Blog

  • Türkiye-Çin ilişkileri geriliyor mu?…

    Türkiye-Çin ilişkileri geriliyor mu?…

    Çin Halk Cumhuriyeti’nin Türk vatandaşlarına vize işlemlerinde daha sıkı bir kontrol işlemi başlattığını daha önce yapılan açıklamalardan biliyoruz. Son günlerde Çin’e giden Türk vatandaşlarının da pasaport kontrollerinde sıkıntı yaşamaya başladıkları haberleri yoğunlaşmaya başladı.

    Türkiye-Çin ilişkilerinin daha da gelişmeye doğru gidilen yolda, böylesine sıkıntıların yaşanması “Türkiye-Çin ilişkileri geriliyor mu?” sorusunu akıllara getiriyor. Ancak, Çinli yetkililer yaptıkları açıklamalarda tam tersi görüş yansıtıyor.

    Geçenlerde Milliyet Gazetesi’nde Güneri Cıvaoğlu, Türk Tanıtma Vakfı (TÜTAV) ve Türk-Çin Dostluk Derneği Başkanı Kemal Baytaş’ın geçen hafta verdiği davette Çin’in Türkiye Büyükelçisi Yu Honyang’un Türkiye’ye hayranlık duyduklarını, Çin’den gelen turist sayısının da yakında 1,5 milyona çıkabileceğini söylediğini köşesine taşıdı. Büyükelçinin 2 ülke arasında 2010 yılında “stratejik işbirliğinin kurulmasından” bu yana, ikili ilişkilerin istikrarlı olarak ilerlediği kanısında olduğunu da yazdı.

    Büyükelçi konuşmasında “Turizm ve kültürel ilişkiler, halklar arası dostluğun temel taşları, altyapısıdır” demiş. Ülkesinin Türkiye ile olan ilişkileri daha da geliştirme yönünde çalışmalar yaptığını söylemiş.

    Peki, o zaman ortaya çıkan sorun nereden kaynaklanıyor?

    “Çin’de Yaşayan Türkler” adına bize gönderilen yazıda yaşanan bu sorunların nereden kaynaklandığı anlatılıyor. Yaşanan sıkıntıların nedenine değiniliyor. Bu yazıyı sizlerle paylaşmak istedik:

    “Son zamanlarda Çine giriş ve çıkışlarda birçok arkadaşımdan duyduğum ve benimde iki kez başıma gelen pasaport kontrolü sırasında yaşanan olağan dışı uygulamalara dair, Özellikle de yetkililerinde konudan haberdar olması amacı ile bir yazı yazmak istedim.
    1-Çin’in Türk Pasaportlarına karşı bildiğimiz ilk hassasiyeti eskiden kullandığımız mavi pasaportların kolay kopyalanması ile başlıyor.
    2-Mavi pasaportların değiştirilmesi ile bir nebze rahatlamışken haberlerde ara ara duyduğumuz, turistik kafileler halinde Uygurları ülkeden çıkaran şebekenin yakalanması sonrası ilk ciddi sıkıntıların başlaması
    3-Arap baharı sonrası yaşanan ayaklanmalar sonrası Çin in Xinjiang bölgesinde bu gibi olaylar yaşanmaması için extra önlemler alması ve dolayısı ile Çine gelen Türklere dikkat etmeye başlaması,
    4-Suriye İç savaşına cihatçı olarak katılmak isteyen Uygurlar nedeni ile sahte pasaport ile çıkış yapmak isteyen Uygurları engellemek için başlatılan ayrıntılı kontrol.
    5-Türkiye’de Twitter ve Facebook üzerinden yayınlanan ve infiale neden olan resimler sonrası Türkiye’ye turistik amaçlı gelen Çinlilerin tartaklanması ve dövülmesi sonrası Çin tarafının karşılık olarak vizeler konusunda zorluk çıkarmaya başlaması
    6-Türkiye’nin önce alacaz deyip sonra vazgeçtiği füze ihalesi
    7-Son olarak Rusya ile yaşanan uçak krizi neticesinde, Rusya’nın çok yakın müttefiki olan Çin’in Türk vatandaşlarına önce Turistik vizeyi kaldırması ve vize başvurularını zorlaştırması sonrasında ise Çine giriş ve çıkışta bir nevi eziyet etme ve psikolojik olarak baskı uygulamaya başlaması.
    Tüm bu gelişmelere ek olarak Çini diğer ülkelerden ayıran diğer özellikleri kısaca özetlemek gerekirse, Çin 10 bin yıllık geçmişi olan, ve şuana kadar ayakta kalabilen tek imparatorluktur, köklü devlet geleneği ve milliyetçi yapıya sahip bir ülke olması hasebiyle hangi tarihte yapılırsa yapılsın kendisi aleyhinde olan hiçbir hareketi unutmaz ve görünüşte ilişkileriniz iyi olsa dahi bir şekilde önceki olumsuz olayları hep hafızasında tutar ve rövanşı en acı şekilde almaya çalışır. Unutmayalım ki tarihteki ilk ve en iyi savaş sanatı ve taktikleri kitabının yazarı olan Sun Tzu Çinlidir ve milattan önce 600 yılında yazılmasına rağmen hala en çok okunan kitaplar arasında yerini korumaktadır.
    Bunlar haricinde Çin son 30 yılda gösterdiği muazzam büyüme ve zenginleşme ile hiç kimseye muhtaç olmayan ve kimsenin yaptırım uygulayamayacağı bir ülke, bunun bilincinde olduğu içinde dev Amerikan ve Avrupa devletlerine ve firmalarına istediği şekilde kafa tutabiliyor.

    Kaldı ki toplam dış ticaret hacmi 4 Trilyon dolardan fazla olan Çin’in, Türkiye ile olan dış ticaret hacmi yalnızca 30 Milyar dolardır yani devede kulak bile değil, o yüzden Çine mali olarak hiçbir yaptırım uygulayamayız, Şuan gördüğümüz tabloya göre Çin Türkiye’yi gözden çıkarmış şekilde hareket ediyor, tüm bunlar ışığında yetkili devlet büyüklerimizin yukarıda anlattığımız etkenleri göz önünde bulundurarak, sınır kapılarında ve vize alım esnasında yaşanan zorlukları engellemek için her ülkeye yaptıkları standart protesto yöntemleri dışında yeni ve Çin’e özel bir taktik uygulamasını temenni ediyoruz.”

    Biz, daha önce yazdığımız yazılarda Türkiye ile Çin arasındaki ilişkilerin her geçen yıl daha da artmakta olduğunu, bunda Çinli yetkililerin önemli rol oynadığına değinmiştik. Siyasi, ekonomik, kültürel ve turizm alanındaki gelişmelerin de iki ülke lehine olduğunu belirtmiştik.

    Hatta Çin’de görüştüğümüz yetkililer, Türkiye’nin bölgede kendileri için çok önemli konumda bir ülke olduğunu, Türkiye’nin dostluğunun önemine dikkat ettiklerini bize her ortamda söylemişlerdir.

    Ancak, gelen haberler, orta çıkan sıkıntılar iki ülke arasında bir krizin yaşanabileceğini gösteriyor. Bunun önlenmesinde iki tarafın da gereken önlemleri alması gerektiğini düşünüyoruz.

  • Böhmermann ne der?

    Böhmermann ne der?

    Türk halkının oy motivasyonunu yalayıp yutmuş Erdoğan’a Böhmermann güzel bir milli dava hediye etti. Söyledikleri kimsenin beğenmeyeceği çirkin laflar olmalıydı ki bu davada eşitlik sağlansın. Almanlar Böhmermann’ı polis korumasına alarak kısa sürede eşitliği leyhlerine çevirdiler. Ölüm riski varken kimin umurunda ifade özgürlüğü, hakaret, sansür…

    Erdoğan ve Böhmermann
    Erdoğan ve Böhmermann

    Türkiye ve islamın batı medeniyetine bir çivi çakmaya niyeti yok. Konuyu Tayyip beyin kişisel rahatsızlığından veya yandaş tehditlerinin agresifliğinden kurtarabilse idik güzel bir ifade özgürlüğü tartışması hediye edebilirdik, bu konuda “sorunum yok ki” kibrinde batı medeniyetine.

    Ama Erdoğan’ın amacı bu değil. Davayı kazanırsa Almanya’yı dize getirmiş olacak, kaybederse “ey Almanya” diyecek. Yani oy kesin. İşin felsefi tarafının çözümsüz kalması gücü elinde tutanın eskiden olduğu gibi istediğine ifade özgürlüğü aferin deyip istediğinin lafı ağzına sokması ise katmerli kazanç.

    Yeter artık! Tayyip beyin hakaret davalarından gına geldi. Türkiye’de hakarete, kabalığa, zorbalığa maruz kalan 80 milyon insan var. Batıda dinleri, dilleri, etnik kökenleri, görünüşleri sebebi ile alaya, ırkçılığa, ayrımcılığa uğrayan, hayatları zehir olan küçücük çocuklar ifade özgürlüğünün sınır çizgisini anlamaya çalışıyorlar. Bu adam kendini en önemli şahsiyet olarak görmekten vazgeçmeli. Şu anda ona yapılan binlerce hakaret, parodi, dalga geçme kendisi ile alay edildiği için ağlayan tek bir çocuğun tek bir gözyaşı etmez.

    //

  • Erdoğan ve dış basın

    Erdoğan ve dış basın

    Erdoğan diğer ülkelerin medyasını da baskı altına alabileceğini sanıyor

    Hakkı Keskin, 1 Nisan 2016

    Erdoğan son günlerde Alman medyasında ana konu oldu. Cumhurbaşkanı Türkiye’yi Dünya kamuoyunda yine zor durumda bıraktı. Türkiye’deki medyanın büyük bölümünü kontrolü altına almayı ve susturmayı başardığı gibi, kendisini eleştiren diğer ülke basın organlarını da susturmayı deniyor.
    Bunu, önceleri New York Times gazetesiyle denedi. Son olarak da, Kuzey Almanya Televizyon Kanalı Extra 3 programı nedeniyle, Almanya Büyükelçisi Dışişleri Bakanlığına çağrılarak bu plan yineleniyor. Elçilerin Dışişleri Bakanlığı’na çağrılması, Türkiye`nin ulusal çıkarları, ilgili ülke tarafından zedelendiği iddia edilen ender durumlarda olur. Almanya Büyükelçisi bir kaç gün önce de, Can Dündar davasına katıldığı için de Dışişleri Bakanlığı’na çağrılmış ve uyarılmıştı.
    Erdoğan’la ilgili Kuzey Almanya televizyon kanalında müzik olarak seslendirilen iki dakikalık bir hiciv/yergi yayınlandı. İki dakikalık eleştirisel yayında, Erdoğan`ın politikası son derece etkileyici bir biçimde müzikle ve güldürerek özetleniyor , eleştiriliyor.
    Almanya medyası, siyasi partiler, hükümet ve AB yetkilileri, Erdoğan`ın basını susturmaya yönelik bu tavrını şiddetle eleştirmektedirler. Basın ve düşünce özgürlüğünün, hukuk devleti ve yargı bağımsızlığının, Avrupa Birliğinin tartışılamaz değerleri olduğunun altı çiziliyor. AB ile tam üyelik görüşmeleri yapan Türkiye için de, bu değerlerin korunması gerektiği, yapılan açıklamalarda ve yayınlarda önemle belirtiliyor.
    BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ DEMOKRASİNİN VAZGEÇİLMEZİDİR
    Demokrat olmayanların demokrasi adına yönetimleri, Türkiye’yi dünya kamuoyunda son derece zor durumda bırakmakta ve saygınlığını büyük ölçüde zedelemektedir. Yazılarımda önemle belirtmeye çalışmaktayım. Basının ve düşüncenin özgür olmadığı, gerçekleri yazanların baskılarla susuturulduğu, susturulmaya çalışıldığı veya gelebilecek baskıları düşünerek kendine sansür uyguladığı bir ülkede, demokrasiden ve hukuk devletinden tabii ki söz edilemez.
    Avrupa Birliğı ile tam üyelik görüşmeleri yapan Türkiye’nin, basın özgürlüğünde Dünya’da 180 ülke arasında 149. sırada olması, bu acı tabloyu gösteriyor. Medyanın dörtte üçünü kendi kontrolü altına alan Erdoğan ve AKP, geri kalan medyayı da susturmak için, ardı keslimeyen baskılar, davalar, para cezaları ve operasyonlarla her yolu deniyorlar.
    Akıllarınca diğer ülke medya kuruluşlarını da, susturabileceklerini sanmaktadırlar. İşin acı tarafı, Erdoğan ve AKP yetkilileri, demokrasinin, hukuk devletinin, evrensel insan haklarının, basın ve fikir özgürlüğünün vazgecilemez ve tartışılamaz değerler olarak benimsendiğini anlayamamış olduklarını kanıtlıyorlar. Belki de şark kurnazlığından esinlenerek, bunu en azından denemeyi yeğlemektedirler. Ancak bunun Türkiye’ye verebileceği zararlar, öyle görülüyorki kendileri için hiç önemli gözükmüyor.
    TÜRKİYE’NİN GETİRİLDİĞİ DURUM
    Saygın tarihçimiz İlber Ortaylı, son yıllarda Türkiye’nin getirildiği korkunç durumu çarpıcı bir biçimde şöyle özetlemektedir. “Düne kadar İran’mı olacağız derken, şimdi Suriye olmamak için kara kara düşünüyoruz. Nasıl oluyorsa bir türlü Türkiye olamıyoruz.”
    Ne yazık ki Türkiye’nin getirildiği durum, günümüzün gerçeğidir. Bu noktaya Türkiye’nin neden ve nasıl getirildiğini doğru analiz etmek gerekir. Bir kişi, Erdoğan, parti başkanı ve Cumhurbaşkanı olarak, her türlü parti içi ve yargı organları denetiminden ve kontrolünden uzak kalarak, kişisel önceliklerine ve beğenisine göre 78 milyonluk ülkeyi yönetirse, sonuçda bu olur. AKP gibi yüzde 40’ların üstünde oy alan bir partide, ülke çıkarlarını düşünerek bu gidişata muhalefet edecek onurlu kişiler ne yazıkki bulunmamaktadır. Sesini bir kaç kere çıkarmak isteyen parti kurucularından Arınç, gerekli desteği bulamayınca susmayı yeğlemektedir. Muhalefet partileri de ne yazık ki, izledikleri yetersiz politikalarla, bu otoriter gidişatı durdurmayı başaramamışlardır.
    Erdoğan şimdi de “yeni Anayasa” maskesi altında “Türkiye’ye özgü başkanlık sistemiyle”, parlamenter demokrasiyi rafa kaldırarak, şahsına uygun otoriter sistemini yasal güvence altına almayı denemektedir. Türkiye’de anayasanın değişmez ilkesi olan, demokratik, laik ve sosyal hukuk devletinden yana olan her vatandaşın görevi, bu zorlamayı durdurmaktır. Türkiye’nin parlamento içinde veya dışında olan tüm siyasi partilerin, sendikaların ve sivil toplum kuruluşlarının güncell görevi, bu konuda elbirliği yaparak, Türkiye`yi yasal güvenceli diktatörlüğe götürmek isteyen bu oluşumu, kesin bir tavırla engellemektir.

