Türkiye’nin yarım asrı aşan nükleer enerji macerasında önemli bir aşama geçilmiş durumda. Bugün gelişmiş ülkelerin çoğu mevcut refah seviyesini, maliyeti düşük nükleer enerjiye borçlular. Her ne kadar Almanya ve Japonya gibi ülkeler nükleer enerji dışındaki kaynaklara yönelmiş olsalar da zenginliklerinde nükleerin yeri büyük. Zaten mevcut santrallerin çoğunu on yıllarca kullanacaklar. Bu zenginlik üzerinden daha risksiz, alternatif kaynaklara yöneliyorlar.
Sanayi devrimin başında temel enerji kaynağı, kömüre dayalı termik santrallerdi. Son derece ucuz olan bu enerjiyle fabrikalarını çalıştırdıkları halde insan ve çevre üzerindeki olumsuz etkilerinden dolayı kömürden vazgeçildi. Halen kalan termik santrallerden, pahalı filtreleme yoluyla istifade ediliyor. Ancak gelişmiş ülkeler yeni termik santrale yatırım yapmıyor. Çünkü bu yolla üretilen enerji ucuz olduğu halde sosyal güvenlik bütçesine verdiği tahribat her türlü getiriyi anlamsızlaştırıyor. Çoraklaşan tarım arazileri, genel üretimdeki düşüşler de hesaba katıldığında maliyet daha kabarmaktadır.
Günümüzde gelişmenin, refahın, zenginliğin temelinde enerji olduğu halde her enerji kaynağının bir şekilde insan sağlığını, çevreyi olumsuz etkileyen bir geri dönüşü sözkonusudur. Matematikte, kimyada, hatta nükleer fizik dahil önemli bilim dallarında Müslüman bilginler çağını aşan eserler verdikleri halde, bunlardan da yararlanarak sanayi devrimin yapmak batılılara nasip olmuştur. Dolayısıyla bir kaç asırlık tarihi olan sanayi devrimi sonucu karaların ve denizlerin yaşanmaz hale gelmesinin, atmosferin dikiş tutmamasının sorumlusu bilgin atalarımız değildir. Bununla beraber varlığımızı sürdürmek için teknolojik devrimin dışında kalmamız da mümkün değildir. Aksi takdirde batılıların hizmetçisi olmak kaçınılmazdır.
Belirtmek gerekir ki nükleer teknolojiye sahip ülkeler, birinci sınıf devlet kategorisinde sayılmaktadır. Sadece silah üretimi yanında bu teknolojiyi halkın yararına kullanmak da önemlidir. İran veya Kuzey Kore’de halkın sefaletine karşın yöneticilerin nükleer ısrarı bu teknoloji üzerinden siyasi hedeflere ulaşmak, birinci sınıf ülke haline gelmektir.
İlk nükleer santralimizi Rusya ile kurmamız, bunun için yüzlerce elemanın Rus üniversitelerinde eğitim alması gereklidir. Halbuki başta ABD olmak üzere müttefiklerimizin Türkiye’ye biçtiği rol, üçüncü dünya ülkesi olarak kendilerinin hammadde kaynağı, ürünlerinin pazarı olmamızdı. Bu bağlamda Türkiye’nin sanayileşmesinde Rusya’nın katkısı son derece önemlidir. Bununla beraber Akkuyu ile başlayan süreçte, dünya çapında nükleer fizikçi yetiştiren, önemli araştırmalara imza atan İTÜ ve ODTÜ ile diğer üniversitelerdeki dehaları küstürmek yerine daha da desteklemek, nükleer geleceğimizi “yerli ve milli” kadrolarla kurmak gerekmektedir.
Öte yandan çıplak maliyetlere aldanmadan yeni termik santral kurmayı kesinlikle gündemden çıkarmak, mevcutları da son teknoloji ile filtleyerek çalışabildiği kadar kullanmak gerekmektedir. Yeni termik santrallere ayrılacak kaynaklar, daha fazla rüzgâr, güneş, dalga, çöp gibi temiz alternatif kaynaklara aktarılmalıdır. İsveç, enerji üretmek için çöp ithal ederken bu alanda AR-GE ve yatırım planlarını ülkemizde daha sık duymak ve uygulama sahasında görmek isteriz. Karadenizin dalgaları, elbette İskoçya’dakinden farklıdır. İskoçya’daki dalga dinamolarının aynısı Karadeniz için uygun olmayabilir. Ancak bu şartlara uygun teknoloji geliştirme yolunda da desteğe ihtiyaç var. Bir defa gördüğü tabancanın aynısını üç gün içinde teslim eden ustalarımızı, enerji makineleri kurma yolunda da teşvik etmeliyiz. Bu anlamda dev santrallerin yanında “enerjiyi tabana yayarak üretmek” politikasını geliştirmeliyiz.
Akkuyu’nun maliyeti için 20 milyar dolar telaffuz ediliyor. Ruslar ürettikleri enerjiyi satacak ve yıllarca bu geliri dışarıya taşıyacaklar. Öncelikle bu maliyete katlanma zarureti olduğunu belirtelim. Ancak tıpkı köprüler, havalimanları ve diğer yatırımlarda olduğu gibi pek de ekonomik olmayan bir şekilde ülkenin geleceğinin ipotek altına alınması konusunda daha dikkatli olmak gerekmektedir. 2017’de köprülerden yeteri kadar araç geçmediğinden hazineden dışarıya 2.5 milyar dolar ödenmiş. Yaklaşık yirmi yıl bu ödeme devam edecek. Yeni yatırımlarla bu kamburlar devleşecektir.
Köprülerden geçişler arttıkça hazinenin yükünün azalacağı hesap edilmektedir. Hesap edilmeyen ise sözkonusu meblağların Türk ekonomisinden çıkacağı, dolayısıyla sanayimizin on yıllar boyunca kan kaybedeceğidir. Bunun yerine batılı firmalara tanınan avantajların, uygun ortaklık senetleri ile vatandaşa, kendi yatırımcımıza tanınması, halkın bu yatırıma ortak edilmesidir. OECD ülkeleri içinde en fazla cep telefonu yenileyen vatandaşlarımız şüphesiz bu tür yatırımlara da ortak olabilecektir. Bir çiftlik sahtekârına yarım milyarın kaptıran vatandaşlarımız devlet garantisindeki bu kârlı üretime niçin ortak edilmez?
“İhracatta rekor” manşetini attığı halde ithalattaki büyük felaketi, gittikçe büyüyen dış ticaret açığını telaffuz etmeyen iktisatçıları ve medyayı, vatan haini olarak görüyorum. Otomobil uçuruma yuvarlanırken “motor çok güzel” diyenin dost olması mümkün olmadığı gibi mevcut dış ticaret dengesizliğini alkışlayanları, düşmanlar değilse de gafillerden sayıyorum.
400 bin ton patates depolarda filizlenirken buna çözüm bulmak için bakanlar kurulunun bu gündemle olağanüstü toplanmasını isterdim. Medyanın, ekonomi ve beslenme uzmanlarının çareler tartışmasını, üreticiyi pişman etmeden bu patatesin makul fiyatla alınarak yemek fabrikalarına, mülteci kamplarına, yoksul bölgelere dağıtımını bekliyordum. Aksi takdirde birkaç sene sonra patates, daha ucuza Almanya’dan ithal edilecektir. Nükleer enerjide atılan dev adıma karşın, ekonomimizin aldığı, bir müddet sonra taşıyamaz hale geleceği yüklere tekraren bakmamız gerek. Üretimi artırmanın ve ürünü değerlendirmenin, yeni çarelerini bulmak yerine tıpkı fındık, domates, soğan, süt, et üretici sorunlarına karşı ilgisiz kalındığı gibi bugün de patates üreticisinin sorunlarını görmezlikten gelmeyi endişeyle karşılıyorum.
1989 yılından itibaren dünyada meydana gelen hızlı gelişmeler uluslararası sistem ve dengelerde köklü değişikliklere yol açmıştır.
Teknolojinin hızla gelişimi, çevre koşulları, doğal kaynakların sorumsuzca yok edilmesi, artan dünya nüfusu ve artan tüketim talepleri nedeniyle karşımıza yeni bir dünyayı çıkarmıştır. Bu yeni dünya düzeninde gelir, eğitim ve kültür farkları hızla artan terör, kaos ve ayrımcılık doğurmuştur. Bu geçen yıl ve gelişimde Azerbaycan halkı lider seçimini doğru ve yanlış mı yaptı, bunu artık bir çok insan biliyor.
Bildiğimiz üzere bu gün Azerbaycan halkı yedi senelik kaderini seçiyor. Bu seçim sahtekarlıkla dolu, haksızlıklarmı yapılıyor, bunları zaten bilen biliyordur. Ben oy vermedim çünkü benim bir adayım yok ve ben oyumu kullanmamakta özgürüm.
Ülkenin zor dönem geçirmesi, verilen sözler ve vaadlerin yerini bulmaması tabiki bir ülkenin doğru yaşam tarzı için zordur. Yaşam tarzı dedikte; yiyip, içip, yatmak gibi düşünceleri göz önüne getirmiyorum. Mustafa Kemal Atatürk çok güzel söylemiş: Eğer ülkeni kurtaracak bir lideri beklemekte isen, ben size hiçbir şey öğretmemişim demektir.
“Seçimler sahtekarlıkla yapılıyor” diyorsunuz. Peki siz? Siz sahtekarlıkla seçilen birini niye kabulleniyor ve onun yönetimine karşı gelemiyorsunuz? Kendi hakkını bilmiyor ve istemiyorsan, o zaman sus ve hayatın zorluğundan şikayet etme! Eğer sorun kanun koruyucusu polisler diyorsanız. Onlar sizi susturamaz çünkü siz hakkınızı, sizin olanı talep ediyorsunuz. Tabiki 5-10 kişi ila ülkeyi kurtarmak zor ve bir o kadar da saçma. Bunun için bütün halk bir olmalı ve bir yumruk gibi istediği an darbesini indirmeli. Eğer sen susup kabulleniyorsan, demekki böyle bir yaşam senin hakkındır.
Suçu önce kendinizde daha sonra başkasında aramak en doğrusudur. Ülkeyi yöneten kim olursa olsun, bu sizin için dünyanın sonu demek değildir.
Bu ülke için çalışıp didinen sizlersiniz, sadece siz bu ülkenin yaşamını kolaylaştırabilirsiniz, lider değil!
Tarih 7 Eylül 1907. O gün Türkiye Cumhuriyeti’nde 1931 yılında yapılacak olan müzik reformuna katkıda bulunacak bir müzisyen dünyaya geldi. Evet sayın okurlarım bu yazıdaki amacım Ahmet Adnan Saygun’u sizlere daha iyi tanıtmak olacak. Gözlerini İzmir’de dünyaya açan, aynı zamanda anne tarafından Konyalı olan sanatçımız her iki taraftan da memleketlimdir. Kalbimde yeri çok özeldir Saygun’un Avrupa müziğini Türkiye’ye tanıtan böylelikle Türk Müziğinin gelişmesine büyük katkı sağlayan önemli bir yönünün olması (bir müzisyen adayı olarak) benim için kalbimdeki yerini daha da ayrıcalıklı kılmaktadır. “Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır.” demiş Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK Yenilikçi, modern, bilgiye açık ve milli duyguları güçlü olan değerli sanatçımız Ahmet Adnan Saygun da vatan uğrunda görevini en iyi şekilde yapanlardandır. Memleketine olan düşkünlüğünden ve gelenekselci yapısından asla ödün vermemiş TÜRK makamına dayalı eserler üretmiştir. Elbette ki Türk müziğini Batı müziği kalıpları içerisine sokarken zorluklar yaşanmıştır sanatçımız. Bir değişim hem de köklü bir değişim hiç kolay olamamıştır ki özellikle de Cumhuriyet gençlik yıllarını yaşıyorsa.. Nasıl Einstein atomu bir an da parçalayıp elimize vermediyse Saygun da zorlanmıştır nitekim.Nasıl Einstein yılmadıysa Saygun da yılmamış tekrar tekrar denemiş ve böylece Türk ruhunu dünyaya tanıtmıştır. Bu paragrafımda:”Yok artık Einstein ile Adnan Saygun’u nasıl aynı kefeye koyar?” diyecek olanlara şunu belirtmek isterim: Elbette Einstein ile Saygun’u aynı kefeye koyarım. Atomu parçalamak kadar alışılagelmiş olan müziği yıkıp yeni bir müziği sahneye koymak da epey zordur. Ve tabi ki her müzisyen aynı zamanda bir bilim adamıdır. Sanatçımızın yenilikçi yapısına dikkat çekmişken, bir konuya daha değineceğim Saygun’u araştırırken, 16. Yüzyıl polifoni üslubuna dayandırarak kaleme aldığı bir motet dikkatimi çekti. Neden mi çekti? Gelin size de anlatayım. Konuya hakim olanlar bilir. Motette, İncil’den alınma metinler olması gerekir. Saygun motedi, Kur’an’da yer alan Fatiha suresi ile yorumlayan ilk müzisyendir. Bu da kendi kültürünü Avrupa müziğiyle sentezlemiş olduğunun, en belirgin örneğidir. Gelin bir de Saygun’un da bu gruba dahil olduğu Türk beşleri tabirini ele alalım. 19 Şubat 1939 gecesi Modern Türk Musiki Festivali kapsamında konser düzenlenmiş Necil Kazım Akses, Ulvi Cemal Erkin, Cemal Reşit Rey, Hasan Ferit Anlar ile birlikte konser verme imkanı bulmuştur. Türk beşleri tabiri de bu konserden sonra ortaya çıkmıştır. Yazdıkları eserler bakımından çok farklı olsalar da, o zamanlarda çağdaş kompozisyonun Türkiye’deki ilk örneklerini verdikleri için böyle anılmaktadırlar. Türk beşlileri arasında, Saygun’u ayrı bir yere koymamın nedenini soracak olursanız da üstadımızın, ilkleri oluşturmasıdır, diyebilirim. Bu konuyu da biraz örnekleyelim. Op.1 Divertimento’su ile Fransa’da bir beste yarışmasına katılmış iki farklı kültürü sentemezlesinden dolayı Fransa’da bir TÜRK, jürinin dikkatini çekmiştir. Yurt dışında ilk defa Türkiye Cumhuriyeti’ne mensup bir TÜRK, orkestra yönetmiş ve eserleri sahnelenmiştir. Türk-Macar ezgilerinin benzerliklerini ortaya koymuş ve böylece ülkeler arası bağın kuvvetlenmesine katkı sağlamıştır. Bestelerini Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’e ve Türk Cumhuriyetine ithaf eden ilk besteci olmuştur. Bestecimizin ilklerinden bahsetmişken önemli üç eserini biraz daha detaylı ele alacağım. İlk olarak Yunus Emre oratoryosunu ele alalım. Bu oratoryonun önemi Doğu ve Batı kültürünün ilk sentezi olmasıdır. Yunus Emre Oratoryosunun gerek Türk toplumlarına gerek başka toplumlara hitap eden ilk Türk eseri olması, bestecimizin ismini uluslararası platformlarda duyurmasında, büyük katkı sağlamıştır. Bu da Türkiye’nin müzik alanında çağdaşlaşmasında önemli bir aşama olduğu için bu Oratoryo’yu ayrıcalıklı kılmaktadır. Ayrıca bestecimiz, oratoryonun Paris’te gerçekleştirildiği ilk gösteriminden sonra Uluslararası Halk Müziği Konseyine üye seçilmiştir. Böyle bir toplulukta bir Türk’ün bulunması, Türk Milleti için başlı başına bir onur kaynağıdır. İkinci olarak Köroğlu Operasını ele alacağım. Köroğlu Operası konusunu; Beyoğlu beyinin oğlunun, Günayım’ı kaçırması ve Günayım’ın Köroğlu tarafından kurtarılmasından almaktadır. Saygun, toplumun kurtarıcısı konumunda bulunan Köroğlu ile Atatürk arasında kurduğu benzerlik nedeniyle bu eseri ATATÜRK’ün anısına ithaf etmiştir.
Ve tabiki en önemlisini sona sakladım. Sanatçımız, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk operasını besteleyen kişidir. Bu opera sayesinde de Türkiye-İran ilişkileri dostluğa dönüşmüştür. Nasıl da bir opera uluslararası ilişkileri düzeltir! diyeceksiniz. İşte burada ATATÜRK’ün dehası ortaya giriyor. Gelin Görelim Bilirsiniz Cumhuriyet’in ilanından önceki dönemler İran ile ilişlerimizin çok da olumlu yönde ilerlemiş olduğu söylenemez. Atatürk komşumuz İran’la ilişkilerimizi düzeltmek için bir adım atmalıydı. Bunun için ilk önce İran Şah’ını etkilemeliydi. Şimdiye kadar yapılanın aksine, farklı bir stratejik plan arayışı içerisindeydi. İran Şahı’nı musiki üzerinden vurmayı hedefledi. Yeni bir sanat akımı başlamalıydı. Bu yeni akıma ilk adım söz yazarının Münir Hayri bey bu metnin bestecisinin de Adnan Saygun olduğu Özsoy Operasıyla atılacaktı. Böylelikle hem ilk opera bestelenecek hem de sağlam temeller üzerinde durmayan Türkiye İran ilişkileri dostane bir ilişkiye dönecekti. Buraya kadar her şey normal gibi gözüküyor. Yeni dostluklar, yeni ilişkiler, yeni sanat akımı.. Ama diyeceksiniz, bir sanat akımı koskoca İran Şahı’nı nasıl etkiler? Konu opera değil operada verilen mesajdı aslında. Operanın konusu neydi biliyor musunuz? Anlatayım. Operanın konusunu Şeyhname’den seçti Atatürk. Bildiğimiz üzere eserin temeli olan destanda Hakan Feridun’un üç oğlu vardır; Selim, Tur (Kurt) ve İraç (Aslan). Bu operada, Atatürk şah’ı etkilemek için Tur ve İraç’ı ikiz çocuklar olarak vurgulamıştır. Eserin finalinde yüzyıllar boyunca ayrı kalan Türkler ve İranlıları; Tur ve İraç’ın tekrar bir araya getirdiği anlatılır. Bundan sonrasını Saygun’un anlatımıyla size sunacağım; “ Eserin, tekrar efsane havasını getiren sahnesinde Feridun ve ötekiler hep sahnede hazırdır, ancak Tur ve İraç yoktur. Feridun sorar, “ Tur ile İraç’ı göremiyorum, nerededirler? Buna ozan halkevindeki locasında İran Şahı ile birlikte temsili seyreden Atatürk’ü işaret ederek şöyle der: “ İşte Tur. İran Şah’ını işaret ederek işte İraç. Her Türk bir Tur, her İranlı bir İraç’tır. Şah bu sözler üzerine Atatürk’e sarılıp “kardeşim” diye ağladığını, temsilden sonra heyecanla anlattıklarını çok iyi hatırlarım.”diye ifade etmiştir. Böylece Atatürk; Türkiye Cumhuriyeti’nin barışını opera sanatıyla temsil eden, tek lider olarak tarihe geçmiştir. Özsoy Operasını ilk araştırdığımda şaşkınlıklar içerisinde kalmıştım. Böylesine dahiyane bir önderin Tanrı tarafından Türk milletine gönderilmiş olması beni bir kez daha gururlandırdı.. ATATÜRK SANAT ARMAĞANI ödülünün de sahibi olan bestecimiz Adnan Saygun’un Atatürk için yazmış olduğu 2 kitaba da dikkat çekmek isterim değerli okurlarım. Birincisi Atatürk ve Musiki kitabı diğeri de Atatürk’e ve Anadolu’ya destan isimli iki eseridir. Bu eserlerin sözü de Saygun’a aittir. Saygun bu eserlerin hiç birinin sipariş olmadığını hepsini kendi isteği üzerine yazdığını da ayrıca belirtmiştir. Bu eserleri bestelerken ki amacını da şu sözleriyle anlatmaktadır: “Bütün dileğim bu Destan’ın çalınması, plaklara alınıp yurt içine yayılmasıydı. Türk gencine Osmanlı’nın yirminci yüzyıla gelip düğümlenmiş acılarını ve boynumuza uzatılan ipi nasıl paramparça ettiğimizi duyurmak ve gençliğin bu duygunun şuuruyla yeniden doğuşun ve yükselişin ufuklarına doğru kanat çırpmasına, atılımlar yapmasına katkıda bulunmak böyle mümkün olabilirdi. Maddi hiçbir isteğim yoktu. Bu yazım Türk vatanına benim, gücüm yettiğince, bir armağanım idi”. 1990 yılında ise sanatçımız, bozulan sağlığı yüzünden, artık tamamen yatağa düşmüştür. Ne yazık ki 6 Ocak 1991 tarihinde ise o büyük insan, gözlerini bir daha açmamak üzere, son kez kapayarak dünyamıza veda etmiştir. Atatürk’ e ve Saygun’ a çok şey borçluyuz. Çünkü günümüz Uluslararası Klasik Sanat müziğini tanımamızı sağlayarak kendi müziğimizi geliştirmemize katkıda bulunmuşlardır. Tinleri şad, Yurtları uçmağ olsun! Her Türk’ün içinde bir Atatürk ve her Türk’ün içinde bir Saygun vardır. Önemli olan yeteneklerimizi keşfedebilmek! Umarım faydalı olabilmişimdir. Bir sonraki köşemde buluşmak üzere!
Duma’da, Suriye Arap Devleti* kimyasal kullandı yalanı, Türkiye içinde sinmiş Amerikancılara, Astana İttifakına saldırma fırsatı verdi. Zaten ABD’nin de asıl amacı buydu.
Amerika’nın tonlarca silahı, lojistiği, eğitimi verdiği PKK/PYD unutuldu, varsa yoksa kimyasal silah manşetleri donattı. ABD yanında nasıl yer alacağımız, Astana’ya nasıl karşı çıkacağımız köşe yazılarının asıl konusu oldu.
İslamcıların, Amerikancı ayarlarına geri dönmesine şahit olduk. Genlerine ve hücrelerine işlemiş Amerikancılık bir günde tavan yaptı. Reis bombala şu Suriye’deki Rusya’yı diye naralar atıldı.
Elbette Amerikancılığın ağa babaları, kökten piyasacıların yılmaz savunucuları, neo-liberal köşe yazarları durumdan vazife çıkardılar, Anti Avrasyacılığa önderlik yaptılar.
Taha Akyol, Astana Sürecine vururken, Sedat Ergin Guta’da nasılda ABD’nin yanında yer aldığımızı ballandırdı.
Amerikancı İslamcılar ve neo-liberaller, sanıyorlar ki, Türkiye yeniden Atlantik İttifakına döner, Rusya ve İran’ı karşısına alır!
Türkiye’nin içine düştüğü mecburiyetler ve gelişen yeni dünya dengelerini görmeyen bu zevat, bir provokasyon ile Türkiye’yi bir günde bir yerden alıp bir başka yere taşıyacaklarını sanıyorlar. Eskiden Hürriyet attıkları manşetlerle ABD vesayetinde böyle işler yaparlardı ya…
Şimdi de öyle olacak sanıyorlar.
Oysa Türkiye’nin çıkarlarıyla Atlantik’in çıkarları öyle bir çatışıyor ki, ABD dönüş yollarının hepsi kapanmış vaziyettedir.
Amerika’nın çıkarı Türkiye’yi bölmekten geçerken, Türkiye’nin çıkarı toprak bütünlüğünden geçiyor.
Eğer Erdoğan böyle bir dönüş yaparsa ilk önce kendi ayağına kurşun sıkmış olacaktır. Suriye’yi vuracak ABD füzeleri sadece Suriye’yi vurmayacak Rusya ve Türkiye’yi de vuracak. Suriye bölünürse Türkiye bölünecek.
Evet Erdoğan yaptığı son açıklamalarla sanki ABD yanındaymış gibi açıklama yaptı ama ABD Türkiye’ye güvenebilecek mi?
Astana Sürecinden döndük, tekrar biz sizin(abd) yanına geldik desek, ABD bize hoş geldiniz mi diyecek?
Evet, bu süreçte, Astana Sürecine çok büyük hasar verdik. Verdik ama ne yapalım bu coğrafya bizim coğrafyamız tekrar dönüp Rusya ve İran’a bir şeyler anlatabiliriz. ABD ye asla…
Eğer Astana Süreci yıkılırsa, beraberinde, bu siyasi iktidarı da birlikte götürür. Nükleer, Türk Akımı, Rus turist gibi coğrafyanın sağladığı kazançlar da gider.
Tekrar ABD dönmek yok. Dönmek; ABD tarafından daha acımasızca kullanılmak olur. ABD, o zaman Türkiye’yi daha kolay yönetir.
*Suriye Arap Cumhuriyeti için “Rejim” sözcüğünü kim kullandı diye merak ediyordum.
Amerikan televizyonu CNN İnternational kullanmış. CNN hala rejim diyor. Erdoğan ve İslamcı medya hala rejim ifadesini kullanıyor.
Suriye Devletine Rejim sıfatının kullanılması; Suriye devletini gayri meşru ilan edip, oradaki terör guruplarını meşrulaştırmak için kullanıldığını bilmek gerek.
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump savaş gemilerine Akdeniz’e hareket emri verdikten sonra hedef aldığı ülkeleri ‘’Rusya, İran ve ”Başka kim varsa’’ diyerek açık açık tehdit etti.
Rusya ve İran belli
Peki, ‘’Başka’’ diyerek tehdit ettiği ülke kim?
****
Başka sözcüğünün anlamı;
Bilinene benzemeyen, her zamankinden değişik olan, her zamanki gibi olmayan, ayrı, değişik, öteki demek
****
Amerika Birleşik Devletleri Başer Esad rejiminin yıkılmasını istiyor.
Türkiye Cumhuriyeti de aynı şeyi istiyor.
Zaten bu yüzden Suriye bataklığının tam ortasında…
Rusya ve İran Başer Esad rejimini destekliyor. Rejimi korumak ve Başer Esad’ın ayakta kalmasını sağlamak için Suriye’deler
Ama Türkiye Amerika Birleşik Devletleri ile değil Rusya ve İran’la ortak hareket ediyor.
Bir şey anladınız mı?
”Hayır” diyorsanız makalenin sonunda anlaşılır olacağına garanti veriyorum.
****
Gazeteci yazar dostum Ahmet Çağıldak’ ın babası rahmetli Remzi Çağıldak Türkiye’nin en çok sevilen ve en faza dinlenen gönül dostlarından bir halk ozanıydı. Gençlik yıllarında bir kıza aşık olur. İlerde bir yuva kurmaya karar verirler ve bunun için birlikte yemin ederler.
Ama kız ayran gönüllüdür. Remzi üstadımızı çok sevmesine rağmen kendisi için görücüye gelenlere de hiç hayır demez ve süslenip, püslenerek karşılarına çıkar.. Üstat kızı defalarca uyarır ama sonuç değişmez. Pes eder ve kızdan ayrılmaya karar verir. Sonrada hafızalardan silinmeyen, dillerden düşmeyen o türküyü besteler.
Deli kız sinin geliyor
Sinide neler geliyor
Sinide halhal geliyor
Hani ya niye gelmedi
Geldi de geri dönüyor
Ne kusurumu gördüler
Kolun çolak dediler
****
Deli Kız Sinin geliyor
Türkiye’nin Dış politikasının adı budur
Diyoruz ki;
Başer Esad gitsin ama biz Başer Esad gitmesin diye Suriye de bulunan Rusya ve İran’la el ele poz verecek ve onlarla birlikte hareket edeceğiz.
Amerika Birleşik devletleri Müttefikimizdir ama dostumuz değildir
Dost değilse düşman mı?
Maalesef ona da henüz bir karar vermiş değiliz.
Kısaca o da belli değil.
****
Emperyalist Sam Amca açık açık deli kızı tehdit etti
Eyyyyyy naraları ile göbek atarak görücüye çıkan deli kızdan ise çıt yok
Makyaj döküldü. Rimel aktı. Küçük dil boğaza kaçtı
Deli kız sinin geliyor
Sinide neler geliyor
Sinide S-400, Patriot geliyor
Hani ya niye gelmedi
Geldi de geri dönüyor
Ne kusurumu gördüler
Ne olduğu belli değil dediler
****
Sam Amcanın Pentagon ağzı ile ‘’başka kim varsa’’ diyerek tehdit ettiği ülkenin adı Türkiye Cumhuriyeti
Anlamsız ve nedensiz bir şekilde Kendimizi 3. Dünya savaşının içinde bulmamız ise artık bir an meselesi
Amerika, Rusya ve İran’ın ise mutabık kaldıkları tek bir husus var.
Diyorlar ki;
Deli kız kıvırtma artık. Seç tarafını, adam gibi bir politika yürüt ve rengini belli et.
****
İki ucu da kirli bir değnek
Ekonomi, Tarım, Eğitim, Turizm sizlere ömür
Finali ise en az 50 Milyon insanımızın toprak altına girmesi ile sonuçlanacak bir savaş olacak.
Olası bu savaşta şansımız nedir?
Yeşil sarıklılar var ya……
Çanakkale de dâhil olmak üzere bütün savaşları tek bir mermi dahi atmadan onların kazandıkları anlatılmıyor mu?
Birde gönüllüler var. Reis bizi şuraya buraya götür diyenler.
Önceki gün Afrin, bugün Münbiç yarın Amerika
Dünyanın en güçlü donanması, Hayalet uçak, Paroit, Tomahawk falan da neymiş canım
Bizim İHA, SİHA ve birde ölüm uykusunda olan 40 Milyon insanımız var
Dik Dur Eğilme Reis
****
Mesele, El Ele tutmak veya El vermek değil azizim
Mesele El Ele tuttuğun veya El verdiğin kişinin nerene EL atacağını bilemeyecek olman
Türkiye´nin mali tablosu her geçen gün kötüleşiyor. Osmanlı dönemi ile büyük benzerlikler gösteriyor. Bozulma Cumhuriyet´e gönülden inanmış kadroların çeşitli neden ve bahanelerle devlet kadrolarından uzaklaştırılmaları ile başladı.
Cumhuriyetçiler gitti, dinci tarikat mensupları geldi. Benzer durum 1451-1482 de yaşamış olan F. Sultan Mehmet´in Osmanlı yönetiminden bütün Türkleri uzaklaştırarak yerlerine Hristiyan kökenli ‘´Devşirmeleri´´ getirmesi ile başladı.
Askeri okullar kapatıldı, Türk ordusunun kaynakları kurutuldu. Osmanlı´da ‘´Yeniçeri´´ adı altında Hristiyan çocukların ‘´Devşirme´´ asker olarak yetiştirilmesi ile Türkler ordudan da uzaklaştırıldı.
Osmanlı sarayında ‘´Enderun´´ mektebi vardı. Bu okula Türkler alınmazdı. 1100 odalı Aksaray´da yüzlerce danışman var bunların içinde Özgürlükçü, Cumhuriyetçi, Demokrat, Çağdaş, Laik kadrolar bulunmamaktadır. Osmanlı için Türkler: Hor görüldü, “etrakı bi-idrak” yani “akılsız Türk” diyerek aşağılandı.
Benzer durum ötekiler, çapulcular, yandaş, bizden vesaire gibi adlarla günümüzde de yaşanıyor. Sultan 4. Murat döneminde Türk sözcüğü ‘´dangalak´´ olarak ifade edildi. Padişah hareminde Müslüman olmayan cariyeler bulunur ve bunlardan doğan çocuklar padişah olurdu. Türk kanlı padişaha rastlamak imkansızdı. Türklük aşağılanmıştı.
Osmanlının çöküşü Sultan 2. Mahmut döneminde 1828-1829 yıllarında gerçekleşen Osmanlı-Rus savaşı ile başladı. Osmanlı yönetimi Balkanlarda ki askerlerine ekmeği dahi temin edemiyordu. İşte o günden itibaren Osmanlı yönetimi Yahudilerin esiri oldu.
İstanbul´da bulunan Yahudi banker Rothschild´e baş vuruldu. Rothschild´e Osmanlı ordusunun ihtiyacı olan buğdayı satın alarak Osmanlı´ya verdi. İlerde konu edeceğiz bugünde Türkiye aynı şekilde bankerlerden yüksek faizle para almaktadır. 1829 nere 2018 nere? Tarih tekerrür ediyor. Osmanlının hazinesi oldukça zayıflamış buğday parasının ancak yarısını Rothschild´e ödeyebilmişti. Yerinde bir deyimle. Osmanlı bankerin kucağına oturmuş oldu.
1834 de Yunanlılar ve Balkanlardaki diğer azınlıklar Osmanlıya baş kaldırdılar. Bağımsızlıklarını elde ettiler. Toprak kaybeden Osmanlı devleti ayrıca tazminat ödemeye de mahkum edilmişti. Hazine tamtakır, buna karşılık saray saltanatı halka baskı uygulayarak şatafatla devam ediyordu.
Osmanlı devleti tekrar para için Rothschild´e başvurdu. Ve istediği miktar parayı Rothschild´in temsilcisinden aldı. 1853-1856 yılları arasında Kırım Harbi baş gösterdi. Ordunun silah ve mühimmata ihtiyacı vardı.
Osmanlı tahtında Sultan Abdulmecit oturuyordu. Tekrar banker Rothschild´e başvuruldu. Osmanlı´ya 10 milyon 514 bin 976 kuruş borç aldı. Savaş için 40 bin tüfek, 2 bin şişhane, 10 milyon fişek ve 50 milyon kapsül temin edildi. Kırım savaşı orduya büyük mali yük getirdi, Osmanlı hazinesi gene parasız kaldı. 1855 yılında tekrar Rothschild´a başvuruldu. Verdiği borçları geri alamayan Rothschild yeniden para verebilmesi için Mısır, İzmir, Şam eyaletlerinin gelirlerinin kendisine ipotek edilmesini, ayrıca İngiltere ve Fransa´nın garantör olmasını istedi. İngiltere ve Fransa´nın garantörlüğünde Mısır, İzmir, Şam vilayetlerinin gelirlerinin ipotek edilmesi üzerine 5 milyon sterlin borcu Osmanlı´ya verdi. Bugün de terör ve Suriye bataklığında savaş veriyoruz.
Kaynaklarımız yetmiyor, özelleştirme yapıyor neyimiz var neyimiz yok satıyoruz. Banka, banker, tefeci kim olursa borç alıyor, borcumuzu ise borç alarak ödüyoruz. Her geçen gün bütçe açığımız artıyor, halkımız fakirleştikçe fakirleşiyor. Hamasi nutuklara bakarsanız her şey güllük gülistanlık?
1891 de Sultan 2. Abdulhamit Osmanlı tahtında oturmaktadır. Hazine gene tam takırdır. Un uçuyor, fare koşuyor. Para için tekrar Rothschild´a başvurulur. Rorhschild, Osmanlı devletine 61. Yıl vadeli, yıllık taksiti 330 bin olan Sterlini, yüzde 3,5 faizle 8 milyon 212 bin 340 Sterlin borç verir. Bu arada Kıbrıs adasının İngilizlere verilmiş olduğunu, Yahudilere Filistin´de yerleşme olanaklarının sağlandığını anımsayalım. Kıbrıs hala çözüme kavuşmadı. Filistin´de İsrail devleti kuruldu ve sürekli huzursuz bir bölge yaratıldı.
Şimdi Atatürk, Cumhuriyet ve Demokrasi düşmanlarına soralım?
2.Abdulhamit ´in aldığı borç 1951 yılında bitecekti. Bu arada Türk İstiklal Savaşı gerçekleşti. 1 Kasım 1922 Türkiye Büyük Millet Meclisi, Osmanlı saltanatına son verdi, Son Osmanlı Padişahı Vahdettin, bir İngiliz savaş gemisiyle İstanbul´dan kaçtı. 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması imzalandı. Genç Türk devleti, Osmanlı devletinin borçlarını yüklendi. Lozan Antlaşması´nın ilgili hükümleri gereğince, banker Rothschild´den alınmış olan borçlar Rothschild Ailesi´ne ödendi. Yıkılıp giden Osmanlı´nın 500 milyar dolar borcunu, Osmanlı´nın hor görüp aşağıladığı Türk Halkı ödedi. Bugün için durum farklı değil. Finansal kurumlara borç 568 milyar dolar tefecilere olanlarla 1 trilyon dolar.
Maliye bakanı borçlar dönmüyor diyor. Haksız mı? Bunu söylediği içinde fırça yiyor. Tekke düştü kel göründü. Şapkamızı önümüze koyalım. Ve soralım Atatürk´e, Cumhuriyet´e, Özgürlüğe, Adalete bunun için mi karşısınız?
CEHENNEMİNDE TERCİHİ VAR !
Yakın zamanların popüler siyasi liderlerinden olan Demirel, Ecevit, Erbakan üzerine söylenen güldüşünler vardır. Bunlardan birisi de Bülent Ecevit ile ilgilidir.
Siyasiler ölünce her ne hikmetse hep cehenneme gönderilir. Bülent Ecevit ölmüş, mezarı toprakla kapatılır kapatılmaz beklenen melek Zebani hemen peyda olmuş.
-Hangi cehenneme gitmek istersin?
-Kaç tane cehenneminiz var?
-İki adet. Biri Demirel, diğeri Erbakan cehennemi Ecevit, Erbakan´ın dindar birisi olduğunu bildiğinden sormuş -Erbakan´ın cehennemi nasıl?
-İlahi Ecevit, Sen Erbakan döneminde Türkiye´de yaşamadın mı? Dünyada ne gördüysen onu göreceksin.
Şimdiki siyasilere bakıyorsunuz, mukayese bile kabul etmez insanlar. Nur içinde yatın. Efendilik, saygı, nezaket, incelik, hoş görü sizinle birlikte siyasetten uçup gitti
Azerbaycan,güzel güneşli hava, dalgasız masmavi deniz ve Başkanını seçmek için heyecanla sandığa gitmeyi bekleyen halkı ile selamladı bizleri.
Bugün sabah saat 08 den itibaren Devlet Başkanı seçimlerinin startı verildi ve beş milyona yakın seçmenin oy verme işlemleri akşam saat 19 da tamamlanacak.
28 Mayıs 1918 de Şark’ta kurulmuş ilk laik Demokratik Halk Cumhuriyetinin kuruluşunun yüzüncü yıldönümü arefesinde ülkede gerçekleşen seçimlerde toplam sekiz aday Başkanlık için yarışmaktadır.
Seçim öncesi görüşme fırsatı bulduğum halkın büyük çoğunluğu uluslararası arenada Azerbaycan’ı layikince temsil eden , Devletçilik deneyimine sahip adaya üstünlük vereceklerini ifade ettiler.
Herkes , Ermeni işgalindeki toprakların azad edilmesi gerektiği konusunda hemfikirdir.
Azerbaycan’da Karabağ sorununun ivedilikle çözümü konusunda Millet Devlet işbirliğiyi bariz şekilde görülmektedir.
Azerbaycanlı seçmenin eğitim seviyesi yüksek olduğu için dış politika günlük hayatta en çok konuşulan meselelerden birini oluşturmakta ve haliyle bu da Cumhurbaşkanlığı seçiminde seçmenin kararını ciddi anlamda etkilemektedir.
Görüştüğüm seçmenler tarihen yakın olan Azerbaycan Türkiye ilişkilerinin altın çağını yaşadığını ifade ederek özellikle
Demir İpek Yolu projesiyle işgalcı Ermenistan’ın bölge siyasetinden diskalifiye edilişinden bahsettiler.
Okuyucular için hatırlatırım ki
Azerbaycan’ın bölgedeki jeopolitik önemini artıran söz konusu olan demiryolu projesi Asya’yı Avrupa ile birleştiren en kısa ve aynı zamanda en tehlikesiz nakliye koridorudur. Ortadoğu’da yaşanan ve her geçen gün yalnızca bölgenin değil dünyanın kaderini değiştirecek olayların yaşandığı bir dönemde, üzerinde satranç oynanılan coğrafyada Azerbaycan ciddi bir hamle yaptı; Bakü-Tiflis-Kars Demir İpek Yolu projesi ile İlham Aliyev büyük risk alarak tam on yıl boyunca her türlü engel ve zorluklara rağmen ısrarcı oldu ve Türkiye-Gürcistan işbirliği ile bunu yapmayı başardı…
Ermenistan ‘ı nakavt eden bu hamle Azerbaycanlı seçmen tarafından unutulmamış anlaşılan..
Azerbaycanlı seçmenin oy tercihinde Azerbaycan’ın bölgedeki jeopolitik önemini artıran demiryolu, Asya’yı Avrupa ile birleştiren en kısa ve aynı zamanda en tehlikesiz nakliye koridorudur. Ortadoğu’da yaşanan ve her geçen gün yalnızca bölgenin değil dünyanın kaderini değiştirecek olayların yaşandığı bir dönemde, üzerinde satranç oynanılan coğrafyada Azerbaycan ciddi bir hamle yaptı; Bakü-Tiflis-Kars Demir İpek Yolu projesi ile İlham Aliyev büyük risk alarak tam on yıl boyunca her türlü engel ve zorluklara rağmen ısrarcı oldu ve Türkiye-Gürcistan işbirliği ile başardı…
Konuştuğumuz Azerbaycanlı seçmenler
Türkiye Azerbaycan ilişkilerine Azerbaycan ‘ın yarınları için ciddi önem vermekteler ve oy kullanırken bir millet iki devlet felsefesinin tercihe yansıma oranı hayli etkili olacağa benziyor..
Seçimle ilgili diğer gözlemlerim;
Seçim öncesi sekiz adaya eşit şartlarda rekabet fırsatı verilmesi, görsel ve yazılı basın vasıtasıyla , ayrıca toplantılarla seçmenlere yönelik tebliğ kampanyalarının demokratik ortamda sürdürülmesinin halkta memnuniyet yarattığına şahit olduk.
Azerbaycan, Cumhurbaşkanı seçimlerini öne çektiğini ilan ettiği tarihten itibaren hariçten gazel okuyan bir grubun hezeyan dolu saldırıları yurt içinde ve yurt dışındaki Azerbaycanlıları Devlet İdaresi etrafında sıkı sıkıya kenetlenme ye itmiş, Millet dimdik Devletiyle birlikte hür iradesiyle sandık yolunda..
Dünya’da boy gösteren ekonomik dalgalanma Azerbaycan ekonomisine de etkisini göstermekte, fakat milli servetin milli iktisadiyatı kalkındırma gücünü kullanarak ülke bu sıkıntının üstesinden gelmiştir.
Azerbaycan’da seçmenin önemli bir yüzdesini oluşturan seçim arefesinde sıkça rastladığımız kadınları gayet azimli bilinçli gördüm.
Azerbaycanlı kişileri kararlı, ne istediğini bilen insanlar olarak gördüm..
Topraklarının işgalden azad edilmesi için hala şehitler veren bu ülkede bağımsız Vatan ve güçlü Devlet ilkesini yaşam felsefesi olarak kabul etmiş insanların yüz yaşlı Cumhuriyetlerine Başkan seçmek için sandık başına gittikleri gündür bugün.
Ata Ocağı Kelbecer’i ziyarete giden Dilgem işgalçı Ermenistan tarafından yıllardır esir tutulduğu için sandık başına gidemeyecek, oy kullanamayacak bu seçimlerde.
Onun sesini duyurmak,işgal altında olan toprakların geriye alınması,Azerbaycan hakikatını şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da uluslararası arenada gür sesle ifade edilmesi için halk kendisine Başkan seçecek bugün..
Azerbaycan’da hava güneşli,
Gökyüzü pırıl pırıl,
Hazar’ın masmavi suları dalgasızdır..
Şeffaf seçim sandıklarının içindeki zarflar akşam saat beşte
Milletin iradesi olarak oradan bir kişiyi Başkan olarak sandıktan çıkaracaktır..
Seçimin hayırlı olsun, Azerbaycan..
Geçen gün yazdığımız bir yazıda muhalefet cephesindeki ittifak çalışmalarına değinmiş ve Başkent kulislerinden haberler aktarmıştık. Özellikle kilit parti olarak gösterilen İYİ Parti ile Saadet Partisi (SP)’nin ittifak yapması halinde AK Parti’nin büyük yara alabileceğini de vurgulamıştık.
Parlamenter sistemden yana olan muhalefet partilerinin birleşmesi ile cephe genişleyecek ve Başkanlık sistemi ile bu cephe sandıkta hesaplaşmaya gidecek.
Şimdi muhalefet cephesindeki gelişmelere birlikte göz atalım:
Türkiye, 2019 yılında cumhurbaşkanı ve milletvekillerini seçmek için sandık başına gidecek. Seçim hazırlıkları ise şimdiden başladı. AK Parti ve MHP, 2019 için “Cumhur İttifakı” altında bir araya geldi. Muhalefetin nasıl bir strateji izleyeceği ise merakla bekleniyordu. Konuyla ilgili açıklama ise İYİ Parti Genel Sekreteri Aytun Çıray’dan geldi.
Çıray, 2019’da muhtemel ittifakı “Seçimlerde doğal bir ittifak olacaktır” sözleriyle ifade etti. Çıray, ilkeler bazında anlaşma sağlandığını belirterek başkanlık seçimlerinde 2. turda Saadet Partisi (SP) ve Demokrat Parti (DP) ile ittifak gözüktüğünü vurguladı. “
Genel seçimlerde de bir ittifakın olabileceği muhalefet cephesinde sıkça seslendiriliyor. Çırağ’ın açıklamaları önümüzdeki günlerde nasıl bir gelişme olabileceğini görmemiz açısından önemlidir.
“Bizim Başkan adayımız Sayın Meral Akşener, bunda hiçbir tereddüt yok. Seçimde 2. tura kalacağımıza da eminiz. Yaptırdığımız anketlerden, kamuoyu yoklamalarından, saha çalışmalarından da bu çıkıyor. Düşüncemiz ise herkesin birinci tura kendi adayı ile girmesi. Daha önce yaşanan Ekmeleddin İhsanoğlu deneyiminden de görüldüğü gibi ilk turda ittifak sonuç vermiyor. İttifak ikinci turda olmalı. Biz bugünden ilkeler bazında ittifak sağlamış durumdayız. Başkanlık seçimlerinde 2. turda Saadet Partisi ve Demokrat Parti ile doğal bir ittifak görünüyor. Saadet Partisi Genel Başkanı Sayın Temel Karamollaoğlu bizi ziyaret ettiğinde ilkelerimizin uyuştuğunu gördük. Bunlar arasında en önemlisi Türkiye’nin parlamenter sistemi yeniden ihya etmesi. Parlamenter sisteme uygun yeni bir anayasa yapılması ve buna sivil toplum kuruluşlarıyla anayasa hukukçularının da dahil olması. Yeni anayasanın da en az yüzde 60 ile kabul edilmesi. Yol haritası ve ilkeler bazında anlaşma sağlandığı ve anayasa ile parlamenter sistemde mutabakat oluştuğu için Başkanlık seçimlerinde 2. turda SP ve DP ile doğal bir ittifak olacaktır. Genel seçimlerde de bir işbirliği mümkün. Ancak bunu hayata geçirmek için henüz erken.”
Konu muhalefetten ve ittifaklardan açılmışken, şu gerçeği de görmezden gelemeyiz:
SP, öyle görünüyor ki, seçimlerde kilit parti olarak sandıklarda yer alacak. SP’ye olan ilginin giderek artması, daha önce “barajı aşamaz” düşüncesi ile oylarını en yakın gördükleri AK Parti’ye veren tabanın ittifak halinde yeniden oyları yuvada toplayacağını gösteriyor.
Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, Konya’da gerçekleştirilen Genişletilmiş İl Başkanları ve İl Müfettişleri Toplantısı dönüşü Ankara girişinde büyük bir coşku ve heyecanla karşılandı. Yaklaşık bin araçlık bir konvoyla Saadet Lideri Karamollaoğlu’nu karşılayan Ankara il teşkilatı mensupları, Bala kavşağından genel merkez binasına kadar Karamollaoğlu’na kilometrelerce uzunluktaki konvoyla eşlik etmesi bir gövde gösterisine dönüşmüştü.
Karamollaoğlu’nun partililere karşı yaptığı şu konuşma da önemsenmelidir:
“Herkeste bir ümit var. Ümitler yeşermeye başladı. Özellikle hanım kardeşlerime teşekkür ediyorum. Onlardaki coşku, heyecan arttıkça ümitler de artıyor. Bu tavrımızla iktidara geliş müjdesi veriyorsunuz. Bir bütün olarak teşkilatlarımız çalışıyor. Ancak hanım ve gençlik kollarımız büyük çaba sarf ediyor. Hanım kardeşlerimizin hem de gençlerimizin heyecanına muhatap oluyoruz. Heyecan olmadan zafer ve başarı olmaz. Şunu hemen ifade edeyim; Türkiye’de cidden büyük sıkıntı çeken insanlarımız var. Kardeşlerimiz var. Adaletin kâmil manada sağlanmadığı bir yerde istesek de istemesek de zulüm meydana gelir. Adalet mülkün temelidir. Biz bunu ısrarla söylüyoruz. Bir kişiyi yanlış yere cezalandırmak bütün bir insanlığı cezalandırmak gibidir. Efendim binlerce kişinin içinde üç kişi de haksız yere ceza görmüş ne yapalım sözünü kimsenin söyleyecek hakkı yoktur. Allah’ın izniyle bu inancımızla bütün millete ümit olmak mecburiyetindeyiz.”
SP’deki heyecan ve coşkunun iktidar partisi AK Parti’de de seçim hesaplarının yeniden yapılmasını ortaya koyacaktır. AK Parti içinde “SP, bize büyük zarar verebilecek yapılaşma içine giriyor” şeklinde endişelerin seslendirilmeye başlandığını da duyar gibi oluyoruz.
Anadolu halkının büyük umutlar bağladığı, gelecek hayalleri kurduğu Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP)’ta neler olduğunu, bu güne kadar neler yapıldığını, bölge halkının umutlarının, beklentilerinin nasıl askıya alındığını mutlaka gidip yerinde görmek gerekiyor.
GAP’ta amaç, elektrik enerjisi ve sulama kanallarının geliştirilmesi, bölgede tarım üretiminin canlandırılmasıydı.
GAP’ta neler yapıldı, neler yapılacak ve şu an ne aşamada diye soruyoruz ve bakıyoruz ki , halkın da tam olarak bilgisi yok
Yine birileri çalışırken, üretirken, ezilirken, birileri de onların sırtından geçinmeye, ‘ağa’ gibi, ‘bey’ gibi yaşamaya devam ediyor.
‘’Şimdiye kadar, tarımsal sulama yatırımlarının hayata geçmiş olması gerekirdi diyor’’ bir vatandaş.
Projenin çok az kısmının gerçekleştiğini öğreniyoruz. Enerji yatırımlarının ise, resmi olarak yüzde 80 oranında gerçekleştiği açıklanmış.
Bölge halkı bu projenin tam anlamıyla hayata geçmesini, enerji ve su konusunda gerekli imkanların yaratılmasını istiyor. Üretmek istiyor, topraklarını ekmek, hayvanlarını özgürce yetiştirmek, emeğinin karşılığını almak istiyor, huzur istiyor.
Hala bölgede toprak mülkiyeti adaletsizliği, dengesiz toprak dağılımı sorunu devam ediyor.
‘’Toprak Reformu bu bölge için acilen hayatageçmelidir’’ derken, dudak büküyor vatandaş.
Kendisi de bunun bir hayal olduğunu, aslında çok iyi biliyor.
Halfeti’de tarihi dokunun içinde, muhteşem doğanın ortasında, köyün zengini beş katlı oteli kondurmuş en tepeye…Görüntü kirliliği, tarihin içinde yaşanan hayal kırıklığı, saklayamadığımız şaşkınlığımız, ve büyük şehirlerden alıştığımız göz aşinalığı sadece üzülüyoruz…
‘’Yapmasaydın’’ diyoruz, ‘’doğaya acımadıysan, alabildiğince uzanan tarihe saygılı olsaydın, dünyanın dört bir yanından, bu güzellikleri görmeye gelen insanların haklarına saygılı olsaydın’’ ‘’Torunlarına bu emaneti bozmadan emanet edebilseydin.’’
Bir de şehirler, ilçeler eski-yeni diye ikiye bölünmüş..Eski olanlarda kalıyor aklımız. Yeniye kimse bakmıyor. Alıştığımız çarpık yapılar, çarpık görüntüler…
Bu duygular içinde, başka bir güzelliğe tanık oluyoruz.. Yeşilin her tonu, rüzgarın sesine kendini bırakan otların kıvrımları, güneşin ve bol oksijenin başımızı döndürmesiyle Anadolu’muzun en güzel köşelerinden birinde olduğumuzu hatırlıyoruz.
Hasankeyf, bir doğa harikası, her yerinde, hüzün, yaşanan acılar, sulara gömülen geçmiş, yoksulluk, çile ve hiç bitmeyen umutlar hissediliyor.
Doğu ve Batı kavimlerinin göz bebeği Hasankeyf, çok sayıda farklı kültürü günümüze kadar taşıyan bir belde. Burada da bir çok yerde olduğu gibi, doğa ranta kurban edilmiş. Bu önemli tarihin üzerine inşaatları diktikleri yetmiyormuş gibi, bir çok anıt ve tarihi eser de yok olmuş.
GAP, gerçek anlamıyla hayata geçecek ise, öncelikle sulama kanalları devreye girmeli, tarım her alanda desteklenmeli, hayvancılık konusunda halka her türlü destek verilmelidir.
GAP bölgesinde ki tarihi yapılar, kaleler, müzeler, köprüler, devam eden kazı alanları çok ama çok büyük bir titizlikle korunmalıdır. Nerede yaşıyor olursa olsun herkesin bu bölgeyi mutlaka tanıması, özellikle dünyanın sayılı müzelerinin, önemli köprülerinin, eşsiz yapılarının olduğu bu toprakların mutlaka görülmesi gerekmektedir. Her eğitimcinin, her öğrencinin müze kültürü, tarih ve tarihi eser bilgisi mutlaka gelişmeli, geliştirilmesi için devlet desteği verilmelidir.
Halkın sıcaklığını, samimiyetini, misafirperverliğini gidip, yaşayıp görmek gerekiyor.
Diyarbakır hüzünlü bakıyor yüzümüze, insanlar yorgun, düşünceli, çilekeş… konuşmaya başladığında, içten, samimi, duygulu, güler yüzlü… Dicle Vadisi cennetten bir köşe, huzur buluyoruz köprüde otururken…
Diyarbakır’ın merkezinde Kürt böreği yapan küçük bir börekçiye giriyoruz. Kaç tabak yediğimizi saymıyoruz muhteşem bir tat, ‘’niye bu kadar ucuz’’ diyoruz, ‘’ Allah bereket versinbize yetiyor’’ diyor delikanlı.
Çay ikram ediyor, sohbet ediyoruz Suriyeliler orada da büyük sorun. Sokaklar dilenci kaynıyor. ‘’Şikayetçiyiz ama çare yok’’ diyorlar.
Mardin bir kere değil, bin kere daha gidilse doyulmayacak bir şehir. Gerçek anlamıyla medeniyetler şehri. Nereye bakacağımızı şaşırıyoruz. Her yer tarih kokuyor. İnsanlar mutlu, sıcak, gülen yüzlerle bakıyorlar, her sokağında, her binasında, her taşında yaşanmışlıklar, hoşgörü var, insanlık var, tarihin kokusu var.
Türküler çalıyor, yaşanmışlıklar, acılar, ağıtlar, ayrılıklar, umutlar, türküler çalıyor hiç durmadan. Mardin kapı şen oluyor, Urfa Mardin’e bakıyor….
Gün batımını izliyoruz muhteşem bir yapının terasından. Küçük bir çay ocağı var gençler oturmuş sohbet ediyorlar. Konuşuyoruz, saygıyla toparlanıyorlar, işsizlikten şikayet ediyorlar, Yerli turistten daha çok yabancıların geldiğini söylüyorlar. ‘’ Bizim halkımız Avrupa’ya gitmeyedaha meraklı, oysa burada bir çok kültür bir arada abla’’ ’ diyor çaycı.
‘’Haklısın’’ diyoruz, üzülerek; dünyanın neresinde bu medeniyet, bu insanlık,bu kültür, bu birikim var. Biz bile ancak emekli olduktan sonra kendi ülkemizi tanıma, görme imkanını yakalayabiliyoruz. Oysa gençlerimiz görmeli, onlar tanımalı memleketinin her köşesini.
İşsizlik çok, işlenmek için bekleyen arazi daha çok. Tarım ürünlerinin çeşitliliği, toprakların bereketi, insanların emeği göz ardı edilmeden, sulama konusunda ki sorunlar acilen giderilmeli özellikle gençler tarım konusunda teşvik edilmeli, ekilmeyen, işlenmeyen toprak kalmamalıdır.
Genç kızları görüyoruz, ellerinde çuvallar ot toplamaya gidiyorlar. Çekingen, ürkek, hüzünlü, bir o kadar da candan, sıcak, sevgi dolu.. Biri, yüzünü kapatıyor fotoğraf karesine girerken bir diğeri sıkıca sarılıyor. Anadolu kokuyor her biri…
Şanlıurfa ‘ya gidilir de, Balıklıgöl görülmez mi ? Dilimizden düşmeyen Urfa türküleriyle Göbeklitepe’ye gidiyoruz. Muhteşem bir uygarlığın mirası olan bu alanda hala gün ışığına çıkmaya hazır olan eserler var. Binlerce yıl öncesinin mesajlarını günümüze ders verircesine taşıyan bir kültür.
Şanlıurfa denince aklımıza ilk gelenlerden biri de, sıra geceleri ve çiğ köfte… Muhteşem bir sıra gecesi bizi karşılıyor. Çiğ köfte yoğrulurken, ardarda gelen türkülerle kah duygulanıyor kah bir halayın ortasında buluyoruz kendimizi. İzmir’den, İstanbul’dan, Muğla’dan gelen kalabalıklar her kültürden, her inançtan, her düşünceden onlarca insanı aynı çatı altında, aynı türküde coşturup, aynı türküde duygulandırıyor. ‘’Hep birlikte İzmir’in dağlarında çiçekler açar’’ı söylüyoruz defalarca…
Birlikte Türk Milleti oluyoruz.
GAP projesi kapsamında yer alan Adıyaman, Batman, Diyarbakır,Gaziantep, Mardin ve Şanlıurfa ‘da geçirdiğimiz sayılı günlerde bir kez daha memleketimizin her köşesinin bir cennet olduğunu gördük.
Fırat ve DicleHavzası’nda, halen devam eden projeler var.
Sadece tarım ve sulama alanında değil, sağlık, eğitim, kültür, turizm, sanayi, ulaşım ve altyapı alanlarında da bir çok planlar yapılmış.
GAP projesinin bugünkü durumunu görüp, rehberimizin olağanüstü tanıtımıyla bir kez daha anlıyoruz ki, Tarihimize, tarihi eserlerimize, müzelerimize yabancıların desteği ile değil, kendi Milli bilincimizle, birliğimizle sahip çıkmalı ve korumalıyız..
Huzurumuzu, birliğimizi, beraberliğimizi bozmaya kimsenin gücü yetmez.
