Blog

  • Popçu Gülşen Doğum Günü Kutladı

    Şarkıcı Gülşen önceki günlerde 46 yaşına giren müzisyen eşi Ozan Çolakoğlu’na sürpriz yaptı.

    Ailesiyle birlikte konaklamak için Paris’in en lüks otellerinden biri olan, Four Seasons’ta geceliği 15.000.00TL ye delux oda tuttu.

  • İsmet Paşa’nın Kırk Basamak Merdivenli Şahnası!

    İsmet Paşa’nın Kırk Basamak Merdivenli Şahnası!


    Hatırlanacağı gibi; İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in geçenlerde Trabzon mitinginde sarf etmiş olduğu “Rahmetli İsmet İnönü’nün ruhuna Fatiha okunur hale getirdiniz milleti. Öyle yasakçı bir zihniyetle yönetiyorsunuz ki utanmasanız teyzelerin kısır ve altın günlerine dinleme memuru gönderecekseniz” şeklindeki sözleri, malum (yandaş) medya tarafından alabildiğine istismar edildi. CHP’nin bu durumu Meral Akşener adına sadece “yol kazası” şeklinde yorumlaması ise adeta CHP’nin, siyasi çıkar için İsmet Paşa’yı gözden çıkarması olarak yorumlandı yine aynı medya tarafından.

    Oysa, Cumhurbaşkanı’nın sık sık dile getirdiği üzere; hiç kimse “la yüs’el” değildir. Yani hiç kimse sorumsuz değildir. İsmet Paşa ve dönemi de buna dahildir, tenkit edilebilir, edilmelidir de. Ancak insaf ölçüleri içinde ve objektif bir şekilde. Öyle, tek parti camileri yıktı, yaktı, sattı, ahır yaptı, meyhane yaptı, parti binası yaptı, din adamlarını astı, hapislere attı, ezanı yasakladı diye söze başlarsanız, kusura bakmayın; aklı başında hiç kimse inanmaz size. Öte yandan dönemin şartlarını dikkate almaksızın yapılan tenkitler de gerçekçi olmaz.

    İsmet Paşa, Atatürk’ün ölümünden bir gün sonra olmak üzere 11 Kasım 1938 günü Cumhurbaşkanı olmuştur. Hem de bugünkü iktidar partisinin ısrarla, devamı olduklarını söyledikleri Demokrat Parti’nin kurucu lideri Celal Bayar’ın önerisiyle. Çünkü Celal Bayar o tarihte Başbakandır. Yani ülkenin ikinci adamı. Atatürk ile İnönü’nün araları açıktır o tarihlerde.

    İsmet Paşa’nın cumhurbaşkanı olduğu zaman, ülke dersim İsyanı gibi bir badireden yeni çıkmıştır, Hatay’ın anavatana bağlanması çalışmaları devam etmektedir ve en önemlisi de İkinci Dünya Savaşı’nın ayak sesleri yakından işitilmektedir. Stalin yönetimindeki Sovyetler Türkiye’den toprak istemektedir. İsmet Paşa ise, 15 yıl önce verilen Milli Mücadele’den perişan bir halde çıkan Türkiye’yi yeni bir savaşa sokmamak için çareler aramakta, kıvranıp durmaktadır. Cumhuriyetin ilanının üzerinden henüz 15 yıl geçmiştir, inkılaplar benimsenmeye/benimsetilmeye çalışılmaktadır. Gerici akımlar ve yerli işbirlikçiler pusudadır. Atatürk gibi deha sahibi bir adam da yoktur artık.

    Ülkenin durumu hiç de iç açıcı değildir ve her şeye ihtiyaç vardır. Yoksunluk-yoksulluk diz boyudur. Halk, sıtma başta olmak üzere çeşitli hastalıklarla boğuşmaktadır. Halkta uyuz salgını vardır. Henüz en iyi uyuz ilacı katran, en iyi temizlik maddesi kil veya kül’dür Anadolu kırsalında. Özetle; Cumhuriyet henüz kendisinden emin değildir.

