Ensar Vakfı, taciz cezalısı yazar Mustafa İslamoğlu’na konferans verdirdi.
Karaman’da 10 erkek çocuğun cinsel istismara uğraması olayında gerek hükümet yetkilileri gerekse vakıf yöneticileri tarafından aklanmaya çalışılan Ensar Vakfı’nın, bir erkek çocuğu tecavüz ettiği için 2 buçuk yıl hapis cezası alan İslamcı yazar Mustafa İslamoğlu’nu, 2015’in Nisan ayında konferansa çağırdığı ortaya çıktı. 1980’de “Mağdur kişiye karşı ırza tasaddi” suçundan önce 2 yıl, sonra yüzde 50 artırımla 3 yıl alan İslamoğlu’nun cezası, “sanığın duruşmada saptanan davranışları itibarıyla suçtan pişmanlık duyduğu kanısına varıldığından” 2.5 yıla düşürülmüş.
HEDİYE DE VERİLDİ
1980’de çocuğa cinsel istismardan yargılanan yazar Mustafa İslamoğlu, “Artvin Ensar Vakfı Kutlu Doğum Programı” kapsamında vakıf tarafından “Peygamberi Anlamak mı Anmak mı” konferansı vermesi için konuk edildi. AKP Artvin Milletvekili İsrafil Kışla da İslamoğlu’nun dinleyicileri arasında yer alırken program sonunda İslamoğlu’na “elif” tablosu hediye edildi.
İslamoğlu, açılan davada ve kendisine dini eğitim verilmesi için teslim edilen 12-13 yaşlarında bir erkek çocuğa cinsel istismarda bulunmaktan yargılanmış ve 2.5 yıl hapis ceza almıştı.
Kararın gerekçesinde, İslamoğlu’nun savunmasına ilişkin, “Sanık savunmasında sadece mağdura ahlak dışı tecavüzde bulunmadığını belirtmekle yetinmiş, raporlarda açıklanan bulgulara bir diyeceğinin olmadığını söylemiş fakat bu belirtilerin başka kişiler tarafından meydana getirilmesinin mümkün olabileceği yolunda hiçbir iddia ve savunma ileri sürmemiş ve böyle bir savunma biçimi içine girmemiştir” ifadeleri kullanıldı.
İYİ HAL İNDİRİMİ
Mahkeme kararında sanığın eyleminin “mağdur kişiye karşı ırza tasaddi (tam olarak ırza geçme değil, sürtünme) suçu” olduğu belirtilerek, 3 yıl ceza verildi. Karara göre mahkeme, İslamoğlu’na “Sanığın duruşmadaki olumlu davranışları, işlediği suçtan pişmanlık duyması ve adalete güven duygusu içinde olması halleri…” nedeniyle ceza indirimi de uygulamış. Sanığın cezası bu nedenle 3 yıldan, 2 buçuk yıla indirilmiş.
Bütün Dünya Dergisi’nin Yayın Genel Yönetmeni Mete Akyol’un yayımlamadığı, Sinan Meydan’ın ikinci yazısı…
23 Nisan Çocuk Bayramı ve Atatürk Gerçeği
23 Nisan’ın çocuk bayramı olması düşüncesinin fikir babası Atatürk’tür.[1] TBMM’nin açıldığı 23 Nisan 1920 gününün akşamı, Yunus Nadi, Ruşen Eşref, Hacı Feyzullah Efendi ve Mazhar Müfit Bey’in hazır bulunduğu bu sohbette sorulan, “Paşam! Bugün Büyük Millet Meclisi’ni açtık. Bunu bütün milletimize ve İtilaf Devletleri’ne ilan ettik. Fakat bugünün adı ne olsun?”sorusuna Atatürk şu cevabı vermiştir: “Efendiler! Osmanlı İmparatorluğu, 600 yıl bu milletin kaderine hâkim olmuştur. Bugün Osmanlı İmparatorluğu kısmen dağılmış olmasına rağmen İstanbul’da bir hükümeti mevcuttur. Osmanlı İmparatorluğu’nun yanında, bugün bizim açtığımız meclis çocuk kalır. Onun için, bugünün adına çocuk bayramı diyelim. Bu çocuk büyüsün, kendi zaferini kendisi ilan etsin.”[2]Atatürk’ün bu sembolik “çocuk bayramı” düşüncesi yine bizzat Atatürk’ün hamiliğini yaptığı bir Cumhuriyet kurumu olan Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin öncülüğünde zamanla gerçekten bir “çocuk bayramı”na dönüşecektir. 23 Nisan 1926 tarihli Milliyet gazetesindeHimaye-i Etfal Cemiyeti Başkanı Fuat Bey’in şu açıklaması yayınlanmıştır: “Bugün çocuk günüdür, yani istikbale ve istiklale ait bir gündür. Cumhuriyet hükümetimiz bu günü çocuklara tahsis etti.”[3]Atatürk’ün yaveri Cevat Abbas Gürer de Güneş Kulübü adına Tepebaşı Tiyatrosundaki 23 Nisan kutlamasında yaptığı konuşmada Atatürk’ü, “23 NİSAN’IN VALİDİ (BABASI)” diye adlandırmıştır.[4]
23 Nisan, ilk defa 1921’de çıkarılan bir kanunla “Hâkimiyet-i Milliye Bayramı” ilan edilmiştir.[5] Bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk milli bayramıdır. Bu bayram yurdun birçok yerinde resmi ve özel kuruluşların, halkın ve öğrencilerin katılımıyla coşkuyla kutlanmıştır.[6] 1922’de Ankara’daki 23 Nisan kutlamalarına öğrencilerin de katılması ayrı bir coşku yaratmış bunun üzerine “Mustafa Kemal’in de desteğini alan Himaye-i Etfal Cemiyeti yöneticileri, 23 Nisan 1923’te cemiyet adına yardım toplamaya başlamışlardır.”[7] Yetim ve öksüz çocuklar için kurulan bir cemiyetin 23 Nisanlarda yardım toplamaya başlaması ve yardım amaçlı rozetlerin çocuklar tarafından satılması 23 Nisan’da çocukları daha da ön plana çıkarmıştır. “Reisi Cumhur Mustafa Kemal Paşa’nın da bu faaliyetlere destek vermesi ile”[8] 23 Nisan 1925 yılında “çocuk günü” olarak, 1926’dan itibaren ise “çocuk bayramı” olarak görülmeye başlanmıştır. 23 Nisanlar resmi olarak “Hâkimiyet-i Milliye Bayramı” adıyla kutlanmaya devam etse de fiilen “çocuk bayramı” olarak da kutlanmıştır. Hükümet, 23 Nisan 1923 “Hâkimiyet-i Milliye Bayramı” kutlamalarında protokolde Himaye-i Etfal Cemiyet-i Başkanı Dr. Fuat Bey’e yer vererek, cemiyete, çocuklara ve fiilen kutlanan bu çocuk bayramına ne kadar çok önem verdiğinin göstermiştir.[9] 1924’ün 23 Nisan kutlamalarında Himaye-i Etfal Cemiyeti’ni, yani bir anlamda çocuklarıAtatürk’ün eşi Latife Hanım temsil etmiştir.[10]
İlk kapsamlı “çocuk bayramı” kutlamaları 1927 yılında yapılmıştır. Himaye-i Etfal Cemiyeti, 1927’deki 23 Nisan Çocuk Bayramı kutlamalarına büyük özen göstermiştir. Cemiyetin seçtiği dört kişilik bayram kutlama heyeti her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlamıştır. Öyle ki oyuncakların kullanımına ilişkin talimatnameler ve hattaçocukların kullanacağı atlıkarıncanın işletilmesine ilişkin 10 maddelik bir tamim bile hazırlamıştır.[11] “Gürbüz Türk Çocuğu”nun 23 Nisan 1927 tarihli sayısı “Çocuk Gününe Mahsus Fevkalade Nüsha” adıyla yayınlanmıştır. Bu sayıda Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin çocuk davası hakkında bilgiler, yurtta çocuk bayramının nasıl kutlanacağına ilişkin açıklamalar ve fotoğraflar yer almıştır. Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin 23 Nisan 1927 Çocuk Bayramı kutlamaları için hazırladığı programa göre süslü otomobillerle ve bando eşliğinde çocuk sarayına götürülen çocuklar, oyun bahçesinde ve tören alanında gönüllerince eğlenmişlerdir.[12] Ayrıca gece de çocuklar için fener alayı, yarışmalar, sergi, müsamere ve çeşitli eğlenceler düzenlenmiş ve geleneksel hale getirilen çocuk balosu yapılmıştır. Bu baloda çocuklar için oyuncaklar, yiyecekler hazırlanmış, çocuklar da şiirler ve marşlar okuyarak çeşitli dans gösterileri yapmıştır.[13] Öğrenciler de okullarında sınıflarını bayraklarla, süslerle donatmış, törenlerde şiirler ve marşlar okuyup devlet büyüklerini ziyaret etmişlerdir. Sadece Ankara’da değil diğer illerde de benzer programlar düzenlemiştir.[14]
Atatürk çocuk bayramlarında Türk Ocağı binalarını, Halkevlerini ve Gazi Orman Çiftliği’ni çocuk şenliklerine ayırmıştır. 1927 yılı çocuk bayramı dolayısıyla Gazi Orman Çiftliği’nde ziyafetler verilmiş, çocuk konulu piyes, temsil ve gösteriler hazırlanıp Halkevlerinde gösterilmiştir.[15] 22 Nisan 1927’de Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin, Hâkimiyet-i Milliye ve Milliyet gazetelerinde yayımlanan bildirisinde şöyle denilmiştir: “Büyük Gazimiz çocuklarımızın 23 Nisan Bayramı’nı daha şerefli, daha sevinçli geçirmelerine vesile olacak büyük bir jestte bulunmuşlardır. Mustafa Kemal Paşa otomobillerinden birini törenlerde çocuklara tahsis etmiş ve Cumhurbaşkanlığı bandosunun çocuk sarayında, çocuk bayramı için görev yapmasını sağlamıştır. Şimdiye kadar Türk çocukları, devletin üst düzey yöneticilerinin hiçbirinden bu derece şefkat ve sahiplenme görmediklerinden bu saadete nail olan çocuklarımız ne kadar övünse ve sevinse yeridir.”[16] 1927’deki 23 Nisan Çocuk Bayramı kutlamalarına büyük ilgi gösteren Atatürk, o gün sadece bir otomobilini ve Riyaset-i Cumhur Orkestrası’nıçocuklara tahsis etmekle kalmamış, o gece Ankara Evkaf Oteli’nde düzenlenen Himaye-i Etfal Cemiyeti Balosu’na da katılarak çocuklara ve 23 Nisan Çocuk Bayramı’na ne kadar çok önem verdiğini göstermiştir.[17] O baloda çocuklara 10.000 lira yardım toplanmıştır.[18]
Milliyet, 22 Nisan 1927: “23 Nisan Çocukların Günüdür. Çocuklara karşı içtimai vazifelerini ihmal edenlere bugün ihmallerinin tamiri çarelerini aramalıdırlar.” Haberin devamında Atatürk’ün bir otomobilini ve Riyaseti Cumhur Orkestrası’nı çocuklara tahsis ettiği anlatılıyor.
Cumhurbaşkanı Atatürk gibi Başbakan İsmet Paşa da 23 Nisan Çocuk Bayramı’na ilgi göstermiştir. İsmet Paşa, ziyaret etmek için köşklerine gelen çocukları tebrik ederek kendilerine sıhhat ve afiyet temenni etmiştir.[19] 1926’dan beri ülkenin her tarafında çok coşkulu törenlerle kutlanan çocuk bayramı 1929’da çocuk haftası adıyla 7 güne çıkarılmıştır.[20] Benoit Mechin, “Kurt ve Pars” adlı eserinde Atatürk’ün, “Ben çocuk haftasını, çocuklara hürmet edilmesini temin ve onların zaafından yararlanarak çok defa yapıldığı gibi onlara eziyet ve hayvan gibi muamele edilmesini önlemek için meydana getirdim. Bu tedbirim, milletin geleceğine karşı gösterilen bir saygı olarak görülmelidir.” dediğini aktarmıştır.[21] Maarif Teşkilatı da çocuk haftası etkinlikleri çerçevesinde okulları tatil ederek tüm öğrencilerin kutlamalara katılmasını sağlamıştır.[22]
İsmet Paşa ve Fuat Umay
23 Nisanlarda çocuklarımızın temsili olarak bazı makamlara oturmaları ve yurdun değişik yerlerinden Ankara’daki törenlere katılan öğrencilerin Ankaralı ailelerin yanında misafir edilmesi uygulamaları da 1929’da başlatılmıştır.[23]
23 Nisan 1929 tarihinde Ankara Palas’taki Çocuk Balosu’na katılan Atatürk, İsmet İnönü’nün oğlu Ömer’le birlikte
23 Nisan 1929’da öğleden sonra Ankara Palas’ta verilen çocuk balosuna Cumhurbaşkanı Atatürk, TBMM Başkanı Kazım Paşa, Başbakan İsmet Paşa ve Bakanlar Kurulu üyeleri katılmıştır.[24]
Ankara Palas’ta Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin çocuk balosunda. (23 Nisan 1929)
Arşiv belgeleri de Hükümetin 23 Nisan Çocuk Bayramlarına çok önem verdiğini kanıtlamaktadır. Örneğin, 7 Nisan 1932 tarihinde, “Çocuk Bayramı sebebiyle Nisan’ın 20’sinden 30’una kadar mektup ve telgraflara şefkat pulu yapıştırılması hakkında kanun layihası” hazırlanmıştır.[25] 8 Nisan 1936 tarihinde, “23 Nisan Çocuk Bayramı münasebetiyle Halkevlerinin çocuklarla ilgili konferanslar vermesi ve müsamereler düzenlemesi.” istenmiştir.[26]
1935’te çıkarılan 2739 sayılı “Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun”la 23 Nisan “Ulusal Egemenlik Bayramı” olarak kutlanmaya başlanmıştır. 23 Nisanlarda fiilen “çocuk bayramı” ve “çocuk haftası” da kutlanmaya devam etmiştir. 1935’ten sonra resmen “23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı ve Çocuk Haftası” ifadesi kullanılmıştır.[27]
Not: Bu konudaki ayrıntılar PANZEHİR adlı kitabımdadır.
Sinan MEYDAN 25 Mart 2016
DİPÇE
[1] Sinan Meydan, Yalanlara, Çarpıtmalara, İftiralara Panzehir, İstanbul, 2005, s.525 vd.
[2] M.Vehbi Tanfer, “Atatürk’ün Türk Milletine Armağan Ettiği Bayramlar”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, S.39.
[3] Milliyet, 23 Nisan 1926, s.1
[4] Turgut Gürer, Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas Gürer, Cepheden Meclise Büyük Önder İle 24 Yıl, İstanbul, 2006, s. 332
[5] TBMM Zabıt Ceridesi, X, (Devre I), Tarih, 23 Nisan 337, s. 69-74
[6] Makbule Sarıkaya, Türkiye Himaye-i Etfal Cemiyeti, 1921-1935, Ankara, 2011, s.267
[7] Mücahit Özçelik, “23 Nisan Çocuk Bayramı’nın Ortaya Çıkışı ve 1922-1929 Yılları Arasında 23 Nisan Kutlamaları”, Akademik Bakış, C.5, S.9,Kış 2011, s.266
[8] agm, s.266,267.
[9] Hâkimiyet-i Milliye, 23 Nisan 1923, s.1. Atatürk, Himaye-i Etfal Cemiyeti Başkanı Fuat Bey’e Eski Türk mitolojisinde “çocukların koruyucusu” anlamına gelen “Umay” soyadını vermiştir.
[10] Özçelik, agm, s. 269.
[11] Sarıkaya, age, s. 270
[12] Heyet-i İdare Karar Defteri (12 Mart 1928)’den naklen Sarıkaya, age, s. 271. “Ankara’da Çocuk Bayramı”,Gürbüz Türk Çocuğu, IX Nisan 1927, s.3.
[13] agm, s.3.
[14] Sarıkaya, age, s. 272.
[15] age, s.273.
[16] Hâkimiyet-i Milliye, 22 Nisan 1927, s.1
[17] Vakit, 25 Nisan 1927, s.1
[18] Gürbüz Türk Çocuğu, Nisan 1927, s.1
[19] Vakit, 24 Nisan 1927, s.1
[20] Utkan Kocatürk, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Kronolojisi, 1918-1938,Ankara, 1988, s.489, Sarıkaya, age, s. 272.
[21] Benoit Mechin, Kurt ve Pars, 2. Bas., İstanbul, 2001, s.264.
[22] Özçelik, age, s. 276.
[23] İkdam, 23 Nisan 1929, s.3
[24] İkdam, 24 Nisan 1929, s.3
[25] BCA,Tarih: 7/4/1932,Sayı: 12552, Fon Kodu: 30..18.1.2,Yer No: 27.24..9.
[26] BCA,Tarih: 8/4/1936, Fon Kodu: 490..1.0.0,Yer No: 3.12..23.
[27] Devletin resmi belgelerinde “Ulusal Egemenlik Bayramı ve Çocuk Bayramı” ifadesi kullanılmıştır. 9 Nisan 1939 tarihli bir kararda “23 Nisan Egemenlik Bayramı ve Çocuk Haftası kutlamalarının yapılacağı”ndan, 11 Mayıs 1943 tarihli bir kararda da “23 Nisan Ulusal Egemenlik Bayramı ve Çocuk Haftası münasebetiyle yapılan kutlama programları.”ndan söz edilmiştir. (BCA, Tarih: 8/4/1936,Fon Kodu: 490..1.0.0,Yer No: 3.12..23. BCA,Tarih: 11/5/1943,Dosya: 6.BÜRO,Fon Kodu: 490..1.0.0,Yer No: 1134.138..2.)