  • BUGÜN 23 NİSAN…

    BUGÜN 23 NİSAN…

    “Yok yok yanılıyorsun; bugün nisan ayının 17. günü! Yani 23 Nisan’a daha bir hafta var!” diyorsanız siz yanılıyorsunuz çünkü; her yıl bir bahane ile kutlanılmasından sözde vazgeçilen ulusal bayramımızı ben bu günün tarihini geçin “Şehitlerimizi bahane edip” kutlamaya ket vurduğunu sanan böyyüklerimizin ilk açıkladıkları an kutlamaya başladım.

     

    İnsana yapılan yatırım tüm inançları kapsar, inançlar kalbe hükmeder beyinler kalbe hükmedemez, zorla kimse kimseye fikirlerini kabul ettiremez. Doğru fikirler ahlak niteliğini taşıyorsa” ahlaka uyan toplumu iyiye yönlendiren her fikir doğru kabul edilir”, inançların beyni etkilediği görülür o zaman. Sarih düşünmenin en belirgin özelliği, fikir teatisinde bulunup bu fikirleri süzgeçten geçirmekle başlar. Dümdüz okuduğunu veya duyduğunu sadece ezberci bir yorumla yorumlamaya çalışmak kendinden bir şeyler katmadan; edinilmiş kanıtlanmış tecrübeye dayanan bilgileri bertaraf etmek; cehaliye döneminin bir yaşam parçası olmaya devam eder. Nasılsa kutsallık bir derin sevgiyi, saygıyı ifade ediyorsa;

     

    Bu gün bir 23 Nisan Yüce Atamızın “Mustafa Kemal Atatürk” çocuklarımıza armağan ettiği onurlu bayramı, aynı kutsiyetle kutlamamız tüm Dünya Çocuklarıyla Yurtta sulh, Cihanda Sulh özelliğini taşıdığından insanlığın kardeşliğini yaşatmaktadır. Bu nedenle milletlerarası kardeşliği de pekiştirmekte, insanların insanlara her daim ihtiyaçları olduğunu kendi insan nesilleri ile Dünya’ya sevgi ve paylaşım sunduğunu, akıllara getirmek gerekir.

     

    Bu günün çocukları, yarının gençleri, geleceğin anne ve babaları olacağından; onlara verebileceğimiz kardeşlik ve arkadaşlık sevgisi,insanlığa en büyük hizmet olacaktır.

     

    Bir hayvanı bile terbiye edebiliyorken evcilleştirebiliyorken, insanları sevgiyle terbiye edebilmek çok daha da kolaydır.Yeter ki önce kendini sev, insanlığı sev, insanları sev..

     

    Bu değer yargılarını taşıyan, hoşgörü kültürüne sahip olan kişiler zaten karşısındakini kırmamaya özen gösterir. Karşısındakine zarar vermek istemez.

     

    Bu Gün 23 Nisan tüm çocuklarımıza ve tüm Dünya Çocuklarımıza kutlu ve mutlu olsun.

     

    Unutmayalım ki cennete giden en büyük kapı,asıl çocuklarımızı mutlu etmekle başlar..

     

    Ve bir kez daha unutmadan yineleyelim: Bağrımızdan çıkıp bağrımıza gömülen yüce şehitlerimiz, bizim için yürek dağlayan yaralarla dönen malul gazilerimiz ve gözlerini kırpmadan göğüslerini siper eden yiğit gazilerimizin tümü bugün nasıllarsa 1920 de de öyleydiler. Bugün var olup her türlü nimetten yararlananlar unutmamalıdırlar ki bugünü o günün aziz şehitlerine ve gazilerine borçludurlar….İşte bunun için kutluyorum ve kutlayacağım…

     

    Refhan İrtem

  • Katil Devlette azınlık olmak (1)

    Katil Devlette azınlık olmak (1)

    1 Nisan 1955 tarihinde özellikle Kıbrıs adasını Yunanistan’a ilhak etmek için, dönemin Başpiskoposu Makarios ve Kıbrıs kökenli Yunan Ordusu Albayı Yorgos Grivas tarafından kurulan EOKA, -Türkçe okunuşu: Ethniki Organosis Kyprion Agoniston, Türkçe manası: Kıbrıslıların Millî Mücadele Örgütü-, 1974 yılına dek adadaki Kıbrıslı Türklere yönelik temizlik harekatı çerçevesinde toplam 689 kardeşimizi şehit etti, 493 kardeşimizi de ortadan kaldırarak yok etti. Naaşlarını bulabildiğimiz bu kardeşlerimiz, neredeyse yarım asır sonra devlet töreni ile şehitliklerimize gömülmekteler, dualarımız ve şükranlarımız ile birlikte.

    EOKA faaliyete geçtikten sonra, belirtilen seneler içinde aşağıdaki listede belirtilen sayılar kadar silahsız ve masum kardeşimizi, yollardan, evlerinden, tarlalarından, işyerlerinden ve benzeri yerlerden toplayarak şehit ettiler.
    1956 yılında 14 şehit,
    1957 yılında 9 şehit
    1958 yılında 85 şehit
    1959 yılında 1 şehit
    1960 yılında 2 şehit,
    1961 yılında 3 şehit,
    1962 yılında 3 şehit,
    1963 yılında 139 şehit (sadece 1 hafta içinde)
    1964 yılında 270 şehit,
    1965 yılında 22 şehit,
    1966 yılında 20 şehit,
    1967 yılında 91 şehit,
    1968 yılında 6 şehit,
    1969 yılında 3 şehit,
    1970 yılında 3 şehit,
    1972 yılında 8 şehit,
    1973 yılında 3 şehit,
    1974-75 yılında 321 şehit,
    1956-1974 yılları arasında da 493 kayıp.
    Toplam olarak 1298 sivil kardeşimizin, sadece ve sadece Türk oldukları için hayatlarına son vermiştir, eli kanlı EOKA örgütü ve Makarios yönetimindeki Kıbrıs Rum Yönetimi, Mart 1964 tarihinde aldığı kararla kurulan Rum Milli Muhafız Ordusu (RMMO).

    Rumlar tarafından kahpece ve kalleşçe şehit edilen bu kardeşlerimizin;
    200 tanesi çocuktur,
    268 tanesi 46 yaş üzeri erkeklerdir,
    124 tanesi kadınlarımızdır,
    706 tanesi de genç erkeklerimizdir.

    Adı “Kıbrıs Rum Yönetimi” olan bu katil devlet, devlet olmanın tüm olanaklarını kullanarak özellikle resmi yollardan 1963-1974 yılları arasında her tür silahı, adada yaşamlarını sürdüren Kıbrıslı Türkleri yok etmek için, işine geldiği zaman yasal yollardan, işine gelmediği zaman da yasal olmayan yollardan Kıbrıs adasına ithal etmiş ve Kıbrıslı Türkleri imha etmek için acımadan kullanmıştır.

    1964 yılında Brezilya’dan ve Çekoslavakya’dan sonraki yıllarda da Rusya’dan aracılar ve Mısır devleti kanalı ile her tür mermi atan silahı, her tür roket atarı, zırhlı piyade taşıyıcıları, tankları, topları ve savaş kazanmak için gerekli olan her tür silahı adaya ithal etmiş ve Kıbrıslı Türklere karşı kullanmıştır…. (devam edecek)

    Ata ATUN
    e-mail: [email protected] veya [email protected]

    Facebook: Ata Atun

    18 Nisan 2016

  • AHLAK ZEBANİLERİ!. cem yağcıoğlu

    AHLAK ZEBANİLERİ!. cem yağcıoğlu

    17.4.2016

    bir tecavüz suçlusunun devletin koruması altındayken öldürülmesi.. ve cesedinin toprağa verilememesi!.

    enteresandır!. yobaz takımı ile sözüm-ona ‘insan hakçıları’nı aynı kulvarda birleştirdi!.

    kimseden gık çıkmıyor!..

    aczin geldiği son noktadır!.

    bu topraklar, ne canileri.. ne insanlık düşmanlarını.. ne bebek katillerini kabul etmişken!. bir buna mı yer kalmadı!. birileri bu ‘zavallı’ üzerinden temizleme peşinde günahlarını!.

    yakın bari de kurtarın tüm insanlığı.. içinizdeki orta-çağ-pagan artığı modernitenizle..

    herkesin bir annesi var.. annesinin hatırına gömün şu çocuğu!.

    rezaletin üzerini ‘rezalet’le örtmeye çalışan ‘ahlak zebani’leri!..

    vali artıkları!. hoca bozuntuları!. empati manyakları!..

    cem yağcıoğlu 15-04-2016 10.55

  • CHP tahriklere kanmasın

    CHP tahriklere kanmasın

    Kimdir bu uzun entarili adam?

    Bir kralmış.

    Diyelim ki kıyafeti kendi milletini temsil ediyormuş.

    Eyvallah.

    Dünyada yeri, neymiş.

    Nasıl tanınıyormuş?

    Altı üstü bir Arap kralı…

    İngilizlerle birlik olup Osmanlıyı sırtından vuran bir ecdadın kırıntısı…

    ***

    Erdoğan neden bu adama bu kadar itibar eder anlamam…

    Acaba Atatürk’e düşmanlığından ötürümüdür?

    Öyle ya dünyanın en güçlü adamı Obama, Anıtkabir’e gider, bu adam gitmez.

    Zaten gitse ne olur, gitmese ne olur da…

    Ne var ki gelmiş olduğu ülkenin halkına saygıdır bu.

    Ayrıca;

    Anıtkabir’e gitmez ama Atatürk’le özdeşleşmiş yatta yemek zıkkımlar…

    Erdoğan kendi söylemiyle benim cumhurbaşkanım olmasa da beni temsil etmektedir.

