Blog

  • Tarihimizdeki ilk bomba faciası: ‘Yıldız Cami’

    Tarihimizdeki ilk bomba faciası: ‘Yıldız Cami’

    Tarihimizdeki ilk bomba faciası: ‘Yıldız Cami’

    Türkiye’de meydanlarda ilk bomba 1905’te patlatılmıştı. Sultan Abdülhamit öldürmek için teröristlerin Yıldız Camii önünde patlattıkları bomba 26 kişinin ölümüne neden olmuştu.

    Biz, meydanlarda patlayan bombaların sebep olduğu katliamlar ile 1905’in 21 Temmuz’unda tanıştık. Ermeni teroristlerin zamanın hükümdarı Sultan Abdülhamid’i öldürmek maksadıyla o gün Yıldız Camii’nin önünde patlattıkları bomba 26 kişinin hayatına malolmuştu. Bombayı yerleştiren Charles-Edouard Joris adındaki Belçika vatandaşı yakalanmış ama Avrupa’nın baskısı yüzünden sınırdışı edilmişti

    Bu yazıyı yazdığım sırada, Ankara’daki lânet eylemde can verenlerinin sayısının 86’ya çıktığı açıklanmıştı… Böylesine caniyâne bir işi yorumlamak ve hakkında bir sıfat kullanmak konusunda söz ve kalem âciz kaldığı için, meydanlarda patlayan bombalarla ilk tanışmamızın öyküsünü anlatmakla yetineceğim…

    Bizdeki ilk bomba hadisesi 1905’in 21 Temmuz’unda İstanbul’da, Yıldız Camii’nin önünde yaşanmış ve patlama 26 kişinin hayatına malolmuştu…
    Günlerden cuma idi, zamanın hükümdarı Abdülhamid cuma selâmlığına çıkmıştı, yani merasimle cuma namazına gitmişti. Yıldız Camii’nde kılınan namazın tamamlanmasından hemen sonra, caminin yanıbaşına bırakılmış bir arabanın içine önceden yerleştirilmiş olan saatli bomba Abdülhamid’in geçmesine birkaç saniye kala patladı.

    Padişah yara almadan kurtuldu, arabasına bindi, dizginleri eline aldı, saraya kendi kullandığı arabasıyla döndü ama patlamada 26 kişi öldü, 58 kişi yaralandı ve merasim için camiye getirilmiş olan atlardan 20 kadarı da telef oldu.

    PADİŞAHI SOHBET KURTARDI

    Hemen açılan tahkikat hem hadisenin sorumlularını ortaya çıkarttı, hem de İstanbul’un son anda nasıl büyük bir tehlikeden kurtulmuş olduğunu gösterdi: İşin gerisinde Ermeni komitacılar vardı. Abdülhamid’i öldürdükten sonra Babıâli’yi, Tünel’i, Galata Köprüsü’nü, Osmanlı Bankası’nı uçuracak; elçilikleri ve önde gelen resmi daireleri de yerle bir edeceklerdi.

    Ermeni komitacılar Yıldız’da patlayan bombayı kendileri hazırlamamış, taşeronluğu Avrupalı teroristlere vermişlerdi ve bomba uzmanı terör ekibinin başında Charles-Edouard Joris isminde Belçikalı bir anarşist vardı. Bombayı o imal etmiş ve Yıldız Camii’ne bırakılan arabaya o yerleştirmişti. Abdülhamid’in daha önceki cuma selâmlıklarını dikkatle izlemiş, camiden çıkmasıyla arabasına binmesi arasında 1 dakika 42 saniye bulunduğu belirlemiş, seksen kilo patlayıcı ile yirmi kilo demir, çelik ve çividen yapılmış olan bombanın saatini buna göre ayarlamıştı. Hükümdarın hayatını, Şeyhülislâm Cemaleddin Efendi ile o gün cami kapısında uzun süren bir sohbete dalması kurtardı.

    İstanbul’da hemen bir tutuklama furyası başladı. Joris’e yardım etmek için Avrupa’dan gelmiş olan teroristlerin hemen tamamı yabancı bandıralı gemilere binip İstanbul’dan çoktan ayrılmışlardı ama Joris ile birkaç adamı hâlâ şehirde idiler ve hemen yakalandılar.

    Teroristlerin mahkemeye çıkartılacaklarının açıklanmasından sonra Babıâli ve saray yabancı diplomatların baskınına uğradı. Elçilikler “Joris sivildir, dolayısıyla onu yargılayacak olan hâkimlerin de sivil olması ve aralarında askerlerin bulunmaması gerekir” diyorlardı. Hükümet yapılan diplomatik baskıya dayanamadı ve sivil bir soruşturma komisyonu kurdu. Başkanlığı bir paşa ama sivil bir paşa, Ticaret ve Bayındırlık Bakanlığı Müsteşarı Necip Melheme yapıyor; Başsavcı Cemal Bey ile bir diğer savcı, Necmeddin Molla da Necip Melheme’ye yardım ediyorlardı.

    NOTA VERDİLER

    Sorgulamalar başlar başlamaz Belçika Büyükelçisi nasıl yaptı ise yaptı ve Joris’in ifadesi alındığı sırada yanında hazır bulunmayı başardı! Savcılar “Padişahın canına niçin kastedildiği” sorusunun cevabını ararlarken, büyükelçi “teroristin haklarının ihlâl edilip edilmediğini” araştırmakla meşguldü! Derken, sadece sivil hâkimlerin yeraldığı bir mahkeme kuruldu ve duruşmalar birkaç ay devam etti. Karar celsesinden bir gün önce, 1905’in 17 Aralık’ında, Belçika’nın İstanbul’daki büyükelçisi zamanın Osmanlı Dışişleri Bakanlığı olan Hariciye Nezareti’ne bir nota gönderdi ve “Mahkûm edilmesi halinde Joris’in kendilerine iadesini isteyeceklerini” bildirdi. Büyükelçi, iade talebini İstanbul ile Brüksel arasında 3 Ağustos 1838’de imzalanan Kapitülasyon Andlaşması’nın 8. maddesine dayanarak yapıyordu.

    BOMBACI SERBEST

    Mahkeme kararını Belçika’nın nota vermesinden bir gün sonra, yani 18 Aralık’ta açıkladı ve Joris’i idama mahkûm etti. Belçika Büyükelçisi ise Babıâli’ye hemen ertesi günü bir daha başvurup hiç sıkılmadan Joris’in iadesini tekrar talep etti ve sadece Belçika değil, bütün Avrupa “Asamazsınız!” diye tutturdu! Babıâli çaresizdi, baskıların üstesinden gelemedi ve inanılmayacak bir karar verildi: Joris serbest bırakıldı, Avrupa’ya gönderildi ve kamuoyunu yatıştırmak için “Kan dökmekten hoşlanmayan padişahımız efendimiz, canına kasteden katili bile affetme yüceliğini göstermiştir” şeklinde bir resmi bildiri bile yayınlandı. İşte, bundan 110 sene önce yaşadığımız, tarihlere “Bomba hadisesi” diye geçen ve bizi terörün bombaları ile tanıştıran ilk eylemin hikâyesi…

    RUSYA YÜZÜNDEN PADİŞAH BİLE YUHALANDI VE HUTBE YARIM KALDI

    Rusya ile bazı tatsızlıklar yaşıyoruz ya, hatırıma hep geçmişte yaşadığımız anlaşmazlıklar, didişmeler, hattâ binlerce cana mâlolan savaşlar geliyor…

    Geçen gün bu konudaki son haberleri ve her iki tarafın açıklamalarını okurken, 1771’de meydana gelen tuhaf bir hadiseyi, zaferle bir türlü neticelenemeyen Rus savaşı yüzünden zamanın padişahının bile yuhalanmasını ve Ayasoya’da Cuma hutbesinin yarım kalmasını hatırladım… İşte, o hadisenin kısa öyküsü: Ataları gibi cihangir olma hevesine kapılan Sultan Üçüncü Mustafa 1769’da Rusya’ya durup dururken savaş açtı ama cephelerden hiç de hoş olmayan haberler gelmesine rağmen adının başına “gazi” ünvanını ilâve ettti.

    Üçüncü Mustafa’nın durup dururken bir savaşa girerek şan ve şöhret kazanma isteğini, Osmanlı tarihinin en büyük sadrazamlarından olan Ragıp Mehmed Paşa yıllarca engelledi. Paşa’nın padişahın savaş merakı karşısında “Biz uzaktan bir arslana benzeriz ama yakından bakılınca dişlerimizin ve tırnaklarımızın dökülmüş olduğu görülür” demesi tarihlere de kaydedilmişti.
    Ama, Ragıp Mehmed Paşa’nın ölümünden sonra padişahın çevresinde savaş isteklerini frenleyecek kimse kalmamıştı ve Polonya meselesini bahane eden Üçüncü Mustafa, 1769 ilkbaharında Rusya’ya savaş açtı!
    Savaş ilânı, İstanbullular arasında sevinç yarattı, zira herkes savaşın kazanılacağına inanıyordu. Ama, devrin önemli bürokratlarından olan Ahmed Resmî Efendi, sevinç gösterileri yapanların “Kızılelma’yı Boğdan’dan gelen ‘Alyanak elma’ zannedecek kadar cahil olduklarını” diye yazacaktı. Savaşın ilk haftalarında bazı başarılar elde edildi ise de, daha sonra ardarda mağlubiyetler yaşandı ve halk savaşı hiç umulmadık bir yerde, camide protesto etti.

    Üçüncü Mustafa döneminin günlük olaylarını kaydeden Mehmed Hasib Efendi, “Ruzname”sinde halkın memnuniyetsizliğini çok sert bir şekilde dile getirdiğini yazıyor ve emsali pek yaşanmamış bir olay anlatılıyor:

    “Ayasofya Camii’nde 2 Şubat 1771 günü kılınan cuma namazı sırasındaki hutbede, Üçüncü Mustafa’dan ‘gazi’ diye bahsedilince bir Mevlevi dervişi ile halktan üç kişi ayağa fırlayarak ‘Yalandır, gazi değildir’ diye bağırdılar. Camidekiler, sultanın böyle aleyhinde sözler edilmesi karşısında neye uğradıklarını anlayamadılar ama bu protestoyu yapanlara karşı da en ufak bir harekette bulunulmadı”.
    Saray, Ayasofya’da yaşanan bu hadiseyi hiçbir zaman unutmadı ve Üçüncü Mustafa’dan sonra tahta geçen padişahlar “gazi” unvanını kullanmadan önce bu olayı hatırlayarak uzun müddet düşündüler.

  • Davutoğlu’nun gizli planı

    Davutoğlu’nun gizli planı

    AB ve Merkel tarafından da kabul gören Türkiye’nin önerdiği mülteci planına göre Türkiye Avrupa’dan geri gönderilen her mülteci için bir mülteci Avrupa’ya gönderecek.

    Suriyeli Mülteciler

    Şimdi Avrupa’da konuşulan şu: Davutoğlu’nun kurnaz planı kabul edilirse Ankara kabulü mümkün gözükmeyen aynı 30.000 mülteciyi sürekli Yunanistan’a göndererek, her seferinde onları geri alıp, 30.000 yeni mülteci Avrupa’ya yerleştirecek. Bu şekilde Ankara tüm mültecileri Avrupa’ya göndermiş oluyor hem de AB’nin parası ile.

    Ne dersiniz? Olur mu?

  • “Baskın seçim” hesapları…

    “Baskın seçim” hesapları…

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeni Anayasa ve Başkanlık konusunda ısrarlı olduğunu görüyoruz. Saraya yakın çevreler de “Cumhurbaşkanı özellikle Başkanlık sisteminin Meclis’ten çıkarılması istiyor. Bu gerçekleşmezse eninde sonunda referanduma gidilecek. Bu da olmazsa bir baskın seçim söz konusu olabilir” diyorlar.
    Zaten uzun zamandır bir “baskın seçim” hesaplarının yapıldığı haberlerini duyuyoruz.
    Çünkü son yapılan kamuoyu araştırmalarında HDP’nin ve MHP’nin baraj altında kalabileceği görülüyor. Güneydoğu’da asker ve polislerin terör örgütü PKK’ya karşı başlattığı operasyonların HDP oylarını iyice düşüreceği hesaplanıyor. MHP içindeki toparlanmaya da fırsat verilmezse bu partinin de yeni bir seçimde baraj altında kalabileceği söyleniyor.
    Ortadaki tabloya bakalım:
    Şu anda CHP’nin alabileceği oy potansiyeli belli. HDP’nin kesin olarak baraj altında kalabileceği görülüyor. MHP’deki toparlanmanın kolay olmayacağı, Bahçeli’nin koltuğunu koruması halinde MHP’nin de daha çok oy kaybedebileceği hesaplanıyor.
    Muhaliflerin olağanüstü kongre çağrısının mahkemece reddedileceği iddialarının yoğunlaşması MHP’nin geleceği açısından önemli. Bu nedenle Saray’ın MHP’nin başında Bahçeli’nin kalmasından yana tavır sergilediği de iddia ediliyor.
    Bu durum karşısında bir seçim kararı alınır ve Türkiye yeniden sandığa giderse sonuç ne olur? İşte son yapılan kamuoyu araştırmalarında HDP ve MHP’nin baraj altında kalması halinde AK Parti’nin seçimi kazanacağı ve 400 milletvekili ile Meclis’e geleceği görülüyor.
    Böylece Yeni Anayasa ve Başkanlık sisteminin AK Parti oyları ile Meclis’ten geçmesi de sağlanmış olabilecek. Bütün bunlara karşı AK Parti içindeki tüm milletvekilleri aynı çizgide hareket eder mi, sıkıntı yaratanlar çıkabilir mi şimdilik bunları bilemiyoruz.
    Siyasi analistler, son yaşanan olayların AK Parti milletvekilleri içinde de rahatsızlıklara neden olduğunu, partide her an bir depremin yaşanabileceği yorumlarını da yapıyorlar.
    Hesapların bu şekilde yapıldığını görüyoruz. Muhalefetin toparlanmadan böyle bir “baskın seçim”in Yeni Anayasa ve Başkanlık sisteminin AK Parti oları ile hayata geçirilebileceği de gerçekleşmiş olacak.
    Ancak hesaplar tutar mı bunun için şimdiden bir şey söylemek doğru olmaz. İşler tersine de dönebilir. Terör olayları kontrolden çıkabilir. MHP’de muhaliflerin iş başına gelmesi bütün hesapları alt-üst edebilir.
    MHP konusunda yapılan değerlendirmelere de göz atalım:
    Eğer muhalifler partide iş başına gelirse, siyasi arenada yeni bir rüzgârın esmeye başlaması ihtimalinin fazla olduğu söyleniyor. MHP’den kopup AK Parti’de yer alanların yeniden yuvaya dönebileceği, partinin ANAP ve DYP’ye gönül vermiş olan sağ seçmeni de kucaklayabileceği, yeni umut olabileceği, AK Parti’ye alternatif konuma gelebileceği de unutulmamalıdır.
    Böyle bir durum karşısında bugün hesapları yapılan “baskın seçim” konusunda frene basılabilir. Başka alternatifler aranır. Bu nedenle şimdiden siyasi kulisleri çalkalandıran bu senaryoların hayata geçirilip geçirilemeyeceği konusun da konuşmanın erken olduğunu söylemliyiz.
    Türkiye’de gündem öylesine hızlı ve baş döndürücü şekilde gelişiyor ki, buna yetişmek ve bir şeyler söylemek neredeyse imkânsız hale geliyor.
    Erken seçim öncesi AK Parti’nin olağanüstü kongreye gidebileceği de Başkent siyasi kulislerinde seslendirilmeye başlandı. Bunun nedeni olarak da Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başbakan Davutoğlu’nun arasının giderek açılmaya başlanması olarak gösteriliyor.
    AK Parti Grubuna şu an için Cumhurbaşkanı hakim durumda. Ancak, parti içinde Davutoğlu da taraftar toplamaya başladı. En az 60 milletvekilinin Başbakan ile birlikte hareket ettiği ifade ediliyor. Bunun da Sarayda rahatsızlık yarattığına dikkat çekiliyor.
    “Baskın seçim “konusunda Saray’a yakın çevrelerden yükselen seslere karşı Başbakan Davutoğlu’nun “Kimse seçim beklemesin. Seçimler zamanında yapılacak” çıkışının da rahatsızlık yarattığı söyleniyor.
    Bu nedenle AK Parti’de seçim öncesi olağanüstü kongre toplanarak Binali Yıldırım’ın Genel Başkan seçilmesi ve yeniden oluşacak ekibi ile seçime de Yıldırım’ın Başbakanlığı altında gidilmesi hesaplarının yapıldığı söyleniyor.
    Konu ile ilgili yeni bir oluşumdan da söz edelim:
    Daha önce Abdullah Gül’ün başını çektiği, Bülent Arınç, Hüseyin Çelik, Sadullah Ergin gibi isimlerin de aralarında bulunduğu grubun yeni bir parti çalışması içinde oldukları söylenmişti. Ancak, koşulların olgunlaşmasının beklendiği için bu grubun şimdilik beklemede olduğu söyleniyor. Hatta kurulacak partinin adı ve tüzüğünün bile belli olduğuna da vurgu yapılıyor.
    AK Parti içinde bu gruba yakın bazı isimlerin var olduğu, koşulların oluşması halinde bu isimlerin de grubun içinde yer alabileceği söylentileri giderek yayılıyor. Eğer, böyle bir gelişme olursa bunun AK Parti’nin bölünmesi ile sonuçlanması da kaçınılmaz olabilir. Bekleyip göreceğiz.
    Özetle, bugün yapılan hesaplar, bir gün sonra tersine dönebilir. Bunu da görüp değerlendirmek gerekiyor.