KURTULUŞ SAVAŞI’NIN ÖRTÜLÜ İDEOLOJİSİ: LAİK CUMHURİYET
Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nda iki temel politika izlemiştir. Bu politikalardan görünür olanı, vatanı işgalden kurtarıp tam bağımsızlığı sağlamayı amaçlayan “Doğu Politikası“dır. Doğu Politikası da iki başlıdır. 1. Sovyet Rusya’ya yönelik olan “Bolşevik Politikası“, 2. İç ve dış İslam dünyasına yönelik olan “İslami Meşruiyet Politikası“… Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı yıllarında bu politikalara eş zamanlı olarak ancak örtülü biçimde yürüttüğü ikinci bir politika ise kurtuluşun ardından kurmayı planladığı çağdaş ulus devlete yönelik “Laik Cumhuriyet Politikası“dır. Dolayısıyla “Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nda başka, sonrasında başka politikalar izledi!” şeklindeki iddia tamamen gerçek dışıdır. Gerçek şudur: Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nda ve sonrasındaki devrimler sürecinde iki temel hedefe; tam bağımsızlığa ve çağdaşlaşmaya/muasırlaşmaya yönelik “akılcı” politikalar izlemiştir. Her iki süreçte izlenen stratejiler ile ulaşılmak istenen amaçları birbiriyle karıştıranlar, Kurtuluş Savaşı’ndaki Atatürk ile devrimler sürecindeki Atatürk’ün “çok farklı” olduğunu ileri sürüp “Ama Hangi Atatürk” diye kitaplar bile yazmıştır! Ancak dikkatli bir gözün kolayca görebileceği gibi Kurtuluş Savaşı’ndaki Atatürk ile devrimler sürecindeki Atatürk amaçları, idealleri bakımından aynıdır. Burada gözden kaçırılan nokta şudur: Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak başlattığı mücadele (Milli Mücadele/İstiklal Harbi/Bağımsızlık Savaşı/Kurtuluş Savaşı, adına ne derseniz deyin) sadece düşmanı yurttan atma mücadelesi değildir, aynı zamanda bir çağdaşlaşma mücadelesidir. Çoğu kez gözardı edilmesine rağmen Atatürk, laik cumhuriyetin temellerini, İslami rengi çok belirgin olan, bu Kurtuluş Savaşı yıllarında atmıştır. Örneğin, 23 Nisan 1920’de tekbirlerle, dualarla, kurbanlarla açılan TBMM, 24 Nisan 1920’de “Meclisin üstünde hiçbir güç ve kuvvet yoktur” biçiminde kararlar almıştır. Yani, açılışı görünürde İslami olan Meclis, bir gün sonra örtülü olarak laik cumhuriyete yönelik kararlar almıştır. Bu incelikli politika TBMM’deki milletvekillerinin benimsediği bir politika değildir. Bu politika tamamen Atatürk’ün düşünüp uyguladığı bir politikadır. Çok muhafazakâr bir mecliste bu ince politikayı yürütmek çok kolay olmamıştır. Örneğin tekbirlerle, dualarla, kurbanlarla açılan o mecliste Atatürk’ün halife/padişahı devre dışı bırakıp ulusal egemenliği ön plana çıkarmayı amaçlayan teklifi çok tartışıldıktan sonra -halife/padişahın da kurtarılacağı- şartıyla ancak kabul edilmiştir. Şu kadarını söylemeliyim ki, Atatürk’ün en yakın silah arkadaşları bile Kurtuluş Savaşı’nın emperyalizme karşı bir bağımsızlık mücadelesi olmasının ötesinde aynı zamanda sultan/halifeye karşı ulusal egemenlik, geri kalmışlığa karşı bir aydınlık mücadelesinin ilk basamağı olduğunu görememiştir.
Demem o ki, Kurtuluş Savaşı’nın açık/görünen politikası daha çok İslam veya İslamcılık olmasına karşın, aynı Kurtuluş Savaşı’nın gizli/örtülü politikası ulusal egemenliktir. Ulusal egemenlik ise laik cumhuriyete yönelik çok güçlü bir hazırlıktır. Dolayısıyla Kurtuluş Savaşı -hep göz ardı edilmesine karşın- aslında iki cepheli bir savaştır. İşgalci düşmanı Anadolu’dan çıkarmak için açılan ulusal bağımsızlık cephesinin dışında bir de sultan/halife düzenine, dinsel monarşiye karşı açılan ulusal egemenlik cephesi vardır. Birinci cephe açık/görünür, ikinci cephe gizli/örtülüdür. Dolayısıyla Kurtuluş Savaşı aslında aynı anda hem ulusal bağımsızlık hem ulusal egemenlik savaşıdır. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın bu iki amacını 1927’de Nutuk‘ta “Ulus egemenliğine dayanan tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak” şeklinde ifade etmiştir.[1] Atilla İlhan’ın dediği gibi aslında “Devrim, anti-emperyalist Kurtuluş Savaşı’yla eş zamanlı yürütülmüştür“.[2]
Atatürk, Samsun’a çıktıktan sonra nerdeyse attığı her adımda Türk Devrimi‘nin altyapısını hazırlamıştır. Amasya Genelgesi’nde, Erzurum Kongresi’nde, Sivas Kongresi’nde, TBMM’nin açılışında ve alınan ilk kararlarda, 1921 Anayasası’nda hep “ulusal egemenliğe”, halkın iradesine vurgu yapmıştır. Ulusal egemenliğe, halkın iradesine vurgu yapılması demek Osmanlı sultan/halifesinin otoritesinin artık tanınmaması demektir. Yüzyıllardır kendini “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” olarak gören sultan/halifenin otoritesini tanımayarak “egemenliğin kayıtsız şartsız milletin” olduğunu belirtmek demek ise dine dayalı monarşik devlet düzeninin yerine laik cumhuriyete gidildiğinin çok açık işaretidir.
Atatürk, bütün bir Kurtuluş Savaşı’nı bir millet meclisiyle “milli kararlara” dayanarak yürütmüştür. Atilla İlhan‘ın dediği gibi “Siz Osmanlı ülkesinde ‘milli kararlara dayanmak’, ‘meşruluğu’ bunda aramak ne demektir? bilir misiniz? Padişahı ve halifeyi silmek, hiçe saymak demektir! Mustafa Kemal, Amasya Tamimi’nden itibaren Osmanlı meşruluğunu reddetmiş, tarihsel meşruluğu önemsemiştir. Buysa ihtilalin ta kendisidir.“[3]
TBMM’nin, 24 Nisan 1920 tarihli “Meclisin üstünde hiçbir güç ve kuvvet yoktur” kararı, 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’ndaki “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” kararı ve 1 Kasım 1922 tarihli “saltanatın kaldırılması” kararı ile Mustafa Kemal, gizli/örtülü olarak laik cumhuriyetin tüm alt yapısını hazırlamıştır. Dolayısıyla laik cumhuriyetin alt yapısı Kurtuluş Savaşı’nda hazırlanmıştır, dersek abartmış olmayız.
Prof. Dr. Suat Sinanoğlu’nun daha 1963’te yaptığı şu tespit çok doğrudur: “Asker Mustafa Kemal’i beğenip devlet adamı Kemal Atatürk’ü reddedenlerin görüşünün tam aksine bu eski düzeni temelinden yıkmak isteyen ihtilalci niyet ve irade 19 Mayıs 1919’dan birkaç gün sonra, anlayanlar için, açıkça tezahür etmek fırsatını bulmuştur.” Sinanoğlu, Atatürk’ün Türk milletini “bir medeniyetten başka bir medeniyete geçirmek” istediğini, bu mücadelenin “düşmanla giriştiği mücadeleden daha çetin bir mücadele” olduğunu belirterek aslında Atatürk’ün “İlk hedefi Akdeniz değil Cumhuriyet, nihai hedefi ise Türk toplumunu çağdaş medeniyetin seviyesine ulaştırmak olmuştur.” demiştir. Sinanoğlu’na göre “Bu sebeple Atatürk muharebe meydanlarında istilacı Batı orduları ile dövüşürken içeride eski medeniyete karşı o aynı Batı’nın fikirlerini büyük bir azimle müdafaa etmiştir.“[4]
Hindistanlı Prof. Mohammad Sadıq da Türk laikliğinin kaynağını Kurtuluş Savaşı’ndan aldığını belirtmiştir. Kurtuluş Savaşı’nın kısa zamanda sultan/halife karşıtı bir mücadeleye dönüşmesi ve sultan/halifenin ideolojik mirasını reddetmesi ile laik cumhuriyetin temelleri atılmıştır. Sadıq’a göre “Kurtuluş Hareketi başlangıcından itibaren değişim ile durağanlık, yeniden doğuş ile gerileme, ilerleme ile gericilik, laik canlılık ile dinsel uyuşukluk arasındaki bir mücadele izlenimi vermiştir.(…) Kurtuluş Savaşı’nın ruhu milli irade kavramıdır (…) Milli iradenin siyasal ifadesi olan ulusal egemenlik düşüncesi asıl olarak laik bir kavramdı. Osmanlı Müslüman egemenlik kavramının temeli olan ümmet anlayışına taban tabana zıttı. Ulusal egemenlik düşüncesi halkın iradesine yani halk inkılabına dayalı bir demokratik, siyasal düzeni kastediyordu. (…) Halk iradesi laikliğe doğru atılan bir adımı ifade eder, çünkü dinsel dogmalardan değil zamanın siyasal gereklerinden doğmuştur. Halk iradesi düşüncesi böylece laikleşme sürecini hızlandırmıştır. Laiklik, kurtuluş hareketinin en dayanıklı mirası olarak ortaya çıkmış ve sonraki değişime kendi damgasını vurmuştur. ” [5]
Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın gizli/örtülü hedefine, laik cumhuriyete yürürken çok dikkatli hareket etmiştir. Büyük bir çoğunluğu muhafazakâr milletvekillerinden oluşan bir mecliste ve toplumda yeri ve zamanı gelmeden ne laiklikten, ne cumhuriyetçilikten söz etmiştir. Padişah Vahdettin‘in ihanetlerinin farkında olmasına karşın belirli bir süre -bazı gizli oturumlar hariç- açıkça bunu dile getirmemiş, hatta tam tersine amacının halife/padişahı kurtarmak olduğunu belirtmiş, daha Erzurum Kongresi günlerinde Mazhar Müfit Kansu‘ya gelecekte cumhuriyeti ilan edeceğini söylemesine karşın, strateji gereği cumhuriyet sözünü hiç kullanmamış, anayasaya “Devletin dini İslamdır” maddesinin konulmasına ve meclisin dinsel nedenlerle “içki yasağı” gibi birçok kanun çıkarmasına bile sessiz kalmıştır. Dolayısıyla Atatürk, Kurtuluş Savaşı yıllarında sessiz ve derinden yürüttüğü laik cumhuriyet hedefini adeta özenle örtüp gizlemiştir. Atatürk, o zaman neden böyle bir yola başvurduğunu sonradan Nutuk’ta şöyle ifade etmiştir: “Ulusal savaşın tam amacı yurdu dış saldırıdan korumak olduğu halde bu savaşın başarıya ulaştıkça ulus iradesine dayanan yönelimin, bütün ilkelerini ve şekillerini evre evre bugünkü döneme değin gerçekleştirmesi olağan ve kaçınılmaz bir tarih akışı idi. Bu kaçınılmaz tarih akışını gelenekten gelen alışkanlığı ile hemen sezinleyen padişah soyu ilk andan başlayarak ulusal savaşın amansız düşmanı oldu. Bu kaçınılmaz tarih akışını ilk anda ben gördüm ve sezinledim. Ama baştan sona bütün evreleri kapsayan sezgilerimizi ilk anda bütünüyle açığa vurmadık ve söylemedik. İleride olabilecekler üzerine çok konuşmak giriştiğimiz gerçek ve maddesel savaşa boş kuruntular niteliği verebilirdi (…) Başarı için pratik ve güvenilir yol her evreyi vakti geldikçe uygulamaktı. Ulusun gelişmesi ve yükselmesi için esenlik yolu bu idi. Ben de öyle yaptım“.
Ancak Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın örtülü/gizli hedefi durumundaki “laik cumhuriyet”e yönelik çalışmalarında maalesef yalnız kalmıştır. Kurtuluş Savaşı’nın açık/görünen hedefi durumundaki bağımsızlık yolunda ona destek olan en yakın arkadaşları bile iş örtülü/gizli hedefe; laik cumhuriyete gelince ona karşı gelmişlerdir. Atatürk, Nutuk‘ta bu gerçeği şöyle ifade etmiştir: “Milli Mücadele’ye beraber başlayan yolculardan bazıları milli hayatın bugünkü cumhuriyete ve cumhuriyet kanunlarına kadar gelen gelişmelerinde kendi fikir ve ruhlarının kavrama sınırları bitince bana direnmişler ve muhalefete geçmişlerdir. Ben milletin vicdanında sezdiğim büyük ilerleme kabiliyetini bir milli sır gibi vicdanımda taşıyarak yavaş yavaş bütün topluma uygulamak mecburiyetinde idim.” Bu nedenle Türk Devrimi, “Milletin vicdanında sezdiği büyük ilerleme kabiliyetini bir milli sır gibi vicdanında taşıyan” Atatürk’ün eseridir. Atatürk olmasaydı, Kurtuluş Savaşı’nın gizli/örtülü ideolojisi durumundaki “ulusal egemenlik” kavramının o ortamda yavaş yavaş büyüyüp Kurtuluş Savaşı’nın hemen sonrasında laik bir cumhuriyete dönüşmesi olanaksızdır.
Bu nedenle Atatürk’ün önderliğindeki Kurtuluş Savaşı‘nı ve sonrasındaki Türk Devrimi’ni birbirinden bağımsız, birbirinden ayrı süreçler olarak değil, birbirine bağlı, hatta iç içe geçmiş ve birbirini tamamlayan süreçler olarak görmek ve bence her ikisini birleştirip “Türk Bağımsızlık ve Aydınlanma Savaşı” diye ifade etmek gerekir.
Sinan MEYDAN
Dipnotlar
[1] Gazi Mustafa Kemal, Nutuk/Söylev, 5. Bas., Ankara 2006, s. 19.
[2] Atilla İlhan “Hangi Atatürk”, Atatürkçülük Nedir, İstanbul, 1981, s. 225.
[3] age, s. 227.
[4] Suat Sinanoğlu, “Türk İnkılabının Üniversal Değeri”, Cumhuriyet, 4 Ekim 1963. Atatürkçülük Nedir, İstanbul, 1981, s. 189,190
[5] Mohammad Sadıq, Türk Devrimi, Türkiye’de İdeolojik Değişime Bakış, İstanbul, 2013. s. 186, 187.
Türkiye’nin çok çabuk değişen gündemi arasında dikkatlerden kaçan ve biraz es geçilen önemli bir konu var aslında. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, bu ayın başında Mardin ve Van’da doğu ve Güneydoğu’nun bazı il ve ilçelerinden gelen bin iki yüz cami görevlisini dinledikten sonra demeci patlatmış:
“… Bölgedeki kadim medrese geleneği zamanla zayıfladı, medreseler resmen kapatıldıktan sonra da daha sivil, küçük küçük öbekler halinde, 10-20 kişilik gruplar şeklinde veya cami köşelerinde bu gelenek devam etti… Terör örgütünün anlayışı yanlış ideoloji, bazı yerlerde mihraplara, minbere kadar yaklaşmış. Biz bölge halkını yok sayan resmi bir tarih anlayışı öğretiyoruz. O tarih onları yok sayıyor. Ona karşı birileri de ideolojik bir tarih dayatıyor…Terör örgütünün toplum üzerinde kurduğu baskı, bölgenin bütün kültürel fay hatlarını sarstığı için bu gelenek de büyük oranda yara aldığı… Biz bölgedeki medreselerin denetiminin yapılabildiği bir legal ortamda müfredatı, sınavları, öğreticileri, ne öğretildiği belli olan, hangi sonuçları elde ettiğimizi bize gösteren bir yapıya kavuşmasını istiyoruz. Daha doğru olacağını düşünüyoruz. Aksi takdirde bu yapıların da terör örgütü marifetince istismar edilmeye başlandığını, buradan mezun olan yahut burada bir kaç şey öğrenen insanların bazılarının belediyelerce görevlendirilerek, din istismarı malzemesi olarak kullanılmalarına şahit oluyoruz. Bunun da çok açık ve şeffaf bir şekilde konuşulması, üzerinde kafa yorulması lazım. Örgün eğitime alternatif yeni bir müessesenin önünü açmak anlamında anlaşılmamalı ancak zaten bir kısmı Diyanet’in Kuran kursuna dönüşerek legal statü aldılar, bizim denetimimizde eğitim hizmeti verenleri var ancak başka ne yapılabilir, bunun üzerinde durulması gerekiyor.”(1)
Düşünce ilk bakışta güzel ve masumane gibi görünüyor. Ancak ne var ki; Doğu ve Güneydoğu’daki medreselerin kontrol ve denetiminin devlet tarafından, mesela Diyanet müfettişlerince denetlenmesi mümkün değildir. Hele de bu dönemde.
Niye mi? Anlatayım: Yanılmıyorsam 2003 yılıydı. Türkiye Diyanet Müfettişi sıfatıyla yanımda bir arkadaşım da bulunduğu halde Siirt ve bağlı ilçelerindeki Müftülüklerin bünyesinde bulunan TDV şubelerini (her müftü, aynı zamanda mevzuat gereği bulundukları yerdeki TDV Şubesi başkanıdır) teftişe gitmiştim. Aydınlar (Tillo)’da bulunan medresenin, 28 Şubat’ın rüzgârıyla kapatılmasının önüne geçilmesi için burasının göstermelik olarak Kur’an Kursu’na tahvil edilerek Müftülüğe bağlandığını gördüm. Anlayacağınız, tıpkı Mehmet Görmez’in yukarıda dediği gibi; bu medresenin kapısına “Kur’an Kursu” tabelası asılarak, sözüm ona legal hale getirilmişti(!) söz konusu medrese. Ancak gerçekte yine medrese eğitimine devam ediyordu.
Böyle olunca, yani adı geçen kurum, kapısına “Kur’an Kursu” tabelası asılarak legal hale getirilince, Müftülük bünyesinde bulunan Türkiye Diyanet Vakfı Şubesi’ne ait bağış makbuzlarından alarak halktan bağış toplamaya başlamış. Malum, bölgede diğer tahıl ürünlerinin yanı sıra yaygın olarak fıstık üremi ve hayvancılık yapılmaktadır ve Tillo Medresesi (Aydınlar Kur’an Kursu) de bu durumu dikkate alarak, müftülükten bol bol “Ayni Bağış Makbuzu” (Mal ve eşya bağışında kullanılan makbuz) almıştır. Al beş çuval fıstık ver bir yaprak makbuz, al 10 koyun ver bir yaprak makbuz, al 5 baş sığır ver bir yaprak makbuz vs. Peki bunların parasal değeri ve muhasebesi?
Yok!
Müftüye sebebini soruyorum; garibim müftü “Hocam oraya bizim hükmümüz geçmiyor. Bizi dinlemiyorlar. Kendileriyle sürtüşmek de istemiyorum, yoksa beni burada durdurmazlar. Sizden istirham ediyorum bu şubeyi kapatın gitsin…” diyor. Denetimini yapmak için halen ellerinde bulunan makbuzları getirmeleri için haber gönderiyorum, tınlayan yok! Ankara’ya gelince bu sakıncayı dile getiriyor ve denetlenmesi mümkün olmayan Aydınlar Şubesi’nin derhal kapatılmasını teklif ediyorum. Ancak Diyanet, beni değil, orada bulunan ve mahallindeki feodal yapıya teslim olmuş olan İl Müftüsünü dinliyor ve şubeyi kapatmıyor/kapatamıyor. Nice sonra, başka bir teftişe bağlı olarak kapatıldığını duydum Aydınlar’daki TDV. Şubesi’nin. Muhtemelen şimdilerde tekrar açmışlardır. Ne de olsa orası şimdilerde Diyanet’e bağlı legal bir Kur’an Kursu olarak faaliyette bulunuyor!
