Blog

  • Sonbaharda seçim mi var?..

    Sonbaharda seçim mi var?..

    Son günlerde yeni Anayasa ve Başkanlık sistemi konusundaki gelişmeler, sonbaharda sanki erken genel seçim olabileceği ihtimallerini artırıyor. Her ne kadar, şu an için bu pek dillendirilmiyorsa da, siyasi kulislerde böyle bir seçimin olabileceği konusunda birçok kesimden görüşlerin yansıtıldığını görmekteyiz.
    Önce önümüzdeki tabloya bakalım:
    Yeni Anayasa için Meclis’te grubu bulunan 4 siyasi parti temsilcisi bir masada buluşup, bunun çalışmasını yapacaktı. Ancak, Yeni Anayasa’da iktidar partisi AK Parti tarafından Başkanlık sistemin de getirilmeye çalışılması masanın dağılmasına neden oldu.
    Başbakan Davutoğlu, 4 parti temsilcilerinin bir araya gelip, görüş ayrılıkları olsa bile bunları uzlaşma ile çözebileceklerini söylüyor. Yeni Anayasa çalışmalarına başlanması gerektiğini vurguluyor. Davutoğlu “Bu olmazsa biz AK Parti olarak tek başımıza Anayasa’yı yapacağız” diyor.
    Ana muhalefet Partisi CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Yeni Anayasa çalışmalarında Anayasa’nın ilk 4 maddesinin kesinlikle değişmesine karşı olduklarını söyleyip, “Başkanlık sisteminin de dayatılması karşısında biz bu masada olmayız” dedi. Zaten masadan ilk kalkan partinin de CHP olduğunu biliyoruz.
    MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin görüşlerinin de Kılıçdaroğlu’ndan farklı olmadığını gördük. Bahçeli de Anayasa’nın ilk 4 maddesinin değiştirilemeyeceğini belirtip, Başkanlık sistemine karşı olduklarının altını çizdi.
    PKK’nın siyasi uzantısı HDP’liler, şu anda Başkanlık sistemine karşı olduklarını söylüyor. Ancak, Eş Başkan Selahattin Demirtaş “Anayasa’da köklü değişikliklerin olmasından yanayız” diyor. Özellikle Anayasa’daki “Türklük” kelimesinden rahatsızlıklarını dile getiriyor.
    Özetle 4 partinin şu an için bir araya gelip uzlaşması mümkün görünmüyor.
    Şimdi gelelim Cumhurbaşkanı Erdoğan cephesine.
    Erdoğan, hem Yeni Anayasa, hem de Başkanlık konusunda son derece iddialı ve kararlı bir çizgide bulunuyor. En kısa zamanda da Yeni Anayasa çalışmalarına başlanması gerektiğini söyleyip, Başkanlık sistemini de savunuyor. “Eğer Meclis’te uzlaşma sağlanamazsa bunu millet çözer” diyor.
    Bunun anlamı referandumdur.
    Ancak, referanduma gidilebilmesi için Meclis’ten karar çıkması gerekiyor. AK Parti’nin oyları buna yetmiyor. 14 milletvekilinin daha buna “evet” demesi gerekir. Bu milletvekilleri nereden bulunacak?
    CHP, MHP ve HDP kesinlikle referanduma “evet” demeyeceklerini söylediler.
    Başbakan Davutoğlu son yaptığı açıklamada “Biz, kirli pazarlıklar içinde olmayacağız. Milletvekili ayarlama ve transfer gibi bir oyunun da içinde olmayız” dedi.
    Bize göre doğru olanı da budur.
    O halde bu şekilde sorun nasıl çözülür? Meclis kilitlenir, referanduma da “Evet” oyu çıkmaz.
    AK Parti tarafından hazırlanacağı ifade edilen yeni Anayasa’nın ve Başkanlık siteminin millet tarafından kabul edilmesi için bundan sonra atılması gereken adım, bir erken seçim olacaktır.
    Biz, bu nedenle Sonbahar da “Bir erken ve baskın seçim olabilir mi?” görüşünü ortaya attık.
    Başbakan Davutoğlu, daha önce yaptığı açıklamada “Hiç kimse heveslenmesin. Biz 4 yıl bu ülkeyi yöneteceğiz. Erken seçim de olmayacaktır” demişti.
    Ancak, eğer Cumhurbaşkanı Yeni Anayasa ve Başkanlık sisteminde dayatırsa bu sorun nasıl aşılacaktır? Çünkü görebildiğimiz kadarı ile Erdoğan bu konuda kesin kararlı görünüyor ve mutlaka Başkanlık sistemine geçilmesi için çaba gösteriyor.
    Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın da bu konuda yaptığı açıklamalarda hep “Gerekirse Yeni Anayasa ve Başkanlık sistemi millete götürülecektir” vurgusu yapıyor.
    Erdoğan’a yakın medyada da bu konu enine boyuna gündeme taşınıyor.
    Sonbahara kadar Anayasa yazımının tamamlanması bekleniyor. Bu zamana kadar da Güneydoğu’daki PKK’ya karşı güvenlik güçlerinin temizleme harekâtının sona ermesi gerçekleşecek. MHP ve HDP’nin toparlanmasına fırsat verilmeden gidilecek bir seçimin AK Parti’yi % 52 oyla iktidara getirebileceği hesapları yapılıyor. Böylece hem Anayasa’nın hem Başkanlık sisteminin AK Parti oyları ile Meclis’ten geçebilmesi de böylece gerçekleşmiş olacak.
    Hesaplar bunun üzerine kurulurken, yapılan son kamuoyu araştırmalarının da aynı doğrultuda çıktığı iddia ediliyor. CHP’nin oylarında da bir hareketlenmenin görülmediğine dikkat çekiliyor.
    Yaz ayları boyunca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yurt gezilerine başlaması ve Başkanlık sistemi konusunda çalışma yapmaya hazırlanması da sonbaharda bir erken genel seçim olasılığını artırıyor.

  • Türkler PKK’nın Kanlı Yüzünü Anlatmak İçin Çadır Kuracak

    Türkler PKK’nın Kanlı Yüzünü Anlatmak İçin Çadır Kuracak

    Belçika’da yaşayan Türkler, Avrupa’da geniş bir faaliyet alanı bulan terör örgütü PKK’nın kanlı yüzünü anlatmak için başkent Brüksel’de perşembe günü çadır kuracak.

    Belçika’daki Türkler, terör örgütü PKK hakkındaki gerçekleri ortaya koymak için harekete geçti.

    Avrupa Türk Demokratlar Birliği (UETD) Belçika Şubesi Başkanı Basir Hamarat, AA muhabirine yaptığı açıklamada “terör örgütü PKK‘nın gerçek yüzünü göstermek için” Brüksel’de perşembe günü Avrupa Parlamentosu (AP) karşısında çadır kuracaklarını söyledi.

    PKK’nın katliamları anlatılacak

    Bu yolla, PKK’nın saldırıları ve yol açtığı yıkımı halka anlatacaklarını ifade eden Hamarat, “PKK, sadece polislerimizi, askerlerimizi şehit etmiyor. Ankara’daki saldırısında anne karnındaki bir bebeği bile katletti. Şehirlerde intihar saldırılarıyla halkı, sivilleri hedef aldı, masum insanlara kıydı. Üstelik bunu yeni de yapmıyor. Yıllardır acımasızca, sivilleri öldürüyor. Tüm bunların anlatılması ve gösterilmesi gerekiyor” dedi.

    Çadırın üstünde, terör örgütünün saldırılarında şehit olan asker ve polislerin fotoğraflarının yanı sıra hayatını kaybeden sivillerin fotoğraflarına da yer verileceğini anlatan Hamarat, “Ama bizim Türkiye olarak terörle mücadelemiz sadece bölücü terör örgütü ile sınırlı deği. Başta DAEŞ olmak üzere diğer terör örgütlerine karşı da mücadele veriyoruz. Bu mücadelenin sonucu olarak DAEŞ, Türkiye’yi hedef aldı. Türkiye’nin diğer terör örgütlerine karşı verdiği mücadeleyi de anlatacağız” diye konuştu.

    “Tüm terör kurbanlarının fotoğrafları çadıra asılacak”

    Bu kapsamda teröre saldırılarında Türk vatandaşlarının yanı sıra Belçika, Fransa ve Pakistan’daki saldırılarda hayatını kaybeden terör kurbanlarının da fotoğraflarını çadıra asacaklarını söyleyen Hamarat, şöyle devam etti:

    “Brüksel’de hain terör saldırısını en samimi duygularla lanetliyor ve terör bu dünyadan silinene kadar terör mağdurlarının yanında olduğumuzu ifade etmek istiyoruz. İstanbul’da ve Ankara’da gerçekleşen terör olayları ne kadar kalleşçe yapıldıysa Brüksel’de, Avrupa’nın başkentinde yapılan bu hain saldırı aynı derecede haince ve kalleşçedir. Terörün dini, dili ve milleti olamaz. Terörün tek bir gayesi vardır o da masum insanları hedef almak, hayatı yaşanmaz kılmak ve korku hegemonyasını insanlara nüfuz ettirmektir. Ama bilinmeli ki dün Ankara ve İstanbul’da şimdi ise Brüksel’de insanlar terörün her türlüsüne karşı dik duracak ve terör örgütlerini topraklarından def edeceklerdir. Zira terör kurban ayırmıyor, bunu PKK ve DAEŞ terörüne kurban gidenlerin fotoğraflarını yan yana asarak göstereceğiz.”

    Hamarat, 10 gün sürecek eylemleri kapsamında cuma günü saat 15.00’te Avrupa’daki 100’e yakın UETD temciliğinin de ortak açıklama yayımlayacağına bildirdi.

  • BELCIKA AKILLANMADI … Belçika’da PKK Çadırına Yeniden İzin Verildi

    BELCIKA AKILLANMADI … Belçika’da PKK Çadırına Yeniden İzin Verildi

    Belçika’da terör örgütü PKK’nın, AB Konseyi binasının hemen arkasında çadır kurmasına yeniden izin verildi. Brüksel’deki terör saldırıların ardından kaldırılan PKK’nın çadırı bugün yeniden açıldı.

    Bir öncekinden daha küçük olduğu görülen çadır için Belçikalı makamlardan izin alındığı öğrenildi. Çadırın çevresinde terör örgütünü simgeleyen bez parçalarının olduğu gözlendi.

    PKK çadırını korumak için polis görevlendirildi

    Hafta sonu teröre karşı yapılması planlanan yürüyüşü ülkede süregelen operasyonlar nedeniyle polisin yeterince önlem alamayacağı gerekçesiyle iptal eden Belçika yönetiminin, PKK çadırını korumak üzere polis görevlendirmesi dikkati çekti.

    Terör örgütü PKK, Türkiye’nin sert tepkisine neden olan çadırı, 13 Mart’ta Ankara’daki terör saldırısından sadece iki gün sonra Belçikalı makamların izniyle kurmuştu.

    Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun katıldığı Türkiye-AB Zirvesi sırasında boşaltılan çadırın üstünde, terör örgütüne ait pankart ve bez parçaları daha sonra yeniden asılmıştı.

    Çadır, 22 Mart’ta Brüksel’de düzenlenen terör saldırılarının hemen ardından kaldırılmıştı.

  • Sahte rapor ve izinle tatil

    Sahte rapor ve izinle tatil

    KKTC’de kendine özgü devlet memuru olmak anlayışı ve sistemi var.
    Sistemin özü “Ben istediğimi yapayım, bana kimse dokunmasın, aklıma estiği vakit grev yapayım, vatandaş zarar görürse beni ilgilendirmez ama kimse benden tazminat istemesin, beni de işten atmasın. İşe gitsem de olur, gitmesem de ama ay sonunda maaşımı tam ve eksiksiz isterim.”

    Sahtekar
    Sahtekar
    Kısaca mantık böyle. KKTC’deki kamu görevlilerinin genelde ilgilendiği başka bir konu da yok. Gelmiş geçmiş KKTC hükümetlerinde görev yapmış birçok siyasinin kökeninde de sendikacılık yattığından veya da popülizm hedefli siyaset yaptıklarından bu güne değin bu mantığı değiştirecek herhangi bir girişim yapılmamış maalesef.

    Geçenlerde, devlet dairelerinin birinde müdür olarak görev yapan bir arkadaşıma uğradım. Bana elindeki bir çizelgeyi ve birkaç da resmi gösterdi. Resimlerde evli bir çift çocukları ile birlikte neşeli bir tatilde gözüküyorlardı. Gayet güzel ve keyifli bir resimdi.

    “Eeee, ne var bu resimde. KKTC’de hemen hemen herkesi tanırım ama bunların kim olduğunu şimdilik çıkaramadım. Niye bu resimleri bana gösteriyorsun” dedim.
    “Resimlerden sonra ekteki çizelgeye de bir göz at, sonra da ne anladın bana söyle” dedi.

    “İşin içinde normalin dışında bir şeylerin olduğu, bir sıkıntının var olduğu belli, yoksa boşuna bana bir ailenin mutlu görüntüler içeren tatil resmini niye versin” diye aklımdan geçirdim ve çizelgeyi incelemeye başladım. İlk bakışta pek bir şey anlamadım ama ikinci defa okunuşta nelerin olduğunu anlamaya başladım.
    Çizelge aynen aşağıdaki gibiydi. “Çizelgede yer alan tarihler, her hangi bir kişiye somut bir suçlamada bulunmamak amacı ile tarafımdan değiştirilmiştir.”
    6 Şubat 2016, Cumartesi : Resmi tatil
    7 Şubat 2016, Pazar : Resmi tatil
    8 Şubat 2016, Pazartesi : Mazeret izni
    9 Şubat 2016, Salı : Mazeret izni
    10 Şubat 2016, Çarşamba : Bronşit hastalığı nedeni ile 1 gün izin. (Doktor arkadaşımdan aldığım bilgiye göre bronşit izni verilen hasta söz konusu günü evinde yatarak geçirmek zorundadır)
    11 Şubat 2016, Perşembe : Mazeret izni
    12 Şubat 2016, Cuma : Mazeret izni
    13 Şubat 2016, Cumartesi : Resmi tatil
    14 Şubat 2016, Pazar : Resmi tatil
    15 Şubat 2016, Pazartesi : Mazeret izni
    16 Şubat 2016, Salı : Mazeret izni
    17 Şubat 2016, Çarşamba : Bronşit hastalığı nedeni ile 1 gün izin. (Doktor arkadaşımdan aldığım bilgiye göre bronşit yatarak tedavi gerektiren bir hastalık olduğu için izin verilen hastanın gezi pozları vermesi mümkün değil)
    18 Şubat 2016, Perşembe : Mazeret izni
    19 Şubat 2016, Cuma : Mazeret izni
    20 Şubat 2016, Cumartesi : Resmi tatil
    21 Şubat 2016, Pazar : Resmi tatil

    Söz konusu kamu görevlisi, 30 günlük yıllık tatiline ilaveten, doktor bir tanıdığının yardımı ve kamu görevlilerine iyi niyetle tanınan yıllık 40 gün mazeret izni ve 60 gün hastalık izni haklarını sonuna kadar suiistimal ederek tamı tamına 16 gün tatil yapıyor. Maalesef bu tatil günleri de söz konusu kamu görevlisi sanki de çalışmış vatandaşa hizmet vermiş ve ter dökmüş gibi emeklilik kazandıran çalışma günlerine ilave ediliyor söz konusu yıl içinde.