  • Canlı Bomba Sümeyye

    Canlı Bomba Sümeyye

    Sümeyye kod adlı Kristina Tikhonova
    Sümeyye kod adlı Kristina Tikhonova

    Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT), Rusya’ya bağlı Dağıstan Özerk Cumhuriyeti doğumlu Sümeyye kod adlı bir kadın intihar bombacısının, Türkiye’ye giriş yaptığını bildirdiği söyleniyor.

    Kadının başta İstanbul olmak üzere, Nevruz kutlamalarına yönelik eylem hazırlığında olabileceği vurgulandı.

    Adı Kristina Tihonova ya da Oksana Tihonova olduğu söylenen kadının Dağıstan’da bulunan arkadaşlarına “Türkiye’de kendimi patlatacağım. 2 haftaya kadar cennete gideceğim” diyerek veda ettiği bildirildi.

    Kadının 18 Şubatta Moskova’dan İstanbul’a uçakla geldiği belirtiliyor.

  • Batı’nın çöküşü Türkiye’nin yükselişi (2)

    Batı’nın çöküşü Türkiye’nin yükselişi (2)

    Batı’nın çöküşü Türkiye’nin yükselişi (2)

    ABD, IMF’nin kuruluşunun, dönemin güçlü devletleri sayılan Avrupa’nın galip devletleri tarafından kabulü sonrasında Avrupa’nın yaralarını sarması için karşılığı olmayan Dolarlarını basarak Avrupa’ya “Marshall yardımı” adı altında yardım ve kalkınma hamlesi başlatırken, BM’nin de Milletler Cemiyeti kimliğinden çıkarttırılarak yeni bir kimlik altında ve tamamen ABD’nin kontrolünde olacak şekilde tekrar hayata geçmesini sağlamış.

    ABD, dünyanın kaderinde ciddi rol oynayan Güvenli Konseyi’ni de kendi başkanlığı ve İngiltere ve Fransa gibi kayıtsız koşulsuz kendisinin yanında olan 2 ülkenin desteği ile hayata geçirerek, dünya üzerinde var olan diğer ülkelerin kaderleri üzerinde de söz sahibi olmayı başarmış.

    1945 yılından sonra dünya üzerinde yaşanan olayların planlayıcıları, başta ABD olmak üzere İngiltere, Fransa ve Almanya gibi kayıtsız, koşulsuz kendisine destek veren yardakçıları ve ABD’nin bu küresel hegemonyasına karşı çıkmayan çalışan Rusya ve Çin.

    Ama her yükselişin bir sonu olduğu gibi ABD ve AB’nin de yükselişinin durduğu ve her ikisinin de gerileme dönemine girdiğinin sinyalleri belirgin bir şekilde gelmeye başladı.

    ABD Ulusal İstihbarat Konseyi’nin (National Intelligence Council, NIC) her 4 yılda bir hazırladığı raporlardan bir tanesi olan “Global Trends 2030: Alternative Worlds” yani “Küresel Eğilimler 2030: Alternatif Dünyalar” başlıklı raporu ABD’nin küresel çapta son durumunu açık bir şekilde ortaya koymakta.

    Gerçekte bu rapor, ABD’nin kendi içinde farklı kulvarlarda faaliyet gösteren 16 farklı “İstihbarat Teşkilatı” tarafından müşterek bir çalışma ile hazırlanıyor. Raporun hedefi 2035 yılında ABD’nin durumunun ne olacağının en sağlıklı ve duygusal olmayan bir şekilde tespiti.

    Rapor özetle, ABD’nin çöküşünün 2025 yılında başlayacağı ve 2035 yılına doğru da II. Dünya Savaşından sonra dünya üzerinde kurmayı başardığı küresel aktörlük gücünü yitireceği şeklinde.

    Bu yıllarda ABD küresel aktörlük gücünü kaybetmeye başlayacak ve dünyanın ekonomik, siyasi ve güvenlik güç merkezi Batı’dan Asya’ya doğru, Türkiye üzerinden kaymaya başlayacak.

    ABD’nin ellerinden kayıp gidecek olan bu gücün nerede ve nasıl odaklanacağına başta Çin olmak üzere Hindistan, Türkiye, İran, Meksika, Vietnam ve Endonezya’nın büyük etkisi olacak.

    İşte bu aşamada Türkiye faktörü ve Türkiye’nin bölgesel önemi ortaya çıkmakta ve başta ABD olmak üzere AB’yi ve İsrail’i rahatsız etmekte. ABD’nin çöküş sürecinin başlamasının ve güç kaybının, İsrail’i de çok yakından etkileyeceği kesin. ABD’nin gerileme sürecine girmesi, dünyanın jandarmalığını yapamaz hale gelmesi ve çöküşü başta Orta Doğu olmak üzere kıta Asya’daki istikrarı da olumsuz etkileyecektir. Bu etkilenmenin sonucunda çıkabilecek olası bir 4cü Arap-İsrail savaşında nükleer bombaların karşılıklı kullanılması büyük bir olasılık. İsrail’in can havli ve hayatta kalmak içgüdüsü ile kullanacağı nükleer bir bomba, hem kendinin hem de bölgenin sonunu getirecektir. Bu aşamada bölgesel aktörlüğün Türkiye’nin sırtına çok önceden yüklenmiş olacağı da yanlış bir varsayım olmaz.

    Zaten Türkiye’nin yükselişi de başladı.
    Dünya coğrafyasında Avrupa’nın ortasından neredeyse Japonya’ya kadar olan bölgede sanayisi en gelişmiş ülkelerden bir tanesi Türkiye…(devam edecek)

    Ata ATUN
    e-mail: [email protected] veya [email protected]

    Facebook: Ata Atun

    16 Mart 2016

  • NAMLUNUN UCUNDA…. Ahmet Kılıçaslan Aytar

    NAMLUNUN UCUNDA…. Ahmet Kılıçaslan Aytar

    Suriye krizinin çözümünü öngören Cenevre görüşmeleri yeniden başladı.
    Rusya Dışişleri Bakanı S.Lavrov’un, ” Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) Suriye barış görüşmelerine katılması gerekir “talebi,
    ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü J.Kirby’nin,”PYD Suriye görüşmelerine davet edilmedi” açıklaması,
    Kürtlerin “Biz Cenevre’de olmazsak kimse bu halk için karar veremez” ifadesi,
    Ateşkes süreci ve Cenevre Görüşmeleri’nin  kırılgan noktasını oluşturuyor…
     
    *  
    Bu sırada Rusya, Suriye’deki terörist gruplara yönelik bombardıman düzenleyen güçlerinin bir kısmını geriye çekme kararı almıştır.
    Nitekim ilk grup Su-34 bombardıman uçakları Hmeymim hava üssünden  ayrılmış bulunuyor.
     
    *
    Görüşmelerde ise Suriye’yi coğrafya ve mezhep temelinde bölmek isteyen terör gruplarının çağrılması,
    Suriye’nin kuzeyini denetiminde tutan ve Suriye’nin toprak bütünlüğü çerçevesinde federatif çözüme de açık olan PYD’nin çağrılmaması yoğun tartışmalara neden oluyor. 
    Suriye’nin geleceğine ilişkin bir tartışma yürütülüyorsa, bu tartışmada Kürtlerin meşru temsilcilerinin bulunması gerekir, deniliyor.
    Ama Kürtlerin Cenevre toplantılarına davet edilmemesi, Rojava statüsünün ve Kürt temsilcilerinin meşruiyetinin tanınmaması anlamına geliyor…
     
    *
    Neden sahada ABD’nin başını çektiği koalisyon güçleri ve Rusya ile iyi ilişkiler içinde olan Demokratik Suriye Güçleri çatısı altındaki PYD, Halk Savunma Birlikleri (YPG) ve Kadın Savunma Birlikleri (YPJ) ) sıra sorunun çözümü aşamasına gelince tasfiye ediliyor?
    Neden Cenevre toplantılarına Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’yi temsilen vekâlet savaşı yürüten İŞİD, El Nusra ve Ahrar-uş Şam adına tayin edilen temsilciler katılıyor?
    Neden BM, ABD, Rusya ve Fransa  Kürtlerin meşru temsilcilerini ve PYD yönetimini; “siz katılırsanız kriz çıkar”, “Türkiye itiraz ediyor” gerekçesi ve “ileride zaten siz olacaksınız” oyalamaları ile engelliyor gibi sorular havada uçuşuyor.
     
    *
    Bu noktada ABD; Azez, Halep,Til Rifat, El Bab gibi yerlerde hava saldırısı yapmıyor, Rusya bu bölgeleri bazen vuruyor.
    Bir ihtimalle ABD ile Rusya zımni bir anlaşma çerçevesinde hareket ediyor.
    Ama Türkiye ateşkesi mütemadiyen ihlâl ediyor!
    İŞİD güçlerini bombardımana tutuyorum derken, Demokratik Suriye Güçleri bombalanıyor.
    Türk Silahlı Kuvvetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Cilvegözü Kapısı’ndan ve El Nusra’nın kontrol ettiği Öncüpınar Kapısı’ndan araçlar dolusu İslamcı teröristi, silah ve türlü ekipmanı  Azez’e geçiriyor.
    Halep ve Tel Rifat’a yakın bölgede Büyük Halep Saldırısı için yığınak yapılıyor.
    Kürtlerin yaşadığı hiç bir yerde savaş durmuyor.
    Ateşkes ve Cenevre görüşmeleri olumlu değerlendiriliyor ama Türkiye’nin müdahaleleri nedeniyle herşeyin alt üst olması endişeleri yaşanıyor.
     
    *
    Bu sırada Rusya Devlet Başkanı V. Putin’in sürpriz “Suriye’den çekilme” kararının ardından pek çok sorunun yanıtı aranıyor.
    Bu kararda Rusya ile ABD arasında son dönemde Suriye’de çözüm konusunda yürütülen yoğun temaslar mı etkili olmuştur?
    Yoksa Rusya’nın çekilme kararının ardında Esad’ın siyasi ömrünü bir süre daha uzatacak bir çözümde ABD ile sağlanan bir mutabakat mı bulunuyor?
    Öyleyse bu Moskova’nın Suriye çıkarmasından istediğini aldığı anlamına mı  geliyor?
     
    *
    Ya da Rusya’nın Suriye operasyonu ile Tartus’daki deniz üssünü ve Hmeymim hava üssünü güvenceye aldığı,
    Bu suretle tüm dünyaya “Rusya’sız çözüm olmaz” mesajı vererek yeniden dünya sahnesine büyük güç olarak dönüş yaptığı mı düşünülüyor?
    Yoksa Rusya’nın yaşadığı ekonomik darboğazda operasyon maliyeti gittikçe dayanılmaz bir noktaya mı gelmiştir?
    Ya da Esad’a “Sonsuza kadar senin için savaşamayız, masaya otur ve uzlaş” mesajı mı veriliyor?
    Ya da Putin attığı bu adımı, ABD’nin Ukrayna krizi üzerine koyduğu yaptırımların kaldırılması ve Kırım etrafındaki sorunun yatışması için bir koz olarak mı kullanacaktır?
     
    *
    Ama ateşkesin ve Cenevre görüşmelerinin neticesi alınmadan, ne Rusya ne ABD asla bir diplomatik zafer kazanmamıştır.
    Şimdi Suriye’de ateşkesin devamı için Cenevre Görüşmelerinde “Barış görüşmelerine kimlerin davet edileceği” konusu  gıllıgışlı bir sürece işaret ediyor.
    Rusya, teröristleri gönderen ve finanse eden ülkeleri, mesela Türkiye’yi; Suriye’de yaşanmakta olan insani durumu ahlaksız bir ticarete dönüştürmekle suçluyor.
    BM’den “muhalif-terörist” ayrımını keskin bir şekilde yapmasını istiyor.
     
    *
    Bu noktada “Yurtta Barış,Cihanda Barış” dış politika ilkesinden sapmış Türkiye iktidarı,
    İslami radikal örgütlerle yakın ilişkide kısa vadede Suriye ve Irak jeopolitiğinde çıkarlarını teminen “bölgeyi kazanan petrolü ve Misak’ı Milli topraklarını da kazanır” gazıyla yeni Osmanlıcılık’tan,
    Ortaklaştığı İslamcı radikal örgütlerle ve sığınmacılarla Kuzey Suriye’de bir tampon bölge oluşturmanin gayretinden,
    Uzun vadede İslam Birliği vizyonunun tasfiye edilecek oluşuyla düştüğü yalnızlığın daha da ötesindedir. 
     
    Nerede? Sorun B.Esad’ın “Şahsi çıkarları için ülkesinin tümünü feda eder. Çok şey satın alıp satarak Arap ve İslam arenasında kendilerine yer bulmaya çalıştı. Efendilerinin kendilerine biçtikleri rolü aşıp, kendilerine izin verilenin çok ötesine gitti.
    Bu rolden geri adım atması gerekiyordu ama Suriye’nin rolünde ısrar etmesi sıkıntı yaratmıştır.
    Bu nedenle Suriye davası, o’nun için siyasi açıdan sıkıntı yaratan ölüm kalım meselesi haline gelmiştir” ithamında bulunduğu,
    Şimdi durmaksızın ateşkesi tehlikeye atan, Cenevre Görüşmelerine “Barış görüşmelerine kimlerin davet edileceği” konusuyla takoz koyan Recep Tayyip Erdoğan noktasında… 
     
    *
    Belki de bu yüzden Rusya, önce Suriye’de hedef olacak alanını daraltmak üzere hava birliklerinin bir kısmını ülkesine geri çekmiştir.
    Nasılsa Hmeymim ve Tartus olmak üzere iki Rus üssü çalışmaya devam ediyor, yabancı ortaklarla koordinasyon bu üsler vasıtasıyla devam ediyor.
    Türkiye, Irak, Suudi Arabistan ise S400 füzeleri ve  Rus hava savunma sistemiyle kontrol ediliyor. 
    Türkiye’nin  güneyi uçusa yasak bölge haline gelmiştir.
    Ve Rus gemileri Akdeniz’den, Karadeniz ve Hazar’dan her türlü müdahaleyi yapacak güçtedir.
     
    Bu noktada Türkiye’nin namlunun ucunda olduğunu görmek gerekiyor.
    Belki de Yeni Türkiye’nin daha yenisi öngörülüyor…
     
     
    16.3.2016
     
     
  • Obama için Erdoğan bitmiştir…

    Obama için Erdoğan bitmiştir…

    660-077

    Erkan Güçiz » Çrş Mar 16, 2016 0:34

    Obama’nın 2012’de, “dünya liderleri arasında en yakın dostlarım” diye tanıttığı beş kişiden biri Recep Tayyip Erdoğan idi.

    “The Atlantik” dergisinin Nisan 2016 sayısında, Jeffrey Goldberg imzalı ve “Obama Doktrini” başlıklı söyleşide, çok şeylerin değiştiği ve birileri için, “durumun vahamet kesp ettiği” açıkça görülüyor.

    Erdoğan ile ilgili sözleri kadar, diğer birkaç kısa alıntı da, Obama’yı ve siyasetini tanıtıyor bize.

    Obama, 1991’de Saddam’ı Kuveyt’ten çıkaran ve Sovyet’lerin parçalanmasını ustalıkla yöneten “Baba Bush”un güttüğü politikanın ve onun akıl hocası Brent Scowcroft’un hayranı olduğunu söylüyor.