    Böyle bir ortamda izlenecek en akılcı politika, sıkı tedbirler almak ve otoriter bir yönetim sergilemektir. 15 Temmuz 2016’dan sonra sergilenen yönetim de aynı değil midir? Ülkemiz iki yıla yakın süredir olağanüstü hal yönetimi ile yönetilmektedir. Dolayısıyla; İsmet Paşa da aynısını yapmıştır. Halka yeni yükümlülükler getirmiş, önceki yükümlülükler ise tavizsiz, hatta jandarma dipçiği eşliğinde uygulamaya devam edilmiştir.

    Varlık Vergisi

    Konuyu enine boyuna inceleyen gazeteci Ayşe Hür’e göre; (Refik Saydam’ın beklenmedik vefatı üzerine göreve gelen) Saraçoğlu hükümetinin ilk icraatı, beklentileri karşılamayan Milli Korunma Kanunu’nun yerini alacak Varlık Vergisi Kanunu’nu çıkarmak olmuştur. 11 Kasım 1942 tarihinde kabul edilen kanuna göre bazı varlıklı kesimlerden bir defalık olağanüstü servet vergisi alınması öngörülmüştür..

    Ayşe Hür, verginin uygulanışını da şu şekilde açıklamaktadır: “Halkın çoğunluğunun, Aka Gündüz’ün aktardığı gibi gaddarane duygularla olmasa bile muhtemelen büyük memnuniyetle karşıladığı kanunun metninde ‘gayrimüslim’, ‘Müslüman’ gibi ayrımlar yoktu ama dönemin İstanbul Defterdarı Faik Ökte’ye göre uygulamada yükümlüler, Maliye Bakanlığı’nın belirlediği dört gruptan birine göre vergilendirildiler: M grubu (Müslümanlar) takdir edilen matrahın (vergiye esas alınan miktarın) yüzde 12.5’ini; G grubu (gayrimüslimler) yüzde 50’sini; D grubu (dönmeler) yüzde 25’ini; E grubu (ecnebiler) yüzde 12.5’ini ödemekle yükümlüydü. Çiftçiler de yüzde 5’ini ödeyeceklerdi.18 Kasım 1942’de vergi listeleri yayımlandığında görüldü ki, Varlık Vergisi’nin yüzde 70’i İstanbul’daki mükelleflere tahakkuk ettirilmişti. Bunların da yüzde 87’si gayrimüslimdi. Gayrimüslimlerin mali güçleri ile uygulanan vergi oranları Müslümanlara uygulananlara göre yüzlerce kez daha ağırdı. Gayrimüslimler arasında da Ermenilerin vergisi en yüksek orandaydı.”(1)

    Ağnam Vergisi (Kapcur)

    Osmanlı döneminden beri uygulanan ve Fatih Kanunnamesinde üç koyundan bir akçe şeklinde yerini bulan daha sonraki zamanlarda iki koyundan bir akçe şeklinde yükseltilen Ağnam Vergisi (Koyun Vergisi) de(2) Milli Şef döneminde tavizsiz bir şekilde uygulanmıştır.

    Üstelik sadece koyunlardan değil, hemen hemen bütün evcil hayvanlar üzerinden alınmıştır. Canlı hayvanlardan alınan bu vergi, Milli Mücadele’nin yürütülmesinde sınırlı sayıdaki mali kaynaktan biri olup, Türkiye Cumhuriyeti’nde planlı dönemin başına kadar uygulanan bir vergi türüdür. Osmanlı İmparatorluğu döneminde de uygulanan dini kaynaklı tarihi bir vergi niteliğinde olan bu vergi, canlı çiftlik hayvanlarından hayvan başına maktu olarak alınan bir vergidir.(3)