    İlgili Müdür kendisini çağırıp, yaptığının yanlış olduğunu söyleyince de “Bu benim yasal hakkım, hiç kimse bana engel olamaz. Seni sendikama şikayet edeceğim” diye de yanıtlıyor. İşte bizde sendikal anlayış böyle.

    Balık baştan kokmuş. Esasen, yalan yere istirahat izni veren doktor hakkında soruşturma açılmalı eğer bronşit olduğu için 1 gün izin yazdığı hastası, söz konusu hastalık gününde eşi ve çocuğu ile mutlu bir tatil yapıp, resimler çektirip, sosyal medyaya koyuyorsa… Bu kamu görevlisini de işten atmak lazım tabii maaşını tam alıp, çalışmak yerine sahtecilik yapıp tatil yapıyorsa….

    Ata ATUN
    e-mail: [email protected] veya [email protected]

    Facebook: Ata Atun

    30 Mart 2016

  • ’16 NÜKLEER GÜVENLİK ZİRVESİ

    ’16 NÜKLEER GÜVENLİK ZİRVESİ

    31 Mart-1 Nisan’da Washington’da Nükleer Güvenlik Zirvesi toplanacaktır.
    Zirvenin gündemi nükleer terörizm tehdidine karşı mücadele, nükleer ve radyoaktif maddelerin muhafazasında emniyetin pekiştirilmesi ve buna yönelik uluslararası işbirliğinin arttırılması konularıdır.
    Zirveye 52 ülke ve Interpol, BM, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ve AB temsilcileri katılıyor.
    Rusya Devlet Başkanı V.Putin, ülkesinin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile işbirliği yaptığı, ABD’nin bu konuda oynamak istediği öncü role karşı çıktığı gerekçesiyle,
    Nükleer uzlaşıya varılan İran da zirveye katılmıyor.
     
    *
    Dünyada yaklaşık 1000 nükleer tesiste, Hiroşima’da kullanılan bomba ayarında 20 bin nükleer silah yapımı için uranyum ve plütonyum bulunuyor.
    Az miktarda plütonyumla bir atom bombası yapılabilirken, geçen 20 yılda radyoaktif materyalin kaçırıldığı, kaybolduğu ve yasa dışı olarak ele geçirildiğine dair 2800 olayın rapor edildiği bildiriliyor.
    Bu yüzden nükleer tesislerin herhangi birine yönelik doğrudan saldırı ya da radyoaktif materyallerin kaçırılması olasılığı ciddi tehdit sayılıyor.
     
    *
    Halbuki nükleer terörizm dünyanın nükleer silahlardan arındırılmasıyla doğrudan bağlantılıdır.
    Ülkelerin güvenlik gerekçesiyle nükleer silaha sarılması nükleer silahsızlanmanın önünde engel teşkil ediyor.
    O yüzden nükleer terörizmle mücadele konusunda dünya toplumunun bütünlük içinde hareket etmesi gerekiyor.
    Ama bu gereklilik, Batı’nın çifte standart politikaları ve bazı ülkelerin diğer ülkelerin içişlerine karışması nedeniyle engelleniyor.
    Dünya toplumunun güvenliği tehdit altında kalıyor.
    *
    Geriye kalan  mütemadiyen silahlanmadır.
    Önemli bir husus da, bir çok ülke mali kriz, yetersiz rekabet, beraberinde tasarruf önlemleriyle ulusal savunma yatırımlarını azaltırken, 
    Esasen yüksek teknolojili Hava,Sualtı,Kara,Uzay ve Bilgi Savunma Sistemlerine dayanan,alt sistemlerinin çokluğu ve karmaşıklığı nedeniyle bakımı ve işletmesinde rafine personel gereken nükleer silahlanmanın çok pahalı oluşu,
    Bu durumda mali krizdeki ülkelerin savunma bütçelerinde kaynaklarını birleştirmeleri, paylaşmaları, ulusal değil uluslararası çapta projelerde ortaklaşmalarıdır ki; Yaşamın kalitesi bozuluyor,insan ucuzluyor.
     
    *
    Bakınız, ABD Savunma Bakanı A.Carter, Şubat’ta Washington DC Ekonomi Kulübü’nde 2017 mali yılı Pentagon bütçesinin ön sunumunu yapıyor:
    Pentagon bütçesinin;ABD’nin dünya piyasaları ve kaynakları üzerindeki hegemonyasını nükleer bir soykırım dahil olmak üzere her türlü araçla sürdürme amacına göre hazırlandığını,
    Dünyanın ikinci nükleer gücü Rusya ve üçüncü gücü Çin ile olası askeri çatışmalar için ileri düzeydeki hazırlıklarını ayrıntılı biçimde yansıttığını söylüyor…
     
    *
    Pentagon bütçesinde en büyük artış, Avrupa’da Rusya’ya karşı ABD askeri yığınağı fonunun 800 milyon dolardan 3,4 milyar dolara çıkarılmasıdır.
    Bu dört katlık fon artışı, Washington’ın Avrupa kıtasında mevcut garnizonlardaki 65.000 askere ek olarak, hem Rusya’nın bitişiğinde eski Baltık cumhuriyetlerine hem de diğer Doğu Avrupa ülkelerine tam zırhlı hücum tugaylarının yerleştirilmesi içindir.
    Ek olarak ABD hücum tugaylarının hızlı müdahalesine olanak sağlamak üzere Rusya’ya yakın mesafede Estonya, Letonya, Litvanya, Polonya, Bulgaristan ve Romanya’da  tanklar, ağır silahlar, piyade saldırı araçları depolandırılmasına…
    *
    Nitekim Başkan Obama, Rusya’yı kuşatma fonundaki artışın, “ABD’nin Avrupa’daki sağlam askeri duruşunu kuvvetlendirme ve NATO üyelerine yönelik 5. Madde taahhütlerini sürdürme yeteneğini geliştirme olanağı tanıyacaktır” açıklaması yayınlamıştır.
    Ne ki,bunlar Sovyetler Birliği’nin tasfiye olması ardından Moskova ile varılan, Rusya sınırlarına büyük sayıda NATO askeri yerleştirilmeyeceği yönündeki anlaşmaların pervasız ve provokatif bir ihlali anlamına geliyor.
    Rusya ABD’nin nükleer bomba geliştirme ve AB ülkelerinin nükleer başlık taşıma kapasitesine sahip uçak parkını yenileme çalışmalarına işaretle ABD ve NATO’nun Nükleer Silahların Yayılmasının Önlemesi Anlaşması’ndaki yükümlülüklerini ihlal etmekle suçluyor.
     
    *
    Savunma Bakanı Carter, Pentegon bütçesinin ana omurgasının Güney Çin Denizi’ndeki meydan okumalar için ABD savaş filosunun modernleştirilmesi ve Asya’ya dönüş bayrağı altında Çin’e karşı askeri baskının arttırılması olduğunu söylüyor.
    “ABD, Çin’i ekonomik ve stratejik çıkarlarına tabi kılmak, Çin’in yükselen ekonomik gücünden kendi baskın konumuna yönelik gelecek herhangi bir tehdidi bastırmak için askeri güç kullanmaktan sakınmayacaktır” diyor.
     
    *
    Küresel bir felaket doğrultusunda yol alan askeri meydan okumaları tırmandırma yönündeki  söylemler militarizme ve savaşa düşmanlığını defalarca göstermiş olan Amerikan halkının desteği şöyle dursun, bir kamuoyu tartışması görüntüsü bile olmaksızın yapılıyor.
    Bir Dünya Savaşı yönelimi, Pentagon’un bilinen hazırlıklarının topluma olan ürpertici sonuçlarına hiçbir ilgi göstermeyen iki ana parti ve şirket medyası ile birlikte büyük ölçüde halkın arkasından gizlice yürütülüyor.
     
    *
    Şimdi Washington Nükleer Güvenlik Zirvesi’nde, ABD ve müttefikleri savaş hazırlıklarına yönelik devasa harcamalarını geniş kitlelerin yaşam standartlarına, işlerine ve toplumsal koşullarına yönelik her zamankinden daha sert saldırılar yoluyla karşılanmaya çalışmanın sistematiğine yeni yükler bindirilecektir.
    Washington Nükleer Güvenlik Zirvesi özeti bu olacaktır.
     
    *
    Halbuki, Soğuk Savaş zihniyetinin terk edilerek uluslararası ilişkilere yeni bir perspektiften bakılması ve sorunlara çözümler bulmak için tüm uluslararası toplumun birlikte çalışması,
    Artık hiçbir ülkenin,gelişmiş bir askeri ittifakın bile 21. yüzyılın sorunlarıyla tek başına mücadele edemeyeceği, o yüzden işbirliğinin daha fazla zorluklar başlamadan kurulmasının tek etkili çözüm olduğunda pekişilerek işbirliği ruhunun geliştirilmesi,
    Hiçbir ülkenin, başkalarının kaygılarını ve çıkarlarını dikkate almayan ben-merkezci bir tutum almaması, tüm ülkelerin sadece kendine karşı değil aynı zamanda tüm uluslararası topluma karşı sorumlu olması gereğinden sorumluluk bilincini yükseltmesi gerekiyor.
     
     
    30.3.2016
  • KUDÜS

    KUDÜS

    KUDÜS

    Tarih boyunca Türkler; bulundukları her coğrafyaya kültür ve medeniyeti götürmüşlerdir. Aynı şekilde Osmanlı İmparatorluğu’da kültür ve medeniyetin merkezi olmuş, yönetimindeki bütün insanları hiçbir ayrım yapmadan, eşit ve özgür insanlar kabul ederek yönetimini sürdürmüştür. Bu yönetimin izleri, yeryüzünün üç kıtasında; Avrupa, Asya ve Afrika’da halen varlığını sürdürmektedir.
    Bu medeniyetin en önemli ve eski izlerini taşıyan yerlerden biri Kudüs’tür. Çok yakın bir tarihde yapmış olduğum bir gezide tanığı olduğum izlenimleri ve eserleri sizlerle paylaşmak istiyorum.
    Kudüs’ün Dinler Açısından Önemi
    Kudüs, Ortadoğu’da dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biridir. Bu şehir; üç semavi din mensubu olan İslam, Hristiyan ve Yahudiler için kutsaldır.
    Müslümanlar açısından Kudüs; Mekke ve Medine’den sonra üçüncü kutsal şehirdir. Milattan sonra 610 yılında ilk kıble olmuştur. Kuran’a göre Hazreti Muhammed, Miraç’a bu şehirden yükselmiştir.
    Kudüs Yahudiler için de kutsal şehirdir. İnanışlarına göre; Kralları Davut ve oğlu Süleyman, ilk tapınağı bu şehirde kurmuştur.
    Hristiyanlar için Kudüs’ün kutsallığı, İsa’nın bu şehirde doğması ve çarmıha gerilmesinden kaynaklanmaktadır.
    Kudüs’ün Kısa Tarihi
    Milattan sonra 620 yılında, Kıble’nin Mekke’ye çevrilmesinden önce, bir süre için Müslümanların kıble’si olan Kudüs sonraları çeşitli kereler haçlı seferlerine uğramış ve 1187 yılında Selahaddin Eyyübi tarafından, Haçlılardan kurtarılmıştır. Kudüs’ü, Selahaddin Eyyubi’ye teslim eden haçlı kumandan büyük bir şaşkınlık içinde: “Biz burayı aldığımız zaman büyük bir kıyım yapmıştık, siz ise bir kıyım yapmadınız ve yapmayacağınıza dair söz verdiniz.” demiştir. Buna Selahaddin Eyyubi’nin yanıtı : “İşte aramızdaki fark budur. Ben Türk İslam Komutanı Selahaddin Eyyubi’yim.” olmuştur.
    Kudüs ve çevresi 1516 yılında Osmanlı Türkleri tarafından tekrar fethedilmiş ve 1918 yılına kadar yüzyıllarca Türk yönetimi altında imar edilmiş, modern posta ve taşıma sistemi kurulmuş, Yafa’dan Kudüs’e uzanan ilk yol ulaşıma açılmıştır. Hristiyanlar için en kutsal hac mekanı olan Doğuş ve Kıyamet kiliselerinin anahtarı, bütün hristiyan alemi içinde o kadar kavga ve çekişmelere neden olmuştur ki, çözüm olarak 1852 yılında Sultan Abdülmecid tarafından düzenlenen ve bütün tarafların imzaladığı fermanla bir Müslüman-Türk Osmanlı ailesine verilmiş ve asırlar boyunca bu mekanlar, bu aile fertleri tarafından açılmış, kapanmış ve korunmuştur.
    Bu gün büyük kısmı İsrail’in yasa dışı işgali altında bulunan Kudüs’ün uğradığı bu işgal, uluslararası toplum tarafından sözde kabul edilmemekle birlikte hiçbir yaptırıma da uğramamıştır.
    Zetyindağı, Kubbetüs Sahra ve Mescidi Aksa
    Cemal Paşa’nın komuta merkezinin bulunduğu ve Falih Rıfkı Atay’ın aynı isimli eseri olan “Zeytindağı” bölgesinden bakınca şehir bir bütün olarak ve olanca güzelliği ile görünmektedir.
    Şehrin büyük bir kısmını çevreleyen, Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılan ve Kanuni’nin mührünü taşıyan surlar içindeki görüntüde, bütün şehre hakim olan ve dünyada Kudüs isminin yayılmasında en önde gelen eserlerden olan altun kubbeli “Kubbetüs Sahra” ve “Mescidi Aksa” yer almaktadır.
    Muallak Taşı
    Hazreti Muhammed, Burak adlı atına binerek bu mekana gelmiş, Allah’ın huzuruna yükselmek için Miraca çıkacağı anda, bastığı taş’da onun birlikte yükselmek isteyince Cebrail’in “Dur” şeklindeki ikazı üzerine boşlukta asılı kalmış ve “Muallak Taşı” adı altında halen ziyaret edilen makamlardan biri konumuna gelmiştir.
    Şu anda İsrail yönetiminin başkenti Tel Aviv mıntıkası içinde bulunan, Osmanlı döneminin görkemli ve canlı bir liman kenti olan Yafa ve Hayfa, halen de önemli yerleşim merkezlerini oluşturmaktadır.
    Tarihi Akka kentinde, “Ay yıldızlı Saat Kulesi” günümüzde de işlevini sürdürmektedir. “Padişah tuğralı sebil” başlıca ziyaret yerlerinden biridir.