Bu örnekte de görüldüğü gibi; medreselere legalite tanınsa bile bu merkezlerin Ankara’dan denetlenmesi ve kontrol edilmesi asla mümkün değildir. Oradaki feodal yapılar ile feodal beyler, şeyhler, meleler ve seydalar buna asla izin vermezler! Hele de işin içine siyaset girerse!
Dolayısıyla; Mehmet Görmez’in, bölgedeki teröre karşı bir tedbir olarak bu medreselere legalite kazandırılmasını teklif etmesi, saçmalığın dik alasıdır ve gündem deiştirmekten başka bir amaç taşımamaktadır. Cumhuriyetin temel niteliklerine ve özellikle Tevhid-i Tedrisat kanuna da açıkça aykırılık teşkil etmektedir.
Öte yandan, bu medreselerde yetişen sözüm ona din adamlarının, Türkiye’yi “Darül Harp”, yani “İslami esaslara göre yönetilmeyen ülke” şeklinde tarif ederek, vatandaşın devlet otoritesine saygılı olmasını engelleyici kimi fetvalar verebildikleri öteden beri ileri sürülen yaygın iddialardır. Mesela; devlete elektrik ve su parası ödenmesinin, vergi verilmesinin, askerlik yapılmasının caiz olmadığı yönünde görüş bildirdikleri iddiaları pek yaygındır. PKK’nın bölgede yaratılan kaynaklardan pay istemesinin sebebi de bence bu medreselerden mezun olan melelerce verilen fetvalarda arınmalıdır.
Bunun yanında, çok eşlilik, çok çocuk ve kan davası hususlarında da bu medreselerden yetişen ve “Mele” olarak isimlendirilen din adamlarının teşvik edici şekilde beyanlarda bulundukları biliniyor ki; bunun en canlı örneği, 4 Mayıs 1999 günü Mardin’in Mazıdağı ilçesine bağlı Bilge köyünde 44 kişinin öldürülmesiyle yaşanan elim hadisedir. Çünkü o hadisenin içinde Meleler de vardır. Üstelik köyde görevli olup Diyanet tarafından atanan Ankaralı İmam-Hatip Kazım Ozan da öldürülmüştür o hadisede.
Bundan başka Osman Baydemir ve Selahattin Demirtaş gibi, PKK sempatizanı siyasilerin iki de bir Diyarbakır halkını parklarda ve meydanlarda toplayıp alternatif Cuma namazları tertip etmelerinin altında da yine bölgede etkin olan bu Medrese mezunu Meleler rol oynamaktadır. Çünkü, bölge halkı Melelerden fetva almış olamasalardı, sadece Demirtaş’ın çağrısıyla ötede beride adeta devlete meydan okurcasına ve gövde gösterisi yaparcasına alternatif cuma namazları kılmazlardı.
Nitekim, Mehmet Görmez, yapmış olduğu konuşmasında bunun ipuçlarını şöyle vermektedir: “…Aksi takdirde bu yapıların da terör örgütü marifetince istismar edilmeye başlandığını, buradan mezun olan yahut burada bir kaç şey öğrenen insanların bazılarının belediyelerce görevlendirilerek, din istismarı malzemesi olarak kullanılmalarına şahit oluyoruz…”
Önce Mele Projesi Şimdi de Medrese Projesi!
Bize kalırsa; Mehmet Görmez, bu açıklamayı muhtemelen saraydan veya köşkten gelen talimatlarla yapmış olmalıdır! Anlaşılan, çözüm süreci kapsamında HDP’lileri muhatap almakla yanlış yaptıklarının farkına varan iktidar partisi, bölgede kendilerine başka muhataplar ararken, medreseleri ve buralardaki, Mele ve Seydaları bulmuşlardır! Ya da gözlerine medreseleri ve seydaları kestirmişlerdir diyelim. Mehmet Görmez’in yönetimindeki Diyanet ise sadece bir enstrümandır bu konuda. Ancak etkili ve anlamlı bir enstrüman!
Kanaatimizce DİB Başkanı medrese konusunu durduk yerde gündeme getirmiş değildir. Bu, uzun soluklu bir projenin ikinci ayağıdır bence. Projenin ilk ayağı “Mele Projesi” idi ve bu proje ile Diyanete 1000 kişilik “MELE” kadrosu verilmiştir. Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Mehmet Emin Özafşar’ın verdiği bilgiye göre; bu 1000 kişilik kadrodan 800’ü camilerde din görevlisi olarak, 200’ü de Kur’an Kursları’nda vazifelendirilmişlerdir.
M.E.Özafşar’ın verdiği bilgiye göre; bu bin kişilik kadrodan imam olarak 104 kişi İstanbul’a atanırken, Batman ve Van 57’şer, Diyarbakır’a 52, Siirt’e 49, Şanlıurfa’ya 45, Şırnak’a 38, Mardin ve Muş’a 36 kişi atanmıştır. Kur’an Kursu öğreticisi olarak ise Trabzon’a 25, Rize’ye 13, Siirt, Şanlıurfa ve Diyarbakır 12’şer, İstanbul’a ise 11 kişi atanmıştır.(2) Bunlardan bölgeye atananların, muhtemelen bölgede faaliyette bulunan ve kapısında Kur’an Kursu yazmakla birlikte gerçekte feodal güçlerin etkisiyle medrese eğitimi veren yerlerde görevlendirildikleri akla gelen bir husustur.
Diyanet İşleri Başkanı Anayasayı ve Kanunları Çiğnemektedir!
Diyanet İşleri Başkanı Sayın Görmez’in, yerli yersiz yapmış olduğu çıkışlarla, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı ve kimi kanunları çiğnediği ve ihlal ettiği, öteden beri bilinen bir durumdur. Mesela, Medreselerin legal hale getirilmesi ve buraların Diyanet’e bağlanması şeklindeki teklifi, İnkılap kanunlarından olan “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” na açıkça aykırıdır. Söz konusu kanunun ilk dört maddesi şöyledir:
Madde 1 – Türkiye dahilindeki bütün müessesatı ilmiye ve tedrisiye Maarif Vekaletine merbuttur.
Madde 2 – Şer’iye ve Evkaf Vekaleti veyahut hususi vakıflar tarafından idare olunan bilcümle medrese ve mektepler Maarif Vekaletine devir ve raptedilmiştir.
Madde 3 – Şer’iye ve Evkaf Vekaleti bütçesinde mekatip ve medarise tahsis olunan mebaliğ Maarif bütçesine nakledilecektir.
Madde 4- Maarif Vekaleti yüksek diniyat mütehassısları yetiştirilmek üzere Darülfünunda bir İlahiyat Fakültesi tesis ve imamet ve hitabet gibi hidematı diniyenin ifası vazifesiyle mükellef memurların yetişmesi için de aynı mektepler küşat edecektir.
Öte yandan Sayın Görmez, bölgeye hemen her gidişinde mutlaka Kürtçe konuşmalar yapmakla, Kürtçe mevlit okumakla kalmamakta, camilerde Kürtçe hutbe bile okumaktadır. Bunu en son Diyarbakır’ın Silvan ilçesine yapmış olduğu gezide yapmıştır. Habere göre; Silvan Selahattin Eyyubî Camii’nde cemaate Cuma Namazı kıldıran Mehmet Görmez, minberde okuduğu hutbenin bir bölümünü Kürtçe olarak okumuştur.(3) Bu durum, T.C. Anayasası’nın “Cumhuriyetin Nitelikleri” başlıklı 3. maddesine ve “Değiştirilemeyecek Hükümler” başlıklı 4. maddesine açıkça aykırıdır.
Terör Nasıl Sıfırlanmıştı?
Bilindiği gibi, AKP hükümeti 2002 yılında Türkiye’yi sıfır terörle teslim almıştı. Bunun bir sebebi de, verilen mücadelenin topyekun ve millet desteği ile yapılmasıdır. Tıpkı Milli Mücadele gibi. İşte bu mücadele kapsamında Diyanet İşleri Başkanlığı da devreye girmiş ve sırf teröre destek veren din görevlileri ile mücadele etmek amacıyla Diyarbakır’da bir teftiş merkezi oluşturmuş ve burada sürekli müfettiş bulundurmuştur. Terörün sıfırlanmasına yakın bir tarihte de bu merkezi kapatmıştır.
Mehmet Görmez’in medreseleri legalleştirmeye ve buralarda din adamı yetiştirmeye çalıştığı bugünlerde hatırlatalım ki; 2003 yılında TDV Batman Şubesi’nde (Batman İl Müftülüğü) yaptığımız çalışma sırasında Şube Başkanı sıfatıyla İl Müftüsü Yüksel Kaymak elime bir zarf tutuşturmuştu. Zarfın içinden çıkan 15.06.2001 tarihli yazı Batman Valiliği Olağanüstü Hal Bürosu’na aitti ve Vali İsa Parlak imzasını taşıyan bir üst yazı idi. OHB.04/491 sayılı yazının “Konu” bölümünde “İmamlar”, “Dağıtım” bölümünde ise “İlçe Kaymakamlıkları” ve “İl Müftülüğü” yazıyordu. Yazının ekinde Kolordu Komutanı Korg. Doğan Temel’in imzasını taşıyan bir başka yazı daha vardı. Kolordu Komutanı Korg. Doğan Temel’in “Uygundur” diyerek imzalayıp, Batman Valiliğine gönderdiği yazının “Teklifler” bölümünde özetle şöyle deniyordu;
“Bölgede görev yapan imamların bölücü ve yıkıcı faaliyetlerin içinde yer almasını önlemek maksadıyla; Diyanet İşleri Başkanlığı’nca bölgedeki camilerde yeniden kadrolandırma işlemi yapılarak, eksik kadrolara resmi imam atamalarının yapılması, görevlendirilen fahri imamların, göreve başlamadan önce Diyanet İşleri Başkanlığı’nca yeterlilik sınavına tabi tutulmaları, bölge halkının Kur’an Kursu ihtiyacını karşılamak maksadıyla, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı Kur’an Kurslarının açılması ve güvenlik kuvvetlerince özellikle köy camilerinin kontrol edilerek gayri resmi açılan Kur’an Kursları hakkında yasal işlemlerin ivedilikle yapılması…”(4).
Yani açıkçası kolordu komutanı ve dolayısıyla Genelkurmay Başkanlığı, 2003 yılında, bölgedeki medreselerin kapatılmasını ve Diyanet’e bağlı Kur’an Kurslarının yaygınlaştırılmasını, medreselerden mezun imamlar yerine de Diyanet’e bağlı imamların atanmasını istiyordu. Oysa bugün gelinen noktada Sayın Diyanet İşleri Başkanı tam tersini savunmakta ve “Gaziantep’te dünyaya geldiğini, çocukluğunda Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni dolaştığını, Diyarbakır, Bitlis ve Siirt’i bilen birisi olduğunu, son yıllardaki sosyolojik dönüşümü toplum olarak anlamakta, tahlil etmekte ve yönetmekte zorlandıklarını” söylemektedir.(5) Anlaşılan, medreseler legal hale gelince Sayın Görmez bölgedeki değişimi ve dönüşümü kolayca anlayabilecektir!
Medreseler Mollaları Besiye Çekme Yeri Değildir!
Ankara’da görevli Sovyet diplomatı Aralov, Büyük Taarruz öncesinde Azerbaycan’ın Ankara Temsilcisi İbrahim Abilov ve Mustafa Kemal Paşa ile birlikte Konya’ya yaptıkları bir gezide şahit olduklarını şöyle anlatmaktadır anılarında:
“O gece iki medreseyi ziyaret ettik. Sağlıklı, güçlü, gencecik öğrenciler, geleceğin mollaları medresenin avlusunda dizilmişlerdi. Bunların yanında geniş cübbeli, beyaz ve yeşil sarıklı mollalar ve hocalar da yer almıştı. Hepsi de yerlere kadar eğilerek, Mustafa Kemal Paşa’yı selamlıyorlardı. Bunların içinden biri, bunların başı ve en nüfuzlusu, Mustafa Kemal Paşa’dan, medrese sayısını arttırmasını rica etti. Bu zat ayrıca, medrese öğrencilerinin askere alınmamalarını da rica etti. Hoca konuşurken Mustafa Kemal’in kendini tuttuğu belli oluyordu. Ama medrese öğrencilerinin askere alınmamaları söz konusu olunca artık kendini tutamadı ve yüksek bir sesle, sertçe “Ne o,” dedi, “yoksa sizin için medrese, Yunanlıları yenmekten, halkı zulümden kurtarmaktan daha mı değerlidir? Millet kan içinde yüzerken, halkın en iyi çocukları cephelerde dövüşür, yurt için canlarını feda ederken siz burada genç, sapasağlam delikanlıları besiye çekmişsiniz!”
Mustafa Kemal konuştukça gözleri daha korkunç bir hal alıyordu:
“Bu besili delikanlılarınızın askere alınmaları için hemen yarın emir vereceğim!”
Hocalar sindiler, ama yüzleri öfkeden kıpkırmızı kesildi, yabancıların, Rusların yanında hükümet başkanı onları paylamıştı. Mustafa Kemal Paşa bize dönerek, “Haydi gidelim” dedi, “artık burada bizim için yapılacak bir şey kalmadı.” Ve şöyle bir selam vererek oradan ayrıldı.
Mustafa Kemal Paşa otomobilde uzun bir süre yatışmadı:
“Savaş sona erince onlarla daha ciddi konuşacağız! Her şeyden önce onları mali dayanaklarından, vakıflardan yoksun etmek lazım. Yurt topraklarının büyük bir parçası, nerede ise üçte ikisi, belki de daha çoğu vakıftır. Bu topraklar mollaların varlık kaynaklarıdır. Bunların çoğu köylülerin elinden alınmış topraklardır. Buna son vereceğiz. Bir de utanmadan hükümetten yardım istiyorlar”
Mustafa Kemal Anadolu topraklarında şimdi gördüğümüz dinç, sağlam delikanlıları askerden kaçıran 17.000 medrese bulunduğunu söyledi. Bu tam bir kolordu demekti. Medrese öğrencilerinin şimdiye kadar niçin askere alınmadıklarını sormam üzerine Mustafa Kemal, bunların askere alınmaları için gerekli emrin verilmiş olduğunu söyledi. Bu devrimci adım, subaylar arasında büyük bir sevinç yaratmış ve bu olay son günlerin en çok üzerinde durulan konusu haline gelmişti…”(6).
Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in medreselerin legalleştirilmesi konusunu gündeme getirmesi üzerine nedense, Konya’da Mustafa Kemal Paşa’dan medreseler için çeşitli imtiyazlar isteyen o geniş cübbeli ve yeşil sarıklı molla ile Çorum, Artvin ve Karaman’daki okul ve yurtlarında erkek öğrencilere tecavüz edilen vakıflar(7) ve “Kemalist ruhu, Kemalist ideolojiyi müfredatımızdan ciddi bir şekilde arındırıp medeniyet değerlerini içselleştirmiş bir müfredatı bu ülkenin en büyük sivil toplum teşkilatı olarak ortaya koymamız gerekiyor”(8) diyen eğitim sendikaları geldi gözlerimin önüne.
Vatanımız ve Cumhuriyetimiz, uzun süreden bu yana büyük saldırılar altındadır. Ülkemizin varlığının tehdit edildiği bugünlerde, biz Türk vatandaşları, Yeni Anayasa yaptırarak Gazi Meclis’i anayasal düzeni ortadan kaldırma gibi ağır bir siyasal suç işlemeye sürükleyenlere karşı, 27 Mart 2016 günü Ankara’da toplandık ve aşağıda belirttiğimiz tutumda birleştik.
1. Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi bölünmez bir bütündür. Topraklarımız üzerinde birden fazla egemenlik alanı yaratılamaz. Bölgecilik yapılarak özerklik, federasyonculuk güdülemez. Ülkemizin bir karış toprağından vazgeçilmesi söz konusu dahi olamaz.
2. Türkiye Cumhuriyeti’nde egemenlik Türk Milleti’ne aittir. Çokkültürcülük adına etnik ayrılıkçılık, ümmetçilik adına mezhebi parçalanma yoluyla Türk Milleti’nin bütünlüğü bölünemez. Ulusun varlığıve egemenlik hakları, hiçbir koşulda ortadan kaldırılamaz.
3. Milli birliğimizin sağlamlaşarak sürdürülmesi, egemenlik ve bağımsızlık haklarımızın dokunulmazlığı için, 1919’dan sonra bir kez daha, tarihsel bir görev ile karşı karşıyayız. Bu görev‘müdafaa-i hukuku milliye’ görevidir. Bu görevi üstleniyor, ulusal haklarımızı savunma mücadelesinden bir an bile geri durmayacağımızı ilan ediyoruz.
4. Her türlü kültürel ve toplumsal özelliklerimizin red ve inkarına karşı olduğumuz gibi, bu özelliklerimizi Türk Milleti’ni etnik – mezhebi topluluklara bölme aracı yapan her türlü kimlikçiliği ve siyasallaştırmayı reddediyoruz. Etnikçi ve ümmetçi kesimlerle bunları destekleyen dış dünya aktörlerine, Türk Milleti’nin varlığına ve haklarına saygı göstermelerini hatırlatıyor ve bu yöndeki Yeni Anayasa girişimlerinden vazgeçmelerini ihtar ediyoruz.
5. Anayasa’dan Türk Vatandaşlığı statümüzü silmeye ve egemenliği Türk Milleti’nden almaya yeltenen Yeni Anayasa saldırısına karşı, varoluşumuzu savunma ve direnme esasının meşru olduğunu ilan ediyoruz.
6. Siyasal ümmetçilik güdenlerin ortadan kaldırmak istedikleri milli devlet, bireysel ve sosyal özgürlüklerimizin güvencesi olan laikliğin koruyucu zırhıdır. Laikliği ortadan kaldırarak bireysel hak ve özgürlüklerimizi cemaatlere devredecek, halkımızı mezheplerin, inanç gruplarının iktidar savaşlarına mahkum edecek birYeni Anayasa’ya karşı, yurttaşlık haklarımızı ve özgürlüğümüzü savunma ve direnme esasının meşru olduğunu bildiriyoruz.
7. Cumhuriyetimizin kuruluş ve gelişmesinde temel olmuş hükmetme biçimi, kaynağını meclisten alan parlamenter hükümet sistemidir. Bunu ortadan kaldırmak, basit bir hükümet işleyişi değişikliği değil, egemenliğimizin kullanılış tarzını değiştirmek anlamı taşır. Egemenlik hakkımızı, hiçbir partizan hedefe ve hiçbir kişisel hevese kurban etmeyeceğimizi açıklıyoruz.
8. Yeni Anayasa, etnik bölücülükle 2008 yılından bu yana yapılan hukuk dışı “müzakere”lerin nihai halkasıdır. Yeni Anayasa ısrarıyla bölücü çevrelerin taleplerini müzakereye açmak, bölücü teröre karşı yürütülen savaşa ciddi zararlar vermektedir.Şimdiye kadar yapılmış yasa dışı sözde “müzakere ve mutabakatlar”ın Yeni Anayasa hüllesiyle anayasal düzen haline getirilmesi, hiçbir koşulda kabul edilemez.