    Halk arasında “Kapcur” olarak da bilinen ve 1962 yılında yürürlükten kaldırılan ve ilk kabul tarihi 24.04.1920 olan “Ağnam-ı Resmiyye Kanunu”nun konusu, kanunun birinci maddesinde şöyle ifade edilmiştir:

    “Türkiye Cumhuriyeti hududu dahilinde bulunan bilûmum davarlar, develer, sığır ve mandalar, at, idiş, kısrak, katır, eşek ve domuzlar bu kanun mucibince vergiye tâbidirler. Bu kanun mucibince mükellefiyet, her sene kayıt müddetinin hululile terettüp eder ve taksit müddetlerinin hitamından sonra hiç bir hayvan hakkında mektum muamelesi tatbik olunamaz. Malî sene girdikten sonra ecnebi memleketlerden Türkiye dahiline ithal edilen hayvanlardan o sene için vergi alınmaz”(4)

    Verginin tahakkuk, tarh ve tahsil şekli ise söz konusu kanunun 4. maddesinde şu şekilde açıklanmıştır:

    “Vergi hayvan başına alınır. Hayvanların nevi ve adedi her sene hayvan sahiplerinin beyanlarına müsteniden şehir ve kasabalarda mahalle ve köylerde köy ihtiyar meclisleri tarafından kayıt ve tesbit olunur. Hayvanlar beşinci maddede yazılı kayıt müddeti içinde hangi mahalle veya köyde bulunursa o mahalle veya köyde kaydedilir. Geçici hayvanların kaydı, kayıt ve yoklama müddetleri zarfında ilk tesadüf edildikleri mahalde yapılır. Bu hayvanların vergileri taksite tâbi tutmaksızın tahsil veya kat’î teminata raptolunur. Her sene nisan iptidasından on beş gün evvel valiler, kaymakamlar, nahiye müdürleri, köy ihtiyar meclislerine kayıt zamanının yaklaştığını, hayvanların kayıt ve tesbiti için matbu defter ve ilmühaberleri almamış iseler gelip almalarını ve kayıt ve tesbit muamelesini usulü dairesinde ve muntazam surette zamanı geçmeden yapmalarını ve okur yazarları bulunmıyan köy meclislerine civar köylerden okur yazar kimselerin yardımlarını temin zımnında ittihaz edecekleri tedbirleri tahriren ve şifahen bildirmek vazifesile mükelleftir.“(5)

    Yol Vergisi

    Milli Şef döneminin acımasızca eleştirilmesine sebep olan yükümlülüklerden birisi de halk arasında “Yol Parası” olarak da bilinen Yol Vergisi’dir. Bu vergi de aslında Osmanlı döneminden beri uygulanan bir vergi idi. Ülkedeki yolların ve ulaşım ağının yapılması için getirilen bir yükümlülüktü. Muhafazakar yazarlar, Hicaz Demiryolu’nun çok ucuz yapıldığını ve bunun II. Abdülhamid’in başarısı olduğunu söylerler. Gelin görün ki; bu yolun yapımında vatandaşın ücretsiz emeğinin kullanıldığını genelde görmezden gelirler bu kesinin yazarları.

    Dediğimiz gibi bu vergi de, gerek Milli Mücadele yıllarında gerekse sonrasında kat’i biçimde uygulanmıştır. “Tarik Bedeli Nakdisi Hakkında Kanun” adıyla 21 Şubat 1921 tarihinde Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilerek uygulamaya konulan ve para esasına dayanan kanunla 18–60 yaş arasındaki erkekler vergi ile yükümlü kılınmışlardır. Ancak sakatlığını rapor ile ispatlayan fakirler, silah altında bulunanlar, verginin toplanmasında görev alacak imam ve muhtarlar vergiden muaf tutulmuşlardır. Vergi mükelleflerine nakden ödeme ya da yol yapımında bedenen ve ücretsiz çalışma şeklinde ödeme seçenekleri sunulan vergi, gelir seviyesine bakılmaksızın her erkek vatandaştan eşit oranda tahsil edilmiştir. Yükümlülükten kaçanlar valiliğin izniyle jandarma nezareti altında istihdam edileceklerdir (17.Madde). Bu nedenle vergi zamanı gelip de jandarma ile köylere giden tahsildarlar ve vergi toplamada görevli muhtarlar kırsal kesimde korku duyulan, sevilmeyen kişiler haline gelecektir. Bu yükümlülük 1952 yılında kaldırılmıştır.(6)