    Pentagon, Dışişleri Bakanlığı, ve Beyaz Saray’ın birkaç adım ötesinde, dışarıdan belli olmayan fakat etkili bir güç olan bir yığın düşünce kuruluşunun şöyle bir görüşü var: Amerika’nın ulusal güvenliği önde gelen sorumluluk olarak tuttuğumuz süre Amerika’nın dostları da kendilerini emniyette hissederler ve uluslararası istikrar oluşur.

    Obama, “IŞİD, ABD’nin varlığına karşı bir tehdit değil. İklim değişikliği, biz bu konuda bir şeyler yapmazsak tüm dünya için potansiyel bir varoluşsal bir tehdit oluşturmaktadır”, diyor.

    Obama en büyük hayal kırıklıklarının bazılarını Ortadoğu liderleri ile yaşadı.
    Obama’nın sabrını tüketen, “anlamıyorsun sen!” diyerek sözünü kesip terslediği Benjamin Netanyahu’nun bunların arasında özel bir yeri var.

    Diğer liderler de onu son derece huzursuz ediyor. Başlangıçta Obama, Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı, Doğu ile Batı arasında köprü kuracak ılımlı bir Müslüman lider olarak gördü. Fakat şimdi Obama, onu, Suriye’ye istikrar getirecek koskoca ordusunu Suriye’ye sokmayı reddeden otoriter bir başarısızlık örneği olarak sayıyor.

    Son günlerde, Obama, işi şakaya vurarak, “Benim Ortadoğu’da ihtiyacım olan birkaç akıllı otokrattır”, diyor.

    Obama zamanında olayları şöyle görmüştü: “Libya’da toplumsal düzen bozuldu. Kaddafi’ye karşı kitlesel protestolar var. Libya içinde kabile bölünmeleri var. Bingazi muhalefet rejim için bir odak noktasıdır. Ve Kaddafi, ordusunu Bingazi’ye doğru sürüyor.”
    “Onları, fare öldürür gibi öldüreceğiz.”

    “Aslında bu planı olabileceği kadar iyi uyguladık. Birleşmiş Milletler’in vesayetini getirdik, bir koalisyon oluşturduk, bize 1 milyar dolara mal oldu ki, askeri operasyonlar için çok ucuz sayılır. Sivil halkın büyük ölçülere varabilecek kayıplarını önledik ve çok uzun sürebilecek kanlı bir iç savaşı engelledik.”
    “Ama bütün bunlara rağmen, Libya bir felaket.”

    Uluslar, egemenliklerini geçici bile olsa, bırakacağı meclislere dahi gereğinden fazla inanmamalı ve güvenmemelidir. Çünkü meclisler bile despotluk yapabilir ve bu despotluk bireysel despotluktan daha tehlikeli olabilir. Meclislerin öyle kararları olabilir ki, bu kararlar ulusun yaşamına giderilmesi olanaklı olmayan zararlar verebilir.
    Gazi Mustafa Kemâl AtatürkErkan Güçiz
    [email protected]

    Güncel Meydan
  • NAMLUNUN UCUNDA

    NAMLUNUN UCUNDA

    Suriye krizinin çözümünü öngören Cenevre görüşmeleri yeniden başladı.
    Rusya Dışişleri Bakanı S.Lavrov’un, ” Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) Suriye barış görüşmelerine katılması gerekir “talebi,
    ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü J.Kirby’nin,”PYD Suriye görüşmelerine davet edilmedi” açıklaması,
    Kürtlerin “Biz Cenevre’de olmazsak kimse bu halk için karar veremez” ifadesi,
    Ateşkes süreci ve Cenevre Görüşmeleri’nin  kırılgan noktasını oluşturuyor…
     
    *  
    Bu sırada Rusya, Suriye’deki terörist gruplara yönelik bombardıman düzenleyen güçlerinin bir kısmını geriye çekme kararı almıştır.
    Nitekim ilk grup Su-34 bombardıman uçakları Hmeymim hava üssünden  ayrılmış bulunuyor.
     
    *
    Görüşmelerde ise Suriye’yi coğrafya ve mezhep temelinde bölmek isteyen terör gruplarının çağrılması,
    Suriye’nin kuzeyini denetiminde tutan ve Suriye’nin toprak bütünlüğü çerçevesinde federatif çözüme de açık olan PYD’nin çağrılmaması yoğun tartışmalara neden oluyor. 
    Suriye’nin geleceğine ilişkin bir tartışma yürütülüyorsa, bu tartışmada Kürtlerin meşru temsilcilerinin bulunması gerekir, deniliyor.
    Ama Kürtlerin Cenevre toplantılarına davet edilmemesi, Rojava statüsünün ve Kürt temsilcilerinin meşruiyetinin tanınmaması anlamına geliyor…
     
    *
    Neden sahada ABD’nin başını çektiği koalisyon güçleri ve Rusya ile iyi ilişkiler içinde olan Demokratik Suriye Güçleri çatısı altındaki PYD, Halk Savunma Birlikleri (YPG) ve Kadın Savunma Birlikleri (YPJ) ) sıra sorunun çözümü aşamasına gelince tasfiye ediliyor?
    Neden Cenevre toplantılarına Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’yi temsilen vekâlet savaşı yürüten İŞİD, El Nusra ve Ahrar-uş Şam adına tayin edilen temsilciler katılıyor?
    Neden BM, ABD, Rusya ve Fransa  Kürtlerin meşru temsilcilerini ve PYD yönetimini; “siz katılırsanız kriz çıkar”, “Türkiye itiraz ediyor” gerekçesi ve “ileride zaten siz olacaksınız” oyalamaları ile engelliyor gibi sorular havada uçuşuyor.
     
    *
    Bu noktada ABD; Azez, Halep,Til Rifat, El Bab gibi yerlerde hava saldırısı yapmıyor, Rusya bu bölgeleri bazen vuruyor.
    Bir ihtimalle ABD ile Rusya zımni bir anlaşma çerçevesinde hareket ediyor.
    Ama Türkiye ateşkesi mütemadiyen ihlâl ediyor!
    İŞİD güçlerini bombardımana tutuyorum derken, Demokratik Suriye Güçleri bombalanıyor.
    Türk Silahlı Kuvvetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Cilvegözü Kapısı’ndan ve El Nusra’nın kontrol ettiği Öncüpınar Kapısı’ndan araçlar dolusu İslamcı teröristi, silah ve türlü ekipmanı  Azez’e geçiriyor.
    Halep ve Tel Rifat’a yakın bölgede Büyük Halep Saldırısı için yığınak yapılıyor.
    Kürtlerin yaşadığı hiç bir yerde savaş durmuyor.
    Ateşkes ve Cenevre görüşmeleri olumlu değerlendiriliyor ama Türkiye’nin müdahaleleri nedeniyle herşeyin alt üst olması endişeleri yaşanıyor.
     
    *
    Bu sırada Rusya Devlet Başkanı V. Putin’in sürpriz “Suriye’den çekilme” kararının ardından pek çok sorunun yanıtı aranıyor.
    Bu kararda Rusya ile ABD arasında son dönemde Suriye’de çözüm konusunda yürütülen yoğun temaslar mı etkili olmuştur?
    Yoksa Rusya’nın çekilme kararının ardında Esad’ın siyasi ömrünü bir süre daha uzatacak bir çözümde ABD ile sağlanan bir mutabakat mı bulunuyor?
    Öyleyse bu Moskova’nın Suriye çıkarmasından istediğini aldığı anlamına mı  geliyor?
     
    *
    Ya da Rusya’nın Suriye operasyonu ile Tartus’daki deniz üssünü ve Hmeymim hava üssünü güvenceye aldığı,
    Bu suretle tüm dünyaya “Rusya’sız çözüm olmaz” mesajı vererek yeniden dünya sahnesine büyük güç olarak dönüş yaptığı mı düşünülüyor?
    Yoksa Rusya’nın yaşadığı ekonomik darboğazda operasyon maliyeti gittikçe dayanılmaz bir noktaya mı gelmiştir?
    Ya da Esad’a “Sonsuza kadar senin için savaşamayız, masaya otur ve uzlaş” mesajı mı veriliyor?
    Ya da Putin attığı bu adımı, ABD’nin Ukrayna krizi üzerine koyduğu yaptırımların kaldırılması ve Kırım etrafındaki sorunun yatışması için bir koz olarak mı kullanacaktır?
     
    *
    Ama ateşkesin ve Cenevre görüşmelerinin neticesi alınmadan, ne Rusya ne ABD asla bir diplomatik zafer kazanmamıştır.
    Şimdi Suriye’de ateşkesin devamı için Cenevre Görüşmelerinde “Barış görüşmelerine kimlerin davet edileceği” konusu  gıllıgışlı bir sürece işaret ediyor.
    Rusya, teröristleri gönderen ve finanse eden ülkeleri, mesela Türkiye’yi; Suriye’de yaşanmakta olan insani durumu ahlaksız bir ticarete dönüştürmekle suçluyor.
    BM’den “muhalif-terörist” ayrımını keskin bir şekilde yapmasını istiyor.
     
    *
    Bu noktada “Yurtta Barış,Cihanda Barış” dış politika ilkesinden sapmış Türkiye iktidarı,
    İslami radikal örgütlerle yakın ilişkide kısa vadede Suriye ve Irak jeopolitiğinde çıkarlarını teminen “bölgeyi kazanan petrolü ve Misak’ı Milli topraklarını da kazanır” gazıyla yeni Osmanlıcılık’tan,
    Ortaklaştığı İslamcı radikal örgütlerle ve sığınmacılarla Kuzey Suriye’de bir tampon bölge oluşturmanin gayretinden,
    Uzun vadede İslam Birliği vizyonunun tasfiye edilecek oluşuyla düştüğü yalnızlığın daha da ötesindedir. 
     
    Nerede? Sorun B.Esad’ın “Şahsi çıkarları için ülkesinin tümünü feda eder. Çok şey satın alıp satarak Arap ve İslam arenasında kendilerine yer bulmaya çalıştı. Efendilerinin kendilerine biçtikleri rolü aşıp, kendilerine izin verilenin çok ötesine gitti.
    Bu rolden geri adım atması gerekiyordu ama Suriye’nin rolünde ısrar etmesi sıkıntı yaratmıştır.
    Bu nedenle Suriye davası, o’nun için siyasi açıdan sıkıntı yaratan ölüm kalım meselesi haline gelmiştir” ithamında bulunduğu,
    Şimdi durmaksızın ateşkesi tehlikeye atan, Cenevre Görüşmelerine “Barış görüşmelerine kimlerin davet edileceği” konusuyla takoz koyan Recep Tayyip Erdoğan noktasında… 
     
    *
    Belki de bu yüzden Rusya, önce Suriye’de hedef olacak alanını daraltmak üzere hava birliklerinin bir kısmını ülkesine geri çekmiştir.
    Nasılsa Hmeymim ve Tartus olmak üzere iki Rus üssü çalışmaya devam ediyor, yabancı ortaklarla koordinasyon bu üsler vasıtasıyla devam ediyor.
    Türkiye, Irak, Suudi Arabistan ise S400 füzeleri ve  Rus hava savunma sistemiyle kontrol ediliyor. 
    Türkiye’nin  güneyi uçusa yasak bölge haline gelmiştir.
    Ve Rus gemileri Akdeniz’den, Karadeniz ve Hazar’dan her türlü müdahaleyi yapacak güçtedir.
     
    Bu noktada Türkiye’nin namlunun ucunda olduğunu görmek gerekiyor.
    Belki de Yeni Türkiye’nin daha yenisi öngörülüyor…
     
     
    16.3.2016
  • Allah bunların da belasını versin mi Hüseyin

    Allah bunların da belasını versin mi Hüseyin

    Ahmet Hakan

    ALLAH BUNLARIN DA BELASINI VERSİN Mİ

    Hüseyin Kocabıyık adlı AKP milletvekili şöyle buyurmuş:

    “Şehitlerimizin vebali HDP’ye oy verenlerin üzerindedir. Allah onların belasını versin.”

    * 

    Peki Hüseyin…

    Soruyorum sana.

    *

    – Seçimden hemen önce HDP’nin önemli isimleriyle Dolmabahçe’de buluşan anlı şanlı iktidar yetkilileri vardı ya… Allah onların da belasını versin mi Hüseyin?

    *

    – HDP’li milletvekillerinin İmralı ile Kandil arasında mekik dokumalarına olanak veren bir devlet aklı vardı daha düne kadar. Şehitlerimizin vebali bu devlet aklının da üzerinde midir Hüseyin?

    *

    – Öcalan güzellemeleri falan yapıyorlardı iktidarın anlı şanlı isimleri… Söyle bakalım Hüseyin, Allah onları ne yapsın?

    *

    – PKK’nın şehirlere onbinlerce silah yığınağı yaptığı yazılıp çiziliyor sizin gazetelerde. Bu yığınağın yapılmasına ses etmeyen ve göz yuman bir devletimiz var. Gariban çocuklarının şehit edilmesinde hiç mi vebali yok bu devletin Hüseyin? Bir deyiver hele.

    *

    – Daha düne kadar “Öcalan iyi, Kandil kötü, HDP eh işte” diye ahkâm kesiliyordu. HDP’ye oy verenlerin Allah belasını verecekse… Bu ahkâmı kesenlere Allah ne yapacak Hüseyin?

    *

    – “Çözüm süreci, çözülme sürecidir” diyen MHP’ye “Bunlar çözümsüzlük istiyor, kandan besleniyor” diyordunuz. Şimdi siz de “HDP’ye oy verenler şöyledir, böyledir” diyerek MHP gibi oldunuz. Daha iki ay öncesine kadar MHP’ye uzattığınız dilleri Allah ne yapsın Hüseyin?

    *

    – “Bu iş artık müzakere ile çözülecek” demiyor muydunuz? “HDP bu ülkenin legal partisidir” demiyor muydunuz? Sırrı Süreyya ile Meclis’te kahkaha atmıyor muydunuz? İmralı Heyeti sizin sayenizde gitmiyor muydu İmralı’ya? Ne yani siz temize çıktınız da HDP’ye oy verenler mi suçlu oldu Hüseyin?

    *

    – “Silahlı mücadele bitti, silahlara veda, 35 yıllık sorun çözüldü” diye manşetler salladınız durdunuz. Milli iradenin yüzde 13’ü de “Madem sorun çözüldü, madem silahlara veda edildi, biz de oyumuzu HDP’ye verelim” dedi… Allah niye bu nedenle bu insanların belasını versin ki vicdansız Hüseyin?

    *

    – Şehitlerin hesabını HDP’ye oy veren milyonlardan sormak caizse Hüseyin… AZICIĞINI DA SİZDEN SORMAK NİYE CAIZ OLMUYOR ki Hüseyin? Ha Hüseyin?

    Ahmet Hakan

    17.08.2015 Pazartesi

  • Ankara’daki patlamalar kimin işine yarıyor?

    Ankara’daki patlamalar kimin işine yarıyor?

    AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu ile MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Çankaya Köşkü'nde görüştü. Görüşmede, AK Parti Genel Başkan Yardımcıları Ömer Çelik ve Mehmet Ali Şahin ile MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın ve MHP Genel Sekreteri İsmet Büyükataman da yer aldı. ( Hakan Göktepe - Anadolu Ajansı )

    Kızılay’daki terör saldırısı üzerine MHP lideri Devlet Bahçeli’nin bizzat randevu talep ederek Başbakan Davutoğlu’nu ziyarete gitmesi ve terörle mücadelede açık destek vadetmesi, Başbakanın da bakanlar kurulu toplantısını terk edecek derecede bu ziyarete önem vermesi oldukça anlamlıdır.

    Hele hele Sayın Davutoğlu’nun konuya ilişkin yapmış olduğu teşekkür konuşması Sayın Bahçeli’nin ziyaretini çok daha anlamlı hale getirmektedir. Şöyle dedi Başbakan: Sayın Bahçeli’ye teşekkür ettim, çünkü talep kendisinden geldi. Terörle mücadelede hükümetin yanında olduğunu ifade etti. Bugünler siyasiler için de imtihan günleridir. Kim bu acıları siyasi hesaba tahvil etmek isterse, kim bu acılar üzerinden siyasi bir hesap görmek isterse millet karşısında hesap vermek zorunda kalır. Bu bir siyasi parti meselesi değildir. Bu bir ideoloji, şu veya bu siyasi görüş meselesi de değildir. Bu her şeyden önce bir insanlık meselesidir.”