9. Yeni Anayasacılığın ana damarı dışarıdadır. Yeni Anayasalar, dünyada ve bölgemizde yeniden bir paylaşım savaşı yürüten küresel emperyalizmin saldırı aracıdır. Ülkemizde sözde çokkültürcülük, etnikçilik, mezhepçilik peşinde sürüklenenleri, çağımızın bu çıplak gerçeğini fark ederek, bu gayrımilli saldırganlığa alet olmaktan vazgeçmeleri için uyarıyoruz.
10. Büyük Ortadoğu Projesi temelinde Kuzey Afrika ülkelerinde, komşularımız Irak’ta, Suriye’de tanık olduğumuz gerçek, milli varoluşların ortadan kaldırılmasından ve ülkelerin kabile – aşiretlere, etnisite – mezheplere ayrıştırılmasından, parçalanmasından ibarettir. Ulusal varoluşları ve hakları yok edilmeye çalışılan komşularımızın, tüm dünya uluslarının ve insanlığın kutlu geleceği için, küresel emperyalizmin tam karşısında olduğumuzu duyuruyoruz.
11. Milli Anayasa Hareketi, karşı karşıya olduğumuz Atatürksüz, Türksüz, bölücü gayrımilli anayasacılık saldırısına karşı, ulusal varlığımızı, milli birliğimizi, vatanımızın bütünlüğünü ve bu değerlere ilişkin tüm haklarımızı savunma ve direnme kararlılığını ifade eder. Aynı iradeye sahip bütün siyasi partileri, demokratik kitle örgütlerini, toplulukları ve kişileri, hiçbir ayırım gözetmeksizin,bu iradeyi yükseltmeye çağırır.
Diyarbakır’da başlayan Demokratik Toplum Olağanüstü kongresinde HDP eş başkanı
Selahattin Demirtaş nankörlük ederek Kılıçdaroğlu’na çatmış, ver yansın etmiş.
Nankörlük etmiş zira Kılıçdaroğlu ve CHP olmasaydı bu gün HDP diye bir parti mecliste olamazdı.
Unuttu zahir Selahattin Bey, CHP’li milletvekillerinin bazılarının HDP için halktan destek istediklerini, seçimlerde oy verdiklerini ve nerede bir eylemleri olsa hep yanlarında olduklarını.
Yalan mı?
Kanada’ya kadar gittiler.
Öcalan’ın isteklerini daha doğrusu yol haritası dediği talimatlarını meclise yasa teklifi olarak vermediler mi?
Londra’da “AKP, DAEŞ’den rahatsız değil de neden PYD’den rahatsız, bunu onların izah etmesi lazım” diyerek PKK’nın yan kolu PYD’ye sahip çıkmadılar mı?
Şimdi bunları unutmuşçasına Kılıçdaroğlu’na kalkmış sıkılmadan söz söylüyor.
“Birçok sosyalist kuruma üye olan CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, siz kendiniz ‘YPG, kendi halkını koruyan bir örgüttür’ dediniz. Bir yıl içinde YPG veya PYD hangi terörist eylemi yaptı da onu terörist ilan ediyorsunuz ”diyor…
(Üzüm üzüme baka baka kararırmış. Sende Türkiye partisiydin güya değil mi?)
Neyse biz yine konumuza dönelim.
Sözleri bununla da bitmiyor.
“Sayın Kılıçdaroğlu Cizre’ye gelin o zaman. 200 insanı yaktılar, 70 cenaze morglarda bekliyor. Masum insanları yaktılar. Cizre’ye gitmiyorsan da, kalk Davutoğlu’nu eleştir. Bunu yapacağına kalkıp bize ‘Terörle arana mesafe koy’ diyemezsin.
Burada en büyük terör destekçisi AKP’nin kendisidir, o zaman bu mesafeyi onlara koy ”diyor.
Açıkça çok ayıp ediyor.
Yahu, her Salı konuşuyor ya (!) Dinlemiyormusun?
***
Şimdi PKK sempatizanlarının ağızlarında nedense Türk Ordusunu katliamcı gibi göstermek moda oldu sanırım.
Meğer ordumuzun ne kadar da düşmanı varmış…
Yok, efendim çocuk taş atmış tank eve girmiş…
Yani PKK hendekleri kazmamış, tonlarca bomba gömmemiş, evleri cephaneliğe çevirmemişler, evlerin altlarında tüneller açmamışlar bizim askerlerimiz ve polislerimiz kendi kendilerini vuruyorlar ve her gün bunun için şehit oluyorlar.
Ayıptır beyler, hanımlar, ayıp ve günah!
Bölgede neden aylardır sürüyor bu çatışma dersiniz?
Bazı CHP milletvekillerinin ve Demirtaş’ın söyledikleri gibi olsaydı 15 günde biterdi bu iş.
Bu kadar uzun sürmesi TSK veya polisin beceriksizliğinden değil orada yaşayan halka zarar vermemek içindir.
***
PKK’nın evlerde olan halkı canlı kalkan yaptığı neden söylenmez.
Yani…
Yok, Diyarbakır’a gitmiş, görmüşte filan falan…
Yandaş olmayan ekranlarda, basında halkı dinliyor izliyoruz.
Ve askerin nasıl davrandığını da…
Böyle konuşanlar, devlet terörü var diyenler aslında AKP’yi değil , bölgede zor şartlar altında çatışan Türk ordusunu ve polisini hedef göstermektedirler.
Sözcü Gazetesi dün Yüksekova’da hainlerin kurduğu barikatları temizleyen bir Mehmetçiğimizin soğuktan çatlayan ellerini resimlemiş, içim cız etti.
Öyle sıcacık mekânlarda takım elbiselerle, işkembeden sallamak olmaz.
Birazcık dürüst olun…
***
AKP ye gelince Recep Tayyip Erdoğan, başbakanlığı döneminde valilere, “Terör örgütünün üzerine gitmeyin” talimatı verdiğini açıkladı zaten.
(Adamın çekineceği mercii kalmamış ki!)
İyi niyetli davranmış…
Yersek tabi!
Çözüm süreci dediği anlaşma bozulmasın diye her şeye göz yumuldu.
Şimdi kalkmış şikâyet ediyor.
“Sözde mezarlıklar kurdular, bu sözde mezarlıklar, aslında çok manidardır… Tabutların içinde bunlar silahlar sokmuşlar Türkiye’ye. Bunlar tabii sınırlarda normal giriş kapılarından olan şeyler değildi. Giriş kapılarının dışındaki bölgelerden girişler yapıldı.” Vs.Vs…
Sen hiç denetleme, teröristler istedikleri gibi kumda oynasınlar, sınırlarımızı kevgire döndür şimdi de aldatıldık, hata yaptık de.
Hata mata değil, bal gibi de bebek katili ile yapılan anlaşmaya uyuldu o zaman…
Çünkü sultanlık beklentisi vardı alacağı oylarla.
Olmayınca her zamanki gibi bedelini ödetmeye kalktı…
***
Diyanet İşleri Bakanına seyyar Jammerli koruma, sulatana yine zırhlı Jammerli araçlar saray o biçim, bakanlar o biçim korunuyorlar, şimdi de meclise çim duvar yapılacakmış sinek uçsa görülecekmiş…
İyi güzel korunun da neden askerin kışlası, polisin karakolu böyle korunmaz?
Askeri araçlarda sinyal kesici bu aletlerden neden takılmaz?
Var da bizler mi bilmiyoruz?
Yollarda uzaktan kumandalı bombalar patlatılıyor bunca canlarımız yok oluyorlar.
Ölenler hiç birinizin çocukları değil nasılsa…
Umurunuzda değil.
***
Ha, CHP ile AKP arasındaki farka gelince CHP Cumhuriyeti kuran partidir ve kökleri çok derinlerde olan bir kurumdur.
Her ne kadar içinde karışıklıklar, ihanetçiler olsa da milletin umududur.
Kişiler gelip geçerler ama CHP, Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimleri ile dimdik ayakta durur.
Yurttaş Mazlum Çoruh: Barajlarımız…
Diz Çöktürülen Ülkemiz…
Yırtılan Coğrafyamız…
Ve BOP (Büyük Ortadoğu Projesi)
Paylaşım: 1
Değerli paylaşımcılar;
Bu günden itibaren on yıldan beri üzerinde çalıştığım bir konuyu sizinle paylaşacağım.
Amacım, sizlere, barajlarla ülkemizin başına çuvalın geçirilişini, ağzının büzülmesini ve mühürlenmesini anlatmaktır.
Hiçbir siyasi dernek veya partiye üye değilim. Hiçbir yerden ve kimseden görev almadım. Sadece dikkatimi çeken bazı garipliklerin arkasını merak ederek yaptığım çalışmalarımla vardığım sonuçları sizlerle paylaşacağım.
Vardığım sonuçlarda kullanacağım sıfatlar, ifadeler sadece ve sadece nesnenin tanımlanması içindir. Faili veya failleri tanımıyorum; merak da etmiyorum. Merak edenler, kendi çalışmalarıyla ulaşabilirler.
Bütün sorularınıza saygıyla cevap vereceğim. Kızarak benim için kullanacağınız haksız sıfatlar için üzülmeyeceğim. Yeter ki amacınız gerçeği aramak olsun.
Paylaşımlarımı kısa ve özet tutacağım. Sıra numarası koyacağım ki geri dönüşlerde göndermeler kolayca yerine ulaşsın.
Paylaşım: 2
Size bazı bilgiler verip sorular soracağım. Amacım ilginizi ölçmek; yaklaşımlarınızı anlamak.
Bilgi:
a.Barajlar su bekletme yapılarıdır. Aşırı gelen suları bekletmek için yapılırlar. Böylelikle hem zarar vermeleri önlenir hem de onlardan yararlanılır.
b.Barajlar suyu yükseltmek için yapılmazlar; çünkü baraja gelen sular zaten barajın üst seviyesinden daha yukarıdan gelir.
c.Barajların arkasındaki göl hacmi ikiye ayrılır: Faydalı(aktif) hacim ve Ölü hacim. Barajların sadece faydalı(aktif) hacimleri kullanılır. Ölü hacimdeki su kullanılamaz. Ölü hacim, sadece ve sadece topraklarımızı yok eder ve maliyeti artırır.
Bu bilgilerden sonra size bir iki soru soracağım:
Ülkemizde yapılan barajların aktif hacimlerinin sadece ve sadece %10-11 kullanıldığını; bu hacimlerde bekletecek suyun olmadığını biliyor muydunuz?
Barajlı santrallarla üretilen enerjinin en pahalı elektrik olduğunu biliyor muydunuz?
Lütfen sorularınızı gerçeği öğrenmek için sorunuz. Ve gerekçelerinizi yazınız.
Paylaşım 3
Barajlar ve santrallarla ilgili halka sunulan büyük yalanlar:
Büyük baraj enerji üretimini artırmaz. Aksine bir miktar azaltır.
Büyük baraj refahın değil fakirliğin yokluğun ve kültürsüzlüğün tetikçisidir.
Barajlar ülkeleri batıran yapıların içinde başta gelenleridir.
Büyük santral da enerji üretimini artırmaz.
Barajlar ucuz elektriğin değil en pahalı elektriğin sebebidirler.
Çevrenin iklimini yumuşattığı söylemi doğrudur; ama büyük zararı vardır. Barajlar etraflarına karın yağmasını önlerler. Bu çevrede su fakirliği demektir. Çevrede su azalırsa bitki de azalır. Erozyona sebep olur. Erozyon da soyulmaktır; fakirliğin sebebidir.
Paylaşım 4
Barajlı Santralı tanıyalım
Baraj buğday ambarıdır. Santral ise değirmendir. Buğday ambarı olmayan değirmen de un çıkarır. Baraj elektrik üretmenin koşulu değildir.
Değirmenin büyük olması çıkacak unu artırmaz. Ne kadar buğdayın varsa o kadar unun olur.
Buğday ambarı değirmeninizin işleyemediği buğdayları bekletmek içindir. Değirmenin kapasitesini yeterli büyüklükte seçerseniz buğday ambarına ihtiyaç olmaz.
Santralların arkasındaki barajlar da santral kapasitesinden fazla gelen suyu bekletmek için yapılırlar. Onların büyük olması, sadece, kötülüğünü, daha doğrusu, yarattığı felâketi büyütür.
Baraj, eğer ekonomik oluyor ve çevreye verdiği zarar telafi edilebiliyorsa yapılabilir. Yapma mecburiyeti hiçbir zaman yoktur. Bütün suyu türbinden geçirmek için baraj yapmak da şart değildir. Santralın kapasitesini büyütmek daha ekonomikse o yapılır; baraj yapılmaz.
Paylaşım: 5
Bu barajlar dolar mı?
İkinci paylaşımda, barajlarımızın faydalı hacimlerinin sadece %11 kullanıldığını demiştim. Geri kalan faydalı hacimlerin %89’unun boş kalacağını söylemeye gerek yok. Bunu neye dayanarak söylüyor yazıyorum? Onu açıklayayım:
Akarsularımızın akış rejimlerini çok kaba olarak şöyle özetleyebiliriz:
Bir yılda akıttıkları suyun üçte biri, taban suyu(Benim ‘dokunulmaz sular’ dediğim su) şeklinde akıyor. Bu su, hemen hemen her ay eşit miktarda aktığını düşündüğümüz suyun yılda akan suyun %30 ile %36 arasında bir miktarıdır. Geri kalan su Mart, Nisan, Mayıs, Haziran ve Temmuz ayında gelen düzensiz ‘yüksek sular’dır.
Bizim sorunumuz ve faydalanacağımız, müdahale edeceğimiz sular bu yüksek sulardır. Yüksek suları eğer biz yüzde yüz düzgün akıtmak istersek bu kadar suyun takriben yarısını bir yerlerde bekletmemiz gerekir. Su bekletmek için başka imkânları sonra konuşmak üzere sadece barajları su bekletme yapısı olarak düşünürsek yapacağımız barajların faydalı hacimlerinin toplamı, bu yüksek suların yarısı kadar olacaktır.
Bu kadar hacim, teorik bir hacimdir. Asla ve asla bu kadar hacme ihtiyacımız olmayacaktır Çünkü:
Barajlarda 12 milyar metreküp kadar su buharlaşmaktadır. Bir bu kadar suyun da cidarlardan sızdığı ve kaçtığını düşünebiliriz. Bu durumda ihtiyaç duyacağımız hacimden 20 milyar metreküpü düşmemiz gerekir. Ayrıca kullanılacak su(sulama ve içme gibi) bu hacimden ayrıca düşeceğiz.
Bu kadar suyu bekletme mecburiyetimiz asla yoktur. Çünkü yüzde yüz akış temin etmek mecburiyetimiz de yoktur.
Barajların faydalı hacimleri bu barajın desteklediği tesisin su işleme kapasitesine göre belirlenir. Bu kapasiteler, eğer baraj aktif hacmini artırmaktan daha ekonomik oluyorsa artırılırlar. Yani baraj kapasitesini artırmak veya yapmak tesis kapasitesini artırmaktan daha ucuz ise baraj yapılabilir. Değilse yapamazsınız.
Bu bilgilerden sonra ülkemizde ihtiyaç duyulabilecek en çok baraj aktif hacimlerini yazalım:
Eğer akarsularımızın toplamı 186 milyar metreküp ise- ki DSİ böyle söylüyor- bu durumda ihtiyaç duyulacak hacim, 35-40 milyar metreküpü geçemez.
Eğer tesis kapasitelerini göz önüne alırsak bu rakam 11-12 milyar metreküpe düşmektedir.
Bu günkü tesisleri göz önüne aldığımızda bu rakam çok daha aşağılara düşmektedir. 10 milyar metreküpün altında kalır.
Eğer baraj yapılabilecek akarsularımızın toplamı, DSİ’nin dediği gibi 130 milyar metreküp ise ihtiyaç duyulacak aktif(faydalı) baraj hacmini siz hesaplayınız.
Pekiyi! Bu durumda, ülkemizde sadece yapılan ve sadece barajların faydalı hacimlerinin toplamı ne kadar biliyor musunuz? 110 milyar metreküp
Bu durumda bu barajlar dolar mı?
Akıl sahiplerine soruyorum.
Paylaşım: 6
Buraya kadar paylaşımlarımda barajlarla ilgili bazı açıklamalar yapmış sonra ülkemizde yapılan barajların genel durumu hakkında bilgi vermiştim.
Sonuç şöyleydi: Ülkemizde yapılabilecek en çok baraj aktif(faydalı) hacmi, 35-40 milyar metreküp; destekledikleri tesislerin su kullanma kapasitelerini(tesis debilerini) dikkate aldığımızda ise 11-12 milyar metreküp olması gerektiğini söylemiştim. Buna karşılık, şimdiye kadar yapılan barajların faydalı hacimlerinin toplamının 110 milyar metreküp olduğunu bu sebeple bu barajların asla görev yapmayacağını yazmıştım.
Şimdi biraz özele inelim:
Çoruh Nehri havzasında akarsudan yararlanmak için 15 adet barajlı 17 adet barajsız olmak üzere 32 adet HES(Hidro Elektrik Santralı) planmış. Barajlı santralların tesis kapasitelerini göz önüne aldığımızda bekletmeye alabileceğimiz su miktarının 600 milyon metreküp civarında olacağını buna karşılık planlanan(çoğu yapılan) barajların aktif(faydalı) hacimlerinin toplamının ise 4,6 milyar metreküp olduğunu söyler yazarsam siz ne düşünürsünüz?
Bu barajlardan 10 adedinin ana kol üzerinde olduğunu ve peş peşe ve iç içe, aralık bırakmadan dizildiklerini; iki yerde boşluk bırakıldığını, bu boşluklarınsa maden sahası olduğunu da yazarsam ne düşünürsünüz?
Şimdilik bu kadar yazıp paylaşımcı arkadaşlarımın ne düşündüklerini öğrenmek istiyorum. Gelecek paylaşımda Çoruh Enerji Planında bir mühendisin asla yapmayacağı, yapamayacağı hususları paylaşıp yine soru soracağım.
Paylaşım: 7
Çoruh Enerji Planı yapılırken hangi mühendislik sefaletleri(alçaklıkları, nesne olarak söylüyorum. Fail veya failleri tanımıyorum) işlendi?
1.Barajlardan önce, baraj ihtiyacını azaltacak önlemler dikkate alınmadı. Bunun geniş adı, havzadaki çıplak alanlar giydirilmedi yani bitkilendirilmedi.
2.Havzada var olan özellikle 2000-2500 ün üstündeki, az da olsa daha aşağılardaki yaşayan ve kurumuş göl hacimlerinden su bekletme hacmi olarak yararlanılmadı. Bu doğal yapılarda su bekletmek çok çok ucuz ve çevreye zarar vermeden yapılabilirdi. Çünkü zaten doğal olarak o iş için Allah-doğa tarafından yaratılmışlardır. Civarlarında yerleşim yeri yoktur. Yapı malzemesi çoktur ve hazırdır.