    Toprak Mahsulleri Vergisi

    Milli Şef döneminin acımasızca eleştirilmesine sebep olan bir başka vergi türü de Varlık Vergisi’nin kaldırılmasını müteakip 1944 yılında 4553 sayılı kanunla uygulamaya konulan Toprak Mahsulleri Vergisi’dir. Söz konusu vergi, 1925 yılında uygulamadan kaldırılan Aşar’a rahmet okutacak şekilde uygulanmıştır. Aslında zengin toprak sahiplerini hedef alan vergi, uygulamada fakir fukara köylüleri ezen bir şekle dönüşmüştür. Söz konusu vergi, uygulamada o denli huzursuzluk yaratmıştır ki; 1946 yılında kaldırılmak zorunda kalınmıştır.

    Varlık Vergisi ile Toprak Mahsulleri Vergisi’nin, İkinci dünya savaşı yıllarında olmak üzere kısa süre uygulanıp kaldırıldığını düşünürsek, bu iki vergiyi, bahse konu savaşın etkilerini en az hasarla savuşturmak ve ülkeyi savaşa sokmamak maksadıyla alınan tedbirlerin zorunlu bir sonucu gibi değerlendirmekte fayda vardır. Ancak uygulama o kadar katı ve ceberrut bir şekilde olmuştur ki; o yıllara ait hikayeler, hâlâ birer darbı mesel gibi anlatılmaktadır Anadolu’da.

    Varlık vergisini konu edindiği yazısında Ayşe Hür diyor ki; “Gazetelerde suçlananlar başta Yahudiler olmak üzere gayrimüslim zenginlerdi, ama ‘savaş zenginleri’ yaratan politikaları yüzünden halk Başbakan Refik Saydam’dan da adeta nefret ediyordu. Hava böyleyken Refik Saydam 7 Temmuz 1942 gecesi aniden öldü. 9 Temmuz 1942 günü hükümeti kurmakla görevlendirilen Şükrü Saraçoğlu 5 Ağustos’taki güven oylamasından sonra şöyle dedi: ‘Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal (en az onun kadar) bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan ve azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz ve her vakit bu istikamette çalışacağız!’”(7)

    Toprak Mahsulleri Vergisi’ni konu alan bir haber analizde; “Şahna… Yakın geçmişe kadar köylünün en büyük korkusuydu bu kelime… Şahna gelirse köylü aç kalıyordu ve o Şahna hep geliyordu… Şahna tek partili yani CHP’li yıllarda köylerden vergi toplayan memurlara verilen isimdi…”(8) denildikten sonra yazılı kaynaklardan alıntı ile şunlar aktarılmaktadır:

    “Vergiyi tahakkuk ettirmekle görevlendirilen memurlar, ürünün henüz tarlada bulunduğu sırada ve tarla başında tahmin yapıyor. Bu tahmine göre ürünün 10’da 1’i vergi şeklinde tahsil ediliyordu. Vergiye ‘yeşil vergisi’ adını köylüler bu sebeple takmışlardı. Tarla başında görevlendirilen memurlar genelde bu konulardan anlamayan kimselerdi, rastgele görevlendirilmişlerdi, tahminlerinde büyük hataya düşüyorlardı. Tahmine gelen memurların keyfi tutumlarından ve rüşvet taleplerinden de halkın şikayetleri vardı…(9) Tarladaki revaklardan (yığın-küme) kaç timin buğday çıkar? Tahsildar şöyle göz ucuyla bakar, ‘buradan 10 timin çıkar’ der. Şayet 5 timin çıkarsa, köylü 5 timin de başkasından bulup vermek zorunda. Yoksa ‘vergi kaçırmaktan’ suçlanır, hapis yatırılır. Şahna (vergi memuru) gelirdi. Harmanı savurur bekleriz. Şahna gelir mührü vurur. Herkes kendi malını hırsızlık yaparak alırdı. Çoğunu hükümet alır, azını bize verirdi “(10)