    O adamın ayağına gitmesi ağrıma gidiyor.

    Bulunduğu konumu hafife alıyor zahir.

    Protokol mırotokol hak götüre…

    Bu tip adamlar yani birçok Arap şeyhleri, yöneticileri gibi kendileri altın saraylarda otururlar ama halklarının büyük bölümü açlık sınırının altında yaşam savaşı verirler.

    Lanet olsun hepsine bu geri kafalı lüks düşkünü, kendisini düşünen adamlara.

    ***

    Hayret!

    Onun başbakanlığı sırasında Kürsü dokunulmazlığı hariç dokunulmazlıkların kaldırılmasını ilk CHP Konya Milletvekili Atilla Kart istemiş, meclisteki çoğunluğu ile AKP ret etmişti.

    Hatırladığım kadarıyla Kılıçdaroğlu da 2012 de istemişti.

    Erdoğan ise yargıya güvenmediğini söylemişti.

    Oysa ben milli görüş düşüncesine sahip değilim, gömlek değiştirdim.

    İktidara gelince bu dokunulmazlıkları mutlaka kaldıracağım diye bir yığın vaatlerle iktidara gelmişti.

    İktidarı elde edince unutuverdi.

    Eeee! Şimdi ne oldu da aklına geliverdi dersiniz?

    Hem de bu ortamda.

    Ben onun samimi olduğuna inanmıyorum.

    Bu isteğin altında bir şeyler ararım.

    Birincisi HDP’ye blöf yapmış olabilir.

    İkincisi yargı, yasama, yürütme tamamen denetimi altında.

    Diyelim ki Legal ve illegal güçlerin hepsini eline geçirmiş olsa da bu Türk Milleti

    rahmetli babaannemin dediği gibi “durur durur da sonra yumruğunu atar.”

    Ne bir karış toprağını verir ne de özgürlüğünü…

                                                       ***

    Bir zamanlar yargıya güvenmiyordu.

    Kusura bakmasın şimdi de ben güvenmiyorum.

    CHP tahriklere kanmasın derim.

    Çünkü Erdoğan’ın kendi zaferi için yapmayacağı şey yoktur…

    ***

    Atamızın Savoronasına KAÇAK kat yaptırmış.

    Hiç derdim değil, nasılsa bulunduğu makam ona ilelebet kalmayacak.

    Ondan sonra yine eski haline getirilir Yat.

    Atatürk’e olan sevgiyi kıskanıyor ve de haset duyuyor bence.

    Ne yaparsa yapsın ne onunla mukayese edilebilinir ne de kalplerimizden silebilir.

    ***

    Askerlerimiz, polislerimiz Güneydoğu’da pusularda, yollara döşenen patlayıcılarla

    bu vatan için can veriyorlar.

    Bazıları duyarsız birkaç sözcükle geçiriveriyorlar.

    Hanedan olarak rahat hayatlarına devam ediyorlar.

    Bir elleri yağda diğeri balda derler ya.

    İşte öyle bir şey…

    Ne zamana kadar devam edecek bakalım…

    Yine bölgeden şehit haberleri geldi.

    Yine kavrulduk.

    Tüm şehitlerimizin ailelerine sabırlar başsağlığı dilerim.

    Nurlar içinde yatsınlar…

    Her gecenin sabahı vardır derler.

    Bizim geceler çok uzun, geçmiyor bir türlü.

    İnanıyor ve hasretle bekliyorum o aydınlık sabahı.

    Kim bilir belki yarın belki de yarından yakın.

    Tünay Süer

  • MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın gizemli Moskova seferi

    MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın gizemli Moskova seferi

    Pulat Tacar <[email protected]>

    Fidan’ın Moskova ziyareti doğrulandı

    MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın, Moskova’ya giderek Rus Dışişleri Bakanlığı yetkilileriyle görüştüğü iddiaları doğrulandı.

    MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın gizemli Moskova seferi

    AMBERİN ZAMAN

    @amberinzaman

    Geçtiğimiz günlerde ve muhtemelen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın olaylı ABD gezisinin az öncesinde MİT Müsteşarı Hakan Fidan güvenilir kaynakların iddiasına göre Moskova’ya gitti.

    Sebebi malum: Türkiye’nin kasım ayında Rus uçağını düşürmesiyle birlikte şapa oturan Türk-Rus ilişkilerini düzeltmenin yollarını aramak için.

    Aynı kaynaklara göre Fidan muadilleriyle değil, Rus dışişleri bakanlığı yetkilileriyle görüştü.

    Fidan’ın Moskova seferini Erdoğan’ın talimatı üzerine gerçekleştirdiğini ve cumhurbaşkanından Vladimir Putin’e özel mesaj ilettiğini varsayabiliriz.

    Ne doğrulama var ne de yalanlama

    Peki Fidan gerçekten Moskova’ya gitti mi? Gittiyse eğer eli boş mu döndü?

    Birinci soruyu olayın muhataplarına yönelttim.

    MİT Basın Müşaviri Nuh Yılmaz’ın bana verdiği yanıt şöyleydi:“Kurumumuzun kuralları gereği sayın müsteşarın programı hakkında bilgi sahibi değiliz.” Washington’da bir süre yaşayan Yılmaz bir de İngilizce şu sözleri ekledi: “I can neither confirm nor deny.” Yani bilgiyi ne teyit ediyor ne de yalanlayabiliyordu.

    Ankara’daki Rus Büyükelçiliğin basın ataşesi İgor Mityakov ise mükemmel bir Türkçe’yle aşağı yukarı benzer şeyler söyledi. Ve de 19’uncu yüzyılın Emperyal Rusya’sını andıran bir nezaketle sorumu Moskova’daki dışişleri bakanlığı basın merkezine e-posta yoluyla aktarabileceğimi ifade etti. Fakat cevabın ‘çok hızlı’gelmeyebileceği uyarısında bulundu.

    Her ikisi de Fidan gezisini kesin bir dille yalanlamadıklarına göre Türkiye’nin istihbarat patronunun Rusya’ya gittiği iddiası bana doğru gibi görünüyor.

    İkinci sorumuzun yanıtına gelince… Son günlerde iktidara yakın medyada Rusya ile ilişkilerin yumuşamaya başladığına dair haberler yer almaya başladı. Ama görüştüğümüz Rus yetkililer tam tersi herhangi bir düzelmenin söz konusu olmadığını savunuyorlar.

    Üstelik biz bu satırları yazarken geçtiğimiz yıl Türkiye’de bir Çeçen komutanı öldürdükleri iddia edilen iki Rus ajanının İstanbul’da yeni bir eylem hazırlığındayken tutuklandıkları haberi geçiyordu.

    Rusya uzmanı Hakan Aksay “Rusya ile ilişkiler düzeliyor ama Rusya’nın bundan haberi yok” başlıklı 13 Nisan tarihli yazısında mevcut tabloyu fevkalade özetledi: “Neredeyse beş aydır bir arpa boyu ilerleme bile sağlanamadı. Türkiye hatasını kabul etmiyor, özür dilemiyor, krizin ortadan kaldırılması için elle tutulur bir iyi niyet belirtisi sunmuyor. Rusya ise en baştan benimsediği katı ve duygusal tepkiden geri adım atamıyor -yalnız siyasi ve askerî alanda değil- ekonomi, kültür ve insani bağlara kadar geniş bir yelpazedeki ilişkileri engelleyerek‘Ankara’yı zorla yola getirme’ tavrından sonuç alamasa da geri dönemiyor.”

    ‘Erdoğan’dan bahsedildiğinde Putin’in gözlerinden kamalar fırlıyor’

    Aslında Türkiye bir şey yapmıyor değil. Erdoğan 1 Nisan günü Washington’da Brookings Enstitüsü’nde yaptığı konuşmada, “Bölgede yaşanan sorunlar ülkelerimiz arasında işbirliğini zorunlu kılıyor” demişti. Bu sözleri Moskova’ya uzatılan bir zeytin dalı olarak yorumlanmıştı. Bir gün öncesinde ise düşürülen Rus uçağın pilotunu öldürdüğünü söyleyen Alparslan Çelik İzmir’de gözaltına alındı.

    Bir de üçüncü taraflar aracılığıyla yürütülen girişimler var. Türkiye’nin, Rusya’yla aranın bulunması için İran ve ABD’yi devreye soktuğu iddia ediliyor. Ancak Batılı bir diplomatın ifadesiyle, “Erdoğan’dan her bahsedildiğinde Putin’in gözlerinden kamalar fırlıyor.”

    Rusya’nın üç koşulu

    Rus yetkililere göre Türkiye’yle ilişkiler ancak üç koşul yerine getirilirse düzelebilir.

    Türkiye’nin resmen Rusya’dan özür dilemesi, sorumluların cezalandırılması ve Rusya’ya tazminat ödenmesi.

    Hakan Fidan çantasında nasıl bir teklifle gitti bilemiyoruz. Ama görünürde Türkiye’nin Putin’in dayattığı koşulları yerine getireceğine dair herhangi bir emare yok. Elle tutulur tek olumlu gelişme Rusya’dan alınan doğalgaz için tarafların fiyat üzerinde anlaştığı.

    Sanırım Fidan’ın Moskova gezisinin en ilginç yanı bu misyon için kendisinin seçilmiş olması. Bir süredir cumhurbaşkanıyla arasının açık olduğu fısıldanıyor. Bu iddialar doğru olsaydı böylesi hassas bir görev için Erdoğan Fidan’ı seçmezdi.

    Fidan’ın Rusya ziyaretine ilişkin resmi makamlardan yalanlama gelirse ilk işim tekzip metnini bu köşede yayılamak olacaktır.

    Bilginize….

  • Eshabil Üstündağ: “Çuvalı,” onu koruyup kollayana ve Güçbirliği Yapana Geçir!

    Eshabil Üstündağ: “Çuvalı,” onu koruyup kollayana ve Güçbirliği Yapana Geçir!

    88889744

    Eshabiil Üstündağ
    [email protected]

    17.4.2016  15:17

    Konu: Un çuvalı ve çeşitleri..
    faydaları;
    (“kısa gün kârı ve yıkımı (süreç denen haçlı tasfiyesini) perdeleme,
    Saftiriklerin gazını alma!”)

    gazoz

    ..Şu:

    ..Aşağıdaki tivitimi sizinle de paylaşıyorum.
    e.ü.

    Tivitlerim;

    1) Eshabiil Üstündağ: “Çuvalı, onu koruyup kollayana ve Güçbirliği Yapana Geçir,”
    “Kahrolsun Amerika diyerek, Amerika’yla Beraber BOPkurmak Değil.”
    01:16 – 17 Nis 2016

    2) Eshabiil Üstündağ: ./.. İyi yitturuyorsunuz ve ..giderayak
    “Masum, heyecanlı Gençleri, Muvazaalı Nümayişinizle Kandırıyorsunuz!
    01:21 – 17 Nis 2016
    FOT http://f-picture.net/lfp/s020.radikal.ru/i704/1604/cc/980588184bae.png/htm

    ..aynı foto;

    foto_1

    tivit

    ______

    İlintili yazılar / e.ü.

    1 https://www.turkishnews.com/2016/03/19/yilmaz-dikbastan-onemli-aciklamalar/

    2 https://www.turkishnews.com/2015/12/31/eger-muhalefet-isbirligi-yapmasin-bu-gorduklerinizin-hicbirisi-olmaz/

    3 https://www.turkishnews.com/2016/01/06/arap-natosu-kuruluyor/

  • AKP 23 NİSAN KUTLAMALARINI YASAKLARKEN YALNIZ DEĞİLDİ!

    AKP 23 NİSAN KUTLAMALARINI YASAKLARKEN YALNIZ DEĞİLDİ!

    AB EgemenlikTürkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı, Meclis’in 96. kuruluş yıl dönümü olan 23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamalarını bu yıl ‘terör ve şehitler’ gerekçesiyle iptal etti. (Milliyet)

    Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamaları yasaklanırken, İslam dininin içini boşaltmak isteyenlerce uydurulan ve bilinçli olarak 23 Nisan Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramına denk getirilen “Kutlu Doğum Haftası” etkinlikleri hükümeti temsil eden tüm zevatın, onların memurları konumuna getirilen Vali, Kaymakam, Milli Eğitim Müdürlerinin sınırsız katkı ve destekleriyle tüm Türkiye’de kutlanıyor.

    Doğal olarak “Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı” kutlamalarının iptal edilmesi haklı tepkilere de neden oldu.

