Blog

  • GAR KATLİAMI..

    GAR KATLİAMI..

    HALA UYUYORUZ…
    Sayı olarak büyük değil dikkat çekmez…
    “Ankara Gar Katliamı”
    10 yıl olmuş…
    Ölenlerin yakınları için 10 yıl geçmek bilmeyen koskocaman bir zamandır…
    ***
    Geçerkende tüm yaraları kangırtarak geçmiştir adım gibi eminim…
    Acılarını yürekten paylaşıyorum…
    ***
    Gelin o güne kısa bir ara olarak dönelim…
    ***
    O gün insan etinin yanık kokuları burunlara geldiğinde, sokakta birbirini hiç tanımayan yaşlı genç insanlar birbirine sarılarak ağlaşıyordu…
    ***
    O gün sağdan soldan sahibi aranan insan ellerinin-ayaklarının geçtiği gündü…
    Ölen öldü…
    Çok net söylüyorum yapanın ve yaptıranların yanına kar kaldı…
    ***
    Düşünüyorum da o günden bu yana kaç şehit tabutu geldi ülkemize…
    Kaç barikat kuruldu, kaç hendek kazıldı.,,
    Kaç bombalı düzenek hazırlandı…
    Kaç ocağa ateş düştü, kaç çocuk öldü?
    ***
    Dikkat edin şaka yapmıyorum o günden sonra çarşı pazar ekonomisi çöktü…
    Her yerde…
    Her alanda, her konuda korku hakim…
    ***
    İlginçtir hala korkuyoruz ve hala susuyoruz…
    ***
    Özellikle İstanbul sokaklarında
    kin nefret öfke ve şiddet volta atıyor…
    Ruhsatlı ruhsatsız: Silahlanma hız kazandı…
    Kesici aletlerin haddi hesabı yok…
    ***
    Ülkede olmayan uluslar arası terör örgütü yok…
    Sınırlarımız kevgire dönmüş vaziyette…
    Sığınmacıların yüzde 98’inin kimliği bilinmiyor…
    ***
    Uyuşturucu kullanımı yaşı 9-10 a inmiş vaziyette…
    Tacizin…
    Tecavüzün bini bir para…
    Sahte ehliyet…
    Tapu…
    Sahte rapor…
    Doktora…
    Sahte diploma vs çeteleri aldı başını gitti…
    ***
    Çocuklar sinir küpü, öyle i anne babalarını öldürecek hale geldiler…
    İşsizlik…
    Açlık…
    Yoksulluk tavan yaptı…
    ***
    Rüşvet ve yolsuzluk olayları artık utanç meselesi değil…
    İsraf…
    Şatafat, saltanat..
    Yalan…
    İftira, tehdit ve hile, hurda da değil…
    ***
    Neden?
    ***
    Çünkü..
    Daha o gün “defolun gidin” diyecektik…
    Diyemedik, ineklik bizde kaldı…
    ***
    Hala UYUYORUZ…
    Oysa!..
    Saray saltanatının sürmesi için…
    AKMHP iktidarının devamı için..
    Canlı bombalar patladı, patlayacak…
    hâlâ korkuyoruz,
    Umarım UYANIRIZ…

  • BIFF 2025: Işığın, Rüzgarın ve Sinemanın Peşinde

    BIFF 2025: Işığın, Rüzgarın ve Sinemanın Peşinde

    Bodrum Uluslararası Film Festivali (BIFF), bu yıl ilk kez sahneye çıkarken aslında sıfırdan başlamadı; 12 yıldır süregelen Bodrum Türk Filmleri Haftası ve CineBodrum‘un birikimini devralarak yoluna devam etti. Ancak bu kez hem içeriğinde hem de iddiasında, yerel bir sinema haftasından uluslararası bir platforma dönüşme kararlılığı dikkat çekti.

    Bu yönüyle BIFF, yalnızca yeni bir festival değil; geçmişin deneyimini geleceğe taşıyan bir sinema laboratuvarı gibi. Üstelik bunu Bodrum’un ışığına, Akdeniz’in nefesine ve sinemanın sürekli değişen doğasına yaslanarak yapıyor.

    Kültür ve Turizm Bakanlığı‘nın desteğiyle, Bodrum Sinema ve Kültür Derneği‘nin öncülüğünde, Muğla Valiliği, Bodrum Belediyesi, Kos Belediyesi ve birçok kurumun iş birliğiyle düzenlenen festival, altı gün boyunca binlerce izleyiciyle buluştu.

    15 ülkeden 19 film, 34 gösterim ve uluslararası konukların katılımıyla gerçekleştirilen söyleşi ve atölyeler, kentin hem sinema hem kültür belleğine yeni bir damar ekledi. BIFF‘in asıl iddiası yalnızca iyi filmler göstermek değil, sinema sektörünü yeniden birbirine yaklaştırmaktı.

    Bu yıl festivali, Hürriyet Gazetesi yazarı Sayım Çınar, Yüzüncüyıl Gazeteciler Derneği Başkanı Yavuz Yılmaz, Başkan Yardımcısı Hikmet Aydoğan ve Türkiye’nin ilk kariyer koçu olmanın yanı sıra yazarlık kariyerini de sürdüren Yasemin Sungur ile birlikte takip etme fırsatım oldu. Filmler üzerine yaptığımız değerlendirmeler ve festival sonrasında süren tartışmalar, sadece izlediğimiz yapımları değil, bugünün sinema dünyasının yönünü de yeniden düşünmemi sağladı.

    Festivalin kurucusu ve direktörü Cenk Sezgin‘in vizyonu, danışmanı Elif Dağdeviren‘in katkılarıyla şekillenen program hem ulusal hem de uluslararası katılımcılar için zengin bir deneyim sundu. Söyleşiler, atölyeler ve çok kültürlü yapısı sayesinde BIFF, Bodrum’un kültürel takviminde kalıcı bir yer edineceğinin sinyallerini verdi.

    Ne var ki festivalin sonunda verilen ödüller bu bütünlüğü ne kadar yansıttı, biraz tartışılır. Uluslararası Yarışma’da Jüri Özel Ödülü’nü Yunanistan yapımı “Margo” alırken, En İyi Film Ödülü ve 10 bin avroluk büyük ödül, Avusturya-Almanya ortak yapımı “Beyaz Salyangoz”a gitti.

    En İyi Film Ödülü’nü alan “Beyaz Salyangoz”un sinematografisi incelikli, anlatımı neredeyse belgesel duyarlılığında olsa da bu seçimin festivalin Akdeniz’e, çok kültürlülüğe ve duygusal yoğunluğa yaslanan ruhuyla tam örtüşmediğini söyleyebilirim. Bu yüzden jüri tercihi biçimsel zarafetiyle öne çıksa da festivalin sıcak ruhundan bir adım uzakta kaldı.

    Oysa yarışma seçkisinde benim favorim olan “Zamanın Renkleri”, kusurlarıyla bile insanın kalbine dokunan, hikayesini yaşamın pürüzleriyle birlikte anlatan bir yapımdı. Cédric Klapisch, zamanı, sanatı ve aile bağlarını ustalıkla iç içe geçirirken; nostaljiyle çağdaşlığı zarif bir dengede buluşturmuştu. Belki de yeni bir festivalin ruhu, tam da bu tür yarım kalmış duyguların, eksik ama içten anlatıların içinde saklıydı.

    Yine de Bodrum bu yıl, sinemayla soluyan, düşünen ve tartışan bir şehir olduğunu bir kez daha gösterdi. BIFF‘in geleceği, ödüllerin ötesinde; o tartışmalarda, fikir alışverişlerinde ve ışıklı Akdeniz gecelerinde şekillenecek gibi görünüyor.

    Bodrum Uluslararası Film Festivali’nin bu ilk yılında, coğrafi olarak küçük ama sinema anlamında geniş bir evrende dolaşan hikayelerle doluydu. Altı gün boyunca süren gösterimler arasında bazı filmler sessizce kalbime dokunurken, bazıları ise iddiasına rağmen soğuk bir mesafe bıraktı. Aşağıda festivalin Uluslararası Uzun Metraj Yarışması, Panorama ve Bodrum Galaları seçkilerinde izlediğim filmlere dair kişisel notlarım yer alıyor.


    Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması

    Festivalin ana omurgasını oluşturan Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması, ana akım sinemadan deneysel anlatılara uzanan geniş bir yelpazeyi kapsıyordu. Bu bölüm, ulusal ve uluslararası filmlerden oluşan seçkisini, sinema salonu derneklerinin katkısıyla belirlendi.

    Bodrum tarihinin simge figürlerinden Halikarnas Kraliçesi Artemisia‘dan esinlenen ödül için bu yıl dokuz film yarıştı. Tıpkı Artemisia’nın tarih boyunca temsil ettiği güç ve cesaret gibi, yarışma seçkisinde de kan bağının ötesine geçen dostluk, dayanışma ve ortak üretim kavramlarını içeren alternatif bir “aile” anlayışı öne çıktığını söyleyebilirim.

    Bu seçkide sevginin hem ışıklı hem karanlık yüzüyle ele alındığı, kimi zaman eleştirel, kimi zaman duygusal hikayeler yer alıyordu. Deneysel sinemaya da alan tanıyan program, farklı kültürleri temsil etmeyi ve her kesimden izleyiciye seslenmeyi amaçladığı belliydi. Usta yönetmenlerin yeni yapımlarıyla genç sinemacıların ilk filmleri aynı perdede buluşarak BIFF‘in çeşitliliğe dayalı vizyonunu görünür kıldı.

    Bu seçkide yer alan filmler için benim kişisel değerlendirmelerim şöyle:

    Zamanın Renkleri (Colours of Time / La Venue de l’avenir)

    Festivalde açık ara en beğendiğim film. Cédric Klapisch, zamanı, sanatı ve aile bağlarını ustalıkla iç içe geçirirken yarattığı yaratıcı kurgu ve oyuncu kadrosuyla büyüleyici bir dönem hissi yaratıyor. 1895 Paris’inden günümüz Normandiya’sına uzanan bu hikaye, nostaljiyle çağdaşlığın zarif bir dengede buluştuğu, zeki, duygusal ve sürprizlerle dolu bir film deneyimi sunuyor.

    Puanım: 8/10

    Yusufçuk (Dragonfly)

    BIFF’te Türkiye prömiyerini yapan film; yaşlılık, yalnızlık ve bakım sistemine dair sade ama derin bir anlatı. Paul Andrew Williams, gösterişsiz sinema diliyle karakterlerin kırılganlığını ve sessizliklerdeki gerilimi çok iyi yakalıyor. Güçlü performanslar da filme hem duygu hem de insani sıcaklık katıyor. Sıradan bir dram gibi başlayan hikayenin beklenmedik bir sona evrilmesi de çok etkileyici.

    Puanım: 7/10

    Olmo

    BIFF’te Türkiye prömiyerini yapan film; bir ailenin tek bir gününe odaklanarak karakterler arasındaki bağlılıkları, çatışmaları, sessiz öfke ile hayal kırıklıklarını incelikle işliyor. Diyaloglar doğal ve içten, dramatik anlar ölçülü, sinematografisi hikayeyi destekleyici. Olay örgüsü kısa bir zaman dilimine sığmasına rağmen karakterlerin iç dünyasını ve aile dinamiklerini katmanlı biçimde yansıtıyor.

    Puanım: 7/10

    Margo (The Come Out of Margo / Vgainoun mesa ap ti Margo)

    BIFF’te Türkiye prömiyerini yapan film; yaratma sancısı, korku ve kadınlık arasında salınan şiirsel bir bilinç yolculuğu. Gerçekle halüsinasyonun iç içe geçtiği anlatımında yaratıcı bir cesaret var. Deneysel kurgusu ve atmosferik sinematografisiyle hipnotik bir etki yaratıyor; yine de duygusal yoğunlukta zaman zaman seyirciyi dışarıda bırakıyor.

    Puanım: 6/10

    Uçan Köfteci (The Flying Meatball Maker)

    Absürt mizahı ve taşlama niyetiyle eğlenceli bir açılış yapsa da tekrar eden sahneler yüzünden temposunu kaybediyor. Taşradaki karakterlerin entelektüel ilgilerini “tuhaflık” olarak sunması ise bayat bir klişe. Görsel olarak parlak anları var ama yüzeysel hiciv filmi zayıflatıyor.

    Puanım: 4/10

    Beyaz Salyangoz (White Snail)

    BIFF’te Türkiye prömiyerini yapan film; bir manken ile otopsi uzmanı arasındaki kırılgan aşk hikayesi üzerinden beden, güzellik ve ölüm kavramlarını karanlık bir tonda birleştiriyor. Dante’nin cehenneminden beslenen bu alegori, görsel olarak güçlü olsa da duygusal mesafesi nedeniyle soğuk kalıyor. Aşkın ve ölümün aynı bedende yankılanabileceğini hatırlatan bir deneme.

    Puanım: 3/10

    Atropia

    Açılışını Sundance Film Festivali’nde gerçekleştiren ve Türkiye prömiyerini yapan film; savaşın yıkımı ve insanın hayatta kalma içgüdüsü üzerine kurulu absürt hikayesinde ilginç bir atmosfer sunsa da anlatısı dağınık duruyor. Konu ilginç olsa da gerçeklik ile hiciv arasında sıkışan, iddialı ama kendi dilini oluştururken izleyiciyi zorlayan bir film.

    Puanım: 3/10

    Algoritma’ya Biat Et (In Algorithm We Trust)

    Sosyal medya takıntısını ve dijital çağın kimlik erozyonunu ele almak güncel bir fikir olsa da prodüksiyon kalitesi ve anlatı temposu bu fikri taşıyamıyor. Pandemi koşullarında çekilmiş hissi veren durağanlık, dijital çağın hızına hiç denk düşmüyor ve filmi izlenmesi sıkıcı bir hale getiriyor.

    Puanım: 2/10


    Panorama Seçkisi Üzerine

    Panorama seçkisinde izlediğim filmler, Bodrum’un uluslararası sinema haritasında kurmak istediği çeşitlilik vizyonunu iyi yansıtıyordu. Coğrafi olarak geniş bir yelpazeye yayılan bu bölüm de günümüz sinemasının toplumsal nabzını da sezdiren yapımlarla doluydu.

    Genç Anneler (Young Mothers / Jeunes mères)

    Bodrum Uluslararası Film Festivali’nin Panorama bölümünde gösterilen “Genç Anneler”, Belçika’daki bir sığınma merkezinde yaşayan genç kadınların kendileri ve çocukları için daha iyi bir gelecek kurma çabasını anlatıyor. Dardenne kardeşlerin yalın ama yüksek toplumsal duyarlılığa sahip anlatımı, karakterlerin belgesel tonundaki gündelik rutinleriyle güçlü bir gerçeklik hissi kuruyor.

    Duygusal yoğunluk her sahnede korunamasa da film, görünmeyen hikayeleri görünür kılma becerisiyle izleyicide karşılığını bulan bir film oldu. Puanım: 5/10

    Chopin, Paris’te Bir Sonat (Chopin, A Sonata In Paris)

    “Chopin, Paris’te Bir Sonat” ise görsel zarafetiyle öne çıkan bir yapımdı. Chopin’i Paris aristokrasisinin gözdesi, salonların vazgeçilmezi olarak resmeden film, bestecinin konserler, dersler ve aşklarla dolu hayatına odaklanıyor. Ancak müziğinin ardındaki kırılgan ruhu derinleştiremeyen anlatımı, yüzeyde kalan bir biyografi etkisi yaratıyor.

    Görsel olarak etkileyici olsa da Chopin’in yalnızlığını ve yaratım sancısını yeterince hissettiremiyor. Puanım: 4/10

    Bodrum Galaları Üzerine

    Bodrum Uluslararası Film Festivali’nin “Bodrum Galaları” seçkisi, yerli yapımların hem seyirciyle buluştuğu hem de Türkiye sinemasının nabzını tuttuğu bir alan gibiydi. Yerel hikayelerin, kişisel anlatılarla buluştuğu bu bölümde dikkat çekici yapımlar kadar zayıf halkalar da vardı.

    Bildiğin Gibi Değil (Not What You Think)

    Babalarının ölümüyle Tokat’a dönen üç kardeşin yüzleşmesini anlatan bu filmin en ilginç yanı, hikayenin Tokat’ta geçmesi. Konuşma ağırlıklı anlatımı ve görsel estetiğin eksikliği yapımı zaman zaman televizyon filmi havasına yaklaştırıyor. Samimi bir aile hikayesi olma potansiyeline rağmen, anlatım biçimi bu içtenliği görsel bir deneyime dönüştüremiyor.

    Puanım: 3/10

    Gündüz Apollon Gece Athena (Apollon By Night Athena By Night)

    Hayaletler aracılığıyla geçmişten bugüne ötekileştirilmiş mezarsız ölülerin politik yankısını edebi tatta izleyiciye aktarıyor. Başlardaki muğlaklık merakı diri tutsa da mesajını biraz geciktiriyor. Yine de Defne’nin mesafeli başlayan ama finalde derinleşen performansı ve Side’den Bostancı’ya uzanan mekanları, kalıcı bir atmosfer katıyor.

    Puanım: 6/10

    Sonuç:

    Bodrum’un rüzgarında, sinemanın farklı dillerinden esen sesleri dinlemek etkileyici bir deneyimdi. “Zamanın Renkleri” festivalin en güçlü filmi olarak zihnimde yer ederken, “Dragonfly”, “Olmo” ve “Margo” bende iz bırakan yapımlar oldu. Diğerleri ise kimi zaman biçimsel, kimi zaman tematik nedenlerle geride kaldı. Ama her biri, BIFF’in ilk yılında sinemaseverlere sunduğu çeşitliliğin ve cesaretin bir parçasıydı.

  • Algının Gücü: Dünyayı Nasıl Gördüğümüz ve Kendimizi Anlamanın Önemi

    Algının Gücü: Dünyayı Nasıl Gördüğümüz ve Kendimizi Anlamanın Önemi

    İnsan dünyayı çoğu zaman olduğu gibi değil, kendi algısı üzerinden görür. Algı yalnızca bir pencere değildir; düşüncelerimizi, hislerimizi ve tepkilerimizi şekillendiren bir mimardır. William Blake’in ifadesiyle: “Eğer algı kapılarından arınsaydık, her şey bize olduğu gibi görünürdü: sonsuz.” Bu söz, insan bilincinin sınırlılıklarını ve içsel filtrelerimizin dünyayı nasıl dönüştürdüğünü gözler önüne serer.