    Oysa Davutoğlu’na hatırlatalım ki; bu acıları siyasi hesaba tahvil etme hevesinde olan birisi varsa o da kendisi ve partisidir! Hatırlayın lütfen; 10 Ekim 2015 günü gerçekleştirilen ve 107 vatandaşımızın ölümü, 500’ünün de yaralanması ile sonuçlanan ilk saldırıdan sonra 15 Ekim 2015 günü TGRT’de katılmış olduğu bir programda ne demişti Sayın Davutoğlu? Şu sözler kendisine aittir ve o programda söylenmiştir:

    “Bu eylem AK Parti’nin tek başına iktidar olmasını engellemek için, seçim sonuçlarını etkilemek için yapılan bir eylemdir…” Aynı programda programcının Diyarbakır’da atılan bomba 7 Haziran seçim sonuçlarını etkiledi. Ankara’daki saldırının 1 Kasım’ı nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz? Bir de, liste vardı dediniz, bunlar niye takip edilmedi? Her anları niye takip edilmedi? Bu 21 karşı her gün, her saniyesi izlenebilirdi eleştirisi var…” şeklindeki sorusuna Davutoğlu’nun verdiği cevap ise şu olmuştur: Diyarbakır saldırısı etkilemiştir, evet. O günkü temel soru HDP barajı aşacak mı, aşmayacak mı? Sonuçta barajı aştı, demokrasinin gereğidir, saygı duyarız. Halkın seçtiği her parti meşrudur. Onlar kendilerini daha sonra terör örgütlerine verdikleri destekle meşruiyet sınırı dışına çıkardılar.”(1).

    Şu sözler de yine Başbakana ait olup A Haber kanalında katılmış olduğu bir programda söylenmiştir:

    “Şimdi, anketler geliyor. Öncesinde, beyanname sonrasında anket yaptık. Şimdi Ankara’daki terör saldırısı sonrasında anket yaptık ve kamuoyunun nabzını tutuyoruz oylarımızda bir yükseliş trendi var… Birçok anket var. Saldırıdan sonra da yüzde 43-44 bandına doğru yükselme trendi  devam ediyor. Önemli olan burada bizim hedefimiz Ak Parti’nin tek başına iktidarı getirecek sonucu elde etmesi..”(2).

    Dolayısıyla; bu tür patlamalardan ve saldırılardan şefaat bekleyen ve siyasi fayda uman tek parti şu an için iktidar partisi gibi gözüküyor. Çünkü 7 Haziran’da tek başına iktidar olma şansını yitirdikten sonra operasyonları başlatan ve operasyonların gölgesinde yapılan 1 Kasım seçimleriyle tek başına iktidar olan parti de yine AKP olmuştur. Lütfen herkes eğri otursun doğru konuşsun; çözüm süreci boyunca askerin ve mülki idarenin operasyon talebine izin vermeyerek güvenlik güçlerinin elini kolunu bağlayarak sözüm ona suni olarak oluşturulan çatışmasızlık ortamından siyasi çıkar uman da yine iktidar partisi olmuştur. Elbette bu süreç boyunca şehirlerimizin hendeklerle, barikatlarla ve bombalı tuzaklarla doldurulmasına göz yuman da. Ne yazık ki; Türkiye’yi idare edenler, emekli bir generalin dediği gibi, çözüm sürecinin Türkiye’yi silahsız teslim alma süreci olduğunu ya göremediler ya da görürdüler de sırf siyasi rant elde etmek için sessiz kaldılar.

    Patlamalardan siyasi rant elde etme konusunda HDP’yi saymıyorum bile; çünkü bu parti direk terör örgütünün siyasi uzantısı pozisyonundadır. Liderinin, Diyarbakır halkını sokağa çıkma yasağını delmeye ve meydanlarda alternatif cuma namazları kılmaya davet ettiği bir parti, başka türlü isimlendirilemez çünkü. 13 mart saldırısından sonra HDP adına yapılan kınama açıklamasında yer alan “sivil yurttaşlarımızın bulunduğu bir yerde yapılan bu vahşi saldırının sonucunda maalesef çok sayıda hayatını kaybeden ve yaralanan olmuştur. Bütün halkımızla bu büyük acıyı paylaşıyoruz…” ifadeleri de bir hayli ilginçtir doğrusu. Demek ki; bu saldırı asker ve polislerin olduğu bir mekânda yapılmış olsaydı HDP’liler bundan fazla bir üzüntü duymayacaklardı!

    Bahçelinin, Başbakanı Ziyaretinin Amacı Olağanüstü Kurultaya Engel Olma Arayışları mı?

    Biz tekrar Bahçeli’nin dün itibarıyla Davutoğlu’na yapmış olduğu ziyarete dönecek olursak; esasen bu tür ziyaretler beklenen şeylerdir ve son derece normaldir. Normal olmayan ise ziyaretin zamanlamasıdır!

    Zira Sayın Bahçeli’nin, ne 10 Ekim 2015 günü Ankara Garı civarında gerçekleştirilen ve 107 vatandaşımızın ölümü ve 500’ünün de yaralanmasıyla sonuçlanan saldırıdan sonra, ne de 17 Şubat 2016 günü Merasim Sokak’ta gerçekleştirilen ve 29 kişinin ölümü, 61 kişinin de yaralanmasıyla sonuçlanan saldırıdan sonra böyle bir ziyarette bulunmayıp, 13 Mart’taki Kızılay saldırısından sonra nihayet harekete geçmesi, en azından zamanlama itibarıyla bize de son derece anlamlı gelmiştir. Neden anlamlı gelmiştir?

    Bu ziyaretin, AKP’li pek çok siyasinin, MHP’deki olağanüstü kurultay çağrısı yapan parti içi muhalefete karşı Bahçeli ve yönetimine destek açıklaması yapmasından ve iktidar yandaşı medyada, söz konusu kurultay talebinin, MHP’ye yönelik dış destekli bir operasyon olduğuna varıncaya kadar ileri sürülen çeşitli iddialardan sonra gerçekleşmiş olmasından dolayı anlamlı hale gelmiştir.

    Aksi takdirde; Gar saldırısında ölenlerin çoğunun gösteri maksadıyla oraya toplananlardan olmasının ve patlamanın “Bu meydan kanlı meydan” şeklinde marş söyleyerek halay çekildiği sırada meydana gelmesi sebebiyle, MHP’nin buna bir tepki olarak genelde sessiz kalmayı tercih ettiğini düşünebiliriz ki; 17 Şubat’taki saldırıda çoğunlukla askerlerin ve devlet memurlarının ölmesi üzerine de MHP’nin bazı açıklamalar dışında icrâi anlamda genelde sessiz kaldığını, mesela Başbakanlığa veya en azından Genel Kurmay Başkalığına bir taziye ziyaretinde bulunmadığını dikkate alırsak, Gar saldırısı ile ilgili olarak MHP’nin tavrı konusunda akla gelebilecek olan yukarıdaki düşüncenin yanlışlığı, kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

    Şu halde; Balgat’tan fazla dışarı çıkmamakla ünlü Sayın Bahçeli’nin, 13 Mart saldırısından sonra bizzat randevu talep ederek Başbakanla görüşmüş olmasının başka bir sebebi olmalıdır. Yani bu ziyaret, teröre destek amacı taşımamaktadır. Eğer öyle olsaydı, bu destek medya vasıtasıyla da pek ala duyurulabilirdi. Hele hele destek vadeden kişi, atmış olduğu twitler sosyal medyayı sallayacak kadar ünlü bir sosyal medya kullanıcısı olan Bahçeli olduktan sonra. Bu ziyaretin sebebini olağanüstü kurultay talep eden parti içi muhalefetin açmış olduğu davayı etkileme amacı taşıdığını söylemek de mümkün değildir! Çünkü anayasa gereğince mahkemeler bağımsızdır, yargıçlar hiç kimseden veya hiçbir makamdan emir almazlar, kararlarını mevcut yasalar çerçevesinde ve vicdanları doğrultusunda verirler! Bu sebeple sağda solda, bu konuda yani, MHP yönetiminin iktidar partisi ve saray vasıtasıyla mahkemeyi etkileyerek kendi istedikleri şekilde karar almaya çalıştıkları şeklindeki komplo teorilerine şahsen inanmıyoruz!

    Peki o zaman, Bahçeli’nin dün Başbakan’dan randevu talep ederek gerçekleştirdiği ziyareti nasıl yorumlamak gerekiyor? Kim nasıl yorumlar bilemem, ancak ben bu ziyareti tamamıyla fıkradaki Erzurumlu Teyzenin açıklamalarıyla yorumluyorum. Fıkra bu ya;

    Erzurum’da ışıklı trafik işaretleri yeni konulmuştur. Trafik kurallarını öğretmek için de her kavşağa bir trafik polisi yerleştirilmiştir. Polis ağzında düdük, kırmızı yandı dur, yeşil yandı geç anlamında bir takım el kol hareketleri yapıp duruyor. O sırada orta yaşlı bir kadın, ayaklarına dolanmasın diye eteklerinden elleriyle tutup yukarı kıvırdığı çarşafıyla telaşlı telaşlı kırmızı ışıkta geçmeye çalışırken polis memuru seslenmiş;

    -“Hop hop, hayırdır teyze, kırmızı ışıkta nereye gidiyorsun böyle?”

    Erzurumlu teyze aynı sertlikte ve umursamaz bir şekilde cevap vermiş polise;

    -“Vıy; sene ne? Eltimcile cidirem!”

    Dolayısıyla, hiç kimse Erzurum’da halka trafik kurallarını öğretmeye çalışan polisin durumuna düşmemelidir. Yoksa Sayın Bahçeli ve yönetimi, tıpkı Erzurumlu teyzenin tavrıyla kalkıp size der ki; “Kimlerle ve ne zaman görüşeceğimizi size mi soracağız? MHP, bu güne kadar yaptıkları ve yapacakları konusunda içeriden ve dışarıdan hiç bir merciden emir ve telkin almamıştır…” 

    Evet, MHP yönetimi böyle demesine der de elin ağzı torba değil ki: büzesin. İşte böyle tıpkı CHP Grup başkan Vekili Özgür Özel gibi bir Molla Kasım çıkar ve size der ki:

    “Devlet Bahçeli’nin ağzında bir bakla var, bu baklanın ucunu çıkardı. Başbakan da ‘tavrını netleştir’ diyor. Başbakan bunu diyecek özgüveni nereden buluyor? MHP ile AKP arasındaki arka kapı diplomasisi için, ‘ne arka kapıymış arkadaş ‘ diyoruz. Neler geçti buradan? Seçimler 3 Kasımda öne alındı, iktidar devralındı. Daha sonra her ihtiyaç duyulduğunda birlikte olundu. En son bütün yaz, ‘hayır, hayır’ denildi. Sayın Bahçeli’nin cebinde bir tane evet varmış, onu da İsmail Kahraman’a verdi onu Meclis Başkanı yaptı. Seçimlere gidildi, 80 kişiyle yola çıktığı otobüsü, uykusuz, yorgun dikkatsiz şoförü gibi yolda kaza yaptı, otobüsü ikiye böldü, 40 yolcuyu öldürdü, 40 ile yola devam ediyor. Ne arka kapı diplomasisiymiş arkadaş AKP’nin ihtiyaç duyduğu bir yerde bir yerlerden, karşıdan selektör yapıyor MHP, AKP’ye. İnşallah anladığımız gibi değildir. Her zaman olduğu gibi, tarih önünde bunun da hesabını verirler. Yazın, ‘bakanlık istenecek partilerden, ne olur ‘ dendiğinde, CHP, ‘bizden değil milletvekili toplu iğne, raptiye sökemezler’ demiştik. MHP’den Alparslan Türkeş’in oğlunu söktüler, götürdüler”

    ______________

    1-http://t24.com.tr/haber/davutoglu-ankara-saldirisi-sonrasi-anket-yaptik-oylarimizda-yukselis-trendi-var, 313508 internet adresinde yer alan haber.

    Ayrıca bkz. https://www.youtube.com/watch?v=uXyLKU6wPgg internet adresinde bulunan ses kaydı.

    2-Aynı kaynaklar.

  • Tüm Zamanların En Nadir Ve Önemli 18 Arkeolojik Keşfi

    Tüm Zamanların En Nadir Ve Önemli 18 Arkeolojik Keşfi

    “Geçmiş yabancı bir ülkedir: Onlar orada farklı şeyler yaptılar” der İngiliz yazar L. P. Hartley. Geçmiş bizim için çelişkili biçimde hem şok edici hem de çok bilindik… İnsanın hiç değişmediğini düşünmekle birlikte, arkeolojinin yaptığı her bir keşifle, geçmişe bakışımızı dönüştüren pek çok sürprizle karşılaşmaya devam ediyoruz. Keşifleri bazan o derece şaşırtıcı oluyor ki, bu buluntuların nasıl olup da var olabildiğini anlamak ve değerini ölçmek mümkün olmuyor. Bazıları için gerçekten hiç varolmamış olmaları gerekirdi diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Çeşitli açıklamalara ulaşabilmek adına pek çok bilim dalı sayesinde geçmişi yeniden canlandırıyor olsak da, her buluntu için böyle bir kaynak ve zaman ayırmamız elbette mümkün olmuyor. Kaldı ki, geçmişteki mevcut şartların bugün olmayışı ve hatta bizim dahi aynı olmayışımız, aynı şekilde düşünüp yaşamayışımız bu açıklamalara ulaşmakta önümüzde engel teşkil edebiliyor. Peki, bu derece çelişki içerisindeyiz diye, geçmişimizle kopuk olan bağlarımızı yeniden kurmaya çabalamaktan vazgeçmeli miyiz? Her çabayla bu bağın biraz daha kurulduğu gerçeğini inkar edemeyiz ve hatta motivasyonumuz bu.

    Astronomiden, kimyaya, ekonomiden fiziğe kadar birbirinden çok farklı alanlarda çalışan bilim insanları, aynı bulgular üzerine emek veriyor ve bu sayede sadece geçmişle değil birbirleriyle de bağ kurarak, gelecekte var olması muhtemel yeni çalışma alanlarının ve teknolojilerin kapılarını aralıyorlar. Sorular soruları, sorular yeni cevapları, yöntemleri ve teorileri beraberinde getirerek muazzam bir sinerji oluşturuyor. Başka listelerde bir kısmından bahsettiğimiz fakat bu listede var olmayan aynı derecede “paha biçilmez” bulgulardan peşinen af diliyoruz. Bugüne kadar sayelerinde geçmişle ilgili çok şey öğrendiğimiz, önümüze yeni ufuklar açan ve pek çok çalışmaya, teoriye, bilim dalına vesile olmuş ve bu yüzden; varlığından öte değerler taşıyan arkeolojik keşifleri toparladık. Liste uzun olabilir ama yazarın vakti ve bilgi dağarcığı yetmediğinden buraya dahil olamayan bulguları hesaba katarsak görece kısa kalır. Başlayalım.

    1. Rosetta Taşı

    Aslında tas tamam arkeolojinin mihenk taşı. Mısır halkının kullandığı dil olan Demotik, Mısırlı asillerin va aydın kesimin bildiği Hiyeroglif ve Antik Yunanca olmak üzere üç farklı dilde yazılmış. Yüzyıllar boyunca çözülemeyen Hiyeroglif, Napolyon’un 1798’deki Mısır Seferi sırasında bulunan bu taş yardımıyla çözülmüş. Öncesinde arkeologlar, Hiyerogliflerin Mısır’ın tufandan önceki yaşamına ait şekiller olduğunu düşünürlerdi. MÖ. 196’da yazıldığı tahmin edilen taş, Büyük İskender’in Mısır’ı fethinden sonra hüküm süren Kleopatra’nın da mensubu olduğu Ptolemaios Hanedanı’nın hükümdarlarından biri tarafından yazdırılmış. Demotik ve Hiyeroglif alfabeleri, okunabilen Yunanca bir metnin de aynı taş üzerinde bulunması sayesinde 1822’de Jean-Francois Champollion tarafından çözüldü. Champollion’a Demotik alfabesini 1814’de çözen İngiliz Thomas Young’ın çalışmaları yardım etmiş. Hiyeroglifin çözülmesiyle birlikte Antik Mısır bilimi doğdu ve geçmiş yüzyılların açıklığa kavuşması kolaylaştı. Günümüzde British Museum’da sergileniyor.

