Blog

  • SÖZDE LÂİK TÜRKİYE VE YAHUDİ DEVLETİ

    SÖZDE LÂİK TÜRKİYE VE YAHUDİ DEVLETİ

    Haziran 2015′ te Roma’da gerçekleştirilen görüşme ardından kamuoyuna yansıyan İsrail-Türkiye temasları son etabı 7 Nisan’da Londra’da yapıldı.
    Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı F.Sinirlioğlu ile İsrail Özel Temsilcisi J.Ciechanover başkanlığındaki heyetler; 
    İkili ilişkilerin normalleşmesi için yapılan müzakerelerin akabinde bir sonraki toplantıda anlaşmayı sağlayacak mutabakat metninin nihaî hale getirilmesi ve farklılıkların giderilmesi yönünde ilerleme kaydettiler.
     
    *
    2010’da İsrail’in Gazze ablukasını kırmak üzere yola çıkan Mavi Marmara gemisini durdurmak üzere düzenlediği operasyonda dokuz Türk’ün hayatını kaybetmesiyle Ankara-Tel Aviv ilişkileri kopma noktasına gelmişti.
    Diplomatik ilişkiler ikinci kâtiplik seviyesine indirilmiş, Türkiye ilişkilerin normalleşmesi için özür dilenmesi: hayatını kaybedenler için tazminat ödenmesi: Gazze’deki ablukanın kaldırılması şartlarını öne sürmüştü.
     
    *
    2012’de ABD İstihbarat Topluluğu (Intelligence Community) “İsrail Sonrası Ortadoğu’ya Hazırlık” raporunda Çin’in, İslami uyanış, radikalizm ve Filistin yanlısı kuvvetin yükselişi sonunda İsrail’in daha uzun süre ayakta kalamayacağını bildiriyordu.
    ABD’nin giderek İsrail’i desteklemeyi sürdürecek askeri ve ekonomik kaynaklarının olamayacağına, üstelik İsrail’e verilen destekte ABD halkında güçlü muhalefet oluştuğuna işaret ediliyordu…
     
    *
    Sonra Haziran 2013’te G8-Kuzey İrlanda Zirvesi’nde, Rusya ile iç savaşı  yayılma potansiyelinde olan Suriye’nin sorunlarını çözümlemek, merkezde yer alan İsrail-Filistin arasında yeni bir barış planını teşvik etmek üzere mutabakata varıldı…
    İsrail’in yakın gelecekte HAMAS’la, sonra İran’la doğrudan bir savaş yaşayabileceği öngörüldü.
    İsrail ve Suudi Arabistan işbirliğinin ürünü olarak Sünni Arap ülkelerinin İsrail’i bir Yahudi devleti  olarak tanıması ve Filistinlilerle kapsamlı bir barış anlaşması yapılması hedeflendi.
     
    *
    Peşisıra İsrail’in liderliğinde ve Arap Ligi himayesinde NATO uzantısı ortak bir Arap Savunma Ordusu,
    Terörle mücadeleye yönelik Suudi Arabistan merkezli ve nüfusunun çoğunluğu Sünni Müslüman ülkeler arasında savunma paktı benzeri bir koalisyon kuruldu.
    Türkiye de prensipte  hem ordulaşmayı, hem de savunma paktı benzeri koalisyonu kabul ederken;
    Laik Cumhuriyet Ordusunu bir mezhebin buyruğuna veriyordu… 
     
    *
    Bu suretle;
    Birincisi; Arap ülkelerinin hiç bir zaman tek başına bir değer ifade etmesinin istenmemesi fikrinden gelişen Sünni Arap Ordusu,
    İsrail’in çıkarları doğrultusunda Sünni Arap ülkelerinin tutum ve politikalarını ortak bir düzlemde dengeleyecekti.
    İkincisi; Suudi Arabistan’ın, İran’ın Şii hilâliyle yayılma stratejisine karşı Şiiliğin bulunduğu her yerde etki alanını arttırmasının ve Şiiliğin yayılmasına karşı kalkan oluşturmasının önü açılıyordu.
    Üçüncüsü; Ortadoğu’daki güç merkezi Suudi Arabistan ve İran arasında dağıtılırken,bölgede Sünni Arap ülkeleri ordusunun gerektiğinde doğrudan doğruya Şii İran ordusuyla karşı karşıya kalması öngörüsü sağlanıyordu.
     
    *
    Nitekim 2016’da İsrail Başbakan B.Netanyahu Dünya Ekonomi Forumu’nda,
    “Suudi Arabistan, İsrail’in bir düşmandan ziyade müttefik olduğunu görmektedir; çünkü ikisini de tehdit eden iki temel tehdit vardır, İran ve İŞİD.
    Eskiden İsrail-Filistin meselesini çözersek daha geniş olan İsrail-Arap meselesinin de çözüleceğini düşünürdük. Şimdi bunun tam tersinin geçerli olabileceğini düşünüyoruz. 
    Yani şu anda Arap Dünyası ile vuku bulmakta olan bu ilişkileri geliştirmek aslında İsrail-Filistin meselesini çözmemize yardım edebilir. Biz de tam olarak bu amaca yönelik çalışıyoruz ” diyordu…
     
    *
    Bu noktaya getirilen gelişmelerde, Mart 2013’te ABD Başkanı B.Obama’nın aracılığında Başbakan B.Netanyahu dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’dan telefonda özür diledi.
    Ardından Türkiye ve İsrail ilişkilerinin normalleştirilmesi için başlayan temaslar 2014 yazındaki Gazze Savaşıyla sekteye uğrasa da özellikle İran’ın sisteme geri dönüşü, Suriye Savaşı ve enerji güvenliğinin önem kazanması gibi nedenler iki ülkeyi ilişkileri düzeltme yoluna itti.
     
    *
    İsrail Türkiye’ye 20 milyon dolar tazminat ödemeyi kabul etti.
    Karşılığında tarafların Mavi Marmara davası kapsamında İsrailli askerlere yönelik tüm suçlamaların geri alınması ve  davaların düşmesi, 
    Türkiye’deki Hamas ofislerinin kapatılması ve faaliyetlerine son verilmesi konusunda anlaştıkları  bildirildi.
     
    *
    Ancak sorun 2007’de HAMAS’ın Gazze’de tek taraflı ilan ettiği yönetim sonrasında İsrail’in denizden, Mısır’ın karadan başlattığı Gazze Ablukası’nda düğümlendi.
    Çünkü Mısır, Sina yarımadasının HAMAS ve IŞİD  gibi pek çok cihatçı örgütün eğitim kampına dönüşmesi nedeniyle Gazze ablukasından vazgeçmiyor,
    İsrail ise son dönemde Kudüs’ten yayılan terör olayları ve HAMAS intifadası sürerken ablukanın denizde balıkçılık alanının artırılması, hastane inşası, sınırdan inşaat, gıda, ilaç gibi malzemelerin geçişinin rahatlatılması dışında devamından yanaydı.
     
    *
    Cumhurbaşkanı Erdoğan ABD’ye yaptığı son ziyaretinde Washington’da Brookings Enstitüsünden yaptığı konuşmada,
    Gazze’deki ambargonun kaldırılması gerektiğinin altını çizerken Gazze’nin yaşadığı enerji ve su sıkıntısına dikkat çekti.
    Türkiye’nin Gazze kıyısına gönderilecek bir gemiye yerleştirilecek jeneratör yoluyla bölgeye enerji sağlamak istediğini dile getirdi.
     
    *
    Buna karşın İsrail, Gazze ablukasını kaldırmak yerine Türkiye’ye Rusya’nın uyguladığı ekonomik yaptırımları telafi etmek,
    Avrupa Birliği’nin de Akdeniz Güvenliği için desteklediği İsrail-Kıbrıs-Mısır ekseninde enerji işbirliği yapılması önerilerinde  bulundu.
    Üstelik Türkiye açısından İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesi, Arap Baharı sonrasında içine girdiği bölgesel yalnızlığı aşması için gerekli görülen dış politikadaki değişimin önemli bir parçası olarak kabul ediliyordu…
     
    *
    Ama bu çerçevenin ardında  Mart’ta, AB-Türkiye arasındaki Mülteci Zirvesi’nde  oynanan ince bir oyun vardı.
    AB, Haziran’da vize muafiyeti verilmesi için 2013’te kararlaştırılan ama Güney Kıbrıs’ın vetosuna takıldığı için henüz hiçbir ilerleme kaydedilmeyen 5 madde için Türkiye’nin dikkatini çekiyor,
    Tüm AB ülkeleri vatandaşlarına ayrımcılık yapmaksızın Türk topraklarına vizesiz giriş hakkı tanınması istiyordu.
    “Tüm AB ülkeleri”  vurgusu, Türkiye’nin devlet olarak tanımadığı Güney Kıbrıs’a işaret ediyor,mesela vize işlemlerinden giderek Türkiye’nin “Güney Kıbrıs Rum Kesimi” ifadesi yerine “Kıbrıs Cumhuriyeti” ifadesini kullanması gerekiyordu.
     
    *
    Bu Ada’da Türklerin siyasi eşitliğini, idareye etkin katılımını, aynı toplumsal statülerle hak ve özgürlükleri, Lozan Anlaşması çerçevesinde Türk-Yunan dengesini, Yunanlı olduğunu iddia eden Rumlarla Türkler arasında “Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’ni”  garantileyen 1960 Ankara Anlaşması’nın Türkiye tarafından ihlâli anlamındaydı.
    Rumların Türkleri zayıflatarak “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin Yunanistan’a birleştirilmesi hedefleniyordu.
    Tıpkı İsrail’in,şimdi Türkiye’ye Akdeniz Güvenliği için  İsrail-Kıbrıs-Mısır ekseninde enerji işbirliği yapılması önerisi gibi…
     
    *
    Bu çerçevede Türkiye İsrail ilişkileri olumlu yönde seyrediyor demeye dilim varmıyor.
     