    Şimdi denilecektir ki; bunlar yalandır. İsmet Paşa’yı ve CHP’yi kötülemek ve karalamak için yazılan şeylerdir. Hayır; yalan değil, gerçektir. Zaten söz konusu haberde de “İkinci Dünya Savaşı tüm hızıyla sürüyordu.. Milli Şef yönetimindeki CHP Türkiye’yi derin bir krize sürüklemişti.” denilerek, İsmet Paşa tarafından uygulamaya sokulan söz konusu tedbirlerin, İkinci Dünya Savaşı’nın etkisiyle alındığı zoraki de olsa, vurgulanmaktadır. Esasen İsmet Paşa da bunu reddetmez. Bursa’da yapmış olduğu bir miting sırasında “Bizi aç bıraktın” diye kendisine bağıran gence “Evet, doğru sizi aç bıraktım ama (ülkeyi savaşa sokmayarak) sizi babasız bırakmadım” demiştir.

    Kırk Basamak Merdivenli Şahna

    Yukarıda İsmet Paşa’nın koymuş olduğu vergilerden ve bu vergileri, gerekirse jandarma dipçiği destekli olarak ve hapis tehdidi altında ceberrut bir şekilde toplayan vergi memurlarından, yani halk arasında bilinen adıyla Şahnalardan bahsedildi. O yılları da yaşayan rahmetli babam da yukarıdaki haberde Burhan Bozgeyik’ten yapılan alıntıya benzer şeyler anlatırdı hep.

    Babama göre de; harmanın savrulması ve çeçin (savurma sonunda samandan ayrılan tane yığını) ambara taşınması bile Şahna’nın iznine bağlıdır. Şahna diğer köyleri ve diğer harmanları dolaşacak ve nihayet sizin harmanınıza gelecektir. O savurma izni verirse ancak savurabileceksiniz harmanınızı. Peki ya rüzgâr esmez de onun verdiği sürede harmanı savuramadıysanız! Gerisi siz düşünün artık! Harmanı savurdunuz, taneyi samandan ayırdınız. Yine Şahna’yı bekleyeceksiniz. Şahna gelsin, tane yığınını (çeç) mühürlesin, ölçsün biçsin, vergi miktarını tespit etsin ki; ancak ondan sonra taneleri ambara yerleştirebilesiniz! Peki Şahna gelinceye kadar yağmur yağar da çeç ıslanırsa! Olsundu; Şahna, yağmurdan ve yağmuru veren Allah’tan daha tehlikeliydi o günlerde! Gerektiğinde köy odasına çeker, eşek sudan gelinceye kadar dövebilir/dödürebilirdi sizi! Şahna ne de olsa devletti!

    Yine babam anlatmıştı vaktiyle şu hadiseyi:

    Her sene olduğu gibi o gün de Şahna gelmişti, Çankırı’nın Yapraklı ilçesine bağlı olmakla birlikte, coğrafi konum itibarıyla Çorum’un İskilip ilçesi ile Kastamonu’nun Tosya ilçeleri arasında kalan köyümüze. Yol paralarını, daha doğrusu o sene köylülerin yol paralarını ne şekilde, yani nakden mi, yoksa yolda çalışarak mı ödeyeceklerini soruyor ve önündeki deftere yazıyordu. Sıra, geçtiğimiz sene “Bu sene param var, nakden ödeyeceğim yol parasını” diye yazdırdığı halde bir türlü ödemeyen, tabiri caizse kaytaran Badak İsmail lakaplı İsmail Amcaya gelmişti. Şahna ile cüsse olarak Şahna’nın iki katı iriliğinde bir adam olan İsmail Amca arasında şu ilginç diyalog geçti:
    Şahna;
    -“İsmail Efendi, bu sene yol parasını ne şekilde ödeyeceksin?”
    İsmail Efendi;
    -“Efendim bu sene param yok, yolda çalışmak istiyorum…”
    Şahna;
    -“İsmail, geçen sene nakden ödeyeceğim dediğin halde ödememişsin!”
    İsmail Efendi;
    -“Efendim, hımmm…”
    Şahna;
    -“Ulan deve kuşu; ‘uç’ diyorum, ‘yok ben yük taşıyacağım’ diyorsun. ‘haydi yük taşı’ diyorum, bu sefer de ‘yok ben uçacağım’ diyorsun. Ulan sen benimle dalga mı geçiyorsun? Bak İsmail Efendi; senin ağzına kırk basamaklı merdivenle çıkarım, İskilip tarafından sı.ar, Tosya tarafına akıtırım!…”

    Sirkat Kayası

    Halen hayatta olan anam anlatır. İsmet Paşa’nın Cumhurbaşkanı olduğu yıl henüz bir yaşında bir çocuktur. Vergileri acımasız bir şekilde uygulamaya soktuğu yıllarda ise üç-beş yaşındadır. Köyde kıtlık, açlık ve uyuz salgını başlamıştır. Katran ve zift satıcılarının biri gelip gitmektedir köye. Bit ve pire salgınları artık vak’ayı adiyeden sayılmaktadır. İnsanlar koyunlar gibi otlayarak (ot toplayarak) karnını doyurmaktadırlar. Dedem, çocuklarına bakabilmek için Başçoban isimli köye hizmetkâr olarak gitmiş, beraberinde ebemi ve çocukları da götürmüştür. Anam henüz birkaç yaşında çocuk olduğu için ebemin sırtındadır. Yola çıktıklarında ebemin kayınvalidesi olan Kezük Ebe (Kezban Nine) arkadan bağırmaktadır:

    -“Çocuklara iyi bakın; kız daha pek küçük, uyuza filan yakalatmayın onu emiii!”

    Artık Başçoban köyündedirler. Dedem köyün ağasına hizmetkâr durmuş, ebem ve çocuklar ise köyün sığırını gütmektedirler. Ebem yine ot toplayarak doyurmaktadır sırtındaki küçük kızı, yani anamı. O sırada 8-10 yaşlarında olan Yusuf Dayım, nedense ebemin toplayıp bir avuç un ile karıştırıp pişirdiği ot yemeğini hiç yememektedir. Mesele sonradan anlaşılmıştır; meğer Yusuf Dayım, sürekli köydeki koca karılardan birisinin evine gizlice girip ekmek çalıyormuş. Çaldığı ekmekleri kendisi yiyor, küçük bir kız çocuğu olan anama ve onun ablası Şahinder teyzeme vermiyormuş. Kısa süre sonra 6-7 yaşlarında küçük bir kız çocuğu olan Şahinder teyzem de gurbet elde ölmüştür zaten!

    Birkaç sene sonra köye dönmüşlerdir. Hayvan vergisi toplayan İsmet Paşa’nın eli sopalı ve Jandarma dipçiği destekli Şahnası, vergi matrahını tespit amacıyla ve bunun için de köyün davarlarını saymak üzere köye gelmiştir. Anamın amcası olan Fevzi Efendi, birkaç keçiyi olsun vergiden kaçırabilmek için onları bir dolaba sokmuş, küçük bir kız çocuğu olan anamı da yanlarına koyup, keçilere yedirmesi için eteğine bir miktar arpa koyduktan sonra anamı şöyle tembihlemiş:

    -“Aman kızım meletme bunları. Meleyecekleri zaman hemen ağızlarına yem ver!”