    2. Ölü Deniz Parşömenleri (Kumran Yazıtları)

    20’inci yüzyılın en önemli arkeolojik keşiflerinden biri. Yahudiliğin ve Hristiyanlığın bilinen en eski yazılı kaynakları… Bir kısmı İbranice, bir kısmı da artık ölü bir dil olan Aramice ile, kâğıt, deri veya bakır plakalara kaydedilmiş tam 40 bin adet elyazması. 1947’de genç bir keçi çobanı, kaybolan keçisini ararken, Ölü Deniz’in batısında kalan bir tepedeki mağaralarda tesadüf eseri bulmuş. Ağzı sıkıca kapalı testilerde yaklaşık 1900 yıl bozulmadan saklı kalan tomarlar, MS. 68’de mağaraya yerleştirilmişler. Tomarlar, MÖ. 1. yüzyıldan MS. 2. yüzyıla değin Ürdün’deki Ölü Deniz kıyısındaki Kumran vadisine yerleşmiş ve Esseniler olarak bilinen, Yahudi dinine mensup dışa kapalı bir topluluğun tarihçesini aydınlatır. İsa Mesih’in bizzat bu topluluğun bir üyesi olduğu ve burada eğitim gördüğü iddiaları vardır. Parşömenlerin Essenilerce değil, MS. 70’lerde Kudüs Tapınağı’nı yok eden Roma saldırısına dek bölgede yaşayan farklı Yahudi toplumlarınca yazılmış olabileceği ihtimali kadar, Essenilerin M.Ö 2. yüzyılda kralların haksız şekilde başrahiplik makamına el koymasıyla, kendilerini sürgün eden Kudüs Tapınağı rahipleri olduğu da iddialar arasında.

    3. Pompei

    Bugüne kadar, taş kesilen tefessüh etmiş şehir olarak lanse edildi. Akıbeti Lut Kavmi’ne, Sodom ve Gomore’ye benzetildi. Klasik hikaye şu: 24 Ağustos 79’da Vezüv Yanardağı’nın patlamasıyla fışkıran volkanik kül ve lavların üzerine yağması sonucu, kendisiyle aynı kaderi paylaşan Herculaneum ve Stabia ile birlikte yerin 6-7 metre altına gömülmeden önce; Roma İmpatatorluğu’nun şehvet merkeziydi. Pedofili, ensest ve fuhuş; şehrin günlük hayatının alışılmış bir parçasıydı. Kız kardeşine aşık, İmparator Caligula o güne kadar tarihin görmüş olduğu en zalim ve sapık imparator olarak bu yaşamı destekliyordu. Yaklaşık 20 bin nüfuslu şehre gemilerle gelenlerin ilk aradıkları; sokaklara çizilmiş penisleri takip ederek bulunabilen ve yine penis resimli kapıları olan genelevlerdi. Şehre kül bulutları ve lavlar ulaştığında, bazılarının seks yaparken yakalandığı, hiç kimsenin bu felaketten sağ çıkamadığı taşlaşmış bedenleriyle ispatlı. Bu hikayede pek çok yanlış var ama öncelikle bir konuda anlaşalım: Pompei’nin o zamanki ahlaksızlığı ülkemizin şimdiki ortamından hiç de farklı değildi. Yani ibret alınmış olsaydı, aynı ahlaksızlıklar hala tekrar ediyor olmazdı! İkinci anlaşacağımız konu da toplam şehir nüfusu göz önüne alındığında küller altında kaldığı tespit edilen insan sayısının 2 bin civarında olması. Şu ana kadar 5/3’ü ortaya çıkarılmış olsa da şehrin büyük oranda boşaltıldığını rakamlarla anlayabilmek mümkün. Üçüncü konu: Çoğu geride bırakılmış köleler ve fahişelerden oluşan bu insanların bedenleri taşlaşmadı. Üzerlerini örten volkanik toz ve lav sertleşip bir kalıp oluşturdu. Zamanla içindeki vücut çürürken kalıp aynı kaldı. Sonuçta insan şeklinde boşluklar oluştu. Arkeologlar bu boşluklara alçı döküp ölen insanların heykellerini çıkardılar. Roma dönemindeki şehir yaşamına ilişkin pek çok bilgi edinmemizi sağlayan Pompei, UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’nde.

    4. Altamira Mağaraları

    İspanya’daki mağaralar, Yontma Taş Devri’ne ait çizimleri ve çok renkli kaya resimleriyle ünlü. Tarih öncesi çağlara ait çizimlerin keşfedildiği ilk mağara. Altamira’nın 1879’da keşfi büyük bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Çünkü tarih öncesi insanlarının böyle mükemmel çizimleri yapabilecek yetenekte olduğuna hiç kimse inanmak istemedi. Ancak 1902’de aynı çağlara ait başka resimlerin bulunması Altamira Mağarası ile ilgili karşı tezleri çürüttü. MÖ. 16-9 bin yılları arasında yapıldığı tahmin edilen resimler, mağaraların iç kısımlarında yer aldığı için su ve rüzgarın yıkıcı etkilerine maruz kalmamış ve çok az değişiklik geçirmiş. Tavanında geyik, yaban domuzu, at ve soyu tükenmiş yüzlerce hayvan resmi var. Betimlemelere bakıldığında hayvanlar gayet gerçekçi ve hareketli. Ayrıca insanın doğadan boya elde etmesinin ilk örnekleri de bu mağara resimlerinde görülür. Boyalar kullanılarak yoğunluk farklarının, gölgelendirmelerin yapılması, bazen tek bir hayvanın çiziminde üç rengin kullanılması, mağara sanatının çok üstünde bir teknik becerinin işareti sayılır.

    5. Tutankamon Mezarı

    “Her kim kralın huzurunu bozarsa, ölüm ona hızlı kanatlarla gelecektir.” Mısır bilimci Howard Carter 1922’de firavunun Krallar Vadisi’ndeki mezarını bulduğunda; lahtinin üzerinde işte böyle yazıyordu. “Firavun’un Laneti” olarak bilinen hikaye, Mısır’ın simgesi kabul edilen bir kobra yılanının, Carter’ın çok sevdiği kanaryasını yemesiyle başladı. Daha sonra kazının masrafını karşılayan Lord Carnarvon sivrisinek ısırmasından kaynaklı kan zehirlenmesi nedeniyle öldü. Ayrıca mezara giren bazı kişilerin ateşli bir hastalıktan ölmesi bu lanete olan inancı arttırdı. Bugün biliyoruz ki, binlerce yıldır kapalı kalan ortamlarda oluşan bakteriler, toksinler ve zehirli gazlar gayet öldürücü olabiliyor. Firavun Tut’un mezarı, diğer firavunlara göre oldukça gösterişli. Mezarın ilk odasında bir at arabası, tahtı ve hayattayken kullandığı paha biçilemez eşyalar bulundu. Tut, som altın bir lahdin içinde, yine altından maskesindeki simasıyla milyonlarca insanın hafızasına kazındı. Sanal otopsi sonucu yeni bulgular, MÖ. 14’üncü yüzyılda hüküm süren genç firavunun dişlek ve genç bir kadınınki kadar geniş kalçalı olduğunu, bacağındaki bir sakatlık nedeniyle bir ayağını tam yere basamadığını, yürümek için bastona dayanmak zorunda kaldığını ve 20’li yaşlarını göremeden öldüğünü gösteriyor. Tutankamon, Mısır firavunu Akhenaton ve kızkardeşi Prenses Kia’nın çocuğu. Ensest, antik Mısır’da tabu sayılmıyordu ve akraba evliliklerinin yarattığı sağlık sorunları da o dönemde bilinmiyordu. Kafatasında ve iskeletindeki bazı kırıklar nedeniyle Tutankamon’un cinayet veya araba yarışlarında geçirdiği bir kaza sonucu öldüğüne inanılıyordu. Oysa şimdi bilim insanları, genç firavunun genetik rahatsızlık sonucu öldüğünü, bastonla yürümesini gerektiren topallığı nedeniyle araba yarışlarına katılmasının imkansız olduğunu söylüyor. Tutankamon’un mezarında bulunan 130 kadar baston da bunu doğruluyor.

    6. Willendorf Venüsü

    Tarih öncesi dönemden kalma Ana Tanrıça’ya atfedilen bu figürlerin ortak özelliği; yüz ifadeleri belirsiz, besili ve doğurgan hatta hamile, göğüsleri ve dişilik organı (Venüs tepesi) abartılı derecede belirgin. Avcı ve toplayıcı yaşam koşullarının oluşturduğu mitik inanış içinde insanlık, yaşamı ve doğayı yaratan Ana Tanrıça ile kadın badeni arasında benzerlik ilişkisi kurmuş. Willendorf Venüsü, Ana Tanrıça kültleri içinde ilk bulunanı ve en önemlisi. Avusturya’da, 1908’de demiryolu inşaatı sırasında ortaya çıktı. Buluntu günümüzden yaklaşık 28-25 bin öncesine tarihleniyor ve bulunduğu coğrafyada olmayan Oolitik kireçtaşından yapılmış. Bu demek oluyor ki; sahibi bu 11 cm’lik figürü nereye giderse gitsin belki de bir muska olarak yanında taşıyordu. Bir çok sanat tarihçisi tarafından estetik amaçla üretilmiş en eski sanat eserlerinden biri olarak kabul edilir. 2008’de bulunan Hohle Fels Venüsü; 50 bin yıllık Homo Sapiens (kendinin farkında olan insan) tarihinde, 35-40 bin yıl öncesine tarihlenir ve şimdiye dek bulunmuş en eski figüratif heykelcik ve bilinen en eski apaçık kadın tasviri olarak kabul edilir. Figürlerin o dönemin kadınının fiziki görünüşünü yansıtmadığı, tanrıçanın bizzat kendisini tasvir ettiği ve bir kişilik kazandırmamak adına bilinçli olarak yüzünün belirginleştirilmediği düşünülüyor. Yani modern insanı belirleyen sıçrama, ateşi kullanması değil, sanat yapmaya başlamasıdır.

    7. Terrakotta Ordusu (Toprak Askerler)

    İlk Çin imparatoru Çin Şı Huang’ın mezarında bulunan ölümsüz ordusunun heykelleri. MÖ. 210’da yapılmış olan heykeller, 1974’te Çin Halk Cumhuriyeti’nin Shaanxi eyaletinde bir çiftçi tarafından bulunmuş. “İlklerin imparatoru” olarak bilinen imparator, Çin’deki tüm beylikleri yenip, “Savaşan Devletler” dönemine son vererek, Çin Hanedanı’nı kurmuş ve kendini imparator ilan etmiş. Tarihçi Si Maqian’in kaydettiğine göre; imparatorun mezarının yapımına kendisi henüz hayattayken MÖ. 246’da başlandı. 700 bin kişinin çalıştırıldığı mezarın inşası 30 küsür yıl sürdü. Mezarın temeli dörtgen, 350 metre uzunluğunda, 345 metre genişliğinde; 76 metre yüksekliğinde toprak bir piramit şeklinde. Kazı alanında çoğu hala toprak altında 8000 asker, 520 atıyla birlikte 130 savaş arabası, 150 süvari atı bulunduğu tahmin ediliyor. 1987’de UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınan alanda kazı çalışmaları devam ediyor. Boyları 183-195 santimetre arasında değişen bu heykel askerlerin her birinin yüz ifadesi birbirinden farklı. Yine de 2 bin yıl önce fabrikasyon üretimle yapılmış olabileceği yönündeki tartışmalı tezi çürütmek için University College London (UCL) ve Toprak Askerler’in bulunduğu müzeden bir ekip, 3D teknoloji kullanarak kopyasını çıkardıkları heykellerden 30’unun kulakları üzerinde inceleme yaptılar. İncelenen kulakların hiçbiri bir diğerinin aynısı çıkmazken, farklılık oranı da insan nüfusu arasındaki oranla aynı.

    8. Staffordshire Hazinesi

    Anglosakson dönemine ait bulunan en büyük altın, gümüş ve metal içeren hazine. 2009’da İngiltere’nin Staffordshire kontluğu yakınlarındaki bir köyde bulunmuş. 3500 adet parçadan oluşan hazine, toplamda 5 kg altın ve 1.3 kg gümüş içeriyor. Genelde savaşla ilgili malzemelerden oluşuyor, içinde para, ev gereçleri ya da kadınların kullanımına ilişkin herhangi bir eşya bulunmuyor. Anglosakson buluntularının aksine olan bu durum, definedeki eşyaların özenle bir araya toplandığına dair yorumlara neden olmuş. İncelemeler definedeki eşyaların bir tehlike anında sahipleri tarafından geri alınmak üzere gömüldüğünü gösteriyor. İşlemeleri ve işçiliği olağanüstü kaliteli olan eşyalara toplamda 3.285 milyon pound değer biçilmiş ve hazine Birmingham Müzesi tarafından satın alınmış. MS. 7. ve 8. yüzyıla tarihlendirildikleri için yedi krallık dönemi İngilteresi’ndeki Mercia Krallığı’na ait olduğu düşünülüyor. Bu döneme ait yeterli derecede yazılı kaynak bulunmuyor; o yüzden kültürel tarihi aydınlatmak bakımından büyük bir olanak görülüyor.

    9. Knossos

    Tunç Çağı’nda Girit Adası’nda, MÖ. 3.500’lerde doğmuş Minos Uygarlığı’nın başkenti olan antik şehir. Giritliler, deniz aşırı ülkelerle ticaret yapan, tüccar bir halktı. Kültürleri MÖ. 1700’lerden başlayarak yüksek bir seviyeye ulaşmış, büyük ilerleme göstermişti. Kazı alanından çıkarılan objelerden en ünlüsü, tanrıçalara tapan Girit ile özdeşleştirilen Yılanlı Ana Tanrıça figürü. Girit sarayları kazı çalışmaları sonucu ortaya çıkarılmış en önemli yapılar. Adada bulunan her bir sarayın kendine has bir özelliği var ve hiçbiri birbirine benzemiyor. Ancak diğer yapılardan ayrılan ortak özelliklere de sahipler. Knossos Sarayı, antik kentin en önemli yapısı. Knossos Sarayı’nı ortaya çıkaran arkeolog Arthur Evans. Saray ilk olarak MÖ. 1900 civarında inşa edilmeye başlanmış. Fakat sarayın temelleri altında Neolitik döneme kadar uzanan daha eski yerleşim tabakaları var. Theseus ve Minator canavarı efsanesine konu olan Knossos Sarayı, anlatıldığı gibi çok sayıda avlu ve odasıyla bir labirenti andırıyor. Radyokarbon yöntemi ile MÖ. 1630’da meydana geldiği saptanan büyük bir yanardağ patlaması sonucu uygarlığın çöktüğü düşünülüyor.

    10. Sanxingdui Kültürü

    1929’da keşfedildiğinden beri gizemleri çözülmeye çalışılıyor. Çin’deki Sichuan eyaletindeki Sanxingdui, bundan 5 bin ila 3 bin yıl önce var olmuş Shu Devleti’nin başkenti. 1986’dan sonraki kazılarda 1000’den fazla tarihi esere ulaşıldı. Bunların başında, çok sayıda tunç maske geliyor. Üzerindeki figürlerin tamamına yakını, kalın kaşlı, iri gözlü, dik burunlu, geniş ve yassı ağızlı ve neredeyse çenesiz olan maskelerde ne sevinç, ne de kızgınlık ifadesi var. Bu yüz şekli, bugün bölgede yaşayan insanlardan çok farklı. Uzmanlar, maskelerin anlamını hala çözebilmiş değil. Kalıntılardan çıkarılan heykeller, değerli taşlardan yapılmış nesneler ve fil dişleri; kayıp uygarlığın teknik açıdan ne derece gelişmiş olduğunun kanıtı. Arkeologlar, çok sayıdaki tunç eşyanın Batı Asya, Antik Maya ve Mısır gibi dünyanın diğer bölgelerin özelliklerini de kapsayan “melez” bir kültürü yansıttığı ve Çin Kültürü’nden çok farklı olduğu görüşünde. Çalışmalar, kentin yaklaşık 3 bin yıl önce apar topar terk edildiğini, çok gelişmiş bir düzeye gelen medeniyete aniden nokta konduğunu gösterdi. Bazı bilim insanları, bunun nedeninin sel olduğunu savunurken, bazıları savaş, bazıları ise salgın hastalık olduğunu düşünüyordu. Fakat kazı başkanı Niannian Fan, bu nedenlerin hiçbirini ikna edici bulmuyor. 14 yıl önce kazılan başka bir yerleşimin buluntuları, bu alandaki buluntularla oldukça benzer. Halkın aniden yok olması yerine, taşınıp yakındaki bu bölgeye tekrar yerleşmiş olabileceği ihtimali dikkate alınıyor. Tahminlere göre; 3 bin yıl önce gerçekleşen büyük bir deprem, Minjiang Nehri kıyısındaki Sanxingdui Kültürü’nün su kaynağını yok ederek, etrafı duvarlarla çevrili şehirlerini terk etmek zorunda bırakmış.