    9.4.1016
  • “Azerbaycan Kafkaslarda denge unsuru olmayı başardı”

    “Azerbaycan Kafkaslarda denge unsuru olmayı başardı”

    12980852_10154057708694544_2064714663_oEKOAVRASYA BAŞKANI HİKMET EREN:

    “KARABAĞ SORUNU İŞGALİN
    SONA ERMESİ İLE ÇÖZÜLÜR…”

    Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Eren yaptığı
    Açıklamada “ Bütün dünya şunu gördü, sorun barış yolu ile çözülmezse
    Kardeş Azerbaycan ordusu bu işgali silah zoru ile bitirecektir” dedi.

    Avrasya Ekonomik İlişkiler (EkoAvrasya) Yönetim Kurulu Başkanı Hikmet Eren, Azerbaycan-Ermenistan sınırında meydana gelen son çatışmalarla ilgili olarak bir açıklama yaptı. Eren açıklamasında “Kardeş Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ topraklarının Ermenistan tarafından işgalinden kurtarılmasında ortaya koyduğu kahramanlık destanı işgal altındaki toprakların eninde sonunda kurtarılması yolunda atılmış bir adımdır. Biz, sorunların barışçı yolla çözülmesini istiyoruz. Bu olmadığı takdirde bütün dünya şunu gördü ki, kardeş Azerbaycan ordusu işgal altındaki topraklarını silah gücü ile kurtaracaktır” dedi.
    EkoAvrasya Yönetim Kurulu Başkanı Hikmet Eren’in konu ile ilgili açıklaması şöyle:
    “Azerbaycan, son 20 yılda hem ekonomik, hem askeri, hem siyasi yönden bölgede güç kazandı. Bölgede denge unsuru olmayı da başardı. Sınırdaki son çatışmalarda Azerbaycan ordusunun Ermenistan karşısında gösterdiği başarı kardeşlerimizin gücünü ortaya koymuştur. Bugüne kadar işgal altındaki Dağlık Karabağ sorununun çözümünde ağır davranan dış güçlerin de Azerbaycan’ın son başarısı karşısında sorunun çözümü konusunda hızlanmaya başladıklarını olumlu bir gelişme olarak değerlendiriyoruz. Sorunun çözümü için kurulan MİNSK Grubu’nun şimdi daha akılcı bir çözüm bulmasını bekliyoruz. Azerbaycan’ın Türkiye başta olmak üzere diğer Türk Dünyası ülkelerinin desteğini alması da ayrıca kardeşlerimizin moralini yükseltmiştir. Eğer, bölgede gerçekten barışın gelmesi ve sorunun çözülmesi isteniliyorsa, bunun tek yolu işgal altındaki Dağlık Karabağ’ın Ermenistan işgali altından kurtarılması olacaktır. Bu barışçı yoldan çözülemezse, kardeş Azerbaycan ordusu bu sorunu silahla çözmeye kararlıdır.”
    Eren, Azerbaycan’ın işgal altındaki topraklarını kurtarma yolunda atacağı her adımı Ekoavrasya olarak destekleyeceklerini, bu haklı davada her zaman olduğu gibi bundan sonra da kardeş Azerbaycan’ın yanında yer alacaklarını sözlerine ekledi.

  • O bakan intihara kalkıştı…

    O bakan intihara kalkıştı…

    Salı akşamı televizyon kanallarında haber ararken bir kanalda CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlunun arka planda CHP bayraklı büyük bir resmini ve 4+ 5 kişinin konuştuklarını görünce sesi açtım dinlemeye başladım.

    Konuşmacılardan teki Atatürk’e hakaretle adını duyuran yandaş Nagehan Alçıydı!

    İnanın büyük bir sabırla beş dakika kadar dinleyebildim.

    Masa etrafında oturanlar biri susuyor öbürü başlıyordu.

    Kılıçdaroğlu ve CHP için olmadık hakaretler yapılıyordu.

    Ensar Vakfı üzerinden pirim yapmak,

    Siyaseten ahlâkı çok bozan adam,

    Kadına şiddet göstermiş,

    Sokak ağzını siyasete taşımış,

    Cumhurbaşkanına hakaretten bir yığın tazminat ödemiş,

    CHP li kadınlar onun konuşmasını nasıl alkışlamışlar,

    Bu CHP li kadınlar bu durumu nasıl kabullenmişler?

    Kılıçdaroğlu inanca saldırıyormuş…

    Kaç kere seçim kaybederek yenilmiş hırsını böyle çıkartıyormuş…

    Vs.Vs…

    Bu konuşmalara evden yanıt veremeyecektim tabi hemen o kanaldan çıktım.

    Sinir tepemde dinlemediğim Kılıçdaroğlunun konuşmasının tam metnini bulup okudum.

    Yandaşları kızdıran meğer Ensar Vakfında olan rezalet için,

    “Vakıfları savunuyorlar. Çocuklara sahip çıkın vakıflara değil. Valisi konuşmuyor, Milli Eğitim Bakanı konuşmuyor. Aile Bakanı birilerinin önüne yatmış durumda o zaten hiç konuşmuyor” sözleriymiş.

    Hay Allah’ım hay dedim kendi kendime.

    Nasıl da durumdan kendilerine malzeme çıkartıyorlar.

    Körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz misali sosyal medya ve yandaş basında

    CHP ye saldırılar almış başını gitmiş meğer benim haberim yokmuş…

    ***

    Dün Bağdat Caddesinde AKP li kadınlar ellerinde çeşitli sözler yazılı pankartlarla yürümüşler.

    Şu işe bakınız…

    AKP li kadınlar için tecavüze uğrayan erkek çocuklar değil de, Kemal Beyin sözleri daha önemliymiş meğer.

    Bunlar nasıl kadınlardır ki körü körüne biat ediyorlar, hayret!

    Hiçbir kadın kendi çocuğu olsun olmasın başka bir çocuğun tacizine sessiz kalamaz, kalmamalıdır.

    Ne var ki AKP li kadınlar biat kültürüyle yetiştikleri için bu hareketlerini normal görmek gerekir.

    Onlar adına üzüldüm.

    Bu kadınları bir kez olsun kadın hakları için, işçi hakları için, tecavüze uğrayan, cinayetlere kurban giden kadınlar için yürüdüklerini gördük mü?

    Hayır…

    Kocaeli’nde 3 yaşında bir bebeğe üvey babası tarafından defalarca, barsakları yırtılana kadar tecavüz ediliyor bu olay hastanede anlaşılıyor ve bebek on gün sonra ölüyor.

    Bu menfur olayı bir kez protesto ettiler mi?

    Hayır.

    Yatmak deyince bunların aklına ilk gelen cinsel ilişki oluyor demekki…

    Mademki öyle,

    Eski İçişleri bakanları Muammer Gülerin Reza Zarraf’ın önüne yattığı zaman neden seslerini çıkartmadılar?

    Bu ne demek Muammer Bey diye sordular mı?

    AKP li kadınlar ne yazık ki iktidarda olmalarına rağmen sessiz kuzular gibi davranıyorlar.

    Sonra bir kişi çıkıp gerçekleri söyleyince yönlendirenlere körü körüne itaat ediyorlar.

    ***

    CHP liderini en çok eleştiren kişilerden birisiyim bunu çok kişi bilir.

    Bununla birlikte o sözleri asla cinsel içerikli söylemediğine tüm kalbimle inanıyorum.

    Kemal Bey belki profesyonel bir siyasetçi olmayabilir ama asla terbiyesiz birisi değildir.

    Aslında bunu AKP yöneticileri de biliyorlar ama saldırmak için ellerine geçen fırsatı değerlendiriyorlar ve AKP li kadınları kandırıyorlar.

    ***

    Ensar Vakfı iktidara yakın olmasaydı böylesine kıyamet kopar mıydı acaba?

    Davutoğlu namus meselesi derken, Erdoğan hakaretin babasını yapıyor.

    “Bu kişi başında bulunduğu partinin yüz karasıdır”

    ‘Siyasi Sapık’ gibi .

    AKP li kadınlara ve başbakanına, cumhurun başına soruyorum.

    Bir düşünün, siyaseti:

    Şerefsiz, namussuz, milletin a…sına koyarım,

    Meclis çatısı altında “Senin kızını…

    Ve buna benzer ağza alınmayacak sözler eden AKP’ liler mi?

    Yoksa Kemal Bey mi siyasi sapıktır?

    Hadi canım sizde…

    Siyasi ahlakı bozanları bilmek istiyorsanız aynaya bakmanız yeterlidir…

    ***

    Ayrıca;

    Kemal Bey kendisine nasıl döneceğini düşünmeden sarf ettiği o sözleri söylememeliydi.

    Muammer Beyi taklit etmesine gerek yoktu.

    Muammer Bey intihara kalkıştı veya kendisini dipsiz kuyuya attı diyelim…

    Liderlik çok önemli bir kavramdır.

    Ve herkese nasip olmaz.

    Kırdığı potları düzeltmek bizlere düşüyor ne yazık ki…

    Tünay Süer

  • Kurtuluş İçin Ne yapmalı?

    Kurtuluş İçin Ne yapmalı?