Üzerimizde oluşturulan algılara kimse kanmasın. Ne politikanın kirli elleri, ne işbirlikçilerin doymayan nefisleri, ne de düşman ayağı değmesin topraklarımıza, biz birlikte güçlüyüz, biz birlikte Türk Milletiyiz…
1. Hollanda’ nın başkenti Amsterdam’da Ermeni <sözde> Soykırımı’ nın kurbanları anısına haçkar-anıtı açılacak. (T)
https://www.ermenihaber.am/tr/news/2018/04/10/Amsterdam-Ermeni-Soykırımı/126913
2. Avrupa Birliği Ermenistan için Mali Yardımı Artırıyor (İ)
3. Ermenistan Cumhurbaşkanı Armen Sarkissian, Rusya’nın Karabağ Çatışma Çözümünde Anahtar Rolü Olduğunu söyledi. (İ)
4. Karabağ konusundaki madde, AB’nin Ermenistan – Azerbaycan çatışmasına olan tutarlı yaklaşımını yansıtır. (İ)
5. Ermenistan Cumhurbaşkanı Armen Sarkissian ; Ermenistan’daki yatırım ortamını iyileştirmek için yorulmadan çalışmalıyız dedi. (İ)
6. İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) bugün yaptığı açıklamada, Suriye hükümet güçlerinin, Afrin’deki Türk liderliğindeki askeri operasyondan kaçmak isteyen bazı sivilleri engellediğini söyledi.(İ)
7. Dışişleri Bakan Yardımcısı Karen Nazaryan : Ermenistan-AB Anlaşmasında Metsamor Santralinin kapanmasına ilişkin ifade yok dedi. (T)
8. Ermenistan’ın yeni Cumhurbaşkanı: Karabağ Sorununun çözümünün en önemli güvencesi güçlü Ermenistan ve Karabağ’ dır dedi. (T)
https://www.ermenihaber.am/tr/news/2018/04/09/Ermenistan-Sarkisyan-Karabağ/126833
9. Dışişleri Bakan Yardımcısı Garen Nazarian, Ermenistan’ ın yakında AB’den vize serbestleştirme eylem planı almayı umduğunu bildiriyor. (İ)
10. Bugün Marağa katliamının 26ncı yıl dönümü kutlanıyor. (İ)
(Not ; Ermeni tarafının iddia ettiği sahte soykırımlardan birisidir…,o.tan)
11. Gelişmiş İşbirliği Anlaşması’ (CEPA) nın, Pazartesi günü Dışişleri Daimi Komitesi tarafından benimsenmesi üzerine, anlaşmanın yakında Ermeni Ulusal Meclisinde onaylanması bekleniyor. (İ)
12. ABD’ de izleyici izdihamını önlemek üzere, Amerika Ermeni Konseyi (ACA), 8 Nisan 2018′ de Birleşik Sanatçı Tiyatrosu’nda “Yok Etme: Ölüm, İnkar ve Tasavvur” başlıklı belgeselin gösterisine ev sahipliği yaptı. (İ)
13. Rusya DİB Lavrov, Ermenistan ile ittifak ve stratejik ortaklığı övdü. (İ)
14. On yıldır süren askeri ve savunma gelişimi sonucu Ermenistan Silahlı Kuvvetleri benzeri görülmemiş bir silah deposuna sahip. (İ)
15. Ermenistan’ ın önceki Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan, La Stampa’ya verdiği röportajda İtalyan Parlamentosu’nun Ermeni <sözde> Soykırımı’nı tanıması zamanıdır dedi. (İ)
16. Ermenistan’ ın yeni Cumhurbaşkanı Armen Sarkissian, Rusya ile doğal olarak güçlü ilişkiler ile ilgilendiğini söyledi. (İ)
17. Milletvekili ve senatör sayısına tırpanı. (T)
(Not: Ermeni faaliyeti olmamasına rağmen Türkiye için ibret alınacak bir haber. Seçim kampanyasında Macron’un söz verdiği gibi, milletvekili ve senatör sayısını yüzde 30 oranında azaltmak üzere yasa tasarısı hazırlanıyor. Şu işe bakın, Macron sayıyı azaltıyor biz artırıyoruz, Ermenistan Parlamenter demokrasiye geçti, biz parlamenter demokrasiden ayrılıp henüz tam anlaşılamayan bir Başkanlık sistemine geçiyoruz !…,o.tan)
18. Hollanda’nın Amsterdam kentinde 1915 ve sonrasında hayatını kaybedenlerin anısına <sözde> soykırım anıtı açılacak. Anıt’ ın açılışına Ermenistan hükümet temsilcilerinin de katılacağı bildiriliyor. (T)
(Not; Aynı haber, yukarıda Madde.1‘de de yer alıyor…, o.tan)
Savaşın kimyasal araçları siyaset gerçeğini geride bıraktı.
Gündemi, İngiltere’nin ikili ajanı Sergey Skripal ve kızı Yulia’nın, Salisbury’ta sinir gazı ile zehirlenmesinden Rusya’nın sorumlu olduğu,
Suriye Ordusunun Şam’ın ilçesi Douma’yı tutan asi Ceys-ul İslam’a karşı kimyasal gaz saldırısında bulunduğu fakat saldırının sivillere felâket getirdiği iddiaları belirliyor.
Her geçen gün Barış’a duyulan özlem yerini bir öfke retoriğine bırakıyor…
*
Pazar günü Başkan D.Trump, bir tweet’te “Hayvan” dediği Beşar Esad’ı Suriye’de gaz saldırısı yapmakla itham etti.
Bu vahşetten Rusya ve İran’ı da ahlakî olarak sorumlu tuttu.
*
“Suriye’deki kimyasal saldırıda kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere birçok kişi öldü.
Başkan Putin ve İran, “Hayvan Esad’ı” desteklemekten sorumludur. Büyük bedel ödeyecekler” dedi.
Eski Başkan Barack Obama’yı da kırmızı çizgisine rağmen bir kimyasal saldırıda Suriye’ye saldırmamak ve güçsüzlük göstermekle itham etti.
”Halbuki daha o zaman Suriye felaketi çoktan sona erecek, hayvan Esad tarih olacaktı “dedi!
*
Salisbury ve Suriye’deki gaz saldırılarının tek yararlanıcısının ”Savaş Partisi” olduğu açıkça görüldü.
Aslında Suriye Ordusu’nun 7 yıllık iç savaşı kazandığı ve savaş sürecinin siyasal çözüme evrilmesinin gerektiği,
Ama Beşar Esad ve Suriye’nin zaferini başta ABD ve İsrail’in bir türlü kabullenemediği çok manidar bir çerçeve oluştu.
*
Bu iddialar üzerinden Başkan Trump,Beyaz Saray’da kabine toplantısında,
Douma’daki saldırıyı “masumlara karşı iğrenç bir saldırı” olarak nitelendirdi.
“Suriye konusunda kararını “gelecek 24-48 saat içinde” vereceğini ilan etti.
*
Suriye ve Rusya ise kimyasal saldırıdan Ceys-ul İslam grubunu sorumlu tuttu.
BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye temsilcisi Caferi “Ceyş-ul İslam, El Nusra ve bunların ilişiği onlarca grubun kimyasal silahının olmasından,
Doğrudan Katar,Türkiye, ABD ve Fransa’yı suçluyoruz.
Bu ülkeleri, saldırganlık koşullarını hazırlamak ve hükümetimizin otoritesini baltalamak için ülkemize karşı yürütülen kanlı politikanın başında olmakla suçluyoruz”dedi.
*
Dünyada milyonlarca insan ana akım medyaya rağmen Suriye ve Rusya ordusu ne zaman bir mesafe alsa;
Bu ülkelerin Suriye’de Esad’a karşı George Soros’la bağlantılı ve Batı müdahalesini savunan savaş yanlısı ve sözde bir arama kurtarma kuruluşu olan,
White Helmets (AK Miğferler) grubunu harekete geçirdiğini, Suriye’nin elinde kimyasal silahının da olmadığını biliyor…
*
Halbuki Başkan Trump, 21.yüzyılın gidişatını başta ülkesi olmak üzere Avrupa, Rusya, Çin ve İslamcılık arasındaki etkileşimin belirleyeceğini,
ABD’nin bütün bu yapının en zengin ve en güçlü ülkesi olduğunu,
Ama askeri ve ekonomik olarak kötü yönetimle zayıfladığını, diğerlerinin de daha güçlendiği düşüncesindedir.
ABD’yi en başta tutmanın yolunun ise rakiplerini, iş dünyası literatüründe SWOT analizi [Strengths, Weaknesses,Opportunities,Threats – Güçlü yönler,Zayıf yönler, Fırsatlar,Tehditler] olarak bilinen yöntemle anlamaktan geçtiğine inanıyor…
*
Bu yüzden Rusya’nın da ABD ile birlikte çalışmayı öngördüğü düşüncesini esas alıyor,
Ve ABD’nin izlediği politikayı değiştirmeyi ve bugünkü çatışmaların yerine işbirliği biçimlerini ikame etmeyi deniyor.
İki ülke arasındaki rekabetin koordine edilerek işbirliğine dönüşmesi halinde bölgesel krizlerin daha az tehdit oluşturacağına,
Bölgesel çalkantıların büyük oranda önleneceğine yönelik bir politikayı güdüyor…
*
Nitekim desteklediği Rusya, Türkiye ve İran ile birlikte Astana sürecinde;
Suriye’de güvenlik tesis edilmeden reformların yapılamayacağı esasında bir ateşkes süreci sağlamış,
Güvenliğin tesis edilmesinden anayasal, kanuni ve meşru sorumluluğu olan Esad hükümeti sorumlu tutulmuştur.
Suriye’nin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü başlığında BM garantisiyle savaşan muhalif silahlı güçlere lojistik kesilmiş ve sınırlarda denetim kurulmuştur…
*
Bu süreçte BM teşkilatı, Suriye İç Savaşı siyasi çözümün hukuki yapısını oluşturmaya yönelik “muhalif-terörist” ayrımını keskin bir şekilde yapmış,
BM tüm taraflarca Suriye’de işlenen Savaş Suçları’yla ilgili ilk raporunu yayınlamıştır…
Her tür zulüm, teröristleri gönderen ve finanse eden ülkeler, Suriye’de insani durumu ahlaksız ticarete dönüştürenler belgelenmiştir.
Bir hukukçu ekip dava dosyalarını hazırlamış, mahkemelerin yargılamak için evrensel yargı yetkisini kullanabileceği,
Ve Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi mevcut bir organa ya da Suriye için yeni bir mahkemeye yetki verilebileceği açıklanmıştır…
*
Ayrıca sahada çıkarları çoğunlukla birbirleriyle farklı ülkelerin Suriye’yi geniş bir uluslararası çatışma ortamı haline getirmesinin önüne geçilmiş,
Türkiye bir şekilde Suriye’ye çekilmiş ve siyasi çözüm arayışları Türkiye-Suriye savaşı başlığıyla çerçevelendirilirken,
Taraflar bu yüzyılın en büyük insanî trajedisinin temel nedenleriyle başa çıkmaya hazır olduklarına dair açık işaretler vermeye başlamıştır…
*
Bu noktada Başkan Trump’ın, eski Başkan Obama ve Dışişleri Bakanı H. Clinton’a ağır eleştirilerde bulunduğu hâlâ hafızalardadır.
Trump, “IŞİD’i Obama kurdu. IŞİD’in kurucusu o. Ve şunu da söylemeliyim yardımcılığını da ezik Hillary Clinton yaptı. IŞİD Obama’yı onurlandırıyor. Obama’nın ikinci ismi Hüseyin’dir” diyordu…
Ortadoğu’daki kargaşadan Obama yönetimini sorumlu tutuyor ve bu konuda ABD’nin demokrat elitleri o günden bu yana yargılanma dehşetini yaşıyor…
*
Bu çerçevede “Büyük Karar ” arifesinde ABD Başkanı’na yakışan şey;
Rusya ile rekabeti koordinasyonla geliştirmeyi sürdürmesi,
Bir ABD-Rusya ortaklığı ile İslamcı İdeoloji ve IŞİD benzeri İslamcı terör örgütlerini ortadan kaldırmak,
Bu ortaklıkla Suriye krizine siyasal çözüm bulmak,
Bu başlıklardan bağımsız olarak “İki Devletli Çözüm” başlığında Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınmasıyla tarafları barışa ivmelemek ve İsrail- Filistin Barışı’nı sağlamak,
İran’ın nükleer bomba kullanma olasılığını engellemektir.
*
Kendi ulusunu tehdit etmeyen, yedi yıllık bir iç savaşı kazanan Suriye’yi ve müttefikleri Rusya, Hizbullah, İran ve Şii militanlarını hedef almak;
Çok ağır sonuçlara yol açacak bir hedef küçültmedir.
Savaşta yasadışı kimyasalların kullanımı hakkındaki dezenformasyon, uluslararası yarışmalarda kullanışlı bir propaganda aracı olarak gelişmiştir.
Isıtılmış retoriğe rağmen mevcut durumda Trump’ın kesinlikle bir kimyasal silah saldırısına yanıt vererek sorumluluk alması beklenmemelidir.
Aksine Trump’ın ABD’ li askerleri geri çekme öngörüsünü tersine çevirmek ve Suriye’de bir ABD askeri dalgası oluşturmak amacıyla böyle bir tavır gösterdiğini düşünmek gerekir.
*
Ama Başkan’ın “büyük kararı” için Britanya, Fransa ve Arap hükümetleri de dahil olmak üzere diğer müttefiklerle Suriye operasyonundaki rolleri için görüştüğü,
Doğu Akdeniz’de müttefik katılımlı yeterli hava ve denizgücünün toplanmasını beklediği de biliniyor.
Bu durumda en iyisinin: Suriye’deki Türk askeri varlığı mı hedef alınıyor olduğu, düşünülmeden geçilmiyor…
Çünkü “Suriye’de ve Dünya’da Barış” yarım milyon insanın kan bedelinin, taş-taş üstünde kalmamış Suriye’nin zararlarının, yaşanan trajedinin bedelini ödemekten geçiyor…
İzmir’de DEÜ Teknopark’ta geliştirilen ve ısı verimini artırarak süresini uzatan solüsyonla dokunan, düşük enerjiyle sıcaklık yayan akıllı kumaş, savunma sanayisinden otomotive geniş bir alanda test edilmeye başlandı.
Dokuz Eylül Üniversitesi Teknoloji Geliştirme Bölgesi’nde (DEPARK) geliştirilen ısı yayan akıllı kumaş, şarj edilebilen pille 5-6 saat sıcaklık verme özelliğiyle yerli ve yabancı yatırımcının dikkatini çekti. Yeni nesil ileri teknoloji malzemelerin geliştirilmesi konusunda çalışma yürüten İltema şirketi, ısıtma teknolojileri konusunda TÜBİTAK desteğini alarak 2012 yılında başladığı çalışmalarda başarılı sonuca ulaştı.Düşük enerji kullanarak yüksek ısı verimi sağlayan teknoloji, ABD ve Güney Kore’deki muadillerini geride bırakan özellikleriyle tercih nedeni oldu. “Doğrudan ipliğe uygulanabilen ilk yüksek ısı verimine sahip teknolojiyi” geliştirerek patentini alan şirket, akıllı kumaşı battaniyeden çadıra, yelekten yatağa ısıya ihtiyaç duyulan hemen tüm ürünlere uyguladı.
GÜNEŞ PANELİYLE ŞARJ EDİLECEK
Enerji kaynağının olmadığı kullanım alanlarında aynı ısıyı sağlamak için 7,5 voltluk şarj edilebilir bataryaları kullandıklarını anlatan Prepol, “Yelek, uyku tulumu ve çadır olarak tasarladığımız kumaş, 7,5 voltluk bataryayla 5-6 saat süresince 35-40 derece arası ısı verebiliyor. Isıyı daha da artırabiliriz ancak terletmeden konforlu bir sıcaklığı hedefliyoruz.” dedi.
Ürünle ilgili Hamburg Üniversitesinde görevli bir öğretim üyesiyle partnerlik anlaşması yaptıklarını, Alman ordusunda dalgıç ekiplerin kullanımı için yelek ürettiklerini anlatan Prepol, “Laboratuvar testleri başarılı geçti. Şimdi Kuzey Denizi’nde denenecek. Önümüzdeki ay bir sipariş anlaşması yapabileceğimizi düşünüyoruz. Türkiye’de de savunma sanayi için üretim yapan iki firma için numune hazırladık. Deneme safhasına geçiyoruz, umarız bir an önce kullanıma geçer.” diye konuştu.
Bazı insanlar yolları çok sever…Acaba sevdiği yollar mı yoksa sevdiklerine kavuşma isteği midir!
Oldum olası sevmem yolculuğu…Çok düzenli bir hayatım olduğundan sanırım sevmeyişim…
THY aktarmasız tek seçeneğimiz olduğundan istediği gibi davranmaya devam ediyor.Zaten birilerinin arpalığı,o kadar kötü yemekler vererek,fiatları çok yüksek tutarak,inerken bir saat havada dönerek yolcunun sabrını sınayarak kasıtlı olarak iflas ettirilip,birilerine peşkeş mi çekilecek acaba diye deli düşünceler dolanıp duruyor kafamda.
Tüm olumsuzluklara rağmen personelin canla başla yolcuyu mutlu etmeye çalışmasını da göz ardı etmemek lazım.
Yapımındaki firmaların bir şeylerin yanlış olduğunu vurgulayıp”Ben bu sorumluluğu alamam,adımı kötüye çıkaramam”deyip yarım bırakmasına rağmen Marmararay ve metro çok güzel çalışıyor.Yalnız onlara ulaşmak keşke bu kadar zor olmasaydı.Bazı yerlerde metroya ulaşmak için çok uzun ve yüksek üst geçitten geçmek gerekiyor.
Neden yaşlı ve hastalar düşünülerek asansör konulmadığını merak ettim doğrusu…
Eskiden evimden çıktığımda ring hattı denen otobüsler vardı,onlara binip rahatlıkla varmak istediğim yere gidebiliyordum.
Yürüyerek 40 dakikada gidebileceğim yere şimdi 2 saatte gidebiliyorum.
Yolların darlığı yetmiyor her iki tarafa da arabalar park edilmiş.Bunu yanımda oturan bir vatandaşla sohbet ederken dile getirdiğimde yeni yapılmış bir Üniversite gözüme çarpıyor.” Neden bu okulların altına park yeri yapılmıyor,hem trafik sorunu çözülür,hem okul para kazanır,bu sorunlar yüzünden gençler artık kendi ülkelerinde yaşamak istemiyor”demiştim ve ertesi gün kurduğum bu cümleyi kelimesi kelimesine TV lerde duydum”Gidiş paralarını da verelim bir daha dönmesinler” diye…
Ürperdim…Acaba peşimizde birileri mi dolaşıyor ve her konuştuğumuzu bir yerlere rapor ediyor…
Bu ülke bizim,kimin ülkesinden kimi kovuyorsunuz,ülkeyi yaşanacak halden çıkarıp…
Artık hastane yollarında nabız yoklar olmuştum.Yanımda oturan beye döndüm”Çok merak ediyorum benzin çok pahalı,işsizlik var,hayat çok pahalı deniyor ama herkesin kapısının önünde bir araba ve herkesin elinde son model cep telefonu var”dediğimde ”Anneciğim biz gösterişe çok düşkün bir milletiz,aç kalırız ama benzin paramız olmasa da borçla aldığımız arabamız kapımızda,yine taksitle aldığımız son model cep telefonumuz elimizde olacak,yoksa kimse adam yerine koymaz seni”
Paltomun cebindeki nuh nebiden kalma eski cep telefonumu avucumun içinde sıkıyorum.
Demek ki adamlık araba ve cep telefonuyla oluyormuş.Vah benim ülkem vah.
Yollar sürekli kazılmış durumda,durmadan bir şeyler yapılmaya çalışılıyor.Çok güzel yapılsın da üç yıl önce gittiğimde kazılan yollar hala bitmemişti.
Acaba durmadan müteahhit değiştirip birileri mi zengin edilmeye çalışılıyor…
Üsküdar’dan Çengelköy’e yürüsem yarım saatte varırım,otobüsle iki buçuk saatte gidebildim.
Hastanelere ulaşmak için resmen bir savaş veriyorsun.Acaba hasta olacağına öl mü demek isteniyor….
Örneğin:Bağlarbaşı’ndan Üsküdar Merkez Devlet Hastanesi’ne veya Doğancılar Semt Polikliniğine gitmek için önce Üsküdar’a iniyorsun,oradan sadece 12C gidiyor hastaneye,40 dakikada bir görünüyor ama bir buçuk saatten önce gelmiyor.Gidiyorsun hastaneye randevun kaçmış oluyor,dönünce bir o kadar saat yine bekliyorsun.
Neden her semte çok otobüs varken hastanelere bir tane hat konulduğunu da sormak istiyorum yetkililere…
Eski bir İETT görevlisi telefon edip bir saat sormuştu ama yine geçiştirilmişti.Galiba bir sorun olduğunda muhatap olacak yer bulunamıyor….
Hasta ve yaşlılara bu zulüm neden yapılıyor anlamak mümkün değil.Eskiden bu otobüs Ring hattıydı ve durmadan dönüyordu.
Kısacık zamanımı iyi değerlendirmeye çalışarak eski dostlarımı ziyaret etmek istedim.
Otobüslerdeki koltuklara otururken kalkarken işkence çekiyorsunuz.Tamam biraz kilom var ama daha şişman birisi nasıl sığıyor bu koltuklara diye merak etmeden edemiyorsunuz.Üstelik eskiden ayağını uzattığında koyacak bir aparat vardı o da yok şimdi.Otobüs firmaları da kendini yenilemeli bence,öyle her koltuğun arkasına TV koymakla yenilik olmuyor,önce yolcunun rahatı sağlanmalı derim….
Eskiden köyüme gitmek için Haydarpaşa’dan trene biner 8 saatte köyüme doğrudan varırdım.Ya da Harem’den otobüse biner terminalde iner hemen yanında bekleyen köy dolmuşlarına biner köyüme ulaşırdım.
Şimdi köyüme yakın Havaalanı yapılmış.İki havaalanı arasını bir saatte geliyorsun İstanbul’a ama Köydeki evden çıkıp İstanbul daki eve varman 10 saati buluyor.
Hani yollar kısalıp insanlar daha rahat ettirilecekti.
Köyden havaalanına gitmek için önce minübüsle şehire inip oradan yetişebilirsen havaalanına giden servislere biniyorsun.
Uçak inince yine o taşıttan bu taşıta ömrünü yiyor yollar…
Bir seferinde otobüsle gideyim dedim.Otobüs şehir dışında bir yerde bıraktı ve servis gelecek dediler 2 saat servis ortada yok,o da yetmiyormuş gibi bekleyebileceğin bir yazıhane vardı eskiden o da yok ve bu sorunları anlatabileceğin kimse de yok ortalıkta.
Yine 10 saate yakın yollardasın…
Kararlıyım ille de kolay ulaşabileceğim bir yol bulacağım.
Treni denedim.Kütahya’dan Eskişehir’e başka bir trenle geldim,ikisinin bağlantısı ayarlanmadığı için hızlı treni kaçırdım,bir saat orada bekleyip,arkadan gelen hızlı trene bindim.Çok güzeldi ama nedense bomboştu.Mutlu bir şekilde sanırım 3-4 saatte İstanbul-Pendik ‘e geldim.Artık Haydarpaşa Garı yoktu.Pendik’ten Üsküdar’a gelmek için iki sokak yukarı ya değiştirilmiş otobüs yolu,yine yollar yapıldığı için,orada uzun bir süre otobüs bekledikten sonra nihayet otobüsümüze binip Üsküdar’A oradan başka bir otobüsle eve tam 4 saatte gelebildim.
Gerçekten yollar yapılmış,kısaltılmış ama nedense insana zulüm artmış…
Hani neredeyse bırakın dağınık kalsın diyesi geliyor insanın…
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Ocak ayında Çin’e 3 günlük bir ziyaret gerçekleştirdi. Ziyaretine Pekin yerine 3100 yıllık tarihiyle kadim İpek Yolu’nun sembol şehri Xian(Şian)’dan başlamayı tercih etti. Bu tercihin nedeni, Fransa’nın İpek Yolu ile yakından ilgilendiğini ve “Kuşak ve Yol” stratejisinin merkezinde olmaya istekli olduğunu Çin’e ifade etmekti. Çin-Fransa ilişkilerinin geleceği hakkında Şian´da bir konuşma yapan Macron, “Tarihi İpek Yolu hiçbir zaman sadece Çinlilerin olmamıştı. Adı üstünde, yollar ancak paylaşılabilir. Eğer söz konusu olan bir yolsa tek yönlü olamaz” dedi. Macron’un Şian’a ayak basması, Fransa’nın Yeni İpek Yolu’nda jeostratejik rol arayışlarına girişeceğinin habercisiydi.
Çin´in, Asya, Avrupa ve Afrika´ya tümüyle erişimini hedefleyen ve ticaret koridorları temelinde şekillenen, 1 trilyon dolarlık “Kuşak ve Yol” stratejisine Avrupa’da bazı taraflar “Çin Yayılmacılığı” eleştirisini getirirken Macron ise ziyaretine Şian’dan başlayarak Fransa’nın “Kuşak ve Yol”a desteğini gösterdi. Yanı sıra Macron, Çin’e yönelik Avrupa’nın ortak tasavvuru olması gerektiğini savundu. Macron, Çin ziyaretinde, Devlet Başkanı Şi Cinping ile nükleer enerjiden havacılık sektörüne uzanan milyarlarca dolarlık ticari anlaşmalara imza attı. Macron’un “Kuşak ve Yol”a verdiği destekten memnun kalan Şi Cinping de iki ülkenin birlikte çalışacağından bahsetti ve ticaret konusunda daha fazla üst düzey görüşmeler yapılacağını vaat etti.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Mart ayında ise Hindistan’a 3 günlük bir ziyaret gerçekleştirdi. Macron, ziyareti sırasında Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile birlikte Fransız-Hint Ekonomik Forumu’na katıldı. Yanı sıra ilk defa toplanan Uluslararası Güneş Enerjisi Birliği Zirvesi’nde konuşma yaparak ikili görüşmeler gerçekleştirdi. Bunların dışında Macron, India Today dergisine verdiği röportajda, Hindistan’ın Avrupa’ya açılmasında Fransa’nın giriş noktası olması gerektiğini savunarak, “Sizin Avrupa’daki tarihi ortağınız İngiltere’ydi ve ben Fransa’nın yeni ortağınız olmasını istiyorum.” ifadelerini kullandı. Yapılan basın toplantısında ise Modi, “İki ülke Hint Okyanusu bölgesinde işbirliği için ortak stratejik vizyon geliştirecektir.” açıklamasında bulundu. Macron’un ziyareti sırasında iki ülke arasında uzay işbirliği, yüksek hızlı tren gibi alanların yanı sıra Pasifik ve Hint okyanusları bölgelerinde güvenlik ve terörle mücadele konuları dahil toplam 14 anlaşma imzalandı.
Bu anlaşmalardan en fazla dikkat çeken ise “Karşılıklı Askeri Lojistik Destek Sağlanması Anlaşması”dır. Bu anlaşmaya göre, iki ülke karşılıklı donanma üslerinin kullanılmasına izin verecektir. Bu doğrultuda Hindistan’a Fransa’nın Cibuti’deki askeri üssünü kullanma hakkı sağlanmış oldu. Cibuti’nin Çin’in ilk denizaşırı askeri üssü olması açısından bakıldığında, Ocak ayında 3 günlük Çin ve Mart ayında 3 günlük Hindistan ziyaretleri gerçekleştirerek, Fransa’nın Hint Okyanusu’nda kendince bir denge politikası izleyerek Yeni Deniz İpek Yolu’nda bir jeostratejik rol arayışında olduğu görülmektedir.
Çin’de Büyük Şian Camii’ni ve Hindistan’da kutsal Ganj Nehrini ziyaret edip terörle mücadele için anlaşmalar imzalayan aynı Macron, Fransa’da camilerin kapatılmasına sessiz kalmakta ve Elysee Sarayı’nda terör heyetini ağırlamaktadır. Türkiye ile terör örgütleri arasında arabulucuk teklifinde bulunan ve Suriye’nin kuzeyine Fransız askerleri gönderdiği söylenen Macron’un, ABD’den devraldığı görev ile Yeni Kara İpek Yolu’nda bir jeostratejik rol arayışında olduğu görülmektedir. Hülasa, safların giderek netleştiği dünyada, Amerikan kafasıyla Hint Okyanusu’nda Yeni Deniz İpek Yolu ve Ortadoğu’da Yeni Kara İpek Yolu için stratejik rol arayan Fransa’yı daha fazla anlatmaya gerek yok. Görüyorsunuz!
AKP ve MHP’nin Cumhurbaşkanlığı’na dönük “Cumhur ittifakı” “Milli ve yerli” adı altında milletvekilliği ve cumhurbaşkanlığı seçiminde birlikte hareket edeceği kesinleşirken, karşı blok’unda yer alan muhalefet partilerinin oluşturacağı ittifak için de “vatan ittifakı” adı seslendirilmeye başlandı.
Önce şunu vurgulayalım:
AK Parti ile MHP “cumhur ittifakı” nda işbirliği yaparken, yani başkanlık sistemi savunurken, muhalefet cephesi güçlü parlamenter sistemin yeniden oluşması için bir araya geliyor.
İttifak konusunda bir süredir “arka kapı diplomasisinin sürdüğünü açıklayan CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun önümüzdeki günlerde, yeniden İYİ Parti Genel Başkanı seçilen Meral Akşener’le nezaket ve kutlama adı altında yapacağı görüşmenin muhalefet cephesindeki hareketliliği artırması bekleniyor.
Bizi takip eden okurlarımız anımsayacaklardır:
İYİ Parti ile Saadet Partisi (SP) arasında bir ittifakın daha önce yapılan çalışmalarda temellerinin atıldığına değinmiştik. Şimdi, muhalefet cephesinde ittifak çalışmaları hızlanırken İYİ Parti ile SP’nin tabanda da benimseneceğine dikkat çekiliyor.
SP’nin böylece barajı aşması durumunda daha önce AK Parti’ye oy veren seçmenlerin de yuvaya dönebileceği hesaplanıyor. İYİ Parti’nin de AK Parti’den oy koparması gündemde. Bu da AK Parti oylarında bir erimeye neden olabilir.
Bundan sonra nasıl adımlar atılacak, ne gibi gelişmeler olacak, bunlara kısaca göz atalım:
Cumhurbaşkanlığı seçiminde, ilk turda her partinin kendi adayını çıkarması, ikinci turda en çok oyu alan muhalefet adayının desteklenmesi konusunda görüş birliği oluşmuş görünse de, CHP’de alternatifli seçenekler konuşuluyor. Bu kapsamda, muhalefet bloku’nun “tek cumhurbaşkanı adayı”yla çıkması, genel seçimde barajı sıfırlama ittifakı yapılarak parlamentoda güçlü temsil”in sağlanması seçeneği de değerlendiriliyor.
Böylece parlamentoda güçlü bir muhalefet cephesi oluşturarak ikinci turda psikolojik üstünlüğün elde edilmesi hesabı yapılıyor. CHP ve muhalefet kulislerinde öne çıkan ittifak modelleri ve seçim stratejilerine ilişkin yapılan değerlendirmeler şöyle:
Birden çok ittifak, ikinci turda tek aday: CHP, İYİ Parti ve SP’de Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunda herkesin kendi adayını çıkarması, ikinci turda en çok oyu alan adayın desteklenmesi görüşü ağırlıklı görünüyor.
Her üç partide ilk tur öncesinde bir “ilkeler bildirgesi”nin açıklanması ve ikinci turda seçmenin karşısına bu ilkeler etrafında gidilmesi gerektiği görüşü ağırlık kazanıyor.
Kılıçdaroğlu da geçen hafta milletvekilleri ile yaptığı görüşmelerde, “İsim yerine ilkeler üzerinde uzlaşma” sağlanması gerektiğini belirtip bu uzlaşmanın da “demokratik parlamenter sisteme dönüşün nasıl sağlanacağı ve tüm sorunların çözümü” noktasında olacağı mesajı vermişti.
Milletvekili seçiminde ise “birden çok ittifak” yapılması öngörülüyor. Bu modele göre, İYİ Parti-SP-DP ittifakı, HDP’nin ise daha önceki seçimlerde de işbirliği yaptığı sol sosyalist gruplarla ittifak yapması ve CHP’nin de tek olarak genel seçime girmesi konuşuluyor.
Tek adaylı “vatan ittifakı”: CHP içinde seslendirilen bir başka önemli formül ise hem parlamento hem de Cumhurbaşkanlığı seçimine tek aday ve en geniş ittifakla gidilmesi yönünde gelişiyor.
Bu formülü savunanlar, Erdoğan’ın iktidarın tek adayı olarak seçime gireceğini, buna karşın muhalefet cephesinin çok sayıda adayının seçmende kafa karışıklığına yol açacağını savunuyorlar. Bunun yerine muhalefetin güçlü bir tek adayla seçime gitmesini savunuyorlar.
Bu görüşü savunanlar, “cumhur ittifakı”na karşı “vatan ittifakı” ismini de seslendiriyor. Güçlü bir muhalefet adayının genel seçimler için de çıtayı yükselteceği savunuluyor. Ayrıca, adayı seçimi kaybeden muhalefet partilerinin, ikinci tura kalan adayı destekleme konusunda 15 günlük sürede motive olmasının da zor olacağına dikkat çekiliyor.
Başka formüller de var,bunlara da göz atalım:
CHP’de dile getirilen bir başka görüş ise genel seçimlerde CHP’nin öncülüğünde, parlamento dışındaki partilerin en geniş ittifakı yapması yönünde. Bu yöntemle, AKP’nin MHP’yi baraj sorunundan kurtardığı gibi, CHP ile yapılacak liste ittifakıyla, parlamento dışındaki partilerin parlamentoya girişinin sağlanması öngörülüyor.
Bu formülü savunanlar, “Geniş bir muhalefetle hem Meclis’te farklı grupların temsili sağlanır, hem örneğin 400’e yakın sandalye kazanılırsa, muhalefet Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunda büyük bir psikolojik üstünlük ve avantaj yakalamış olur” görüşünü dile getiriyorlar.
2019 seçimlerine dönük “ittifak” düzenlemesi genel seçimleri içeriyor. Ancak, AKP’nin seslendirmeye başladığı, “güçlü olan yerlerde ittifak ortağının adayını destekleme” formülünün, muhalefet cephesinde de yapılması planlanıyor. Özellikle 16 Nisan referandumunda “hayır” çıkan Ankara ve İstanbul’un da aralarında bulunduğu büyükşehirlerde, güçlü olan partinin ya da “adayı güçlü” olan partinin desteklenmesi formülü üzerinde duruluyor.
1. Armen Sargsyan Ermenistan’ın dördüncü başkanı olarak yemin etti (İ)
(Not ; Armen Sargsyan’ ın Cumhurbaşkanlığı ile ilgili Ermeni basınında pek çok haber yer alıyor. Bazı haberlerden birer örnek veriyoruz…,o. tan)
2. Cumhurbaşkanı Armen Sarkissian : Ermeni <sözde> Soykırımı’nın tanınması kendi içinde sona ermeyecek, dünyanın herhangi bir yerinde tekrarını önlemek için önemli bir adımdır. (İ)
3. Cumhurbaşkanı Armen Sarkissian, Ermenistan ve tüm Ermeni halkı, Karabağ’ ın’ yanında olacak ve meşru haklarıyla savaşacak. (İ)
(Not: Yeni cumhurbaşkanının konuşmasının tamamı bu haberde yer alıyor..,o.tan)
4. Ermenistan’ ın yeni Cumhurbaşkanı’ (Armen Sargsyan) nın yemin töreninde Büyükelçiler hazır bulundular. (İ)
5. Cumhurbaşkanı Armen Sarkisyan, Karen Karapetyan hükümetinin istifasını kabul etti. (İ)
6. Lavrov, AB’ yi, Sovyet sonrası cumhuriyetlerde Avrupa’yı ya da Rusya’yı seçmesi opsiyonundan vaz geçmeye çağırdı.(İ)
7. Kudüs Ermeni Patriği, İsrail Dışişleri Bakanını protesto etti. (İ)
8. Almanya, Ermenistan’ı ve Gürcistan’ı güvenli ülkeler olarak ilan etti. (İ)
9. Rusya DİB Lavrov, Ermenistan’ın Avrasya Ekonomik Birliği (EAEU) ve AB ile başarılı ilişkiler kurma deneyimini değerlendiriyor. (İ)
http://artsakhpress.am/eng/news/84012/fm-lavrov-considers-armenia’s-experience-to-develop-relations-with-eaeu-and-eu-successful.html
10. Rusya DİB Lavrov, Rusya’nın öncelikleri arasında Karabağ sorununun çözümü var.(İ)
11. Karen Karapetyan, Serj Sarkisyan’ı Başbakanlığına aday göstermeye karar verdik. (İ)
12. Ulusal Meclis Daimi Komiteleri oybirliğiyle Ermenistan – AB anlaşmasını onayladı.
Son bir hafta içinde çok önemli gelişmeler oldu. Zirvede Erdoğan “Rusya ilişkilerinin su verilmiş çelik gibi sağlam olduğunu” ifade etti.
Aynı Erdoğan aradan üç gün geçtikten sonra, ABD İngiltere, Fransa ve İsrail’in müştereken dolaşıma soktuğu, Suriye Arap Devleti Duma’da kimyasal silah kullandı yalanına iştirak etti.
İslamcı medya toptan Amerikan yalanlarının yanında yer alarak, İsrail’e destek vermiş oldular. Suudi Arabistan zaten açıktan Amerika ve İsrail’in yanında yer almıştı.
En garibime gidense, Sözcü Gazetesinin de İslamcı medya ile birlikte Amerikan yalanlarına katılmasıydı.
İslamcı medya için Amerikancı köklerine döndü diyebiliriz, lakin Sözcüye ne diyeceğiz? Amerikancı köklerine mi döndü diyeceğiz?
Neyse, medyamız böyle olunca, medyada süren tüm savaşları Amerika’nın kazanacağı aşikârdır.
Lakin bu kez durum eskisinden çok daha hassas bir düzleme çıktı. Erdoğan ve medyasının toptan Guta konusunda birlikte Amerikan yalanlarına sahip çıkması Rusya ve İran cephesinde güvensizlik yarattı.
Açıklamalar geldi. Lovrof “Türkiye’nin Afrin’i Suriye devletine teslim etmesi gerekir” diye açıklama yaptı. Tabi sen oynak bir siyaset izlersen elin oğlunun armut toplamayacağını bilmemiz gerekir.
Suriye’de, Rusya Amerika çatışması an meselesi haline gelirken oynak siyasetler güven vermez ortamlar yaratıyor.
Rusya’da çıkan gazeteler Rusya Amerika çatışması an meselesi diye manşetler atıyor.
Trump 24-48 saat içinde Suriye ile ilgili büyük bir karar alacağım dedi.
Trump bu kararı alınca, biz ABD’nin ve İsrail’in mi yanında olacağız? Eğer ABD sahte kimyasal iddialarına inanıyorsak ABD’nin yanında olmamız gerekir.
Rusya ve ABD Suriye’de çatışırsa, ne Rusya ne Amerika bizim izlediğimiz siyasete güvenmez. Böyle bir durumda Suriye devletine karşı olmak Rusya’ya ve İran’a karşı olmak demektir. Tabi ABD ve İsrail’in yanında olmak anlamına gelir.
Geldik mi, Suriye Arap Devleti düşmanlığının bize yarattığı büyük çıkmaza?
Batı yeniden Rusya’yı 1980 konumuna döndürmek istiyor. Her yerden baskı yapıyor. Rusya’da çıkan gazetelerin yorumuna bakılırsa; Savaşın artık kaçınılmaz konuma geldiği yönündedir.
Amerika bölgeye ve Rusya’ya karşı büyük bir saldırıyı göze alabileceği imasını yapıyor.
Durum çok gergin. İslamcı medyanın yaptığı; Amerikan saldırganlığına çanak tutmak; ülkemizin güvenliğini tehlikeye atmaktan ibarettir.
Diploma meselesinin önemi büyük.
Çünkü diploması yoksa, cumhurbaşkanlığı düşer, hatta düşmekle kalmaz, hiç cumhurbaşkanı olmamış kabul edilir.
Attığı her imza geçersiz olur, yaptığı tüm atamalar düşer, hatta onayladığı hükümet bile otomatikman düşer.
Dokunulmazlığı kalkar.
Silivri’yi boylar!
O kadar kritik bir konu yani.
Recep Tayyip Erdoğan’ın değişik dönemlerden resimleri
İlkokul
İsterseniz Tayyip Erdoğan’ın eğitim hayatına daha yakından bir göz atalım.
26 Şubat 1954 doğumlu.
Kasımpaşa Piyale Paşa İlkokulu’nu 1965’te bitirmiş.
İlkokul Eylül ayında başlar. Yani 6 yaşında okula başlamış olsa 1960 yılının Eylül ayında ilkokula kayıt yaptırır.
1960-61, 1961-62, 1962-63, 1963-64, 1964-65 dönemlerinde okula devam eder.
Kayıpsız bir şekilde mezun olur.
Hiç belli etmiyor deseniz de demek ki ilkokul diploması var!
Ortaokul-Lise
1965’te ilkokulu bitirdikten sonra İstanbul İmam Hatip Lisesi’ne giriyor.
O yıllarda orta kısım 4 yıl, lise kısmı ise 3 yıl, toplamda 7 yıllık eğitim veriyor.
1965-66, 1966-67, 1967-68, 1968-69 dönemlerinde orta kısım 1969-1970, 1970-71, 1971-72 yıllarında lise kısmı.
Yani Tayyip Erdoğan’ın 1972 yılında İstanbul İmam Hatip Lisesi’nden mezun olması gerekir.
Ama 1973’te mezun olmuş!
1 yıllık bir kayıp var, acaba Tayyip Erdoğan 1 yılı tekrar mı etti?
Yani sınıfta mı kaldı?
Lise yıllarında pek başarılı bir öğrenci olmadığını zaten arkadaşları da aktarıyor.
Süleyman Demirel’den Turgut Özal’a kadar, tüm devlet liderlerinin ilkokul karnelerine kadar, aldıkları tüm notları biliyoruz.
Öyle ki Osmanlı döneminde okuyan Mustafa Kemal’in bile okul sicilleri, karneleri, ders notları elimizde.
Ama Tayyip Erdoğan’ınki yok!
Neden?
Kasımpaşa Piyalepaşa İlkokulu veya İstanbul İmam Hatip Lisesi, böylesine önemli bir mezun verdiğine göre, o talebenin tüm sicil defterini, karnelerini, okul notlarını, çerçeveletip okul girişinde neden sergilemez?
Biz cumhurbaşkanımızın ortaokul veya lisede sınıfta kalıp kalmadığını bile bilemiyoruz!
Üniversiteye nasıl girdi?
Aslında bu lise son sınıf devresinin üzerinde durmak gerek.
Çünkü o iki yıl çok kritik.
12 Mart dönemi.
1971-73 arası.
Artık lisede reşit bir öğrenci.
1973’te İmam Hatip’ten mezun oluyor ama üniversiteye girme hakkı yok.
Çünkü o tarihlerde, İmam Hatip mezunları İlahiyat dışında bir bölüme giremiyorlar. Girmek isteyen olursa normal bir liseden diploma almak zorunda.
Tayyip Erdoğan da, çok dini bütün bir insan olduğu için İlahiyat’ta okumak istemiyor, Ticari İlimler okumak istiyor!
Bunun için de önünde bir yol var. Lise fark derslerini verip, bir diploma alıp, üniversiteye girebilir.
Ortaokul-lise döneminde 1 yıl sınıf kaybı olan Tayyip Erdoğan, 1973 Haziran’ında liseyi bitirip eve kapanır, ders çalışır ve Ekim ayında Eyüp Lisesi’nden diploma alır!
Sonra bu diplomayı alır ve Aksaray Ticari İlimler Akademisi’nin yolunu tutup orada kayıt yaptırır.
Lise fark diploması neden yok!
1973 yılında Ekim ayında yine de üniversiteli sayılamaz.
Çünkü kayıt yaptırdığı yer üniversite değil Akademi’dir.
Bir tür Yüksek Okul ama üniversite değil!
1973’te kayıt yaptırırken Akademi’ye iki adet diploma sunmuş olması gerekir.
Birincisi, İstanbul İmam Hatip Lisesi diploması.
İkincisi, Eyüp Lisesi diploması.
Bildiğimiz kadarıyla İmam Hatip diploması var ama Eyüp Lisesi diploması yok!
Eyüp Lisesi, bu pırlanta öğrencisini mezunları arasında saymasına rağmen, diplomasını çerçeveletip okul girişine asmamış!
Kaldı ki Eyüp Lisesi’nde verdiği kaç fark dersi var, bu sınavlar ne zaman yapılmış, bu sınavlardan kaç almış, bu kayıtlar da ortada yok.
Eyüp Lisesi’ne ait öğrenci numarası ve sicil kaydı yine yok.
İnsan ister istemez meraklanıyor, nerede bu diploma?
Ya da var mı böyle bir diploma!?
Hadi diyelim Eyüp Lisesi bu kadar ihmalkar, Aksaray Ticari İlimler Akademisi’nde her iki diplomanın da orijinali ya da noter onaylı bir sureti olmak zorunda.
Eğer Aksaray Akademisi sonradan Marmara Üniversitesi haline dönüştü ise, o zaman da Marmara Üniversitesi’nde, Tayyip Erdoğan’a ait bir pembe karton kapaklı sicil dosyası olmalı. Burada da bu diplomalar olmalı!
Ama yok!
Sahi nerede bu Eyüp Lisesi diploması?!
Üniversite yılları
Gelelim Akademi günlerine…
1973 yılında Akademi’ye girmiş.
Normal şartlar altında, 1976 yılında mezun olması gerekir. Çünkü okul 3 yıllık.
Ama mezuniyet tarihi 1981!
3 yıllık okulu 8 yılda bitirmek!
Hadi hakkını yemeyelim. Son yılı şubat döneminde bitirmiş, yani yarım sene eksiği var.
Ama sayalım:
1973-74, 1974-75, 1975-76, 1976-77, 1977-78, 1978-79, 1979-80, 1980-81.
Yine 7.5 yıl ediyor!
Burada hemen bir duralım ve 8 Aralık 2013 tarihine dönelim ve Başbakan Tayyip Erdoğan ne demiş okuyalım:
“Üniversitelilere sınırsız af diye bir şey tanımıyoruz. Çünkü bu öğrenciler üniversiteleri terör alanına çevirdiler. Hazırlığımızı yapıyoruz, 6-7 yıl içinde bitirdin bitirdin. Bitiremedin güle güle?” dedi.
Bak sen şu Tayyip’e!
Sen 3 yıllık Akademi’yi 7.5 yılda bitir ama 4-5 yıllık üniversiteyi 6-7 yılda bitiremeyen öğrencileri okuldan şutla!..
3 yıllık okulda 7.5 yıl öğrencilik.
Lise döneminde 1 yıl kaybı olan bir öğrenci için, normal bir kayıp diyebilirdik belki.
Ama biliyoruz ki, Lise’de 1 yıl kaybeden Tayyip Erdoğan, 1973 yazından itibaren çok çalışkan bir öğrenci olmuştur ve fark derslerini bir çırpıda vermiştir!
Hadi diyelim tekrardan biraz tembelleşti.
Ya da rehavete kapıldı.
Ama 3 yıllık okulda, 7,5 yıl kayıt silmeden kimseyi tutmazlar!
Birinci ihtimal; kaydı silindi, diploması o yüzden yok!
İkinci ihtimal; kaydı silindi ama 1981’de afla geri döndü ve okulu bitirip diplomayı aldı.
Ama her iki halde de, kayıt silme belgesinin olması gerekir.
Nerede bu belge?
Afla döndü ise, başvuru belgesi nerede?
İki belge de yoksa, nerede bu öğrenci?
Arkadaşsız öğrencilik
Aslında bu da üzerinde çokça durulan bir konu.
Tayyip Erdoğan’ın üniversite arkadaşı hiç yok.
Onu tanıyan, bilen, gören, duyan kimse yok.
Düşünsenize, sizinle aynı sırada oturan, aynı sınıfınızdaki arkadaşınız, önce Büyükşehir Belediye Başkanı oluyor, sonra Başbakan ve şimdi de Cumhurbaşkanı.
Ama bir tane bile üniversite arkadaşı çıkmıyor.
Üstelik, İmam Hatip arkadaşları ile çok sıkı bağlarını onlarca yıl sürdüren vefalı bir arkadaştır Tayyip Erdoğan.
Ve yine tüm arkadaşlarını kollayan, iş veren biri.
Neden bir tane arkadaş çıkmaz şu Akademi’den?
İki kritik yıl: 1971-1981
İsterseniz Tayyip Erdoğan’ın lise ve üniversiteden mezun olduğu, ya da mezun gözüktüğü veya gösterildiği iki yıla odaklanalım.
1972’de bitirmesi gereken liseden 1973’te mezun oluyor.
Yıllar 1971 darbesi dönemi.
MİT’in İslami kesimler içine sızdığı yollar.
Mümtaz’er Türköne 5 Temmuz günü şu satırları yazdı:
“70’lerin başına ait bir hikâye. Üniversitede okurken polisler sebepsiz yere Siyasî Şube’ye alıyor; iyi polis-kötü polis muhabbeti ile korkutucu bir sorgudan geçiriliyor. En nihayetinde üçüncü bir kişi ‘bize çalışacaksın’ diye meseleyi bağlıyor. İslâmcı dostum, ‘Ben reddettim, ama çevremde aynı tezgâha düşüp teklifi kabul eden çok sayıda tanıdığım olduğunu anladım’ diye bitirdi hikâyeyi.”
Ertesi gün Ali Bulaç açıklama yaptı. O kişi benim ve olay doğrudur diye…
1970’lerin başı…
Liseyi bir yıl uzatan bir isim, kendi ifadesine göre İslamcı hareketin içinde yer alan bir isim Tayyip Erdoğan!
Acaba?
10 yıl ileriye gidelim ve 12 Mart’tan 12 Eylül darbesi dönemine gelelim.
1976’da bitirmesi gereken Akademi’yi 1981’de bitiriyor.
Tesadüf yine darbe dönemi.
Her iki darbe döneminde de, Tayyip Erdoğan’a kimse dokunmuyor.
Kendi ifadesi ile İslamcı gençliğin en önde gelen lideri olduğu halde.
12 Eylül’ün en önemli nedeni olarak gösterilen Konya mitinginin başında olduğu, İstiklal Marşı okunurken oturma eylemi yaptığı halde…
Diğer İslamcılar hapse atılırken, Tayyip Erdoğan’a üniversite diploması veriliyor!
MİT ajanı mı?
Aslında diplomalardaki tutarsızlıklar, başka bir şeyin göstergesi.
Akademi’ye nasıl girdi?
Neden hiç devam etmedi?
Neden ve nasıl diploma alabildi?
Bunun ülkemizde tek açıklaması olabilir:
Ya Emniyet ya da MİT elemanı ya da personeli olmak!
Tayyip Erdoğan’ın okul yıllarındaki karanlık, ancak MİT arşivine bakılarak aydınlatılabilir.
Sahte geçici mezuniyet belgesi
Gelelim işin sahtecilik kısmına.
Tayyip Erdoğan’ın elinde 1981 yılında aldığı geçici mezuniyet belgesi var.
Ama bu geçici mezuniyet belgesi
Mühürsüz,
Resimsiz,
İmza sahte.
Bir belgede üç ayrı kalpazanlık!
Mühürsüz mezuniyet belgesi asla olamaz.
Mühürsüz hiçbir devlet evrakı olamaz.
Mühür varsa devlet vardır, mühür yoksa devlet yoktur!
Kaldı ki Tayyip Erdoğan’la aynı yılda ve dönemde geçici mezuniyet belgesi alanların evrakında mühür de var, fotoğraf da var.
Üstelik imzalar farklı.
Tayyip Erdoğan’ın geçici mezuniyetindeki dekan Doç. Dr. Sinan Arıtan’ın imzası ile diğer geçici mezuniyet belgelerindeki dekan Doç. Dr. Sinan Arıtan’ın imzası farklı.
Belli ki Tayyip Erdoğan, askerliğini yedek subay olarak yapmak için bir sahte belge düzenlemiş.
Belki kendi isteğiyle belki de üstlerinin yönlendirmesiyle.
1982 yılının askerlik belgelerine bakılarak, Tayyip Erdoğan’ın nasıl yedek subay olabildiği araştırılabilir. Askerlik şubesindeki dosyasında neler var. Askeri birliğindeki dosyasında ne evraklar var.
Yedek subay kantinci?
Kaldı ki burada da bir başka sıkıntılı durum var.
Tayyip Erdoğan, kendi hayat hikayesini anlatırken askerliğini 1979 yılında yaptığını anlatıyor.
Ama askerlik kayıtları 1982’yi gösteriyor.
(Bu arada Soner Yalçın, Kayıp Sicil’de 1983 olarak belirtmiş)
Öyle garip bir durum ki, askerliğini 1979’da yaptığına dair gazete küpürleri ve bir de asker şapkalı bir resim var.
Hafıza yanılır.
Çünkü insan yanılır.
Ama bir insan askerliğini 1982’de yapıp da 1979’da yaptığını anlatamaz.
Basit bir nedeni var, 1980’de darbe oldu.
Tayyip hem 1979’da askerlik yaptığını iddia ediyor, hem de 1980’da darbede gözaltına alınıp Metris’e atıldığını.
Herkes Metris yalanına gülüyor, bir caka satma olayı diye.
Ama daha vahimi, Tayyip, Metris kurulduğunda Metris’i kuran ordunun yedek subayı!
Üstelik bunu da karıştırıyor.
Burada hemen askerlik parantezi de açalım derim.
Tayyip’in askerlikle ilgili de bir fotosu ve arkadaşı yok!
Tıpkı üniversite gibi.
Kantinci olduğunu söylüyor ama sadece tek başına çekilmiş bir fotosu var.
Bu arada Ergün Poyraz’ın yayınladığı askerlik belgesinde kantin subayı değil takım komutanı gözüküyor.
Yoksa diyorum, bu belge de mi sahte?
Garip değil mi?
Hem hayalet öğrenci…
Hem hayalet asker…
Bu işte sizce bir MİT yeniği yok mu?
Tayyip Erdoğan’ın askerlik fotosu olmadığı için şüpheler oluşunca, Rize Müftüsü Yusuf Doğan bir foto yayınladı Tayyip Erdoğan’ın da olduğu.
Ama Yusuf Doğan askerliğini 1983’te Kıbrıs’ta yapmıştı!
Her yalanı kapatmak için başka bir yalan çıkıyordu piyasaya.
Sahte diploma
Aslında üniversiteden diploma almanız şart değildir. Geçici mezuniyet belgesi ile de pek çok işleminizi yapabilirsiniz.
Prosedür şöyledir.
Okuldan mezun olduğunuz an, üniversite size bir geçici mezuniyet belgesi verir. Ama hemen akabinde diploma da hazır olur ve diplomalar arşivinde saklanılır.
Siz okula gittiğinizde öğrenci işlerine gider ve ben diplomamı almamıştım dersiniz, arşivden çıkartıp verirler.
Yani zaten hazır olan diploma size verilir, yeniden bir diploma düzenlenmez!
Tabi verirlerken imzanızı alırlar, teslim tesellüm belgesi ile.
Tayyip Erdoğan, 1981’de mezun olduğunda Akademi mevcut.
O yıl içinde mutlaka diploma hazırlanmış olmalı.
1982 yılında Akademi Marmara Üniversitesi’ne bağlandı ise, bu diploma, arşivle birlikte Marmara Üniversitesi arşivine devredilmiş olmalı.
Yani Tayyip Erdoğan’ın elinde, üzerinde Marmara Üniversitesi yazmayan bir diploma mutlaka olmalı!
Ama yok!
Marmara Üniversitesi, eski diplomaları imha edemez. Saklamak zorundadır. Ama bir imha kararı alınacaksa, bu da üniversite karar defterinde yazılı olmalı.
Kararsız imha olamaz.
Ama böyle bir karar da yok!
Diploma ihtiyacı
Aslında Tayyip Erdoğan’ın bir diplomaya da ihtiyacı yok ki.
Bir dönem muhasebecilik yapıyor, sonra particilik. Ondan diploma isteyecek kimse yok. Zaten 1981’de mezun olan Tayyip Erdoğan, 1994 yılına kadar okula uğramıyor ve diploma da almıyor.
1994 yılanda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday oluyor.
İşte o tarihte diploma gerekiyor.
Ya da kendisi öyle hissediyor.
YSK’ya bir diploma veriyor.
Dikkat edin tarih 1994!
Peki bu diploma nerede?
Evet bu diploma ortalıkta yok!
İki diploma ikisi de sahte
Ama Ergün Poyraz bu diplomayı yayınladı.
Ne zaman?
Tam da cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında.
26 Eylül 2015’te Oda TV haber sitesinde.
Ama bu tarihte başka bir şey daha olmuştu, Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı adayı olunca, Yusuf Halaçoğlu, Tayyip Erdoğan’ın 4 yıllık üniversite mezunu olmadığını, bu nedenle aday olamayacağını açıklamıştı.
Peki ne oldu?
Bunun üzerine Marmara Üniversitesi hemen Tayyip Erdoğan’a bir diploma düzenleyip verdi.
Artık diploması vardı!
Ama büyük bir hata yapmışlardı. Verdikleri yeni diploma ile 1994’te Tayyip Erdoğan’ın YSK’ya sunduğu diploma farklıydı!
Yani iki diploması vardı artık Tayyip Erdoğan’ın ve ikisi de birbirinden farklıydı.
İki sahte diploma!
Kim sahtekar?
Marmara Üniversitesi’nin bir kabahati yoktu aslında.
Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olması gerekiyordu ama diploması yoktu.
Mecbur bir diploma vereceklerdi.
Yoksa hapsi boylarlardı.
Onlar da kendilerince bir diploma hazırladılar.
Ve tam da o dönemde İstanbul Anadolu 5. Sulh Ceza Mahkemesi, Marmara Üniversitesi’nin diploma erişim linkine erişimi yasakladı.
Bir haltlar karıştırıyorlardı ve bu ortaya çıksın istemezlerdi.
Sadece bu karar bile, ortada bir kalpazanlığın olduğunun kanıtıdır.
Erişim engellendi, üniversite rektörlüğü sahte diplomayı üretti ve açıkladı.
Ama üniversitenin Tayyip’in daha önce bir diploma aldığından (ya da kendisinin hazırladığından) haberi yoktu ve şimdi iki diploma birbirini tutmuyordu.
Sıkıntı şuradaydı, üniversite bir kişiye 1994’te diploma verdi ise, bunu bilirdi.
Belli ki Tayyip Erdoğan, bu diplomayı üniversiteden almamış kendisi hazırlamıştı, o nedenle üniversitede kaydı da yoktu.
Eğer üniversiteden alınmış olsaydı, bu kaydı gören üniversite Tayyip Erdoğan’ı uyarır, siz zaten daha önce bir diploma almışsınız derdi.
Gerçekten de aldığınız diplomayı kaybedebilirsiniz, çaldırabilirsiniz vb. Böylesi durumlarda bir kayıp ilanı çıkartır, o ilanla başvurur, o kayıp ilanı üzerine üniversite size yeni bir diploma verir.
Ama işte bu prosedür de uygulanmamıştı.
Biri Tayyip Erdoğan’ın hazırladığı,
Diğeri Marmara Üniversitesi’nin hazırladığı iki ayrı diploması olan
Ve ikisi de sahte olan bir cumhurbaşkanımız var.
Ne kadar övünsek azdır.
Marmara’nın sahte diploması
Marmara Üniversitesi’nin yeni hazırladığı diploma da baştan aşağı sahteydi.
Nasıl mı?
Diplomada 1981 Şubat mezunu yazıyor. Ama üniversitelerde Şubat diye bir dönem yoktur. Güz dönemi ya da yaz dönemi yazması gerekir.
Üniversitenin altında dekan olarak Prof. Dr. Ömer Faruk Batırel ismi ve imzası var. Ama o Ömer Faruk Batırel o dönemde ne dekan ne de profösör.
Geçici mezuniyet belgesindeki öğrenci numarası ile diplomadaki öğrenci numarası da birbirini tutmuyor üstelik!
Ve bir üniversite böyle abuk sabuk bir diploma düzenler mi?
Bu sahte diploma üzerine yazılar çıkmaya başlayınca, AKP’nin internet trolleri bir belge yaymaya başladılar internet üzerinde.
İngiltere’den Principal Forensic Service adlı bir adli kuruluştan, Anthony Stockton’un diplomayı incelediği ve doğruluğunu onayladığı iddia ediliyordu.
Sonra Nokta dergisi uzmana ulaştı, uzman çok şaşırdı, ne böyle bir belge incelemişti ne de böyle bir rapor vermişti.
Yani sahte diplomanın sahte olmadığını ispatlamak için sahte bir rapor düzenlemişlerdi.