    Bizim köyün kenarlarında kaya kovukları ve küçük çaplı mağaralar vardır. Bunlardan birisine “Sirkat Kayası” denilmektedir. Babamların anlattığına göre; köylüler, Osmanlı’dan beri davarları sayım dışı bıraktırarak Ağnam Vergisi’nden kaçırmak için bu mağaralara saklarlarmış. Arapça “Sirkat” kelimesi, Türkçemizdeki “çalmak” ve “hırsızlık yapmak” anlamına gelmektedir. Yani anlayacağınız, gerek Osmanlı döneminde, gerekse Cumhuriyetin ilk yıllarında uygulanan adaletsiz vergi uygulamaları, özellikle de hayvan ve toprak mahsulleri vergileri, insanları kendi mallarını çalmaya kadar götürmüştür. Hani şimdilerde vergiden kaçınmak veya vergi kaçırmak için kayıt dışı ticari işlemler yapılıyor ve gelirler eksik beyan ediliyor ya; aynı şeyler geçmişte de yaşanmıştır bu ülkede.

    Hani günümüz iktidarları döneminde bazı bakanların yolsuzluk ve usulsüzlük yaptıkları söylenir ya; aynı şeyleri geçmişte yapan devlet adamları da vardır. Umum tarihçiler der ki; devlet yönetimine rüşveti ve yolsuzluğu bulaştıran kişi, Kanuni Sultan Süleyman’ın damadı ve sadrazamı olan Rüstem Paşa’dır. Ondan sonra devlet yönetiminde rüşvet ve yolsuzluk büyüyerek devam etmiştir. Herhangi bir kaynakta rastlamadım ancak üniversite hocalarımızdan birisi derste anlatmıştı vaktiyle; İsmet Paşa döneminde de devlet adamları çeşitli yolsuzluklar yapmışlardır. Hatta ülkede şeker sıkıntısı çekildiği ve şekerin kara borsaya düştüğü günlerde dönemin başbakanı Refik Saydam’ın (muhtemelen ölümünden sonra) evinde çuvallar dolusu şeker bulunmuştur. Yani dönemin başbakanı bile şeker üzerinden kendisine haksız kazanç sağlamaya çalışmıştır o günlerde…

    03.03.2018/Ömer Sağlam
    ________________
    1-Ayşe Hür, “1942 Varlık vergisi kanunu” başlıklı makalesi,
    2- bkz. Feridun Emecen, “Ağnam Resmi (Vergisi)” başlıklı yazısı, . Arapça “Ağnam” kelimesi “Koyunlar” anlamında çoğul bir kelimedir. Tekili “Ganem”dir.
    3- Ayrıntılı bilgi için bkz. Berrin Şentürk; “Türkiye’de canlı hayvanlardan alınan vergi uygulamalarının sosyoekonomik analizi” başlıklı yazısı, .
    4-Berrin Şentürk, agm.
    5-Berrin Şentürk, agm.
    6- Ayrıntılı bilgi için bkz. Nuray Özdemir, ” Cumhuriyet Döneminde Türkiye’de Yol Vergisi” başlıklı yazısı, ,
    7-Ayşe Hür, agm.
    8-
    9- Bu alıntı için kaynak olarak; Fahir Giritlioğlu’nun “Türk siyasi tarihinde CHP’nin mevkii” isimli kitabı gösterilmiş.
    10- Bu alıntı için kaynak olarak; Burhan Bozgeyik’in ” İşte Zulmün Belgesi” isimli kitabı gösterilmiş

  • DÜNYA ATOMDAN KAÇIYOR, BİZ ÜSTÜNE KOŞUYORUZ

    DÜNYA ATOMDAN KAÇIYOR, BİZ ÜSTÜNE KOŞUYORUZ

    Gelişmiş batı ülkelerinin geçmişte her şeyi doğru yaptıkları doğrumu sizce? Bunlarda 40–50 sene önce ucuz ve temiz enerji diye nükleer santralleri kurdular ama şimdi bunlardan kurtulmanın yollarını arıyorlar. Tek bir gelişmiş AB ülkesi yok ki, yeni nükleer santral kurma planı olsun.