3.Yukarıdaki önlemler yeterli olmuyorsa yapay su bekletme yapıları, barajlar, yapılabilir. Bunların yapılacağı rakımlar, aklın ve mühendisliğin emri olarak en yüksek yerlerde olmaları gerekir.
Bunu biraz açayım:
a.Eğer siz beklettiğiniz sudan enerji üretecekseniz en yüksek yerde bekletmeniz aklın, mühendisliğin emridir. Çünkü yüksekteki sudan daha çok enerji üretilir.
b.Su bekletme hacimleri(barajlar gibi), aşırı gelen suları bekletmek için yapılırlar. Havzada aşırı gelen sular, 1800-2000-2500 rakımlarında ortaya çıkarlar. Bu suların birleşip taşkın yapmadan önce bekletmeye alınması gerekmez mi? Bu sebeple de su bekletme yapıları, bu rakımlarda yapılmalıdır diyorum. Bu aklın ve ahlakın yani mühendislik mesleğinin emridir.
Çoruh Enerji Planında yapılan su bekletme yapıları yani barajlar 1500 rakımın altında yapılmışlardır. Bir mühendis olarak bu durum akıl almazdır, utanç vericidir. 40 rakımında baraj yerleştirilmiştir. (Muratlı)
4.Çoruh havzasında yapılabilecek en çok su bekletme yapısı hacmi(barajların aktif-faydalı hacimlerinin toplamı), teorik olarak, bürüt, 2 milyar metreküptür. Tesislerin su işleme kapasitelerini göz önüne aldığımızda bu hacim, bürüt, 600-700 milyon metreküpe, hatta daha aşağı iner. Yapılan barajların aktif-faydalı hacimlerinin toplamı, 4,6 milyar metreküptür. Bu sebeple bu barajların görev yapma ihtimal ve imkânları yoktur.
5.Yapılan barajların aktif-faydalı hacimlerinin toplam hacme oranları %50 ve daha aşağıdadır. Bu durum de bir mühendislik sefaletidir. Bu oranın %80 den aşağı inmemesi gerekirdi. Örnek söyleyelim: En büyük iki barajda aktif hacim/toplam hacim oranları %50 civarındadır. Bu durum ancak rezaletle açıklanır.
Devam edeceğim. Bu gün de bu kadar.
Paylaşım: 8
Dünkü paylaşımda barajlardan önce kullanılması gereken su bekletme imkânlarından en önemlisini yazmayı unutmuşum. Bağışlayın.
6.sıraya koyalım. Aslında bu imkân, 2 sırada olmalı idi. Adını söyleyelim: Zemine su yüklenmesi.
Bu imkân denebilir ki su bekletme imkânlarından en hacimli ve en verimli olanıdır. Kolaylık bakımından, bir önlem olan, yüzeylerin giydirilmesi kadardır.
Ne demek zemine su yüklenmesi? Şunu bilmenizi isterim: Toprağın 1 metreküpü 300 litre, kalkerin 1 metreküpü 500 litre su tutabilir. Bu jeolojik yapılara suyu yüklediğinizde su yapının içinde yerçekimi nedeniyle hareket ediyor ama hızı çok az. Bu sebeple taşkına sebep olabilecek suların istediğimiz kadarı zemine yüklenirse hem topraklarımız ve kayalarımızın su oranı yükselir hem de taşkını önlemiş oluruz. Rutubeti artan her zemin, hatta kaya bile, bitkilerin yaşam alanıdır. Çoruh ve Yeşilırmak vadilerindeki kayaların içeriği, mineral zengini olduğundan oralarda kayaların üzerinde her tür bitkinin, ağacın yaşama imkânı vardır. Yeter ki su bulabilsin.
Bu imkân maalesef su ile uğraşanların şimdiye kadar dikkate almadıkları, adeta, sonsuz bir imkândır. Bu konuda bilgimi derinleştirmek için üniversiteye gittiğimi söylemek isterim.
Bu günkü paylaşımıma bir soru sorarak son vermek gelecek paylaşımda devam etmek istiyorum.
Size bir soru sorayım: Buğday tarlalarınızın yıllık buğday verimi belli. Her sene 110 ton buğday alıyorsunuz. Buğdayınızı un olarak satmak istiyorsunuz. Diyelim ki her sene buğdayınızdan 100 ton un üretebiliyorsunuz. Değirmen yapmaya karar verdiniz. Değirmeninizin ömrünü 30 sene dediler. Unun piyasaca alım fiyatı da belli ve sabit gibi.
Sorum şu: Bu değirmeninin maliyeti, 1 milyon olsa mı ununuz ucuza gelir; 2 milyon olsa mı?
Hangi değirmenin ununu kolay satarsınız? Hangi değirmen size refah yaratır.
Maliyeti 1 milyon olan değirmen
Maliyeti 2 milyon olan değirmen
Lütfen iyi düşünüp cevap veriniz. Çünkü vereceğiniz cevaplara göre paylaşımlarımı ya derinleştireceğim veya hızlandıracağım. Arkadaşlarımdan cevap bekliyorum.
Açıklama: Soruda her hangi bir tuzak yoktur: akşam evine gidecek olan her kes bu soruya cevap verebilir.
Paylaşım: 9
Dünkü paylaşımda sorduğum soruyla ancak iki kişi ilgilenebilmiş. Demek ki soruyu sormayı becerememişim. Şimdi soru sormadan anlatmak istediğimi yazıyorum.
Eğer her hangi bir bayındırlık eseri(refah, zenginlik, kolaylık yaratan eser) yapmak istiyorsanız onun en önce bu isteğimizi yerine getirip getirmediğini sağlama almak durumundayız. Yani bu yapının bizi mutlaka zenginleştirmesi lazım. Veya yarattığı kolaylığın sağladığı fayda yaptığım yatırıma ve sebep olduğu kayıplara değer ve onlardan fazla olması gerekir. Bu koşula uymayan her yapı bayındırlık eseri olamaz. Biraz rakamla anlatayım:
Bir barajlı santralın bir yılda ürettiği elektriğin tutarı, yıllık işletme giderleri, artı ona harcanan paranın yıllık faizi, artı sebep olduğu kayıpların yıllık geliri, artı kaç yılda kendini ödemesini istiyorsak sebep olduğu harcama ve kayıpların o kadar zamana bölünmesiyle çıkacak rakamın toplamından fazla olması gerekir. Biraz uzun oldu sadeleştireyim: Santralın bir yılda ürettiği elektriğin toptan fiyattan tutarı, o santral için harcanan paraların ve kayıpların yıllık faizinden fazla olmalı ki o yapının bayındırlık eseri olabileceğini; tekrar edeyim, olabileceğini düşünelim.
Örneğin: Deriner barajlı santralının işletmeye alındığı tam yılda ürettiği elektrik, 1 500 000 000 kilovatsaat. Elektriğin fabrika çıkış fiyatı 7 cent olduğuna göre yıllık bürüt geliri 105 milyon USD dir. Bundan işletme giderleri ve diğer giderler için 10 milyon USD yi düşersek geriye 95 milyon USD kalır. Biz eğer bu parayla yaptığımız harcamaların faizini, sebep olduğu kayıpların yıllık gelirini karşılayabiliyor ve para artırabiliyorsak; çevre duyarlılığımız da (sıfır) sa bu barajlı santral bayındırlı eseri olabilir.
Hepsini bir kenara koyalım: sadece harcanan paraların müteahhide ödenenini düşünelim ne kadar biliyor musunuz? En az 2 700 000 000 USD. Bu kadar paranın yıllık faizini hiç merak ettiniz mi? Mesela yüzde ondan kaç dolar eder? 270 milyon USD. Kaldı ki harcanan para o kadar değil çok daha fazla. Bu parayı, bu santral, her sene ödeyemiyorsa bizi kazığa oturtmuş demektir. Biz bu kadar parayı mutlaka ödüyoruzdur. Veya yeniden borçlanıyoruzdur. Yani geleceğimizi satıyoruzdur.
Ülkemizin borçlarının devamlı artmasının sebebi işte böyle yapılardır.
Sabredip okuyanlara söz veriyorum. Bir daha böyle okunması zor ve ifade ettiği, çok rahatsız ettiği, yazıları yazmamaya çalışacağım. Tabii meramımı anlatabilirsem.
Paylaşım: 10
Buraya kadar ülkemizdeki ve Çoruh Enerji Planındaki barajların durumunu anlatmış birazda bir bayındırlık eserinin refah yaratabilmesi(zenginlik yaratabilmesi) için maliyetinin hangi sınırları aşmaması gerektiğini anlatmaya çalıştım.
Konu önemli olduğu için özetleyeyim:
Ülkemizde ihtiyacın 10 misli baraj aktif hacmi yapıldığını, bu barajları yaparken 6 başlıkta toplayabileceğimiz mühendislik ve ekonomik sefalet işlendiğini bunların sonucunda ülke kaynaklarının yok edildiğini, çevrenin mahvedildiğini, 1,5 milyon insanın yerlerinden söküldüğünü ve ülkemizin her yıl 50-60 milyar USD faiz ödemeye mahkum edildiğini anlatmıştım. Sonra Çoruh Enerji Planında işlenen sefaletleri kenarından göstermeye çalıştım.
Bu gün bütün bu sefaletlerin(alçaklıkların) neden işlendiğini sizlere özetlemeye çalışacağım.
Bu alçaklıklar,(Nesne olarak söylüyorum ha…. DSİ de çalışan değerli meslektaşlarımı tanımıyorum ki onlara böyle hitap edeyim) neden işlendi?
Bana göre:
1.Ülke, her yıl artan borcun içine yuvarlanmıştır. Her yıl borcu artmaktadır. Böylelikle edilgen(söz dinler) hale getirilmiştir. Ülkenin edilgen olması hedeflenmiştir.
2.Havzalar, özellikle Çoruh ve Fırat ana kollarının çevreleri, insandan boşaltılmıştır. Bunun iki önemli sonucu doğar:
a.O coğrafyalarda yaşayan insanlar, oraların en doğal savunucularıdır; onlar yerlerinden sökülerek havzalardaki maden yağmasının önündeki engeller kaldırılmıştır.
b.Yerinden yurdundan edilen insanlar büyük kentlerin varoşlarında her türlü eylemde kullanılabilir hale gelmişlerdir. Çünkü kültürlerinden koparılmışlardır. Bu ülkenin içinin karıştırılması için büyük bir imkândır.
Başka sonuçları da elbette vardır. Ama ben en önemli sonucu söyleyerek bu günkü paylaşımı sonlandıracağım:
Görev yapmayan, içi boş barajlardan bir kısmı, iki nehir(Fırat ve Çoruh) ana kolu üzerinde peş peşe ve iç içe dizilmişlerdir. Bu barajların arasında boşluk yoktur. Çoruh üzerinde iki yerde boşluk vardır; oralar da maden sahasıdır.
Bunun anlamı şudur: Ülke coğrafyası bu iki nehir ekseninde Yırtılmıştır. Bu yırtık BOP haritasının istediği sınırla üst üste oturmaktadır. İsteyenler, inanmayanlar haritalar üzerinde çalışabilirler.
Yani akarsularımızı yöneten değerli vatan evlatlarımız, ülkemizi batırmak ve coğrafyamızı BOP’un alt yapısına uygun yırtma işinde kullanılmışlardır.
Böyle olduğunu neye dayanarak mı söylüyorum? Bekleyiniz ve aklınızı kullanmaya hazırlanınız. Doğaya böyle akıl ve ahlak dışı müdahalenin gerekçelerini sıralayacağım. Ama önce haritaları paylaşarak.
Bu günlük bu kadar. Devam edeceğim.
Paylaşım: 11
Önceki paylaşımda Çoruh Enerji Planına konan 15 barajdan 11 adedinin görev yapmadığını söylemiştim. Daha önceki paylaşımlarımda da barajlı santraların en pahalı elektriği ürettiğini, asla zenginlik yaratmadığını ülkeyi devamlı artan borcun içine ittiğini yazmıştım.
Bu barajların görev yapmadığını, elektrik üretimine fayda yerine zarar verdiğini anlatmıştım.
Bu durumun ancak şu şekilde açıklanabileceğini tekrar edeyim:
1.Ülke devamlı artan borçla baş başa bırakılmış edilgen(söz dinler) hale getirilmek istenmiştir.
2.Maden sahalarında direnç oluşmaması için havza insandan boşaltılmıştır.
3.Ülke coğrafyası ana kol üzerindeki barajlar ekseninde yırtılmıştır.
Bu durumda: Edilgen bir ülkede yaratılan yırtık BOP planının istediği yeni sınırla çakışıyorsa.
Bu yırtığın amacı, BOP uygulamasının sonudur. İyi de BOP uygulamasının ülkemizdeki başı neresidir? Onu da söyleyelim: Fırat ana kolu üzerine peş peşe ve iç içe oturtulmuş görevsiz barajlardır. Çünkü biliyoruz ki bu barajlar, Keban, Karakaya, Atatürk, Birecik ve Karkamış görev yapmamaktadırlar. Bunlarda enerji üretimini azaltmaktadırlar. Yaptıkları, ülkeyi borca batırmak ve coğrafyasını yırtmaktır. Bu yırtık, 600 kilometreden fazladır.
Her iki nehir üzerindeki yırtığın ülkede meydana getirdiği şekli görelim. Bu foto haritayı akıl sahibi yurtseverler incelesin; sonra devam edelim.
İlk defa duyduğumda sadece dikkatimi çekmiş, üzerinde bir süre düşünmüştüm.
2006 olmalı…
Bakû’ye her gidişimizde olduğu gibi Elçibey’in kabrini ziyaret ediyoruz eşimle… Lise çağında bir başka genç daha var mezarın başında. Dualarımızı edip sessizce ayrılırken, elindeki Kur’ânı Kerim’den gözlerini kaldıran genç yanımıza yaklaşıp; “Kusura kalmayın, Osmanlı Türkü müsünüz?” diye sormuştu.
Çocuğun ne demek istemiş olabileceğini zihnimde bir kenara not etmiştim?
2016 Mart’ı… Eşim Girne-Güzelyurt minibüsünde; Üniversite hocası genç bir Azerî Türkü hanımla tanışıyor. Yol boyu sohbet ediyorlar. Ayrılırken Hocahanım eşime; “Osmanlı Türküsünüz değil mi?” sorusunu soruyor.
Biz, Bakû-Girne hattında 10 senenin üzerine gelen bu neredeyse birebir aynı kavramın derinliğini hazmetmeye çalışırken 27 Mart 2016 tarihli “Adres” dergisi yayınlanıyor Lefkoşa’da..
36-37’inci sayfalarda Erdinç Gündüz Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı’nın 16 Ağustos 1960’da Ada’ya ilk gidişiyle ilgili çocukluk anılarını anlatıyor…
Lefkoşa’nın Türk kesiminde oturan “azınlıklar” (Rum ve Ermeniler) yavaş yavaş Rum tarafına “taşınmaya” başlamışlar.
Bir tatil günü karşılarında oturan Ermenilerin evine de bir kamyon yanaşıp eşya yüklenmeye başlanır.
Erdinç Gündüz’ün babasının, komşu Nişan Efendi’ye sorduğu “Hayırdır?” sorusuna aldığı cevap aynen şudur;
“Zeki bey… Mahallede bir şey olmadı ama Osmanlı ayak bastı artık bu adaya. Bir daha da çıkmaz. Osmanlı’nın bundan sonra ne yapacağı da hiç belli değil”.
1960 Lefkoşa, 2006 Bâkû ve 2016 Girne…
Böyle tesadüf olmaz…
Öyleyse…
Sadece “Osmanlı”nın değil ama “Osmanlı’daki Türk”ün kimliği üzerinde de bir daha ve etraflıca düşünmemiz gerekmiyor mu? 28 Mart 2016
57’İNCİ TÜMEN HER YERDE/HEPİMİZ 57’İNCİ TÜMENİN EFRÂDIYIZ
Suriye’deki ve bölgemizdeki gelişmeleri iyi okuyabilirsek, bugüne kadar uyguladığımız yanlışlarla dolu dış politikamızı değiştirmemiz gerekirdi. “Esad gitsin” takıntımız hala sürüyor. Esad’ı Amerika’nın, Batı’nın, İran’ın, Rusya’nın koruduğunu ve giderek güç kazandığını göremiyoruz.
Biz, Esad’ı sevdiğimizi ve koruduğumuzu söylemiyoruz. Biz, ülkemizin çıkarlar neyi gerektiriyorsa onu yapmamız gerektiğini vurgulamaya çalışıyoruz. Esad’ın geleceği de bizi ilgilendirmiyor. Ülkemizin geleceği bizim için her şeyin önündedir.
Ancak, bunun için de Suriye’deki ve bölgemizdeki gelişmeleri iyi okuyabilmek, buna göre yeni politikalar da oluşturmak durumundayız. Dış güçler, hala Esad’ın iş başında kalmasından yana tavır sergiliyorlarsa, bizim hala Esad takıntısı içinde olmamız bir şey ifade eder mi, ona bakmalıyız.
Rusya’nın hava desteği ve çizdiği strateji doğrultusunda Esad, 5 yıldır süren iç atışmalarda daha önce kaybettiği topraklarını almaya başladı, güç kazandı. Son olarak IŞİD karşıtı hamleleri ile de dış desteğini artırdı. Esad’ı seversiniz, sevmezsiniz bu başka şey, ama IŞİD karşıtı elde ettiği başarı Esad’ın daha uzun süre iş başında kalacağını da gösteriyor. Bunu biz de görebilmeliyiz.
Bunu nereden mi çıkardık?
Suriye güçleri bir yıl önce IŞİD tarafından ele geçirilen tarihi Palmiye kentini Rusya’nın da hava desteği ile yeniden ele geçirdi. 500’ün üzerinde de IŞİD militanının öldürüldüğü belirtiliyor.
Reuters’ın haberine göre; Gözlemevi Direktörü Rami Abdülrahman, Palmira savaşında 400 IŞİD üyesinin öldüğünü söyleyerek, antik kentin kaybının, 2014 yılında Suriye ve Irak’ta kontrolü altındaki bölgelerde halifelik ilan etmesinden bu yana terör örgütü için en büyük yenilgi olduğunu belirtti.
IŞİD, UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan Palmira’da birçok tarihi eseri talan ederken, antik kentin amfi tiyatrosunda da kan donduran toplu infazlarını gerçekleştirmişti. Bu infaz görüntülerinin yayınlanmasının çok büyük yankılar uyandırdığını da biliyoruz.
Esad yönetiminin yaptığı açıklamada “IŞİD’ın artık sonu geldi” denildi.
Bu hamle IŞİD teröründen çekinen, korkan ve önlem almak durumunda kalan Amerika ve Batı tarafından sevindirici ve olumlu bulundu. IŞİD’a karşı Esad güçlerinin mücadelesi destek bile buldu. Zaten, dış güçlerin bu konuda gizliden Esad’a destek verdiği daha önce biliniyordu.