    Türkiye’de hangi taşı kaldırsan altından Amerika çıkıyor…

    Ülkemize kurulan tüm tertiplerde, kumpaslarda onun parmağı var…

    ABD ahtapot gibi, kolları, bacakları, gövdesi ile vatanımızı sarmıştır, vatanımızın içerisindedir, siyasetimize yön vermektedir…

    Bombalı katliamlarda, PKK kalkışmasında, şeriatçı yapılanma ve terör örgütlerinin sevk ve idaresinde o vardır…

    Ortadoğu’da o vardır…

    Amerika, Türkiye’yi etnik ve dinsel temelde bölüp, parçalamak için PKK’ya ve Fethullah Gülen cemaatine ve öteki terör örgütlerine her çeşit parasal destek ve yardımı esirgememektedir…

    ABD, PKK’yı bu nedenle “Kara gücü” olarak seçmiştir…

    O, 1950’lerden bu yana gerici, bölücü feodal unsurları bu nedenle desteklemektedir… Ağalar, beyler, tarikat – cemaat liderleri, İslamcı vakıflar onun DOĞAL MÜTTEFİKLERİDİRLER…

    İşte bu yüzden ABD, hiçbir uygar ülkede bulunmayan bu çağdışı artıkları gözü gibi korur, varlıklarını sürdürmesini sağlar…

    Hedef, bu gerici, bölücü unsurlarla işbirliği yaparak,  Ortadoğu’da BOP planını uygulama alanına koymak, bölgenin denetimini ele geçirmek, giderek zengin petrol yataklarına konmaktır…

    Bu paylaşımda AB de etkin rol oynamaktadır. Irak’ın işgalinde, Libya’nın parçalanmasında, Suriye’de iç savaşın çıkmasında ABD emperyalizminin öncülüğünde İngiltere ve NATO da aktif rol üstlenmişti…

    Bu emperyalist saldırıların kökeni Truman doktrinine dayanır…

    Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Harry Truman, Sovyetlerin “komünizm tehdidi” altındaki devletlere bu plan dâhilinde mali ve askeri yardım yapacağını açıklayarak, ülkemize 1947’de ilk adımını atmıştı…

    Bir girdi, pir girdi…

    Demokrasi, insan hakları, eşitlik, özgürlük perdesinin arkasına sığınarak, etnik, dinsel farklılıkları ön plana çıkardı, insanları birbirine kırdırdı…

    Komşuları, milletleri birbirine düşman etti…

    Medya, basın ve yayın yoluyla halkların kültürünü yozlaştırıp, direnme gücünü yok etti… Ayrıca kendisine bağımlı,  genetiği bozuk bir aydın türü, hainler çetesi yarattı… Onları maşa olarak kullandı… Elini ateşten uzak tuttu…

    Günümüzde yapılmaya çalışılan “TÜRKSÜZ”, “Milliyetsiz” Yeni Anayasada işte bu aydınların büyük rolü vardır…

    Onlar, vatanı bölmek, parçalamak ve giderek “Federatif” bir yapıya ulaşmak için kolları sıvamış durumdadırlar şimdi. Bu konuda iktidarı ile muhalefeti ile bir bütünlük sergilemektedirler…

    Bu genetiği değiştirilmiş aydınlar ve ağababaları Amerika özgürlük, özerklik, insan hakları bahanesine sığınarak ulus devlet, ulusal devlet, Türk Milleti kavramlarına karşı çıkmaktadırlar. Çünkü ulus devlet küresel emperyalizmin yerleşmesine, sömürüsüne en büyük engeldir…

    Çünkü “ulus devlet” antiemperyalisttir. Küresel emperyalizme, çokuluslu şirketlere karşıdır…

    Tam bağımsızlık yanlısıdır, Atamızın deyişi ile “İstiklal-i Tam” yanlısıdır…

    Eğer milletçe aydınlığa, huzura, uygarlığa kavuşmak istiyorsak, her şeyden önce, ilk iş olarak, ABD emperyalizminden kurtulmamız gerekir…

    İlerlemek, gelişebilmek, uygarlığa ulaşabilmek için her şeyden önce, ilk iş olarak, ABD egemenliğine son vermek gerekir…

    Atatürk’ün başladığı, başlattığı ama eksik kalan devrimci hareketi, Kemalist devrimi tamamlamak gerekir… Feodal kalıntıların, ortaçağ artıklarının kökünü bir toprak reformu ile temizlemek gerekir…

    Önümüzde, bizi bekleyen en acil görev ise ülkemizi “Federal İslam Cumhuriyetine” götüren gerici, bölücü Anayasa oluşumuna karşı çıkmaktır… Milli Anayasa için sıkı bir mücadele vermektir…

    İkinci görev, ABD – AB emperyalizminin şekillendirdiği Batı’ya bağlı dış politikadan vatanımızı kurtarıp, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Mazlum Milletlerle Dayanışma” politikasına geri dönerek, Çin, Rusya, Hindistan, İran, Irak, Suriye… yani Avrasya cephesinde yer almaktır…

    Üçüncü görev, Laik toplumun tüm kurallarını işleterek, tarikatları, cemaatleri, vakıfları, tekkeleri kapatıp, “DİN İLE DÜNYA İŞLERİNİ” birbirinden ayırmaktır… Eskiden beri yanlış bilindiği, yanlış söylendiği gibi “Din ile devlet işlerini birbirinden ayırmak” değil…

    Dördüncü görev, devletçilik ve Ulusal Sanayi politikasına yeniden dönüp, üretim ekonomisini canlandırmak, Milli Ekonomi ve Milli Devleti kurmaktır…

    Beşinci görev PKK teröristlerine karşı başlatılan mücadeleyi Kandil’de sonlandırıp, tüm “UYUŞTURUCU BARONLARINI” adalet huzuruna çıkarmak, MİLLİ BÜTÜNLÜĞÜ sağlamaktır…

    İşte bütün bu savaşımlardan sonra ancak ülkemiz, ATA’mızın hedeflediği “Çağdaş uygarlık düzeyi”ne ulaşacaktır…

  • Canını Kurtarmak İçin Karısını Gemide Bıraktı. Yaptığı Sizce Doğru Mu?

    Canını Kurtarmak İçin Karısını Gemide Bıraktı. Yaptığı Sizce Doğru Mu?

    Canını Kurtarmak İçin Karısını Gemide Bıraktı. Yaptığı Sizce Doğru Mu? Hikaye Herkese Ders Olacak Cinsten.

    Öğretmen bir gün denizin ortasında batmak üzere olan bir geminin hikayesini sınıfta öğrencileriyle paylaşır.

    Gemideki çift cankurtaran botunun yanına kadar gelir ve sadece bir kişilik yer olduğunu görür.

    Hikayenin gerçekliği hakkında tamamen emin olmasam da, hepimizin hikayeden ders çıkaracağını zannediyorum.

    Öğretmen, hikayeyi anlatmaya başlar.

    Gemi, denizin ortasında aniden batmaya başlar. Gemideki bir çift cankurtaran botuna yaklaşırken sadece bir kişilik yer kaldığını görür.

    O an adam, karısını geride bırakır ve bota atlar.

    Batmak üzere olan gemideki kadın eşine bakar ve son cümlesi şu olur.

    Öğretmen bir an durur ve öğrencilerine, “Sizce kadın, kocasına ne demiş olabilir?” diye sorar.

    Öğrencilerinin çoğu: “Senden nefret ediyorum. Nankör herif!” demiştir diye cevap verir.

    Öğretmen, köşede sessizce oturan bir çocuk görür ve aynı soruyu ona da sorar. Çocuk, “Öğretmenim bence ‘Çocuğumuza iyi bak demiştir’” diye cevap verir.

    Öğretmen şaşırarak çocuğa sorar, “Daha önce bu hikayeyi duymuş muydun?”

    Çocuk kafasını sallar ve “Hayır ama annem babam vefat etmeden önce aynı şeyi söylemişti.” der.

    Öğretmen suratında üzgün bir ifadeyle, “Cevabın doğru” der.

    Gemi batar, adam evine gider ve kız çocuğunu tek başına yetiştirir.

    Yıllar sonra çocuk vefat eden babasının günlüğünü bulur.

    Meğerse, çift gemi seyahatine çıktıklarında kadına ölümcül hastalık teşhisi konmuş. O kritik anda, baba ölmek üzere olan eşi yerine kendini bota atmış.

    Baba günlüğünde, “Denizin dibine beraber batmayı o kadar isterdim ki… Ama çocuğumuz için, tek başına denize batmanı izlemek zorunda kaldım.” yazmış.

    couple-42335_640

    Hikaye biter ve sınıf sus pus olur.

    Öğretmen, çocukların hikayeden gereken dersi çıkardıklarını düşünür. İyiyle kötüyü ayırmanın, aralarındaki ince çizginin ne kadar kafa karıştırıcı olduğunu anladıklarını düşünür.

    Bu nedenle, olaylara yüzeysel olarak bakmamalı ve ön yargılarda bulunmamalıyız.

    Hesap geldiğinde hesabı ödeyen bir arkadaş, zorunlu hissettiği için değil arkadaşlığa paradan daha çok önem verdiği için bunu yapar.

    İş hayatında sürekli insiyatif alanlar bunu aptal oldukları için değil sorumluluğun ne demek olduğunu bildiklerinden yaparlar.

    Tartışma sonrasında ilk özür dileyen kişi bunu suçlu olduğu için değil etrafındakilere değer verdiği için yapar.

    Size sürekli mesaj atan birisi, yapacak başka bir şeyi olmadığından değil, size önem verdiğinden bunu yapar.

    Bir gün hepimiz sevdiklerimizden bir şekilde ayrılacağız. Sohbetlerimizi ve beraber kurduğumuz hayalleri özleyeceğiz.

    Bir gün çocuklarımız eskilerden bir fotoğraf görecek ve “Bunlar kim?” diye soracaklar. İçimiz kan ağlayarak “Bunlar, hayatımın en güzel günlerini geçirdiğim insanlar.” diye cevap vereceğiz.

    İlham verici ve duygu yüklü hikayeyi arkadaşlarınız ve aileniz ile paylaşmayı ihmal etmeyin.

  • Bu ne biçim dünya şampiyonluğu?

    Bu ne biçim dünya şampiyonluğu?

    Türkiye 3. klasmanda buz hokeyi dünya şampiyonu oldu
    Türkiye 3. klasmanda buz hokeyi dünya şampiyonu oldu

    Millet, halk, vatan kavramlarını yerlebir eden AKP eğitim, adalet ve Medya’yı da tümüyle avucuna aldıktan sonra ülkeyi bir arada tutabilmenin yöntemini arıyor.

    Bu amaçla bugüne kadar din’i ve ümmetçiliği kullanabileceğini düşünen AKP, medya’yı eline geçirdikten sonra haberler üzerinden halkına propaganda yapan diktatörlükleri andırıyor.