    Akka Zaferi
    Tarihin en ünlü savunma ve zaferlerinden biri de bu kentte yaşanmıştır.
    Ortadoğu’yu kuşatma ve büyük bir dünya imparatorluğu kurma hevesinde olan Fransız İmparatoru Napolyon Bonapart 1799 yılında Akka’yı kuşatmış ve Akka Beylerbeyi olan Cezzar Ahmet Paşa’ya yolladığı mesajda : “Mısır ve Filistin’i istila edip Akka önüne geldim. Bir ihtiyarın beş-on gününü zehir etmek istemeyiz. Teslim olursanız ahir ömrünüzü ibadet-ü taat ile, huzur içinde geçirirsiniz” diyerek teslim olmasını istemiştir.
    Cezzar Ahmed Paşa’nın bu mektuba verdiği cevap şudur:
    “Hamdolsun gücümüz yetiyor ve elimiz silah tutuyor. Geri kalmış birkaç günlük ömrümüzü de, küffar ile cenklerde geçiririz!”
    Uğradığı büyük kayıplar ve hezimet karşısında Napolyon, 21 Mayıs 1799 da kuşatmanın 64. gününde Akka’dan çekilmek ve kaçmak zorunda kalmıştır. Ne yazık ki, özellikle batı kaynakları ve bir kısım çakma tarihçiler bu büyük başarıyı da gölgeleme telaşına düşmüşlerdir.
    Cezzar Ahmet Paşa
    Bu büyük komutana “Cezzar” takma adının verilmesinin nedeni de tarihi bir ibret vesikasıdır. Arapçada “cezzar” kelimesi “deve kasabı” anlamına gelmektedir. Cidde yöresinde isyan eden ve Osmanlı görevlilerini öldüren, deve tüccarı bedevileri öldürerek hak ettikleri cezaya çarptırdığı için kendisine duyulan hırs ve kinden ötürü bu isim verilmiş ama Ahmet Paşa, bu ismi de bir şeref belgesi haline getirmiştir.
    Cezzar Ahmet Paşa’nın ve oğlunun mezarı, savunmasını yaptığı Akka’da, üç beş kişinin zor sığdığı, kırık dökük bir türbede bulunmaktadır. Başucundaki mermer lahit dahi başucundan kırılmış bir durumda toz toprak içindedir. Böyle bir ortam içinde ziyaretini yaptığımız bu komutanın türbesinde, büyük bir saygı içinde “Mehter Marşı’nı ve Onuncu Yıl Marşı’nı” okumanın gururu ile ayrıldık.

    Ulusumuza ve Tarihimize Sahip Çıkmalıyız
    Bu şekildeki değerlerimizin ve eserlerimizin kıymeti bilinmemekte ve izleri, özellikle batılı kaynaklarca ve bir kısım uydurma tarihçilerle silinmek, unutturulmak istenmektedir.
    Bölgeye ün veren ve renk katan Kubbetüs Sahra ve Mescidi Aksa’yı, şimdilik turizmde para kazanma aracı olarak kullanan ancak zaman içinde yoketmek isteyen yönetimin, bu yerlerin altında tüneller kazarak yıkılmasını sağlamaya çalıştığı, bir çok tarafsız kaynakta yer almaktadır.
    Milli ve tarihi eserlerimizin onarılmasına olanak verilmemektedir. Turizm rehberleri, gelen turistleri; Türk İslam eserlerinden uzak tutmak ve değersiz göstermek için çeşitli yollara baş vurmaktadır. Ancak Kubbetüs Sahra, Mescidi Aksa, Saat Kulesi, Çeşme, Sebil, Surlar, Osmanlı-Türk Armaları, bütün zorluklara rağmen ihtişam ve varlıklarını halen sürdürmektedirler.
    Bütün bu ahval ve şerait içinde görevimiz; ulusal varlığımıza, bağımsız ve bölünmez Türkiye Cumhuriyetine ve Atatürk İlke ve Devrimlerine sahip çıkmak olmalıdır.

    Av.A.Erdem Akyüz
    DSC07976

  • Dersimli Devrimci Kemal,  “Osmanlı mazlumdan yanadır”

    Dersimli Devrimci Kemal, “Osmanlı mazlumdan yanadır”

    kilicdaroglu-partisinin-grup-toplantisinda-konustu-111777-5Tarih 29 Mart 2016. Yer TBMM CHP Grup toplantısı. Alışılmış, bilinen orta oyunu sahneleniyor. Ülke kan gölüne dönmüş, hırsızlık ahlaksızlık, yolsuzluk bataklığında boğulmuş. Dersimli Devrimci Kemal  kürsüde bilinenleri izleyenlere şikayet ediyor..

    Çözüm;  çözüm yok!

    Eylem;  eylem de yok!

    Buraya Kadar tamam anladık diyelim! Dersimli Devrimci Kemal  Türklere “Etrak-ı bi idrak”(anlayışsız-akılsız Türk), diyen Osmanlıya övgü düzdü. Dersimli Devrimci Kemal  CHP Düzce il Başkanına düzenlenen alçakça saldırı ile ilgili olarak aynen şöyle dedi. “Düzce il başkanımız takip ediliyor, arabasına hafifçe arkadan vuranlar tarafından darp ediliyor. Osmanlı torunu olduklarını söylüyorlar. Kimin torunu olduğunuzu bilmiyorum ama Osmanlı olmadığınız kesin. Osmanlı mazlumdan yanadır siz hırsızı savunuyorsunuz.”

    “Osmanlı mazlumdan yanadır”!  Bir tarih öğretmeni olarak, ne diyeceğimi şaşırdım. Kemal Atatürk’ün Partisi CHP Genel Başkanlığını üstlenmiş birisi nasıl böyle bir yanılgıya düşebilir.. Hadi başka bir şey okumadı diyelim. Kemal Atatürk’ün NUTUK kitabının girişine de mi bakmadı bu Dersimli Devrimci Kemal.

    Kemal ATATÜRK’ün Osmanlı ile İlgili görüşlerinden birkaç alıntı yapalım.

    Saltanat, hilafet makamında oturan Vahdettin soysuzlaşmış, şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta… (Nutuk, s.1.)

    Osmanlı halkı içindeki Türk milleti de tamamen esir vaziyete getirilmişti. Bu netice arz ettiğim gibi, milletin kendi iradesine ve kendi hakimiyetine sahip bulunmamasından ve bu irade ve hakimiyetin şunun bunun elinde istimal edile gelmiş olmasından kaynaklanıyordu.”(Atatürk’ün Söylev Ve Demeçleri, C.II, Ankara, 1972,s. 103-105.)

    Efendiler! Osmanlı tarihini tetkik edersek görürüz ki, bu bir milletin tarihi değildir. Milletimizin mazideki halini ifade eden bir şey değildir. Belki milletin ve milletimizin başına geçen insanların hayatlarına, ihtiraslarına teşebbüslerine ait bir hikayedir. ( Afet İnan, Atatürk’ün Eskişehir-İzmit Konuşmaları, s. 27, 28.)

    Yazının bundan sonrasını Araştırmacı Yazar Sn. Yılmaz Dikbaş’ın “Gelin Yüzleşelim” kitabından yaptığımız alıntı ile sürdürelim.

    “Osmanlı’da adalet yoktu.
    Padişahın iki dudağı arasından çıkan sözler “kanun” sayılır, hemen uygulanır, karşı çıkmaya yeltenenlerin kellesi giderdi.
    Babalarını, kardeşlerini, öz çocuklarını boğdurtarak öldüren Osmanlı padişahları, toplam 45 sadrazam (başbakan) öldürtmüşler ve Anadolu’da toplu kıyımlar yapmışlardır.

    Dokuzuncu Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim (1470–1520), tahta çıkar çıkmaz iki ağabeyini, Şehzade Ahmet ve Şehzade Korkut’u boğdurtarak öldürttü.

    Bununla yetinmeyip, üç kardeşinin toplam 5 oğlunu, yani 5 öz yeğenini de boğdurttu. Bunlardan biri daha yedi yaşındaydı.

    1512–1520 yılları arasında yaklaşık dokuz yıl saltanat süren, ağabey ve yeğen katili Yavuz Sultan Selim’in katliam dosyası çok kabarıktır.

    Yavuz Sultan Selim’in emriyle Anadolu’da 40.000 Alevi öldürülmüştür. 

    Anadolu’da on yıllarca sürüp gitmiş Türkmen ve Alevi katliamlarının planlayıcısı, yöneticisi ve sorumlusu Osmanlı Padişahlarıdır.

    Toplu Türkmen ve Alevi katliamı yapan Osmanlı Padişahları, Sünni-Alevi ayrımı yaparak, Anadolu’ya kin ve nefret tohumlarını ekmişlerdir.

    Osmanlı Padişahlarının ektiği kin ve nefret tohumları, Kahraman Maraş’ta ve Sivas’ta boy vermiş, yüzlerce aydınımızın alçakça katledilmesine neden olmuştur.

    Bunları görmeliyiz.

    Bunları görmemiz önemli.

    Osmanlı Tarihi ile bu nedenle yüzleşmeliyiz.

    Çünkü bu alçakça işlenmiş suçları ve suçluları gördüğümüzde, bu suçların yinelenmesi engellenecektir.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza dek yaşayabilmesi, Osmanlı Padişahlarının bu topraklara ekmiş olduğu kin ve nefret tohumlarının temizlenmesiyle gerçekleşebilecektir.”

    Osmanlı mazlumdan yana değil, zalimden yanadır. Bu zalimliğin kurbanları ise Mazlum Türklerdir. “Oğuz Şad – Osmanlı’da Türklük!” yazısında şöyle diyor; “ Osmanlı’nın son padişahı Vahdettin’e ait bildirilerden birisinde “Türkler dini, kavmiyeti, vatanı meşkuk (kuşkulu…) ve mahlud beş-altı milyonluk cahil bir kitledir.” Türkçe’si; “Türkler; dini, soyu sopu, yurdu belirsiz karmakarışık cahil bir topluluktur” sözleri yer almıştır.
    …..
    “Osmanlı’nın padişahlar’dan başlayarak idari mekanizmanın tamamen devşirmelerden oluşması sebebi ile; Türklüğe karşı her zaman hasmane tutum ve davranış sergilenmiş ve Osmanlı’nın resmi yazıcıları ve divan edebiyatı’nın önde gelenleri Türklüğe, ‘Türk-ü sütürk’ (azgın Türk), ‘Türk- bed lika’ (çirkin yüzlü Türk), ‘Etrak-ı bi idrak’ (anlayışsız-akılsız Türk), ‘Nadan Türk’ (kaba, cahil Türk), ‘Eşirra-Etrük’ (şerli çok kötü Türk), Kızılbaş-ı evbaş (kızılbaş rezili), Etrak-i na-pak (pis, murdar Türk), Ekrad-ı bi akl u din , cemaat-ı kallaş gibi şimdi aklı başında olan hiç bir Türk’ün kabul etmeyeceği hakaretler ile saldırmışlardır.” (Oğuz Şad Osmanlı’da Türklük! http://www.guncelmeydan.com)

    Dersimli Devrimci Kemal  aynı toplantıda “Biz Mevlana’nın yol arkadaşıyız” diye bir cümle daha kurdu. Konu neydi “Karamanda’ki çocuk tecavüzleri”.

    Akıl tutulması mı desem, cehalet mi, yoksa bilinçli bir çarpıtmamı?

    “-Moğol iş birlikçisi Mevlana’nın adalet anlayışı: “Allah gücü ve kudreti kime vermişse adaleti belirleme yetkisi onundur”. Aklı düşman ilan eden, Mevlana’ya göre cennetliklerin çoğu aptallardır. Necip Fazıl da onun izinde “Akıl bir çürük diş, at kurtulursun” diyor. İbn Sina’yı “beceriksiz eşek” gibi görüyor Mevlana. Ama kendisi uçuyor, bir gecede 70 kez cinsel ilişkide bulunuyor. Ağzı oldukça bozuk, Mesnevi’de müstehcenlik diz boyu, eşek ile cinsel ilişkiye giren kadınlar ve oğlancılık öyküleri anlatılıyor.(Yılmaz Dikbaş – Gelin Yüzleşelim)

    Dersimli Devrimci Kemal  Yavuz Sultan Selimin 40.000 Alevi’yi katlettiğini bilir mi? Bilir! Kendisi de Alevi olduğu için çok iyi bilir!

    Dersimli Kemal bunu bildiği halde Dersim coğrafyasında yaşanan olay, bir insanlık dramıdır. Bu bölgede yaşayan insanlar, o dönemin acılarını, o dönemin kaybolan hayatlarını, o dönemin ağıtlarını dinleyerek bugünlere geldiler. O dönemde yapılan çok ciddi, insanlıkla bağdaşmayan olaylar oldu” diyerek, Mustafa Kemal Atatürk’ü “Dersimde Katliam la suçluyor”, Osmanlıyı ise “Mazlumdan yana” gösteriyor.

    Söylenecek söz bulamıyorum.. 29.Mart 2016 Isparta

    Mahmut ÖZYÜREK

    [button color=”” size=”” type=”square” target=”” link=””][/button]

  • Bharara’nın iddianamesinden ‘Erdoğan ile Bilal’in ses kaydı’ çıktı

    Bharara’nın iddianamesinden ‘Erdoğan ile Bilal’in ses kaydı’ çıktı

    ABD’de tutuklu bulunan Rıza Sarraf soruşturmasını yürüten Başsavcı Preet Bharara’nın hazırladığı iddianamede kara para transferinde Mapna Group isminin geçmesi Türkiye bağlantılı Sıtkı Ayan ismini yeniden gündeme getirdi. Ayan’ın ismi, Erdoğan ile oğlu Bilal arasında geçtiği öne sürülen ses kayıtlarına yansımıştı.
    Yayınlanma tarihi: 28 Mart 2016 Pazartesi

    Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinden Mepna Group ve bağlantılarını kaleme alan Tolga Tanış, Kanada’ya giden 1 milyon dolarlık para transferinde Mapna Group isminin geçtiğini, söz konusu şirketin İran rejiminin koruyucusu ve katılık yanlılarının kontrol ettiği İslam Devrim Muhafızları Ordusu’ya güçlü bağlantıları olduğunu belirtti.

    İran’ın en büyük inşaat ve enerji şirketi Mapna’nın şimdiki CEO’su olan Abbas Aliabadi’nin eski cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad döneminde Enerji Bakan Yardımcılığı yaptığını anımsatan Tanış, “Türkiye’de Aliabadi eliyle iki şirket bulunuyor. Bunlardan biri Özgüneş Elektrik Parçaları ve MS Ulaslararası Enerji Yatarım A.Ş. Aliabadi ile birlikte Musa Refan’ın da yönetim kurulu üyesi gözüktüğü MS’de diğer ortak kim? Meşhur Sıtkı Ayan. Som Petrol’ün sahibi. 17 Aralık 2013 operasyonları başlamadan bir gün önce 16 Aralık’ta Türk hükümetinin verdiği, Cumhuriyet tarihinin en büyük ikinci yatırım teşviki alan ve o dönem 11.5 milyar liraya İran doğalgazını Almanya’ya taşıyacak bir petrol boru hattını inşa edeceğini duyuran işadamı” diye yazdı. Tanış, ABD’li savcının para trafiğinde bu iz üzerinde durduğuna dikkat çekti.

    Tapelerden tanıdık

    Bharara’nın ABD’de tutuklanan Rıza Sarraf için hazırladığı iddianameden, 17 Aralık sürecinde internete düşen ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile oğlu Bilal Erdoğan arasında geçtiği iddia edilen konuşmanın izleri çıktı.

    haberdar.com’da yer alan habere göre 17 Aralık sürecinde internete sızan ses kayıtlarında Erdoğan ile oğlu Bilal Erdoğan arasında geçtiği iddia edilen konuşmada, Sıtkı Ayan adlı işadamının 10 milyon dolar rüşvet vermesi görüşülüyor. Erdoğan’ın, oğlu Bilal Erdoğan’a “Kucağa oturacaklar, parayı kesinlikle alma. Ne söz verdiyse onu getirecekse getirsin, getirmeyecekse gerek yok. Bunlar ne zannediyorlar bu işi ya” dediği öne sürülmüştü.