    11. Rapa Nui (Paskalya Adası)

    Yeryüzündeki tüm yerleşim bölgelerine en uzak yer olan Rapa Nui, Pasifik Okyanusu’nun güneydoğusunda, insan yaşamının olduğu en yakın bölgeye 3600 km uzaklıkta. Ada, üçgene benzer ve volkanik kayalardan oluşuyor. Kıyıda dizili duran çok sayıda dev boyutta taş heykelle ünlü. Bu taş heykeller “Moai” diye adlandırılıyor. Ne zaman ve kimler tarafından yapıldıkları hala bilinmeyen heykellerin, MS. 1000 ile 1600 yılları arasında inşa edildiği tahmin ediliyor. Yine tahminlere göre; bu taş heykeller yerlilerin ruhlarla iletişim kuran ataları. Ortalama bir Moai 4,5 metre uzunluğunda ve 14 ton ağırlığında. En uzun Moai’ye “Paro” deniyor ve yaklaşık 10 metre uzunluğa, 82 ton ağırlığa sahip. Adanın doğusundaki Rano Raraku yanardağının tüf ve taşlarından yontulmuş heykeller “Ahu” adı verilen platformlar üzerine, bakışları yerleşim bölgesini görecek şekilde yerleştiriliyor. Ahular o kadar güzel işlenmişler ki, yontma taş plakalarının arasına bıçak sırtı bile sığmıyor. Bu taşların nasıl taşındıkları ve Ahu’lara nasıl yerleştirildikleri konusunda birbiriyle çelişen pek çok teori ortaya atılıyor. Rapa Nui, Unesco Dünya Mirası Listesi’nde.

    12. Nazca Çizgileri

    Güney Peru’daki Nazca Çölü’nde hayvanları ya da çeşitli geometrik biçimleri betimleyecek şekilde yere çizilmiş, bazıları kilometrelerce uzunluğa varan çizgiler… Düz çizgi, üçgen, sarmal, ok, kuş, maymun, köpek, örümcek, fok, çiçek, vb. biçimler çok büyük olduğu için yerden bakıldığında anlaşılmıyor ancak çok yüksekten bakıldığında görülebiliyor. MÖ. 5. yüzyıl ile MS. 6. yüzyıl arasına tarihlendiriliyorlar. Bölgenin çöl topraklarını mesken tutan bu topluluk, günümüzde “Nazcalılar” diye anılıyor. Bazılarının takvim ya da gök bilimle ilişkili olduğu, bazılarının da doğa ayinlerinin bir parçası olarak yapıldığı sanılmaktaysa da, ne amaçla yapıldıkları hakkında kesin bir bilgi olmayan bu çizimler de UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde. Nazca çizgilerinin yüksekten bakılmaksızın nasıl düzgün çizilebildikleri konusunda pek çok teori var. Örneğin İtalyan mimar ve arkeolog Guiseppe Orefici’ye göre; Nazcalılar, barışçıl, ama koyu dindar bir topluluk. Mumyaların arasında, bir tane bile düşman mumyasına rastlanmaması, onların savaşçı olmadığının kanıtı. Yazıyı, büyük bir olasılıkla tanımıyorlar. Ancak, sanatta ve asıl önemlisi, geometri konusunda çok ileriydiler. Hem de, kenarları 110 metre uzunluğunda ve 20 metre yüksekliğinde piramitler inşa edecek kadar. Ona göre çizgiler “agrandisman” yöntemiyle çizilmişti: Önce ana şeklin en küçük parçasının şeklini çizmişler ve daha sonra da, basit basamak hesaplarıyla daha büyüklere geçmişlerdi.

    13. Piri Reis Haritası

    Amerika kıtasını gösteren en eski haritalardan biri. Osmanlı Kaptan-ı Derya’sı Pîrî Reis tarafından 1513’te çizilmiş. Avrupa ve Afrika’nın batı kıyılarını ve Güney Amerika’nın doğu kıyılarını gösteriyor. Aralarında Kristof Kolomb’a ait bir haritanın da bulunduğu yirmi kaynağı birleştirip hazırlamış. 16. yüzyıl Avrupa ve Müslüman denizcilerinin coğrafya bilgilerini göstermesi açısından değerli bir tarihi belge. Pîrî Reis bu haritayı, Mısır’ın fethinin hemen sonrasında 1517’de Yavuz Sultan Selim’e takdim etmiş. Harita, 1929’da Topkapı Sarayı’nın müzeye dönüştürülme çalışmaları sırasında tesadüf eseri keşfedilmiş ve hala orada duruyor. Ceylan derisine çizilmiş haritada, Ortaçağ haritalarında sıkça görülen; anahtar noktalarda yönleri gösteren pusula gülleri ve bunlardan ışınsal olarak çıkan yön çizgileri var. Kenarlarına açıklayıcı nitelikte düşülmüş notlarda Yeni Dünya’nın yerlileri, hayvanları, bitkileri, madeni zenginlikleri ve diğer ilginç özelliklerine değinilmiş. Gösterilen yerlerde bulunduğu rivayet edilmiş hayvan veya hayâlî yaratıkların resimlerini de içeren harita; toplam dokuz renkle çizilmiş. Sağ kenardaki notların yarım cümlelerden oluşması, daha büyük bir dünya haritasının sol kısmı olduğunu gösteriyor; haritanın 3/2’si kayıp.

    14. Grauballe Adamı

    Danimarka’da 1952’de bir bataklıkta bulundu. MÖ. 3. yüzyıla ait Grauballe Adamı, şu ana kadar bulunmuş en sağlam mumya. Bir kulağından diğer kulağına kadar kesilmiş boynu, alnındaki yara ve kırık bacağıyla ceset, araştırmacılara göre iyi bir hasat için tanrılara kurban edilmiş olabilir. Üzerinde hiçbir giysi bulunmaması öldürülmeden önce soyularak idam ya da kurban edildiğinin bir başka kanıtı olarak görülüyor. Yapılan mide analizleri, kurbanın son yemeğini tespit edilmesine yarayan ipuçları da veriyor: Yavan bir yulaf çorbası içmiş. Grauballe Adamı’nın parmak uçları, elleriyle çalışmadığını gösterdiği için yüksek düzeyde biri olduğu tahmin ediliyor. Yediği yulaf zehirli olduğundan komadayken ölmüş olabilir. Cermen paganizminde insan kurban edilmesi ritüelinin bir parçası olarak saçları, tırnakları ve geri kalan her şeyiyle araştırmacılar için bir kurbandan fazlası. Kuzey Avrupa’da adakların göllere ve bataklıklara atılma geleneği var. Ama aynı zamanda bataklığa gömülmenin MS. ilk yüzyıllarda Cermen toplumları tarafından bir ceza türü olarak kullanıldığını gösteren kanıtlar da mevcut. Dolayısıyla Grauballe Adamı’nın bir suçlu mu yoksa bir kurban mı olduğu belli değil.

    15. Ardipithecus (Ardi)

    Ardipithecus’un iki ayak üzerine yürüyebilen ilk hominid olduğu düşünülüyor. Yaklaşık 4,4 milyon yıl önce, Pliyosen Çağı başlarında yaşamış. Fosilleri 1994’te Tim White ve ekibi tarafından Etiyopya’da bulundu. O zamandan beri yüzün üzerinde kalıntı ortaya çıkarıldı. 2009’da bilim insanları “Ardi” takma adını verdikleri bu iskelet buluntularını “resmi” olarak açıkladı. Ayak kemikleri, diğer parmaklardan ayrık büyük baş parmakları olduğunu gösteriyordu. Bunun, bipedallikle (iki ayak üzerinde yürümek) ilgili ne anlama geldiği hala belirgin değil. Kalça kemikleri, dağılmış parçalardan tekrar inşa edildi ve bu Ardipithecus’un hem bipedal, hem de ağaca tırmanma özellikleri gösterdiği ortaya kondu. Araştırmacılar “Ardi” iskeletinin insan-kuyruksuz iri maymun (şempanze benzeri olmayan) ortak atası olup olmadığını tartışıyorlar. “Ardi” fosilinin yakınında bulunan hayvansal kalıntılar, bu türün ağaçlık bir alanda yaşadığını gösteriyor. Bu da insanların açık alanda bipedal hale geldiğiyle ilgili teoriyi yalanlıyor. Bu teori insanların kuruyan hava ve ağaçsızlaşan çayırlar arasında bipedal özellikleri geliştirdiğini savunuyordu.

    16. Uluburun Batığı

    1982’de bir sünger avcısı tarafından Kaş, Uluburun Mevkii’nde bulundu. 11 yıl süren sualtı kazısından çıkarılan eserler; Tunç Çağı’na ait, dünyadaki en eski açık deniz gemisine ait. Geminin yapıldığı sedir ağacı üzerindeki incelemeye göre, MÖ. 1300’de batmış. Boyu yaklaşık 15 metre, eni 5 metre ve 20 ton yük taşıdığı tahmin ediliyor. 10 ton bakır ingot ve 1 ton kalay, geminin ana yükünü oluşturuyormuş. Ayrıca 150 adet Kenan kil kavanoz, 10 adet pitos, 3,3 ton ağırlığında tek delikli 24 çapa, tunç aletler, devekuşu yumurtaları, Asur, Suriye ve Kenan ülkelerinin yanı sıra Mısır medeniyetine ait mühürler (en önemlisi Nefertiti’ye ait), heykelciklerle birlikte tam 20 bin parça eşya… Kazı esnasında bulunan her an kullanılmaya hazır kılıçlar, oklar, yaylar, ok uçları saldırı olasılığını da hesaba kattıklarının göstergesi. Muhtemel rotası, ya Suriye-Filistin kıyılarından ya da Kıbrıs’tan Ege’ye doğru. Kazı sonuçları, Uluburun gemisinin Kenan ya da Kıbrıs yapısı olduğu yönünde. Geminin kökeni ve gemiyle birlikte seyreden ekibin nereli olduğu arkeoloji dünyası için hala bir sır. Kaplama tahtaları “geçme yöntemi” ile birleştirilmiş. Bugün yaygın olan “önce iskelet” yönteminin aksine, “önce kabuk” yöntemi ile inşa edilmiş. Yani önce geminin dış yüzeyi olan kabuk inşa edilip, daha sonra içerisine iskeleti eklenmiş. Geminin şiddetli rüzgar nedeniyle kayalara çarparak battığı ihtimali üzerinde duruluyor.

    17. Troya

    Homeros tarafından yazıldığı sanılan iki manzum destandan biri olan İlyada’da bahsi geçen Truva Savaşı’nın gerçekleştiği antik kent olması bakımından tıpkı Atlantis gibi hayali bir yer olduğu sanılsa da asırlardır dünyanın en ünlü şehri. Ta ki, 1870’lerde Alman amatör arkeolog Heinrich Schliemann tarafından bulunana kadar… Kazıların halen sürdürüldüğü antik kent, 1998’den beri Dünya Miras Listesi’nde. İlk olarak Çanakkale Boğazı’nın güneyinde bir liman kenti olarak kurulmuş. Zamanla Karamenderes nehrinin kent kıyılarına taşıdığı alüvyonlar nedeniyle denizden uzaklaşmış. Troya’da görülen dokuz katman, kesintisiz olarak 3 bin yıldan fazla bir zamanı kapsar. Avrupa, Anadolu, Ege ve Balkanların buluştuğu coğrafyada yerleşmiş olan uygarlıkları izlememizi sağlayan bir referans görevi görür. En erken yerleşim, MÖ. 3000-2500 ile erken Tunç Çağı’na tarihlenir. Daha sonra kesintisiz devam eden bu süreç MÖ. 85-MS. 8. yüzyıldaki Roma Dönemi ile sona erer. Troya, coğrafi konumu nedeniyle burada hüküm süren uygarlıkların diğer bölgelerle ticari ve kültürel bağlantılarını sağlamak açısından daima çok önemli bir rol üstlenmiş. Kent, Athena tapınağı ile özdeşleşmiş. İmparator I. Serhas’ın Yunanistan seferinde, Çanakkale Boğazı’nı geçmeden önce kente gelerek bu tapınağa kurban sunduğu, aynı şekilde Büyük İskender’in de Perslere karşı giriştiği mücadele sırasında ziyaret ettiği ve zırhını Athena tapınağına bağışladığı tahrihsel kaynaklarda belirtiliyor.

    18. Celile Teknesi (İsa Teknesi)

    Celile Gölü, İsa Mesih’in su üzerinde yürümesi, fırtınalı dalgaları yatıştırması, binlerce kişiyi az bir balıkla mucizevi şekilde doyurması ve hastaları iyileştirmesi gibi mucizelerine sahne olduğu rivayet edilen bir yer. 1985’te kurak bir yaz sonucu su seviyesinin düşmesiyle göl çamuruna batmış şekilde bulunan tekne, karbon tarihlemeye göre MÖ. veya MS. birinci yüzyıla ait. Teknenin gövdesi 2000 yıl boyunca oldukça iyi şekilde korunmuş. Yaşı ve İncil kayıtlarında tarif edilen teknelere benzemesi nedeniyle “İsa Teknesi” adı verilse de elbette kimse tekneyi İsa’nın ya da havarilerinin kullandığını düşünmüyor. Teknenin uzunluğu 8,2, genişliği de 2,3 metre. Bu tekne de “önce kabuk” yöntemi kullanılarak, 12 farklı tür ağaçtan yapılmış. Bunun bir sebebi o zamanlar tahtanın zor bulunması olabilir. Daha büyük bir olasılık da sahibinin fakir olması. Tekne gölde batmadan önce birçok defa tamir edilmiş. İsa’nın yaşadığı dönemde Celile Gölü’nde nasıl bir yaşam olduğunu gözümüzde canlandırma fırsatı sunduğu için bir hazine olarak görülüyor.

  • ANKARA’DAKİ PATLAMAYA GÜLMÜŞTÜM

    ANKARA’DAKİ PATLAMAYA GÜLMÜŞTÜM

    MEHMET ŞÜKRÜBAŞ                                                                  [email protected]

    Pazar günleri pek nadir çıkarım dışarıya.

    Evimde oturur bulabildiğim klasik filmleri maç varsa maçları seyrederim.

    13 Mart 2016 pazar günüde televizyonun karşısına geçmiş maç izliyordum.

    Ben maçları izlerken hanımda televizyonda normal programları izliyordu ki birden bağrışmasını duydum odasına girdiğimde “Ne oluyor” sorusunu soramadan “Ankara’da yine patlama olmuş” dedi.

    Duyarsız bir insan değilim hiç kimsenin gözyaşına, acısına, feryadına dayanamam ama bu haberi duyunca gülümsedim.

    Neden gülümsediğimi bilmiyordum. Ama gülümsedim.

    Çünkü ağlanacak halimize gülmeye alışmıştık.

    Aklıma Aziz Nesin’in “Gülümsemek adaleti olmayan bir düzende sessizce edilmiş bir küfürdür” sözü geldi.

    Bu kez suratım asıldı ağlamaklı bir hal aldım.

    ANKARANIN GÖBEYİNDE PATLAYAN BOMBALAR 

    07 Haziren 2015 tarihinde yapılan seçimlerde AKP tek başına hükümeti kuracak çoğunluğu sağlayamadı. Bu sonucu beğenmeyen cumhurbaşkanımız “Dört yüz yerli ve milli milletvekili” hevesiyle ülkeyi ikinci bir seçime götürme kararı aldırdı.

    Bu arada yandaş basın “AKP’ye dört yüz yerli ve milli milletvekili verin istikrar bozulması”  manşetini atanken bir başka havuz medyası “Ya istikrar ya kaos” manşetleri atmaktan çekinmedi.

    Ve bu millet Ekim 2015 tarihinde yapılan ikinci seçimde istikrar ve güven ortamı umuduyla AKP’ye % 49 oy verdi. Ama ufukta istikrar gibi bir şey gözükmedi.

    ***

    Bu seçim sonucu AKP’nin aldığı oy hükümeti tek başına kurmaya yetiyor ancak hayallerindeki başkanlık sistemine geçmeye yeterli olmuyordu.

    Yani istikrarsızlık devam ediyordu.

    Şehitsiz günümüz yoktu.

    İstisnasız her gün ikişer, üçer bazen dörder, beşer şehit veriyorduk.

    Terör zirve yapmış bazı yerlerde “Hendek Savaşları”  başlamış durumdaydı.

    Her yerde bombalar patlıyor başbakanımız Davutoğlu “Bizden habersiz bu coğrafyada yaprak kımıldamaz” diyordu.

    Haklıydı…

    Sayın Başbakandan habersiz bu bölgede yaprak kımıldamıyor ama bombalar birer birer patlıyordu.

    İsterseniz doğuya, güneydoğuya değil, Türkiye’nin başkentine gidelim.

    ***

    Tarih 10 Ekim 2015 yer Ankara Gar hain ellerin düzenlediği bir bombalı saldırıda 102 ölü… 246 yaralı…

    Dört ay sonra tarih 17 Şubat 2016 yine Ankara… Yer bu kez Merasim Sokak yine haince bir patlama 29 ölü… 61 yaralı.