    Sporun birleştiriciliği inkar edilemez ancak bu haber gerekli detaydan yoksun, sadece başlıklara bakarak geçen Türk halkı için biçilmiş kaftan. Ne olursa olsun haber sevindirici ancak devlet eli ile haber ajanslığı yapan kurumun bu detayları halkımızdan gizlemesi sporu siyasi propaganda amaçına çevirmesi doğru değil. Haberde gizlenen detay :

    Türkiye 3. Klasman Dünya Buz Hokeyi Şampiyonu oldu. İstanbul Silivrikapı Buz Pisti’nde yapılan 3. Klasman Dünya şampiyonasına katılan ülkeler Türkiye, Güney Afrika, Lüksemburg, Hong Kong, Bosna Hersek ve Gürcistan.

  • “Türk Dünyası Koridoru” Rusya’ya geri adım attırdı…

    “Türk Dünyası Koridoru” Rusya’ya geri adım attırdı…

    Azerbaycan-Ermenistan sınırında çıkan çatışmadan 3 gün sonra Rusya’nın da başını çektiği bazı ülkelerin “ateşkes” çağrısı yapması hiç kuşkusuz Azerbaycan’ın önünü kesmeye yönelik bir çaba olarak değerlendirilmelidir. Dikkat edilecek olursa Rusya, bu ateşkesin çok ivedilikle hayata geçirilmesi için de diplomasi trafiğini hızlandırmıştır.
    Peki, neden?
    Birçok neden var. En önemlisi 3 gün içinde Azerbaycan ordusundan beklenmeyen bir başarının elde edilmesidir. Azeri ordusu, işgal altındaki Dağlık Karabağ’ın stratejik konumdaki bazı bölgeleri yeniden ele geçirme başarısı göstermiştir. Küçümsenmemesi gereken bir askeri başarıdır.
    Dahası da var:
    Rusya’nın en büyük korkusu ve endişesi “Türk Dünyası Koridorunun” hayata geçirilmesidir.
    Ateşkes ilan edilmeseydi, Azeri ordusu Ermenilerin işgal ettiği bölgelerde ilerleyecek ve Türkiye ile Azerbaycan arasında Kazakistan’a kadar uzanan bir “Türk Dünyası Koridoru” açılacaktı. Hem bu koridorun açılmaması hem de Ermenistan’ın toprak kaybetmemesi için acilen ateşkes ilan ettiler.
    Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un ateşkes sonrası yaptığı şu açıklamaya da dikkatlerinizi çekmek istiyoruz:
    “Son olayların bizi siyasi çözüm için daha faal çalışmaya sevk edeceğini ümit ediyorum. Bizim önerilerimiz var. AGİT Minsk Grubu eş başkanlarının girişimlerini tam destekliyoruz. Sadece AGİT’in değil, Uluslararası Kızılhaç Örgütü’nün da yardımıyla en yakın zamanda siyasi sürecin yeninden sağlanması için gerekli ortamın oluşturulması lazım.”
    Çünkü Rusya da Azerbaycan ordusundan böyle bir başarı beklemiyordu.
    Burada sözü fazla uzatmaya gerek yoktur.
    Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ Bölgesini asıl işgal eden Rusya olmuştur. Ermeniler bu işgalde piyon olarak kullanıldılar. Perdenin arkasındaki güç Rusya’dır. Eğer Rusya askeri ve stratejik desteğini vermemiş olsa, Ermenilerin bu işgali gerçekleştirmesi mümkün olabilir miydi?
    Konu ile ilgili yazdığımız hemen her yazıda “Dağlık Karabağ sorunu ancak Rusya’nın isteği ile çözüme kavuşabilir” görüşümüzü yansıtmıştık. Bugün de bu görüşümüzde ısrarlıyız.
    İşin bir başka boyutu da var.
    Aslında bölgedeki kavga enerji kavgasıdır. Kafkaslar ve Hazar’daki zengin rezervin AB’ye taşınmasına yönelik TANAP projesine göre Hazar’dan Türkiye’ye 2018’e kadar ekstra yılda 16 milyar metreküp, 2026’ya kadar ise 31 milyar metreküp doğalgaz akacak.
    Peki, bunun anlamı nedir?
    Bunun 6 milyarı Türkiye’ye, diğer 10 milyarı da AB’ye gidecek. Türkiye’nin Ortadoğu’daki üç önemli doğalgaz koridoru projesi IŞİD ve PYD terörü nedeniyle ertelenmişti. Kafkaslardaki TANAP projesi öncesi de içte terör, Azerbaycan’da Karabağ sorunu ortaya çıkarıldı. Bu projenin önünü kesmek için bir tezgâh kurulduğunu görmekteyiz.
    Uluslararası Enerji Ekonomisi Birliği (IAEE) Başkanı Prof. Dr. Gürkan Kumbaroğlu’nun konu hakkındaki görüşlerini de yansıtalım:
    ”Güney Kafkasya boru hatları Azerbaycan ve Gürcistan gelirlerini artırırken, Ermenistan devre dışı kalıyor. Bu, Kafkasya’daki gerginlikte Ermenistan için tek başına bir neden. Azerbaycan-Türkiye arasında 7 milyar metreküp doğalgaz boru hattı kapasitesi ise TANAP ile 2026’da 31 milyar metreküpe çıkıyor. Bu, AB için Rusya’ya enerji bağımlılığın da azalması, dolayısıyla fiyatların da düşmesi demek. Çatışma TANAP’ın geçtiği güzergâha sıçrarsa, o zaman soruna Rusya ve Türkiye’de taraf olmaya başlar’’
    Sonuç olarak artık bölge eski bölge, Azerbaycan da eski Azerbaycan değil. Rusya da bunu geç de olsa görmeye başladı. MİNSK Grubu’nun daha aktif şekilde çalışarak soruna siyasi çözüm bulunması konusunda atılması gereken adımların da özellikle Rusya tarafından dile getirilmesi ve Dışişleri Bakanı Lavrov’un “Gerginlik azaltılmalı” açıklamaları bu gerçeği yansıtmaktadır.
    Biz, bir an önce Dağlık Karabağ sorununa çözüm bulunmasını istiyoruz. Bu çözüm de ancak Ermenistan tarafından işgal edilen bu toprakların gerçek sahiplerine bırakılması ile gerçekleşebilir. Eğer bu yönde bir çözüm bulunmazsa, Azerbaycan silah zoru ile bu işgaldeki topraklarını kurtarmada kararlıdır.
    Azerbaycan-Ermenistan sınırında meydana gelen son çatışmada bu durum bütün dünya tarafından açık biçimde görülmüştür. MİNSK Grubu da bundan sonraki çalışmalarında Azerbaycan’ın bu başarısı değerlendirerek çözüm yolunda olumlu adımı atacaktır. Bizim beklentimizin bu olduğunun altını çizelim.

  • Kılıçdaroğlu, AKP’yi yine kurtardı

    Kılıçdaroğlu, AKP’yi yine kurtardı

    07 Nisan 2016, 11:41

    AKP’ye yakın Ensar Vakfı’nın Karaman’daki yurtlarında kalan kırk beş çocuğa cinsel tacizde bulunulması kamuoyunu ayağa kaldırdı. AKP yöneticileri önce olayın üzerini örtmeye çalıştılar. Pis koku, her yanı kaplayınca olayı örtmek olanaksızlaştı. Bunun üzerine yandaş, yobaz Vakfı aklamaya çalıştılar. “Olay, münferittir.” sözleriyle Vakfı, işin içinden sıyırma gayretleri görüldü. Ne yazık ki AKP’nin bu konudaki utangaç savunmaları bir işe yaramadı. Halktaki tepki çığ gibi büyümeye başladı.

    Davutoğlu, mülteciler konusunda AB ülkeleri ile “Kayseri pazarlığı” yaptığını söylese de Türkiye’nin bu konuda büyük bir kazık yediği ortaya çıktı. Kamuoyu, mültecilerle ilgili homurdanmaya başladı. Türkiye’nin bir mülteciler ülkesi olmakta olduğu apaçık ortada. AKP, bu konuda da sıkıştı. Neredeyse savunmasız kaldı.

    Terör örgütünün Güneydoğu kentlerini bomba deposu durumuna getirmesi ve bunun sonucunda her gün şehitler vermemiz, AKP iktidarına fatura edilmeye başlandı. Bu durumun “açılım” siyasetinden kaynaklandığını tüm kamuoyu bilmekte. Bu konuda fatura, hükümete kesilmekte halkımızca. Terörün azmasını, AKP’liler halka anlatamaz duruma gelmişlerdi. Şehit cenazelerinden homurtular, isyanlar yükselmeye başladı.

    Ekonomik sıkıntılar artmaya, işsizlik çözümsüz bir toplumsal sorun durumuna gelmeye başladı. Ekmek savaşımının ayak sesleri işitilmeye başlandı.

    AKP hükümeti, kıdem tazminatı konusunda köleci yasaları devreye sokmak üzereydi. Bu konuda emek cephesinin sert direnişte bulunacağı çok açık. Çalışanların onlarca yıllık emeğini bir kalemde yok edecek bir düzenlemenin insanların gözünün içine baka baka yapılması çok zor. Bu nedenle puslu bir ortam gerekmekte ki bu işi çaktırmadan yasalaştırmalı.

    Tam da AKP tecavüz, taciz, çocuk istismarı, Kayseri pazarlığı, ekonomik bunalım, kıdem tazminatı, terör… derken elli milyon yurttaşımızın kimlik bilgileri sızdırıldı. Bu yurttaşlarımızın hepsinin seçmen olduğu düşünüldüğünde olayın ne kadar büyük çapta olumsuz sonuçları olacağı çok açık. AKP hükümeti kendi namusuna emanet edilen yurttaşların kimlik bilgilerini bile saklayamadı.

    Yurttaşların kimlik güvenliği ne yazık ki güvensiz ellerin elinde.