    Erdoğan ne demişti?

    Ses kaydında “kucağa oturacağı” söylenen Ayan’ın, cumhuriyet tarihinin en büyük doğalgaz işlerinden birisini ihalesiz aldığı belirlenmişti. YouTube’a düşen ses kayıtlarında Erdoğan ile oğlu Bilal Erdoğan arasında geçtiği iddia edilen konuşmada, Erdoğan’a ait olduğu iddia edilen sesin Bilal Erdoğan’a, “Kucağa oturacaklar, parayı kesinlikle alma. Ne söz verdiyse onu getirecekse getirsin, getirmeyecekse gerek yok. Bunlar ne zannediyorlar bu işi ya” dediği öne sürülmüştü.

    Yıllık iş hacmi 35 milyar lira olan İran ve Türkmenistan gazının Avrupa’ya taşınması işi Sıtkı Ayan’ın Turang şirketine verildi. Başsavcı Preet Bharara’nın hazırladığı iddianame ile Erdoğan’ın ‘kucağa oturacak’ dediği İşadamı Sıtkı Sayan’ın yolu kesişiyor. Savcı Bharara’nın hazırladığı iddianamede Rıza Sarraf’ın yasadışı para hareketleri anlatılırken Mapna Group özellikle vurgulanıyor. Mapna’nın Türkiye’de kurduğu iki şirketten biri de İTO kayıtlarına göre Sıtkı Ayan’ın ortak olduğu MS.

    Tüm bu ayrıntılar dönemin Başbakanı Erdoğan ile oğlu Bilal Erdoğan arasında geçen ve ‘10 milyon liralık rüşvet konuşması’ şeklinde medyaya yansıyan ses kaydını bugün daha anlamlı hale getiriyor.

  • Önemli olan fiyatlara yansımasıdır…

    Önemli olan fiyatlara yansımasıdır…

    Son yıllarda özellikle meyve ve sebze fiyatlarındaki artışın önlenememesi tüketicilerin şikâyetlerine neden oluyordu. Yıllardır, “Hal Yasası”nın hayata geçirilmemiş olmasından kaynaklandığı bilinen bu pahalılığın önlenebilmesi için alınan önlemlerin de yetersiz olmasından kaynaklanan pahalılığı önlemek için yeni bazı girişimlerin olduğunu görüyoruz.
    Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın meyve-sebze ve kırmızı etin perakende satışta yüzde 8 olan KDV oranını yüzde 1’e çekmek için çalışma başlattığı Haberleri geliyor. 329 yerel market zincirini ve toplamda 10 milyar dolarlık ciroyu temsil eden Türkiye Perakendeciler Federasyonu (TPF) heyetinin Ankara ziyaretinden “KDV’de indirim” konusunun ele alınması ile pahalılığın da önlenmesi hedefleniyor.
    Hiç kuşkusuz, meyve, sebze ve et fiyatlarında % 8 olan KDV’nin %1’e indirilmesi önemlidir. Ancak, KDV’nin indirilmesi ile gerçekten ucuzluk gelecek mi? Bu yeterli olur mu? Daha da açıkçası bu indirin fiyatlara yansır mı?
    Daha önceki yıllarda bazı mallardaki pahalılığı önlemek için KDV’de indirim kararları alınmış, ancak bu KDV’si indirilen mallara yansımamıştı.
    Şimdi, sebze, meyve ve et fiyatlarında da bu uygulama başlatılacaksa, KDV’deki indirim fiyatlara yansımazsa bunun bir anlamı olabilir mi?
    Bir iş yapılıyorsa bu kurallara uygun olsun. Tüketicileri rahatlatabilsin. İş olsun diyerek yapılan uygulamalardan sonuç alınmadıktan sonra tüketici yine sıkıntıları çekecekse biz bu işten ne anlamış olacağız?
    Sıkıntının ve ürün pahalılığının temelinde KDV mi yatıyor? Yoksa, “Hal Yasası”nın çıkmamış olması mı? Bunun çok iyi analiz edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü, ürünün hal’e gelene kadar birkaç komisyoncunun elinden geçtiğini biliyoruz. Arada komisyoncular olduğu süre içinde siz ne kadar KDV’de indirime giderseniz gidin, pahalılığı önleyemezsiniz.
    Bu konuyu daha önceleri de yazdık, uyardık.
    Üretici de, tüketici de şikâyetçi. Üretici “Kazanamıyorum, ürettiğim ürün çok ucuza gidiyor” diyor. Tüketici “Ürün pahalı alamıyorum” derdinde.
    Peki, üreten ucuza satıyor, tüketen pahalıya alıyorsa bu ürün neden pahalı duruma geliyor?
    Çünkü aradaki komisyoncular üreticiden aldıkları ürünü istedikleri fiyat politikasına göre hal’e getiriyor. Hal’den tüketiciye gidinceye kadar da birkaç el değişiyor. Fiyatlar da işte bu noktada yükseliyor.
    Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfenkçi, konu ile ilgili daha önce yaptığı açıklamada “Yüzde 25-30 kâr olabilir ama yüzde 500 olmaz” demişti. Konunun Bakanı da rahatsız ettiğini görmüştük.
    Açıkça ifade edelim:
    Sebze, meyve ve et fiyatları KDV’nin indirilmesi ile ucuzlamaz. Ne kadar uğraş verilirse verilsin bu köklü bir çözüm değildir. Eğer, Bakan bu konuda kararlıysa ve gerçekten tüketicileri rahatlatmak istiyorsa bir an önce “Hal Yasası”nın hayata geçirilmesini sağlamalıdır.
    Yıllardır çeşitli hükümetler geldi. Bu konu geçmiş hükümetlerin de gündemindeydi. Ancak, bir türlü “Hal Yasası” çıkarılıp hayata geçirilemedi.
    Türkiye Perakendeciler Federasyonu Başkanı Mustafa Altunbilek, hem meyve-sebze, hem de ette fiyatı aşağılara çekebilmenin kilit yolunun KDV’yi %8’den %1’e indirmek olduğunu söylüyor ve “Biz ürünü yüzde 1 KDV ile alıyoruz ancak perakende satışında yüzde 8 KDV uygulanıyor. Yüzde 8 olan KDV yüzde 1’e çekilirse fiyat otomatik olarak düşer. Bakan Tüfenkci de bu konuda bir çalışma yapıldığı ve meyve -sebze ile ette yüzde 1 KDV’ye yönelik planları olduğundan söz etti” diyorsa da biz bu görüşte olmadığımızın altını çizmek istiyoruz.
    İşin bir başka tarafını da görmek gerekiyor:
    Türkiye’de meyve-sebze başta olmak üzere et ve sütte de üretim düşüyor. Üretim düştüğü sürece pahalılığın önüne geçmek de mümkün olamaz. Üretimi artıracak önlemleri de almak gerektiğini unutmayalım. Daha önce et ve süt konusunda yazdığımız yazılarda bunlara enine boyuna değinmiş ve nedenlerini de sizlerle paylaşmıştık.
    Üretim alanları yok ediliyor. Müthiş bir yapılaşma var. Türkiye’de hayvancılık yapılacak mera kalmadı. Yem fiyatları el yakıyor. Üreticiler “kazanamıyoruz” diyerek başka işlere yöneliyor.
    Gelişmiş ülkelere baktığımızda üretim artışlarını ve bu nedenle de ürünlerin ucuz olduğunu görüyoruz. Bugün AB ülkelerinde en kaliteli et 5 Euro (15 TL.’ye) satılıyor. Aynı kalitedeki eti Türkiye’de biz 65 TL.’ye alabiliyoruz.
    Üreticiyi rahatlatmak, teşvik etmek ve üretimi artırıcı önlemleri devreye sokarak daha kaliteli ve ucuz ürün elde etmeyi sağlayıp, aradaki tefecileri devreden çıkarıp “Hal Yasası”nı uygulamaya sokmakla bu konuda daha kalıcı sonuç almak mümkündür. Geçici önlemlerle sebze-meyve, et ve süt ürünlerinde indirim ve ucuzluk beklemek hayalden öteye gitmez.

  • Korumalı: Cübbeli Ahmet Hoca Bademleme

    Korumalı: Cübbeli Ahmet Hoca Bademleme

    Dikkat

    Yasaklanan, sansürlenen, hakkında bazı ülke yasalarına göre soruşturma açılan ve herkese açık olmasının propaganda niteliği taşıması ihtimali olan içerikler genel izleyiciye açık değildir. Sadece üyelerimiz içindir. Üyelik ücretsizdir ve dilediğiniz zaman ayrılabilirsiniz. Üyeler:

    • Bulundukları ülkenin kanunlarına uygun içerikleri görebilir
    • Yönetime katılabilir
    • Oy verebilir
    • Diğerleri ile arkadaş olabilirler

    Üye olmak için lütfen buraya tıklayın

    Üyeliğiniz onaylandıktan sonra devam edebilirsiniz


  • Ensar’da yeni skandal! Taciz zanlısı yazara konferans verdirdi

    Ensar’da yeni skandal! Taciz zanlısı yazara konferans verdirdi

    ensar

    26 Mart 2016 Cumartesi 08:50

    Güncelleme 29.3.2016

    Ensar Vakfı, taciz cezalısı yazar Mustafa İslamoğlu’na konferans verdirdi.

    Karaman’da 10 erkek çocuğun cinsel istismara uğraması olayında gerek hükümet yetkilileri gerekse vakıf yöneticileri tarafından aklanmaya çalışılan Ensar Vakfı’nın, bir erkek çocuğu tecavüz ettiği için 2 buçuk yıl hapis cezası alan İslamcı yazar Mustafa İslamoğlu’nu, 2015’in Nisan ayında konferansa çağırdığı ortaya çıktı. 1980’de “Mağdur kişiye karşı ırza tasaddi” suçundan önce 2 yıl, sonra yüzde 50 artırımla 3 yıl alan İslamoğlu’nun cezası, “sanığın duruşmada saptanan davranışları itibarıyla suçtan pişmanlık duyduğu kanısına varıldığından” 2.5 yıla düşürülmüş.

    HEDİYE DE VERİLDİ

    1980’de çocuğa cinsel istismardan yargılanan yazar Mustafa İslamoğlu, “Artvin Ensar Vakfı Kutlu Doğum Programı” kapsamında vakıf tarafından “Peygamberi Anlamak mı Anmak mı” konferansı vermesi için konuk edildi. AKP Artvin Milletvekili İsrafil Kışla da İslamoğlu’nun dinleyicileri arasında yer alırken program sonunda İslamoğlu’na “elif” tablosu hediye edildi.

    İslamoğlu, açılan davada ve kendisine dini eğitim verilmesi için teslim edilen 12-13 yaşlarında bir erkek çocuğa cinsel istismarda bulunmaktan yargılanmış ve 2.5 yıl hapis ceza almıştı.

    Kararın gerekçesinde, İslamoğlu’nun savunmasına ilişkin, “Sanık savunmasında sadece mağdura ahlak dışı tecavüzde bulunmadığını belirtmekle yetinmiş, raporlarda açıklanan bulgulara bir diyeceğinin olmadığını söylemiş fakat bu belirtilerin başka kişiler tarafından meydana getirilmesinin mümkün olabileceği yolunda hiçbir iddia ve savunma ileri sürmemiş ve böyle bir savunma biçimi içine girmemiştir” ifadeleri kullanıldı.

    İYİ HAL İNDİRİMİ

    Mahkeme kararında sanığın eyleminin “mağdur kişiye karşı ırza tasaddi (tam olarak ırza geçme değil, sürtünme) suçu” olduğu belirtilerek, 3 yıl ceza verildi. Karara göre mahkeme, İslamoğlu’na “Sanığın duruşmadaki olumlu davranışları, işlediği suçtan pişmanlık duyması ve adalete güven duygusu içinde olması halleri…” nedeniyle ceza indirimi de uygulamış. Sanığın cezası bu nedenle 3 yıldan, 2 buçuk yıla indirilmiş.

    Kaynak: cumhuriyet.com.tr / İklim Öngel

    karsigazete.com.tr
  • Sinan Meydan’ın, Mete Akyol tarafından yayımlanmayan ikinci yazısı

    Sinan Meydan’ın, Mete Akyol tarafından yayımlanmayan ikinci yazısı

    Bütün Dünya Dergisi’nin Yayın Genel Yönetmeni Mete Akyol’un yayımlamadığı, Sinan Meydan’ın ikinci yazısı…

    23 Nisan Çocuk Bayramı ve Atatürk Gerçeği

    23 Nisan’ın çocuk bayramı olması düşüncesinin fikir babası Atatürk’tür.[1] TBMM’nin açıldığı 23 Nisan 1920 gününün akşamı, Yunus Nadi, Ruşen Eşref, Hacı Feyzullah Efendi ve Mazhar Müfit Bey’in hazır bulunduğu bu sohbette sorulan, “Paşam! Bugün Büyük Millet Meclisi’ni açtık. Bunu bütün milletimize ve İtilaf Devletleri’ne ilan ettik. Fakat bugünün adı ne olsun?”sorusuna Atatürk şu cevabı vermiştir: “Efendiler! Osmanlı İmparatorluğu, 600 yıl bu milletin kaderine hâkim olmuştur. Bugün Osmanlı İmparatorluğu kısmen dağılmış olmasına rağmen İstanbul’da bir hükümeti mevcuttur. Osmanlı İmparatorluğu’nun yanında, bugün bizim açtığımız meclis çocuk kalır. Onun için, bugünün adına çocuk bayramı diyelim. Bu çocuk büyüsün, kendi zaferini kendisi ilan etsin.”[2]Atatürk’ün bu sembolik “çocuk bayramı” düşüncesi yine bizzat Atatürk’ün hamiliğini yaptığı bir Cumhuriyet kurumu olan Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin öncülüğünde zamanla gerçekten bir “çocuk bayramı”na dönüşecektir. 23 Nisan 1926 tarihli Milliyet gazetesindeHimaye-i Etfal Cemiyeti Başkanı Fuat Bey’in şu açıklaması yayınlanmıştır: “Bugün çocuk günüdür, yani istikbale ve istiklale ait bir gündür. Cumhuriyet hükümetimiz bu günü çocuklara tahsis etti.”[3]Atatürk’ün yaveri Cevat Abbas Gürer de Güneş Kulübü adına Tepebaşı Tiyatrosundaki 23 Nisan kutlamasında yaptığı konuşmada Atatürk’ü, “23 NİSAN’IN VALİDİ (BABASI)” diye adlandırmıştır.[4]