Batının Esad ile IŞİD’ı ayırdığını, IŞİD tehlikesi karşısında Esad’ı unuttuğunu bile söyleyebiliriz. IŞİD ile mücadele eden kim olursa olsun Batı şu anda onların yanında yer alıyor ve kucaklıyor.
Bugüne kadar IŞİD ile gerekli mücadeleyi yapmamakla suçlanan Rusya’nın hava desteği ile Palmira’nın kurtarılması aynı zamanda Rusya’ya da saygınlık kazandırmış oluyor.
Bu gelişmeleri görmezden gelebilir miyiz?
Şimdi ise, Esad’a bağlı birlikler, IŞİD tarafından Başkent ilan edilen Rakka’nın ele geçirilmesi için harekete geçti. Yine bu operasyonda Rusya önemli rol oynayacak. Sanıyoruz, Rakka da ele geçirilecek ve IŞİD Suriye’deki varlığını büyük ölçüde yitirmiş olacaktır.
Bu satırlar yazılırken gelen haberlere göre Suriye ordusu ile müttefiklerinin tarihi Tedmur kenti içerisindeki ilerleyişleri sürerken, Tedmur’un Rakka ile bağlantı yolunun da kesildiği belirtiliyordu.
Rakka neden önemli kısaca buna da değinmek istiyoruz:
IŞİD, Rakka’yı Başkent seçti, burada güçlendi. Stratejiler burada yapıldı. 2014 yılının Haziran ayında Musul’un işgal edilmesi de buradaki IŞİD güçleri ile Musul’daki işbirlikçileri ile gerçekleştirildi. Sünni aşiretlerinin de desteğini de alan IŞİD’ın bundan sonra nasıl tehlikeli bir şekilde yayıldığını zaten hepimiz yakından bilmekteyiz.
Konu ile ilgili olarak Rusya’dan yapılan açıklamalarda, Suriye topraklarında tek bir IŞİD militanın kalmaması için gereken her türlü hazırlığın yapıldığı ve bu konuda kararlılığa da dikkat çekildiğinin altını çizelim.
Zaten Musul’daki IŞİD’a karşı da ortak bir operasyon başlatıldı.
Ancak, bu operasyonlar IŞİD’ın varlığını tümden yitirmesine yeter mi, sanmıyoruz? IŞİD tehlikesi daha uzun süre devam edecek gibi görünüyor. Yapılan açıklamalarda IŞİD’a sempati duyan 100 milyon insan varlığından söz ediliyor. Ayrıca IŞİD teröründen beslenen bazı ülkelerin de varlığını işin içine koyduğumuzda bu tehlikenin kolay kolay sona ermeyeceğini görürüz.
Ancak şunu da söylemeliyiz:
Suriye’de ve bölgede dengeler hızlı biçimde değişiyor. IŞİD’a büyük darbeler indiriliyor. Esad koltuğunu şu an için de olsa sağlamlaştırıyor. Rusya büyük aktör olarak yine öne çıkıyor. Böyle bir durum karşısında hala Esad takıntısı ile nereye varabiliriz?
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Ömer Çelik geçen hafta düzenlediği basın toplantısında Belçika’nın terör örgütleri konusundaki tutumunu eleştirmiş ve “PKK’nın propaganda çadırları kurması ya da benzeri faaliyetlerde bulunmasına müsaade edilmesi çifte standarttır. Bu çifte standarttan herkesin her aşamada uzak durması gerekmektedir” diyerek Türkiye’ye karşı uygulanan çifte standarda dikkati çekmiştir.
Avrupa Birliği’nin ve de Batı’nın Türkiye’ye karşı uyguladığı çifte standartlara ben Bobon kriterleri diyorum. Bu kriterler Avrupa Birliği’nde Türkiye’ye yapılan ayırımcılığı belirtmek üzere ilk defa tarafımdan kullanılan ve Türkçe literatüre giren bir kavramdır.
BOBON kriterlerinin açılımı söyledir: BO: Bizden Olanlar, BON: Bizden OlmayaNlar. Türkiye, bazı AB liderleri (Merkel ve Sarkozy gibi) ve Avrupalılar tarafından BON kapsamında algılandığı için daima önüne engel çıkarılan ülke olmuş, Ankara ve Brüksel’deki terör olaylarını kınama konusundaki farklı tutumlar buna örnek oluşturmuştur.
ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü günlük basın toplantısında Brüksel’de havalimanı ve metro istasyonuna düzenlenen terör saldırılarında hayatını kaybedenlerin anısına bayrakların 26 Mart’a kadar yarıya indirilmesinin bir “yas ve saygı” işareti olduğunu, diğer ülkeler için aynı uygulamanın yapılmamasının saygısızlıkla tarif edilemeyeceğini belirtmiştir.
Toner, ”Acı paylaşımında bayrakları yarıya indirmede kriter nedir? Saldırının nerede olduğunun önemi ya da müttefikler arasında bir ayrım var mı?” şeklindeki soruya ”Bu kararın Beyaz Saray tarafından ya da ülkenin liderleri tarafından alındığını sanıyorum” (I mean, partly that’s a decision I believe made by the White House or by the senior leadership of a country) cevabını vermiştir. Bu konuda herhangi bir kriter olup olmadığını bilmediğini söyleyen Toner, İstanbul’da düzenlenen ve 4 kişinin hayatını kaybettiği saldırıyı da kınadıklarını hatırlatarak, ”Bayrakların yarıya indirilmemesi saygısızlık şeklinde yorumlanmamalı” demiştir.
ABD Başkanı Barack Obama, Brüksel’de gerçekleştirilen terör saldırılarında hayatlarını kaybedenlerin anısına ülke genelindeki federal kurumlar, askeri noktalar, savaş gemileri ve limanların yanı sıra büyükelçilikler ve askeri tesislerde bayrakların 26 Mart’a kadar yarıya indirilmesi talimatını vermişti.
İngiliz The Guardian gazetesinde Allan Hennessy “Herkes için yas tutmalıyız” diyerek konuya açıklık getirmiştir: “ Salı gecesi Belçika bayrağının renkleri Eyfel Kulesi’nde,Brandenburg Tor’da ve hatta Dubai’deki Burj Khalifa’da yansıtıldı. Brüksel’in ötesinde gönderilen mesaj, oldukça doğru bir şekilde, dayanışma, umut ve arkadaşlık mesajıydı. Ama Berlin’in ışıkları, İstanbul ve Ankara patlamalarında hayatını kaybedenler olduğunda neredeydi? Bir milyon Türk Berlin’de yaşamakta, toplamda 3 milyon Almanya’da. Onlar Merkel’in dayanışmasını hak etmiyorlar mı? Sosyal medyada “JeSuisBruxelles (Ben Brüksel’im) meşhur olurken “JeSuisAnkara’yı” (Ben Ankara’yım) görmek neredeyse imkansız bir halde. Evet, Kürdistan Özgürlük Şahinleri (TAK) bir IŞİD değil. Ve evet, Avrupa’nın dışındaki jeopolitik durum genelde daha karışık ve şiddet içinde oluyor. Ancak bütün masum ölenleri bir gören ortak bir insaniyet var: Hepimizin kanı aynı renk akıyor… Bizler, Batı trajedisi için göz yaşlarımızı biriktirmemeliyiz. Brüksel’de, Ankara’da, Bağdat’ta, Paris’te ve dünyanın geri kalanındakiler için eşit derecede, ayrım yapmadan yas tutmalıyız.
Diğer bir İngiliz gazetesi The Independent benzer bir yorumda bulunarak Belçika’da yaşanan terör olayının ardından Belçika bayrağı asarak terörü lanetleyen İngiliz hükümetini Ankara’ya karşı aynı hassasiyeti göstermediği için eleştirmiştir. Brüksel’de yaşanan terör olayının ardından Paris Belediye Başkanı’nın Eyfel Kulesi’nin Belçika bayrağının renklerine bürüneceğini açıkladığı, İngiltere’nin Başbakanlık konutunda Belçika bayrağını yarıya çektiğini hatırlatan gazete, “Aynı sempati neden Ankara için de gösterilmedi? ” sorusunu gündeme getirmiştir.
Ankara’daki terör saldırısından sonra Downing Street neden Türk bayrağı çekmedi diyen Independent, Ankara’da yaşanan patlamaları ve verilen kayıpları hatırlatarak, Avrupa sessizliğini korurken Türkiye’de daha fazla kişinin yaşamını kaybettiğini vurgulamıştır. PKK’ya destek veren Belçika yetkililerin e-postalarına Enis Pınar tarafından hazırlanmış aşağıdaki kınama mesajını göndermek hepimizin görevi olmalıdır.
“My deepest condolences to the families of the victims in today’s terror attacks in Brussels. However, until the November 13, 2015 terror attacks in Paris, France which were planned and launched from Belgium, the Belgian government did far too little in keeping track of the Islamic radicals in its country. Even today for example, it is in the contradictory position of despite having designated the Kurdish PKK as being a terrorist organization similar to the U.S. due to its numerous bomb attacks in Turkey, the Belgium needs to realize that to condone the activities of some terror organizations because they Belgian government has allowed the PKK to open an informational tent in the middle of Brussels. do not target their nation is a short sighted policy since terrorism is a universal disease which if allowed to exist in any form will eventually afflict their own nation as well.”
2016 Avrupa Futbol Şampiyonası hazırlık maçı öncesinde Tarragona’da hayatını kaybeden üniversite öğrencileri ile Brüksel’de yaşanan terör saldırısında yaşamını yitiren siviller için bir dakikalık saygı duruşunda bulunulma kararı bir çifte standarttır. EURO 2016’da A Milli Takımımız ile aynı grupta yer alan İspanya Türkiye’de meydana gelen terör saldırılarını yok saymıştır. Böyle üzücü olayların ardından siyah bant takılmasına dahi izin vermeyen UEFA’nın bu tutumu da bir çifte standarttır.
Bosna Hersek’in başkenti Saraybosna’nın en önemli sembollerinden Vijecnica Kütüphanesi, Türkiye ve Belçika’daki terör saldırıları sonrası Türk ve Belçika bayraklarının renkleriyle ışıklandırılmıştır. Saraybosna Belediyesi’nin aldığı kararla, son dönemde terör saldırılarına maruz kalan Türkiye ve Belçika’ya destek olmak amacıyla Saraybosna’nın hafızası olarak nitelendirilen tarihi kütüphane binası iki ülke bayraklarının renklerine büründürülmüştür.
Saraybosna Belediye Başkan Yardımcısı Abdullah Skaka, bu şekilde Türkiye ve Belçika’da son dönemde yaşanan terör saldırıları konusunda kamuoyunu bilgilendirmek ve Saraybosna’nın da saldırıda hayatlarını kaybedenleri andığını göstermek istediklerini söylemiştir. Skaka, “Vijecnica’yı seçmemizin nedeni, bu binanın da tarih boyunca birçok kez saldırılara maruz kalmış olmasıdır” demiştir.
Batı’nın bu ayırımcı tutumuna Aşık Veysel Şatıroğlu’nun iki dörtlüğü ile cevap vermek istiyorum.
Kürt’ü Türk’ü ne Çerkez’i
Ademin oğlu kızı
Beraberce şehit gazi
Yanlış var mı ve neresi
Kuran’a bak İncil’e bak
Dört kitabın dördü de hak
Hakir görüp ırk ayırmak
Hakikatte yüz karası
Rumlar, sadece KKTC’ye turistlerin gelmemesi için değil, tüm konularda dış dünya ile temasımızı kesmek için ellerinden geleni yapıyorlar. O denli pişkinler ki, Rum lider Anastasiadis ara bölgede KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı ile oturup kahve içmek eşliğinde Kıbrıs konusunu çözmek için müzakereler yaparken, Kıbrıs Rum Yönetiminin bürokratları aynı dakikalarda, Kıbrıslı ‘Türklerin dünya ile olan bağını nasıl koparırız’ın hesap ve görüşmelerini yapıyor. Biri yüzümüze gülerken, diğeri de sırtımıza bıçak saplamaya çalışıyor.
Aslında şaşırmamak lazım; Rumlar 1974 öncesinde de böyleydiler, 1974 sonrasında da aynı alışkanlıklarını devam ettiriyorlar, hem de dozunu hiç eksiltmeden. 1974 öncesinde Rumlardan yediğimiz kazıkların, gördüğümüz kötülüklerin haddi hesabı yok. Türk girişimcilerin 1970 yılında otel açmasına bile tahammül edip izin veremediler, Türklere karşı duydukları düşmanca duygular nedeni ile.
Turizmimize Touchdown şart olduTurizm açısından direkt uçuş engelini aşabilecek ve kıracak en iyi çözümün aktarmasız, “yarı direkt uçuş”lar olduğu zaman içinde ortaya çıktı. 1975’de başlayan Londra-İstanbul-Ercan arasında yapılan ve sadece İstanbul’da “Touch down” olarak tabir edilen, uçağın alana inmesi ama yolcuların yerlerinden kalkmadan, yeni yolcuların uçağa girerek yerlerini almasından sonra herhangi bir bavul aktarması yapılmadan uçağın yoluna devam etmesi olarak tanımlanan bu sisteminin çok faydalarını görmüştük geçmiş yıllarda.
Genelde büyük ve gazinolu otellerin bu sisteme pek gereksinimleri yok. Bunların yolcuları zaten hazır ama artık resmen can çekişir konuma kadar düşmüş olan yıldızı az ve kapasiteleri küçük otellerimiz ile butik otellerin bu tür uçuşlara, yani “Yarı direkt uçuş”lara gereksinimleri çok fazla.
Örnek olarak bir uçak şirketimiz her gün Tahran-Ankara seferini ve Ankara-Ercan seferini yapmakta. Tahran’dan binen Ercan yolcusu Ankara’da uçaktan inmekte ve otobüsle terminale gitmekte. Bavulunu bant başında bekleyip almakta veya da bavulu görevliler tarafından birkaç saat sonra kalkacak Ercan uçağına aktarılmak üzere aktarma bölümüne götürülmekte.
İkinci uçağı beklemek yolunda aradan birkaç saat geçtikten sonra da Tahran çıkışlı Ercan yolcusu uçağına binmek için önce kuyruğa girmekte, sonra otobüse binerek uçağına gitmekte ve ikinci uçağına binmekte. Bu sistemde hem yolcu tarafından beklemek için harcanan saat sayısı yüksek, hem de aktarma anında bagajının kaybolması olasılığı ortaya çıkıyor. Hâlbuki söz konusu uçak şirketi bu uçuşları senkronize edebilse ve Tahran-Ercan yolcusu Ankara’da uçaktan inmeden 30-45 dakikalık bir beklemeyle, bavullarının aktarılması ile ilgili olarak da hiç uğraşmadan yoluna devam edebilse, adaya gelecek olan turist sayısı bayağı artacak eskiden olduğu gibi.
İranlılar için rahat edebilecekleri Müslüman bir ülke olarak KKTC çok tercih edilen bir ülkedir, özellikle de İlkbahar, Yaz ve Sonbahar mevsimlerinde. Tahran çıkışlı yolcuların tercihi ise çoğunlukla küçük oteller.
Uçak şirketlerimiz bu ülkeye hizmeti kendilerine şiar edinmişlerse yurt dışından Ercan gelecek yolcuların binecekleri uçağın, Türkiye’de herhangi bir havaalanına indiği zaman havaalanında sadece yeni yolcu almak için bekleyeceği ama Ercan destinasyonlu yolcuların da uçak değiştirmek zorunda kalmadan yollarına devam edebilecekleri bir uçuş modeline dönüştürmeleri, hem KKTC’nin ekonomisine büyük bir katkı koyacaktır, hem de özellikle küçük otellerimiz ile çeşitli esnafımızın para kazanmalarına yol açacaklardır.
Turizm Bakanlığı “Yarı direkt uçuş” yapan uçak şirketlerine katkı koymalı, turizmimize daha da destek vermek istiyorsa…
Kürtlerin yoğun oturduğu, Türkiye sınırları içinde Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgeleri’nin bir kısmını kapsayan bölgeye Bakure Kürdistan,
Irak Cumhuriyeti sınırları içinde Kuzey Irak’ta yer alan bölgeye Başure Kürdistan,
Suriye sınırları içinde Kürtlerin oturduğu bölgeye Başure Rojavaya Kürdistan diyorlar.
*
Türk Güvenlik Güçleri, 4 Nisan 2015’ten beri Bakure’de; Diyarbakır, Sur, Cizre, Nusaybin, Şırnak, Silvan, Yüksekova’da PKK terör örgütü ile mücadele ediyor.
Bakure’de PKK terör örgütüne karşı mücadele aslında NATO’nun II. Dünya Savaşı sonrası AB ülkelerine belirlediği strateji çerçevesinde gelişiyor.
*
ABD emperyalizmi çıkarlarını sağlamak üzere NATO’nun;
Birincisi; Sovyetler Birliği blokuna,
İkincisi; üye ülkelerde iç ve dış başka özgürlükçü hareketlere karşı şekillenen stratejisi,
AB ülkelerinin olduğu gibi Türkiye’nin bütün ilişkilerini şekillendirmiştir.
*
Bu Türkiye’nin dün Sovyetlere, bugün Rusya’ya karşı NATO’nun doğu cephesini genişletmek ve her dem ülkede oluşacak özgürlükçü hareketleri tasfiye etmek için NATO’da bulunduğu anlamına geliyor.
Bu durumda Türkiye’nin PKK terör örgütüne karşı mücadelesini de zımnen NATO’nun yürüttüğünü kabul etmek gerekir.
*
Türkiye, Bakure’de PKK terör örgütüyle mücadelesini zımnen NATO ile birlikte yaparken,
Başure ve Rojava’daki Kürt güçleri ise elde ettikleri askeri başarılar ve bulundukları bölgelerde ortaya koydukları siyasetle uluslararası arenada siyasi irade olarak kabul ediliyorlar.
Kürt güçleri Suriye ateşkes sürecinde ve sonrasında sistemin nasıl olması gerektiğinde önemli rol üstleniyor.
Üstelik NATO’yu oluşturan Sykes-Picot Antlaşmasının sürdürülmesini isteyen kesimlerden yoğun destek alıyorlar…
Müthiş bir paradoks yaşanıyor…
*
Irak’ın IŞİD terör örgütüne karşı ciddi bir mücadele içinde olduğu bir ortamda, Türkiye Başure’de Gedu Üssünde asker konuşlandırmıştır.
26 Mart’ta IŞİD terör örgütü ile peşmerge güçlerinin karşılıklı çatışmaları esnasında Gedu Üs Bölgesinde TSK’dan bir asker hayatını kaybedince kamuoyunun dikkati bu bölgeye çevriliyor.
Yahu, Türkiye Başure’de hem de NATO’yu oluşturan Sykes-Picot Anlaşmasının sürdürülmesini isteyen kesimlerle ne aramaktadır?
*
Bu sırada Irak Savunma Bakanlığı, Haziran 2014’ten beri İŞİD’in elinde bulunan Musul’un kurtarılması için beklenen operasyonu başlatmıştır.