    AKP hükümeti, dört yandan kuşatılmış durumdayken ve ne yapacağını bilmez bir durumda çaresizlik uçurumundan yuvarlanmaktayken imdadına Kılıçdaroğlu yetişti her zamanki gibi. Zaten yıllardır böyle olmuyor mu? AKP tökezlediğinde onu yerden tutup kaldıran ya Kılıçdaroğlu ya da Bahçeli. Onun içindir ki bu iki muhalefet liderine “AKP’nin koltuk değnekleri” adını takmış kamuoyu.

    Kılıçdaroğlu, 5 Nisan 2016 günü yaptığı grup toplantısındaki konuşmasında Ensar Vakfındaki taciz/tecavüz olayına değinirken ve AKP hükümetinin sessizliğini, duyarsızlığını anlatırken “Aileden Sorumlu Bakan da zaten birilerinin önüne yatmış vaziyette, o da konuşmuyor.” Bir siyasetçi, söylediği sözün ne anlama geldiğini bilmez mi? Eğer bu sözü, bilerek etmişse siyasetin iktidarıyla muhalefetiyle terbiye konusunda nasıl yerde sürüklendiğinin göstergesidir bu.

    Eğer Kılıçdaroğlu, bu sözü, bilmeden konuşmuşsa bu durum da çok vahimdir. Böyle bir bilgisizliğin CHP’nin başında olması çok acıklıdır.

    Kılıçdaroğlu, söylediği sözün kendisine ait olmadığını, eski AKP’li Bakan Güler’in Rıza Sarraf için kullandığını söylemekte bu sözü. Bu savunma biçimi, bilgisizliğin itirafıdır. Ne zamandan beri CHP genel başkanları sokak dilini örnek almaktalar? CHP yöneticisi olan biri, ne zamandan beri lumpenlere, bilgisizlere öykünmekte? CHP yöneticisi olan biri, sokak dilini kullananlarla onların dil ve yöntemleriyle mi mücadele eder?

    Ta Atatürk’ten beri CHP yöneticilerinin efendilikleri, terbiyesi, sorumlu davranışları topluma örnekti. Bu sokak ağzı da nereden çıktı Kemal Bey? Sizin kılavuzunuz AKP’li bakanlar mı?

    Kılıçdaroğlu, bilerek ya da bilmeyerek söylediği bir sözle kamuoyunun gündemini değiştirdi. AKP’ye can simidi uzattı. İktidar partisinin dar zamanında onun imdadına yetişti. Onun kurtarıcısı oldu. Hâlâ RTE ve AKP’nin Kılıçdaroğlu ve ekibince gönderileceğini düşünenler, gözünüzü açın ve gerçeği görün. Koltuk değneğinin ne işler yaptığını…

    Adil Hacıömeroğlu
    ulusalkanal.com.tr

  • SELAMDAN ÖNCE Mİ SONRA MI?

    SELAMDAN ÖNCE Mİ SONRA MI?

    SELAMDAN ÖNCE Mİ SONRA MI?
    Her bir şeyimiz tam bir Arap saçına dönmüş durumda… Türk’üz ve öz Türkçe konuşuruz deriz ama Arapça, Farsça, Acemce, İngilizce, Fransızca, Almanca…say sayabildiğin kadar sözcükleri sıralarız ve bir de böbürlene böbürlene “Nasıl kültürlüyüm değil mi?” ya da “Ama, nasıl da entellektüelim!” dercesine, şimdiki moda ile öz çekim yapar ama selfie demeyi daha uygun buluruz…
    Vah ülkem vah…
    Aslında “Vah ülkeler vah” demek güncele daha uygun bence. En son ‘NASA’yı da beğenmedik ya bundan daha uygun tanım olur mu? Yineleyelim: “Vah ülkeler vah…”


    AKP iktidarının istediği de bu değil mi?
    Hiçbir kararlarını eleştirmeyecek, hiçbir dediklerine karşı çıkmayacak, hiçbir uygulamalarını beğenmemezlik etmeyeceksiniz ki onlar mutlu olsun …Onlar mutlu olunca da sizin mutsuzluğunuz zaten söz konusu bile olamaz.
    Örneğin; terörle canı pahasına savaşan ve bunu son otuz yıldır veren güvenlik güçlerimiz, bu mücadelenin son 14 yılında tek iktidarın durmaksızın değişen çözüm arayışları nedeniyle tam rotasını ne yazık ki bulmaktan uzak kalmıştır. Şimdi yapılan ve pişmanlık dolu açıklamalarda ne yazık ki körpecik fidanlarımızın yiğit evlatlarımızın Şehit olarak aramızdan ayrılmasına engel olamamaktadır.
    Elbette bir ulusa, hele hele Türk ulusuna yakışan en büyük onur, terör ve savaş anlarında ve doğal afetlerde tek vücut olup kenetlenmektir. Teröre destekte de herkes hükümetin yanında ve arkasındadır ama hükumetin bu konudaki söylemleri ile“Yalnızca ben bilirim” edaları çelişmekte ister istemez, bu konudaki uzman kadrolar dışarıda bırakılmış olarak hayıflanmaktadır. Oysa bu kadrolar bizim bağrımızdan çıkmış;“yurt, vatan” dediğinizde Silivri de yatırılmış olsalar da; açığa alınmış, işten el çektirilmiş olsalar da mutlaka “Gel” denildiğinde gözlerini kırpmadan arkadaşlarının yanında olacaklardır. Tecrübe her şeyin başında gelir ve kayıplar daha az hatta hiç olmayacak konuma dönüşebilir. Dileğimizde budur.
    Başbakan Davutoğlu geçen günlerde herkese : “Birbirinizle karşılaştığınızda muhakkak ‘Selamün Aleyküm’ demeniz lazım”


    Başlayalım:
    Selamün Aleyküm Davutoğlu, “Merhaba”
    Entelektüel ya da biraz Türkçe az Arapça, daha çok İngilizce bilenlerin selamını da ekleyelim. Tam arabesk bir selam:“Selamun hello Davutoğlu!”


    Siz bu selamlaşmayı önerdiğinizden bu yana kaç şehit verdik biz sayısını unuttuk.


    Bugün en son beş şehidimiz vardı. Nur içinde yatsınlar…


    Selam; selamı hak eden kişiye verilir…


    Zalime, gaddara, haine, bölücüye, teröriste, haramı helal sayan cukkacılara, rüşvetçi, zimmetçi, ırz, namus düşmanı katillere, bebelere tecavüz eden sapıklara versek ne yazar vermesek ne yazar?


    Bir de çok çok üzülerek öğrenmek istiyorum: TBMM’de, kürsüye yürümeler, yumruklaşmalar, küfürler, tehdit vari hırçın söylemler, elleri bele atıp silah göstermeler: “Selamün Aleyküm demeden önce mi oluyor dedikten sonra mı?”


    Refhan İRTEM

  • Rum tarafı karapara ustası (1)

    Rum tarafı karapara ustası (1)

    Dün eşimle birlikte Kıbrıs Rum kesimine geçtik.
    Niyetimiz biraz araştırma yapmak, siyasi havayı koklamaktı.

    Masumları öldüren EOKA'cılar
    Masumları öldüren EOKA’cılar
    Lokmacı Barikatından ara bölgeye, oradan da Uzun yola girdik.
    Uzun yol beni çok etkiler. En azından bir asırdan fazla bir dönem boyunca Kıbrıs adasının ticaret ve ekonomi dünyasının kalbinin attığı yer olmuştur. Ünlü Rum şirketlerinin merkezleri ve satış yerleri hep bu “Uzun Yol”da ve bitişik sokaklarda yer almıştır. 1821 isyanının hazırlığı da hemen iki arka sokaktaki Fenorameni Kilisesinde yapılmıştı.

    Uzun Yol’a adımımı atınca aklıma hep EOKA’nın tetikçisi Nikos Sampson gelir. EOKA’nın adada terör eylemlerine başladığı vakit, Uzun Yol’da alış verişe çıkan masum İngiliz ailelerinin arkalarından sinsice yaklaşır, enselerine kurşun sıkarak öldürürdü. Sonra da hemen koşarak yanına gelen Fenorameno kilisesi kız lisesinde okuyan rahibe kılıklı bir kıza silahını verirdi. Kız silahla olay yerinden uzaklaşıp kaçarken, boynundaki fotoğraf makinesini çıkarır yerde yatanların resmini çektikten sonra ertesi gün sahibi olduğu Mahi gazetesinde olayı hem anlatır hem de resmini basardı.

    Uzun Yol’a adımımı atınca bu olaylardan bir tanesini, sanki de göz şahidi olmuşum gibi gözümün önünde canlandırmaya çalışırım hep. “İşte burada yaklaştı, İngiliz kadın ile çocuğunun arkalarından enselerine kurşunu sıktı. Şu köşeden rahibe kılıklı kız öğrenci koşarak geldi, silahı aldı ve kaçtı. Nikos Sampson’da yerde yatanları şöyle çekti” diye.

    23 Aralık 1963 gecesi Nikos Sampson emrindeki silahlı EOKA’cılarla masum ve silahsız Türklerin yaşadığı Küçük Kaymaklı bölgesine saldırmış, evleri talan ederek yakıp yıkmış, birçok kardeşimizi de şehit etmişti. Zaferini de eline büyük boyda bir Türk bayrağı alarak arkadaşları ile birlikte adeta bir kahraman pozunda Küçük Kaymaklı sokaklarında çektiği resimle ilan etmişti. Çekilen resimde Nikos Sampson’un yüzünde mağrur, zafer kazanmış muzaffer bir komutan ifadesi vardı.

    Çok değil 11 yıl sonra, 20 Temmuz 1974 günü adaya ayak basan Mehmetçiklerin önünde kahramanlığı sökmeyince, ayaklarını kıçına vura vura kaçmayı yeğlemişti sahte kahraman. Silahsız insanların karşısında kendini aslan zanneden Nikos Sampson, Türk askerinin karşısında korkak bir tavşana dönüştü anında.