    Algıyı anlamak, yüksek farkındalığın temelini oluşturur. İnsanların başkalarını değiştirmeye veya eleştirmeye çalışma eğilimleri çoğu zaman kendi içsel dünyalarının bir yansımasıdır. Bu makalede, algının doğası, içsel yansımalarımız, tepkilerimiz ve farkındalık geliştirme süreçleri detaylı olarak ele alınacaktır. Amaç, okuyucuyu kendi algısını fark etmeye ve dönüştürmeye yönlendirmektir.

    Algı, bireysel deneyimlerimizle şekillenir. Her insan, geçmiş deneyimlerinin, eğitim ve değerlerinin bir filtrelemesiyle dünyaya bakar. Bu filtreler, bazen objektif gerçekliği çarpıtarak yalnızca bizim inanç ve beklentilerimizi doğrulayan bir görüntü sunar.

    Özetle, algının gücü insan ilişkilerinde ve toplumsal etkileşimlerde kritik bir rol oynar. Tepkilerimiz ve yargılarımız çoğu zaman karşımızdaki kişiden değil, kendi iç dünyamızdan kaynaklanır. Bu nedenle, kendimizi ve algımızı anlamak, bireysel huzur ve sosyal uyum açısından önemlidir.

    Algı ve Gerçeklik: Filtrelenmiş Dünyamız

    Algı, dünyayı olduğu gibi görmekten çok, onu kendi zihinsel ve duygusal filtrelerimizden geçirmek anlamına gelir. İnsan beyni, çevresindeki tüm bilgiyi anlık olarak işleyemez; bu yüzden bazı bilgileri öne çıkarır, bazılarını göz ardı eder. Bu seçicilik, algının hem gücünü hem de sınırlılığını gösterir.

    Geçmiş deneyimler ve öğrenilmiş kalıplar, algımızın şekillenmesinde etkili bir rol oynar. Bir insanın davranışlarını değerlendirirken, çoğu zaman kendi geçmiş deneyim ve yargılarımızı kullanırız. Bu nedenle, bir davranışı gözlemlerken, karşımızdaki kadar kendi algımız da sürece dahil olur.

    Böylece, dünya ile olan etkileşimimiz tamamen sübjektif bir deneyime dönüşür. Her gözlem ve duygu, kişisel filtrelerimizin bir ürünüdür. İnsanlar, çoğu zaman bu filtrelerin farkında olmadıkları için, kendi algılarını evrensel gerçeklik olarak görür.

    Algıyı anlamak, bireyin içsel özgürlüğüne giden kapıyı aralar. Tepkilerimizin ve duygularımızın kaynağını fark etmek, dış dünyaya daha bilinçli ve dengeli yaklaşmamızı sağlar.

    İçsel Dünya ve Yansımalar

    Birini nasıl algıladığımız, çoğu zaman onun kim olduğundan ziyade, bizim iç dünyamızın bir yansımasıdır. Eleştirilerimiz, beklentilerimiz ve önyargılarımız, karşımızdakinden çok kendi içimizde taşıdıklarımızdan kaynaklanır.

    Psikolojide projeksiyon mekanizması, kendi kabul etmediğimiz yönlerimizi başkalarına yansıtmamızı ifade eder. Bu yansımalar, algımızın şekillenmesinde güçlü bir etkendir. Örneğin, sürekli başkalarının hatalarını görmek, aslında kendi içsel eleştirilerimizin bir yansıması olabilir.

    Bu durum, ilişkilerde yanlış anlamalara ve çatışmalara yol açabilir. İnsanlar başkalarının davranışlarını kendi filtrelerinden geçirerek yorumlar; böylece gerçek davranış ile algılanan davranış arasında fark oluşur.

    İçsel dünyayı anlamak ve farkında olmak, sağlıklı ilişkilerin ve dengeli bir yaşamın temelidir. Kendi düşünce ve duygularımızı gözlemlemek, algımızı şekillendiren unsurları tanımamıza yardımcı olur.

    Tepkilerimiz: İçsel Dünyanın Aynası

    Tepkilerimiz çoğu zaman karşımızdakine değil, içimizdeki duygu ve düşüncelere aittir. Birine kızdığımızda veya sevgi gösterdiğimizde, bu aslında bizim içsel durumumuzun bir yansımasıdır.

    Farkındalık geliştirme süreci, bu tepkilerin kökenini anlamakla başlar. Tepkilerimizi gözlemlemek, hangi düşünce ve duyguların onları tetiklediğini fark etmek, algıyı dönüştürmenin ilk adımıdır.

    İçsel yansımaları fark etmek, kişisel huzuru artırmakla kalmaz; aynı zamanda başkalarıyla daha empatik ilişkiler kurmamızı sağlar. Tepkileri anlamak, başkalarıyla ilgili bir yargıya varmadan önce kendi filtrelerimizi sorgulamayı gerektirir.

    Bu bağlamda, tepkilerimiz bir aynadır. Onları doğru okumak, kendi iç dünyamızı anlamak ve algımızı bilinçli şekilde yönetmek için kritik bir araçtır.

    Algıyı Dönüştürmek: Farkındalık ve Ustalık

    Yüksek farkındalık, dış dünyayı değiştirmeye çalışmakta değil, kendi algımızı anlamakta ve dönüştürmekte yatar. Algıyı dönüştürmek, düşüncelerimizi, duygularımızı ve tepkilerimizi gözlemlemeyi ve yeniden yapılandırmayı gerektirir.

    Meditasyon, farkındalık ve bilinçli düşünce uygulamaları, algıyı dönüştürmede güçlü araçlardır. Bu yöntemler, bireyin kendi iç dünyasını gözlemlemesini ve duygusal tepkilerini bilinçli olarak yönetmesini sağlar.

    Algıyı dönüştürmek, sadece kişisel gelişim için değil, toplumsal ilişkiler için de önemlidir. Daha bilinçli bir algı, daha sağlıklı kararlar, daha güçlü ilişkiler ve daha dengeli bir yaşam sunar.

    Dolayısıyla, ustalık dünyayı olduğu gibi görmekten ziyade, kendi iç dünyamızı anlamaktan ve algımızı bilinçli şekilde yönetmekten geçer. Bu süreç hem içsel huzuru hem de dış dünyayla uyumlu yaşamı mümkün kılar.

    Algı ve Empati

    Empati, algının farkındalıkla birleştiği noktada ortaya çıkar. Başkalarının perspektifini anlamak, kendi filtrelerimizi tanımakla başlar. Algıyı fark eden birey, önyargı ve ön kabul durumlarını azaltabilir ve başkalarının deneyimlerini daha objektif değerlendirebilir.

    Empati, toplumsal ilişkilerde çatışmaları azaltır ve anlayışı artırır. Algımızın farkında olmak, başkalarının davranışlarını kişisel algılamadan değerlendirmemizi sağlar.

    Algı ve empati arasındaki ilişki, hem iş hayatında hem de aile ve sosyal yaşamda önemlidir. İnsan, kendi içsel filtrelerini tanıdıkça, başkalarının dünyasını da daha sağlıklı algılar.

    Algıyı dönüştürmek ve empati geliştirmek, sadece bireysel fayda sağlamaz; toplumsal uyum ve anlayışı da güçlendirir.

    Farkındalık Pratikleri

    Farkındalık geliştirme teknikleri, algıyı dönüştürmede etkili araçlardır. Meditasyon, nefes çalışmaları, günlük tutma ve bilinçli gözlem uygulamaları, bireyin kendi düşünce ve duygularını analiz etmesini sağlar.

    Bu uygulamalar, otomatik tepkileri azaltır ve bilinçli karar alma yeteneğini artırır. Aynı zamanda, içsel yansımaların fark edilmesini ve yönetilmesini kolaylaştırır.

    Farkındalık, yalnızca bireysel huzur için değil, ilişkilerin kalitesi için de gereklidir. Bilinçli bir algı, iletişimi güçlendirir ve çatışmaları minimize eder.

    Algı ve farkındalık pratikleri, yaşam boyu süren bir süreçtir. Düzenli uygulandığında, birey hem kendini hem de çevresini daha sağlıklı bir şekilde anlamaya başlar.

    Sonuç

    İnsan dünyayı olduğu gibi değil, kendi algısı üzerinden görür. Algı, içsel filtrelerimizin bir yansımasıdır; tepkilerimiz, yargılarımız ve düşüncelerimiz çoğu zaman başkalarından değil, kendimizden kaynaklanır. William Blake’in de dediği gibi, algı kapılarından arındığımızda, dünya bize olduğu gibi görünür ve sınırsız bir deneyim sunar.

    Algıyı anlamak ve dönüştürmek, yüksek farkındalığın temelini oluşturur. Kendi iç dünyamızı gözlemlemek ve tepkilerimizi fark etmek, hem bireysel huzuru hem de sosyal uyumu artırır.

    Özetle, algımızı yönetmek bir güçtür. Bilinçli bir algı, dünyayı daha net görmemizi, daha dengeli yaşamamızı ve daha sağlıklı ilişkiler kurmamızı sağlar. Algının farkına varmak, kişisel gelişim yolculuğunda kritik bir adımdır ve sürekli bir pratiktir.

    Kaynakça
    1. Blake, W. (1790). The Marriage of Heaven and Hell.
    2. Siegel, D. J. (2012). The Developing Mind: How Relationships and the Brain Interact to Shape Who We Are. New York: Guilford Press.
    3. Kahneman, D. (2011). Thinking, Fast and Slow. Farrar, Straus and Giroux.
    4. Goleman, D. (1995). Emotional Intelligence. Bantam Books.
    5. Nisbett, R. E., & Wilson, T. D. (1977). The Halo Effect: Evidence for Unconscious Alteration of Judgments. Journal of Personality and Social Psychology, 35(4), 250–256.

  • Rudolf Höss’ten Benjamin Netanyahu’ya: Soykırım, İnsanlığa Karşı Suçlar ve Savaş Suçları

    Rudolf Höss’ten Benjamin Netanyahu’ya: Soykırım, İnsanlığa Karşı Suçlar ve Savaş Suçları

    20. yüzyıl, insanlık tarihinin en karanlık sayfalarından bazılarını açmıştır. Bu yüzyılda teknolojik ilerlemeler, sanayi devriminin mirası ve devlet örgütlenmesinin modern biçimleri, insan yaşamını korumaktan çok onu yok etmeye hizmet eden araçlara dönüştürüldü. Özellikle II. Dünya Savaşı döneminde Nazi Almanyası’nın gerçekleştirdiği soykırım, insanlık tarihinin dönüm noktalarından biri oldu. Auschwitz-Birkenau toplama kampı, modern rasyonalitenin ölüm makinesine dönüşmesinin en somut sembolüydü. Kampın komutanı Rudolf Höss, bu mekanizmanın idari başıdır; onun itirafları, ölümün nasıl “bürokratik bir işlev” haline getirildiğini gözler önüne sermiştir.
    21. yüzyılın ikinci on yılında ise dünya, farklı biçimlerde ama benzer etik krizlerle yeniden karşı karşıyadır. Orta Doğu’da, özellikle Gazze Şeridi’nde yaşanan çatışmalar, sivil nüfusa yönelik bilinçli ağır bombardımanlar, sivilleri sistemli bir biçimde aç bırakma, altyapı yıkımı ve insan yaşamını yok eden eden abluka politikaları, uluslararası kamuoyunda, “Soykırım”,  “insanlığa karşı suçlar” ve “savaş suçları” tartışmalarını yeniden alevlendirmiştir. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun liderliğinde yürütülen askeri operasyonlar, Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) tarafından soruşturulmuş, 2024 yılında hakkında “savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar” kapsamında tutuklama kararı çıkarılmıştır.

    Bu iki tarihsel örnek, Nazi Almanyası’nın Auschwitz imha sistemi ve İsrail’in Gazze politikaları, birbirinden farklı çağlarda, farklı ideolojik temeller üzerinde yükselmiş olsa da, her ikisinde de ortak bir nokta belirgindir: devlet otoritesinin meşruiyet iddiası altında, bir topluluğun varlığının sistematik biçimde tehlikeye atılması. Bu durum, “modern devletin ölüm gücü” üzerine düşünmeyi zorunlu kılar.

    Bu makale, Rudolf Höss dönemindeki soykırım pratiğiyle Benjamin Netanyahu döneminde Gazze’de yürütülen politikaların yöntemsel, etik ve hukuki karşılaştırmasını yapmaktadır. Buradaki amaç, basit bir özdeşlik kurmak değil; devletin uyguladığı şiddet biçimlerinin dönüşümünü, komut sorumluluğunun sürekliliğini ve uluslararası hukukun bu dönüşüm karşısındaki sınırlarını analiz etmektir.

    Bu makalede amaç tarihsel gerçekleri küçümsemeksizin, her dönemde insan yaşamının değersizleştirildiği yapısal mekanizmaları anlamaya yöneliktir. Auschwitz’teki gaz odalarıyla Gazze’deki abluka farklı teknolojilerden doğmuş olabilir; fakat her iki durumda da sonuç, sivillerin yaşam alanının sistematik biçimde yok edilmesidir. Bu benzerliği tarihsel bağlamına oturtarak, insanlığın geçmişle hesaplaşmasının yalnızca anmakla değil, bugünün suçlarını tanımlamakla da mümkün olacağını göstermektedir.

    Auschwitz ve Rudolf Höss: Endüstriyel Ölümün Anatomisi

    Rudolf Höss, Auschwitz’in başkomutanı olarak tarihe geçti. Onun liderliğinde kamp, sadece bir ölüm alanı değil, planlı bir “yok etme organizasyonu” haline geldi. Nazi ideolojisi, “üstün ırk” anlayışıyla Yahudileri, Romanları, engellileri ve politik muhalifleri sistematik biçimde hedef aldı. Höss’ün görevi, bu ideolojik amacı “etkin bir yönetim” biçimine dönüştürmekti. Gaz odaları, krematoryumlar, tren hatları, kimyasal gaz tedariki gibi süreçler birer devlet prosedürü olarak kodlanmıştı.

    Holokost’un en dehşet verici yanı, sıradanlığında gizlidir. Hannah Arendt’in deyimiyle “kötülüğün sıradanlığı”, burada en çıplak biçimiyle ortaya çıkmıştır. Höss ve çevresindeki subaylar, emirleri uyguladıklarında kendilerini “vatan hizmeti” içinde görmekteydiler. Bu noktada, ölüm bir eylem olmaktan çıkıp bir görev tanımına dönüşmüştü. Bürokratik hiyerarşi, bireysel vicdanı ortadan kaldırarak suçun kolektifleşmesini sağlamıştır.

    Auschwitz, bu anlamda bir “modernite laboratuvarı”ydı. Sanayi devrimi ile gelişen verimlilik ideali, burada ölümün seri üretimine dönüşmüştü. Trenlerin dakikliği, kayıt defterlerinin titizliği, krematoryumların kapasitesinin hepsi teknik bir hesapla yürütülüyordu. Höss, ölümün teknolojikleşmesi sürecinde “verimliliği artıran” bir yöneticiye dönüşmüştü. Bu, insanlık tarihinin en karanlık biçimde “rasyonel” şiddetidir.

    Höss’ün savaş sonrası verdiği ifadelerde “ben sadece emirleri uyguladım” savunması, modern dönemde bireysel sorumluluk kavramının çöküşünü de simgeler. Bu savunma, Nürnberg Mahkemeleri’nde reddedilmiş ve “üstün emri” gerekçesiyle insanlık dışı eylemler mazur görülmemiştir. Hukuk, ilk kez bu ölçekte “insanlığa karşı suç” kavramını tanımlamıştır.

    Nihayetinde, Auschwitz yalnızca bir soykırımın değil, bir düşünce biçiminin de sembolü oldu: devletin mutlak meşruiyet iddiası altında, insanın araçsallaştırılması. Bu model, sonraki yüzyıllarda farklı biçimlerde karşımıza çıkacaktı; artık ölüm, gaz odalarıyla değil, abluka, açlık, elektrik kesintisi ya da bombalama yoluyla organize edilecekti.

    Uluslararası Hukukta Soykırım, İnsanlığa Karşı Suçlar ve Savaş Suçları

    1948 Soykırım Sözleşmesi, insanlık tarihinin en ağır suçunu tanımlamak amacıyla kabul edilmiştir. Bu sözleşmeye göre soykırım, “bir ulusal, etnik, ırksal veya dinsel grubun tamamen ya da kısmen yok edilmesi niyetiyle yapılan eylemler”dir. Buradaki kilit sözcük “niyet”tir (intent). Niyetin kanıtlanması, bu suçun tanımlanmasında merkezi öneme sahiptir. Rudolf Höss’ün belgeleri, bu niyeti açıkça ortaya koymuştu: emirlerin içeriği ve kampın yapısı doğrudan yok etme amacına hizmet ediyordu.

    Ancak uluslararası hukuk yalnızca soykırım değil, daha geniş kapsamlı kategoriler de tanımlar. “İnsanlığa karşı suçlar” kavramı, sivil halka yönelik sistematik saldırıları kapsar; etnik temelli olma şartı aranmaz. “Savaş suçları” ise silahlı çatışmalar sırasında uluslararası insancıl hukukun (özellikle Cenevre Sözleşmeleri’nin) ihlallerini içerir: sivillere saldırmak, altyapıyı yok etmek, insani yardımı engellemek, esirlere kötü muamele etmek gibi.

    Bu kavramlar arasında sınırlar zaman zaman bulanıklaşsa da, hukuki ayrımlar önemlidir. Çünkü her biri, hem cezai sorumluluğun derecesini hem de niyetin kapsamını belirler. Soykırımda “yok etme kastı” aranırken; savaş suçlarında “ayrım gözetmeme” ya da “orantısızlık” unsurları dikkate alınır. İnsanlığa karşı suçlarda ise sistematiklik ve geniş kapsamlılık öne çıkar.

    Bu bağlamda, Auschwitz örneği tüm bu kategorilerin başlangıç noktası sayılabilir. Nazi liderlerinin yargılanmasıyla “bireysel cezai sorumluluk” ilkesi uluslararası hukukta kabul görmüş, devlet otoritesi arkasına sığınma dönemi sona ermiştir. Her komutan, her siyasetçi, her emir sahibi artık kendi kararlarından sorumludur.