Operasyon öncesinde Irak Başbakanı H.el-İbadi,Türkiye’nin çatışmalardan uzak bir bölgeye konuşlandırdığı askerlerinin IŞİD terörizmine karşı mücadeleye kesinlikle katkısının olmayacağını iddia ediyor.
Aksine Türkiye’nin askerini Başure’den çekmesini istiyor,aksi halde Türkiye’nin sinsi planlar içinde olduğuna dikkat çekiyor.
*
Nasıl yani? S.Hüseyin’in devrilmesinden sonra Irak; Şiilerin egemen olduğu, Kürtlerin haklarının da tanındığı bir ülke olarak yeniden kurulmuştur.
Ne ki yıllar boyunca yönetici güç olarak örgütlenen Sünniler bu yeni statüyü bir türlü içlerine sindirememiş,
BAAS partisinin ve Saddam’ın asker ve sivil bürokrasisinin de ana kitlesini oluşturan Sünniler yeni Irak statükosuna karşı mücadele başlatmıştır.
*
IŞİD, Irak’ta bu mücadelenin örgütü olarak kurulup genişlemiştir.
Musul, ardından da Kerkük’ün güneyini almış ve “Kerkük-Yumurtalık” hattına egemen olmuştur.
İŞİD’in Suriye ve Irak’ta yasal sahiplerinden çaldığı petrol Türkiye üzerinden ABD emperyalizmine çok para kazandırmıştır.
Bir taraftan da Sünni aşiretlerin desteğiyle pazar yerlerine, Şii camilerine, polis ve asker karakollarına saldırarak Irak Hükümetini yıldırma stratejisi izlemiş,
Öte yandan BAAS bürokrasisinin askeri deneyim ve imkanlarının IŞİD’in hizmetine girdiği ve başlıca önemli görevleri üstlendiği bilinmektedir.
*
Iraklı Sünnilerin temsilcisi eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi’nin “terör örgütleriyle işbirliği içinde olduğu” gerekçesiyle Irak’ta idama mahkum edilmesi bu yüzdendir.
Recep Tayyip Erdoğan, Haşimi’ye gadre uğramış bir Sünni lider olarak kabul etmiş ve kol kanat germiştir.
Bu Türkiye’nin o günlerde Irak’ta henüz adı pek duyulmamış IŞİD’e verdiği destek anlamına geliyordu.
Nitekim Türkiye, Suriye’de de IŞİD’le temasına devam etmiş ve halâ resmen kabul etmese de “Esad’a karşı savaşıyor, Rojava Kürtlerinin taleplerini bastırmak için gerekli ” diye her desteği vermeye devam etmiştir…
*
IŞİD Sünni şeriatı üzerinde bir devlet kurmayı amaçlamıştır ama bu devleti zaten Müslüman olan ülkeler kurmak isteyince ister istemez, bu örgütün stratejisi din ve mezhep savaşı çıkarmak üstüne kurulmuştur.
Sonuçta IŞİD; Alevi-Sünni, Şii-Sünni çatışması gibi binbeşyüz yıllık çelişkileri kışkırtmış,
Suriye’de Alevi-Sünni çatışması, Irak’ta ise Şii-Sünni çatışmasını körüklemiştir.
*
O yüzden ABD ve NATO bu süreçte iki yüzlü bir siyaset izliyor.
Ankara’nın Irak’taki varlığının,Bağdat ve Diyala’da artan İran etkisinin önünü kesebileceğini savunuyor.
Türkiye’nin Irak’taki etki alanını genişletmek için Kürdistan Demokratik Partisi ile işbirliği peşinde olmasını Musul IŞİD’den kurtarıldıktan sonraki dönemde kilit bir aktör olmak istediğine bağlıyor…
Irak’ın Musul’u kurtarma operasyonuna muhatap olduğunda ise IŞİD’in yerini BAAS partisinin ve Saddam’ın asker ve sivil bürokrasisinin ana kitlesini oluşturan Sünnilerin Musul’a hakim olmasını bekliyor.
*
O yüzden TSK Kuzey Irak’taki M.Barzani yönetimiyle uzlaşma çerçevesinde IŞİD’in kontrolündeki Musul yakınlarındaki Gedu Üssünde 2 bin asker bulundururken,
Irak’taki gelişmeler Sykes-Picot Anlaşmasının sürdürülmesini isteyen kesimlerin isteği doğrultusunda ilerliyor.
Başure ve Rojava’daki Kürt güçleri elde ettikleri askeri başarılar ve bulundukları bölgelerde ortaya koydukları siyasetle, sadece Suriye’nin değil Irak ve Türkiye sisteminin de nasıl olması gerektiğinde başrol oynuyor.
Suriye,Irak mezheplerin ve etnik kimliklerin kendi özgünlüklerini ve kimliklerini koruyacağı fedaratif bir yapıya doğru gidiyor.
*
Türkiye “Erdoğan Paradoksu”ndadır.
PKK terör örgütü ile mücadelesini ulusal birliği ve bütünlüğü ile değil, üyeleri Sykes-Picot’çu olan NATO ile götürüyor.
Avrupa Birliği (AB)’nin sığınmacılara kapılarını kapatması ve Avrupa’daki sığınmacıları da Türkiye’ye gönderme kararından sonra bu konu yeniden gündeme oturdu. Türkiye ile AB ülkeleri arasında yapılan anlaşmada 3 milyar Euro Türkiye’deki mültecilere harcanmak üzere verilecek. Daha sonra 3 milyar Euro’nun daha ödenmesine geçilecek.
Türkiye’de şu anda 3 milyon 750 bin Suriyeli sığınmacı bulunuyor. Yapılan açıklamalara göre bugüne kadar bu sığınmacılar için 10 milyar Doların üzerinde harcama yapıldı. Bu rakam her geçen gün daha da artıyor.
AFAD Başkanı Fuat Oktay’ın yaptığı resmi açıklamalara baktığımızda sığınmacı konusundaki gelinen son noktayı şu şekilde görmekteyiz:
■ 500 bin sığınmacı hastanede yattı. 300 bini ameliyat oldu.
■ 900 bin okul çağındaki Suriyeli çocuğun 495 bini okula gidemiyor.
■ 270 doktora, 40 bin lisans, 4 bin civarında yüksek lisans mezunu Suriyeli sığınmacı var.
■ Sınırın Suriye tarafında sığınmacılar için yapılan 10 kampı da destekliyoruz ve her türlü yardımı aralıksız yapıyoruz.
İşin bir de toplumsal boyutu var ki, bize göre en önemlisi de budur:
Suriyeli sığınmacılara sınavsız üniversitelere giriş kolaylığının sağlanması, üniversitelere girmek için yoğun çaba harcayan, sınavlara girenleri rahatsız ediyor. Ailelerden de itiraz sesleri yükseliyor. Yıllarını üniversiteye girmek için harcayan, kurslara giden, para harcayan çocuklarımız sınavı kazanmak için ter döküp mücadele ederken, sığınmacıların doğrudan üniversitelere girebilmesinin önünün açılması hiç kuşkusuz toplumdaki rahatsızlığı da artırıyor.
Bir başka konu da sığınmacıların önemli bir bölümünün dilenerek geçimlerini sağlamaya başlamış olmasıdır.
AFAD Başkanı Fuat Oktay’ın bu konuda verdiği bilgilere göre şu anda 40 bin sığınmacı dilenci bulunuyor. Ancak, bu rakamın çok daha üstünde dilenen sığınmacının varlığından söz ediliyor. Sayıları 3 milyona yaklaşan sığınmacıların işsiz güçsüz dolaştığını göz önünde bulundurursak, bu rakamın çok daha yüksek olabileceğini de görürüz.
Geçenlerde Aydın, İzmir ve Milas’ta bazı mesleki temaslarımız oldu. Sığınmacıların yoğun olduğu bu yerleşim birimlerinde hemen her köşede dilenen sığınmacı aileleri gördük. Çocuklar önüne gelenden bir şeyler istiyor. Araçların önünü kesen, bir şeyler satmak ve almak için çırpınanların ortaya koyduğu tablonun hiç de iç açıcı olmadığını burada vurgulamak istiyoruz.
Suriyeli sığınmacıların dilenmesi konusunda AFAD Başkanı Oktay’ın şu görüşlerini de sizlere yansıtalım:
“Sokakta dilense de Türkiye sınırları içinde bütçeden giden harcamadır. Almanya’da bir mültecinin aylık gideri 700 Euro. Günlük 28 dolar yapıyor. Bu hesaba göre bizim sığınmacılara harcadığımız para üç beş katına çıkar. 10 milyar dolar BM standartlarındaki harcamadır. Kamp dışında kalan 2 milyonun üzerindeki nüfus için harcanan para bunun içinde değildir”
İşin bir başka boyutu da dilenen sığınmacılar toplanıyor, kamplara götürülüyor ama burada kalmalarına ikna edilemiyor. Kamplardaki sığınmacılar bu kez büyük kentlere giderek dilenmeye devam ediyorlar. Bunların çoğunun da istismar edildiği konusunda bilgiler de geliyor. Özetle, sorunu boyutları giderek genişliyor.
AB, kendi ülkelerindeki toplumsal rahatsızlığı bildiği için sığınmacılara bu nedenle kapılarını kapattı. Çünkü Batılı toplumlar kendilerini yönetenlere karşı bu konudaki tepkilerini her ortamda ortaya koyuyor.
Bunlar toplumda büyük rahatsızlıklara neden oluyor.
Şimdi bunlar yetmiyormuş gibi bir de sığınmacılara TOKİ’nin ev yapacağı ve bunların bir kısmının buralara yerleştirileceği haberleri yayılıyor.
Yine bunlar yetmiyormuş gibi yakında sığınmacılara vatandaşlık verilmesi için çalışmalara başlandığı söyleniyor.
Bütün bu gelişmeleri alt alta koyduğumuzda toplumsal rahatsızlığın nedenleri kendiliğinde ortaya çıkmaktadır. Vatandaşlardan “Kendi ülkemizde ve topraklarımızda neredeyse yabancı durumuna düşmek üzereyiz” sesleri yükseliyor.
İsim, tutuklanma yöntemi ve zamanlaması gibi ayrıntıları bir kenara bırakırsak çatışmanın merkezinde Türk-ABD ilişkilerinin parasal güç dengesinde Türkiye’ye yöneltilmiş kızgınlık ve hesap sorma ihtiyacı olduğu açık bir şekilde görülüyor.
| Konular Türkiye, ABD, İran: Batı’nın korktuğu güç, Küresel ekonomi
İran asıllı işadamı Rıza Sarraf 19 Mart’ta ABD’de göz altına alındı.[Anadolu Ajansı]
Selva Tor
2008 küresel mali krizinin ardından meydana gelen büyük ekonomik durgunluk, özellikle bölgesel güç olma arzusunda olan ülkelerin Batı merkezcil parasal sistemin dayattığı üç yüzyıllık paradigmadan bağımsızlaşma arayışlarına gerekçe oluşturmuştu. Örneğin, bu arayışlardan en önemlisi Nisan 2009’daki G20 Zirvesi öncesi Çin Merkez Bankası Başkanı Dr. Zhou Xiaochuan’ın uluslararası parasal güç dengesinde yeni bir paradigmanın hayata geçmesi gerektiğini kaleme aldığı makalesiydi. Çin’in Amerikan dolarının ayrıcalıklı statüsünün sorguladığı bu çıkışı, aslında ABD’nin hegemonyasının sona erdiğini ima ediyordu. Çin’den gelen bu serzenişi Washington fazla “cüretkâr” bulmuştu. New York ve Londra’daki “endişeli yatırımcılar” ise Dr. Xiaochuan’ın zamansız çıkışından duydukları hoşnutsuzluklarını Çin borsasında milyarlarca doların buharlaşmasına neden olan satış baskısı ile göstermişlerdi. Böylelikle Çin bu önerisinden en azından bir süre daha vazgeçmek zorunda kaldı.
Çin Merkez Bankası Başkanı’nın bu dikkat çekici sözlerinden kısa süre sonra, doların hegemonyal gücünün dayandığı en önemli yapı olan uluslararası ödemeler sisteminden, yaklaşık 100 milyar dolar olduğu tahmin edilen bir gedik açıldı. Bu gediğin sebebi, yükselen Çin değil, bölgesinde yükselen bir güç olma iddiasını en azından 2010’da koruyan Türkiye’ydi. Ve bu güç testine İran’ın 2009’da içine düştüğü ağır ekonomik ve mali darboğaz neden olmuştu.
“ABD’nin uluslararası ödemeler sisteminde açılan yaklaşık 100 milyar dolarlık gedik, Türkiye’nin İran’ın petrol ve doğal gaz alacaklarını ABD’nin parasal güç alanı dışına çıkarak by-pass etmesiyle oluştu.”
Bu gedik, Türkiye’nin İran’ın petrol ve doğal gaz alacaklarını ABD’nin parasal güç alanı dışına çıkarak by-pass etmesiyle oluştu. Türkiye – İran ticaretinin yanı sıra Hindistan gibi dünyanın en büyük gelişmekte olan ekonomilerini de ilgilendiren bir boyuta dönüşen bu parasal başkaldırı, ABD’nin ulusal çıkarları hilafına ve Türkiye’nin güdümünde yürütüldü.
Dönemin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi geçici üyeleri Türkiye ve Brezilya’nın “Hayır” oyu verdiği 1929 sayılı BM kararı, “hassas nükleer faaliyet” için kullanılabilecek her türlü askeri ve sivil mal ve hizmetin ticaretini ve bu ticaretten doğan para transferlerinin önlenmesi yönünde karar almıştı. Ancak ABD, BM’nin bu kararı ile yetinmek istemedi ve iki hafta sonra Haziran 2010’da İran’ın petrol ve doğalgaz gelirlerinin de nükleer faaliyetlerde kullanılabileceği varsayımıyla bu faaliyetlerden kaynaklanan parasal transferlerin de yasadışı ilan edilmesini emreden bir yaptırım kararını ABD Senatosu’ndan geçirdi. Tek taraflı olarak yürürlüğe giren bu karara göre, İran petrol gelirleri artık “kara para” statüsündeydi ve bu anlamda meydana gelen her türlü finansal işlem “kara para aklama” olarak tanımlanacaktı.
ABD Hazine Bakanlığı’na bağlı Terörün Finansmanı ve Finansal Suçlardan sorumlu Bakan Yardımcısı Daniel Glaser başkanlığındaki ABD heyeti, sonraki aylar boyunca, İran’ın ticaret yaptığı en önemli ülkelere giderek, bu ülkelerdeki bankacılık ve finans sektörünün temsilcilerine yaptırımlar konusundaki kararlılıklarını anlattı. Glaser, bu toplantılardan birini de Ağustos 2010’da Türkiye Bankalar Birliği’nde yaptı ve Türk bankalarının üst düzey temsilcilerini İran bankaları ile çalışmamaları konusunda uyardı. Heyet, bankacıları öylesine tehdit etmişti ki, bazı banka yöneticileri yurt dışına çıktıklarında tutuklanabileceklerini dahi düşünüyordu. ABD’nin uyarısı içeriği ve üslubu itibarı ile Türk bankalarını endişelendirmişti.
Dönemin Devlet Bakanı Zafer Çağlayan ise bankacılara cesur olmalarını tavsiye etmişti: “ABD’nin yayınladığı ambargo kararı var. Her türlü finansman hareketlerine yasak getiren bir düzenleme. Bizi sadece BM’nin kararı bağlar. ABD’ninki değil. … bankaların cesaretli olması lazım.”
Türkiye ve ABD arasında bu görüşmeler değişik platformlarda 2010 boyunca sürdü. Aynı yıl ABD’de Ali Babacan ve Çağlayan’a da iletilen talepleri Türkiye dikkate almadı. Kısa süre sonra Avrupa Birliği de BM kararıyla yetinmediğini gösteren ve İran’ın petrol ve gaz endüstrisine teknoloji ve donanım satışını yasaklayan bir yaptırım paketini yürürlüğe koydu. Ancak bu girişim de İran’ın petrol ve doğal gaz satışına ve bu satıştan elde edilen parasal transferlerine engel olamadı.
2010’da Türkiye’ye gelen ABD Hazine Bakanlığı Terörizm ve Finansal İstihbarat yeni müsteşarı David Cohen de Türkiye’deki muhataplarını bu kez daha sert bir dille uyarmıştı.
Cohen’in endişesini artıran, Türkiye ile İran arasındaki ticaret hacminde göze çarpan 10 milyar dolarlık artıştı. İki ülkenin 2002’de sadece 1 milyar dolar olan ticaret hacmi 2010’da 11 milyar dolara çıkmıştı. Beş yıl içinde 30 – 35 milyar dolara çıkması öngörülüyordu. Cohen’e göre, Türkiye İran ile ticaretini tamamen sona erdirmeliydi zira İran bu kaynakların tamamını nükleer programının finansmanı için kullanıyordu.
O günlerde bu haberleri takip edenler, ABD ile Türkiye arasında baş gösteren uyumsuzluğun sebebinin Türkiye ile İran arasındaki ticaret ve bu ticaretin finansmanı ile sınırlı olduğunu düşünüyordu. Ne var ki, konu daha uluslararası bir boyuta taşınmıştı. Türkiye, İran’dan petrol ve gaz ithal eden ve ABD baskısına direnemedikleri için satın aldıkları petrolün parasını İran’a ödeyemeyen Hindistan gibi büyük ithalatçı ülkelere aracılık etme hazırlığındaydı. Hindistan, Türkiye ödeme hattını açan ve deneyen ilk ülke olmuştu.
Arı kovanına çomak sokan banka: Halkbank
ABD’nin İran’a yönelik, tek taraflı uyguladığı finansal yaptırımlarından çekindikleri için Hint bankalarının dahi takas /muhabir banka işlevini yerine getirmemesi, Hindistan’daki petrol rafinerilerinin İran’dan gerçekleştirdiği günlük 400 bin varil hampetrol alımını riske sokmuştu. Hint rafineri şirketleri İran’a 5 milyar dolarlık borçlarını ödeyemeyince İran 8 ay boyunca petrol sevkiyatını durdurdu. Bu kısıtlama, toplam petrol ihtiyacının yüzde 15’ini İran’dan temin eden, yükselen bir ekonomi olan Hindistan için büyük bir soruna dönüşmüştü.
“Türkiye, İran’dan petrol ve gaz ithal eden ve ABD baskısına direnemedikleri için satın aldıkları petrolün parasını İran’a ödeyemeyen Hindistan gibi büyük ithalatçı ülkelere aracılık etme hazırlığındaydı.”
Temmuz 2011’de Hindistan Maliye Bakanı, İran petrol sevkiyatının, ödemelerin ismini vermek istemediği bir Türk bankası üzerinden yapılması suretiyle çözüme kavuşacağını açıkladı. Uzun süre alternatif yollar arayan Hindistan’a ülkenin enerji arz güvenliğini tehdit eden bu durumdan kurtulmaları için sonunda Türkiye el uzatmıştı, Batı hatta Hindistan bankalarının dahi yapmak istemediği parasal işlemlere Halkbank aracılık edecekti. Nihayet 8 ay sonra Hindistan ve İran petrol ticaretine yeniden başlıyordu.
Halkbank’ın aracılığı sayesinde hayata geçen bu ödeme hattı 2011 boyunca kullanıldı, tüm tarafların denetimine de açık tutulduğu için mevcut BM yaptırım kararlarına da aykırı değildi. Ekim 2011’de ABD’den gelen yeni bir heyet yine Ankara’yı İran petrol gelirlerinin nükleer faaliyette kullanıldığına ikna etmeye çalıştı. Ancak Ankara’nın milyarlarca dövizin transferinden oluşan kaynaklardan vazgeçmeye niyeti yoktu. Zira 2010 itibariyle Hindistan’ın İran’dan yaptığı 15-20 milyar dolar tutarındaki petrol ithalatının yüzde 55’ı Halkbank üzerinden gerçekleşiyordu. 2010 yılı gecikmiş ödemeler toplamı olan 5 milyar dolar da yine bu kanaldan İran’a gönderilmişti.
2011’in sonuna doğru ABD yeni bir önlemi daha devreye soktu ve İran’ın Merkez Bankası ile petrol gelirleri üzerinden parasal transfer yapan finansal kurumlarına yaptırım getirdi. Hindistan Türkiye’nin bu baskıya direnemeyeceğini düşünerek kendine alternatif yeni ödeme kanalları aramaya koyuldu. Ancak Halkbank en azından bir süre daha bu hattın açık olduğunu, BM kararlarına uygun hareket edildiğini, denetime açık olduklarını ve bu sürece Türkiye’nin en büyük rafineri şirketi olan TÜPRAŞ’ın da dâhil olduğunu bildirdi.
BOTAŞ ve TÜPRAŞ’ın yapmış olduğu alımlar karşısında Halkbank’ta İran kaynaklarına TL cinsinden hesaplar açılıyordu. Bu hesaplardan çekilen paralar ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin herhangi bir dahli olmadan altına çevriliyor veya eski usul havale yöntemleri kullanılarak TL döviz cinsinden Dubai’ye ve oradan da ilgili şirketlere transfer ediliyordu.
2013 bütçe komisyonu görüşmeleri sırasında dönemin ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, Türkiye’nin doğal gaz ihtiyacının %18’ini ve petrol alımların %55’ini bu yöntemle İran’dan gerçekleştirildiğini deklare etmişti. Ancak ABD yaptırımları sıkılaştıkça, İran ile enerji ticareti yapan diğer ülkelerin de Türkiye’nin önünü açtığı bu ödeme sistemini kullanmış olabileceğini düşünen ABD’li uzmanlar 2010 -2013 arası Türkiye’nin yaptığı parasal aracılığın 100 milyar doların üstünde olduğunu tahmin ediyorlar.
Kısa süre sonra, İran’dan petrol alan Çin, Hindistan ve Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 8 ülke petrol ithalatlarını makul seviyelere indirmeleri karşılığında bir süre hidrokarbon ticareti üzerindeki baskıların gevşetilmesi konusunda ABD ile anlaştı. Çin ve Türkiye’ye petrol alımının kademeli azaltılması karşılığında 180 günlük bir süre yaptırımlardan muafiyet tanındı. Temmuz 2012’de istisna dönemi sürerken, Hindistan petrol alım ödemeleri de Türkiye’nin İran’dan yaptığı petrol ve doğal gaz alımları da devam etti. Şubat 2013’de ise bu sıra dışı parasal akış tamamen sona erdirildi.
Bahsi geçen dönemde, İran’a dönük ABD yaptırımlarına rağmen Türkiye üzerinden girişilen bu parasal operasyon, Türkiye’nin cari açığına da pozitif bir katkı sağlamış oldu. Mahfi Eğilmez’in Ekim 2012’de yaptığı analize göre, bu yolla “İran ambargodan biraz olsun kurtulmuş, Türkiye de eskiden ithal ettiği altınları ihraç ederek cari açığının düşüşünü hızlandırmış” oldu.
Türkiye neden böyle bir riske girdi?
2010 – 2013 arasında ABD ile Türkiye arasındaki uyuşmazlığa neden olan bu gelişmeler, ABD’nin parasal gücünü tanıma konusunda pek istekli olmadığı anlaşılan Türkiye’nin, bölgesel güç olma arzusunun doğal yansıması olarak tanımlanabilir. Ancak, 2009’da Çin Merkez Bankası Başkanı’nın doların statüsünü sorguladığı söylemleri Washington’da ne kadar rahatsızlık yaratmışsa, Türkiye’nin ABD’nin tüm ısrarlı uyarılarına rağmen, İran’ın petrol gelirlerine ulaşmasına vermiş olduğu destek de o kadar hayret ve endişe ile karşılanmıştır.
Her ne kadar BM’nin 1929 sayılı kararı, Türkiye’nin İran’a vermiş olduğu mali desteği meşrulaştıracak zemin oluştursa da Ankara’nın stratejik hedeflerine uygunluk konusu hak ettiği tartışma zeminine henüz sahip değildir. Uluslararası parasal güç tanımı itibarı ile bakıldığında ise doların hegemonyal gücünü elinde bulunduran ABD ile Türkiye arasında çıkabilecek olası bir çatışma ve kriz durumunda Türkiye aleyhine oluşabilecek stratejik mevzi kaybını öngörmemek olası değildir.
“Ancak tek taraflı ABD yaptırımları karşısında, etkinlik kurma kapasitesi sınırlı Türkiye’nin, hangi gerekçe ile İran için bu kadar büyük risklere girdiği ise tartışılmayı beklemektedir. ”
Her iki açıdan da bakıldığında İran’ın çıkarları ve Türkiye’nin bölgesel güç olarak kapasitesinin tescili, diğer ifade ile özerklik arayışı, 2010 – 2013 yılları arasında Türkiye’nin hayli sıra dışı ve ABD’ye göre Amerikan’ın ulusal güvenliğinin hilafına gerçekleşmiş bir parasal akışa ev sahipliği yapmasına neden olmuştur. Ancak bu hayli sıra dışı parasal akışın kaynağında İran’ın meşru ve hak edilmiş doğal kaynaklarından elde edilen hidrokarbon gelirleri vardır. Bu gelirlerin ABD’nin tek taraflı yaptırım kararları istedi diye “kara para” olarak nitelendirilmesi adil bir tanım olmaz. Nitekim nükleer anlaşmayı müteakip kaldırılan yaptırımlar, bugün itibarı ile İran’ın petrol gelirlerinin meşruiyetini bir kez daha tescillemiştir.
Ancak tek taraflı ABD yaptırımları karşısında, etkinlik kurma kapasitesi sınırlı Türkiye’nin, hangi gerekçe ile İran için bu kadar büyük risklere girdiği ise tartışılmayı beklemektedir. Bugüne kadar konunun çeperinde yer alan bir takım spekülatif isimler ve hadiseler, bazı siyasi isimlerin de karıştığı yolsuzluk iddiaları ile beslenen sansasyonel siyasi tartışmalar, bu önemli sorgulamayı bugüne kadar perdelemişti. Ancak bu sıra dışı parasal akışta sıkça adı geçen Rıza Sarraf’ın 19 Mart’ta ABD’de tutuklanması, yeniden işin odağındaki asıl meseleye, Türkiye’nin ABD’nin parasal gücüne karşı kısa süreli başkaldırısının nedenlerine ve olası sonuçlarının Türkiye’ye olan etkilerine odaklanılmasına vesile oldu.
Öncelikle belirtmek gerekir ki, ABD’de Rıza Sarraf ve diğer iki kişi adına açılan dava ABD Başkanı’na “ulusal güvenliği ve dış politikasına yönelik sıra dışı ve olağanüstü tehditlerin üstesinden gelme” yetkisi veren “Uluslararası Acil Ekonomik Güçler Yasası”na aykırılıktan açıldı. Başka bir ifade ile bu davada ABD’nin ulusal güvenliğine ve çıkarları hilafına, Türkiye’nin İran için bu ülkeye ekonomik ve mali destek vermek amacı ile almış olduğu tasarruflar sorgulanacak. Aslında isim, tutuklanma yöntemi ve zamanlaması gibi ayrıntıları bir kenara bırakırsak çatışmanın merkezinde Türk-ABD ilişkilerinin parasal güç dengesinde Türkiye’ye yöneltilmiş kızgınlık ve hesap sorma ihtiyacı olduğu açık bir şekilde görülüyor.
Çin’in 2009’daki çıkışı kısa süre sonra Shangai birleşik endeksinde %8’e varan erimeye yok açarken, Türkiye de kendisinden beklenmeyecek bir parasal başkaldırıyı siyasi ve ekonomik itibar kaybı ile ödemek durumunda bırakacak gelişmeler ile yüzleşmek zorunda kalabilir. Türkiye’nin belki de kuşaklar ötesi olumsuz etkileri hissedeceği gelişmelere hazırlıklı olması ve devlet bekası ve istikbali için yeni stratejileri siyasi kamplaşmanın kısır tartışmaların tüketici ortamına kapılmadan üretebilmesi gerekir.
Türkiye’nin ekonomik ve parasal gücünü tam olarak tesis etmeden girişmiş olduğu bu özerklik arayışları zamansız ve sonuçları itibarı ile Türkiye’nin kamusal düzeninde istikrarsızlaştırılma odakları meydana getirmesi bakımından olumsuz sonuçlar doğurmuştur. Özellikle parasal özerkliğini besleyecek ekonomik atılımları tamamlamadan girişilen bu türden arayışların, Türkiye’nin elini ve direncini zayıflattığı da aşikârdır.
O halde Sun Zi’nin şu deyişini tekrar tekrar hatırlamakta fayda var.
“Savaşta asıl hüner her muharebeyi kazanmak değildir, düşmanı daha savaşmadan mağlup etmektir.”
Selva Tor, finansal güvenlik stratejisti. 2013-2015 yılları arasında Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nde Strateji ve Stratejik Araştırmalar Anabilim Dalı’nda Ulusal ve Uluslararası Güvenlik Stratejileri alanında yüksek lisans eğitimini tamamladı. Uzun yıllar uluslararası finans ve yatırım bankacılığı konularında yurt içi ve dışında, yerli ve yabancı banka ve finans kurumlarında çeşitli kademelerde görev yaptı, pek çok alanda danışmanlık hizmeti verdi.
Twitter’dan takip edin: @selvator2
Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Al Jazeera’nin editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Eski CIA yetkilisi Michael Hayden, “otonom” bir Kürt bölgesinin Ortadoğu’da yeni bir siyasi yapı kurulmasına yardımcı olabileceğini söyledi.
Eski ABD Merkezi İstihbarat Servisi (CIA) ve Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) Başkanı Michael Hayden, “otonom” (özerk) bir Kürt bölgesinin Ortadoğu’da yeni bir siyasi yapı kurulmasına yardımcı olabileceğini söyledi.
Michael Hayden, Ortadoğu’daki 20. yüzyıl politik mimarisinin çöktüğünü belirtti.
Hayden, “Eski gitti ve yeninin yaratılması gerekiyor. Bu durumda yapılması ve konuşulması gereken Kürtler’in geleceğidir. Yani otonom bir Kürt bölgesi” dedi.
Rojava’nın Rimelan kentinde geçtiğimiz günlerde düzenlenen toplantıda, “Rojava ve Kuzey Suriye Demokratik Federal Sistemi” metninin kabul edildiği bildirilmiş ve Kürtler’in kontrolündeki üç kantonun da yeni kurulacak federal sistem içerisinde yer alacağı duyurulmuştu.
Rusya’da faaliyet gösteren Kürt Sivil Toplum Kuruluşları Uluslararası Birliği Başkanı Merab Şamoyev da, yeni anayasada federal yapılara yer verilmemesi halinde Rojavalı Kürtler’in bağımsızlık ilan edeceklerini söylemişti.
“İnsansız adalet olmaz. / Adaletsiz insan olur mu?
Olur, olmaz olur mu? /Ama, olmaz olsun!”
Peki, “Adaletsiz devlet olur mu?”
“Olur, olmaz olur mu? Ama olmaz olsun…”
Şu yaşadığımız ortamda, adının içerisinde “Adalet” sözcüğü bulunan bir siyasal parti, Cumhuriyet döneminin en büyük adaletsizliğini yapıyor.
O, hem yürütme, hem yargı, hem medya…
Hem polis, hem savcı, hem yargıç görevini üstlenmiş durumda…
Günümüz Türkiye’sinde hukuk, yandaş hukuk anlayışına göre yürütülmekte, yönlendirilmektedir. İktidarın uygulamalarına sözle, yazıyla, çeşitli demokratik direnişlerle karşı çıkanlar, muhalefet edenler, en ağır cezalara, sövmelere, saymalara, işkencelere maruz kalırken; iktidarın gönüllü eşkıyaları, yandaşlar korunmakta, saklanmakta, gizlenmekte, yargıya teslim edilmemektedir.
Oysa tüm mahkeme duvarlarında “Adalet mülkün temelidir” diye yazar.
“Adalet mülkün temelidir” özdeyişini ilk kez Hz. Ömer’in kullandığı söylenir. Atatürk’ün sözüdür diyenler de var.
Burada “mülk” devlet anlamına gelmektedir. Mülk sözcüğünü “yönetim” olarak da alabiliriz. Yani “Adalet, devletin temelidir ya da “Adalet, yönetimin temelidir” diyebiliriz. Ama bu sözde “mülk” kesinlikle mal, zenginlik anlamını taşımamaktadır.
Nasıl çevrilirse çevrilsin, nasıl yorumlanırsa yorumlansın, bu özdeyişte asıl vurgulanmak istenilen gerçek, devletin ve yargının vatandaşlarına adaletli davranması; hak hukuk sınırları içerisinde kalarak ona destek vermesi, arka çıkmasıdır.
Devletin ve iktidarların kalıcılığı, yüceliği buna bağlıdır.
Kimsesizlerin kimsesi olmak aynı zamanda onun anayasal bir görevidir de.
Peki, Türkiye’nin bugünkü ortamında adalet mülkün temeli olabilir mi?
Bu mümkün müdür? Ya da şöyle soralım:
Günümüzde adalet mi mülkün temeli, mülk mü, yani iktidar mı adaletin temelidir?
Bu soruları sormak en doğal hakkımızdır bizim.
Çünkü nereye baksak, hangi yana dönsek “Adalet’i değil, “Adale”yi (kas gücünü) görüyoruz.
Yolsuzluk, hırsızlık yapanları serbest bırakıp yurtsever, dürüst insanları cezalandıran bir iktidarla karşı karşıyayız. Sevgili yurdumuzda orman kanunları yürürlüktedir, hem de cangıl ormanı…
Bileği güçlü olan, varlıklı olan, suyun başını tutanlar hakkını fazlasıyla alıyor. Kendi hukukunu işleterek canını, malını, mülkünü koruyor. Korumak bir yana, durmadan artırıyor, çoğaltıyor…
Altta kalanın ise canı çıkıyor…
Bu gerçeği birçok olayda gördük. Deniz Feneri ve 17 – 25 Aralık yolsuzluk davaları bu yargılama türünün en güzel örnekleri…
Alman mahkemesi Deniz Feneri, “Yüzyılın en kapsamlı dolandırıcılık davası”dır, demişti…
Yapılan vurgun: 41 milyon, 634 bin Euro. Yazı ile: (kırk bir milyon, altı yüz otuz dört bin Euro…)
Soygunun mağduru: 21 bin inanmış Müslüman.
Kendilerini destekleyen resmi ve özel yetkililerle birlikte Deniz Fenerciler, 5 yıl boyunca cami cami dolaştılar, yoksullara verilmek üzere “Allah rızası için” sepet sepet bilezik, yüzük, altın, gümüş, Euro topladılar.
Toplanan paranın 17 milyon Euro’su Türkiye’ye gitti. 8 milyon Euro’su Türkiye Deniz Feneri’ne verildi. Geri kalanı da şirketlere aktarıldı.
Kendisine gelen bir ihbar üzerine soygunu, dolandırıcılığı saptayan Alman mahkemesi, Nisan 2007’de dava açtı. Yargılama yaklaşık 1 yıl sürdü.
Alman mahkemesi bu yargılama sonucunda, Deniz Feneri Derneği Yöneticisi Mehmet Gürhan’a 5 yıl 10 ay, Başkan Mehmet Taşkan’a 2 yıl 9 ay, dernek muhasebecisi Firdevsi Ermiş’e 1 yıl 10 ay hapis cezası verdi…
Yargıç Jochen Müller, derneğin “Türkiye’den yönetildiğini ve asıl faillerinin Türkiye’de bulunduğunu” belirtmesine karşın, ülkemizde dava 2008’de açıldı ve Ankara Cumhuriyet Savcılığı Nadi Türkaslan, Abdulvahap Yaren ve Mehmet Tanöz’ü soruşturmayı yürütmekle görevlendirdi.
Savcılar Almanya’ya gittiler. Sanıkları sorguladılar. Mahkeme evrakının Türkçeye çevrilmesini sağladılar. Binlerce sayfalık belgeyi inceleyip tasnif ettiler.
Sonunda, 520 sayfalık bir iddianame hazırlayarak, “Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, nitelikli dolandırıcılık, evrakta sahtecilik” suçlamasıyla Deniz Feneri davasının Türkiye ayağını oluşturan eski RTÜK Başkanı Zahit Akman’ın, Kanal 7 Yönetim Kurulu Başkanı Zekeriya Karaman’ın, Kanal 7 Yönetim Kurulu üyesi İsmail Karahan’ın, Kanal 7 Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Çelik’in tutuklanmasını talep ettiler.
Sanıklar 11 Temmuz 2011’de tutuklandı.
Bu tutuklamadan ve iddianameden rahatsız olup, sıranın kendilerine de geleceğinden korkan bazı çevreler, savcılar hakkında HSYK’ya suç duyurusunda bulunulmasını sağladılar. Bunun sonucunda soruşturmayı yürüten 3 savcı görevden alındı.
Onların yerine geçen yeni savcılar, 3 yıl süren soruşturmayı 3 ayda tamamladılar.
17 – 25 Aralık soygun davasının nasıl yapıldığını ise artık anlatmaya gerek yok, “para sıfırlamalar”, “rüşvet almalar” herkesin gözünün önünde oldu, bitti. Bu rüşvet operasyonun başkahramanı ise Reza Zarrab’tı… O, “ABD’yi dolandırmak, Bankacılık sahtekârlığı ve kara para aklama suçlarından” Miami’de tutuklanınca, milletçe bayram ettik. Neredeyse zil takıp oynayacaktık…
Türkiye’de yakalanıp 70 gün hapis yattıktan sonra serbest kalan Reza Zarrab’ın, 75 yıl hapis isteniyordu.
Aynı sevinci bir de Alman mahkemesinin Deniz Feneri kararında yaşamıştık…
Ne diyelim, Türkiye’yi el açıp, yabancı hukuk adamlarından adalet bekler duruma getirenler utansın… Tabii azıcık UTANMA DUYGULARI kalmışsa…