    23 Nisan, ilk defa 1921’de çıkarılan bir kanunla “Hâkimiyet-i Milliye Bayramı” ilan edilmiştir.[5] Bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk milli bayramıdır. Bu bayram yurdun birçok yerinde resmi ve özel kuruluşların, halkın ve öğrencilerin katılımıyla coşkuyla kutlanmıştır.[6] 1922’de Ankara’daki 23 Nisan kutlamalarına öğrencilerin de katılması ayrı bir coşku yaratmış bunun üzerine “Mustafa Kemal’in de desteğini alan Himaye-i Etfal Cemiyeti yöneticileri, 23 Nisan 1923’te cemiyet adına yardım toplamaya başlamışlardır.”[7] Yetim ve öksüz çocuklar için kurulan bir cemiyetin 23 Nisanlarda yardım toplamaya başlaması ve yardım amaçlı rozetlerin çocuklar tarafından satılması 23 Nisan’da çocukları daha da ön plana çıkarmıştır. “Reisi Cumhur Mustafa Kemal Paşa’nın da bu faaliyetlere destek vermesi ile[8] 23 Nisan 1925 yılında “çocuk günü” olarak, 1926’dan itibaren ise “çocuk bayramı” olarak görülmeye başlanmıştır. 23 Nisanlar resmi olarak “Hâkimiyet-i Milliye Bayramı” adıyla kutlanmaya devam etse de fiilen “çocuk bayramı” olarak da kutlanmıştır. Hükümet, 23 Nisan 1923 “Hâkimiyet-i Milliye Bayramı” kutlamalarında protokolde Himaye-i Etfal Cemiyet-i Başkanı Dr. Fuat Bey’e yer vererek, cemiyete, çocuklara ve fiilen kutlanan bu çocuk bayramına ne kadar çok önem verdiğinin göstermiştir.[9] 1924’ün 23 Nisan kutlamalarında Himaye-i Etfal Cemiyeti’ni, yani bir anlamda çocuklarıAtatürk’ün eşi Latife Hanım temsil etmiştir.[10]

    İlk kapsamlı “çocuk bayramı” kutlamaları 1927 yılında yapılmıştır.  Himaye-i Etfal Cemiyeti, 1927’deki 23 Nisan Çocuk Bayramı kutlamalarına büyük özen göstermiştir. Cemiyetin seçtiği dört kişilik bayram kutlama heyeti her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlamıştır. Öyle ki oyuncakların kullanımına ilişkin talimatnameler ve hattaçocukların kullanacağı atlıkarıncanın işletilmesine ilişkin 10 maddelik bir tamim bile hazırlamıştır.[11] “Gürbüz Türk Çocuğu”nun 23 Nisan 1927 tarihli sayısı Çocuk Gününe Mahsus Fevkalade Nüsha adıyla yayınlanmıştır. Bu sayıda Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin çocuk davası hakkında bilgiler, yurtta çocuk bayramının nasıl kutlanacağına ilişkin açıklamalar ve fotoğraflar yer almıştır. Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin 23 Nisan 1927 Çocuk Bayramı kutlamaları için hazırladığı programa göre süslü otomobillerle ve bando eşliğinde çocuk sarayına götürülen çocuklar, oyun bahçesinde ve tören alanında gönüllerince eğlenmişlerdir.[12] Ayrıca gece de çocuklar için fener alayı, yarışmalar, sergi, müsamere ve çeşitli eğlenceler düzenlenmiş ve geleneksel hale getirilen çocuk balosu yapılmıştır. Bu baloda çocuklar için oyuncaklar, yiyecekler hazırlanmış, çocuklar da şiirler ve marşlar okuyarak çeşitli dans gösterileri yapmıştır.[13] Öğrenciler de okullarında sınıflarını bayraklarla, süslerle donatmış, törenlerde şiirler ve marşlar okuyup devlet büyüklerini ziyaret etmişlerdir. Sadece Ankara’da değil diğer illerde de benzer programlar düzenlemiştir.[14]

       Atatürk çocuk bayramlarında Türk Ocağı binalarını, Halkevlerini ve Gazi Orman Çiftliği’ni çocuk şenliklerine ayırmıştır. 1927 yılı çocuk bayramı dolayısıyla Gazi Orman Çiftliği’nde ziyafetler verilmiş, çocuk konulu piyes, temsil ve gösteriler hazırlanıp Halkevlerinde gösterilmiştir.[15] 22 Nisan 1927’de Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin, Hâkimiyet-i Milliye ve Milliyet gazetelerinde yayımlanan bildirisinde şöyle denilmiştir: “Büyük Gazimiz çocuklarımızın 23 Nisan Bayramı’nı daha şerefli, daha sevinçli geçirmelerine vesile olacak büyük bir jestte bulunmuşlardır. Mustafa Kemal Paşa otomobillerinden birini törenlerde çocuklara tahsis etmiş ve Cumhurbaşkanlığı bandosunun çocuk sarayında, çocuk bayramı için görev yapmasını sağlamıştır. Şimdiye kadar Türk çocukları, devletin üst düzey yöneticilerinin hiçbirinden bu derece şefkat ve sahiplenme görmediklerinden bu saadete nail olan çocuklarımız ne kadar övünse ve sevinse yeridir.”[16] 1927’deki 23 Nisan Çocuk Bayramı kutlamalarına büyük ilgi gösteren Atatürk, o gün sadece bir otomobilini ve Riyaset-i Cumhur Orkestrası’nıçocuklara tahsis etmekle kalmamış, o gece Ankara Evkaf Oteli’nde düzenlenen Himaye-i Etfal Cemiyeti Balosu’na da katılarak çocuklara ve 23 Nisan Çocuk Bayramı’na ne kadar çok önem verdiğini göstermiştir.[17] O baloda çocuklara 10.000 lira yardım toplanmıştır.[18]

    Milliyet, 22 Nisan 1927: “23 Nisan Çocukların Günüdür. Çocuklara karşı içtimai vazifelerini ihmal edenlere bugün ihmallerinin tamiri çarelerini aramalıdırlar.” Haberin devamında Atatürk’ün bir otomobilini ve Riyaseti Cumhur Orkestrası’nı çocuklara tahsis ettiği anlatılıyor.

    Cumhurbaşkanı Atatürk gibi Başbakan İsmet Paşa da 23 Nisan Çocuk Bayramı’na ilgi göstermiştir. İsmet Paşa, ziyaret etmek için köşklerine gelen çocukları tebrik ederek kendilerine sıhhat ve afiyet temenni etmiştir.[19] 1926’dan beri ülkenin her tarafında çok  coşkulu törenlerle kutlanan çocuk bayramı 1929’da çocuk haftası adıyla 7 güne çıkarılmıştır.[20] Benoit Mechin, “Kurt ve Pars” adlı eserinde Atatürk’ün, Ben çocuk haftasını, çocuklara hürmet edilmesini temin ve onların zaafından yararlanarak çok defa yapıldığı gibi onlara eziyet ve hayvan gibi muamele edilmesini önlemek için meydana getirdim. Bu tedbirim, milletin geleceğine karşı gösterilen bir saygı olarak görülmelidir.” dediğini aktarmıştır.[21] Maarif Teşkilatı da çocuk haftası etkinlikleri çerçevesinde okulları tatil ederek tüm öğrencilerin kutlamalara katılmasını sağlamıştır.[22]

    İsmet Paşa ve Fuat Umay

    23 Nisanlarda çocuklarımızın temsili olarak bazı makamlara oturmaları ve yurdun değişik yerlerinden Ankara’daki törenlere katılan öğrencilerin Ankaralı ailelerin yanında misafir edilmesi uygulamaları da 1929’da başlatılmıştır.[23]

    23 Nisan 1929 tarihinde Ankara Palas’taki Çocuk Balosu’na katılan Atatürk, İsmet İnönü’nün oğlu Ömer’le birlikte

    23 Nisan 1929’da öğleden sonra Ankara Palas’ta verilen çocuk balosuna Cumhurbaşkanı Atatürk, TBMM Başkanı Kazım Paşa, Başbakan İsmet Paşa ve Bakanlar Kurulu üyeleri katılmıştır.[24]

    Ankara Palas’ta Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin çocuk balosunda. (23 Nisan 1929)

    Arşiv belgeleri de Hükümetin 23 Nisan Çocuk Bayramlarına çok önem verdiğini kanıtlamaktadır. Örneğin, 7 Nisan 1932 tarihinde, “Çocuk Bayramı sebebiyle Nisan’ın 20’sinden 30’una kadar mektup ve telgraflara şefkat pulu yapıştırılması hakkında kanun layihası”  hazırlanmıştır.[25] 8 Nisan 1936 tarihinde, “23 Nisan Çocuk Bayramı münasebetiyle Halkevlerinin çocuklarla ilgili konferanslar vermesi ve müsamereler düzenlemesi.” istenmiştir.[26]

    1935’te çıkarılan 2739 sayılı “Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun”la 23 Nisan “Ulusal Egemenlik Bayramı” olarak kutlanmaya başlanmıştır. 23 Nisanlarda fiilen “çocuk bayramı” ve  “çocuk haftası” da kutlanmaya devam etmiştir. 1935’ten sonra resmen “23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı ve Çocuk Haftası” ifadesi kullanılmıştır.[27]

    Not: Bu konudaki ayrıntılar PANZEHİR adlı kitabımdadır.

    Sinan MEYDAN
    25 Mart 2016

    DİPÇE

    [1] Sinan Meydan, Yalanlara, Çarpıtmalara, İftiralara Panzehir, İstanbul, 2005, s.525 vd.

    [2] M.Vehbi Tanfer, “Atatürk’ün Türk Milletine Armağan Ettiği Bayramlar”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, S.39.

    [3] Milliyet, 23 Nisan 1926, s.1

    [4] Turgut Gürer, Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas Gürer, Cepheden Meclise Büyük Önder İle 24 Yıl, İstanbul, 2006, s. 332

    [5] TBMM Zabıt Ceridesi, X, (Devre I), Tarih, 23 Nisan 337, s. 69-74

    [6] Makbule Sarıkaya, Türkiye Himaye-i Etfal Cemiyeti, 1921-1935, Ankara, 2011, s.267

    [7] Mücahit Özçelik, “23 Nisan Çocuk Bayramı’nın Ortaya Çıkışı ve 1922-1929 Yılları Arasında 23 Nisan Kutlamaları”Akademik Bakış, C.5, S.9,Kış 2011, s.266

    [8] agm, s.266,267.

    [9] Hâkimiyet-i Milliye, 23 Nisan 1923, s.1. Atatürk, Himaye-i Etfal Cemiyeti Başkanı Fuat Bey’e Eski Türk mitolojisinde “çocukların koruyucusu” anlamına gelen “Umay” soyadını vermiştir.

    [10] Özçelik, agm, s. 269.

    [11] Sarıkaya, age, s. 270

    [12] Heyet-i İdare Karar Defteri (12 Mart 1928)’den naklen Sarıkaya, age, s. 271. “Ankara’da Çocuk Bayramı”,Gürbüz Türk Çocuğu, IX Nisan 1927, s.3.

    [13] agm, s.3.

    [14] Sarıkaya, age, s. 272.

    [15] age, s.273.

    [16] Hâkimiyet-i Milliye, 22 Nisan 1927, s.1

    [17] Vakit, 25 Nisan 1927, s.1

    [18] Gürbüz Türk Çocuğu, Nisan 1927, s.1

    [19] Vakit, 24 Nisan 1927, s.1

    [20] Utkan Kocatürk, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Kronolojisi, 1918-1938,Ankara, 1988, s.489, Sarıkaya, age, s. 272.

    [21] Benoit Mechin, Kurt ve Pars, 2. Bas., İstanbul, 2001, s.264.

    [22] Özçelik, age, s. 276.

    [23] İkdam, 23 Nisan 1929, s.3

    [24] İkdam, 24 Nisan 1929, s.3

    [25] BCA,Tarih: 7/4/1932,Sayı: 12552, Fon Kodu: 30..18.1.2,Yer No: 27.24..9.

    [26] BCA,Tarih: 8/4/1936, Fon Kodu: 490..1.0.0,Yer No: 3.12..23.

    [27] Devletin resmi belgelerinde “Ulusal Egemenlik Bayramı ve Çocuk Bayramı” ifadesi kullanılmıştır. 9 Nisan 1939 tarihli bir kararda “23 Nisan Egemenlik Bayramı ve Çocuk Haftası kutlamalarının yapılacağı”ndan, 11 Mayıs 1943 tarihli bir kararda da “23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı ve Çocuk Haftası münasebetiyle yapılan kutlama programları.”ndan söz edilmiştir. (BCA, Tarih: 8/4/1936,Fon Kodu: 490..1.0.0,Yer No: 3.12..23. BCA,Tarih: 11/5/1943,Dosya: 6.BÜRO,Fon Kodu: 490..1.0.0,Yer No: 1134.138..2.)

  • Bütün Dünya Dergisi’nde Mete Akyol’un Yayımlamaktan Korktuğu Yazılarımdan İlki !

    Bütün Dünya Dergisi’nde Mete Akyol’un Yayımlamaktan Korktuğu Yazılarımdan İlki !