    Uzun Yol’un tenhalığı, dükkanların neredeyse tümünün vitrinlerinde “Sale” yani “İndirim”, buna ilaveten hepsinde “OLA MISI TIMH” yani “HEPSİ YARI FİYATINA” yazması beni çok şaşırttı gerçekten. Sezon indiriminden öte bir durum var Güney’de. Korkunç bir ekonomik sıkıntı içinde oldukları bariz bir şekilde ortada.

    24 Nisan 2004 tarihinde gerçekleştirilen Annan Planı Referandumu döneminde, Kıbrıslı Rumlar refah düzeyi bakımından bizden çok yukarıdaydılar. Yerel Türkçe tabirimizle “bıyıklarını balta kesmiyordu” ve hepsinin de ağzından adeta sakız gibi olmuş “Bizim Rum Kurucu Devletimiz zengin, Türklerin Kurucu Devleti ise fakir. Asla Türklerin maaşlarını ödemeyiz, refahımızı paylaşmayız, onların gelişmeleri için hiçbir şey yapmayız, bir kuruş da vermeyiz” sözleri çıkıyordu her fırsatta ağızlarından…

    “Düşmez kalkmaz bir Allah’tır” sözü hiçte boşuna söylenmiş bir deyim değil….. (devam edecek)

    Ata ATUN
    e-mail: [email protected] veya [email protected]

    Facebook: Ata Atun

    8 Nisan 2016

  • İsrail Eski Cumhurbaşkanının Erken Tahliye Talebi Reddedildi

    İsrail Eski Cumhurbaşkanının Erken Tahliye Talebi Reddedildi

    11655

    06 Nisan 2016 Çarşamba 13:54

    Güncelleme 7.4.2016

    İsrail’de tecavüz suçundan 7 yıl hapse mahkum edilen eski Cumhurbaşkanı Moşe Katsav’ın erken tahliye talebi oy birliğiyle reddedildi.

    İran doğumlu Moşe Katsav (Musa Kassab), hakkındaki tecavüz suçlamaları sebebiyle 2007 yılında istifa etmiş ve 2011 yılının Aralık ayında hapse girmişti.

    Haberler.com

  • LEFKE NE YANA DÜŞER USTA, GİRESUN NE YANA?

    LEFKE NE YANA DÜŞER USTA, GİRESUN NE YANA?

    untitled2

    LEFKE NE YANA DÜŞER USTA, GİRESUN NE YANA?

    HÜSEYİN MÜMTAZ

    Lefke, hep söylerim; 1571’de ada fethedildiğinde Anadolu’nun Yörük/Türkmen yörelerinden padişah fermanıyla mecburî iskâna tâbi tutulan Türklerin ilk yerleştiği kasabadır.

    Giresun ise… Evvelde ve ezelde Türk’tür. Anadolu’nun, hiçbir zaman “işgal”, düşman postalı görmediği için “Kurtuluş günü” olmayan/kutlanmayan çok az yöresinden biridir.

    Şimdi; Karadeniz kıyısındaki Giresun ile Akdeniz’in ortasındaki Lefke’nin ne gibi bir bağlantısı olduğunu, lafı nereye getireceğimi elbette merak ediyorsunuz.

    Hafta sonu Lefke’ye gitmiş, bir sürü söz söylemiş, Beratlı’ya da lâf atmıştık ya…

    ( Bakınız; https://www.turkishnews.com/2016/04/04/turuncu-lefke/)

    İki satır cevap geldi kendisinden;

    “Böyle bir tarihi yaşamaya zorlandık biz… Bence dursunlar… (İngiliz aslanları ve taç giyme anıtı. HM) Bir zamanlar İstanbul’un bedelinin biz olduğumuzu ve her an AB’nin bedeli de olabileceğimizi hatırlamamıza yardımcı olur…”

    O an söz bitti, saz bitti, ses bitti.

    Beratlı 1877/78’i hatırlatıyor; 93 Harbi’nde İstanbul’u Ruslardan kurtarmak için (Padişah II’inci Abdülhamit’in özel mülklerinin bu satıştan muaf tutulması kaydıyla) Kıbrıs’ın İngiliz’e kiralandığını (siz bunu satılmak olarak okuyun lütfen); şimdi de, 63’den beri her yıl “alındığımız/alınacağımız” muhayyel bir AB rüyası uğruna masaya ilk sürülecek “rehin” olarak yine Kıbrıs’ın düşünüldüğünü söylüyor.

    Kalemde mürekkep de bitti…

    O an şükrettim ki Beratlı’nın Giresun’daki son felâketten haberi yok.

    Ya bana şöyle söyleseydi;

    “Mazur gör be birader… Bizi, bize sormadan İngiliz’e vermişsiniz, o da tacının, tahtının simgelerini sağa sola asmış, takmış… Cami avlusuna terk ettiğiniz çocuğun müstemleke idaresine hesap soracak hali, gücü yoktu ki… Ama siz; hiçbir yabancı gücün, bu arada Rum’un da idaresi altına girmemiş olmakla öğündüğünüz Giresun’unuza saat kulesi kılığında; milli kahraman[i]  Osman Ağa’nın yıktığı kilisenin çan kulesini dikiyorsunuz. Bu ne perhiz, ne lahana turşusu? Bize söz söyleyecek yüzünüz mü var?”

                    Allah’tan haberi yoktu da diyemedi…

    “Biz hiç olmazsa Kıbrıs’ın dağına taşına; camilerimize bile bayrak asıyoruz, gece de Rum tarafından görülecek şekilde ışıklandırıyoruz, her yere ‘Ne Mutlu Türküm Diyene-Atatürk’ yazıyoruz. Siz yapabiliyor musunuz? Dağdan-taştan, caddelerden sokaklardan Atatürk’ün bu sözünü kaldırdınız. Meselâ Van’daki sağlık ocaklarında yıllardır Türk bayrağı asılamıyor. Kıbrıs’a bayrak asmak kolay, oraya assanıza!” da demedi.

    untitled1

    Karar verdiniz mi; Giresun ne yana düşer, Lefke ne yana?

    Bana da haber verin. 7 Nisan 2016

    57’İNCİ ALAY HER YERDE/HEPİMİZ 57’İNCİ ALAY’IN EFRÂDIYIZ

    [i] Osman Ağa’nın itibarı iade edilmemişmiş… Lâf! Mezarı kaleye, Atatürk’ün zamanında ve onun isteği ile taşınıp; mezar taşı kitabesindeki kavram ve ifadeler yine Atatürk zamanında yazılmamış mıydı?

  • İyi yönetilebiliyor muyuz?…

    İyi yönetilebiliyor muyuz?…

    Yukarıda başlığa aldığımız “İyi yönetilebiliyor muyuz?” sorusuna bizi vereceğimiz yanıt bellidir:
    “Hayır…”
    Bizi bu köşeden izleyen okurlarımız anımsayacaklardır. Konu ile ilgili daha önce yazdıklarımız da var. Bugünkü kadroların bizi iyi yönetemediğinden hep söz etmişizdir. 14 yıllık AK Parti iktidarında deneyimsiz ve yetersiz kadrolar bugün ortaya çıkan tablonun sorumlularıdır. En büyük sorumlu olanlar ise, alt kadroları yönetenler olarak öne çıkıyor.
    Dikkat edilecek olursa, iktidar ortaya çıkan her olumsuz tabloda “Paralel yapı”yı ortaya atıyor. Tek sorumlu ve suçlu olarak da bu yapıyı gösteriyor. Yıllardır kol kola ülkeyi yönetenler, aralarının açılması ile kadrolardaki değişiklikler ve yapılaşmada büyük sıkıntılara düştüler. Ancak, bu olumsuzlukların faturasını bu milletin mi ödemesi gerekiyor?
    İktidar cephesinin en büyük artısı, hiç kuşkusuz muhalefetin zayıflığı, yetersizliği ve giderek kan kaybetmesidir. Büyük sorunların yaşandığı, iktidarın eleştirilmesinde rol oynayan olayların ard arda ortaya çıkmasında bile iktidar olanlar bunu değerlendiremiyor.
    Gerek Cumhurbaşkanı, gerekse iktidar partisi cephesi, ülke yönetiminde hep gündem belirleyici oldular. Bugün en sıkıntılı günleri ve dönemleri, belirledikleri yeni gündemlerle atlatma başarısını da gösterdiler.
    Son olaylara bakalım:
    Güneydoğu’da PKK terör örgütüne karşı başlatılmış operasyonlar bu toprakları savaş alanına çevirdi. Neredeyse her gün 3-5 şehit haberi geliyor. Bu sorun nasıl aşılacak, sonu nereye dayanacak bilinmiyor. Cumhurbaşkanı başka şey söylüyor, Başbakan başka şeylerden söz ediyor.
    Hukuk sistemimizdeki kargaşa bütün hızı ile sürerken, Cumhurbaşkanı’nın görüşleri ile Başbakanın görüş farklılıkları ortaya çıkıyor.
    Basın özgürlüğü konusunda baskılar sürüyor.
    Ensar Vakfı’ndaki çocuk istismarı konusu ve ortaya çıkan olaylar Hükümeti sarsacak niteliklere taşınmasına rağmen, muhalefetin beceriksizliği ve olayların başka yönlere çekilmesi ile adeta AK Parti Hükümeti lehine gelişmiş olgusu yaratılıyor. Hükümet kanadı Ensar Vakfı olayını örtme çabasında da bir başarıyı göstermiş bulunuyor. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, ortaya çıkan tabloda adeta “linç” edilmek isteniliyor.
    Sığınmacılar konusunda Hükümet kanadının (AB) ile anlaşması ve Türkiye’nin adeta bir sığınmacı kampına dönüşmesi olayı karşısında muhalefetin sessiz kalması, politika üretememesi de zaten ülkeyi iyi yönetemeyen kadroların ekmeğine yağ sürüyor.
    Dış politikada geldiğimiz noktanın Türkiye’yi nasıl bir dar boğaza soktuğunu söylemeye gerek görmüyoruz. Dış politikamızdaki öngörüsüzlükler de iyi yönetilemediğimizin bir başka göstergesi değil mi?
    Reza Zarrab’ın Amerika’da tutuklanması olayı “Türkiye’yi ilgilendiren bir olay değil” deniliyorsa da bunun Türkiye’yi çok yakından ilgilendireceği görülüyor. Muhalefet olanlar bunu bile değerlendiremiyorlar.
    Son olarak ortaya çıkan kimlik bilgilerimizin çalınması ve ortaya dökülmesi tam bir skandaldır ve Hükümet olanları sarsması gereken bir konudur.
    Bütün bunlar bir kenara bırakılmıyor, yeni gündem oluşturuluyor. Bugün ana muhalefet partisi CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu üzerinden yapılan “linç etme” politikaları ile tüm bunlar ört bas edilebiliyor.
    Bunlara ek olarak şunu da özellikle vurgulamak istiyoruz:
    Politikacılar artık birbirine karşı daha saygılı, daha dürüst, daha siyasi terbiye kuralı içinde hareket etmelidir. Küfür ve hakaret edebiyatından uzak kalmaları gerekiyor. Duruşları, ağızlarından çıkacak sözler, yaklaşımları ve hareketleri ile millete örnek olması gerekenler ne acıdır ki bugün neredeyse birbirlerine hakaret ve küfürlerle yükleniyorlar.
    Millet, hakaret ve küfür içeren sözleri söyleyenlere karşı tepki veriyor.
    Cumhurbaşkanı’nın da, Başbakan’ın da, Bakanların ve muhalefet partisi liderlerin ve kadrolarının da bunlardan uzak kalması gerektiği görüşümüz yineleyelim.
    Türkiye iyi yönetilemiyorsa muhalefet bunu değerlendirmelidir, bunu yapamıyorsa muhalefet görevini yerine getiremiyor demektir. O zaman da muhalefet cephesindeki eksiklik ve yetersizlik ortaya çıkıyor.
    Zaten bugün ortaya çıkan tablonun tek sorumlusu olarak bizi yönetenleri göstermemek gerekiyor. Bunda muhalefetin de yetersizliğinin, eksikliğinin ve zayıflığının mutlaka büyük rolü vardır ve bu zaten hemen her alanda da kendisini göstermektedir.
    Türkiye yangın yerine dönmüş, her alanda her şey tel tel dökülürken, biz hala muhalefet arıyorsak burada bir yanlışlık aramayacak mıyız?
    Özetleyecek olursak, bugün iyi yönetilmemizin nedenlerinden biri de muhalefettir, bunu da altını kalınca çizerek vurgulamak istiyoruz.