    Aradan bir ay bile geçmiyor yine Ankara’nın kalbi yani Kızılay… Tarih 13 Mart 2016 saat 18.45 yine kalleş bir eylem, yine kanlı bir bomba… 37 ölü…125 yaralı…

    ***

    Aynı günün akşamı başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş televizyon ekranlarında bu ülkede hiçbir şey olmamış bombalar patlamamış gibi  “İyi çalışırsak 330’zu buluruz” diyor.

    Yani bu ülkenin tek derdi, tek sorunu 330 milletvekilini bulmak.

    Başka sorun yok…

    ***

    Türkiye’nin başkenti, Ankara’nın göbeğinde altı ayda üç bombalı saldırı oluyor ve bu saldırılarda 168 vatandaşımız can verirken yüzlerce yaralımız oluyor.
    Bu son saldırıdan 45 dakika sonra başbakanlık RTÜK kararıyla yayın yasağı getiriyor.

    Bu ülkenin İçişler Bakanı ise bu hadisede bakanlığını aklamak için “Dünyanın her yerinde terör yüzde yüz engellenebilen bir olay değildir.” Diyor.

    Yani mealende olsa “Biz bu terörü % 100 önleyemeyiz” diyebiliyor.

    ***

    Yandaş basının heyecanlı yazarı Abdulkadir Selvi televizyon ekranlarında insanlarımızın gözüne baka baka “Terörle iç içe yaşamalıyız” diyor.

    Yetmiyor… Yargıtay Başkanı “Maalesef bu terörle ülkemiz yaşamak durumunda” diyebilme gafletini gösterebiliyor.

    O zaman bu ülkenin vatandaşları teröre, teröristlere, hırsızlıklara, yolsuzluklara da alışsın. Bunlarla da iç içe yaşasın böylelikle yargıya, Yargıtay’ da ihtiyaç kalmaz.

    ***

    Peki, vatandaşımız ne diyor?

    Vatandaşımızda diyor ki “Bu bölgede bizden habersiz yaprak kımıldayamaz” diyen Sayın Başbakanın bu saldırıları önlemek için MİT denilen bir kurumu, bu kurumun başında bir müsteşarı, emniyetimizin istihbarat ağı yok mu?..

    Varsa bu kurumların işlevi nedir.

    Neden işlevini yapmıyorlar?

    Neden kuvvetli bir istihbarat ağları yok?

    İstikrardan vaz geçtik, istikrarı sormuyoruz. Neden bu ülkede istifa denilen bir müessese yok?..

    Onu merak ediyoruz.

    ***///***

    Mehmet Şükrü Baş 16 Mart 2016

  • Ankara Katliamında Hayatını Kaybeden Masum İnsanlarımız Ve Hikayeleri

    Ankara Katliamında Hayatını Kaybeden Masum İnsanlarımız Ve Hikayeleri

    arch 14, 2016

    Dün akşam saatlerinde Ankara’nın merkezinde gerçekleştirilen saldırı sonrasında yapılan açıklamaya göre; 37 kişi hayatını kaybetti. Ve açıklamadan sonra, hayatını kaybedenlerin hikayeleri birer birer ortaya çıkmaya başladı.

    İçimiz yanıyor; bu ateş en çok bu insanların yakınlarının evine düştü belki ama bizi de delip geçti. Aşağıda, hayatını kaybeden insanların bazılarının hikayelerine yer verdik. Çünkü söz konusu; insan yaşamı ve günahsızca hayatını kaybedenler, rakam değil “insan”. Hepimizin başı sağolsun.

    Ozancan Akkuş

    Orta Doğu Teknik Üniversitesi- Elektrik ve Elektronik Mühendisliği Fakültesi 1.sınıf öğrencisi Ozancan Akkuş, Kızılay Güvenpark’ta yaşamını kaybeden isimlerden yalnızca biri. O, yakın arkadaşı Ali Deniz’i 10 Ekim’de Ankara Tren Garı’na yapılan saldırıda yitirmişti… Ve bu tweeti, kaybettiği arkadaşı için atmıştı.
    “Ankara’da okuyabilmekti en büyük hayali, nerden bilecekti ki?”

    Kerim Sağlam

    DHA’nın haberine göre Kerim Sağlam, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık bölümü öğrencisiydi. Ve Sincan’da yaşayan ablasını ziyarete giderken saldırıya yakalandı. Bu da, Kerim’in ablası Pınar Sağlam’ın Facebook hesabından paylaştığı mesajı:
    “Cigerimi sokup de gittin. O bombalar bana gelseydi ben oleydim gardasım.”

    Nurettin Can Çalkınsın ve kız arkadaşı Zeynep Başak Gülsoy

    Her ikisi de Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisiydi. Ve dün akşam saatlerinde Güvenpark’ta otobüs beklerken gerçekleşen saldırı sonucu hayatlarını kaybettiler.

    Elif Gizem Akkaya

    Patlamanın ardından ailesi ve yakınları, sosyal medyada büyük bir arama kampanyası başlattı Elif için. Ve onun hayatını kaybettiği haberi de yine sosyal medyadan duyuldu. Elif’in kimliği ancak Adli Tıp’ta yapılan DNA testleri sonucunda belirlenebildi.

    Cemal Özdiker

    Saldırıyla Güvenpark’ta otobüs durağında yakalananlardan biri olan Cemal Özdiker’in ölüm haberini, bir dönem RTÜK Araştırma ve Geliştirme Dairesi Başkanlığı yapmış olan kardeşi Cengiz Özdiker duyurdu. Ve kardeşi için sosyal medyadan bu mesajı paylaştı:

    “Bismillah, ey Allah’ın sevgili kulu, değerli dostlar ; “Dün akşam Ankara’yı yakan insanlık dışı suçu terörde canım ağbeyim Cemal Özdiker’i de otobüs durağında beklerken kaybettik. Evine gitmedi, tüm hastaneleri aradık ve Adli Tıp’da bulduk… Sabah ezanıyla ölü bedenine sarıldım. Allahu Ekber… Vallahi hep çok iyi bir kul, insan, baba, eş olmaya çalıştı. Bu Allah’ın takdiri ama alçak terör kader olabilir mi?”

    Elvin Buğra Arslan

    Elvin Buğra, sadece 19 yaşındaydı ve Çankaya Üniversitesi Uluslararası Ticaret Bölümü 1. sınıf öğrencisiydi. Saldırıya otobüsteyken yakalandı. Sözcü gazetesinden Deniz Ayhan’ın haberine göre, Elvin Buğra, en son annesiyle telefonda konuştu:
    “Otobüse bindim merak etme.”

    Berkay Baş

    Saldırıda hayatını kaybedenlerden biri de ODTÜ Metalurji Mühendisliği 1. sınıf öğrencisi Berkay Baş’tı. Berkay’ın Facebook hesabındaki son mesajlarından biri, Orhan Veli’nin ‘İstanbul’u dinliyorum’ şiirindeki dizeler…

    Muharrem Çermik, Bağdat Çermik, Perihan Çermik

    Muharrem Çermik ile ve eşi Bağdat Çermik, kızları Perihan Çermik ile birlikte Tuzluçayır semtinde akraba ziyaretine gitmişlerdi. Ve evlerine dönmek üzere Kızılay’da otobüs beklerken, gerçekleştirilen saldırıda hayatlarını kaybettiler.

    Destina Peri Parlak

    Destina, sadece 16 yaşındaydı ve Ankara Ayrancı Anadolu Lisesi 10. sınıf öğrencisiydi. Saldırıdan önce sosyal medyada paylaştığı son fotoğrafı bu.

    Mehmet Yurtsever

    CHP Keçiören eski ilçe başkanı olan Mehmet Yurtsever, bombalı saldırı gerçekleştiği sırada, Güvenpark’taki dolmuş durağındaydı ve orada hayatını kaybetti…

    Kemal Bulut

    Galatasaraylı futbolcu Umut Bulut’un babası Kemal Bulut, oğlunun Ankara 19 Mayıs Stadı’nda oynadığı maçı izlemeye gitmişti. Ve yarın, doğum gününde defnedilecek…

    Feyza Acısu

    20 yaşındaki Feyza, Gazi Üniversitesi- İngiliz Dili Eğitimi Anabilim Dalı 4. sınıf öğrencisiydi. Ve saldırıya yakalandığı sırada, Kızılay’da otobüs bekliyordu.

    Mehmet Emre Çakar

    Mehmet Emre Çakar, 16 yaşındaydı ve patlama sırasında Balgat’taki evine gitmek için otobüs bekliyordu. O karaciğer hastasıydı ve ailesiyle birlikte tedavisi için Kütahta’dan Ankara’ya taşınmışlardı. Ve Mehmet’e, birkaç gün sonra babasından karaciğer nakli yapılacaktı.

    Turgay Bulut

    Turgay Bulut, Ankara- Haymana’lıydı ve taksicilik yapıyordu.

    Dorukhan Yusuf Özdemir…

    Dorukhan 18 yaşındaydı ve Ankara Altınel Spor Kulübü Genç Basketbol Takımı kaptanıydı.

    Bu günahsız insanlar ve yer veremediğimiz diğerleri; hepsinin yolu ışık dolsun. Yakınlarını kaybeden tüm ailelere, başsağlığı diliyoru

  • Ankara Katliamıyla İlgili Kulak Asmamamız Gereken 9 Gerçek Dışı Haber

    Ankara Katliamıyla İlgili Kulak Asmamamız Gereken 9 Gerçek Dışı Haber

    March 14, 2016

    13 Mart Ankara patlamasının ardından gelen yayın yasağının kalkmasıyla, patlamayla ilgili birçok haber paylaşılmaya başlandı. Özellikle bu acı dolu anı fırsat bilen kişilerin, insanları manipüle etmek amacıyla hazırladıkları haberler, paylaşılan onca haberin arasında gerçekmiş gibi yerlerini aldı.

    Sosyal medyada ve haber sitelerinde yer alan yazıların gerçek olup olmadığı ile ilgili merakımızı ise Mehmet Atakan Foça gidermeye başladı. Foça, internet sitesinde yayınladığı yazıyla patlamadan sonra ortaya çıkan dezenformasyonları bir araya getirdi.

    İşte insanları manipüle etmek amacıyla hazırlanmış 9 gerçek dışı haber.

    1. TURGEV’in SMS’i Şubat’taki patlamadan

    İddiaya göre TÜRGEV SMS atarak öğrencilerini Kızılay’dan uzak durmaları için uyarmış. Bu SMS haberi 17 Şubat’taki patlamadan sonra yayınlanmış, gündem olmuştu:

    2. Patlama anı videolarından biri 17 Şubat patlamasından

    Youtube’a bugün yüklenerek bugün gerçekleşen patlamanın videosu gibi sunulan bu video, 17 Şubat’taki saldırının farklı bir açıdan kamera kaydı.

    3. Ankara’dan olduğu iddia edilen patlama fotoğrafı yanlış

    Aşağıda gözüken fotoğraf Ankara’dan değil. Patlamanın olduğu saatlerde hava karanlıktı. Ayrıca araç plakalarının yabancı olduğu gözükebilir.

    4. 20 plakanın EGM tarafından yayınlandığı iddiası

    Patlamanın ardından Whatsapp mesajları aracılığıyla yayılan ve 20 araç plakasının listeli olduğu bir uyarı mesajının Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından yayınlandığına dair bugün haber sitelerinde haberler yer aldı. (Cumhuriyet haberi, T24 haberi) Telefon ile görüştüğümüz EGM Basın Bürosu ise böyle bir listenin EGM tarafından yayınlanmadığını ifade etti.

    Bu plakalardan 6 tanesinin e-devlet verileriyle uyuşmadığını, 1 tanesinin ise e-devlet’te kaydının olmadığını da belirtmekte fayda var.

    5. IŞİD’in saldırıyı üstlendiği iddiası

    Saldırının IŞİD tarafından üstlendiğine dair atılan tweet herhangi bir kaynağa dayanmıyor.

    6. Bombacının Cumhuriyet Gazetesi muhabiri olduğu iddiası

    Cumhuriyet Gazetesi yaptığı bir açıklamayla iddiaları yalanlayarak, “bu isimde hiçbir yerde ve hiçbir zamanda muhabirlerinin olmadığını” ifade etti.

    7. 138 ölü olduğu iddiası

    Ankara’daki devlet hastanelerinden birinde isminin kullanılmasını istemeyen üst düzey bir yöneticiden gelen mesajı aktarıyorum:
    ölü sayısı 40tan fazla değil. çok konuda güvenimizi sarstı bunlar evet ama 35-40 civarı bilgisi doğru. 112 ve emniyet anonslarını da duyuyoruz olay sırasında acilde.. ayrıca adli tıp’ın morg kapasitesini de biliyoruz. Oradan da tahmin edebiliyoruz. 35-40’ı aşarsa bizleri arayıp cenazeleri göndermeyin diyorlar. Bir de yaralılar gelmeye başladığında kaydedip, bi yandan da hastane bilgi sisteminden o an acilde bulunanların listesi alınıp ayıklanmaya çalışılıyor, onlar da yaralı listesine yanlışlıkla girebiliyor. Bir de hastaneden hastaneye sevk edilen yaralılar oluyor. Onlar da her iki listede yer alabiliyor.

    8. Sabah bulunan Hasan G.’nin patlamada yaralandığı iddiası

    Hasan G.’nin sabah saatlerinde Adalet Bakanlığı önünde bulunduğu ve akşamki patlamada yaralanmasına rağmen sabaha kadar farkedilemediği iddia edilmişti. Numune Hastanesi’nde tedavi gören Hasan G.’nin arkadaşları “Hasan’ın patlamada yaralanmadığını, patlamadan çok sonra bölgeye gittiğini ve bölgede baygınlık geçirdiğini” ifade ediyor.

    9. KCK açıklaması

    KCK’nın 13 Mart’taki Ankara Patlaması’nın ardından “Her açıdan sahiplenilecek bir eylem” açıklaması gerçeği yansıtmıyor. Açıklama BirGün Gazetesi’nde 11 Mart’ta yayınlanmış ve 17 Şubat’taki saldırının faili Zinar‘a atıf yapıyor.

  • PKK panikte …. soner yalcin

    PKK panikte …. soner yalcin

    Şunu biliyoruz:
    PKK’nın terör eylemlerinde canlı bomba kullandığı unutturulmuştu.
    PKK’nın canlı bombaları eğittiği “Ölümsüzler Taburu” unutturulmuştu.
    Özellikle “Kobani Direnişi” propagandasıyla sunulan “laik Kürt kadın gerillalar” imajı dünya medyasının gündemindeydi!
    Oysa hep yazdık:
    Zeynep Kınacı dedik…
    Leyla Kaplan dedik…
    Güler Otaç dedik….
    Fatma Özen dedik…
    Hüsniye Oruç dedik…
    Hamdiye Kapan dedik…
    Maral Maymak dedik…
    Semiha Kılıç dedik…
    PKK 1996-1999 yılları arasında bu kadın canlı bombaları kullandı.
    17 yıl sonra yine PKK’lı bir kadın canlı bomba
    ortaya çıktı.
    Farkı var:
    Sadece askeri değil…
    Sadece polisi değil…
    “Laik Kürt kadın gerillalar” sivilleri hedef alıyor artık.
    Bu “kör terörü” nasıl değerlendirmek gerekiyor?
    PKK böylesine bir taktik hatayı neden yapıyor?
    Sivilleri katleden canlı bomba terörü, dünyada tiksintiyle karşılanırken PKK, IŞİD olmayı neden göze alıyor?
    Dünyanın gözünde; “laik kadın gerilladan”, masum sivilleri öldüren “terörist kadın canlı bombaya” tekrar dönüşmelerine ne sebep oluyor?
    İlk görünen şu:
    Sivilleri öldüren bu canlı bombalar, -sürekli “Kürt halkının temsilcisi” diye- pompalanan PKK’nın dünyadaki “itibarını” havaya uçurdu.
    PKK’yı sivilleri öldüren bu taktiksel hataya ne sürüklüyor?
    Birincil neden, panik!
    Kadrolarını şehirlere yığıp halk ayaklanması yapacağını planlayan PKK başarısız oldu.
    Kitle desteği bulamadı.
    Şehir yapılanmalarının biçilmesine engel olamadı.
    Bunlar sonucu moral kaybına uğrayan PKK kadroları panikledi.
    Sivillere yönelik katliam öncelikle bu panik sonucudur…
    Bu da PKK’nın sadece halk tabanını-militanlarını değil, psikolojik savaşı da kaybettiğini gösteriyor.
    Başka?..