    Peki, akıldışı gerekçelerle iptal edilen, kutlanılması istenmeyen, unutturulmaya çalışılan, yasaklanan nedir?  Ulusal Egemenlik, Tam bağımsızlık,  çocuklarda ve gençlerde ulusal (milli) bilinç duygusunun uyandırılması ve pekiştirilmesi.

    Ulusal Egemenlikten, Tam bağımsızlıktan, Milli Bilincin uyanmasından kimler niçin rahatsız olur?

    Bize bu sorunun yanıtını en iyi özetleyen kişi, TBMM’nin ve Cumhuriyet’in ölümsüz kurucusudur.

    “Mustafa Kemal, Türkiye’nin yüzyıllardan beri iki büyük kahredici gücü, iki büyük lanetleme gücü ezdiğini”  haykırdığı gün, Türkiye Büyük Millet Meclisinin gönderine ilk Cumhuriyet bayrağını çekmişti.

    Bu iki kahredici, lanetleme, baş belası güç neydi?

    Mustafa Kemal’e göre; birisi EMPERYALİZM, diğeri ise SALTANAT

    Bu nedenle Ulusal Egemenlikten, Tam bağımsızlıktan, Milli Bilincin uyanmasından rahatsız olanlar Emperyalizm(ABD-AB vd.) ve saltanat yanlılarıdır.

    Niçin Rahatsızlardır?

    Çünkü Batılı Emperyalistlere karşı yürütülen Bağımsızlık Savaşı’nın komuta merkezi Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Çünkü emperyalizmin sömürü tarihini sonsuza dek onarılamayacak biçimde parçalayan, ulusal egemenlik ve tam bağımsızlık ülküsünün kutsal bir isyana ve direnişe dönüştüğü yer Türkiye Büyük Millet Meclisidir.  Bu Gazi Meclisin Türkiye’nin ulusal bağımsızlığı ve ulusal egemenliği için 1920’lerde siyasal dinci-gericiliği besleyen, palazlandıran ana damar olan emperyalizme vurduğu kahredici darbeler dünyanın her yerinde duyulmuş, tüm ezilen uluslara cesaret ve umut kaynağı olmuştur.

     Yani 23 Nisan 1920;  hem emperyalizmin ve onun işbirlikçilerinin,  hem de emperyalizm tarafından beslenen, palazlandırılan, önü açılan siyasal dinci gericiliğin Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğü ve önderliğinde ve soylu Türk ulusu tarafından onulmaz yıkıma uğratıldığı bir tarihtir.

    Gerek emperyalistler ve işbirlikçileri, gerekse emperyalizmden beslenen dinci gericilik Cumhuriyet tarihi boyunca kendilerini yıkıma, yenilgiye uğratan, tüm ezilen uluslara cesaret ve umut kaynağı olan Mustafa Kemal Atatürk ve TBMM den intikam almak, gelecek kuşakların bilincinden tam bağımsızlık ve ulusal egemenlik ülküsünü silmek ve yok etmek için ellerine geçen her fırsatta saldırılarını sürdürdüler.

    Ancak unutulmamalı, 23 Nisan’ı, 19 Mayıs’ı, 30 Ağustos’u, 29 Ekim’i yasaklamaya kalkışanlar, ulusal değerlerimizin içini boşaltarak anlamsız ve gereksiz kılanlar, milli bilinci dumura uğratmak için şeytanla bile yol arkadaşlığını göze alanlar, Atatürk’ten kalan tüm mevzileri yıkan ve yağmalayanlar bu ihanetlerinde, hiçbir zaman yalnız değillerdi. Bu içimizdeki Türk devrimi ve Cumhuriyet yıkıcıları, ihanet erbabı soysuzlar her dönemde Batılı yağmacılardan beslenmişler, onların yadsınamaz desteğini almışlardır.

    Bu gün 23 Nisan’ın, 19 Mayıs’ın, 30 Ağustos’un, 29 Ekim’in yasaklanma kararı; 1939’dan bu yana yağmacı Batıdan icazet alarak iktidar olan, emperyalizmin taşeronu hükümetlerin alt yapısını hazırladıkları bir yıkımın sonucudur.  14 yıllık AKP iktidarı ise bu sürecin en pervasız son halkasıdır.

    Özellikle son 60 yıldır iktidar olan hükümetler tarafından ABD ve IMF’nin dikte ettiği, bağımsızlığımızı, ulusal egemenliğimizi ipotek altına alan politikalar koşulsuz uygulandı ve mecliste yasalaştırıldı. Batıcı sistemin yarattığı ekonomik ve siyasi yıkıma, işbirlikçi gericiliğe karşı Kemalizm’in bayrağını yükseltmesi gereken siyasal partiler, Kemalizm’i değil de IMF’yi, Amerika’yı, NATO’yu, AB’yi savundukça Türkiye de gericilik yükselişe geçmiştir.

    Kendilerine gericiliğin önünü kesme umudu bağlanan siyasal oluşumlar, gericiliğin karşısına Ulusal Bağımsızlığı, ulusal egemenliği güçlendirerek çıkmak yerine, gericiliği besleyen ana damar olan emperyalizmle bağlarını kuvvetlendirmeye yönelmişlerdir. Emperyalizmle bağlarını kuvvetlendirmeye yönelik her çaba ise doğası gereği gericiliğin daha da yükselmesiyle sonuçlanmıştır.

    Bu saptamalarımıza somut bir örnek verelim. Y-CHP Genel Başkanı Kemal KILIÇDAROĞLU değişik zamanda yaptığı konuşmalarda ;  “CHP, Türkiye’yi AB’ye sokmakta kararlı…” – “Türkiye’nin AB sürecini CHP başlatmıştır, CHP mutlu sona ulaştıracaktır”- “CHP yönetiminde Türkiye, AB üyeliği gerçekleşene kadar ki süreçte, AB’nin geleceği için projeler geliştirecektir.” Bu söylemlerden anlıyoruz ki Y-CHP Genel Başkanı Ateşli bir AB yanlısıdır.

    15 Nisan 2016 günü Avrupa Parlamentosu’nda kabul edilen Türkiye ilerleme raporuna tepki gösteren CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu “…rapor Türkiye’nin aleyhine. Bu beni gerçekten çok üzüyor ve Türkiye bu tabloyu asla hak etmiyor. Sayın Davutoğlu’na çağrı yapıyorum; Türkiye’yi gelin hep birlikte, el ele bu ayıptan kurtaralım” dedi.

    AB emperyalist bir örgütlenmedir. Bay Kılıçdaroğlu kendini seçen halkın istemlerini yerine getirmediği için iktidarı ayıplamıyor! Emperyalist AB’nin istemlerini yerine getirmemenin “ayıp”  olduğunu düşünüp, söylüyor. Çözüm önerisi de hazır. AB ne istiyorsa “gelin hep birlikte, el ele” yerine getirelim.

    Peki, AB’ye girmek ne anlama geliyor? “AB ne girmek demek, Ulusal Egemenliği, AB Devletine teslim etmek demektir. Başta AKP Hükümeti olmak üzere, tüm AB yanlıları, kayıtsız şartsız, Türk Milletine ait olan egemenliği, Hıristiyan AB ye teslim etmek istemektedirler! Ancak bu gerçeği, açık ve net söylemekten çekinmişlerdir.” (Yılmaz Dikbaş – Tabuta Çakılan Son Çivi)

    Bu yalın ve acı gerçeği AB’nin akıllı ve kurnaz mimarları kuşkuya yer bırakmayacak açıklıkla her ortamda dile getirmişlerdir.

    “2000 yılının Kasım ayında Türkiye Avrupa Parlamentosu Karma Komisyonu İkinci Başkanı Andrew Nicholas Duff, Türkiye’nin egemenliğin AB’ye kaydırılması konusunda adımlar atması gerektiğini söylemiş ve AB’nin meşruluk kazanması için ülkelerin egemenliklerini Birliğe kaydırmaları şart, TBMM’nin bu alanda gerekli çalışmaları başlatması şart” demiştir. (Yeni Şafak Gazetesi, 25.11.2000)

    “İtalya Başbakanı Prof. Dr. Guiliano Amato, 13 Temmuz 2000 tarihinde İtalyan gazetesi La Stampa ile yaptığı söyleşide şunları söylemiştir: “Avrupa Birliği Anayasası, cesur bir projedir. Ancak (…) çok şey elde etmek için, ‘sanki’ az bir şey istiyormuş gibi davranılmalıdır. Ellerinden egemenliklerini almak istediğimiz devletler, ‘sanki’ egemen kalacaklarına inandırılmalıdır.(…) Gerçek şudur ki, ulus devletlerin elinden alınacak egemenlik gücü, buharlaşıp kaybolacaktır. Artık, açıkça tanımlanabilir egemenlikler kalmayacaktır. Ben, yavaş yavaş hareket edilmesini tercih ederim. Egemenlik, azar azar ufalanmalıdır. Egemenliğin ulus devlet elinden alınıp federal güce tesliminde, sert davranışlardan kaçınılmalıdır.(Yılmaz Dikbaş, “Gaflet Dalalet Hıyanet”, Asya Şafak Yayınları, İstanbul, Ekim 2007, 4. Baskı, sayfa: 424-425)

    Halen İngiliz Lordlar Kamarası’nda bağımsız soylu olarak bulunan Lord David Stoddart; “AB Anayasası, ulusalcılığın tabutuna çakılmış son çividir” diyor ve devam ediyor.

    “Seçil­miş hükümetlerin ellerindeki güç, son 30 yılda yavaş yavaş, demokratik olmayan AB’ye devredilmiştir. Halkımız şunu an­lamalıdır ki; AB Anayasası’nı imzalamakla, Başba­kan Tony Blair, İngiltere’nin kendi kendini yönetme hakkını Brüksel’e teslim etmiştir. Elindeki kalemin bir darbesiyle, bin yıllık tarihimiz yok olup gitmiştir. De­mokrasi mirasımız tümü ile elden çıkarılmıştır.” (Yılmaz Dikbaş – Tabuta Çakılan Son Çivi)

    Değerli dostlar;

    Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığının, Meclis’in 96. kuruluş yıl dönümü olan 23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamalarını  ‘terör ve şehitler’ gerekçesiyle iptal etmesi elbette karşı devrimci ve gerici bir karar ve uygulamadır.

    Bu dinci gericilikle ve karşı devrimcilikle mücadele, siyasal dinci-gericiliği besleyen, palazlandıran ana damar olan emperyalizme (AB-ABD) karşı mücadele ile özdeştir. Başka bir söylemle emperyalizmi alt etmeden siyasal-dinci gericiliği alt etmek olanaksızdır. Hesaplaşmayı dinci-gerici siyasal sistemin temel dayanağı olan emperyalizmle yapmayı göze alamayan her hareket tali sorunları öne çıkarıp dinci faşist sistemin aklanmasına ve meşrulaştırılmasına hizmet eder.

    Emperyalizmin çıkarlarıyla uyumlu davranarak, ona hizmette kusur etmeyerek iktidar olmayı, iktidarda kalmayı amaçlayanların, Avrupa Birliği yanlılarının 23 Nisana, 19 Mayısa, 30 Ağustosa, 29 Ekime sahip çıktıklarını söyleyip yazmaları yalnızca bir ikiyüzlülük değil, aynı zamanda Türk halkını aldatıp kandırmaya yönelik kuyruklu bir yalandır. 

    Çünkü bugün Türkiye’yi yönetenler, TBMM deki Milletvekillerinin ezici bir çoğunluğu AB’nin hegemonyasına girip onun 12 yıldızlı bayrağının altına sığınmanın hazırlıkları içindedirler.

    AB’ye girmek demek, Ulusal Egemenliği AB devletine teslime razı olma anlamına gelmektedir. Peki, Ulusal Egemenliği AB’ye teslim etmenin anlamı nedir? Ulusal Egemenliği AB’ye teslim etmenin anlamı, Hıristiyan Avrupa Birliği’nin vesayeti altına girmek demektir. Adı, unvanı, makamı ve rütbesi ne olursa olsun, her kim ki AB yanlısıdır, o kişi “Ben Hıristiyan Avrupa Birliği’nin boyunduruğu altına girmeyi kabul ediyorum demektedir.