    Bu ilkelerin modern yansımaları, günümüz çatışmalarında da görülmektedir. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (ICC) 2024 yılında Netanyahu hakkında verdiği tutuklama kararı, bu tarihsel mirasın devamıdır. Her ne kadar hukuki süreçler sürmekte olsa da, kavramsal düzlemde “Auschwitz sonrası hukuk” bugün Gazze’de yeniden sınanmaktadır.

    Gazze ve Netanyahu: Abluka, Savaş ve İnsanlığa Karşı Suç ve Soykırım Konusu

    Gazze, 2007’den bu yana hem coğrafi hem de politik olarak kapana kısılmış bir bölgedir. İsrail’in kara, deniz ve hava ablukası, temel yaşam kaynaklarının girişini sınırlamış; su, elektrik, ilaç ve gıda gibi maddelere erişim büyük ölçüde kontrol altına alınmıştır. Bu durum, Birleşmiş Milletler tarafından “toplu cezalandırma” olarak nitelendirilmiştir. 2023–2025 arasında yaşanan çatışmalarda binlerce sivilin ölümüyle sonuçlanan bombardımanlar, uluslararası hukukta “orantısız güç kullanımı” ve “sivil hedef gözetmeme” iddialarını doğurmuştur.

    Benjamin Netanyahu, bu askeri operasyonları “terörle mücadele” olarak tanımlamaktadır. Ancak uluslararası toplumun önemli bir bölümü, bu açıklamayı yeterli bulmamaktadır. ICC Savcılığı, Netanyahu ve bazı üst düzey yetkililer hakkında “savaş suçu” ve “insanlığa karşı suç” kapsamında tutuklama kararı talep etmiş, mahkeme 2024 sonunda bu kararı onaylamıştır. Suçlamalar arasında “insanların hayatta kalmak için gerekli nesnelerden kasten mahrum bırakılması” da yer almaktadır.

    Gazze’deki savaşın en yıkıcı etkisi, fiziksel ölümlerden öte, yaşam koşullarının sistematik biçimde imkânsız hale getirilmesidir. Hastanelerin bombalanması, altyapının çökmesi, elektrik ve suyun kesilmesi, sivillerin hayatta kalma şansını ortadan kaldırmıştır. Bu yöntemler, doğrudan “öldürme” eylemi yerine “yaşamı sürdürülemez kılma” biçiminde işlev görmektedir. Hukuki açıdan, bu durum insanlığa karşı suç veya dolaylı “extermination” (yok etme) eylemi olarak değerlendirilebilir.

    Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yanı sıra, Uluslararası Adalet Divanı (ICJ) da Güney Afrika’nın İsrail aleyhine açtığı “soykırım sözleşmesi ihlali” davasını gündemine almıştır. ICJ, soykırım suçlamasını henüz karara bağlamamış olsa da, İsrail’e sivillerin korunması için acil önlemler alması yönünde geçici tedbirler uygulamıştır. Bu, uluslararası hukukta sembolik bir dönüm noktasıdır: devletin güvenlik hakkı ile sivillerin yaşama hakkı arasındaki çizgi yeniden sorgulanmaktadır.

    Tarihsel olarak bakıldığında, Gazze’deki durumun Auschwitz’le aynı kategoride görülmesi konusunda ki süreç hukuki olarak sürmektedir Ancak etik düzeyde, insan yaşamının sistematik biçimde hiçe sayılması bakımından, benzer bir zihinsel mekanizmanın işlediği söylenebilir. Modern çağın “imha biçimi” artık gaz odaları değil, kuşatılmış şehirlerdir.

    Kitle İmha Yöntemlerinin Evrimi: Teknoloji, Bürokrasi ve Uzak Şiddet

    Auschwitz’in gaz odaları 20. yüzyılın imha teknolojisiydi; Gazze’nin kuşatması ise 21. yüzyılın. Bu iki dönem arasında geçen 80 yılda, ölümün organizasyonu daha karmaşık, dolaylı ve görünmez hale gelmiştir. Modern devletler, doğrudan öldürme yerine altyapıyı hedef alarak, insan yaşamını sürdüremez kılma yöntemine yönelmiştir. Böylece ölüm, artık “askerî” değil “lojistik” bir meseleye dönüşmüştür.

    Teknoloji, bu süreçte hem mesafeyi hem de sorumluluğu artırmıştır. Rudolf Höss’ün dönemiyle kıyaslandığında, bugün liderler ölüm mekanizmasını uzaktan yönetebilmektedir. Dronlar, hedefleme algoritmaları, yapay zekâ destekli istihbarat sistemleri, savaşın insansız bir niteliğe bürünmesini sağlamıştır. Ancak insan unsurunun ortadan kalkması, etik sorumluluğu da bulanıklaştırmıştır. Artık “öldüren” sadece kişi değil, sistemin kendisidir.

    Bürokrasi de bu şiddeti meşrulaştıran bir araç haline gelmiştir. Gazze’de uygulanan abluka politikaları, çoğu zaman “güvenlik gerekçesi” olarak sunulur. Aynı biçimde, Nazi Almanyası da Yahudilerin “tehdit unsuru” olduğunu iddia ederek imha politikasını rasyonalize etmişti. Devletin “güvenlik” söylemi, tarih boyunca en büyük kitlesel suçların gerekçesi olmuştur.

    Bu teknolojik ve idari dönüşüm, hukuku de zorlamaktadır. Artık suçun faili sadece bir kişi değil, karmaşık bir zincirdir. Emir veren, uygulayan, algoritmayı tasarlayan, bombardımanı yöneten herkes “kolektif fail” haline gelir. Bu durumda bireysel cezai sorumluluğun tespiti zorlaşır; fakat bu zorluk, sorumluluğu ortadan kaldırmaz. ICC’nin son yıllarda “komuta zinciri sorumluluğu” kavramını genişletmesi, bu yeni çağın suç yapısına uyum arayışıdır.

    Özetle, Auschwitz’in gaz odalarıyla Gazze’nin dronları arasında yalnızca araç farkı vardır; amaç aynıdır: belirli bir topluluğun yaşam alanını ortadan kaldırmak. Modernite, ölümün biçimini değiştirmiştir ama mantığını değil. Bu nedenle “kitle imha” kavramı artık yalnızca silahlarla değil, ambargolar, teknolojik abluka ve bilgi manipülasyonu gibi yöntemlerle de tanımlanmalıdır.

    Hukuki ve Etik Sorumluluk: Tarihten Günümüze Dersler

    Rudolf Höss’ün savunması, “emirleri yerine getirdim” idi; bu, insanlık tarihinin en geçersiz mazeretlerinden biri olarak kabul edilmiştir. Nürnberg Mahkemeleri, ilk kez “üstün emri” gerekçesini reddederek, bireyin ahlaki ve hukuki sorumluluğunu evrensel ilke haline getirmiştir. Bu ilke, günümüzdeki her lider, komutan ve bürokrat için geçerlidir: devletin meşruiyeti, insan yaşamını ihlal etme hakkı vermez.

    Benjamin Netanyahu hakkında yürütülen soruşturmalar, bu ilkenin 21. yüzyıldaki uygulamasını temsil etmektedir. Her ne kadar suçluluğu hukuken henüz kesinleşmemiş olsa da, uluslararası hukukun bir başbakan düzeyinde hesap sorma girişimi, tarihin ilerleyişini göstermektedir. Artık hiçbir devlet, mutlak dokunulmazlığa sahip değildir. Bu, Holokost sonrası hukuk düzeninin en büyük kazanımıdır.

    Etik açıdan, Auschwitz’teki soğukkanlılıkla Gazze’deki kayıtsızlık arasında bir süreklilik vardır. Her iki durumda da, ölüm “normalleşmiştir.” Bu normalleşme, modern toplumların en büyük zaafıdır. Bir toplum, bir halkın yok oluşuna sessiz kalabiliyorsa, orada ahlak çökmüştür. Bu nedenle tarihsel hafıza yalnızca anma törenleriyle değil, güncel adalet talepleriyle yaşatılmalıdır.

    Uluslararası toplumun görevi, yalnızca geçmiş suçları kınamak değil, benzer suçların tekrarını önlemektir. Bu bağlamda, Lahey’deki süreç yalnızca Netanyahu’yu değil, aynı zamanda uluslararası adaletin etkinliğini sınamaktadır. Eğer hukuk, güçlü devletlerin çıkarları karşısında susarsa, Auschwitz’in dersi boşa gitmiş olur.

    Dolayısıyla, hem geçmişteki hem de bugünkü liderlerin eylemleri karşısında sessizlik suç ortaklığıdır. İnsanlığın kurtuluşu, geçmişle yüzleşmek kadar bugünün tanıklığını doğru kurmakla da mümkündür. Höss’ün infazıyla kapanan bir dönemin yerini, Netanyahu’nun yargılanabileceği bir çağ almıştır. Bu bile tarihin ilerleyebildiğini gösterir.

    Sonuç

    Soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları; hepsi farklı tanımlara sahip olsa da özünde aynı zihinsel bozulmadan doğar: ötekini insan olarak görmeme hali. Rudolf Höss döneminde bu zihniyet, “ırk” temelli biyolojik üstünlük mitiyle meşrulaştırılmıştı; Netanyahu döneminde ise “siyonizm” , “ seçilmiş kavim” ve “ulusal güvenlik” ve “terörle mücadele” kavramlarıyla örtülmektedir. Farklı söylemler, aynı sonucu üretmektedir. Yani bu sivil yaşamın sistematik biçimde yok edilmesini göstermektedir.

    Auschwitz’te gaz odalarıyla öldürülen bedenler, devletin sanayileşmiş ölüm aygıtının kurbanlarıydı. Gazze’de yıkılan evler, kesilen elektrik ve su, bombalanan hastaneler, aynı aygıtın dijital çağdaki biçimidir. Her iki durumda da devlet, şiddeti “düzen” adına rasyonelleştirir; bu rasyonalizasyon, hukuku askıya alan en tehlikeli meşruiyet biçimidir. Modern çağda şiddet, artık çığlık atmayan bir makineye dönüşmüştür: bürokratik, otomatik, soğukkanlı.

    Uluslararası hukuk, bu şiddet biçimlerini tanımlamakta her zaman gecikmiştir. Nürnberg, geçmişteki suçların hesabını sorabildi; ama yeni suçların önüne geçemedi. Bugün Lahey’de görülen davalar, hâlâ bu gecikmenin mirasını taşımaktadır. Soykırımın ardından kurulan hukuk düzeni, artık yalnızca geriye dönük değil, önleyici bir mekanizmaya dönüşmek zorundadır. Eğer hukuk, güçlülerin suçlarını yargılayamıyorsa, insanlığın ilerlemesi yalnızca bir yanılsamadır.

    Etik düzlemde ise mesele daha derindir. Auschwitz, insanın insan üzerindeki tahakkümünün nihai sonucuydu. Gazze, bu tahakkümün dijital çağda hâlâ sürdüğünü gösteriyor. Artık mesele yalnızca “kim suçlu” sorusu değildir; asıl soru “biz nasıl sessiz kalabildik” olmalıdır. Çünkü her soykırım, yalnızca faillerin değil, sessiz kalan tanıkların da eseridir.

    Sonuç olarak, Rudolf Höss’ten Benjamin Netanyahu’ya uzanan tarihsel çizgi, insanlığın hem ilerleme hem de unutuş kapasitesini gösterir. Teknoloji gelişmiş, hukuk kodları çoğalmış, uluslararası kurumlar kurulmuş; ama insanın şiddet üretme biçimi kökten değişmemiştir. Gerçek adalet, geçmişin suçlarını cezalandırmakla değil, gelecekte benzerlerinin işlenmesine izin vermemekle mümkündür. Bu nedenle Auschwitz’i hatırlamak bir anma değil, bir uyarıdır; Gazze’yi görmekse, insanlığın hâlâ o uyarıyı duymadığının kanıtıdır.

    İnsanlık tarihi, ancak yüzleşme cesaretiyle yeniden yazılabilir. Rudolf Höss’ün itirafları, geçmişin aynasıdır; Netanyahu hakkında yürütülen soruşturmalar ise bugünün. Bu aynaya bakan her toplum, kendi vicdanını görür. Eğer bu vicdan susturulursa, Auschwitz bir daha yaşanmaz belki ama Gazze’ler, Halep’ler, Darfur’lar yeniden doğar. Ve o zaman insanlık, yalnızca tarihini değil, geleceğini de kaybeder.

    Kaynakça

    Arendt, H. (1963). Eichmann in Jerusalem: A report on the banality of evil. New York: Viking Press.

    Bassiouni, M. C. (1999). Crimes Against Humanity in International Criminal Law (2nd ed.). The Hague: Kluwer Law International.

    Bauman, Z. (1989). Modernity and the Holocaust. Ithaca, NY: Cornell University Press.

    BBC News. (2024, May 20). ICC seeks arrest warrants for Netanyahu and Hamas leaders over Gaza war crimes allegations. Retrieved from https://www.bbc.com/news

    Fein, H. (1984). Accounting for Genocide: National Responses and Jewish Victimization during the Holocaust. University of Chicago Press.

    Friedländer, S. (2007). The Years of Extermination: Nazi Germany and the Jews, 1939–1945. New York: HarperCollins.

    Hilberg, R. (1985). The Destruction of the European Jews (Revised and Definite Edition). New York: Holmes & Meier.

    Höss, R. (1959). Commandant of Auschwitz: The Autobiography of Rudolf Höss. (S. Paskuly, Ed.). London: Phoenix Press.

    International Court of Justice (ICJ). (2024). Application of the Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide (South Africa v. Israel), Order on Provisional Measures. Retrieved from https://www.icj-cij.org

    International Criminal Court (ICC). (2024). Prosecutor of the International Criminal Court requests arrest warrants for Israeli and Hamas leaders. The Hague: ICC Press Release.

    Lemkin, R. (1944). Axis Rule in Occupied Europe: Laws of Occupation, Analysis of Government, Proposals for Redress. Washington, DC: Carnegie Endowment for International Peace.

    Power, S. (2002). “A Problem from Hell”: America and the Age of Genocide. New York: Basic Books.

    Schabas, W. A. (2009). Genocide in International Law: The Crime of Crimes (2nd ed.). Cambridge University Press.

    United Nations. (1948). Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide (Genocide Convention). United Nations Treaty Series, vol. 78, p. 277.

    United Nations Human Rights Council (UNHRC). (2024). Report of the Independent International Commission of Inquiry on the Occupied Palestinian Territory, including East Jerusalem, and Israel. Geneva: United Nations.

    Weitz, E. D. (2003). A Century of Genocide: Utopias of Race and Nation. Princeton, NJ: Princeton University Press.

    Yad Vashem. (n.d.). Auschwitz-Birkenau Concentration and Extermination Camp (1940–1945). Retrieved from https://www.yadvashem.org

  • Turizm ve yerel ekonomiye etkisi…

    Turizm ve yerel ekonomiye etkisi…

    Seyahat edenlerin %74’ü, bir destinasyonu seçerken Michelin varlığını dikkate alıyor. Özetleyecek olursak seyahatin bir parçası gastronomi olmuştur. Seçici olanlar buna çok dikkat ediyor. Tatillerde gastronomi yaygınlaştı. Mutfaklar gezgincilere çalışıyor.

    Gezgincilerin %76’sı, önerilen bir restoran için seyahatlerini uzatıyor. Yakınlarına da tavsiye ediyor. İspanya’da bazı restoranlar bir ay sonrasına ancak randevu verebiliyor. Gastronomi böyle gelişiyor.

    Michelin Rehberi’nin etkisi yalnızca restoranlarla sınırlı değil; turizm ve yerel ekonomiler üzerinde de büyük bir etkiye sahip. Michelin sınıfında olmak işte budur.

    Bir zamanlar sadece mütevazı bir Avrupa seyahat rehberi olan Michelin Rehberi, son yirmi yılda küresel ölçekte bir gastronomi ve konaklama standardına dönüştü. Uluslararası destinasyonları benimseyen, dijitalleşmeye ayak uyduran ve hizmet yelpazesini genişleten Michelin Rehberi, bugün dünya genelindeki gezginler ve yemek tutkunlarına hitap ediyor.

    2000’li yıllarda başlayan küresel genişleme, 2007’de Japonya lansmanıyla hız kazandı ve rehberin tüm mutfak kültürlerini kutlama kararlılığını ortaya koydu. 2025 itibarıyla Michelin Rehberi; Avrupa, Asya, Amerika ve Orta Doğu’da yaklaşık 70 destinasyonu kapsıyor. Michelin’in net hedefi ise: Dünya çapında gastronomik mükemmelliği sergilemek.

    Dijital dönüşüme yanıt olarak, Michelin Rehberi 25’ten fazla dilde ücretsiz erişim sunan küresel bir web sitesi başlattı. Ayrıca zengin editoryal içeriklerle desteklendi. 2020 yılında mobil uygulamanın dönüşümüyle birlikte rehber, basılı bir kitap olmaktan çıkarak gezginler ve yemek severler için vazgeçilmez bir dijital araç haline geldi.

    2023’te Michelin Rehberi, uzmanlığını otellere de taşıdı: Michelin Keys (Anahtarlar). Bu yıl ilk kez, dünya genelinde öne çıkan 2.457 otel, Michelin Keys ile onurlandırıldı. Geçtiğimiz yıl 15 destinasyonda başlatılan bu sistem, artık küresel ölçekte uygulanıyor. Bu sürecin gerçekleşmesi için Michelin Müfettişleri, 125’ten fazla ülkede 7.000’den fazla oteli değerlendirdi.

    Michelin Keys, klasik derecelendirme anlayışının ötesine geçerek, bağımsızlık, titizlik ve yüksek standartlar doğrultusunda seçilen otelleri öne çıkarıyor. Kullanıcıya yalnızca özgünlük ve küratörlük sunmakla kalmıyor, aynı zamanda editoryal içerikler, topluluk etkinlikleri ve kişiselleştirilmiş seyahat hizmetleriyle kullanıcı deneyimini derinleştiriyor.

    Michelin Keys dışında, rehber dört özel otel ödülünü daha tanıttı. Bu ödüller, klasik konaklama kategorilerinin ötesinde başarıları ödüllendirmek amacıyla veriliyor:

    Michelin Mimari ve Tasarım Ödülü

    Michelin Wellness (Sağlık & Spa) Ödülü

    Michelin Yerel Keşif Ödülü

    Yılın Açılışı Ödülü

    Michelin Rehberi’nin dijital ekosistemi artık seyahatin her aşamasını destekliyor: ilham almaktan rezervasyona kadar. Web sitesi ve uygulama, bağımsız olarak seçilmiş restoran ve otelleri sunuyor. Ayrıca makaleler, videolar ve podcast’ler gibi editoryal içerikler ile zenginleştiriliyor.

    Kullanıcılar, doğrudan rezervasyon, en iyi fiyat garantisi, özel ayrıcalıklar ve 7/24 kişiselleştirilmiş destek gibi hizmetlerden faydalanıyor. Günümüzde kullanıcıların %92’si, bu hizmeti “etkileyici” ya da diğerlerinden daha iyi olarak değerlendiriyor.

    Seyahat edenlerin %74’ü, bir destinasyonu seçerken Michelin varlığını dikkate alıyor.

    %76’sı, önerilen bir restoran için seyahatlerini uzatıyor.

    %80’i, bu tür deneyimler için daha fazla ödeme yapmaya hazır.

    Şeflerin %82’si, iş hacminde artış bildiriyor.

    %60’ı, bu sayede yeni yetenekler çekebildiklerini belirtiyor.

    %58’i, ekip motivasyonunun yükseldiğini ifade ediyor.

    Michelin Rehberi artık yalnızca bir restoran rehberi değil; aynı zamanda dünya çapında seyahat, gastronomi ve konaklama deneyimini şekillendiren bir güç haline geldi.

  • Heybeliada Ruhban Okulunun açılması ekümeniklik iddiasını güçlendirir

    Heybeliada Ruhban Okulunun açılması ekümeniklik iddiasını güçlendirir

    ( E) Büyükelçi Tugay Uluçevik “ Heybeliada Ruhban Okulunun açılması “ ekümeniklik” iddiasını güçlendirir” demiş!

    Beyaz Saray’da Trump ile R.T.Erdoğan’ın ikili görüşmesinde Heybeliada Ruhban Okulu meselesi de ele alınmış

    Okulun açılmasına yeşil ışık yakan Erdoğan , “ Üzerimize düşen ne varsa yapmaya hazırız. Türkiye’ye dönünce Sayın Bartholomeos ile konuyu görüşme fırsatı bulacağım” demiş.

    Trump da bu çabayı takdir etmiş.

    Türk-Yunan ilişkilerinde önemli görevler alan Emekli Büyükelçi Tugay Uluçevik, meseleye ilişkin olarak “Vatikan benzeri bir yapı oluşabilir” uyarısında bulunmuş.

    Uluçevik, “Okul açılırsa burası tamamen Vatikan gibi bir statüye kavuşacak duruma gelir, uluslararası gündemde propagandası yapılır. Bu propagandayı Birleşmiş Milletler’de de yaparlar, kamuoyu oluştururlar. Bu iş daha büyük bir şeye sebep olur” demiş.

    1965 tarihli ve 625 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu’nun bazı maddelerinin Anayasa Mahkemesi (AYM) tarafından 1971’de iptal edilmesinin ardından Fener Kilisesi’nce  kapatılmış.

    Okulun statüsü ve geleceği 1990’larda AB’ye girme hayali sürecinin başlamasıyla ve ABD’deki Yunan lobisinin baskılarıyla sık sık gündeme gelmiş.

    Son olarak Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, Mayıs 2024’te okulu ziyaret ettiğinde okulun açılmasını istediğini söylemiş.

    Fener Kilisesi Başpapazı da 15 Eylül’de Trump ile yaptığı görüşmede bu konuyu da  gündeme getirmiş.

    (BU YAZI  DERLEMEDİR)

  • 6 Ekim’de üç mutlu, iki acı olay yaşanmıştı

    6 Ekim’de üç mutlu, iki acı olay yaşanmıştı

    “6 Ekim”de Cumhuriyet tarihinde üç kutlu, mutlu olay ve iki acı olay yaşanmıştı.

    1-6 Ekim 1922 tarihinde Çanakkale Boğazı Anadolu yakası emperyalist devletlerin işgalinden kurtarılmıştı.

    2-6 Ekim 1923 tarihinde İstanbul, yeniden Türkiye İstanbul’u olmuştu,

    3-6 Ekim 1927 tarihinde TOMTAŞ Kayseri’de açılmıştı.

    4-6 Ekim 1990 tarihinde İlahiyatçı Doç.Dr. Bahriye Üçok katledilmişti

    5-6 ve 7 Ekim 2014 tarihlerindeYPG/PKK ve yandaşları 35 il ve 96 ilçede tedhiş olayları yapmış ve 35 kişi ölmüştü

    TARİH SIRALAMASINA GÖRE OLAYLARLA İLGİLİ ÖZET:

    MUTLU ÜÇ OLAY:

    1-Çanakkale başta İngiltere olmak üzere emperyalist devletlerin işgalinden kurtarılmıştı.

    Süreç şöyle gelişir

    · Mudanya Silah bırakışması görüşmelerinde (3-11Ekim1922) Ankara Hükümeti şartlarına İngilizleri razı etmek için teyakkuz halinde olan Türk ordusuna ait Çanakkale Boğazı Anadolu yakasındaki askeri birliklerini, Başkomutan Mustafa Kemal’in emriyle, İngiliz savunma hatlarına doğru harekete geçer. Ancak Memetcikler namlusu aşağı çevirmiş(bakan) silahları ile resmi geçit düzeninde, uygun adım ilerler.

    · İlk ateş eden tarafın Türkler olmayacağını belirtmek için erbaş ve erler tüfeklerini bu şekilde asar.

    · Türk askerinin bu şekilde bölgeye girmesi karşısında İngiliz askerleri de ateş açamaz.

    · General Harrington’un Mustafa Kemal’le bir uzlaşma zemini aramaktan başka çaresi kalmaz.

    · Bu barışçıl taktikle Çanakkale’nin Anadolu yakasından İngilizlerin çekilmesini sağlanır.

    · Savaşsız utkuyla 6 Ekim 1922’de Çanakkale işgalden kurtarılır.

    · İstanbul’un kurtuluş yolu da açılmış olur.

    2-6 Ekim 1923 tarihinde, Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3. Kolordu’nun İstanbul’a girmesiyle  (4 yıl 10 ay 23 gün süren) İtilaf Devletleri işgal, resmen sona erer.

    Süreç şöyle gelişir:

    · 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Barış Antlaşması’ndan sonra 23 Ağustos 1923’ten itibaren İtilaf Devletleri kuvvetleri İstanbul’dan ayrılmaya başlar.

    · 4 Ekim 1923 günü Dolmabahçe Sarayı önünde düzenlenen bir törenle son İtilaf birliği Türk Bayrağını selamlayarak şehri terk eder.

    · İstanbul’un kurtuluş günü olarak belirlenen 6 Ekim’de kutlama tören ve etkinlikleri yapılır.

    3-6 Ekim 1927 tarihinde, Türkiye’nin havacılıkta bir sanayi kurma çalışmalarının başlangıcı olan TOMTAŞ (Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi) Kayseri’de açılır.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin havacılığa verdiği önemin ilk somut öneklerinden biridir.

    Süreç şöyle gelişir:

    · Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal,1 Kasım 1924 tarihinde TBMM’ni açış konuşmasında “Yurt savunmasından söz ederken askerî alanda önemli ve etkin bir nitelik taşıyan Hava Kuvvetlerine yüce Meclisin özellikle ilgisini ve dikkatini çekmek isterim” sözleri bir direktif niteliğindedir.

    · Almanya ile Türkiye’de ortak bir uçak fabrikası kurma kararı alınır.

    · Almanya ile Türkiye’de ortak bir uçak fabrikası yapma kararı kapsamında Kayseri’de TOMTAŞ’ın 1926 yılında kuruluş çalışmaları başlar.

    · Bitirilen fabrikanın açılışı 6 Ekim 1927 tarihinde gerçekleştirilir.

    · Türk Havacılığının bir sanayileşmesi konusunda önemli bir adım olan TOMTAŞ eften püften nedenlerle kılıfına uydurulur ve kapatılır.

    · Yaşatılması durumunda kendi markası ile Türk havacılık sanayisinin çok daha önemli yerlerde yer almasını sağlayabilirdi.

    · Önemli etkenlerden biri II. Dünya Savaşı sonrası elinde kalmış uçakların bir kısmını Amerika, Marshall Planı çerçevesinde Türkiye’ye hibe olarak vermesidir.

    · Bu nedenle fabrikada üretim durur, ardından da  kapatılır.

    · İstanbul’daki Nuri Demirağ uçak fabrikaları, Şakir Zümre mühimmat fabrikası, Nuri Killigil mühimmat fabrikası olmak üzere milli savunma sanayi fabrikaları kapanır.

    · Anılan fabrikaları üretime devam edebilseydi Türkiye’de üretilen  savaş ve uçakları dünya ile rekabet edebilecek düzeylere varmış olacaktı.

    ACI İKİ OLAY:

    4-6 Ekim 1990 tarihinde taşıma şirketinin teslim ettiğigöndericisinin İlmî Araştırmalar Vakfı’nın görünen kitaba yerleştirilmiş bombanın patlaması sonucu Üçok, yaşamını yitirir. 

    · Üçok, o dönemde laiklik hakkında bilimsel rapor üzerinde çalışmaktadır.

    · ANKARA Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi, eski milletvekili Doç.Dr. Bahriye Üçok’u saygıyla anıyoruz

    5-HDP’nin 6 Ekim çağrısı ile YPG/PKK ve yandaşlarının6-7 Ekim 2014 tarihlerinde35 il ve 96 ilçede yaptığı tedhiş olayları yapar.

    · Olaylarda, 2’si polisin olmak üzere 35 kişi ölür, , 435’i sivil, 326’sı güvenlik görevlisi olmak üzere 761 kişi yaralanır.

    · Barikatlar kurulup yollar kesildi, uzun namlulu silah, molotofkokteyli, havai fişek, taş ve sopalarla kamu binalarına ve araçlarına, vatandaşların ikametlerine, iş yerlerine ve araçlarına zarar verilir

    · Kurban Bayramı dolayısıyla Diyarbakır’da yoksullara kurban eti dağıtan Yasin Börü ve üç arkadaşı da ölenler arasındadır.

    ( BU YAZI DERLEMEDİR)

  • Küçük kaynak pınarlar büyütmek önemli…

    Küçük kaynak pınarlar büyütmek önemli…

    İstanbul Turizm Fuarı bünyesinde düzenlenen ve moderatörlüğünü TÜRSAB Bilgi Teknolojileri ve Medya İletişimi Grup Başkanı Mesut Kanat’ın yaptığı Eventmagix “2025 Sezon Değerlendirmesi, 2026 Beklentiler (İç Pazar)” başlıklı panelde, Jolly Tur Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı ve CEO’su Mert Vardar, Tatilbudur Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Kemal Çubuk, Coral Travel Türkiye Genel Müdürü Mehmet Kamçı, Setur Genel Müdür Yardımcısı Koray Küçükyılmaz ve Tatilsepeti Yönetim Kurulu Başkanı Kaan Karayal konuşmacı olarak yer aldı.

    2025’te erken rezervasyon fiyatları ile son dakika fiyatları arasındaki farklar tüketiciyi tedirgin etti. Bu da geri adım attırdı. Normalde tüketiciyi memnun etmek gerekiyor. Alım gücü önemli. Yerlilere uygulanan fiyat politikası ve yurt dışından gelen turistlere uygulanan fiyat politikası aynı değil; yüzde 50’lere varan farklılıklar görüyoruz

    Panelde konuşan Setur Genel Müdür Yardımcısı Koray Küçükyılmaz, turizm hareketinin yalnızca uluslararası akışlarla ölçülmemesi gerektiğini vurguladı. Küçükyılmaz, “Türkiye’de turizm hareketi iç turizmle desteklendi ama istediğimiz seviyede değil. İç pazarın payı eskiden yüzde 3–5 iken şimdi yüzde 20’lere çıktı; bu pazara hak ettiği değeri vermek gerekiyor.”

    Yerli turist için uygulanan fiyat politikalarının iç pazarın şekillenmesinde belirleyici olduğunu söyledi: Küçükyılmaz,  bu konuda şunları söyledi:

    “Alım gücü önemli. Yerlilere uygulanan fiyat politikası ve yurt dışından gelen turistlere uygulanan fiyat politikası aynı değil; yüzde 50’lere varan farklılıklar görüyoruz. Bu, alım gücü sınırlı kesime yüksek fiyatlar satma gibi bir uygulama yaratıyor. Buna rağmen insanlar seyahatten vazgeçmiyor; daha ekonomik ürünleri tercih ediyorlar. Ancak okulların kapandığı döneme sıkışmışlık bizi yoruyor, bu sıkışmışlık değiştirilmeli. 2026’da satın alma gücünün artacağını düşünmüyorum. 2025’te erken rezervasyon fiyatları ile son dakika fiyatları arasındaki farklar tüketiciyi tedirgin etti. Otelciler doğal olarak odalarını satabilecekleri en yüksek fiyattan satmak istiyor ama makul fiyatlar sunulmalı. 2026 çok daha iyi bir yıl olmayacak; yurt dışından gelecek sayılar belirleyici olacak. Küçük bir pazardan 50 bin kişi geliyorsa bu çok kıymetli. Milyonlar getiren pazarlar zaten biliniyor; küçük kaynak pazarları büyütmek önemli. İç pazar artık can simidi olmamalı ve hak ettiği değeri vermeliyiz. Deneyim artık ön planda. Hizmet çeşitliliği, doğru pazarlama ve alternatif destinasyonların öne çıkarılması gerekli.”

    Golf sporunda finaller Belek’te yapılacak.

    Polonya’nın önde gelen golf turizmi organizatörlerinden Golf Trips Tour ile iş birliğinde düzenlenen “Golf Trips Tour Tournaments”, Polonyalı amatör golfçülere Belek’te final oynama fırsatı sunuyor.

    Corendon Airlines’ın desteğiyle Mayıs ayında start alan turnuva serisi, Polonya’nın farklı şehirlerindeki seçkin golf sahalarında düzenlenen altı ayak sonunda, 11 Kasım 2025 tarihinde Cullinan Belek’in ev sahipliğinde gerçekleşecek büyük finalle tamamlanacak.

    Polonya’da düzenlenen “Golf Trips Tour Tournaments” turnuvalarında başarılı olan oyuncular, Belek’te, lüks konaklama ve üst düzey bir final organizasyonuyla ödüllendirilecek. Katılımcılar, Corendon Airlines’ın Polonya çıkışlı Antalya uçuşlarıyla turnuvaya kolaylıkla ulaşabilecek. Ayrıca turnuva kapsamında golf çantası taşıma desteği, özel ödüller ve çeşitli sürprizler de oyuncuları bekliyor.

    “Golf sporunun gelişimine katkı sağlamayı ve kültürel bağları güçlendirmeyi hedefliyoruz”

    Corendon Airlines Yönetim Kurulu Başkanı Yıldıray Karaer, turnuvayla ilgili düşüncelerini şu sözlerle dile getirdi: “20. yılımızı kutladığımız bu anlamlı yılda, sporun birleştirici gücüne inanan bir marka olarak uluslararası projelere imza atmayı sürdürüyoruz. Golf Trips Tour Tournaments organizasyonda yaptığımız iş birliği, bu vizyonun somut bir yansıması. Polonya’daki amatör golfçüleri, Türkiye’nin golf başkenti Belek’te ağırlamak bizim için büyük bir mutluluk olacak. Bu organizasyonun, sadece sporun gelişimine değil, aynı zamanda ülkeler arasında kültürel bağların güçlenmesine katkı sunacağına inanıyoruz. Havacılık deneyimimizi, sporun dinamizmiyle buluşturarak katılımcılarımıza unutulmaz bir yolculuk yaşatmayı hedefliyoruz. Bu iş birliğinin önümüzdeki yıllarda da büyüyerek devam etmesini temenni ediyoruz.”

  • İyi sunulmuş bir kahvaltı unutulmaz iz bırakır…

    İyi sunulmuş bir kahvaltı unutulmaz iz bırakır…

    Bugün, her zamankinden daha fazla, açık büfe sadece bir yemek sunumu değil; görsel ve duygusal bir deneyime dönüşmüş durumda. Bugün sizinle iyi düzenlenmiş bir kahvaltının insanlar üzerindeki etkilerden söz edeceğiz.

    Her konuda olduğu gibi kahvaltıdaki yiyecekler kaliteli olmalı. Açık büfe kahvaltıların tadına doyum olmaz.

    Artık mesele sadece iyi yemek sunmak değil; sunumdan itibaren kalite hissini vermek. Kahvaltı hazırlamak da bir ustalık işi.

    Ve açık büfenin bir kralı varsa, o da kahvaltıdır. Birçok kahvaltı var ancak Türk kahvaltılar her tarafta konuşuluyor.  Dolu dolu bu yiyecekleri bir araya toplamak kolay mı? Doyana kadar yediğin gibi acıkmıyorsun.

    Kahvaltı:

    Günün ilk servisi,

    Pek çok misafir için en çok beklenen öğün,

    Ve çoğu zaman, otelin genel algısını en çok etkileyen deneyimdir.

    İyi sunulmuş bir kahvaltı unutulmaz bir iz bırakır.

    Gerçek anlamda, misafirin gününü şekillendirir.

    Başarılı bir otel büfesinin arkasında birçok kilit unsur vardır:

    Menü maliyetleri: Gerçek kârlılığı analiz etmek için ayrıntılı şekilde incelenir.

    Stratejik imaj: Çekici, düzgün yerleştirilmiş ve organize olmalıdır.

    Amaca yönelik tasarım: Uygun fiyatlı ürünler bile doğru şekilde sunulursa en çok beğenilenler olabilir.

    Tam koordinasyon: Mutfak ve servis ekibi tam uyum içinde olmalı. Bu hayati bir konudur.

    Gerçek farkı yaratan şey: Planlama, strateji ve sürekli uygulama.

    Açık büfe sadece yemek değildir:

    İmaj, lezzet, yönetim ve deneyimdir.

    Ve bugün, bu imaj her zamankinden daha önemli.

    Peki, senin otelin gerçekten etkileyici bir açık büfeye yatırım yapıyor mu?

    Sence F&B (Yiyecek & İçecek) departmanları, bir otelin genel algısını tamamen değiştirebilir mi?

    Şunu unutmayın:

    İyi sunulmuş bir kahvaltı unutulmaz bir iz bırakır.

    Bu izi ömür oyu yaşarsınız.

    Kahvaltı masaları öyle kolay boşaltılmıyor. Önüne konulan her çeşitti tatmak zorunda değilsiniz. Sevdiklerinizi bir kenara koyup oradan yiyebilirsiniz.

    Her yörenin kahvaltısı farklılık gösteriyor. Akdeniz, Ege, Anadolu, Karadeniz, Doğu ve Güneydoğu’daki kahvaltıları zamanınız olursa ayrı ayrı tatmalısınız.

    Göreceksiniz ki damakta ayrı ayrı izler oluşacak.

  • Tatil anlayışı değişiyor…

    Tatil anlayışı değişiyor…

    Hiçbir şey başladığı gibi gitmiyor. Bakın işte tatil anlayışı bile değişiyor. Tatilciler ilk günleri unuttular bile. Aile Odaklı Maceralar tatil Tercihlerini Şekillendiriyor. Önümüzdeki yıl gezginler bir amaçla başlayan, varış noktasından çok duygularla yönlendirilen seyahatleri tercih edecek.

    Amaç ister dinlenme, ister kültürel keşif, isterse de kişisel gelişim olsun, seyahatler giderek daha fazla kilometre yapmaktan ziyade anlamları için tercih ediliyor.

    Eskiden bir sandviç ya da tostla geçiştirenler şimdi gastronomiye özen gösteriyor. Hiç kuşkusuz bu değişikler paraya dayanıyor. Gastronomi bütün ülkelerde yaygınlaşmaya başladı.

    Hilton’un yeni yayınlanan 2026 Trendleri Raporu’na göre, küresel gezginler seyahatin; dinlenme arzusu, yeniden bağ kurma dürtüsü ve anlamlı hissettiren deneyimler arayışı gibi duygusal motivasyonlarla yönlendirildiği tatillerin yükselişini benimsiyor. Hilton bu eğilimi: Whycation: Seyahatin Yeni Başlangıç Noktası olarak nitelendiriyor.
     

    Türk tatilciler artık sadece rutine ara vermekle yetinmiyor. Bulgular, rahatlamaktan daha fazlasını isteyen bir gezgine işaret ediyor; farklı açılardan zenginleşme ve bağlantı istiyorlar.
     

    Dinlenme ve yenilenme: Türk seyahat severler önümüzdeki yıl seyahat etmek için öncelikli nedenlerinin dinlenmek ve yenilenmek olduğunu söylüyor; bu da refahı ön planda tutan tatillere duyulan ihtiyacı vurguluyor (%65).

    Amaçlı seyahat: Büyük bir çoğunluk (%84) kendilerini yerel kültür ve geleneklere yakınlaştıran seyahatleri tercih ediyor ve bu da dinlenmenin olduğu kadar seyahatin de önemli olduğunu gösteriyor. Ayrıca kişisel bir tutku veya hobiyi keşfetmek için de zaman ayırmak istiyorlar (%79), bu da boş zamanın kişisel gelişimle birleştiğini gösteriyor. Türk tatilciler belirli bir restoran veya mutfağı denemek için bir destinasyon seçme eğilimindeyken (%61), çoğunluk (%72) yurtdışındaki yerel marketleri keşfetmekten hoşlanıyor ve gıdanın kültürel bir geçit olduğunun altını çiziyor.

    Öğrenme, gelişme ve bağlantı kurma: Üçte ikiden fazlası (%68) aktif olarak bilgi veya becerilerini zenginleştirecek seyahat fırsatları aradıklarını söylüyor ve bu da merakın seyahat programlarını şekillendirdiğini gösteriyor. Ayrıca, iş için seyahat etmekten hoşlandıklarını çünkü bunun iş arkadaşlarıyla bir topluluk oluşturduğunu (%74), dörtte üçü ise birlikte seyahat etmenin profesyonel ilişkileri güçlendirdiğini vurguluyor.

    Türk aileler için birlikte seyahat etmek, gidilecek yerden çok paylaşılan deneyimlerle ilgili. Çocuklar seyahat planlarını giderek daha fazla etkiliyor ve ebeveynler rahatlık, bağlantı ve ev hissi veren tatillere öncelik veriyor.

    Çocuklar merkezde: Türk tatilcilerin çoğu (%82) nereye gideceklerini seçerken çocuklarının isteklerinin belirleyici bir rol oynadığını söyleyerek, aile seyahatlerinde genç seslerin artan gücünün altını çiziyor.

    Birliktelik önemli: Neredeyse dörtte üçü (%73) tatillerde ailece birlikte oyun oynamaya öncelik veriyor; bu da basit ortak faaliyetlerin gezmek kadar değerli olduğunu gösteriyor.

    Ev konforu: Günlük yaşamın sevilen unsurları da (%73’ünün en sevdiği yiyecekler ve hatta %69’unun evcil hayvanları) onlarla birlikte seyahat ediyor. Bu da rahatlık ve aşinalığın başarılı bir seyahat için gerekli olduğunu kanıtlıyor.

    Kolaylık, ekonomiklik ve yerel destinasyonlardan yana konan tercihler, daha fazla sayıda Türk’ün tatil planlarken evlerine daha yakın yerlerde kalmasına neden oluyor. Daha kısa yolculuklar da esneklik sunuyor ve seyahat stresini azaltıyor. 

    Eve yakın: Türk gezginlerin yarısından fazlası (%54) yurt içinde tatil yapmayı planlarken, daha da fazlası (%65) evlerine beş saat mesafedeki kısa mesafeli seyahatleri tercih ediyor.

    Karayolu seyahati canlanıyor: Türk seyahat severlerin çoğunluğu (%81) spontanlığı, maliyet tasarrufunu ve aile bağlarını temel avantajlar olarak göstererek uçmak yerine karayolu seyahatlerini tercih ediyor ve yolculuğun kendisini paylaşılan bir deneyime dönüştürüyor.

    Romantik kaçamaklar: Türk gezginlerin %53’ü tatil seyahatlerine romantik partnerleriyle çıkmayı planlayarak Türkiye’yi dünya genelinde en yüksek 4. sıraya yerleştiriyor ve seyahat kültürlerinde paylaşılan deneyimlerin ve romantik kaçamakların önemine işaret ediyor.

    Hilton’un araştırması, yukarıdaki önde gelen trendlerin ötesinde, Türk sakinlerinin değerler ve aile etkisinden iş-yaşam esnekliğine kadar seyahate nasıl yaklaştıklarına dair daha fazla bilgi ortaya koyuyor.
     

    İş ve seyahati harmanlama: %82’si yeni destinasyonlarda daha fazla zaman geçirmek için uzaktan çalışmayı tercih ediyor ve bu oran dünya genelinde en yüksek oranlardan biri.

    Kesintisiz internet bağlantısı: Diğer birçok ülkede olduğu gibi, Türk tatilcilerin %89’u yurt dışındayken güvenilir bir internet bağlantısına önem veriyor ve bu da bağlanabilirliği seyahatin vazgeçilmezi haline getiriyor.

    Güvenilir markalar: 79’u yolculukları sırasında zaten tanıdıkları ve güvendikleri markalarla etkileşim kurmayı tercih ederken, bu oran Almanlarda sadece %43.

    Yeni arkadaşlar edinmek: Yolda kalıcı sosyal bağlantılar kurma arzusuna işaret eden Türk gezginlerin %69’u, seyahatleri sırasında ilgi alanlarıyla ilgili etkinlikler sırasında yeni arkadaşlar edindiklerini söylüyor ki bu oran diğer pek çok ülkeyle paralel. Buna karşılık, Japon gezginlerin sadece %22’si aynı durumu bildirerek ankete katılanlar arasındaki en düşük seviyeyi kaydediyor.

    Hilton’un Başkan Yardımcısı ve EMEA Bölgesi Başkanı Simon Vincent CBE, şu görüşleri gönderiyor :

    “Hilton’un 2026 Trendleri Raporu, seyahatin en önemli öncelik olmaya devam ettiğini ve insanların yaptıkları her seyahatte daha fazla anlam aradığını doğruluyor” diyerek şöyle ekledi:

    “Günümüzün gezginleri arkadaşları ve aileleriyle yeniden bağlantı kurmayı, yeni kültürler keşfetmeyi ve yurtdışında mutfak kaçamaklarının tadını çıkarmayı tercih ediyor. Dünya çapında 9.000’nin üzerinde oteli bulunan Hilton, gezginlerin zamanlarını nasıl geçirmek istediklerini yansıtan deneyimlerin yanı sıra bekledikleri konforu, güvenilir ve güler yüzlü hizmeti ve seçenekleri sunmaya odaklanmıştır.”

  • Küresel turizmdeki yatırımlar bir trilyon doları aşacak…

    Küresel turizmdeki yatırımlar bir trilyon doları aşacak…

    Küresel turizmdeki yatırımların bir trilyon doları aşacağı ortaya çıktı. Turizme yatırımlar hızlandı. Türkiye’de de otel yatırımları hız kesmiyor.

    Dünya Seyahat ve Turizm Konseyi (WTTC) tarafından bu yıl 25’incisi düzenlenen Küresel Zirve, İtalya’nın başkenti Roma’da gerçekleştirildi.

    Zirveye, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Turizm Bakanı Daniela Santanchè, WTTC Geçici CEO’su Gloria Guevara, WTTC’nin yeni Başkanı Manfredi Lefebvre, Lazio Bölge Başkanı Francesco Rocca ve Roma Belediye Başkanı Roberto Gualtieri gibi siyaset, kamu yönetimi ve turizm sektörünün önde gelen temsilcileri katıldı.

    Türkiye Seyahat Acentaları Birliği (TÜRSAB), zirvede Yönetim Kurulu Üyesi Yıldırım Taş tarafından temsil edildi. Zirvede ayrıca WTTC tarafından hazırlanan “Travel & Tourism Economic Impact 2025: Global Trends” raporu kamuoyuyla paylaşıldı.

    Rapora göre, küresel turizm sektörü 2024 yılında 357 milyon kişiye istihdam sağladı.

    2025 yılı sonunda bu sayının 371 milyona ulaşması bekleniyor. Sektördeki küresel yatırımların yüzde 10 artışla 1 trilyon doları aştığı belirtilirken, İtalya’nın sürdürülebilir turizmde önde gelen destinasyonlardan biri olmaya devam ettiği vurgulandı.

    Turizmin artık daha fazla deneyim odaklı bir yapıya büründüğü, özellikle Asya-Pasifik bölgesinde büyümenin hız kazandığı aktarıldı. Zirvede yapılan oylamalarda, sürdürülebilirlik bir kez daha en öncelikli yatırım alanı olarak öne çıktı.

    Yapay zeka ve gelişmiş mobil uygulamalar da geleceğin turizm yatırımları arasında dikkat çekti. Sosyal medya etkisinin de değerlendirildiği oturumlarda, influencer’ların yüksek gelir grubundaki turistlerin seyahat kararlarını yüzde 72, alt gelir grubundakilerin ise yüzde 56 oranında etkilediği bilgisi paylaşıldı.

    TÜRSAB Yönetim Kurulu Üyesi Yıldırım Taş, zirvenin oldukça verimli geçtiğini belirterek, “Turizmin yeni jenerasyon için cazip hale getirilmesi gerektiği yönünde güçlü bir farkındalık oluştu. Sektörün geleceği için dijitalleşme, sürdürülebilirlik ve genç istihdamı temel öncelikler arasında yer alıyor” dedi.

    Burdur turizmde iddialı.

    Türkiye seyahat acentaları Birliği (TÜRSAB), Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ortaya koyduğu ‘Türkiye Yüzyılı’ vizyonu doğrultusunda ilerlemek ve ülke turizmine katkı sağlamak amacıyla hayata geçirdiği turizm yüzyılı projesini Burdur’dan başlattı.

    Turizm Yüzyılı projesi kapsamında düzenlenen Arama Konferansı Burdur Toplantısı’na Burdur Valisi Türker Öksüz, TÜRSAB Başkanı Firuz Bağlıkaya, İl Kültür ve Turizm Müdürü İbrahim Emre Gürsoy, Kaymakamlar, Belediye Başkanları, TÜRSAB Yönetim Kurulu Üyeleri, Bölge Temsil Kurulu ve İhtisas Başkanları, rektör, akademisyenler ve seyahat acentası temsilcileri katıldı.

    Toplantının açılışında bir konuşma yapan Burdur Valisi Türker Öksüz, Burdur’un TÜRSAB tarafından hayata geçirilen Turizm Yüzyılı projesinde pilot il olarak seçilmesinden büyük memnuniyet duyduklarını ifade etti.

    Burdur’un tarihi antik kentleri, gölleri folklorik özellikleriyle turizm açısından önemli değerlere sahip olduğunu hatırlatan Burdur Valisi, 2023 yılında gerçekleştirilen ve Burdur’un gastronomi, spor, eko turizm alanındaki potansiyelini ortaya koyan çalıştaydan elde edilen sonuçların ve TÜRSAB tarafından yapılan Arama Konferansı’nın eylem planı oluşturmak konusunda önem arz ettiğinin altını çizdi.

    Burdur Valisi Öksüz, “Sahip olduğumuz alt yapı ve üst yapı imkanlarıyla kısa ve orta vadede önemli bir turizm kenti olmayı hedefliyoruz. Bunun için de nihai bir yol haritası çıkarmak, bu doğrultuda bir eylem planı hazırlamak ve bu eylem planlarına sadık kalarak turizm atılımlarını gerçekleştirmek istiyoruz” dedi.

  • Kurvaziyer turizme ilgi artıyor…

    Kurvaziyer turizme ilgi artıyor…

    Deniz yolu kurvaziyer ile Türkiye’ye gelenler çoğalmaya başladı. Türkiye kurvazier turizmi çok sevdi. Para akışı da fena değil. Türkiye’ye kruvaziyerle gelen, giden ve transit geçen turist sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 18,9 artarak 1 milyon 58 bin 752 kişiye ulaştı. Sayı daha da artacak.

    Bartın’ın doğası ve deniziyle ünlü turizm merkezi Amasra ilçesine, 947 yolcu ve 429 mürettebatıyla gelen 193 metre uzunluğunda, 30 metre genişliğinde 11 katlı gemi, 3 Ağustos 2022’den bu yana buraya 85. seferini gerçekleştirdi. Turistlere iyi davranan Amasralılar “Evlerimizi bile açarız” diyor. Bölgeye bu satırlar yazılırken 72 bin turistin taşındığı haberini aldık.

    Turizm Databank’ın, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı verilerinden derlediği bilgilere göre, 2025 yılı Ocak-Temmuz döneminde Türkiye’ye kruvaziyerle gelen, giden ve transit geçen turist sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 18,9 artarak 1 milyon 58 bin 752 kişiye ulaştı. Geçen yılın aynı döneminde bu sayı 890 bin 129 olarak kaydedilmişti.

    Bu dönemde Türkiye limanlarına yanaşan kruvaziyer gemi sayısı da 573’ten 675’e yükselerek yüzde 17,8’lik artış gösterdi. Kruvaziyer turizminin en yoğun yaşandığı limanlar arasında Kuşadası 516 bin yolcuyla ilk sırada yer alırken, İstanbul 301 bin yolcuyla ikinci sırada geldi. Bodrum’da 67 bin, İzmir’de ise 52 bin kruvaziyer yolcusu ağırlandı.

    Verilere göre, 2025’in ilk 7 ayında:

    Gelen yolcu sayısı yüzde 24,7 artarak 82 bin 129’a çıktı.

    Giden yolcu sayısı yüzde 26,5 artışla 92 bin 344’e ulaştı.

    Transit yolcu sayısı ise yüzde 17,7 yükselerek 884 bin 279 oldu.

    Bu artışla birlikte, Türkiye kruvaziyer turizminde son yılların en yüksek Ocak-Temmuz performansına imza attı.

    Karadeniz’in incisi Amasra, dev kruvaziyer gemisi Astoria Grande ile turizmde istikrarlı büyümesini sürdürüyor. 2022’den bu yana 85 sefer düzenleyen gemi, bölgeye 72 binden fazla turist taşıdı.

    Bartın’ın tarihi ve doğal güzellikleriyle öne çıkan turizm cenneti Amasra, kruvaziyer turizminin Karadeniz’deki en gözde duraklarından biri haline geldi. Rusya’nın Soçi kentinden hareket eden ve 11 katlı yapısıyla dikkat çeken Astoria Grande kruvaziyeri, Amasra’ya 85. kez demir attı. 2022 yılından bu yana yapılan bu düzenli seferlerle toplamda 72 binin üzerinde turist, Amasra’nın eşsiz atmosferiyle buluştu. Hem ekonomik hem de kültürel açıdan bölgeye canlılık katan bu gelişme, Amasra’nın kruvaziyer turizmindeki rolünü her geçen gün güçlendiriyor.

    Rusya’nın Soçi kentinden hareket eden “Astoria Grande” adlı kruvaziyer, Amasra Limanı’na demirledi.

    Bartın’ın doğası ve deniziyle ünlü turizm merkezi Amasra ilçesine, 947 yolcu ve 429 mürettebatıyla gelen 193 metre uzunluğunda, 30 metre genişliğinde 11 katlı gemi, 3 Ağustos 2022’den bu yana buraya 85. seferini gerçekleştirdi.

    İşlemleri tamamlanan turistlere, liman çıkışında Rusça broşürler verildi.

    Turistler, Amasra Müzesi, Çekiciler Çarşısı, Büyük Liman, Amasra Kalesi ve Kemere Köprüsü gibi tarihi ve turistik yerleri görmek için limandan ayrıldı.

    Yolcuların bir kısmı tur otobüsleriyle Bartın şehir merkezi ve Karabük’ün UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki Safranbolu ilçesine gitti.

    Amasra’ya bu yıl 26. seferini yapan ve 2022’den bu yana 72 bin 19 yolcu getiren geminin akşam saatlerinde Samsun’a hareket edeceği öğrenildi.

  • “Anıtkabir’den Yükselen Öfke”

    “Anıtkabir’den Yükselen Öfke”

    Mezarımda huzurla yatıyordum,
    ta ki o çatıdan, o kutsal kürsüden hain bir ses yükselene dek…

    Meclis binası yine çığlıklarla, kavga nidalarıyla dolu.
    Kimi bağırıyor, kimi anlamsız, ümmetçi, bölücü, terörist sloganlarla ortalığı inletiyor.
    “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” demiştim,
    demek ki tabelayı hâlâ görüyorsunuz ama ruhunu yitirmişsiniz.

    Şehitlerimizle, kanımızla ve canımızla kurduğumuz Cumhuriyet’i size emanet ettim.
    Sizse o emaneti, kirli siyasi menfaatlerinizin ve çıkarlarınızın bir aracına dönüştürmüşsünüz.

    Kimi kalkmış, çağ dışı, hain, ahlaksız sloganlarla;
    kimi bölücü, alçak sözlerle kürsüyü kirletiyor.
    Kimi ise o sözlere cevap verecek cesareti bile bulamıyor, koltuğuna yapışmış.

    Ne demiştim?
    “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacak,
    fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.”

    Görüyorum ki, vücut toprak olmuş ama Cumhuriyet hâlâ savunma hattında;
    sizler ise o hattı yıpratmak için elinizden geleni ardınıza koymuyorsunuz.
    Siz koltuk sevdalıları, menfaat avcıları… Tarih ve bu yüce millet sizi affetmeyecek.

    Ben meclisi kurarken bir milletin iradesini teslim ettim.
    Sizse o iradeyi reytinge, medyaya, propaganda sahnesine çevirdiniz.
    Her kürsüye çıkışınız, her mikrofon başındaki nutkunuz, milletin onurunu çiğniyor.

    Uyandım, çünkü duydum o sesi…
    Bir idamlık hain için “Biji Serok Apo!” diye bağıran birini işittim o kutsal çatıda.
    Oysa ben orada “Yaşasın milletin iradesi!” “Yaşasın Üniter, Laik Türkiye Cumhuriyeti!” sesini duymak istiyordum.
    Siz beni değil, milletin vakarını mezarımda hırpaladınız.

    O bağırıştan sonra bir sessizlik oldu.
    O sessizlik, seçilmiş vekillerin gururunun öldüğü, sorumluluklarının sızdığı sessizlikti.
    O sessizlik, bir milletin kalbinde açılan boşluğu ve ihanetin yankısını taşıyordu.

    Kalktım, çünkü o çatı benim milletimin çatısıydı.
    Orayı Türk milletinin iradesiyle kurmuştuk;
    şimdi o iradenin yerine korkak alkışlar, menfaat hesapları ve düşük çıkarlar geçmiş.
    Siz, kahramanlık ve sorumlulukla inşa edilmiş o mabedi, kendi çıkarlarınız için kirletiyorsunuz.

    Ey Meclis!
    Bir zamanlar kurşun sesleri arasında açtığımız o kürsüde,
    bugün saçma sapan sloganlar, tribün nidaları yankılanıyor.
    O kürsüde fikrin, aklın ve milletin sesi olmalıydı;
    siz orayı kişisel çıkar, gösteri ve propaganda alanına çevirdiniz.

    Size biz, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar, bir milletin umudunu emanet ettik.
    Siz onu, parti logosuna, çıkarlarınıza ve siyasi şovlarınıza alet ettiniz.
    Milletin vekilleri değil, menfaatin ve medyanın kölesi olmuşsunuz.

    Şimdi orada:
    Kimi koltuğunu korumakla meşgul,
    kimi hakikati değil, kamerayı arıyor.
    Halkın vekili değil, reytingin ve çıkarların esiri olmuşsunuz.

    Ve eğer bir hainin adını bağırmaya cüret eden varsa,
    hatırlayın ki orada ilk önce şehitlerimizin hatırası yankılanmalıydı.
    Ama görüyorum ki, hatıralar değil, hesaplar konuşuyor artık.
    Orada tarih değil, menfaatiniz konuşuyor.
    Orada millet değil, korkaklık var.

    Hani diyordum ya:
    “Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir.”
    Siz onu ne hale getirdiniz biliyor musunuz?
    “Egemenlik, kayıtsız şartsız BOP’çu, mandacı, Amerikancı, İsrailci, İngilizci menfaatlere alet edilen bir kavram.”

    Millet yorgun, çünkü siz doymadınız.
    Cumhuriyet yıpranmış, çünkü siz özen göstermediniz.
    Halk umutsuz, çünkü siz sorumluluğu unuttunuz.
    Ve ben hâlâ buradayım…
    Mezardan sesleniyorum, ama o hain, bölücü, gerici, mandacı ses sizde bir titreme yaratmıyor.

    Vicdanınızı ziyaret etme vakti gelmiş.
    Siz hâlâ koltuklarınıza yapışırken, ben hâlâ Cumhuriyet’in kalbindeyim.
    Tarih sizi duyar; çünkü unutturulmaya çalışılsa da, gerçekler her zaman yankılanır.

    Mezarımda sessiz duruyordum ama artık susacak hâlim yok.
    Her bir hain, gerici, bölücü slogan; her bir çığlık; her bir menfaat hesabı,
    o kutsal çatı altında kaybolan onur ve sorumluluk…
    Beni mezarımdan kaldırdı.

    Biz Meclis’i 105 yıl önce kurduk;
    ama siz 105 yıl sonra, 2010 yıl geriye gitmişsiniz!
    Utanın, utanın!

    Ben buradayım ve buradan sesleniyorum:
    Cumhuriyeti savunmak, koltukları savunmaktan daha değerlidir.

    Ve unutmayın: Tarih sessiz değildir; o sizin yaptıklarınızı kaydeder.
    Bir gün milletin adaleti, sizin saltanatınızı yerle bir edecektir.
    Onur ve vicdan, hiçbir koltuk ya da çıkarla satın alınamaz.
    Ben hâlâ buradayım… Cumhuriyet’in kalbinde, mezarımda, her nefeste ve her yurttaşın gözünde.

    Ama…
    Çektirmeyin benim çizmelerimi yine,
    giydirmeyin kalpağımı yeniden!
    Bırakın bu onursuzlukları,
    yoksa sonunuz hüsran olur.
    Demedi demeyin…

  • Meclis, Milletin Evi mi Yoksa Çıkar Borsası mı?

    Meclis, Milletin Evi mi Yoksa Çıkar Borsası mı?

    Ey millet!

    Bakıyoruz da meclis… ne kutsal bir salon ne de Gazi Meclis’in ruhunu taşıyan bir yer!
    Bazen sanki “ucuz yemek ve bedava olanaklar borsası” hâline gelmiş gibi.

    Kim ne yiyor, kim ne kazanıyor, kim hangi imkânlarla oturuyor, görüyoruz!
    Kürsüde milletin sesi yok; bazı vekillerin önceliği kendi çıkarları olmuş.
    Birçoğu için meclis, milletin evi değil; kişisel menfaatlerin ve imkânların pazarı hâline gelmiş.

    Halk soruyor:
    • “Bu meclise girmek için parayı veren mi kazanıyor, halkın güvenini kazanan mı?”
    • “Ucuz yemek ve bedava olanaklar, milletvekilliğinin önüne mi geçiyor?”
    • “Milletin temsilcisi, millet için mi çalışıyor, yoksa kendi hesabı için mi?”

    Bir zamanlar meclis, milletin onurunu temsil ederdi.
    Şimdi, ne yazık ki bazı yerlerde çıkar borsası hâline gelmiş; halkın güveni azalıyor, kurumun itibarı sarsılıyor.
    O kürsüde atılan her söz, yalnızca halkı değil, meclisin kendi cüzdanını düşünenleri de yansıtıyor gibi.

    Ey vekiller!
    Hatırlayın: Meclis, ucuz yemekler veya bedava olanaklar için değil, halk için vardır!
    Halkın güveni geri gelmezse, Gazi Meclis’in ruhu da kaybolur.

    Bakın, bu borsanın nasıl işlediğini herkes görüyor:
    • Kimi vekil, kendi partisi içindeki koltuk pazarlığıyla meşgul.
    • Kimi, çıkar gruplarının hoşuna gitmek için sözler veriyor ama halkın derdi umursanmıyor.
    • Kimi, “biraz daha fazla imkân” için halkın sesi yerine kendi hesabını yükseltiyor.

    Halkın gözü her yerde!
    Sokakta, kahvede, pazarda konuşuyoruz:
    • “Dingonun ahırında bile bu kadar karışıklık yoktu be kardeşim!”
    • “Gazi Meclis böyle miydi, yoksa biz mi yanlış hatırlıyoruz?”
    • “Milletin iradesi, bu kadar kolay yitirilmemeli!”

    Halkın gözünden bakınca, meclis artık bir oyun alanı değil, bir çıkar pazarı olmuş.
    İmkanlar ve menfaatler, milletvekilliğinin önüne geçmiş, halkın güveni ikinci plana düşmüş.
    O kürsüde yankılanan her söz, halk için değil, çıkar grupları içinmiş gibi duruyor.

    Ey millet!

    Düşünün bir: Mecliste oturanların bazıları için kürsü, sadece bir koltuk değil; bedava yemekler, özel imkanlar ve ayrıcalıklar borsasıdır.
    Milletin onuru, kamu güveni, anayasanın ruhu bir köşede beklerken, kişisel çıkarlar öne çıkıyor.

    Halk soruyor:
    • “O koltuklar kimin hakkı? Halkın mı, yoksa cüzdanı geniş olanların mı?”
    • “Meclis salonunda atılan sözler halk için mi, yoksa çıkar borsası için mi?”

    Bir zamanlar Gazi Meclis, halkın sesi olurdu.
    Şimdi ise:
    • Sloganlar, ideolojik ifadeler ve dış etkilere dayalı talepler, milletin iradesini gölgede bırakıyor.
    • Kürsü, halkın sorunlarını tartışmak yerine, bazı vekillerin kendi menfaatlerini artırdığı bir alan hâline gelmiş.
    • Halkın güveni azalıyor, meclisin itibarı sarsılıyor; bu tablo, adeta Dingonun ahırını andırıyor.

    Ey vekiller!
    Siz hatırlayın: Meclis, ucuz yemekler ve bedava imkânlar için değil, millet için vardır.
    Halkın güveni geri gelmezse, Gazi Meclis’in ruhu kaybolur; bir daha yerine gelmez.

    Bakın halk ne diyor:
    • “Dingonun ahırında bile bu kadar karışıklık yoktu be kardeşim!”
    • “Bir zamanlar Gazi Meclis’ti, şimdi kimlerin sesi duyuluyor?”
    • “Milletin temsilcisi, halk için mi yoksa kendi çıkarları için mi çalışıyor?”

    Halkın sesi duyulmalı!
    Kürsüde yankılanan sözler, öncelikle milletin sesi olmalı, bedava yemekler ve özel imkanlar değil.

    Halkın gözünde, bu çıkar borsası siyaseti, meclisin ciddiyetini bitirmiş durumda.
    Bir vekil, sadece koltuğunu korumakla meşgul; bir başkası, kendi çıkarını halkın önüne koyuyor.
    O kürsüdeki tartışmalar artık halkın değil, çıkar gruplarının pazarı gibi.

    Ama biz halk olarak diyoruz ki:
    • Artık yeter!
    • Meclis halkın evidir!
    • Egemenlik kayıtsız şartsız milletin olmalıdır!
    • Sloganlar, ideolojik taşeronlar ve dış etkiler, meclisin ciddiyetini gölgeleyemez.

    Ey vekiller!
    Halk burada!
    Artık meclisi bir borsa veya “dingonun ahırı” hâline getiremeyeceksiniz!
    Gazi Meclis’in ruhu, halkın iradesiyle yükselecek!

    Ey millet!

    Artık sadece eleştirmek yetmez; çözüm zamanı!
    Meclis, yeniden halkın evidir olmalı.
    Kürsüde yankılanan her söz, milletin ortak iradesini temsil etmeli; ideolojik taşeronların veya dış odakların propagandası değil.

    Biz halk olarak şunu istiyoruz:
    1. Egemenlik kayıtsız şartsız millete ait olmalı.
    • Hiçbir dış güç, hiçbir ideolojik grup, meclisin kararlarını etkilememeli.
    2. Kürsü tarafsız olmalı.
    • Sloganlar, propaganda ve ideolojik mesajlar, meclisi kirletmemeli.
    • “Biji Serok Apo” gibi ifadeler, kurumun ciddiyetini, anyasanın gerekliliği ve korumak için engellenmeli ve cezalandırılmalı.
    3. Şeffaflık ve denetim sağlanmalı.
    • Halk, hangi kararların neden alındığını görebilmeli, denetim mekanizmaları etkin olmalı.
    4. Tartışma ve uzlaşma kültürü yeniden canlandırılmalı.
    • Fikir ayrılıkları bastırılmamalı; demokratik yöntemlerle çözümler üretilmeli.
    5. Çıkar borsasına son verilmeli.
    • Milletvekilliği, ucuz yemekler veya bedava imkânlarla pazarlanamaz; halkın iradesi her şeyin üstünde olmalıdır.

    Ey vekiller!
    Halk sizi seçti, sizi temsil etmeniz için seçti.
    Artık dış etkilerin ve ideolojik taşeronların sesini değil, milletin sesini duyurun!
    Kürsüdeki kargaşayı bitirin, dingonun ahırına dönüşmüş tabloyu düzeltin.
    Halkın gözünde yeniden güven inşa edin, meclisi tekrar Gazi Meclis’in ruhuna uygun hâle getirin.

    Ey halk!
    Biz sessiz kalmayacağız!
    Kahve köşelerinde, pazarlarda, sokaklarda konuşmaya devam edeceğiz.
    Meclisin bizim evimiz olduğunu hatırlatacağız.
    “TBMM mi, Dingonun Ahırı mı?” sorusunu sormaya devam edeceğiz.
    Ve bu soruya cevap verecek tek yol, meclisi halkın iradesinin merkezi hâline getirmektir.

    Son olarak:
    • Egemenlik, kayıtsız şartsız millettir.
    • Meclis, milletin evidir; ideolojik taşeronların veya dış güçlerin mandasının değil!
    • Sloganlar, propagandalar ve dış etkiler, meclisin ciddiyetini gölgeleyemez.
    • Çıkar borsası siyasetine artık son verilmeli.
    • Halkın sesi, kürsüde her zaman birinci olmalıdır.

    Ey vekiller!
    Halk buradayız!
    Gazi Meclis’in ruhu bizimle!
    Artık meclisi dingonun ahırına çeviremezsiniz!

    Milletin iradesi, milletin evidir!
    Egemenlik kayıtsız şartsız millettir!

  • easyJet Holidays, dünya standartlarında hizmet veriyor…

    easyJet Holidays, dünya standartlarında hizmet veriyor…

    Turistlere gösterilecek sevgi ve saygı kişilerin memnuniyetlerini ortaya koyuyor. easyJet Holidays bunu çok güzel beceriyor. Burada personelin konumu da çok önemli.

    easyJet Holidays, ultra lüks deneyimler arayan gezginlere yönelik tasarlanmış beş yıldızlı tatillerden oluşan pazar lideri bir teklif olan yeni Lüks Koleksiyonunun lansmanını duyurdu.

    Dünya standartlarında hizmet veren easyJet Holidays, kapsamını daha da genişletmeye hazırlanıyor.

    easyJet Holidays Luxury Collection’ın lansmanı, beş yıldızlı tatiller için çıtayı yükseltiyor ve seyahat operatörü için yeni bir dönemi başlatıyor;

    easyJet Holidays Luxury Collection’ın lansmanı, beş yıldızlı tatiller için çıtayı yükseltiyor. Dışarıdan gelenlere kapılarını açıyor. Bu yeni koleksiyon, hem değer hem de lüks seyahat alanında lider konumumuzu güçlendirerek yeni kitlelere ulaşmanızı sağlıyor olabilir.

    Tur operatörü, dünya standartlarında hizmet, tasarım ve ortamla öne çıkan, yüksek puanlı otellerden oluşan yeni koleksiyonundaki her paketi ustalıkla hazırladı. Portföyde, Fairmont ve Four Seasons gibi lüks konaklama sektörünün en prestijli markaları yer alıyor ve ömür boyu unutamayacağınız tatiller sunuyor.

    Lüks Koleksiyonun kalbinde, baştan sona lüks bir konaklama sağlayan olağanüstü bir konuk deneyimi yer alır. Tüm konuklar şunlardan faydalanacaktır:

    ·        Google ve Tripadvisor’da en az 4,5 puana sahip dünyaca ünlü beş yıldızlı oteller

    ·        26 kg bagaj hakkı ve özel bagaj bırakma yeri

    ·        Daha sorunsuz bir havaalanı deneyimi için hızlı güvenlik, hızlı biniş ve önceden seçilmiş koltuklar

    ·        Tatilde daha fazla zaman geçirmenizi sağlamak için havaalanından otele premium özel transferler

    ·        Misafirlerin ihtiyaçlarını ortaya çıkmadan önce tahmin etmek için hazır bulunan özel personel

    ·        Michelin yıldızlı yemeklerden dünya standartlarında misafirperverliğe kadar üst düzey ekstralara erişim

    Lüks Koleksiyon, Avrupa ve Kuzey Afrika’nın en ünlü destinasyonlarından bazılarını bünyesinde barındırıyor. Bu seçkin koleksiyon, aralarında aşağıdakilerin de bulunduğu 70’ten fazla beş yıldızlı otelden oluşuyor:

    1.     Sultana Marrakech – Sanat eserleriyle zenginleştirilmiş lüks süitler, yemyeşil bahçeler, ısıtmalı havuzlar ve geniş bir çatı terası sunmaktadır. Konuklar ayrıca Medine’nin kalbinde kokteyl bar, meze salonu ve yemek pişirme derslerinin keyfini çıkarabilirler.

    2.     Mykonos Grand Hotel & Resort – Muhteşem Mikonos sahil şeridinde yer alan bu otel, romantizm, lüks ve kişiye özel hizmet anları için mükemmel bir ortam sunuyor. Konuklar, otelin ikonik şarap mahzeninde benzersiz ve samimi bir şarap tadımı ve kişiye özel yemek deneyimi yaşayabilirler.

    3.     One&Only Portonovi – Karadağ’ın Boka Körfezi’nin girişinde yer alan göz alıcı Adriyatik tatil beldesi, rahatlama, dünya standartlarında yemekler ve Chenot sağlıklı yaşam tarzını bir araya getiriyor. Konuklar, safir suların, ortaçağ kasabalarının ve özel yemeklerin tadını çıkarabilirler.

    4.     Grand Ambassador, Santorini – Santorini kalderasının kesintisiz manzarasına sahip bu etkileyici A oteli, inanılmaz bir konuma ve özel havuzlu süitlere sahiptir.

    easyJet Holidays İcra Kurulu Başkanı Garry Wilson şunları söyledi: “Lüks Koleksiyonumuzun lansmanı, premium seyahati yeniden tanımlama hedefimizi yansıtıyor. Her otel, en seçici gezginlerin beklentilerini aşan, olağanüstü ve zahmetsiz bir deneyim sunmak için özenle seçildi. Bu yeni koleksiyon, hem değer hem de lüks seyahat alanında lider konumumuzu güçlendirerek yeni kitlelere ulaşmamızı sağlıyor. Tüm bunları yaparken, olağanüstü hizmet ve unutulmaz seyahat deneyimlerine olan sarsılmaz bağlılığımızı da koruyoruz.”

    easyJet Holidays Luxury Collection’ın lansmanı, beş yıldızlı tatiller için çıtayı yükseltiyor ve seyahat operatörü için yeni bir dönemi başlatıyor; şirketin yalnızca olağanüstü değeriyle değil, aynı zamanda rafine ve sofistike lüksüyle de tanındığı bir dönem.

  • TBMM mi, Dingonun Ahırı mı? Egemenliğin Kayıp Yüzyılı Üzerine Bir Eleştiri

    TBMM mi, Dingonun Ahırı mı? Egemenliğin Kayıp Yüzyılı Üzerine Bir Eleştiri

    GAZİ MECLİS’İN RUHU VE BUGÜNÜN TABLOSU

    Türkiye Büyük Millet Meclisi, bu toprakların en ağır şartlarında doğdu.
    Ankara’nın işgal tehdidi altında olduğu, Anadolu’nun her köşesinde halkın yoksullukla boğuştuğu bir dönemde, bir avuç insanın omuzlarında yükseldi. O meclis, yalnızca bir yasama organı değil; esaret zincirini kıran bir direniş ruhuydu. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, 23 Nisan 1920’de o kapıdan içeri girdiklerinde, aslında yeni bir çağın kapısını araladılar.
    O günden sonra “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü, yalnız bir cümle değil, bir milletin varlık belgesiydi.

    Bugün aynı meclis binasına baktığımızda, o ruhun yerinde bir sessizlik ve bir dağınıklık görüyoruz.
    Bir zamanlar “Gazi” unvanını hak eden Meclis, artık milletin gözünde ne kadar “gazi”, ne kadar “milletin” sorusu yeniden soruluyor.
    Kürsüsünde milletin ortak sesi olması gereken konuşmalar, bugün dış güçlerin, hiziplerin, ideolojik taşeronlukların yankısına dönüşmüş durumda.
    Bir zamanlar işgalci ordulara karşı “Ya istiklal ya ölüm” diyen meclis, bugün emperyal politikaların, küresel projelerin, gizli mutabakatların gölgesinde karar alıyor.

    Gazi Meclis’in kuruluş felsefesi, bir bağımsızlık ve onur felsefesiydi.
    Atatürk, Nutuk’ta “Ulusal egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taçlar ve tahtlar yanar, yok olur” derken tam da bugüne sesleniyordu.
    O nur, bugün yeniden karartılmak isteniyor.
    Yabancı merkezlerde hazırlanmış politikaların, “stratejik ortaklık” maskesi altında iç siyasete yön verdiği; millet iradesinin çeşitli ittifak hesaplarının arasında boğulduğu bir dönemde, meclis artık kendi gölgesini bile tanıyamaz hale gelmiştir.

    Bugün halkın dilinde bir ifade dolaşıyor: “TBMM dingonun ahırına döndü.”
    Bu ifade öfkenin değil, çaresizliğin çığlığıdır.
    Çünkü halk, mecliste milletin değil; çıkar gruplarının, dış odakların, kendi iç hesaplarını görenlerin sesini duyuyor.
    Sıradan vatandaş, ekran başında meclis oturumlarını izlerken, temsil edildiğini değil; temsil edildiği duygusunun bile gasp edildiğini hissediyor.
    Bu nedenle, halkın dilindeki “dingonun ahırı” benzetmesi, aslında bir toplumsal teşhistir:
    Kurumsal ciddiyetin yerini karmaşa almış, milli egemenliğin yerini manda zihniyeti sarmıştır.

    Bugün “TBMM mi, dingonun ahırı mı?” sorusu, bir hakaret değil; bir sorgulamadır.
    Çünkü Gazi Meclis’in mirası, artık hem içeriden hem dışarıdan aşındırılmaktadır.
    Bir yanda terör örgütlerinin siyasi uzantıları meclis çatısı altında slogan atarken, diğer yanda iktidar partisi ve ortakları bu tabloya sessiz kalmakta, hatta bu sessizliği bir “devlet aklı” gibi sunmaktadır.
    Oysa devlet aklı, teslimiyetle değil, dirayetle olur.
    Devletin omurgası, halkın iradesidir; o irade susturulduğunda, meclis artık sadece bir bina olur — içinde gürültü vardır ama ses yoktur.

    Bu yazı, o sessizliği bozmak için kaleme alındı.
    Amacımız, ne bir partiye ne de bir gruba saldırmak.
    Ama milletin gözüyle, meclisin nasıl yavaş yavaş halktan koptuğunu, nasıl bir “temsil yanılsaması” üretildiğini anlatmaktır.
    Bu, bir öfke yazısı olduğu kadar bir uyarıdır:
    Çünkü bir milletin meclisi itibarsızlaştığında, o milletin demokrasisi de nefessiz kalır.
    Ve nefessiz kalan demokrasinin yerini her zaman baskı, çıkar, ve dışa bağımlılık alır.
    Bugün Türkiye’nin yaşadığı tam da budur.

    EGEMENLİĞİN AŞINMASI: MİLLETİN MECLİSİNDEN MANDACILARIN MEYDANINA

    Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ilkesi, “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözüyle özetlenir.
    Bu ifade yalnızca bir hukuk kuralı değil, aynı zamanda bir ulusal karakterin tanımıdır.
    Bu söz, Kurtuluş Savaşı’nın, Sakarya’nın, Dumlupınar’ın, hatta Lozan’ın temel dayanağıydı.
    Egemenlik milletin elinden çıktığı an, ne meclisin hükmü kalır, ne de devletin bağımsızlığı.

    Ne yazık ki son yirmi yılda bu ilke, kâğıt üzerinde kalmış bir süs cümlesine dönüştü.
    Egemenliğin kaynağı artık sandıkta değil, dış politik masalarda, büyükelçilik koridorlarında aranır hale geldi.
    TBMM ise bu sürecin en sessiz tanığı; hatta zaman zaman, bilerek ya da bilmeyerek, paydaşı oldu.

    2000’li yılların başında, Türkiye’nin dış politikası “komşularla sıfır sorun” diye tanımlanırken, bugün geldiğimiz noktada ülke neredeyse her komşusuyla sorunlu.
    Bu dönüşümün en çarpıcı yanı, meclisin bu süreçte devre dışı bırakılmasıdır.
    Bir zamanlar dış politika Meclis’te tartışılır, halkın temsilcileri söz sahibi olurdu.
    Bugünse çoğu karar Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle, kapalı kapılar ardında alınmakta; meclis yalnızca “bilgilendirilen” bir kurum haline gelmiştir.
    Böylece, “ulusal egemenlik” kavramı şeklen varlığını sürdürse de, içerik olarak boşaltılmıştır.

    Egemenliğin aşınması, her zaman bir sessizlikle başlar.
    İlk önce, “devlet sırrı”, “milli güvenlik” gibi gerekçelerle halktan bilgi saklanır.
    Sonra, meclisteki temsil gücü giderek zayıflar; milletvekilleri halkın değil, parti merkezlerinin sesi haline gelir.
    Ve nihayetinde, meclis bir “onay makamı”na dönüşür.
    Bugün Türkiye’de yaşanan da budur.
    Meclis, fiilen bir yürütme organının gölgesine girmiştir.
    Bu durum yalnızca demokrasinin değil, anayasal düzenin de ruhuna aykırıdır.

    Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, meclis tartışmaları çoğu zaman hararetli olurdu.
    Farklı fikirler çarpışır, ama sonunda milli menfaatte birleşilirdi.
    Bugün ise fikirler çarpışmıyor; çünkü fikir yerine talimat var.
    Parti disiplini adı altında, milletvekillerinin vicdanı susturulmuş durumda.
    Kürsü dokunulmazlığı, milletin sesini korumak için değil, liderleri eleştirmekten kaçınmak için kullanılır hale geldi.
    Oysa egemenlik, itaatle değil, özgür düşünceyle korunur.

    Bu tabloyu derinleştiren bir diğer unsur ise dış bağımlılığın artmasıdır.
    Bir ülke ekonomide, savunmada, teknolojide dışa bağımlı hale gelirse, egemenliğini yalnızca dış politikada değil, iç siyasetinde de kaybeder.
    Bugün Türkiye’de savunma sanayinden enerjiye, dış borçtan diplomasiye kadar birçok alanda alınan kararlar, doğrudan meclis iradesine değil; küresel dengelere göre şekilleniyor.
    ABD’nin, İngiltere’nin, Avrupa Birliği’nin onaylamadığı bir kararın hayata geçirilmesi neredeyse imkânsız.
    İşte bu nedenle halk arasında, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir, ama o millet Washington’da oturuyor” sözü boşuna söylenmiyor.

    Egemenliğin aşındığı yerde, meclis de aşınır.
    Bir zamanlar milletin namusunu temsil eden kürsü, bugün çıkar ilişkilerinin, lobilerin, ideolojik hesapların pazarı haline gelmiştir.
    Kürsüde artık milletin sesi değil, dış güçlerin rüzgârı esmektedir.
    Oysa TBMM, yalnızca yasama organı değil; milletin onurudur.
    Bu onur, her sloganla, her sessizlikle, her kayıtsız kalışla biraz daha yıpranıyor.

    Bugün “mandacılık” kavramı yeniden dirilmiştir.
    Bir farkla: 1919’da mandayı açıkça isteyenler vardı; şimdi ise mandayı “stratejik ortaklık”, “müttefiklik”, “jeopolitik zorunluluk” gibi cilalı kelimelerle süsleyerek pazarlayanlar var.
    Bir milletin egemenliği, artık mermiyle değil, metinlerle, protokollerle, ekonomik anlaşmalarla devrediliyor.
    Ve bütün bunlar olurken, Meclis’ten cılız birkaç ses dışında ciddi bir itiraz yükselmiyor.
    Sessizlik, onay haline gelmiş durumda.
    Milletin meclisi, adım adım, “milletin olmayan” bir meclise dönüşüyor.

    Sonuçta, bugünün TBMM’si artık bir “temsil” kurumundan çok, bir “meşrulaştırma” kurumuna benzemektedir.
    Yukarıdan gelen kararları meşrulaştırmak, yapılanları “demokratik prosedür” süsüyle halka sunmak…
    Egemenliğin aşınması böyle başlar; önce halkın sesinin tonu düşer, sonra meclisin anlamı kaybolur.
    Sonra da, halkın dilinde acı bir cümle yankılanır:
    “TBMM mi, dingonun ahırı mı?”

    TERÖR, SİYASET VE MECLİS: KIRILAN ÇİZGİLER

    Bir ülkenin meclisi, yalnızca yasa yapan bir kurum değildir.
    O aynı zamanda, toplumun vicdanıdır.
    Milletin acılarını, korkularını, umutlarını ve kırgınlıklarını temsil eder.
    Bu yüzden, mecliste atılan her slogan, edilen her söz, yapılan her sessizlik, milyonlarca insanın kalbinde yankı bulur.

    Bugün Türkiye’de meclisin yaşadığı en büyük kriz, işte bu vicdanî temsil krizidir.
    Halk, artık mecliste kendi sesini değil; kendi adına konuşan ama kendi gibi düşünmeyen bir grubun sesini duyar hale geldi.
    Farklı ideolojik uçlar, meclis çatısı altında bir araya geldiğinde, tartışmanın niteliği çoğu zaman fikir üretmekten çok, etnik veya mezhepsel bazda, siyasal islamcı veya etnik bölücü kimlik dayatmasına dönüşüyor.
    Bu da, meclisin tarihsel işlevini aşındırıyor: “ortak akıl üretme” misyonu kayboluyor.

    Türkiye, uzun yıllardır terörle mücadele eden bir ülke.
    Bu gerçek, siyasetin her alanına sirayet etmiş durumda.
    Fakat terörle mücadelenin siyasetle ilişkisi öylesine karmaşık hale geldi ki, BOP’un saldırılarına ve onların meclisteki temsilcilerine karşı yapılan, TC’nin hayati ve milli konularında artık her sert eleştiri “ihanet”, olarak görülüyor.

    Bir toplum, korkudan konuşamaz hale gelirse, o zaman meclis ne kadar kalabalık olursa olsun, aslında sessizdir.

    Son yıllarda yaşanan olaylar, meclisin bu sessizlik iklimine sürüklendiğini gösteriyor.
    Bir yanda halkın hassasiyetleri üzerinden kutuplaşmayı besleyen söylemler, diğer yanda “benim fikrim en doğrudur” anlayışı.
    İki taraf da birbirini dinlemeyi bıraktı; artık sadece “yanıt vermek” için konuşuyor.
    Böyle bir ortamda ortak gelecek kurulamaz.
    Çünkü ortak gelecek, sadece oy çokluğuyla değil, güvenle inşa edilir.

    Meclis, toplumun aynasıdır derler.
    Eğer o aynada artık yorgun, kırgın, öfkeli bir toplum görüyorsak, bunun nedeni meclisin o topluma yeterince umut verememesidir.
    Güven duygusu, bir milletin en değerli sermayesidir; kaybedildiğinde, onu yeniden kazanmak yıllar alır.
    Bugün Türkiye’de yapılan anketlerde halkın büyük kısmı, “Meclis milletin sorunlarını çözmüyor” diyor.
    Bu cümle, bir siyasal istatistikten çok, bir toplumsal alarmdır.

    Temsilin meşruiyeti yalnızca seçim sandığıyla ölçülmez.
    Gerçek temsil, halkın sesini duymak ve o sesi yansıtabilmektir.
    Meclis sıralarında oturanların halktan uzaklaşması, yasaların halkın gündelik yaşamıyla bağının kopmasına neden oluyor.
    Yasalar soyutlaştıkça, toplumun gözünde “adalet” duygusu zayıflıyor.
    Oysa adalet, demokrasinin oksijenidir; o kesilirse, sistem nefessiz kalır.

    Bugün mecliste yaşanan gerginliklerin çoğu, fikir ayrılıklarından değil, fikir yoksunluğundan kaynaklanıyor.
    Birbirini dinlemeyen, tartışmak yerine susturan, anlamak yerine etiketleyen bir siyaset dili hâkim.
    Bu dil, zamanla topluma da sirayet ediyor.
    Sokaktaki vatandaş da artık karşısındakini “vatandaş” değil, “rakip” olarak görmeye başlıyor.
    İşte bu, demokrasinin en derin kırılmasıdır.

    Meclis, bu kırılmayı onarabilecek tek yerdi.
    Ama o da giderek “sessizliğin merkezi” haline geldi.
    Bazı konuların konuşulmadığı, bazı soruların sorulamadığı bir meclis, halkın gözünde inandırıcılığını kaybeder.
    Hangi görüşten olursa olsun, temsilcilerin birbirini dinleyemediği, sadece kendi kitlelerine mesaj verdiği bir yapının adı artık “milletin meclisi” değil, “grupların sahnesi” olur.

    Bu tablo, yalnızca bir siyaset meselesi değil, aynı zamanda bir kültür sorunudur.
    Bir toplum, tartışmayı düşmanlık olarak görmeye başladığında, özgür düşünce zeminini kaybeder.
    Oysa Türkiye’nin en büyük gücü, farklılıklarını ortak paydada buluşturabilmesiydi.
    Bu güç kayboldukça, meclis de sembolik bir bina haline gelir — içinde insanlar vardır, ama temsil yoktur.

    Bugün yapılması gereken şey, meclisin asli işlevine dönmesini sağlamak:
    Tartışmak, dinlemek, ortak akıl üretmek, uzlaşmak.
    Bu basit gibi görünen dört kelime, aslında demokrasinin temel direkleridir.
    O direkler sarsıldığında, geriye sadece tabelası kalan bir kurum kalır.
    Bu yüzden, “meclisin itibarı” yalnızca protokolle korunmaz; meclis, halkın kalbinde itibarlı olmalıdır.
    İtibarın yolu da şeffaflıktan, adaletten, eşitlikten geçer.

    MANDACILIK VE SESSİZLİK: İKTİDARIN ROLÜ VE DEMOKRATİK GERİLEME

    Bir meclisin itibarı yalnızca içinde bulunan vekillerin davranışıyla ölçülmez; aynı zamanda bu kurumun etrafındaki siyasal iklimle de belirlenir.
    Güç dengeleri, demokratik denetim mekanizmaları ve kamuoyunun ilgisi, meclisin etkinliğini doğrudan etkiler.
    Bugün Türkiye’de meclisin yaşadığı sorunların önemli bir boyutu, iktidar-muhalefet dengesinin bozulmasından kaynaklanıyor.

    İktidar, doğal olarak kendi politikalarını hayata geçirmek ister.
    Ancak bir demokraside, bu süreç meclisin denetim ve soru sorma yetkileriyle dengelenir.
    Ne var ki son yıllarda, bu denge giderek kaybolmuştur.
    Meclis artık birçok konuda yalnızca “onay makamı” niteliği kazanmış, tartışma ve eleştiri mekanizmaları zayıflamıştır.
    Bu durum, halkın gözünde hem temsilin hem de yasaların meşruiyetini sorgulatmaktadır.

    Sessizlik, bazen güvenin, bazen korkunun işaretidir.
    Meclis oturumlarındaki sessizlikler, yalnızca kelimelerin yokluğunu değil, tartışma kültürünün erozyonunu gösterir.
    Bir toplum, sorunlarını dile getiremediği yerde, çözümsüzlüğe mahkûm olur.
    Oysa demokratik olgunluk, farklı seslerin duyulmasıyla ölçülür.
    Farklılıkların bastırılması, uzun vadede demokratik gerilemeyi beraberinde getirir.

    Mandacılık kelimesi, günümüzde artık doğrudan “yabancı boyunduruğu” anlamında kullanılmasa da, uygulamada dış etkilere bağımlılık ve iç siyasette irade kaybı biçiminde kendini göstermektedir.
    Ekonomi, dış politika ve stratejik alanlarda alınan kararlar, çoğu zaman halkın mecliste temsil edilen iradesi yerine uluslararası dengelere göre şekillenmektedir.
    Bu durum, toplumun gözünde, “ulusal egemenlik” ilkesinin içinin boşaltılması olarak algılanır.

    Bir diğer olgu, milletvekillerinin çoğunluk baskısı altında hareket etmesidir.
    Parti disiplini, demokratik işleyişin gereklerinden biri olarak kabul edilebilir; ancak bu disiplin, eleştireme hakkını tamamen yok edecek kadar katı hale geldiğinde, temsilin özü zedelenir.
    Meclis kürsüsü, halkın sesi olmaktan çıkar; yalnızca iktidarın ve karar alma mekanizmalarının yankı odasına dönüşür.
    Bu tablo, halkın güvenini aşındırır ve demokratik kültürün zayıflamasına yol açar.

    Sessizlik ve mandacılık bir araya geldiğinde, toplumda bir boşluk hissi doğar.
    Halk, karar alma süreçlerinden uzaklaşır, tartışmaların dışında bırakıldığını hisseder.
    Bu da meclisin saygınlığının düşmesine, toplumsal kutuplaşmanın artmasına ve demokratik normların erozyona uğramasına sebep olur.
    Artık halkın gözünde meclis, bir temsil kurumu olmaktan çok, güç odaklarının kontrolünde bir yönetim aracı olarak algılanmaktadır.

    Oysa demokrasi, yalnızca seçim sandığıyla işleyen bir sistem değildir.
    Demokrasi, halkın katılımını, tartışmayı, denetimi ve şeffaflığı içerir.
    Bu unsurlar, meclis içinde yaşatılmazsa, kurum yalnızca sembolik bir varlık olarak kalır.
    Türkiye’nin önünde duran asıl mesele de budur: Meclisin, halkın güvenini yeniden kazanması ve demokratik işlevini yerine getirmesi gerekmektedir.

    Güç tek taraflı kullanıldığında, toplum sessizliği kabul edebilir.
    Ancak bu sessizlik, bir onay değil; gelecekte çatlayacak bir gerilimdir.
    Halkın talepleri, hakları ve güveni göz ardı edildiğinde, o meclis sadece bir bina olur; içinde insanlar vardır ama temsil yoktur.
    O bina, tarih boyunca taşıdığı “Gazi Meclis” unvanının ruhunu kaybeder.
    Ve işte tam bu noktada, halkın dilinde dolaşan o çarpıcı ifade tekrar akla gelir:
    “TBMM mi, dingonun ahırı mı?”

    SONUÇ: GAZİ MECLİS’İ YENİDEN HALKIN MECLİSİ YAPMAK

    Türkiye Büyük Millet Meclisi, tarih boyunca milletin onurunu, bağımsızlığını ve iradesini temsil etti.
    Ancak son yıllarda yaşanan gelişmeler, bu kurumsal kimliğin zayıfladığını ve halkın gözünde meclisin itibarının aşındığını göstermektedir.
    Egemenlik ilkesinin şeklen varlığı sürse de, uygulamadaki boşluklar, meclisin gerçek işlevini yerine getirmesini engellemektedir.

    Mecliste atılan bazı sloganlar, örneğin “Biji Serok Apo” gibi ifadeler, PKK ve terörle ilişkili siyasi ve ideolojik söylemlerdir.
    Bu tür sloganların mecliste duyulması, kurumun Türk Milletini temsil işlevine son verir ve bu anayasanın öngördüğü demokratik düzenin ruhuna aykırıdır.
    Bir meclis, yalnızca yasaların üretildiği değil, aynı zamanda tüm vatandaşları temsil eden bir kurumdur.
    Dolayısıyla, ideolojik veya silahlı örgüt bağlantısı ile algılanabilecek sloganların kürsüden duyulması, kabul edilemez ve hukuken cezalandırılması ve DEM Partisinin kapatılmasını gerektiren, tüm sorumluların mahkemeler önünde ve TBMM yasasına göre hesap vermesi gereken bir durumdur.

    Halk arasında dolaşan çarpıcı bir benzetme, bu tabloyu özetler: “TBMM, BOP’un ahırına dönmüş”.
    Bu ifade, yalnızca sert bir eleştiri değil, aynı zamanda bir uyarıdır.
    Kurumsal ciddiyetin ve anayasal işlevin kaybolduğu yerde, meclisin içinde yankılanan sloganlar, meclisi “milletin evi” olmaktan çıkarır; güveni aşındırır ve demokratik sürece gölge düşürür.

    Halkın güvenini yeniden kazanmak için atılması gereken adımlar açıktır:
    • Şeffaflık: Karar alma süreçleri görünür olmalı, halk neyi neden yaptığını bilmelidir.
    • Temsil: Tüm bölgeler, sosyal kesimler ve fikirler mecliste hakkını görebilmeli; Anayasa, T.C. Devleti ve Türk Milletine karşı herhangi bir bölücü, terörcü, ümmetçi ideolojik ve siyasi propaganda asla olmamalıdır.
    • Tartışma ve uzlaşma kültürü: Farklı görüşler bastırılmadan, demokratik yöntemlerle çözüme ulaşabilmelidir.
    • Kurumsal disiplin: Meclis, anayasanın çerçevesinde tarafsızlığını korumalı, propaganda alanına dönüşmemelidir.

    Bu unsurlar hayata geçirildiğinde, meclis yeniden halkın evidir; yalnızca yasaların üretildiği bir mekan değil, toplumsal uzlaşının ve ortak geleceğin inşa edildiği bir alan olur.
    Halkın sesi duyulmaya başladığında, güven geri gelir; demokratik işleyiş güçlenir.
    Gazi Meclis’in ruhu, geçmişin bir mirası olduğu kadar, bugünün ve yarının da güvence sütunudur.
    Egemenlik kayıtsız şartsız millete aittir; ve bu ilke, halk ile meclis arasındaki güven ve şeffaflık güçlendiğinde gerçek anlamını bulur.

    TBMM’nin itibarını ve işlevini yeniden kazanması, yalnızca siyasetçilerin değil, tüm toplumun sorumluluğudur.
    Halkın sesi duyulmalı, fikirler özgürce tartışılmalı ve ortak akıl yeniden meclisin temel direği olmalıdır.
    O zaman TBMM, tekrar yalnızca bir bina değil; milletin evidir, anayasanın ve halkın temsilinin en somut göstergesidir.

  • Geleceğin mutfakları masaya yatırıldı…

    Geleceğin mutfakları masaya yatırıldı…

    İlk başlarda gastronomi turizminin bu kadar ilgi göreceği ve yayılacağı tahmin edilmemişti. Sonrasında tatilcilerin tercihi oldu. Türkiye de gastronomide iddialı. Anadolu yemeklerine ilgi çok fazla. Gastronomi turizminin 1.1 trilyon dolara çıktığını görüyoruz.

    TURYİD tarafından düzenlenen “5. Küresel GastroEkonomi Zirvesi” Atatürk Kültür Merkezi’nde (AKM) yapıldı. Bu yıl ikinci kez AKM’nin ev sahipliği yaptığı zirve, TURYİD Yönetim Kurulu Başkanı Kaya Demirer ve TURYİD Zirve Komitesi Başkanı Ebru Koralı’nın ev sahipliği yaptığı gastronomi ülkeleri temsilcilerini, Türkiye’den ve dünyadan çok sayıda akademisyen ve sanatçıyı ağırladı.

    Açılış konuşmasında TURYİD Yönetim Kurulu Başkanı Kaya Demirer, gastronominin artık yalnızca bir keyif alanı değil, milyarlarca uluslararası bir ekonomiyi yöneten bir sektör olduğunu vurgularken devam etti: “Coğrafya kaderdir derler. Evet, zorluklarda coğrafya bir kaderdir belki; ama aynı zamanda gastronomi açısından hayatta olan, deneyimin ve yapabileceğin. Taşıdığımız bir sorumluluk artık tarlada, denizde, pazarda, kültürde ve hatta politikada belirtiliyor.

    “Bugün sofralarımızda gördüğümüz her lezzetin bir parçası ve o artık ekosistem alarm veriyor” diyen Demirer, “Türkiye, son 25 yılda 2,23°C sıcaklık artışıyla Avrupa’nın en hızlı ısınmasıyla biri haline geldi. Ekonomik tablo sadece bir kriz değil; gastronominin stresi olmayan bir patlama, artık iklim krizine yansıyor; değil, ‘Yarın neyi üretebilirz?’ Tarımın sorma zamanı geldi. Tarım 4.0 teknolojileri, döngüsel ekonomi ve su yönetimi çözümleriyle mutfaktan tarlaya, denizden sofraya kalıcı bütünsel bir dönüşümü sürdürmek”ten faydalandı. Bugün dünya çapında gastronomi turizminin 1,1 yetiştiriciliğinde bir hacme ulaştığını söyleyen Demirer, “Yiyecek-içecekler toplam büyütme 3 pazarı doları aşıyor ve bu dev ekonomi 357 milyonluk istihdam sağlıyor. 350 marka, 3 binden fazla çalışanla yılda 200 milyondan fazla ziyaretçiyi ağırlıyoruz. Artık yalnızca nefretten bahsetme, aynı zamanda üretilen sistemii yönlendiren, tercihiyle dönüştürülen insanlar olduğunu belirten Demirer, şu şekilde devam etti: “Yeni, türetici çağ. Yeni bir denge kuruyor, restoranını yerel üreticiyi destekleyen, festivalde sürdürülebilir markayı tercih eden, turizmde doğayı onaran arayan insanlar artık yalnızca müşteri değil; bizim dönüşüm ortaklarımız. Sürdürülebilir bir gastronominin sadece doğayı değil, işletmeleri de kapsadığını eden Demirer, “Nasıl ki mutfakta sürdürülebilirlik tarladan başlıyorsa, sürdürülebilirlik de ekonomik ve ekonomik temelleri ile başlar. Kaynağın şeffaflaşması ve çalışanların emeğine doğrudan devam etmek için hizmet ücretinin hesaplara dahil edilmesi şartı.”

    Zirvede, Türkiye’nin ve dünyanın gastronomi, akademi, turizm, sanat ve ekonomi alanlarında önde gelen isimler üç farklı kayıtta bir araya geldi. “Kesişme Noktası” teması altında düzenlenen zirvede gösterimler; Gastronominin sürdürülebilirliği, kültürel diplomasi, turizm, teknoloji ve toplumsal dönüşümün kesişimlerinin kapsamıne ışık tutuldu.

    Katılımcılar arasında; İstanbul Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Başdanışmanı Tayfun Topal, yazar ve SEDES Holding Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Aslıhan Koruyan Sabancı, Michelin Yıldızlı Şef Ivan Brehm, Gastronomi Uzmanı Levon Bağış, Topkapı Üniversitesi Rektörü ve Ekonomist Prof. Dr. Emre Alkin, Terroir Hospitality Kurucusu Arlene Stein, FutureBright Group Kurucusu Akan Abdula, Metro Meyve & Sebze Kategori Müdürü & Coğrafi İşaretler Koordinatörü Birol Uluşan, Migros Grubu Kurumsal İletişim ve Sürdürülebilirlik Grup Direktörü Kaan Ünver, Bonna Pazarlama Müdürü Esra Karaduman, Rams Ticari Alan Gayrimenkul Geliştirme Direktörü Dilşad Konar, Danone Sürdürülebilirlik Lideri Ceyda Kaytmaz, Gazeteci ve Gastronomiı Ebru Erke, Feyzi Çiftliği Kurucusu Sencer Solakoğlu, Şef ve Araştırmacı Murat Deniz Temel, TURYİD Yardımcısı Volkan Akkaş, Arcadia Bağları Kurucu Ortağı ve Yöneticisi Zeynep Arca Şallıel, Kuzubağ Genel Koordinatörü Aslı Kuzu, Urla Şarapçılık Yönetim Kurulu Başkanı Can Ortabaş, Biyolog & Vinolus Organik Bağları Kurucusu Oluş Molu, Slow Food Uluslararası Konsey Üyesi&Slow Food Türkiye Toplulukları Ağı Koordinatörü Yasmina Lokmanoğlu, Manchester Üniversitesi’nden İsmail Erdurur, Resfor Kurucusu Yılmaz Baburhan Arslan, USLA Genel Müdürü Çiğdem Alagök, Sanat Danışmanı Dr. Pamukçu, World Central Kitchen ülkeleriyle birlikte Gazze için dayanışmacı olan Şef Murat Deniz Temel, D Maris Bay Genel Müdürü Vito Romeo, Tersane İstanbul Genel Müdürü Çetin Pehlivan, The Bodrum Edition Genel Müdürü Mustafa Bulmuş ve Maçakızı Otel & Villa Maçakızı Genel Müdürü Andrew Jacobs gibi çok sayıda değerli isim yer aldı.

    Üç oturum boyunca yapılan konuşmalarla geleceğin mutfaklarından denizin korunmasına, bakanlığın işaretli kullanımı yeşil sosyo-ekonomiye kadar pek çok konuda bilgi ve deneyimler paylaşıldı.

  • Ara sezon talebinde asıl etken iklim değil fiyat…

    Ara sezon talebinde asıl etken iklim değil fiyat…

    Artık tatil fiyatları gezgincileri zorluyor. Parası olanı ayrı bir sınıfa koyuyoruz. Ara sezon talebinde asıl etkenin iklim değil para olduğunu tüketiciler açık yüreklilikle dile getirdi.

    Şunu unutmayalım:

    Tatilciler artık mevsime bakmıyor. Harcanan para önemli. Tatillere artık para yetişmiyor. İklim değişse de insanlara güneşli havayı tercih ediyor.

    İngiltere’nin en büyük iki tur operatörünün yöneticileri, seyahat talebindeki ara sezon (ilkbahar-sonbahar iklim değişikliğinden ziyade maliyet ve tüketicilerin “fiyat/performans arayışı” ile bağlantılı olduğunu dile getirdi.

    Yaz sıcaklıklarındaki artış, ara sezonlara (Mayıs, Haziran, Eylül gibi) olan ilginin nedenlerinden biri olarak gösterilse de, yöneticiler bunun belirleyici unsur olup olmadığından emin değil.

    7 Ekim Salı günü Mayorka’da düzenlenen ABTA Konvansiyonu’nda konuşan Jet2holidays CEO’su Steve Heapy, ara sezonlara doğru “bazı kaymalar” olduğunu kabul etti ancak bunun iklimden mi yoksa fiyatlardan mı kaynaklandığının net olmadığını söyledi. Heapy, ara sezonların genellikle daha ucuz olduğunu vurguladı.

    TUI UK ve İrlanda Genel Müdürü Neil Swanson da aynı oturumda konuşarak, şu an için rezervasyon alışkanlıklarında büyük bir değişim görmediklerini, en yaygın değişimin ailelerin tatillerini yaz tatilini çevreleyen ara tatillere kaydırması olduğunu ifade etti.

    Her iki yöneticinin açıklamaları, ABTA’nın son Holiday Habits (Tatil Alışkanlıkları) araştırmasının ardından geldi. Araştırma, paket turlara olan talebin hâlâ güçlü olduğunu ve ara sezonlara yönelik ilginin artış eğiliminde olduğunu gösteriyor.

    Paket turlar hâlâ güçlü – özellikle çocuklu aileler ve gençlerde

    ABTA’nın araştırmasına göre, son 12 ayda yurt dışına seyahat edenlerin %61’i paket tur satın aldı. Bu oran 2023 ile aynı ve 2024’e göre yalnızca 1 puanlık düşüş (%62).

    Fakat bu oran bazı gruplarda çok daha yüksek:

    5 yaş altı çocuklu ailelerin %78’i paket tur aldı

    5 yaş üstü çocuklu ailelerde bu oran %70

    18–24 yaş arası gençlerde, paket tur satın alma nedenlerinin başında “fiyat avantajı” geliyor. Bu yaş grubunun %47’si paketi bu yüzden tercih etti (geçen yıl bu oran %35’ti)

    Genel olarak, paket tur rezervasyonu yapanların %43’ü “fiyat/performans” nedeniyle bu tercihi yaptığını belirtti. Bu oran geçen yıla göre hafif düşüş gösterse de (%44), 2023’e kıyasla artışta (%42).

    Ara sezonlara ilgi artıyor – özellikle çocuksuz yetişkinlerde

    ABTA’nın verileri, son yıllarda ara sezonlara doğru bir yönelme olduğunu gösteriyor:

    Nisan ayında seyahat etmeyi planlayanların oranı: %15 (2 puan artış)

    Haziran ayı: %18 (3 puan artış)

    Eylül ayı: %17 (2 puan artış)

    Bu eğilim özellikle çocuğu olmayan 45 yaş üstü yetişkinlerde daha belirgin. Bu grubun %22’si eylülde, %21’i ise mayısta seyahat etmeyi planlıyor. ABTA, bu tercihin daha serin ve kalabalık olmayan dönemlere yönelme isteğinden kaynaklandığını belirtiyor.

    Panel moderatörü Sky News’ten Jonathan Samuels, 2024 yazının Avrupa’nın ve dünyanın en sıcak yazı olduğunu hatırlatarak, bunun seyahat tercihlerine etkisini sordu. Her iki yönetici de iklim değişikliğinin varlığını kabul ettiklerini, fakat seyahat davranışlarında şu ana kadar büyük bir değişim gözlemlemediklerini söyledi.

    Swanson şu görüşleri yansıttı:

    “Evet, iklim değişikliği oluyor. Ama şu anda insanların alışkanlıklarında büyük değişiklikler görmüyoruz. Aileler yaz tatilinin etrafındaki yarı yıl tatillerine yöneliyor. Bu değişimde iklim mi etkili, yoksa fiyatlar mı, emin değilim. Göl ve dağ tatillerinde artış görüyoruz, ama bu düşük bir seviyeden geliyor. İnsanlar hâlâ yaz aylarında Akdeniz tatili istiyor.”

    Heapy (Jet2)’nin görüşü:

    “Evet, bazı kaymalar var ama bence çoğu insan güneşe kaçmak istiyor. Manchester’da yaşıyorum – yılın büyük kısmı soğuk ve yağmurlu. Tatilde sıcak ve güneş istiyorum. İnsanların daha serin destinasyonlara yöneldiğini söyleyemem. Ara sezonlara kayış var ama bunun nedeni iklim mi yoksa daha ucuz olması mı, emin değilim. Bence yeterince araştırma da yapılmıyor. İklim değişiyor, bu kesin. Müşteri beklentileri de biraz değişiyor olabilir ama nihayetinde insanlar sıcak ülkelere gitmek istiyor. Yaz sezonunda uçaklarımız tamamen dolu.”