    Sinan Meydan·Friday, March 25, 2016
    KURTULUŞ SAVAŞI’NIN ÖRTÜLÜ İDEOLOJİSİ: LAİK CUMHURİYET
    Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nda iki temel politika izlemiştir. Bu politikalardan görünür olanı, vatanı işgalden kurtarıp tam bağımsızlığı sağlamayı amaçlayan “Doğu Politikası“dır. Doğu Politikası da iki başlıdır. 1. Sovyet Rusya’ya yönelik olan “Bolşevik Politikası“, 2. İç ve dış İslam dünyasına yönelik olan “İslami Meşruiyet Politikası“… Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı yıllarında bu politikalara eş zamanlı olarak ancak örtülü biçimde yürüttüğü ikinci bir politika ise kurtuluşun ardından kurmayı planladığı çağdaş ulus devlete yönelik “Laik Cumhuriyet Politikası“dır. Dolayısıyla “Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nda başka, sonrasında başka politikalar izledi!” şeklindeki iddia tamamen gerçek dışıdır. Gerçek şudur: Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nda ve sonrasındaki devrimler sürecinde iki temel hedefe; tam bağımsızlığa ve çağdaşlaşmaya/muasırlaşmaya yönelik “akılcı” politikalar izlemiştir. Her iki süreçte izlenen stratejiler ile ulaşılmak istenen amaçları birbiriyle karıştıranlar, Kurtuluş Savaşı’ndaki Atatürk ile devrimler sürecindeki Atatürk’ün “çok farklı” olduğunu ileri sürüp “Ama Hangi Atatürk” diye kitaplar bile yazmıştır! Ancak dikkatli bir gözün kolayca görebileceği gibi Kurtuluş Savaşı’ndaki Atatürk ile devrimler sürecindeki Atatürk amaçları, idealleri bakımından aynıdır. Burada gözden kaçırılan nokta şudur: Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak başlattığı mücadele (Milli Mücadele/İstiklal Harbi/Bağımsızlık Savaşı/Kurtuluş Savaşı, adına ne derseniz deyin) sadece düşmanı yurttan atma mücadelesi değildir, aynı zamanda bir çağdaşlaşma mücadelesidir. Çoğu kez gözardı edilmesine rağmen Atatürk, laik cumhuriyetin temellerini, İslami rengi çok belirgin olan, bu Kurtuluş Savaşı yıllarında atmıştır. Örneğin, 23 Nisan 1920’de tekbirlerle, dualarla, kurbanlarla açılan TBMM, 24 Nisan 1920’de “Meclisin üstünde hiçbir güç ve kuvvet yoktur” biçiminde kararlar almıştır. Yani, açılışı görünürde İslami olan Meclis, bir gün sonra örtülü olarak laik cumhuriyete yönelik kararlar almıştır. Bu incelikli politika TBMM’deki milletvekillerinin benimsediği bir politika değildir. Bu politika tamamen Atatürk’ün düşünüp uyguladığı bir politikadır. Çok muhafazakâr bir mecliste bu ince politikayı yürütmek çok kolay olmamıştır. Örneğin tekbirlerle, dualarla, kurbanlarla açılan o mecliste Atatürk’ün halife/padişahı devre dışı bırakıp ulusal egemenliği ön plana çıkarmayı amaçlayan teklifi çok tartışıldıktan sonra -halife/padişahın da kurtarılacağı- şartıyla ancak kabul edilmiştir. Şu kadarını söylemeliyim ki, Atatürk’ün en yakın silah arkadaşları bile Kurtuluş Savaşı’nın emperyalizme karşı bir bağımsızlık mücadelesi olmasının ötesinde aynı zamanda sultan/halifeye karşı ulusal egemenlik, geri kalmışlığa karşı bir aydınlık mücadelesinin ilk basamağı olduğunu görememiştir.
    Demem o ki, Kurtuluş Savaşı’nın açık/görünen politikası daha çok İslam veya İslamcılık olmasına karşın, aynı Kurtuluş Savaşı’nın gizli/örtülü politikası ulusal egemenliktir. Ulusal egemenlik ise laik cumhuriyete yönelik çok güçlü bir hazırlıktır. Dolayısıyla Kurtuluş Savaşı -hep göz ardı edilmesine karşın- aslında iki cepheli bir savaştır. İşgalci düşmanı Anadolu’dan çıkarmak için açılan ulusal bağımsızlık cephesinin dışında bir de sultan/halife düzenine, dinsel monarşiye karşı açılan ulusal egemenlik cephesi vardır. Birinci cephe açık/görünür, ikinci cephe gizli/örtülüdür. Dolayısıyla Kurtuluş Savaşı aslında aynı anda hem ulusal bağımsızlık hem ulusal egemenlik savaşıdır. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın bu iki amacını 1927’de Nutuk‘ta “Ulus egemenliğine dayanan tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak” şeklinde ifade etmiştir.[1] Atilla İlhan’ın dediği gibi aslında “Devrim, anti-emperyalist Kurtuluş Savaşı’yla eş zamanlı yürütülmüştür“.[2]
    Atatürk, Samsun’a çıktıktan sonra nerdeyse attığı her adımda Türk Devrimi‘nin altyapısını hazırlamıştır. Amasya Genelgesi’nde, Erzurum Kongresi’nde, Sivas Kongresi’nde, TBMM’nin açılışında ve alınan ilk kararlarda, 1921 Anayasası’nda hep “ulusal egemenliğe”, halkın iradesine vurgu yapmıştır. Ulusal egemenliğe, halkın iradesine vurgu yapılması demek Osmanlı sultan/halifesinin otoritesinin artık tanınmaması demektir. Yüzyıllardır kendini “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” olarak gören sultan/halifenin otoritesini tanımayarak “egemenliğin kayıtsız şartsız milletin” olduğunu belirtmek demek ise dine dayalı monarşik devlet düzeninin yerine laik cumhuriyete gidildiğinin çok açık işaretidir.
    Atatürk, bütün bir Kurtuluş Savaşı’nı bir millet meclisiyle “milli kararlara” dayanarak yürütmüştür. Atilla İlhan‘ın dediği gibi “Siz Osmanlı ülkesinde ‘milli kararlara dayanmak’, ‘meşruluğu’ bunda aramak ne demektir? bilir misiniz? Padişahı ve halifeyi silmek, hiçe saymak demektir! Mustafa Kemal, Amasya Tamimi’nden itibaren Osmanlı meşruluğunu reddetmiş, tarihsel meşruluğu önemsemiştir. Buysa ihtilalin ta kendisidir.“[3]
    TBMM’nin, 24 Nisan 1920 tarihli “Meclisin üstünde hiçbir güç ve kuvvet yoktur” kararı, 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’ndaki “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” kararı ve 1 Kasım 1922 tarihli “saltanatın kaldırılması” kararı ile Mustafa Kemal, gizli/örtülü olarak laik cumhuriyetin tüm alt yapısını hazırlamıştır. Dolayısıyla laik cumhuriyetin alt yapısı Kurtuluş Savaşı’nda hazırlanmıştır, dersek abartmış olmayız.
    Prof. Dr. Suat Sinanoğlu’nun daha 1963’te yaptığı şu tespit çok doğrudur: “Asker Mustafa Kemal’i beğenip devlet adamı Kemal Atatürk’ü reddedenlerin görüşünün tam aksine bu eski düzeni temelinden yıkmak isteyen ihtilalci niyet ve irade 19 Mayıs 1919’dan birkaç gün sonra, anlayanlar için, açıkça tezahür etmek fırsatını bulmuştur.” Sinanoğlu, Atatürk’ün Türk milletini “bir medeniyetten başka bir medeniyete geçirmek” istediğini, bu mücadelenin “düşmanla giriştiği mücadeleden daha çetin bir mücadele” olduğunu belirterek aslında Atatürk’ün “İlk hedefi Akdeniz değil Cumhuriyet, nihai hedefi ise Türk toplumunu çağdaş medeniyetin seviyesine ulaştırmak olmuştur.” demiştir. Sinanoğlu’na göre “Bu sebeple Atatürk muharebe meydanlarında istilacı Batı orduları ile dövüşürken içeride eski medeniyete karşı o aynı Batı’nın fikirlerini büyük bir azimle müdafaa etmiştir.“[4]
    Hindistanlı Prof. Mohammad Sadıq da Türk laikliğinin kaynağını Kurtuluş Savaşı’ndan aldığını belirtmiştir. Kurtuluş Savaşı’nın kısa zamanda sultan/halife karşıtı bir mücadeleye dönüşmesi ve sultan/halifenin ideolojik mirasını reddetmesi ile laik cumhuriyetin temelleri atılmıştır. Sadıq’a göre “Kurtuluş Hareketi başlangıcından itibaren değişim ile durağanlık, yeniden doğuş ile gerileme, ilerleme ile gericilik, laik canlılık ile dinsel uyuşukluk arasındaki bir mücadele izlenimi vermiştir.(…) Kurtuluş Savaşı’nın ruhu milli irade kavramıdır (…) Milli iradenin siyasal ifadesi olan ulusal egemenlik düşüncesi asıl olarak laik bir kavramdı. Osmanlı Müslüman egemenlik kavramının temeli olan ümmet anlayışına taban tabana zıttı. Ulusal egemenlik düşüncesi halkın iradesine yani halk inkılabına dayalı bir demokratik, siyasal düzeni kastediyordu. (…) Halk iradesi laikliğe doğru atılan bir adımı ifade eder, çünkü dinsel dogmalardan değil zamanın siyasal gereklerinden doğmuştur. Halk iradesi düşüncesi böylece laikleşme sürecini hızlandırmıştır. Laiklik, kurtuluş hareketinin en dayanıklı mirası olarak ortaya çıkmış ve sonraki değişime kendi damgasını vurmuştur. ” [5]
    Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın gizli/örtülü hedefine, laik cumhuriyete yürürken çok dikkatli hareket etmiştir. Büyük bir çoğunluğu muhafazakâr milletvekillerinden oluşan bir mecliste ve toplumda yeri ve zamanı gelmeden ne laiklikten, ne cumhuriyetçilikten söz etmiştir. Padişah Vahdettin‘in ihanetlerinin farkında olmasına karşın belirli bir süre -bazı gizli oturumlar hariç- açıkça bunu dile getirmemiş, hatta tam tersine amacının halife/padişahı kurtarmak olduğunu belirtmiş, daha Erzurum Kongresi günlerinde Mazhar Müfit Kansu‘ya gelecekte cumhuriyeti ilan edeceğini söylemesine karşın, strateji gereği cumhuriyet sözünü hiç kullanmamış, anayasaya “Devletin dini İslamdır” maddesinin konulmasına ve meclisin dinsel nedenlerle “içki yasağı” gibi birçok kanun çıkarmasına bile sessiz kalmıştır. Dolayısıyla Atatürk, Kurtuluş Savaşı yıllarında sessiz ve derinden yürüttüğü laik cumhuriyet hedefini adeta özenle örtüp gizlemiştir. Atatürk, o zaman neden böyle bir yola başvurduğunu sonradan Nutuk’ta şöyle ifade etmiştir: “Ulusal savaşın tam amacı yurdu dış saldırıdan korumak olduğu halde bu savaşın başarıya ulaştıkça ulus iradesine dayanan yönelimin, bütün ilkelerini ve şekillerini evre evre bugünkü döneme değin gerçekleştirmesi olağan ve kaçınılmaz bir tarih akışı idi. Bu kaçınılmaz tarih akışını gelenekten gelen alışkanlığı ile hemen sezinleyen padişah soyu ilk andan başlayarak ulusal savaşın amansız düşmanı oldu. Bu kaçınılmaz tarih akışını ilk anda ben gördüm ve sezinledim. Ama baştan sona bütün evreleri kapsayan sezgilerimizi ilk anda bütünüyle açığa vurmadık ve söylemedik. İleride olabilecekler üzerine çok konuşmak giriştiğimiz gerçek ve maddesel savaşa boş kuruntular niteliği verebilirdi (…) Başarı için pratik ve güvenilir yol her evreyi vakti geldikçe uygulamaktı. Ulusun gelişmesi ve yükselmesi için esenlik yolu bu idi. Ben de öyle yaptım“.
    Ancak Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın örtülü/gizli hedefi durumundaki “laik cumhuriyet”e yönelik çalışmalarında maalesef yalnız kalmıştır. Kurtuluş Savaşı’nın açık/görünen hedefi durumundaki bağımsızlık yolunda ona destek olan en yakın arkadaşları bile iş örtülü/gizli hedefe; laik cumhuriyete gelince ona karşı gelmişlerdir. Atatürk, Nutuk‘ta bu gerçeği şöyle ifade etmiştir: “Milli Mücadele’ye beraber başlayan yolculardan bazıları milli hayatın bugünkü cumhuriyete ve cumhuriyet kanunlarına kadar gelen gelişmelerinde kendi fikir ve ruhlarının kavrama sınırları bitince bana direnmişler ve muhalefete geçmişlerdir. Ben milletin vicdanında sezdiğim büyük ilerleme kabiliyetini bir milli sır gibi vicdanımda taşıyarak yavaş yavaş bütün topluma uygulamak mecburiyetinde idim.” Bu nedenle Türk Devrimi, “Milletin vicdanında sezdiği büyük ilerleme kabiliyetini bir milli sır gibi vicdanında taşıyan” Atatürk’ün eseridir. Atatürk olmasaydı, Kurtuluş Savaşı’nın gizli/örtülü ideolojisi durumundaki “ulusal egemenlik” kavramının o ortamda yavaş yavaş büyüyüp Kurtuluş Savaşı’nın hemen sonrasında laik bir cumhuriyete dönüşmesi olanaksızdır.
    Bu nedenle Atatürk’ün önderliğindeki Kurtuluş Savaşı‘nı ve sonrasındaki Türk Devrimi’ni birbirinden bağımsız, birbirinden ayrı süreçler olarak değil, birbirine bağlı, hatta iç içe geçmiş ve birbirini tamamlayan süreçler olarak görmek ve bence her ikisini birleştirip “Türk Bağımsızlık ve Aydınlanma Savaşı” diye ifade etmek gerekir.
    Sinan MEYDAN
    Dipnotlar
    [1] Gazi Mustafa Kemal, Nutuk/Söylev, 5. Bas., Ankara 2006, s. 19.
    [2] Atilla İlhan “Hangi Atatürk”, Atatürkçülük Nedir, İstanbul, 1981, s. 225.
    [3] age, s. 227.
    [4] Suat Sinanoğlu, “Türk İnkılabının Üniversal Değeri”, Cumhuriyet, 4 Ekim 1963. Atatürkçülük Nedir, İstanbul, 1981, s. 189,190
    [5] Mohammad Sadıq, Türk Devrimi, Türkiye’de İdeolojik Değişime Bakış, İstanbul, 2013. s. 186, 187.

    25, 2016

  • Terörün panzehiri bulundu; Medreseler legalleşiyor!

    Terörün panzehiri bulundu; Medreseler legalleşiyor!

    Türkiye’nin çok çabuk değişen gündemi arasında dikkatlerden kaçan ve biraz es geçilen önemli bir konu var aslında. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, bu ayın başında  Mardin ve Van’da doğu ve Güneydoğu’nun bazı il ve ilçelerinden gelen  bin iki yüz  cami görevlisini dinledikten sonra demeci patlatmış:

    “… Bölgedeki kadim medrese geleneği zamanla zayıfladı, medreseler resmen kapatıldıktan sonra da daha sivil, küçük küçük öbekler halinde, 10-20 kişilik gruplar şeklinde veya cami köşelerinde bu gelenek devam etti… Terör örgütünün anlayışı yanlış ideoloji, bazı yerlerde mihraplara, minbere kadar yaklaşmış. Biz bölge halkını yok sayan resmi bir tarih anlayışı öğretiyoruz. O tarih onları yok sayıyor. Ona karşı birileri de ideolojik bir tarih dayatıyor…Terör örgütünün toplum üzerinde kurduğu baskı, bölgenin bütün kültürel fay hatlarını sarstığı için bu gelenek de büyük oranda yara aldığı… Biz bölgedeki medreselerin denetiminin yapılabildiği bir legal ortamda müfredatı, sınavları, öğreticileri, ne öğretildiği belli olan, hangi sonuçları elde ettiğimizi bize gösteren bir yapıya kavuşmasını istiyoruz. Daha doğru olacağını düşünüyoruz. Aksi takdirde bu yapıların da terör örgütü marifetince istismar edilmeye başlandığını, buradan mezun olan yahut burada bir kaç şey öğrenen insanların bazılarının belediyelerce görevlendirilerek, din istismarı malzemesi olarak kullanılmalarına şahit oluyoruz. Bunun da çok açık ve şeffaf bir şekilde konuşulması, üzerinde kafa yorulması lazım. Örgün eğitime alternatif yeni bir müessesenin önünü açmak anlamında anlaşılmamalı ancak zaten bir kısmı Diyanet’in Kuran kursuna dönüşerek legal statü aldılar, bizim denetimimizde eğitim hizmeti verenleri var ancak başka ne yapılabilir, bunun üzerinde durulması gerekiyor.”(1)

    Düşünce ilk bakışta güzel ve masumane gibi görünüyor. Ancak ne var ki; Doğu ve Güneydoğu’daki medreselerin kontrol ve denetiminin devlet tarafından, mesela Diyanet müfettişlerince denetlenmesi mümkün değildir. Hele de bu dönemde.

    Niye mi? Anlatayım: Yanılmıyorsam 2003 yılıydı. Türkiye Diyanet Müfettişi sıfatıyla yanımda bir arkadaşım da bulunduğu halde Siirt ve bağlı ilçelerindeki Müftülüklerin bünyesinde bulunan TDV şubelerini (her müftü, aynı zamanda mevzuat gereği bulundukları yerdeki TDV Şubesi başkanıdır) teftişe gitmiştim. Aydınlar (Tillo)’da bulunan medresenin, 28 Şubat’ın rüzgârıyla kapatılmasının önüne geçilmesi için burasının göstermelik olarak Kur’an Kursu’na tahvil edilerek Müftülüğe bağlandığını gördüm. Anlayacağınız, tıpkı Mehmet Görmez’in yukarıda dediği gibi; bu medresenin kapısına “Kur’an Kursu” tabelası asılarak, sözüm ona legal hale getirilmişti(!) söz konusu medrese. Ancak gerçekte yine medrese eğitimine devam ediyordu.