    PKK’lı lejyoner

    PKK; Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’de düşük yoğunluklu savaş konusunda IŞİD’ten çok şey öğrendi. Örneğin, canlı bombaların örgütlenme meselesi. Şunu demek istiyorum:
    -IŞİD gibi- PKK terör hücreleri de, “merkeze” piramit tipi yapılanmayla bağlı değil. Hücreler; eylemlere kendileri karar veriyor ve kendileri gerçekleştiriyor.
    “Merkezdeki” Kandil, terör eylemini televizyondan öğreniyor!
    Ancak…
    Bu örgütlenme biçimi -tıpkı IŞİD de olduğu gibi- şu duruma sebep oluyor; “kimin eli kimin cebinde” belli olmuyor!
    İstihbarat servisleri bu tür hücrelere sızdıklarında yapıyı istedikleri gibi kullanabiliyor. Örneğin… Suriye ve İran gibi ülkelerin ajanlarının PKK içine sızdıkları sır değil. O halde…
    Şunu sorabiliriz:
    Ankara’yı kana bulayan “PKK hücresini” harekete geçiren güç var mıdır?
    Ankara bombaları ilk bakışta; Sur- Cizre vs. çatışmalarına cevap verme gibi gözükse de, “alt metinde” bu terörün Türkiye’yi istikrarsızlaştırmak isteyenlerin “işine” geldiği bilinmektedir.
    Dediklerimi açmalıyım:
    Burası Ortadoğu’dur. İllegal örgütlerde her milletten “savaşçı” vardır!
    Adı, Günter Helsten.
    Alman’dı. Kiralık-paralı askerdi/lejyonerdi. Yugoslavya, Kongo ve Sierra Leone’de savaştı.
    Bu şubat ayı başında “PYD saflarında” savaşırken öldü! Kod adı, “Rüstem Cudi” idi. Güya “Kürt direnişinden etkilenip Kobane’ye gelmişti!”
    Evet, bölgede kimin eli kimin cebinde belli değil…
    Canlı bombanın üzerindeki kimi ülkelerin “parmak izi” olması şaşırtıcı olmaz!
    Çok boyutlu bakmak zorundayız…

    “Miyop AKP”

    Anlamak için bilmek zorundayız.
    PKK’lı Murat Karayılan, yazdığı “Bir Savaşın Anatomisi/ Kürdistan’da Askeri Çizgi” kitabında şöyle diyor:
    “Önder Apo’nun ‘isyan ve silahlı mücadele gibi çok büyük olaylara ve sonuçlara yol açan eylemlilikler karşısında bin düşünüp, bir yapmak gerekir’ sözleriyle dile getirdiği gibi, halk savaşı sanatı bir ateştir, onunla oynamamak gerekir, eğer bilinçsiz oynanırsa insanı yakabilir… Davanın tümü kaybedilme riskiyle karşı karşıya kalır.” (s: 421)
    Bu satırları okuduktan sonra, Sur-Cizre ve ardından PKK canlı bombalarının sivilleri hedef almasını nasıl yorumlamak gerekiyor?
    “Bin kez düşündükleri” ve “bir kez yaptıkları” bu mudur?
    PKK adına “bin kez” düşünen başka merkezler vardır. Çünkü… PKK’nın -kendi açılarından- sivilleri katledecek akıllı tek sebepleri yoktur. PKK bu eylem çizgisiyle yolun sonuna geldiğini görmez mi?
    Biliyoruz ki… PKK, Türkiye’nin iç meselesi değildir. İmralı’dan Kandil’e söyledikleri de buydu; PKK’yı uluslararası bir mesele haline getirmek! Batı medyası desteğiyle bunu başardılar. “IŞİD’e karşı savaşan laik Kürt kadın gerilla” imajı Batı kamuoyunda hep takdir gördü.
    Peki ya şimdi?.. Şimdi Batı kamuoyunun kafasında olan soru şudur:
    PKK’lı kadın canlı bombanın, IŞİD canlı bombalarından ne farkı var?
    – Her ikisi de teröre başvuruyor.
    – Her ikisi de masum sivilleri hedef alıyor.
    Sebep ne olursa olsun, PKK’nın bu hataları sonunun başlangıcı gibi yorumlanabilir.
    Baksanıza dünyayı Sur-Cizre diye ayağa kaldırdılar. Ama sonuçta…
    PKK canlı bombaları, Türk devletinin Sur-Cizre gibi yerlerdeki mücadelesinin zorunluluğunu ve haklılığını dünyaya ispatladı.
    Psikolojik üstünlük Türk devletine geçti…
    Fakat, ileriyi göremeyen “miyop AKP iktidarının” bunu değerlendirebileceğini hiç sanmıyorum. Asıl sorunumuz budur…

  • Ceylanpınar’da 10 PYD’li yakalandı

    Ceylanpınar’da 10 PYD’li yakalandı

    Türkiye-Suriye sınırını yasa dışı yollarla geçerek Şanlıurfa’nın Ceylanpınar ilçesine giren 10 PYD mensubu yakalandı.

    Türkiye-Suriye sınırını yasa dışı yollarla geçerek Şanlıurfa’nın Ceylanpınar ilçesine giren 10 PYD mensubu yakalandı.

    SOKAK ARALARINDA KOVALAMACA

    Edinilen bilgiye göre, Ceylanpınar ilçesinde bir ihbarı değerlendiren güvenlik güçleri 4’ü kadın 10 PYD mensubunu Ensar Mahallesi’nde sıkıştırdı. Sokak aralarında yaşanan kovalamaca sonucu yaklaşık 10 PYD’li kıskıvrak yakalandı.

    ŞAHIS BİLGİ NOTUNU YUTTU

    Güvenlik güçlerinin üst araması sırasında bir şahsın gizlediği bilgi notunu ağzına atarak yuttuğu iddia edildi.

    RÖNTGENDE BULGUYA RASTLANMADI

    Söz konusu şahıs daha sonra Devlet Hastanesine getirilerek röntgeni çekildi. Röntgende herhangi bir bulguya rastlanmadığı öğrenildi.

    Olayla ilgili geniş çaplı soruşturma başlatıldı.

  • Öğretmenin Tecavüzü İnfial Yarattı

    Öğretmenin Tecavüzü İnfial Yarattı

    Yayınlanma Tarihi : 13.03.2016 : 15:05

    Karaman’da bir ilkokulda sınıf öğretmeni olarak görev yapan Muammer B.’nin, vakıf ve dernek evlerinde kursa gelen öğrencilere tecavüz ettiği iddiasıyla tutuklanması kentte infiale neden oldu. Öğretmen Muammer B.’nin, ilkokul ve ortaokulda okuyan 8 öğrenciye tecavüz ettiğinin raporla saptandığı, bu sayının artabileceği ileri sürüldü.

    Olay, tecavüze uğrayan bir ortaokul öğrencisinin durumu ailesine anlatması ve ailenin savcılığa başvurmasıyla ortaya çıktı. Başlatılan soruşmada Gazi Mustafa Kemal İlkokulu’nda görevli sınıf öğretmeni 54 yaşındaki Muammer B.’nin, gönüllü olarak bazı vakıf ve derneklerin kiraladıkları evlerde ders verdiği çok sayıda erkek öğrenciye cinsel istismarda bulunduğu bilgisine ulaşıldı. Polis tarafından gözaltına alınan öğretmen Muammer B. sorgulanırken, ilkokul ve ortaokulda okuyan 8 erkek öğrencinin tecavüze uğradığına ilişkin hastaneden rapor alındı. Sorgusunun ardından geçen 4 Mart günü adliyeye sevk edilen öğretmen Muammer B. tutuklandı.
    ÜÇ KEZ EVLENİP AYRILMIŞ
    Soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcılığı, tecavüze uğradığı ileri sürülen öğrencilerle ilgili sağlık raporlarının konulduğu dosya için ’gizlilik’ kararı verdi. Adli soruşturma devam ederken Milli Eğitim Müdürlüğü de öğretmen Muammer B., hakkında idari soruşturma başlattı.
    Karaman’ın bir köyünden olan öğretmen Muammer B.’nin 3 kez evlenip ayrıldığı ve bir çocuğu olduğu öğrenildi. Muammer B.’nin, kent merkezindeki en iyi okullardan Gazi Mustafa Kemal İlkokulu’nda 3 yıldır görev yaptığı, bazı vakıf ve derneklerin öğrenciler için açtığı etütlerde gönüllü olarak görev yaptığı belirtildi.
    OLAY HERKESİ ŞOKE ETTİ
    Karaman’da bir öğretmenin küçük yaştaki erkek öğrencilere tecavüz ettiği iddiasıyla tutuklanması kentteki herkesi şoke ederken, gözler vakıf ve derneklerin kurs ve etüt adı altında açtığı evlere çevrildi.
    Karaman Valisi Murat Koca, olayla ilgili soruşturmanın adli mercilerle yürütüldüğünü ve dava hakkında gizlilik kararı olduğunu, olayın adli vaka olduğu içinde Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından açıklama yapılmasının daha doğru olduğunu söyledi.
    NE DEDİLER?
    Tutuklanan öğretmen Muammer B.’nin üyesi olduğu ileri sürülen Memur-Sen’e bağlı Eğitim Bir- Sen Şubesi yetkilileri, olaydan büyük üzüntü duyduklarını, ancak bir kişi yüzünden camiaların suçlanmaması gerektiğini söylemekle yetindi.
    Öğretmen Muammer B.’nin bir dönem gönüllü görev aldığı Enderun Vakfı Karaman Şubesi yetkilisi Ali Bağcı, ’’Muammer B., bizim vakfımızda 2013 yılında 5 ay gönüllü olarak görev yapıp, öğrencilere kurs verdi. O dönemde her hangi bir şikayet ya da sorun duymadık” dedi.
    Sosyal medyada adı geçen vakıf ve derneklerden Karaman Anadolu İmam Hatip ve İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği’nin (KAİMDER) Başkanı Mehmet Sarı, kendilerine bağlı herhangi bir yurt ve ev olmadığını söyledi. Mehmet Sardı, “Adı geçen Muammer B.’nin bizde herhangi bir üyeliği ya da kaydı yoktur. Bizim yurt ya da evle işimiz yok. Biz imam hatip okullarıyla irtibatlıyız’’ dedi.
    ben.tv
  • HER GUN SEHITLERIMIZI ANIYORUZ !!!

    HER GUN SEHITLERIMIZI ANIYORUZ !!!

    Değerli arkadaşlar,

    Yaklaşık 10 aydır, ne yazık ki hemen hemen her gün, etnik ve dinsel terör belası yüzünden şehitler veriyoruz. Üstelik İstanbul ve Ankara kent meydanlarında oluşan katliamlar yüzünden onlarca can kayıbı yaşadık. Yani her gün şehitlerimiz ve gazilerimiz için büyük bir acı ve üzüntü içindeyiz.

    Son olarak, 13 Mart Pazar günü başkentimizde, 10 otobüs durağının bulunduğu Kızılay meydanı, Atatürk Bulvarında patlayan canlı bomba ile 37 canımızı kaybettik. 71 kişi de yaralı olup, bakım altında.

    Her yıl 18 Mart geldiğinde, geçmişteki tüm şehitlerimiz anmak için 18 MART TÜM ŞEHİTLERİMİZİ ANMA GÜNÜDÜR !!! başlıklı yazımı sizlere gönderirdim. Bu yıl yaşadığımız terör belası yüzünden meydana gelen can kayıplarımız nedeniyle, 18 Mart olmadan tüm şehitlerimizi ve gazilerimizi anmak istedim.

    Umarım terör yüzünden devam eden can kayıplarımız son bulur ve güzel ülkemizi bölmek ve bizleri birbirimize düşman etmek için projeler üreten AB-D emperyalizminin kirli amaçları gerçekleşmez.

    Sevgi ve saygılarımla (15.3.2016).

    Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR

    18 MART TÜM ŞEHİTLERİMİZİ ANMA GÜNÜDÜR !!!

    "Milli benliğini yitirmiş uluslar, başka milletlerin avıdır."

    M.K.Atatürk

    Değerli arkadaşlar,

    TBMM tarafından, oldukça geçte olsa, 27.06.2002 de kabul edilen, 18 Mart tüm şehitlerimizi anma günü nedeniyle;

    1- Osmanlı İmparatorluğunun son 150 yılında, Yüce Önderimiz Mustafa Kemalin müthiş öngörüsü ve becerisi ile kazanılmış tek zafer olan Çanakkale de emperyalist güçlere karşı ülkemizi korumak amacıyla yapılan savaşta,

    2- Yüce önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’e inanan ve güvenen halkımızın, yine emperyalist güçlere ve onun piyonu olan Yunanistan’a karşı ülkemizi korumak ve Türkiye Cumhuriyetini Kurmak amacıyla verilen kurtuluş savaşında,

    3- Sadece ABD ye yaranmak ve NATO’ya girmek amacıyla ve de ülkemizin ulusal çıkarları ile hiçbir ilgisi olmayan Kore’de yapılan savaşta,

    4- Yapılan uluslararası antlaşmalarla, garantör ülkemizin ulusal çıkarlarını gözetmek ve soydaşlarımızın canlarını korumak ve de onları Rum mezaliminden kurtarmak amacıyla Kıbrıs’ta yapılan savaşta,

    5- Güzel ülkemizin bölünmesi amacıyla yine AB-D emperyalizminin organize ettiği dış güçlerce desteklenen ve yönlendirilen PKK ile yapılan mücadele sırasında,

    canlarını seve seve veren, gözü pek ve kalbi ülke sevgisi ile dolu yurtseverlerimizi rahmet ve minnetle anarken, bu savaşlarda yaralanarak bizlere ulus sevgisi için canlı örnek teşkil eden gazilerimizi de unutmayalım.

    Değerli arkadaşlar,

    Osmanlı padişahının, aynı zamanda halife olması yüzünden ilan edeceği cihad ile İngilizlere karşı tüm Müslümanları ayaklandıracağını sanan Almanların ve yerli işbirlikçilerinin, büyük ayak oyunları ile birinci dünya savaşına katıldık. Öyle ki Osmanlı padişahı, kendi ordusunun yönetimini bile Almanların emrine verdi.

    Ne yazık ki emperyalist istila ve işgale karşı Çanakkale mücadelesi veren Osmanlı ordusu, Alman komutanların yönetiminde gereğinden fazla zayiat vermiştir. Çünkü Alman komutanlar, askeri strateji olarak Avrupadaki İngiliz-Fransız askerlerinin, Almanların karşısından çekilip, Çanakkaleye gönderilmelerini istiyorlardı. Özellikle Yüce Önderimiz Mustafa Kemali, yapılacak çıkarma konusunda dinlemeyen ve küçümseyen, Çanakkale Orduları Genel komutanı Mareşal Liman Von Sanders yüzünden binlerce vatan evladını kaybettik.

    Burada yüce önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK ve tüm silah arkadaşlarını saygı ve sevgi ile anmak isterim. Çünkü onların sayesinde kazandığımız zafer aynı zamanda Rusya’daki Romanof’ların çarlık yönetimine yardıma gitmek isteyen İngiliz ve Fransız donanmasını da engellemiştir. Böylece Rusya’da halk devrimin gerçekleşmesini sağlamış ve dünya tarihine yön vermiştir.

    Değerli arkadaşlar,

    Çanakkale harbini bana büyükbabam anlatırdı. Büyük babam da kardeşi Hüseyin ile birlikte Çanakkale’de savaşmış. Büyük babam topçu olarak görev yapmış ve kulakları oldukça ağır işitiyordu. Kardeşi Hüseyin ise piyade olarak savaşa girmiş ve şehit olmuş. Ne yazık ki Sivas-Zara doğumlu olan Hüseyin dedemin belgelerine bir türlü ulaşamadım. Çünkü Zara nüfus idaresi yanmış. Düşünün lütfen, bir kişi bu güzel ülkenin özgürlüğü için çekinmeden hayatını veriyor ve bu olaydan kimsenin haberi yok.

    Zannediyorum Hüseyin dedem gibi güzel ülkemizin bağımsızlığı uğruna şehit olmuş binlerce vatan evladının da belgesi yoktur. Onların sayesinde bu günleri yaşayabiliyoruz.

    100. yılını yaşadığımız Çanakkale zaferinde ve tüm savaşlarda kaybettiğimiz şehitlerimizi ve gazilerimizi bu gün bir kez daha anımsayalım. Lütfen onlara gereken saygı ve sevgiyi esirgemeyelim. Işıklar içinde yatsınlar.

    Sevgi ve saygılarımla.

    Prof.Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR