyasal araçsallaştırılmasının açık bir örneğidir.

    Bu değişiklik aynı zamanda laiklik ilkesine de ters düşmektedir. Çünkü laik devlet anlayışında, semboller mezhepler üstü olmalı; tüm yurttaşları kapsamalıdır. Ancak dört Alevi-Kızılbaş devletin dışlanması, laiklikten sapma olarak yorumlanmıştır. Bu da sembollerin, siyasal iktidarların ideolojik tercihleri doğrultusunda değiştirilemeyeceğini bir kez daha ortaya koymaktadır.

    1. Kültürel Kimlik ve Tarih Anlayışı
      Atatürk’ün tarih vizyonu, Türk milletinin köklü geçmişini bütünlüklü bir şekilde yansıtmaktaydı. Cumhurbaşkanlığı forsu üzerindeki 20 yıldızın her biri, yukarıda belirtilen devletlerden birini temsil etmekteydi. Bu devletlerin kapsayıcılığı, Türk tarihinin yalnızca belli bir inanç veya mezhebe dayalı olmadığını, aksine farklı coğrafyalarda, farklı kültürel koşullarda kurulan bütün Türk devletlerinin ulusal hafızaya dahil edildiğini göstermektedir.

    Kültürel kimlik, milletlerin tarihsel süreklilik içinde kendilerini tanımlama biçimidir. Atatürk’ün geliştirdiği Türk Tarih Tezi, Türklerin tarih boyunca kurdukları bütün devletleri ortak bir çerçevede değerlendirir. Bu bakış açısı, etnik ve mezhepsel ayrımları aşan bir kapsayıcılığa sahiptir. Cumhurbaşkanlığı forsu da bu tarih anlayışının somut bir ürünü olmuştur.

    Safevîler, Akkoyunlular, Karakoyunlular ve Memlükler Türk tarihinin ayrılmaz parçalarıdır. Safevîler, resmi dil olarak Türkçeyi kullanmış; Akkoyunlular ve Karakoyunlular Oğuz boylarının en önemli temsilcileri olmuştur. Memlükler ise Arap coğrafyasında Türk-İslam devlet geleneğini sürdürmüşlerdir. Bu devletleri dışarıda bırakmak, Türk tarihini eksiltmek anlamına gelir.

    Kültürel süreklilik açısından bakıldığında, forsun 16 yıldızlı hâli eksik bir temsil sunmaktadır. Bu eksiklik, Türk kimliğinin bütünlüğünü zedelemekte, Alevi-Kızılbaş geleneğini yok saymaktadır. Oysa Atatürk’ün tasarımı, bütün Türk tarihini kapsayan bir kültürel bütünlük anlayışına dayanmaktadır.

    1. Mezhepçilik ve Tarihsel Yanlışın Sonuçları

    Safevîler ve onların önderi Şah İsmail, yalnızca siyasi bir lider değil, aynı zamanda Türk edebiyatının en önemli şairlerinden biridir. Hatayi mahlasıyla yazdığı şiirler, Alevi-Bektaşi edebiyatının temel taşları arasında yer alır. Dolayısıyla Safevîler’in forstan çıkarılması, yalnızca siyasi değil, aynı zamanda kültürel bir kayıp anlamına gelir.

    1959 değişikliğinin toplumsal algıya etkisi büyüktür. Alevi topluluklar, bu adımı bir dışlanma olarak görmüş, devletin sembollerinde bile ayrımcılığa maruz kaldıkları düşüncesi güçlenmiştir. Bu da mezhepsel ayrışmaları derinleştiren bir unsur olmuştur. Sosyolojik olarak bu durum, devlet ile toplum arasındaki güven ilişkisini zedelemiştir.

    Modern Türkiye’nin temel ilkelerinden biri laikliktir. Ancak 1959 değişikliği, mezhepsel bir dışlamayı sembollere yansıtarak laikliğe gölge düşürmüştür. Bu da tarihsel bir hata olarak değerlendirilmelidir. Forsun yeniden 20 yıldızlı hâline döndürülmesi, bu yanlışın düzeltilmesi açısından zorunludur.

    1. Karşılaştırmalı Analiz

    Dünyada devletler, sembollerini tarihsel bütünlük üzerinden inşa etmektedir. Örneğin ABD bayrağındaki 50 yıldız, eyaletlerin birliğini temsil eder. Rusya’nın çift başlı kartalı, Bizans ve Çarlık mirasını aynı anda simgeler. Çin’in bayrağındaki yıldızlar, toplumun farklı sınıflarını kapsar. Bu örnekler, devlet sembollerinin kapsayıcılık üzerine kurulduğunu göstermektedir.

    Türk Cumhurbaşkanlığı forsu ise benzersizdir; çünkü doğrudan devlet geleneğini ve tarihsel sürekliliği temsil eder. Ancak yıldız sayısının 20’den 16’ya düşürülmesi, bu benzersizliği zayıflatmıştır. Eksik bırakılan dört devlet, Türk tarihinin önemli bir parçasıdır ve sembolde yer almaları zorunludur.

    Karşılaştırmalı olarak bakıldığında, eksiltme yoluyla sembol değiştirmek, dünyada nadiren görülür. Genellikle devletler, sembollerini genişletir veya günceller. Türkiye’de ise tam tersi yapılmış, sembol daraltılmıştır. Bu, tarihsel hafızada bir eksiklik yaratmaktadır.

    1. Çözüm Önerileri

    Öncelikle, forsun yeniden Atatürk’ün tasarladığı özgün hâline döndürülmesi gerekmektedir. Bunun için TBMM’de yeni bir yasa teklifi hazırlanmalı ve daha önce Ali Özgündüz’ün 2014’te sunduğu teklif yeniden gündeme alınmalıdır. Bu yasal düzenleme, tarihsel adaletin sağlanması açısından önemlidir.

    İkinci olarak, akademik kurumların bu konuyu bilimsel belgelerle ortaya koyması gereklidir. Türk Tarih Kurumu, üniversiteler ve araştırmacılar, 1959’daki değişikliğin belgelerini incelemeli ve kamuoyunu bilgilendirmelidir. Böylece tartışmalar spekülasyonlardan arındırılacaktır.

    Son olarak, sembollerin toplumsal barışa hizmet etmesi gerektiği unutulmamalıdır. Cumhurbaşkanlığı forsu, bütün Türk milletini temsil etmelidir. Mezhep ayrımcılığının sembollere yansıması, toplumsal bütünlüğü zedeleyen bir durumdur. Atatürk’ün kapsayıcı anlayışına dönmek, bu açıdan da elzemdir.

    Sonuç

    Cumhurbaşkanlığı forsu, yalnızca bir devlet bayrağı değil, Türk milletinin tarihsel hafızasının bir simgesidir. Atatürk’ün tasarladığı hâlinde 20 yıldız, Türklerin tarih boyunca kurduğu bütün büyük devletleri kapsıyordu. Ancak 1959’da Demokrat Parti hükümeti döneminde, Celal Bayar ve Adnan Menderes’in iktidarında yıldızların sayısı 16’ya düşürülmüş ve özellikle Alevi-Kızılbaş kimliğiyle öne çıkan dört devlet dışlanmıştır.

    Bu değişiklik, tarihsel gerçeklikle bağdaşmamakta, mezhep temelli bir dışlama olarak sembollere yansımaktadır. Antropolojik, sosyolojik, siyasal bilimler ve kültürel açıdan bu durum, kolektif hafızada bir kırılma yaratmış, laiklik ve kapsayıcılık ilkesiyle çelişmiştir.

    Dolayısıyla yapılması gereken, forsun yeniden 20 yıldızlı hâline döndürülmesidir. Bu yalnızca bir sembol değişikliği değil, aynı zamanda tarihsel adaletin sağlanması, toplumsal barışın pekiştirilmesi ve Atatürk’ün bütünleştirici vizyonuna dönüş anlamına gelecektir.

    Kaynakça
    • Atatürk Araştırma Merkezi. Cumhuriyetin İlk Yıllarında Devlet Sembolleri. Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, 2007.
    • Geertz, Clifford. The Interpretation of Cultures. New York: Basic Books, 1973.
    • Halbwachs, Maurice. On Collective Memory. Chicago: University of Chicago Press, 1992.
    • Halaçoğlu, Yusuf. XVI. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun İskân Siyaseti ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2001.
    • Halaçoğlu, Yusuf. “Cumhurbaşkanlığı Forsu Üzerindeki Yıldızların Anlamı ve Tartışmalar.” Türk Tarih Kurumu Dergisi, Cilt 45, Sayı 178 (2006): 55-72.
    • Kafesoğlu, İbrahim. Türk Milli Kültürü. İstanbul: Ötüken Neşriyat, 1998.
    • Karagöz, Aliseydi. Cumhurbaşkanlığı Forsundaki Yıldızların Gizemi ve Tarihî Anlamı. Antalya, 2015.
    • Köprülü, Mehmet Fuat. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2003.
    • Şah İsmail Hatayi. Divan. Haz. Abdülbaki Gölpınarlı. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2002.
    • Turner, Victor. The Ritual Process: Structure and Anti-Structure. Chicago: Aldine, 1969.
    • Uzunçarşılı, İsmail Hakkı. Osmanlı Tarihi. Cilt I-IV. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1988.
    • Zürcher, Erik Jan. Modernleşen Türkiye’nin Tarihi. Çev. Yasemin Saner. İstanbul: İletişim Yayınları, 2004.
    • Özgündüz, Ali. “Cumhurbaşkanlığı Forsunda Yer Alması Gereken Devletler Hakkında Kanun Teklifi.” Türkiye Büyük Millet Meclisi Tutanak Dergisi, 8 Aralık 2014.