    Böyle olunca, yani adı geçen kurum, kapısına “Kur’an Kursu” tabelası asılarak legal hale getirilince, Müftülük bünyesinde bulunan Türkiye Diyanet Vakfı Şubesi’ne ait bağış makbuzlarından alarak halktan bağış toplamaya başlamış. Malum, bölgede diğer tahıl ürünlerinin yanı sıra yaygın olarak fıstık üremi ve hayvancılık yapılmaktadır ve Tillo Medresesi (Aydınlar Kur’an Kursu) de bu durumu dikkate alarak, müftülükten bol bol “Ayni Bağış Makbuzu” (Mal ve eşya bağışında kullanılan makbuz) almıştır. Al beş çuval fıstık ver bir yaprak makbuz, al 10 koyun ver bir yaprak makbuz, al 5 baş sığır ver bir yaprak makbuz vs. Peki bunların parasal değeri ve muhasebesi?

    Yok!

    Müftüye sebebini soruyorum; garibim müftü “Hocam oraya bizim hükmümüz geçmiyor. Bizi dinlemiyorlar. Kendileriyle sürtüşmek de istemiyorum, yoksa beni burada durdurmazlar. Sizden istirham ediyorum bu şubeyi kapatın gitsin…” diyor. Denetimini yapmak için halen ellerinde bulunan makbuzları getirmeleri için haber gönderiyorum, tınlayan yok! Ankara’ya gelince bu sakıncayı dile getiriyor ve denetlenmesi mümkün olmayan Aydınlar Şubesi’nin derhal kapatılmasını teklif ediyorum. Ancak Diyanet, beni değil, orada bulunan ve mahallindeki feodal yapıya teslim olmuş olan İl Müftüsünü dinliyor ve şubeyi kapatmıyor/kapatamıyor. Nice sonra, başka bir teftişe bağlı olarak kapatıldığını duydum Aydınlar’daki TDV. Şubesi’nin. Muhtemelen şimdilerde tekrar açmışlardır. Ne de olsa orası şimdilerde Diyanet’e bağlı legal bir Kur’an Kursu olarak faaliyette bulunuyor!

    Bu örnekte de görüldüğü gibi; medreselere legalite tanınsa bile bu merkezlerin Ankara’dan denetlenmesi ve kontrol edilmesi asla mümkün değildir. Oradaki feodal yapılar ile feodal beyler, şeyhler, meleler ve seydalar buna asla izin vermezler! Hele de işin içine siyaset girerse!

    Dolayısıyla; Mehmet Görmez’in, bölgedeki teröre karşı bir tedbir olarak bu medreselere legalite kazandırılmasını teklif etmesi, saçmalığın dik alasıdır ve gündem deiştirmekten başka bir amaç taşımamaktadır. Cumhuriyetin temel niteliklerine ve özellikle Tevhid-i Tedrisat kanuna da açıkça aykırılık teşkil etmektedir.

    Öte yandan, bu medreselerde yetişen sözüm ona din adamlarının, Türkiye’yi “Darül Harp”, yani “İslami esaslara göre yönetilmeyen ülke” şeklinde tarif ederek, vatandaşın devlet otoritesine saygılı olmasını engelleyici kimi fetvalar verebildikleri öteden beri ileri sürülen yaygın iddialardır. Mesela; devlete elektrik ve su parası ödenmesinin, vergi verilmesinin, askerlik yapılmasının caiz olmadığı yönünde görüş bildirdikleri iddiaları pek yaygındır. PKK’nın bölgede yaratılan kaynaklardan pay istemesinin sebebi de bence bu medreselerden mezun olan melelerce verilen fetvalarda arınmalıdır.

    Bunun yanında, çok eşlilik, çok çocuk ve kan davası hususlarında da bu medreselerden yetişen ve “Mele” olarak isimlendirilen din adamlarının teşvik edici şekilde beyanlarda bulundukları biliniyor ki; bunun en canlı örneği, 4 Mayıs 1999 günü Mardin’in Mazıdağı ilçesine bağlı Bilge köyünde 44 kişinin öldürülmesiyle yaşanan elim hadisedir. Çünkü o hadisenin içinde Meleler de vardır. Üstelik köyde görevli olup Diyanet tarafından atanan Ankaralı İmam-Hatip Kazım Ozan da öldürülmüştür o hadisede.

    Bundan başka Osman Baydemir ve Selahattin Demirtaş gibi, PKK sempatizanı siyasilerin iki de bir Diyarbakır halkını parklarda ve meydanlarda toplayıp alternatif Cuma namazları tertip etmelerinin altında da yine bölgede etkin olan bu Medrese mezunu Meleler rol oynamaktadır. Çünkü, bölge halkı Melelerden fetva almış olamasalardı, sadece Demirtaş’ın çağrısıyla ötede beride adeta devlete meydan okurcasına ve gövde gösterisi yaparcasına alternatif cuma namazları kılmazlardı.

    Nitekim, Mehmet Görmez, yapmış olduğu konuşmasında bunun ipuçlarını şöyle vermektedir: “…Aksi takdirde bu yapıların da terör örgütü marifetince istismar edilmeye başlandığını, buradan mezun olan yahut burada bir kaç şey öğrenen insanların bazılarının belediyelerce görevlendirilerek, din istismarı malzemesi olarak kullanılmalarına şahit oluyoruz…”

    Önce Mele Projesi Şimdi de Medrese Projesi!

    Bize kalırsa; Mehmet Görmez, bu açıklamayı muhtemelen saraydan veya köşkten gelen talimatlarla yapmış olmalıdır! Anlaşılan, çözüm süreci kapsamında HDP’lileri muhatap almakla yanlış yaptıklarının farkına varan iktidar partisi, bölgede kendilerine başka muhataplar ararken, medreseleri ve buralardaki, Mele ve Seydaları bulmuşlardır! Ya da gözlerine medreseleri ve seydaları kestirmişlerdir diyelim. Mehmet Görmez’in yönetimindeki Diyanet ise sadece bir enstrümandır bu konuda. Ancak etkili ve anlamlı bir enstrüman!

    Kanaatimizce DİB Başkanı medrese konusunu durduk yerde gündeme getirmiş değildir. Bu, uzun soluklu bir projenin ikinci ayağıdır bence. Projenin ilk ayağı “Mele Projesi” idi ve bu proje ile Diyanete 1000 kişilik “MELE” kadrosu verilmiştir. Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Mehmet Emin Özafşar’ın verdiği bilgiye göre; bu 1000 kişilik kadrodan 800’ü camilerde din görevlisi olarak, 200’ü de Kur’an Kursları’nda vazifelendirilmişlerdir.

    M.E.Özafşar’ın verdiği bilgiye göre; bu bin kişilik kadrodan imam olarak 104 kişi İstanbul’a atanırken, Batman ve Van 57’şer, Diyarbakır’a 52, Siirt’e 49, Şanlıurfa’ya 45, Şırnak’a 38, Mardin ve Muş’a 36 kişi atanmıştır. Kur’an Kursu öğreticisi olarak ise Trabzon’a 25, Rize’ye 13, Siirt, Şanlıurfa ve Diyarbakır 12’şer, İstanbul’a ise 11 kişi atanmıştır.(2) Bunlardan bölgeye atananların, muhtemelen bölgede faaliyette bulunan ve kapısında Kur’an Kursu yazmakla birlikte gerçekte feodal güçlerin etkisiyle medrese eğitimi veren yerlerde görevlendirildikleri akla gelen bir husustur.

    Diyanet İşleri Başkanı Anayasayı ve Kanunları Çiğnemektedir!

    Diyanet İşleri Başkanı Sayın Görmez’in, yerli yersiz yapmış olduğu çıkışlarla, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı ve kimi kanunları çiğnediği ve ihlal ettiği, öteden beri bilinen bir durumdur. Mesela, Medreselerin legal hale getirilmesi ve buraların Diyanet’e bağlanması şeklindeki teklifi, İnkılap kanunlarından olan “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” na açıkça aykırıdır. Söz konusu kanunun ilk dört maddesi şöyledir:

    Madde 1 – Türkiye dahilindeki bütün müessesatı ilmiye ve tedrisiye Maarif Vekaletine merbuttur.

    Madde 2 – Şer’iye ve Evkaf Vekaleti veyahut hususi vakıflar tarafından idare olunan bilcümle medrese ve mektepler Maarif Vekaletine devir ve raptedilmiştir.

    Madde 3 – Şer’iye ve Evkaf Vekaleti bütçesinde mekatip ve medarise tahsis olunan mebaliğ Maarif bütçesine nakledilecektir.

    Madde 4- Maarif Vekaleti yüksek diniyat mütehassısları yetiştirilmek üzere Darülfünunda bir İlahiyat Fakültesi tesis ve imamet ve hitabet gibi hidematı diniyenin ifası vazifesiyle mükellef memurların yetişmesi için de aynı mektepler küşat edecektir.

    Öte yandan Sayın Görmez, bölgeye hemen her gidişinde mutlaka Kürtçe konuşmalar yapmakla, Kürtçe mevlit okumakla kalmamakta, camilerde Kürtçe hutbe bile okumaktadır. Bunu en son Diyarbakır’ın Silvan ilçesine yapmış olduğu gezide yapmıştır. Habere göre; Silvan Selahattin Eyyubî Camii’nde cemaate Cuma Namazı kıldıran Mehmet Görmez, minberde okuduğu hutbenin bir bölümünü Kürtçe olarak okumuştur.(3) Bu durum, T.C. Anayasası’nın “Cumhuriyetin Nitelikleri” başlıklı 3. maddesine ve “Değiştirilemeyecek Hükümler” başlıklı 4. maddesine açıkça aykırıdır.

    Terör Nasıl Sıfırlanmıştı?

    Bilindiği gibi, AKP hükümeti 2002 yılında Türkiye’yi sıfır terörle teslim almıştı. Bunun bir sebebi de, verilen mücadelenin topyekun ve millet desteği ile yapılmasıdır. Tıpkı Milli Mücadele gibi. İşte bu mücadele kapsamında Diyanet İşleri Başkanlığı da devreye girmiş ve sırf teröre destek veren din görevlileri ile mücadele etmek amacıyla Diyarbakır’da bir teftiş merkezi oluşturmuş ve burada sürekli müfettiş bulundurmuştur. Terörün sıfırlanmasına yakın bir tarihte de bu merkezi kapatmıştır.

    Mehmet Görmez’in medreseleri legalleştirmeye ve buralarda din adamı yetiştirmeye çalıştığı bugünlerde hatırlatalım ki; 2003 yılında TDV Batman Şubesi’nde (Batman İl Müftülüğü) yaptığımız çalışma sırasında Şube Başkanı sıfatıyla İl Müftüsü Yüksel Kaymak elime bir zarf tutuşturmuştu. Zarfın içinden çıkan 15.06.2001 tarihli yazı Batman Valiliği Olağanüstü Hal Bürosu’na aitti ve Vali İsa Parlak imzasını taşıyan bir üst yazı idi. OHB.04/491 sayılı yazının “Konu” bölümünde “İmamlar”, “Dağıtım” bölümünde ise “İlçe Kaymakamlıkları” ve “İl Müftülüğü” yazıyordu. Yazının ekinde Kolordu Komutanı Korg. Doğan Temel’in imzasını taşıyan bir başka yazı daha vardı. Kolordu Komutanı Korg. Doğan Temel’in “Uygundur” diyerek imzalayıp, Batman Valiliğine gönderdiği yazının “Teklifler” bölümünde özetle şöyle deniyordu;

    “Bölgede görev yapan imamların bölücü ve yıkıcı faaliyetlerin içinde yer almasını önlemek maksadıyla; Diyanet İşleri Başkanlığı’nca bölgedeki camilerde yeniden kadrolandırma işlemi yapılarak, eksik kadrolara resmi imam atamalarının yapılması, görevlendirilen fahri imamların, göreve başlamadan önce Diyanet İşleri Başkanlığı’nca yeterlilik sınavına tabi tutulmaları, bölge halkının Kur’an Kursu ihtiyacını karşılamak maksadıyla, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı Kur’an Kurslarının açılması ve güvenlik kuvvetlerince özellikle köy camilerinin kontrol edilerek gayri resmi açılan Kur’an Kursları hakkında yasal işlemlerin ivedilikle yapılması…”(4).

    Yani açıkçası kolordu komutanı ve dolayısıyla Genelkurmay Başkanlığı, 2003 yılında, bölgedeki medreselerin kapatılmasını ve Diyanet’e bağlı Kur’an Kurslarının yaygınlaştırılmasını, medreselerden mezun imamlar yerine de Diyanet’e bağlı imamların atanmasını istiyordu. Oysa bugün gelinen noktada Sayın Diyanet İşleri Başkanı tam tersini savunmakta ve “Gaziantep’te dünyaya geldiğini, çocukluğunda Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni dolaştığını, Diyarbakır, Bitlis ve Siirt’i bilen birisi olduğunu, son yıllardaki sosyolojik dönüşümü toplum olarak anlamakta, tahlil etmekte ve yönetmekte zorlandıklarını” söylemektedir.(5) Anlaşılan, medreseler legal hale gelince Sayın Görmez bölgedeki değişimi ve dönüşümü kolayca anlayabilecektir!

    Medreseler Mollaları Besiye Çekme Yeri Değildir!

    Ankara’da görevli Sovyet diplomatı Aralov, Büyük Taarruz öncesinde Azerbaycan’ın Ankara Temsilcisi İbrahim Abilov ve Mustafa Kemal Paşa ile birlikte Konya’ya yaptıkları bir gezide şahit olduklarını şöyle anlatmaktadır anılarında:

    “O gece iki medreseyi ziyaret ettik. Sağlıklı, güçlü, gencecik öğrenciler, geleceğin mollaları medresenin avlusunda dizilmişlerdi. Bunların yanında geniş cübbeli, beyaz ve yeşil sarıklı mollalar ve hocalar da yer almıştı. Hepsi de yerlere kadar eğilerek, Mustafa Kemal Paşa’yı selamlıyorlardı. Bunların içinden biri, bunların başı ve en nüfuzlusu, Mustafa Kemal Paşa’dan, medrese sayısını arttırmasını rica etti. Bu zat ayrıca, medrese öğrencilerinin askere alınmamalarını da rica etti. Hoca konuşurken Mustafa Kemal’in kendini tuttuğu belli oluyordu. Ama medrese öğrencilerinin askere alınmamaları söz konusu olunca artık kendini tutamadı ve yüksek bir sesle, sertçe “Ne o,” dedi, “yoksa sizin için medrese, Yunanlıları yenmekten, halkı zulümden kurtarmaktan daha mı değerlidir? Millet kan içinde yüzerken, halkın en iyi çocukları cephelerde dövüşür, yurt için canlarını feda ederken siz burada genç, sapasağlam delikanlıları besiye çekmişsiniz!”

    Mustafa Kemal konuştukça gözleri daha korkunç bir hal alıyordu:

    “Bu besili delikanlılarınızın askere alınmaları için hemen yarın emir vereceğim!”

    Hocalar sindiler, ama yüzleri öfkeden kıpkırmızı kesildi, yabancıların, Rusların yanında hükümet başkanı onları paylamıştı. Mustafa Kemal Paşa bize dönerek, “Haydi gidelim” dedi, “artık burada bizim için yapılacak bir şey kalmadı.” Ve şöyle bir selam vererek oradan ayrıldı.