  • PANAMA BELGELERİ BOMBASI

    PANAMA BELGELERİ BOMBASI

    Panama’da denizaşırı iş yapan hukuk firması Mossack Fonseca’ya ait gizli belgeler ifşa edildi.
    Belgeler 1970’lerden bugüne uzanan bir zaman dilimini kapsıyor.
    Eski ve görevdeki bazı ülke liderleri ile ünlülerin milyarlarca dolarlık para aklamasına, vergi kaçırmasına ve yaptırımları bertaraf etmesine yardımcı olduğunu gösterdiği belirtiliyor.
    *
    Kremlin’den yapılan açıklamada, sızdırılan belgelerin amacının iki yıl sonra devlet başkanı seçimlerinin gerçekleşeceği Rusya’daki durumu istikrarsızlaştırma, ana hedefinin ise Rusya Devlet Başkanı V.Putin olduğu belirtiliyor.
     
    ABD Başkanı Obama, Panama Belgeleri’ne ilişkin, “Belgeler, vergi kaçırmanın küresel bir sorun olduğunu  bize hatırlattı. Bu sadece diğer ülkelere özgü bir sorun değil, açıkçası ABD’de aynı şeylerden çıkar sağlayan kişiler var” dedi.
     
    *
    Türkiye’nin de başı BM Güvenlik Konseyinin nükleer programından vazgeçmesi, aksi halde gelirinin çoğunu petrolden sağlayan İran’ın merkez bankaları ile işlemlerinin askıya alınmasıyla fiziki ve psikolojik olarak çökertilmesini öngören kararını Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası’nı ihlâl ederek: Bankacılık sistemine karşı dolandırıcılık yaparak: Para aklamak suretiyle bertaraf eden İranlı iş adamı Babek Zencani ile Azeri asıllı iş adamı Reza Zarraf ortaklığının belgeleriyle ağrımaktayken,
    Bu kez 101 şirketin ve 10 müşterinin de Panama belgelerinde yer aldığına ilişkin iddialarla iyice sıkıntıdadır.
     
    *
    Dünya sürdürülebilir kalkınmayı, kaynakların eşitsiz dağılımı ve açlık krizlerini tartıştığı bir süreçten geçiyor.
    ABD uluslararası düzenin kurucusu ve bu alanda sorumluluğunun daha fazla olduğuna dikkat çekiyor.
    Son zamanda dile getirilen BM’i yeniden yapılandırma görüşünün doğru olmadığına vurguyla,
    BM değerlerine saygılı olmayan ülkeleri ekonomik ve siyasal yaptırım mekanizmalarıyla cezalandırmakla tehdit ediyor.
     
    *
    Bu noktada Alman sosyolog Robert Michels’in “Siyasi Partiler-Modern Demokrasi- Oligarşik Eğilimler Üzerine Sosyolojik Araştırma” eserinde geliştirdiği; herhangi bir politik sistemde örgütlerin tamamının kural olarak oligarşi tarafından yönetileceği tezine dayanan “Oligarşinin Demir Kanunu” teorisi işliyor.
    Dünyanın en güçlü,yaygın ve  başarılı ekonomisine ve en yüksek yaşama standartlarına sahip ülkesi ABD oligarşisi küresel oligarşi olmak iddiasındadır.
    O çok taraflı, bölgesel, ikili ekonomik ve siyasi anlaşmalarla kurduğu küresel serbest pazarları yönetiyor.  
    O buna yönelik olarak geliştirdiği  ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’ndeki siyasi ve ekonomik kriterlerle serbest piyasa ülkelerinin uyum kapasitelerini ve ortak güvenliğini sağlıyor. 
    O bütün ülkelerden bu kurallara uyum istiyor…
     
    *
    Ama revizyonist  bazı ülke oligarşileri de ABD oligarşisinin küresel lider olarak çevresinde bölge lideri oligarşilerle çeşitlenen yeni bir dünyanın kurulması, birbirlerinin çabalarını gölgelemek yerine  birbirlerini tamamlayıcı politikalar geliştirmesi, fikir ayrılıklarını müzakere ve barış görüşmeleriyle çözmeye yönelmesinin talebindedir.
    Onlar ekonomiyi örgütlemek, denetlemek, işleyişini organize etmek için IMF ve Dünya Bankası’nın yeniden yapılandırılmasını,
    Beher ülkenin korumacılık önlemlerinde yükleri eşdeğer dağıtmasına yönelik ortaklığını, 
    Mali politikaların eşdeğer ağırlıkta uygulanması ve yönetimini,
    Harcamaların katma değer sağlayacak,üretim ve istihdamı geliştirici harcama tekniklerinde yapılmasını,
    Talep daralmasının önüne geçilmesinin çözümlerinde hemfikir olunmasını,
    Tüm banka ve mali kuruluşların layığı ile denetimini,
    Kara para, atıl para ve yolsuzluğu oluşturan yoz siyasetle ortak mücadeleyi öngörüyor.  
    Onlar küresel ekonominin  ortaklaşa denetimi ile  ekonomik güvenliğin, istikrarın sağlanmasını istiyor. 
     
    *
    Değişim talebi o kadar güçlüdür ki; Nitekim dünyanın karmaşık, tek bir merkezden yönetilmeyen, ekonomik, politik, sosyal ve askeri cepheleri olan, 
    Devlete bağlı olmayan aktörlerin, psikolojik harekâtın,medyanın, sivil toplum örgütlerinin ve hukukun bir operasyon gücü olarak  kullanıldığı,
    Hedefe ulaşmayı uzun zaman dilimi içinde öngören,
    Ancak ateş ve manevra gücünün savaşın esas unsuru olmaktan çıktığı 4.Nesil Savaş Konsepti ile sürdürülen III.Dünya Savaşı yaşanıyor.
     
    *   
    Şimdi ABD oligarşisi,sonuç alamadığı WikiLeaks belgelerinden sonra Panama belgeleriyle Rusya oligarşisinin organize suç örgütleriyle silah kaçakçılığını, kara para aklama, zimmete para geçirme, zorlama, rüşvet, siyasi kayırmacılıkla milyarlarca dolar üreten bir Mafya Oligarşisi olduğunu göstermenin peşindedir. 
    Gerçekte Sovyetler Birliğinin yıkılması ardından 90’lı yıllardan itibaren  Rus Mafyası,Mart 2003 te İspanya’da  kirli paraların aklanması için dev bir finans sistemi oluşturulması kararı almıştır.
    Sistem bugün Rusya ekonomisi ve siyasetine  egemen bulunuyor…
    Rus Mafyasının İspanya  bağlantıları tecrübesinden hareketle, organize suç örgütleriyle ortak iş yapan Rus savcı, subay, politikacı ve işadamlarından oluşan bir grubun ve Devlet Başkanı V.Putin’in yasadışı uygulamaları kolladığı gösterilmek isteniyor. 
     
    *
    Rusya’nın bir Mafya oligarşisine bağlı olması küresel serbest piyasalarda uyum kapasitesinin işlemediğini gösteriyor.
    Rus oligarşisi piyasaların uyması gereken ekonomik ve siyasal kriterlere uymuyor.
    Mafya oligarşisinin ekonomi ve siyasetinden yükselen demokrasiye inanılmıyor…         
    Kendi kredibilitesi kırılıyor fakat piyasalarda da kırılganlık oluşuyor!
    O yüzden başka sorunlar beliriyor,denilmeye getiriliyor.
     
    *
    BM değerlerine saygılı olmayan Rus oligarşisi ekonomik yaptırım mekanizmalarıyla cezalandırılmaya yazıyor.
    Türkiye sırasını bekliyor.
    Ya da ABD ve Rusya arasında yeni bir ortaklık temelinde yeni dünyaya yol alınıyor…
     
     
    7.4.2016
  • ŞEHİTLERİN ATEŞİ BU DEFA AKÇAY’A DÜŞTÜ..

    ŞEHİTLERİN ATEŞİ BU DEFA AKÇAY’A DÜŞTÜ..

    vv

    mmmmmm

    —————-
    İnsanları mesut edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak insanlıktan uzak ve son derece üzülünecek bir sistemdir. Gazi Mustafa Kemâl Atatürk (1931)
    —————-
    Türkiye’nin en sakin ve en huzurlu beldelerinden Edremit/İkizçay mahallesinde üç gün önce dualarla toprağa verdiğimiz 22 yaşındaki Şehit Uzman Çavuş Aycan Özdil’in acısı tazeliğini korurken bu defa ayni sokaktan arkadaşı Tankçı Uzman Çavuş Özcan Mutlu’nun Şırnak/Uludere’den şehadet haberi geldi.

    Tüm Körfez halkı şehitleri için ayağa kalktı. Şehit ailesinin acısını paylaşmak için insanlar birbiri ile yarıştı. Ama acı gerçek değişmedi. Ateş yine düştüğü yeri yaktı. Analar yine ağladı..

    İnsanlar şehit evlatlarının ardından gözyaşı döküp son görevlerini yerine getirirken terörü ve teröristleri bir ağızdan lanetlediler. Teröre karşı Türk milletinin tüm fertlerinin tek vücut halinde yumruk gibi dimdik durduğunu dünyaya haykırdılar.

    Komşularımla birlikte bire bir yaşadığım bu acı dolu günlerin sonunda beni sevindiren tek husus vardır. O’da küresel güçlerin ve içimizdeki satılmış uşaklarının ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar bu ülkede asla bir Türk-Kürt çatışmasının yaratılamayacağı gerçeğini bir kere daha yaşayarak görmüş olmamdır..

    Tüm profesyonel psikolojik algı çalışmalarına rağmen Anadolu’da Kürt-Türk ayrılığı yaratılamamıştır. Türk milleti, Türk’ü ile Kürd’ü ile emperyalizmin maşası PKK Bölücü terör örgütüne tek vücut halinde vatanımızı korumaya ve uğurda şehit ve gazi olarak Anadolu’yu vatanlaştırmaya devam edecektir..

    Şehit evlatlarımız kanlarıyla Anadolu topraklarının bölünmez bütünlüğünü perçinlediler.

    Ordu-Millet Türkler olarak şehitlerimizle gurur duyuyoruz.

    Allahın rahmeti üzerlerinde olsun….

  • Abla deme lazım olur…

    Abla deme lazım olur…

    sema

    Kılıçdaroğlu, dün yapılan CHP grup toplantısında Karaman’daki bir yurtta erkek çocuklarının tecavüze uğramasıyla ilgili tepkisini dile getirirken; Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu’nun, Karaman’daki tecavüz olayı için kullanmış olduğu “Bir kere yaşanmış bir olay Ensar Vakfı’nı karalamaya gerekçe olamaz” sözünden dolayı, bakanın adı geçen vakfa sahip çıktığını vurgulamak için “birilerinin önüne yatmış” tabirini kullandı.

    Kullanmasıyla da kelimenin tam anlamıyla Türkiye’de yer yerinde oynadı!

    Aslında Kılıçdaroğlu, iddialara göre; dönemin İç İşleri Bakanı Muammer Güler’in, halen ABD’de yargılanmakta olan aslen İran Vatandaşı olmakla birlikte T.C. vatandaşlığını da kazandığı anlaşılan ve iddialara göre bütün kirli işlerini Türkiye’de çekip çeviren, bu arada da elbette yine iddialara göre bazı etkili kişilere rüşvet vererek işlerini kolaylaştırıp çabuklaştıran Reza Zarrap için kullanmış olduğu “Korkma sana bir şey olmaz, gerekirse senin önüne ben yatarım!” şeklindeki sözlerine atıf yapmak niyetiyle söyledi o sözü.

    Muamer Güler’e atfedilen o söz, Türkçede “Sana dokunmak için öncelikle benim ölümü çiğnemeleri gerekir” ya da “Senin için ölürüm” anlamında kullanılan deyimin siyasi ağızda söylenişinden ibarettir.

    Yoksa bir erkek, durduk yerde başka bir erkeğin önüne neden yatsın ki!

    Ancak bakan kadın olunca Kemal Bey baltayı biraz taşa vurmuş oldu!

    Yani espri biraz kalın kaçtı!

    Medyada farklı şekillerde yorumlandı!

    Oysa kadın da olsa bakan bir politikacıdır ve bu tür ağır tenkitleri göze alması gerekir.

    Üstelik adı geçen vakfa sahip çıkması da yanlıştır.

    Çünkü Sema Hanım, vakıfların değil, tecavüz mağduru çocukların bakanıdır; onlardan sorumludur ve onlara sahip çıkması gerekirdi.

    Bence asıl çirkin olan Davutoğlu’nun, Kılıçdaroğlu için söylediği; “Kılıçdaroğlu bugünkü konuşmasında bana hitaben, ‘Bana adam gibi cevap versin Başbakan’ demişti. Şimdi ben de ona diyorum ki ‘Adam olana adam gibi cevap verilir’. Bu konuşmasından sonra ben onu adam sınıfından da saymıyorum, adam müsveddesi demeyi bile kendisine çok görüyorum.” şeklindeki sözlerdir.

    Davutoğlu’nun Kılıçdaroğlu için söylediği “Bu konuşmasından sonra…” şeklinde atıfta bulunduğu konuşma, elbette Kılıçdaroğlu’nun dün partisinin grup toplantısında bakan Sema Ramazanoğlu için söylediği “birilerinin önüne yatmış” şeklindeki konuşmasıdır.

    Kimleri Adam Yerine Koymadınız ki?

    Davutoğlu, dünkü parti grubu toplantısında Gülen Cemaati için dedi ki; “Bizim için paralel yapı ile PKK’nın farkı yok. Her iki örgüt de Türkiye’yi tökezletmek isteyen odakların taşeron olarak kullandıkları birer kukladır”

    Eyvallah, bizim için de tastamam öyledir.

    Zaten yıllardır biz de bunu savunuyoruz, ancak duyan kim; “söyler ali ağam, dinler ya..ğam” şeklinde kendi kendimize doldur boşalt yapıp duruyoruz internet köşelerinde!

    Yahu erenler;

    Daha düne kadar FTÖ mensuplarını adam yerine koyup “Ne istediler de vermedik” diyerek adeta kendileriyle iktidarı paylaşan, Pensilvanya’da oturan zata “Bitsin bu gurbet, dön artık!” çağrıları yapan, bu cemaatin polisi, yargıyı ve hatta askeriyeyi ele geçirmesine göz yuman, cemaatin TSK’ye kumpas kurmasının yolunu açan 2010 referandumunu yapan ve FTÖ lideri Gülen’e “Elimden gelse mezardakileri de kaldırıp EVET oyu verdirirdim!” şeklinde propaganda yaptıran siz değil miydiniz?

    Peki, “M.G. Ankara’yı parsel parsel bu cemaate peşkeş çekti diyen Arınç, sizin ağabeyiniz değil midir?”

    Ya İmralı’daki terörist başını adam yerine koyup onun dayatmalarına boyun eğerek Dolmabahçe’de PKK ile mutabakat imzalayan, Diyarbakır’daki Nevruz kutlamalarında Apo’nun bildirisinin okunmasına göz yuman, HDP’ilerin ikide bir İmralı ile Kandil arasında gidip gelmesini sağlayan sizler değil misiniz?

    Habur’da çadır mahkemeleri kurulmasını ve PKK’lı teröristlerin şov yaparak Türkiye’ye giriş yapmalarını hatırlatmaya bile gerek yok.

    Çünkü PKK’lıların bazı faaliyetlerine göz yumulması konusunda mülki erkana talimat verdiğinizi itiraf ediyorsunuz artık!

    Şehirlerimizin hendek, barikat ve bombalı tuzaklarla doldurulmasına göz yuman ve sadece son dokuz ayda yüzlerce güvenlik görevlimizin şehid edilmesine, bir o kadarının sakat kalmasına ve bir o kadar sivil yurttaşımızın da ölmesinin yanında, birçok şehrimizin yaşanamaz vaziyette altının üstüne getirilmesine sebep olan iktidarın başındaki Davutoğlu’na hatırlatalım ki;

    Yarın öbürgün Anayasa değişikliği için olmasa bile, Allah korusun umumi seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilan edilmesi gibi bir durumda, siyasi destek için legal bir parti olan CHP’nin lideri Kılıçdaroğlu’nun kapısını çalmak zorunda kalabilirsiniz.

    Peki o zaman Kılıçdaroğlu da kalkar size “Ben başbakan müsveddesiye görüşmem” derse o zaman ne yapacaksınız?

    Şu halde yapılacak iş, yarını bugünden düşünerek konuştuklarınıza dikkat etmenizdir.

    Yapılacak iş, 2008 yılından bu yana Çorum, Artvin ve Karaman’da sistematik bir şekilde yapıldığı anlaşılan bu tür çirkin tecavüzleri “Bir kerelik bir olay..” diyerek hafife alan bakana sahip çıkmak değil, kendisini kolundan tutup kabineden atmaktır!

    Bu sebeple bakanına sahip çıkma adına Kılıçdaroğlu’na ağır hakaretlerde bulunan Sayın Davutoğlu’na son zamanlarda televizyon programlarında da sık sık tekrarlanan şu gözde kadın esprisiyle ince bir tavsiyede bulunalım:

    “Abla deme lazım olur!”