    Aralarında laiklik ilkesinin de bulunduğu Cumhuriyet Devrimlerinin temelinde, Ulusal Egemenliğimiz bulunmaktadır. Ulusal Egemenliğimizi Hıristiyan AB’ye devretmek demek, Cumhuriyet Devrimlerini temelden yıkmak demektir!” (Yılmaz Dikbaş – Tabuta Çakılan Son Çivi)

    Ulusal Egemenliğimiz elimizden gittikten, Cumhuriyet Devrimleri temelden yıkıldıktan sonra 23 Nisan Kutlamalarının yapılabileceğine inanmak ya bir akıl tutulması değilse tam bir ihanettir.

    Son 60 yıldır iktidar olanlarca ABD- AB ve IMF’nin dikte ettiği, bağımsızlığımızı, ulusal egemenliğimizi ipotek altına alan politikalar koşulsuz uygulandı ve mecliste yasalaştırıldı.

    Bu gün TBMM’de temsil edilen partilerin tümü Ulusal Egemenliğimizi Hıristiyan AB’ye devretme konusunda birbirleri ile yarış yapmaktadırlar.

    Sonuç olarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; TBMM’de temsil edilen partilerin tümü AB sevdası uğruna Cumhuriyet devrimlerinin temeline dinamit koymakta eylem ve işbirliği içindedirler. AKP 23 Nisan’ı, 19 Mayıs’ı, 30 Ağustos’u, 29 Ekim’i yasaklama kararı alırken pek de yalnız sayılmaz değil mi? 17.04.2016 Isparta

    Mahmut ÖZYÜREK

     

     

  • Yeniden, Gün O Gündür…

    Yeniden, Gün O Gündür…

    erkan_güçiz

    Erkan Güçiz

    Pzr Nis 17, 2016 7:07

    2013’te Banu Avar ne demişti.

    GÜN O GÜNDÜR!

    ….Okkalı bir şekilde ihanete uğramış bir milletin de ‘yeter!’ diyeceği ‘gün’ yakındır. Keserin ve sapın döneceğini ve ‘gün’ gelip devran’ın döneceğini atalarından öğrenmiştir bu Millet… Genetik hafızasına kazılı bilgiler, dersler, tecrübeler vardır…

    ***
    10 Kasım 1938’den bu yana iktidara gelen Faşist hükümetler, halkın saf ve samimi inançlarını kullanarak ülke halkını karanlıklara gömdü, kişisel çıkarları uğruna, adım adım, ülkeyi parçalanmanın eşiğine taşıdılar.

    Mustafa Kemal Atatürk’ün en yakınlarından biri olan Falih Rıfkı Atay’ın, Çankaya adlı kitabından, 1918 yılı anılarından bir kesite bakalım. Şaşırtıcı bir ölçüde bugün içinde bulunduğumuz duruma benziyor.

    – Sözde aydınlarımız, kendi halkına “koyun” diyor.

    – Başkanlık hevesinde biri, kendini padişah ve bu “koyunların” çobanı sanıyor.

    – Seçimlerimizi, Amerikan SEÇSİS sistemiyle yapıyoruz; nasıl işlediğini biliyoruz.

    – İçinde Amerikalı “uzman” olmayan devlet dairesi, bakanlık yok.

    – Adli reformlarımızı Amerikalı “uzmanlar” aklıyla yapıyoruz.

    – Yalnız Jandarma, Polis değil, Milli Emniyet Teşkilâtı da Amerikan aklıya yönetiliyor.

    – Yerel idareler, ABD ve AB’nin verdiği “akıl ve bağışlar” ile gırtlağa kadar borç içinde debeleniyor.

    – Onlara göre, sınırların yeniden tespitine de az kaldı; ülkeyi tam olarak iç savaşa soktuktan sonra, gerisi kolay diyorlar.

    Bunların hepsini yırtıp çıkacak saklı bir gücümüz olduğunu Mustafa Kemal bize göstermişti. Bizi yıllarca aşağılayan iktidarlar yüzünden o gücü nerede sakladığımızı unuttuk.

    Bulup onu, ortaya çıkarmanın günü geldi artık.

    Gün O Gündür…

    **********************

    cankayafalih

    İngilizler, padişah ve Bab-ı âli’nin emirlerine boyun eğdiklerini görünce, Türkiye işinin kolayca çözümleneceği inancına varmışlardı. Padişah, vatansever İzzet Paşa kabinesi çekildiği gün, Dolmabahçe camiindeki selâmlık töreninde Bahriye Nazırı Rauf Bey’e (Orbay):

    – Millet bir koyun sürüsüdür. Ona bir çoban lâzımdır. O da benim, demişti.

    Milletin İngiliz uşağı gözü ile baktığı Damat Ferit Paşa’ya sadrazamlık verilmesine dokunan Meclis Reis Vekili Hüseyin Kâzım Bey’e de:

    – Ben istersem Rum patrikini de, Ermeni patrikini de getiririm. Hahambaşını da getiririm, cevabını vermişti.

    İngilizler, Türk ordusunu diledikleri gibi kullanmak için yirmi beş ordu ve kolordu komutanını geri çağırtmışlar, bazılarını da tutuklamışlardı.
    Soysuz Osmanlı aydınlarını bir yana bırakalım. Vatanseverliklerine hiç şüphe olmıyanların imzaladığı bir tarihî belge 1918’deki iç çöküşün ne kadar derinlere kadar gittiğini gösterir. Belgenin Türkçesi yok edilmiştir. Fakat İngilizcesi Amerika Dış Bakanlığı arşivinden alınıp Ankara Üniversitesi Tarih Araştırmaları dergisinin III üncü cilt 4-5 inci sayısına ek olarak yayınlanmıştır. Birinci imza Halide Edip, sonra sırası ile Yunus Nadi, Ahmet Emin, Velid Ebüzziya, Celâl Nuri, Necmeddin Sadak gibi isimleri görüyoruz. Bu dilekçe Türk Wilsoncular Birliği adına 5 Aralık 1918 tarihi ile Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Woodrow Wilson’a verilmiştir. Belgede Türkiye’deki dinler ve ırklar meselesinin çözümlenmesi için Amerikan yardımı istenmekte, Türkiye vatanseverlerinin ve aydınlarının tarih ve geleneklerinden ve ırklar arası anlaşmazlıklardan dolayı kendileri tarafından kabul edilecek herhangi bir sistemin bir müstebitliğe soysuzlaşacağı kanısına vardıkları bildirilmektedir. Bu sebeple kendi milletlerinin, belirli bir zaman içinde, devlet işlerini bilen yabancı bir idarenin yönetimi altına sokulmıya ihtiyacı olduğu inancındadırlar.

    Dilekleri, gelişmemiş ve geri kalmış bir milleti belki bir zaman için eğitmektir. Belge bu önsözden sonra şartlara geçiyor:

    1 – Padişahın hükümranlığı ve Türkiye için meşrutî bir hükûmet şekli korunacaktır.

    2 – Bütün seçimlerde nisbî temsil azınlıkların hakkını temin edecektir. Bütün Osmanlı uyrukları, en alttan en üste kadar, hükûmet memurluklarına alınacaktır.

    3 – Finans, tarım, endüstri, bayındırlık, eğitim bakanlıklarının her birine uzman yardımcıları ile birlikte bir Amerikan başmüsteşarı getirilecek, bu müsteşarlardan kurulu Amerikan komisyonu yeni esaslara göre gereken reformları yapacak, yeni metotları getirecek, sosyal refah ve öğretimle ilgili bütün çalışmaları düzenliyecek ve tamamiyle idare edecektir.

    4 – Adliye reformu için Amerikan müsteşarının uygun göreceği memleket ve milletlerden seçilecek uzmanlardan bir heyet kurulacaktır.

    5 – Jandarma ve polis işleri bir Amerikan umumî müfettişine ve onun seçeceği memurlara bırakılacaktır.

    6 – Türkiye’nin her vilâyetinde görevi yerli idarede reform yapmak olan bir Amerikan başmüfettişi ile ona bağlı uzmanlar bulunacaktır.

    7 – Bu şekildeki yerli idare her vilâyetin özel olarak ve en iyi yolda gelişmesi için Amerikan yardımı ile yürütülecektir.

    8 – Amerikan yönetimi en az on beş, en çok yirmi yıl sürecektir. Amerika’da yönetmesi istenen Türkiye’nin sınırları barış konferansında tesbit edilecektir.’’

    Viyana kapılarına kadar giden koca Osmanlı İmparatorluğunun son aydınları, hem de koyu milliyetçi aydınlar kuşağının son sözü bu idi.

    Paris’te Osmanlı Devletini ortadan kaldırmak istiyenlerin, gerekçe olarak bu belgeyi yabancı dillere çevirmekten başka kullanacakları hiçbir zahmetleri yoktu.

    Sınırlarımızı bile bizi medeniyetlerinden saymıyanların keyiflerine bırakıyorduk. Ordumuz için tek bir sözümüz yoktu.

    Kendi kendimizden kurtulmak istiyorduk.

    Falih Rıfkı Atay – ÇANKAYA 1961

    Falih Rıfkı Atay, Cumhuriyet döneminin en etkin gazetecilerindendir. İzmir’in kurtuluşundan sonra Mustafa Kemal ile tanışıp dostluğunu kazanan Falih Rıfkı Bey, özellikle Atatürk’ü yakından tanıtan anılarıyla ünlendi. 1923-1950 yılları arasında milletvekili olarak siyasette yer aldı. Cumhuriyetin kurucusu Atatürk’e yakınlığı nedeniyle çok önemli olaylara tanıklık etmiş ve kişisel tarihi cumhuriyet tarihi ile özdeşleşmiştir. Ayrıca Atay, Türkiye’de Türk basınında sansürün kaldırılmasının yıl dönümü olarak her yıl 24 Temmuz tarihinde düzenlenen Basın Bayramı’nın tarihini ortaya atmıştır.
    … C4%B1_Atay

    Uluslar, egemenliklerini geçici bile olsa, bırakacağı meclislere dahi gereğinden fazla inanmamalı ve güvenmemelidir. Çünkü meclisler bile despotluk yapabilir ve bu despotluk bireysel despotluktan daha tehlikeli olabilir. Meclislerin öyle kararları olabilir ki, bu kararlar ulusun yaşamına giderilmesi olanaklı olmayan zararlar verebilir.
    Gazi Mustafa Kemâl AtatürkErkan Güçiz
    [email protected]

    Güncel Meydan

  • Her beş gençten biri iş arıyor…

    Her beş gençten biri iş arıyor…

    Geçenlerde turizmle ilgili bir yazı yazmış ve “Turizmdeki durgunluk işsizliği artıracak” demiştik. Yazımıza bazı tepkiler geldi. İşsizliğin düştüğünü iddia edenlerin yanı sıra, görüşlerimize hak verenler de oldu.
    Yazımızın hemen sonrası Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) işsizlikle ilgili olarak bir rapor yayınladı. Bu raporda işsizlik oranının % 11,1’e yükseldiği görülüyor. Geçen yıl aynı ayda yayınlanan raporda (TUİK) işsizliğin % 9,6 olduğunu söylemişti.
    Bu rapor, şu gerçeği ortaya koyuyor: Türkiye’de işsizlik patlamıştır. Bu patlamanın ayak seslerinin birkaç yıldır gelmekte olduğunu duyuyoruz. Nitekim konu ile ilgili yazdığımız yazılarda da bunları dile getirdik. Ancak, bizi yönetenler ısrarla işsizliğin azalmakta olduğuna vurgu yaptılar. Sonuç resmi rakamlarla ortada.
    Zaten var olan işsiz sayımız, turizmdeki durgunlukla daha da artmıştır. Biz, önceki yazımızda bunu vurgulamaya çalışmıştık. Turizmdeki durgunluğun en az 300-350 sezonluk çalışanı işsiz bıraktığını da görmekteyiz. Bu sayı kapanan ve küçülen işletmelerle 500 bin çalışanın işsiz kaldığının göstergesidir.
    (TUİK) tarafından açıklanan rakamların da hiç kuşkusuz tartışılan yönleri bulunuyor. Çünkü gizli işsiz sayısının bu rakamlara yansımadığı biliniyor. Aslında Türkiye’de 20 milyona yakın bir işsiz sayısının olduğunu söyleyebiliriz. Bu sayı her geçen yıl endişe verici biçimde de artıyor.
    Özellikle üniversite mezunu işsiz sayısındaki artışın çok daha büyüdüğünü ve bunun da ileride toplumsal rahatsızlara neden olabileceği de belirtiliyor. Yapılan açıklamada her 5 gençten birinin iş aradığına da vurgu yapılıyor.
    Burada özellikle belirtmek istediğimiz ve önemsediğimiz bir konuyu sizlerle paylaşalım:
    Bilindiği gibi Türkiye 3 milyonu aşan sığınmacıya ev sahipliği yapıyor. Bu sığınmacıların çoğu da işsiz ve karın tokluğuna iş bulup çalışmaya başlıyorlar. Çoğu işveren ve sezonluk işçi arayanların ucuz işçi olarak sığınmacıları tercih etmesi de zaten var olan işsizler ordusunu daha da artırıyor.
    Buna çözüm bulunabilir mi? Bugünkü koşullarda “hayır”
    Çoğu yerlerde iş arayanlarla, ucuz çalışma isteyen sığınmacılar arasında çatışmaların çıktığını da görüyor ve izliyoruz. İşsizliğin giderek daha da büyümesi ile bu sorunların toplumu daha da gerebileceğini şimdiden görmekteyiz.
    Aslına bakılacak olursa, Türkiye içinde bulunduğumuz son dönemlerde hep “tüketen toplum” konumuna dönüştü.
    Yatırımlar yapılmıyor. Yatırımların yapılmaması istihdamın olmaması anlamına geliyor. İstihdam olmayınca da iş sahası olmuyor ve hali ile de işsizlere iş imkânı sağlanamıyor.
    Gerek yerli, gerek yabancı yatırımcıların istihdamı sağlayacak bir yatırımı içinde olduğunu bileniniz, göreniniz var mı?
    Kaldı ki, faaliyette olan işletmeler bile ya kapanıyor, ya küçülüyor. Bu da kapanan ya da küçülen işletmelerde çalışanların da işsiz kalmasına neden oluyor. Zaten var olan işsizler ordusuna bunları da kattığımızda rakam daha da büyüyor. İşte, turizmdeki durgunluğun ortaya koyduğu tabloyu bu nedenle örnek olarak sizlerle paylaşmıştık.
    İşsizlikle ilgili bir başka görüş de Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV)’den geldi. Bu görüşü de sizlerle paylaşalım:
    (TAPEV)’e göre 1300 TL.’ye yükselen asgari ücretin etkilerinin görüldüğü Ocak ayına ilişkin “İstihdam İzleme Bülteni”nde asgari ücret nedeni ile işverenlerin işçi çıkarmaya başladığı bilgileri yer alıyor. Asgari ücretin işverene çok büyük yük getirdiği ifade ediliyor ve daha birçok yerde de işçi çıkarmalarının devam edeceğine vurgu yapılıyor. Bu durumda daha da işsiz sayısının artabileceği belirtiliyor.
    Biz de asgari ücretin işverenler üzerinde bir baskı yarattığını ve gerçekten bazı işletmelerin bu nedenle küçülmeye başladığı ve işçi çıkarmaya başladığını gördüğümüzü ifade edelim.
    Şimdi gelelim (TUİK)’in açıklamalarına:
    Geçtiğimiz 2015 yılının Aralık ayında yüzde 10,8 olan işsizlik oranı, Ocak ayında yüzde 11,1’e yükseldi. Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2016 yılı Ocak döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 31 bin kişi artarak 3 milyon 290 bin kişi oldu. TÜİK, Ocak ayı işsizlik rakamlarını açıkladı. 15-24 yaş grubunu içerisine alan genç işsizlik oranı 0,8 puanlık azalış ile yüzde 19,2 olurken, 15-64 yaş grubunda bu oran 0,3 puanlık azalış ile yüzde 11,3 olarak gerçekleştiği belirtildi. İstihdam edilenlerin sayısı 2016 yılı Ocak döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 821 bin kişi artarak 26 milyon 275 bin kişi, istihdam oranı ise 0,7 puanlık artış ile yüzde 45 oldu. Bu dönemde, tarım sektöründe çalışan sayısı 30 bin kişi azalırken, tarım dışı sektörlerde çalışan sayısı ise 851 bin kişi arttı. İstihdam edilenlerin yüzde 18,3’ü tarım, yüzde 20,2’si sanayi, yüzde 6,7’si inşaat, yüzde 54,8’i ise hizmetler sektöründe yer aldı. Önceki yılın aynı dönemi ile karşılaştırıldığında hizmet sektörünün istihdam edilenler içindeki payı 1,5 puan artarken, tarım sektörünün payı 0,7 puan, sanayi sektörünün payı 0,8 puan azaldı, inşaat sektörünün payı ise değişim göstermedi.

  • Turgut Özal Turgut Özal Üniversitesi’nde  Anıldı

    Turgut Özal Turgut Özal Üniversitesi’nde Anıldı

    Sekizinci Cumhurbaşkanımız Turgut Özal, ölümünün 23’ncü yılında 14-15 Nisan 2016 tarihlerinde adını taşıyan Turgut Özal Üniversitesi’nde ikincisi gerçekleştirilen Uluslararası Turgut Özal İşletme, İktisat ve Siyaset Bilimi Kongresi’nde (International Turgut Özal Congress on Business, Economics, and Political Science II) anılmıştır.
    11 ülkeden 118 akademisyenin 22 eşzamanlı oturumda 127 bildiri sundukları Kongre’nin Açılış Programı’nda davetli konuşmacılar Columbia ve Harvard Üniversite’lerinden Prof. Dr. Jack Lewis Snyder ve Bilkent Üniversitesi’nden Prof. Dr. Sübidey Togan tarafından yapılmıştır.
    Rahmetli Özal, cumhurbaşkanlığı görevi sürerken Atatürk’ün ardından, görevi başında vefat eden ikinci cumhurbaşkanıdır. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hem DPT Müsteşarlığı hem de Başbakanlık Müsteşarlığı yapmış tek başbakan ve cumhurbaşkanıdır.
    Özal’ın düşüncelerinin odak noktası Türkiye, Türk insanı ve Türkiye’nin dünyaya açılmasıydı. Anavatan Partisi’ni kurduğunda uzlaşmayı ve birleştiriciliği ön plana alarak Türkiye’nin bir değişim sürecine girmesini ve dünyayla buluşmasını sağlamıştır.
    Özal; sabır, hoşgörü ve düşünmenin bir arada olduğu ve bunları Türkiye’ye özveriyle veren, Türkiye için hayatının her bir saniyesini harcamış bir liderdi. İzlediği dışa açık politikalarla Türkiye’yi dünyaya açmıştır. Türkiye’yi ithal ikamesi modelinden ihracat önderliğinde büyüme modeline dönüştürmeyi başarmıştır. Döneminde pek çok Anadolu il ve ilçesinde organize sanayi bölgeleri kurulmuştur.
    Türkiye’de yaşayan Kürtlerin hakları için çözüm sürecini başlatmış, Kuzey Irak lideri Mesut Barzani’ye uluslararası alanda rahat seyahat edebilmesi amacıyla kırmızı Türk Pasaportu vermiştir.
    Her zaman sivil yönetimi savunmuş ve halk tipi sivil kıyafetlerden hoşlanmıştır. Ölümünde sivil cumhurbaşkanı, demokrat cumhurbaşkanı, dindar cumhurbaşkanı pankartlarıyla bu tutumu kamuoyu tarafından desteklenmiştir.
    Özal, 14 Nisan 1987 tarihinde Ankara Anlaşması’ndan bağımsız olarak ve bu Anlaşma’da öngörülen dönemlerin tamamlanmasını beklemeden bir Avrupalı devlet olarak AET’ye “tam üyelik” başvurusunda bulunmuştur.
    14 Nisan’da yapılan başvurunun ardından Almanya’nın takındığı olumsuz tutum, Özal’ın Almanya Başbakanı Helmut Kohl’e yazdığı bir mektup ile kırılabilmiştir. Özal, “Bu uzun ve meşakkatli bir yoldur. Bizi caydırmak için çok şey yapacaklar. Ama asla yılmamalıyız” derken haklıydı.
    Fakat; AB’nin Türkiye’ye karşı uygulamış olduğu BOBON kriterleri (Bo: Bizden Olanlar, Bon: Bizden Olmayanlar) sebebiyle Türkiye, bu uzun ve meşakkatli AB yolunda hedefe ulaşmada çok zorlanacaktır.

    17 Nisan 1993 tarihinde 5 ülkeyi kapsayan 12 günlük Türkistan gezisinden sonra vefat etmiştir. Cenazesine, ben dahil Türkiye’nin dört bir yanından yüzbinlerce kişi katılmış, tören televizyonlardan canlı yayımlanmış, ülkede 3 günlük yas ilan edilmiştir.
    Ahmet Özal’ın ifadesiyle Turgut Özal “kavgayı sevmeyen bir insandı.” Allah rahmet eylesin.
    Bu vesileyle Mehmet Akif Ersoy’un “Tevekkül” şiirinden son dörtlüğü sizlerle paylaşmak istiyorum.
    Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!
    Biraz saygı gerektir… ne saygısızlık bu ?
    Huda’yı kendine kul yaptı, kendi oldu huda,
    Utanmadan da tevekkül diyor bu cür’ete …. ha!
    ***
    14 Nisan 2016 tarihinde Avrupa Parlamentosu’nun Strasbourg’da yapılan Genel Kurulu’nda görüşülerek kabul edilen ve Avrupa Birliği Bakanı Volkan Bozkır’ın “Rapor yok hükmündedir” açıklamasını yaptığı Rapor ile ilgili görüşlerimi haftaya sizlerle paylaşacağım.

  • YENI TURKIYENIN TEMEL TASLARI ; Talas Forum : Emekli Büyükelçi KAYA TOPERI

    YENI TURKIYENIN TEMEL TASLARI ; Talas Forum : Emekli Büyükelçi KAYA TOPERI

    Pulat Tacar [[email protected]]
    Tarih: 16 Nisan 2016 22:10

    Çok yakın bir tarihte Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığına
    gönderilen çok özel bir not (KRİPTO) WikiLeaks aracılığı ile
    sızdırılmış. Şok belgede Adalet ve Kalkınma Partisinin 2015
    seçimlerinde elde edeceği büyük çoğunlukla Türkiye dini esaslara
    dayalı bir yönetime geçeceği iddia edilmiş. ABD Büyükelçisi Francis J.
    Ricciardone’nin imzasıyla (ABD’nin stratejik çıkarlarına uygun, Kürt
    sorunu konusunda uzlaşmaya vardığınız anlaşmaya sadık, ‘İslami bir
    Türkiye’) yorumuyla gönderilen şok belgede, dönüştürme sürecinin yol haritasının
    şöyle açıklandığı belirtiliyor:

    Önce yeni bir Anayasa süreci başlatılacak. Bu paket en fazla 10
    maddeden oluşacak. Paketin esasını Cumhuriyetin temel ve
    değiştirilemez ilkelerinin yeniden yapımı, başta laikliğin temel dayanağı olan 24 madde olmak
    üzere laikliğe atıf yapan maddelerin değiştirilmesi,

    · Vatandaşlık tanımının yeniden yapılması,

    · Ülkenin gevşek bir İslami Türk-Kürt Federasyonuna dönüştürülmesi,
    paketin ana konusunu oluşturacak.

    · Anayasa değişikliği içinde başkanlık rejimine geçilecek. Başkana her
    türlü konuda karar alıp uygulama yetkisi verilecek. İslami amaçları
    olmayan siyasi parti kurulmayacak.

    · Bugünkü ordu yapısı tamamen değişecek, yeni düzen ve küresel
    amaçlara uygun yeni bir ordu kurulacak.

    · Yargıda büyük reformlara girişilecek. Dini kural ve esaslar sosyal
    esaslara üstün kabul edilecek.

    · Bütün okullarda türban serbest bırakılacak. Başını açana bir şey denilmeyecek.

    · Ancak kapatmanın dini bir zorunluluk olduğu vurgulanarak ikna
    yöntemi uygulanacak. Bütün kamu kurumlarında kadınların başını
    kapatması istenecek. Kapatmayanlar önce ikna edilmeye çalışılacak,
    yine de kapatmıyor ise kamusal alan dışındaki işlere gönderilecek.
    Kamusal alanda kadınların başını açması ve genel ahlaka ve İslami
    kurallara uygun olmayan tarzda giysi ile dolaşmaları yasaklanacak.
    Uymayanlara önce para, sonra hapis cezası öngörülecek.

    · Ülke çapında bütün içkili mekanlar dönüştürülecek. Uymayanlar
    kapatılacak. İçki satanlara ağır cezalar getirilecek. Kamu çalışma
    saatleri dini ibadet ve saatlere göre düzenlenecek.

    · Cuma yine çalışma günü olacak, ancak cuma namazı dolayısıyla 2 saat
    tatil ilan edilecek. İş yerlerinde vakit namazı kılınması
    özendirilecek. Namaz kılan personele gereken özen gösterilecek.

    · Ülkeye gelen yabancılar da kurala uyacak. Ancak turizm merkezlerinde
    belirlenen sınırlar içinde her şey serbest olacak.

    · Atatürk’ün resmi tüm resmi dairelerden kaldırılacak. Anıt-kabir
    müzeye dönüştürülecek. Anıtkabir bahçesi ve Atatürk Orman Çiftliği
    …… merkezi kurulması için imara açılacak.

    · Açık alandaki heykeller kaldırılacak. Bütün resmi daireler ve
    okullara cumhurbaşkanı ile din büyükleri ve üstatların fotoğrafları
    asılacak.

    · İslam ülkeleriyle çok yoğun bir işbirliğine gidilecek. Dış
    politikada ABD ile strateji ortaklık daha ileri düzeylere götürülecek.
    ABD’ye stratejik amaçlı her türlü kolaylık sağlanacak.

    · Kadınları çalışma yaşamına girmeye zorlayan koşullar uzun vadede düzeltilecek.

    · Kadın çalışmaya gerek kalmadan devletten maaş alacak. Böylece ortaya
    çıkan iş boşluğu erkekler tarafından doldurulacak, büyük bir istihdam
    yaratılmış olacak. Kadınlar yalnız hemcinslerinin bulunduğu yerlerde
    özeI izinle çaIışabilecek.

    · Kız çocuklar, okula gönderilmeye gerek olmadan evde uzaktan eğitim
    görecek. Ekonomik durumu iyi olmayan ailelerin çocuklarına iş
    sağlanacak, onlar da okula gitmeden iş yaşamına girebilecek, uzaktan
    eğitimle yetiştirilecek.

    · Eğlence yerleri meskûn mahallin dışına çıkarılacak ve belirtilen
    kurallara bağlanacak.

    · Okullar cemaat ya da özel sektöre devredilecek. Kuran’ı Kerim
    öğrenilmesi zorunlu olacak. İlkokul birden itibaren zorunlu Arapça
    dersleri konulacak. İlkokul bittiğinde Arapça öğrenmesi sağlanacak.

    · Ülkenin bütün kaynak ve zenginlikleri küresel dostların kullanımına
    ve yatırımına açılacak. Böylece işsize iş sağlanacak, yeni sermayeye
    geniş alanlar yaratılmış olacak.

    · Yeni düzenlemeye karşı çıkanlar hakkında adli takibat yapılacak.
    Gösteriler en sert biçimde cezalandırılacak.

  • AVRUPA’DA KAPİTALİZMİN ÇATLAĞI

    AVRUPA’DA KAPİTALİZMİN ÇATLAĞI

    Maastricht Antlaşması’yla 1992’de ilan edilen bütün Avrupa projesi çökme belirtileri veriyor.
    SSCB’den sonra, kapitalizm savunucuları komünist tehlikenin sona ermesinin Avrupa’da birlik yaratacağını iddia etmişlerdi.
    Ancak AB’nin barış, refah ve birlik yuvası olması şöyle dursun; yeni bir şovenizmin, kemer sıkmanın ve savaşın kaynağı olduğu her gün daha çok anlaşılıyor…
     
    *
    Kapitalist sistem, 2008 malî krizinden bu yana hızlı bir şekilde uçuruma yol alıyor.
    Sistem bankalara ve hisse senedi piyasalarına kredi enjekte edilmesiyle ancak ayaktadır. 
    Yoksulluk, işsizlik ve eşitsizlik çarpıcı biçimde artıyor.
    Servette, gelirde ve yaşam kalitesinde ortaya çıkan uçurum mütemadiyen büyüyor.
    Rusya’ya uygulanan yaptırımlar da ağır fatura yüklüyor.
    Burjuva demokrasisi yerini otoriter rejimlere bırakıyor…
     
    *
    Afganistan, Irak ve Suriye’deki emperyalist savaşlarla harap edilen ülkelerinden kaçan milyonlarca sığınmacının çaresizliği;
    Avrupalıların yoğunlaşan jeostratejik ve ekonomik çatışmalarının odağına oturmuştur.
    Bu durum siyasal ve tarihsel olarak Avrupa kapitalizminin kanlı çelişkilerinden kaynaklanan sınırlarına, ekonomi politikasına ve dünyanın çeşitli bölümlerine, özellikle Doğu Avrupa’da çatışan çıkarlara yansıyor, çatışmalar tetikleniyor…
     
    *
    Bir süre önce Avrupa’da sığınmacı krizine yönelik AB sınırlarının kapatılmasını savunanlar ile “bir Avrupa çözümünün” destekçileri arasında yaşanan çatışma, bakınız; 
    AB karakterini nasıl da gözler önüne seriyor? 
     
    *
    Alman Şansölyesi A.Merkel, Yeşiller ve Sol Parti kesimlerinin bir Avrupa çözümünün;
    Avrupa’nın sınırlarının kapatılması: Ege Denizi üzerinden tehlikeli yolculuğu göze alan sığınmacıların alıkonulması: Yunan adalarında tel örgülerle çevrili toplama kampları: Makedonya sınır polisinin coplarla ve gazla sığınmacılara saldırması: zulmedilen ve sınır dışı edilen çaresiz insanlara yönelik bürokratik acımasızlık: Bir kez daha hapsedilmek ve geldikleri ülkeye geri gönderilmek üzere Türkiye’ye iade edilmesi anlamına geldiği görülmüştür…
     
    *
    Merkel’i ulusal ihanet ve  AB Anayasasını ihlâl etmekle suçlayan karşıtları ise sığınmacıların AB’yi parçalayacağı korkusunda “Sınırların topyekün kapatılması”nı istediler…
    Onlara göre; Almanya yeniden bir dünya gücü rolünü oynayabilmek için AB’ye ihtiyaç duyuyor, bu yüzden milliyetçi kartı oynamayı göze alamıyor…
     
    *
    Fransa Başbakanı M.Valls, Şansölye’nin sığınmacı krizindeki politikasına karşı saldırıya geçti. 
    Paris’in; Suriye, Irak ve Afganistan’daki savaşlardan kaçan yüz binlerce sığınmacının bir kota sistemi üzerinden Avrupa geneline dağıtılması yönündeki Merkel’in önerisinden yana olmadığını açıkladı.
    “Bizim, artık daha fazla sığınmacı almıyoruz biçiminde açık bir mesaja ihtiyacımız var” dedi.
     
    *
    Valls, açıkça sığınmacıların Avrupa’ya kaçmaya devam etmesi halinde AB’nin  siyasi ve ekonomik olarak parçalanacağı öngörüsünde bulunuyordu.
    Sığınmacıları durdurmak için Avrupa’da sınırların yükseleceğini belirtti.
    Ekonomik sonuçlarla birlikte Avrupa’daki uluslararası ticaret ve serbest dolaşımla ilgili Schengen mutabakatının çökeceğini söyledi.
     
    *
    Valls, Merkel’e muhalefetini belirtmekle yetinmedi, Avrupa’daki sağcı milliyetçi politikacılar arasında destek aradı.
    Bankalarınn 1 trilyon Euro batık krediyle karşı karşıya olması ve AB genelinde işten çıkarmaların yayılması, mali piyasalardaki elden çıkarmaların Avrupa’da bir ekonomik çöküşü tetiklemesi halinde,
    Berlin’in Yunanistan’dan İtalya’ya ve Fransa’ya kadar şiddetli kemer sıkma önlemleri için bastırabileceği argümanını kullandı…
     
    *
    Bugün Merkel’in savunucuları halâ onu desteklemeyi sürdürüyor ama Avrupa Çözümü’nün milliyetçi karşıtlarının politikasından daha az acımasız olmadığı da anlaşılmıştır.
    Almanya’da Yeşiller ve Sol parti, Merkel’in Hıristiyan Demokrat Birlik partisiyle federal düzeyde bir hükümet kurmaya hazırlanıyor…
    Sığınmacılara büyük çaplı halk desteğine rağmen, medya ya da resmiyette hiç kimse onları savunmuyor.
     
    *
    Bu paradoks AB’nin; kıtayı birleştirmenin bir aracı değil, ama Avrupa’yı en güçlü mali ve endüstriyel çıkarlara ve onların emirlerine bağlı kılmanın, halklara saldırmanın ve polis ile orduyu silahlandırmanın aracısı olduğu karakterini gösteriyor.
     
    *
    Tam da NATO’nun Ukrayna üzerine Rusya’yla bir meydan okuma içinde Doğu Avrupa’nın büyük kısmını militarize ettiği,
    Berlin’in dış politikasını yeniden askerileştirmeye başlamasından bu yana, Avrupalı güçler  ordularına fazladan yüz milyarlarca Euro harcama yaptığı,
    Fransa’nın, Almanya’ya karşı koymak için Doğu’ya siyasi çağrılar yaparak Berlin’in büyüyen ekonomik ve askeri ağırlığını dengelemeye çalıştığı bir sırada,
    Almanya ve Fransa arasında sığınmacı politikası ve Doğu Avrupa’daki nüfuz üzerine güç mücadelesi siyasi çöküşün bir göstergesi sayılıyor.
     
    *
    Büyük güçler arasındaki çatışmalar Avrupayı bir dağılma ve savaş yörüngesine çekerken,
    Halklar uluslararası çatışmanın yoğunlaşması, göçmenlere yönelik saldırılarda görüldüğü üzere militarizmin ve şovenizmin bilinçli canlandırılması tehlikesiyle karşı karşıyadır.
    Avrupa genelinde teşvik edilen göçmen karşıtı histeri ve militarizm, geçen yüzyılda kıtayı ardı ardına savaşa saplayan Avrupa ülkeleri arasında bir kez daha düşmanlık biçiminde patlak verme potansiyeli taşıyor…
     
    *
    Avrupa’da savaşa, diktatörlüğe ve sosyal kesintilere yönelik muhalefeti örgütleyen ve bağımsız bir siyasi perspektif sağlayan yeni bir harekete ihtiyaç bulunuyor… 
     
     
    17.4.2016
  • Çevrende Olup Bitenlere Bir Bakar Mısın Güzel Kardeşim?

    Çevrende Olup Bitenlere Bir Bakar Mısın Güzel Kardeşim?

    Kinden, nefretten, hoşgörüsüzlükten, sevgisizlikten, düşmanlıktan bir ateş çemberi ördüler dört bir yanımıza…

    Şimdi de namaz kılmayanların idamını istiyor yerli IŞİD’liler…

    Geleneklerimiz, göreneklerimiz, kültürümüz, folklorumuz, laik Cumhuriyetimiz şeriatçı anlayışa göre yeniden düzenleniyor.

    Gülmek yasak, kahkaha atmak yasak… Paylaşmak, bölüşmek, sevmek – sevilmek yasak…

    Hamile kadınların sokağa çıkması yasak…  Ama babanın öz kızına şehvetle sarılması, şehvetle öpmesi serbest, mubah…

    Ama üniversite rektörlerinin evinde çocuk pornosu seyretmesi, çocuk pornosu depolaması serbest…  Üstelik bu profesörün “Çağımızın Ahlak Bunalımı” adlı bir de kitabı var ve onu Ensar Vakfı yayınlamış…

    Ayrıca, el ele tutuşup halay çekmek yasak… Hem de zina… Hem de zinaların en büyüğü…

    Bakın ne diyor bir Anadolu Lisesi müdür yardımcısı:

    “Allah aşkına şu güzelim memleketimizin hangi yöresinde böyle kızlı erkekli bir halk oyunu var. Maalesef gençlerimize çocuklarımıza halk oyunları adı altında halt oyunları oynatılıyor.

    Hangi baba 16-17 yaşındaki kızının elini bir erkeğin tutmasını, diz dize göz göze, kol kola sarmaş dolaş halt oyunu oynamasını ister.

    Namusu için cinayet işleyen adam buna izin verir mi? Bence de vermez.

    Bu şekilde bir halt oyununun neresi İslam’a uygun. Geleneksel kıyafetler giyinince bu durum helal mi oluyor? İslam’daki zina mevzusunu iyi okumalı ey analar babalar.”

    Be adam, 16 – 17 yaşındaki bir kızın elini halay çeken bir erkeğin tutmasını “ZİNA” sayıyorsun da, 9-10 yaşlarındaki oğlan ya da kız çocuklarına tecavüz edildiği zaman neden sesin çıkmıyor? Neden Tecavüzcülere yardım ve yataklık yapan vakıfları, kişileri, kurumları eleştirmiyorsun? Ve sonra da bütün bunları din adına, insanlık adına yaptığını söylüyorsun?

    İşte bütün bu utanmazları ve dincileri tanı güzel kardeşim… Demem o ki, “Kaldır başını kan uykulardan” çevrende olup bitenlere bir bak…  Ne fırıldaklar dönüyor? Ne dolaplar çevriliyor? Bir gör…

    Bir ellerinde Kuran, dillerinde Allah ve peygamber, ne yalanlar söylüyorlar? Bir dinle…

    Şu 14 yılda senin masum, saf inancını ve dinini kullanarak, senin oylarınla iktidar olup, zenginliklerine zenginlik kattılar… Yedisinden yetmişine, çoluğundan çocuğuna, atasından babasına, ninesinden dedesine bir elleri yağda, bir elleri balda şimdi, Tuba ağaçlarının gölgesinde yaşam sürüyorlar…

    Onlar, bu dünyada cennetlerini çoktan kurdular…

    Ama bir taraftan da şehitler gelmeye devam ediyor, ocaklar sönüyor… Bombalar patlıyor… Şunu artık anla: Bu iktidar başta olduğu sürece ne kan durur ne terör… Yoksulluk artar… Suç artar… Suçlu artar… Hapishane artar… Sapıklar cirit atar… Bunlar, bu düzenin sonuçlarıdır çünkü…

    Bir ülke, IŞİD düşüncesi ve ilkeleri ile yönetildiği sürece o ülkede ne huzur kalır ne mutluluk…

    Şeriatçı bir İslam ülkesi, vatandaşlarının başka ülkelere göç etmesine izin verip, kapılarını açsa inan bir tek kişi kalmaz o ülkede…

    Eski Avustralya Başbakanı Julia Gillard, Avustralya’da Mursi için yapılan gösteride bir radikal Müslümana şunları söylemişti bir zamanlar:

    “Niçin bu kadar bağnazsın? Niçin Suudi Arabistan ya da İran’da ikamet etmiyorsun? Niçin İslam devletini terk ettin? Siz Allah’ın İslam ile mübarek kıldığını söylediğiniz devletleri terk ediyorsunuz, kâfir olduğu söylenen memleketlere göç ediyorsunuz. Hürriyet, adalet, refah, sağlık güvencesi, sosyal güvenlik, kanun önünde eşitlik, adil çalışma fırsatı, çocuklarınızın geleceği ve düşünce hürriyeti için. O halde bize fanatiklik ve nefretten bahsetmeyin; biz size kaybettiğiniz her şeyi verdik, bize saygı duyun, isteklerimize saygı duyun ya da burayı terk edin.”

    Yineliyorum: Zaman varken, Kafanı devekuşu gibi kuma gömmekten vazgeçip, çevrene bir bak güzel kardeşim… Seni ve o saf inancını nasıl kullandıklarını bir gör… Yoksa seni ve ülkeni Arabistan’dan, Katar’dan daha kötü yapacak bu yobaz takımı… Bilesin…

  • IŞİD, ana karargahlarında vurulacak…

    IŞİD, ana karargahlarında vurulacak…

    Daha önce Amerika ve müttefikleri tarafından IŞİD’ın Musul’da vurulması ve dağıtılması hedeflenmişti. Hatta 2016 Mart ayı içinde de bu operasyonun başlayacağı söyleniyordu. Pentagon’dan sızan bilgilere göre, IŞİD hedeflerinin 2016 Eylül-Ekim aylarında vurulacağı tahmin ediliyor. Bu konuda da uzun zamandır ciddi bir hazırlığın yapıldığını da biliyoruz.
    IŞİD, şu anda Irak’daki Musul ile Suriye’deki Rakka’yı anan karargâh olarak kullanıyor. Musul’u çevreleme Harekâtı daha önce Irak ordusu tarafından Amerika’nın denetiminde gerçekleşti. Buradaki hedef, öncelikle Musul’un güney-kuzey ve Doğu tarafının terörist unsurlardan temizlenmesi olacak.
    Böyle bir durumda ağır bombardıman altındaki IŞİD militanlarının kaçabileceği iki nokta ortaya çıkıyor. Bunlardan biri Musul’un orta kesimi, diğeri de Suriye’deki ana karargâhları Rakka olarak gösteriliyor.
    İşte asıl can alıcı vuruş bu iki noktada gerçekleştirilecek. IŞİD, ana karargâhlarında vurulacak.
    İşin aslı ne biliyor musunuz?
    Bu coğrafyada yine Müslümanlar güçler, bir başka Müslüman güçlere karşı savaştırılacak. Amerika ve müttefikleri kara harekâtına katılmıyor. Sünni Arap aşiretler Amerikalıların öncülüğünde eğitiliyor. Hava harekâtı başladığında silahlandırılacak olan bu güçler “süpürme harekâtı” ile IŞİD’çılara karşı savaştırılacaklar.
    İşin bizi ilgilendiren kısmına da bakalım:
    Amerika, Musul’daki kara harekâtına Türkiye’nin destek vermesini istiyor. Ancak, Türkiye’nin Irak’ta eğitmiş olduğu askerler var ve bunlar Türkiye’nin yönetiminde kara operasyonuna hazırlanıyor. Mahmur Kampı, bu açıdan son derece stratejik konumda ve önem taşıyor.
    Kuzey Irak Yönetiminin başı Barzani’nin peşmergelerinin Musul’daki operasyona katılıp katılmayacaklarını bilemiyoruz. Eğer, Amerikan planında peşmergeler varsa, Barzani’nin bundan geri adım atmasını ve kaçmasını mümkün görmüyoruz.
    Amerikalı bir Ortadoğu uzmanı, geçenlerde Musul’da gerçekleştirilecek IŞİD karşıtı hava operasyonu konusunda şöyle kısa bir açıklama yaptı:
    “Hava operasyonu IŞİD’ı yenmek için yetmez. Kara harekâtı mutlaka olacaktır. Amerika ve müttefik güçler komşu ülkelerdeki güçlerden kara harekâtı için destek almak durumundadır. Bunun ön görüşmelerinin de hava harekâtı gününe kadar olumlu sonuçlanacağını düşünüyorum.”
    Musul’a komşu ülkeler kimler, bunları saymaya gerek var mı? Demek ki bu işin içine bizi de katmak istiyorlar. Peşmergeler ise tamamen için içinde olacaklar.
    Musul’daki IŞİD sayısının 20 binin üzerinde olduğu söyleniyor. Bu, önemli sayılabilecek bir güçtür. Kolaylıkla da bitirilemez. Zaten Amerikalı yetkililer de “IŞİD ile mücadele uzun soluklu olacak. Örgütü belirli bölgelerden sökeriz, beli kırılır ama bitmez” diyor.
    Başkan Obama bile IŞİD ile mücadeleye başlandığı yıllarda yaptığı açıklamada, örgütü bitirinceye kadar mücadele edeceklerini duyurmuş “Ancak, bu mücadele uzun yıllar alacaktır. Buna hazırlıklı olmak durumundayız” demişti.
    IŞİD’ın kolaylıkla bitirileceği konusunda hiç kimse de iyimser görünmüyor.
    Dikkat edilecek olursa Ramadi’de 300-350 IŞİD miltanının sökülüp atılması bile kolay olmamıştı. Anımsayabildiğimiz kadarı ile 6 aylık bir mücadele sonunda Ramadi’nin kurtarılmış olmasını göz önünde bulunduracak olursak, 20 bin militanın olduğu Musul bu unsurlardan kolaylıkla temizlenebilir mi? Mevcut militanlara yeni katılımların da olabileceğini görmek gerekiyor.
    Musul harekâtının ne kadar sürebileceğini bu nedenlerle tahmin etmek oldukça zor görünüyor. Eğer, bölgedeki Şii güçler de bu savaşa katılırsa bunun bir Şii-Sünni mezhep çatışmasına dönüşmesi ve içinde bulunduğumuz coğrafyayı ateş topuna çevirebileceğini de gözlerden uzak tutmamak gerekiyor.
    Bunu nereden mi çıkarıyoruz?
    Bölgede Şii milis güçler var ve bunlar da IŞİD karşıtı operasyonlara katılmak istiyor. Ancak, işin tehlikeli tarafı bu milis güçlerin önemli bölümünün İran’ın güdümünde olmasıdır. Zaten daha önce de yerel Sünni güçlerle aralarında gerilim çıkmış olan Şii güçlerin karşı karşıya gelmesi ve savaşın daha da yayılması ihtimalinin de olabileceğini düşünüyoruz.
    Böyle bir durum Türkiye’yi de mutlak biçimde etkileyebilir. Çok dikkat etmek durumundayız.
    Kaldı ki, Musul’da bazı sivillerin de IŞİD’a her türlü desteği verebileceği ve terör unsurlarının burada temel oluşturmuş durumda olduğunu da unutmamak gerekiyor.
    IŞİD, zaten komşumuz oldu. Kilis’e de zaman zaman füze sallıyor. Buna da bir şey yapamıyoruz. Nedenini biz de bilemediğimiz için fazlaca bir şey söylememiz de mümkün değil. Ancak, sürekli olarak IŞİD tehdidi ve tehlikesi altında olduğumuzun altını çizelim.
    İstihbarat birimleri, uzun zamandır IŞİD’çı canlı bombaların aramızda dolaştığı yolunda uyarılar da yapıyor. Bütün bunlar IŞİD’a karşı başlatılacak operasyonda Türkiye’nin nasıl bir adım atması gerektiği yönünde belirleyici olacaktır.

  • “Toronto Belediye Meclisi adına, 23 Nisan 2016’yı, Toronto’da Uluslararası Çocuklar Günü olarak ilan ediyorum.”

    “Toronto Belediye Meclisi adına, 23 Nisan 2016’yı, Toronto’da Uluslararası Çocuklar Günü olarak ilan ediyorum.”

    Cum Nis 15, 2016 21:39

    Güncelleme 16.4.2016

    Çeviri: Erkan Güçiz

    5532

    Uluslararası Çocuklar Günü

    23 Nisan 2016

    Uluslararası Çocuklar Günü, her yıl bütün dünyada kutlanır. Bu gün, dünya çocuklarına, ilk defa, 23 Nisan 1920’de, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurucusu Mustafa Kemal Atatürk tarafından adanmıştır.

    AtaturkHintli

    Uluslararası Çocuklar Günü UNICEF tarafından da kabul edilmiştir. Bu özel gün dünya çocuklarına, “Sevgi, Dostluk ve Barış” sözleriyle armağan olarak tanımlanmıştır, ve uluslararası toplumda tanınması artmaktadır.

    16 Nisan 2016’da Kanada Türk Toplumu, çocuklar arasında dostluk, barış ve birliği teşvik umuduyla beşinci Uluslararası Çocuklar Günü festivalini Toronto’da düzenleyecektir. Her yıl olduğu gibi, değişik etnik ve kültürel toplumlardan çocuklar, halk oyunları gösterileri yapacak ve kültürlerini yansıtan el sanatları sergileyecektir.

    Toronto, değişik kültürden ve etnik kökenden kişilerin birlikte, ahenk ve hoşgörü içinde yaşadıkları, eğlendikleri, çalıştıkları bir mozaik olarak şöhret yapmıştır. Uluslararası Çocuklar Günü kutlamaları, toplumların değişik kültür ve gelenekleri paylaşması, kardeşlik, sevgi, dostluk ve birliği teşvikiyle çok kültürlülüğümüze katkıda bulunur.

    Toronto Belediye Meclisi adına, 23 Nisan 2016’yı, Toronto’da “Uluslararası Çocuklar Günü” olarak ilan ediyorum.

    John Tory – Belediye Başkanı
    11 Nisan 2016

    ________________________________________
    Kaynak:

    Uluslar, egemenliklerini geçici bile olsa, bırakacağı meclislere dahi gereğinden fazla inanmamalı ve güvenmemelidir. Çünkü meclisler bile despotluk yapabilir ve bu despotluk bireysel despotluktan daha tehlikeli olabilir. Meclislerin öyle kararları olabilir ki, bu kararlar ulusun yaşamına giderilmesi olanaklı olmayan zararlar verebilir.
    Gazi Mustafa Kemâl AtatürkErkan Güçiz
    [email protected]

    Güncel Meydan