    Mustafa Kemal Paşa otomobilde uzun bir süre yatışmadı:

    “Savaş sona erince onlarla daha ciddi konuşacağız! Her şeyden önce onları mali dayanaklarından, vakıflardan yoksun etmek lazım. Yurt topraklarının büyük bir parçası, nerede ise üçte ikisi, belki de daha çoğu vakıftır. Bu topraklar mollaların varlık kaynaklarıdır. Bunların çoğu köylülerin elinden alınmış topraklardır. Buna son vereceğiz. Bir de utanmadan hükümetten yardım istiyorlar”

    Mustafa Kemal Anadolu topraklarında şimdi gördüğümüz dinç, sağlam delikanlıları askerden kaçıran 17.000 medrese bulunduğunu söyledi. Bu tam bir kolordu demekti. Medrese öğrencilerinin şimdiye kadar niçin askere alınmadıklarını sormam üzerine Mustafa Kemal, bunların askere alınmaları için gerekli emrin verilmiş olduğunu söyledi. Bu devrimci adım, subaylar arasında büyük bir sevinç yaratmış ve bu olay son günlerin en çok üzerinde durulan konusu haline gelmişti…”(6).

    Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in medreselerin legalleştirilmesi konusunu gündeme getirmesi üzerine nedense, Konya’da Mustafa Kemal Paşa’dan medreseler için çeşitli imtiyazlar isteyen o geniş cübbeli ve yeşil sarıklı molla ile Çorum, Artvin ve Karaman’daki okul ve yurtlarında erkek öğrencilere tecavüz edilen vakıflar(7) ve “Kemalist ruhu, Kemalist ideolojiyi müfredatımızdan ciddi bir şekilde arındırıp medeniyet değerlerini içselleştirmiş bir müfredatı bu ülkenin en büyük sivil toplum teşkilatı olarak ortaya koymamız gerekiyor”(8) diyen eğitim sendikaları geldi gözlerimin önüne.

    ______________

    1- ,

    2- ,

    3-http://www.haberler.com/gormez-e-silvan-da-seyyar-jammer-li-koruma-8295274-haberi,

    4- Daha geniş bilgi için bkz. https://www.turkishnews.com/2012/09/03/balyozcu-pasadan-imam-ve-kuran-kursu-talebi/,

    5- 1 nolu dipnot.

    6-Semyon İvanoviç Aralov, Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Anıları 1922-1923, s,98-99, 3. Basım, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul,2014.

    7-http://www.birgun.net/haber-detay/karaman-da-45-erkek-ogrenciye-tecavuz-106150.html,

    8-http://www.sozcu.com.tr/2016/gundem/olcum-kemalist-ruhu-kemalist-ideolojiyi-mufredatimizdan-arindirmaliyiz-1155182/

  • MİLLİ ANAYASA HAREKETİ SONUÇ BİLDİRGESİ

    MİLLİ ANAYASA HAREKETİ SONUÇ BİLDİRGESİ

    cemil_can

    28.3.2016

    Cemil Can·27 Mart 2016 Pazar
    Vatanımız ve Cumhuriyetimiz, uzun süreden bu yana büyük saldırılar altındadır. Ülkemizin varlığının tehdit edildiği bugünlerde, biz Türk vatandaşları, Yeni Anayasa yaptırarak Gazi Meclis’i anayasal düzeni ortadan kaldırma gibi ağır bir siyasal suç işlemeye sürükleyenlere karşı, 27 Mart 2016 günü Ankara’da toplandık ve aşağıda belirttiğimiz tutumda birleştik.
    1. Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi bölünmez bir bütündür. Topraklarımız üzerinde birden fazla egemenlik alanı yaratılamaz. Bölgecilik yapılarak özerklik, federasyonculuk güdülemez. Ülkemizin bir karış toprağından vazgeçilmesi söz konusu dahi olamaz.
    2. Türkiye Cumhuriyeti’nde egemenlik Türk Milleti’ne aittir. Çokkültürcülük adına etnik ayrılıkçılık, ümmetçilik adına mezhebi parçalanma yoluyla Türk Milleti’nin bütünlüğü bölünemez. Ulusun varlığıve egemenlik hakları, hiçbir koşulda ortadan kaldırılamaz.
    3. Milli birliğimizin sağlamlaşarak sürdürülmesi, egemenlik ve bağımsızlık haklarımızın dokunulmazlığı için, 1919’dan sonra bir kez daha, tarihsel bir görev ile karşı karşıyayız. Bu görev‘müdafaa-i hukuku milliye’ görevidir. Bu görevi üstleniyor, ulusal haklarımızı savunma mücadelesinden bir an bile geri durmayacağımızı ilan ediyoruz.
    4. Her türlü kültürel ve toplumsal özelliklerimizin red ve inkarına karşı olduğumuz gibi, bu özelliklerimizi Türk Milleti’ni etnik – mezhebi topluluklara bölme aracı yapan her türlü kimlikçiliği ve siyasallaştırmayı reddediyoruz. Etnikçi ve ümmetçi kesimlerle bunları destekleyen dış dünya aktörlerine, Türk Milleti’nin varlığına ve haklarına saygı göstermelerini hatırlatıyor ve bu yöndeki Yeni Anayasa girişimlerinden vazgeçmelerini ihtar ediyoruz.
    5. Anayasa’dan Türk Vatandaşlığı statümüzü silmeye ve egemenliği Türk Milleti’nden almaya yeltenen Yeni Anayasa saldırısına karşı, varoluşumuzu savunma ve direnme esasının meşru olduğunu ilan ediyoruz.
    6. Siyasal ümmetçilik güdenlerin ortadan kaldırmak istedikleri milli devlet, bireysel ve sosyal özgürlüklerimizin güvencesi olan laikliğin koruyucu zırhıdır. Laikliği ortadan kaldırarak bireysel hak ve özgürlüklerimizi cemaatlere devredecek, halkımızı mezheplerin, inanç gruplarının iktidar savaşlarına mahkum edecek birYeni Anayasa’ya karşı, yurttaşlık haklarımızı ve özgürlüğümüzü savunma ve direnme esasının meşru olduğunu bildiriyoruz.
    7. Cumhuriyetimizin kuruluş ve gelişmesinde temel olmuş hükmetme biçimi, kaynağını meclisten alan parlamenter hükümet sistemidir. Bunu ortadan kaldırmak, basit bir hükümet işleyişi değişikliği değil, egemenliğimizin kullanılış tarzını değiştirmek anlamı taşır. Egemenlik hakkımızı, hiçbir partizan hedefe ve hiçbir kişisel hevese kurban etmeyeceğimizi açıklıyoruz.
    8. Yeni Anayasa, etnik bölücülükle 2008 yılından bu yana yapılan hukuk dışı “müzakere”lerin nihai halkasıdır. Yeni Anayasa ısrarıyla bölücü çevrelerin taleplerini müzakereye açmak, bölücü teröre karşı yürütülen savaşa ciddi zararlar vermektedir.Şimdiye kadar yapılmış yasa dışı sözde “müzakere ve mutabakatlar”ın Yeni Anayasa hüllesiyle anayasal düzen haline getirilmesi, hiçbir koşulda kabul edilemez.
    9. Yeni Anayasacılığın ana damarı dışarıdadır. Yeni Anayasalar, dünyada ve bölgemizde yeniden bir paylaşım savaşı yürüten küresel emperyalizmin saldırı aracıdır. Ülkemizde sözde çokkültürcülük, etnikçilik, mezhepçilik peşinde sürüklenenleri, çağımızın bu çıplak gerçeğini fark ederek, bu gayrımilli saldırganlığa alet olmaktan vazgeçmeleri için uyarıyoruz.
    10. Büyük Ortadoğu Projesi temelinde Kuzey Afrika ülkelerinde, komşularımız Irak’ta, Suriye’de tanık olduğumuz gerçek, milli varoluşların ortadan kaldırılmasından ve ülkelerin kabile – aşiretlere, etnisite – mezheplere ayrıştırılmasından, parçalanmasından ibarettir. Ulusal varoluşları ve hakları yok edilmeye çalışılan komşularımızın, tüm dünya uluslarının ve insanlığın kutlu geleceği için, küresel emperyalizmin tam karşısında olduğumuzu duyuruyoruz.
    11. Milli Anayasa Hareketi, karşı karşıya olduğumuz Atatürksüz, Türksüz, bölücü gayrımilli anayasacılık saldırısına karşı, ulusal varlığımızı, milli birliğimizi, vatanımızın bütünlüğünü ve bu değerlere ilişkin tüm haklarımızı savunma ve direnme kararlılığını ifade eder. Aynı iradeye sahip bütün siyasi partileri, demokratik kitle örgütlerini, toplulukları ve kişileri, hiçbir ayırım gözetmeksizin,bu iradeyi yükseltmeye çağırır.

    kaynak:

  • CHP’nin AKP den farkı

    CHP’nin AKP den farkı

    Diyarbakır’da başlayan Demokratik Toplum Olağanüstü kongresinde HDP eş başkanı

    Selahattin Demirtaş nankörlük ederek Kılıçdaroğlu’na çatmış, ver yansın etmiş.

    Nankörlük etmiş zira Kılıçdaroğlu ve CHP olmasaydı bu gün HDP diye bir parti mecliste olamazdı.

    Unuttu zahir Selahattin Bey, CHP’li milletvekillerinin bazılarının HDP için halktan destek istediklerini, seçimlerde oy verdiklerini ve nerede bir eylemleri olsa hep yanlarında olduklarını.

    Yalan mı?

    Kanada’ya kadar gittiler.

    Öcalan’ın isteklerini daha doğrusu yol haritası dediği talimatlarını meclise yasa teklifi olarak vermediler mi?

    Londra’da “AKP, DAEŞ’den rahatsız değil de neden PYD’den rahatsız, bunu onların izah etmesi lazım” diyerek PKK’nın yan kolu PYD’ye sahip çıkmadılar mı?

    Şimdi bunları unutmuşçasına Kılıçdaroğlu’na kalkmış sıkılmadan söz söylüyor.

    “Birçok sosyalist kuruma üye olan CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, siz kendiniz ‘YPG, kendi halkını koruyan bir örgüttür’ dediniz. Bir yıl içinde YPG veya PYD hangi terörist eylemi yaptı da onu terörist ilan ediyorsunuz ”diyor…

    (Üzüm üzüme baka baka kararırmış. Sende Türkiye partisiydin güya değil mi?)

    Neyse biz yine konumuza dönelim.

    Sözleri bununla da bitmiyor.

    “Sayın Kılıçdaroğlu Cizre’ye gelin o zaman. 200 insanı yaktılar, 70 cenaze morglarda bekliyor. Masum insanları yaktılar. Cizre’ye gitmiyorsan da, kalk Davutoğlu’nu eleştir. Bunu yapacağına kalkıp bize ‘Terörle arana mesafe koy’ diyemezsin.

    Burada en büyük terör destekçisi AKP’nin kendisidir, o zaman bu mesafeyi onlara koy ”diyor.

    Açıkça çok ayıp ediyor.

    Yahu, her Salı konuşuyor ya (!) Dinlemiyormusun?

    ***

    Şimdi PKK sempatizanlarının ağızlarında nedense Türk Ordusunu katliamcı gibi göstermek moda oldu sanırım.

    Meğer ordumuzun ne kadar da düşmanı varmış…

    Yok, efendim çocuk taş atmış tank eve girmiş…

    Yani PKK hendekleri kazmamış, tonlarca bomba gömmemiş, evleri cephaneliğe çevirmemişler, evlerin altlarında tüneller açmamışlar bizim askerlerimiz ve polislerimiz kendi kendilerini vuruyorlar ve her gün bunun için şehit oluyorlar.

    Ayıptır beyler, hanımlar, ayıp ve günah!

    Bölgede neden aylardır sürüyor bu çatışma dersiniz?

    Bazı CHP milletvekillerinin ve Demirtaş’ın söyledikleri gibi olsaydı 15 günde biterdi bu iş.

    Bu kadar uzun sürmesi TSK veya polisin beceriksizliğinden değil orada yaşayan halka zarar vermemek içindir.

    ***

    PKK’nın evlerde olan halkı canlı kalkan yaptığı neden söylenmez.

    Yani…

    Yok, Diyarbakır’a gitmiş, görmüşte filan falan…

    Yandaş olmayan ekranlarda, basında halkı dinliyor izliyoruz.

    Ve askerin nasıl davrandığını da…

    Böyle konuşanlar, devlet terörü var diyenler aslında AKP’yi değil , bölgede zor şartlar altında çatışan Türk ordusunu ve polisini hedef göstermektedirler.

    Sözcü Gazetesi dün Yüksekova’da hainlerin kurduğu barikatları temizleyen bir Mehmetçiğimizin soğuktan çatlayan ellerini resimlemiş, içim cız etti.

    Öyle sıcacık mekânlarda takım elbiselerle, işkembeden sallamak olmaz.

    Birazcık dürüst olun…

    ***

    AKP ye gelince Recep Tayyip Erdoğan, başbakanlığı döneminde valilere, “Terör örgütünün üzerine gitmeyin” talimatı verdiğini açıkladı zaten.

    (Adamın çekineceği mercii kalmamış ki!)

    İyi niyetli davranmış…

    Yersek tabi!

    Çözüm süreci dediği anlaşma bozulmasın diye her şeye göz yumuldu.

    Şimdi kalkmış şikâyet ediyor.

    “Sözde mezarlıklar kurdular, bu sözde mezarlıklar, aslında çok manidardır… Tabutların içinde bunlar silahlar sokmuşlar Türkiye’ye. Bunlar tabii sınırlarda normal giriş kapılarından olan şeyler değildi. Giriş kapılarının dışındaki bölgelerden girişler yapıldı.” Vs.Vs…

    Sen hiç denetleme, teröristler istedikleri gibi kumda oynasınlar, sınırlarımızı kevgire döndür şimdi de aldatıldık, hata yaptık de.

    Hata mata değil, bal gibi de bebek katili ile yapılan anlaşmaya uyuldu o zaman…

    Çünkü sultanlık beklentisi vardı alacağı oylarla.

    Olmayınca her zamanki gibi bedelini ödetmeye kalktı…

    ***

    Diyanet İşleri Bakanına seyyar Jammerli koruma, sulatana yine zırhlı Jammerli araçlar saray o biçim, bakanlar o biçim korunuyorlar, şimdi de meclise çim duvar yapılacakmış sinek uçsa görülecekmiş…

    İyi güzel korunun da neden askerin kışlası, polisin karakolu böyle korunmaz?

    Askeri araçlarda sinyal kesici bu aletlerden neden takılmaz?

    Var da bizler mi bilmiyoruz?

    Yollarda uzaktan kumandalı bombalar patlatılıyor bunca canlarımız yok oluyorlar.

    Ölenler hiç birinizin çocukları değil nasılsa…

    Umurunuzda değil.

    ***

    Ha, CHP ile AKP arasındaki farka gelince CHP Cumhuriyeti kuran partidir ve kökleri çok derinlerde olan bir kurumdur.

    Her ne kadar içinde karışıklıklar, ihanetçiler olsa da milletin umududur.

    Kişiler gelip geçerler ama CHP, Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimleri ile dimdik ayakta durur.

    Gün gelir, hesaplar herkesten sorulur…

    Sen merak etme Selo Efendi…

    Tünay Süer