    Ama başta en büyük ağır sanayiye sahip olan ve enerji üretme sıkıntısı olan Almanya 2033’e kadar ülkede ki tüm atom santrallerini kapatma kararı aldı. Diğer Avrupa ülkelerinde aynı yolda ve nükleer’i kapatma kararları var.

    1980’ler de Nükleer’e ilk karşı çıkan çevreci hareket Joschka Fischer öncülüğünde Alman Yeşiller partisini kurdular. Daha sonra Almanya Hükümet yönetimde bile yer aldılar. Joschka Fischer Alman Dışişleri bakanı oldu. Nükleer karşıtı yeşil çevreci hareketlerin hepsi Almanya’dan tüm Avrupa’ya yayıldı partiler kuruldu ve şu anda Avrupa parlamentosunda 3. büyük siyasi gurubu oluşuyorlar.

    Avrupa’nın diğer siyasi hareketleri Hristiyan muhafazakâr ve sosyal demokrat partilerime yeşillerin bu nükleer karşıtı politikalarını kendi politikaları yaptılar ve hepsi nükleer karşıtı, yeşil çevreci politikaları parti tüzüklerine yazmak zorunda kaldılar. Bunu yapmayan partiler oy kaybına uğradı.

    DÜNYA ATOMDAN KURTULMAYA ÇALIŞIYOR, BİZ REKLAMDAYIZ
    Dünya nükleer enerjiden nasıl kurtulacağız diye uğraşıyor, biz ise nükleer enerjiyi millete nasıl sevdireceğiz diye uğraşıyoruz.

    Nobel ödüllü Prof. Dr. Aziz Sancar ve UNESCO ödüllü Prof. Dr. Bilge Demirköz’ü kamu spotunda oynattılar. Türkiye’nin en iyi reklam ajansına “Nükleer Enerji ” iyidir, güzeldir diye milyonluk kamu spotu hazırlattılar.

    Nobel ödüllü Aziz Sancar gibi dünyanın ve Türkiye’nin saygı duyduğu bir bilim adamının çevre ve yaşam için dünyanın en tehlikeli enerji üretim biçimini nasıl desteklediği akıllara ziyan bir konu.

    Bu bilim adamına Atatürk sevgisinden dolayı çok büyük saygı duyuyorduk. Ama Prof.Aziz Sencer’de Alman bilim Robert Oppenheimer’in atom bombasını yapması, (daha sonra pişman oldu) gibi tarihi bir suçu üzerine aldı.

    ÇERNOBİL ATOM BOMBASI
    Kurulduklarından beri nükleer atom santrallerinde sürekli olarak kazalar ve radyoaktif sızmalar yaşandı. Ancak bu haberler nükleer lobisinin medya gücü ile sürekli dünya kamuoyundan saklandı.

    Nükleerin insanlığı yok edebilecek nasıl tehlikeli bir bomba olduğu 1986’da Ukrayna’daki Çernobil Atom santralinin patlaması ile gün ışığına çıktı. Rusya bunu dünya kamuoyundan gizlemeye çalıştı ama beceremedi, zira Çernobil’den yayılan radyasyon bulutları birçok Avrupa ülkesine, Rusya’ya ve Karadeniz Türkiye’ye yayıldı. Karadeniz’de bilhassa Rize bölgesinde yetişen çayların üzerine radyasyonlu yağmur yağdı. Hatta zamanın Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral, Çernobil faciası sonrası çaydaki radyasyonun tehlikeli olmadığını kanıtlamak için kameralar önünde çay içerek poz verdi.

    Karadeniz’de birçok insan bu radyasyon dolayı kanser hastalığına yakalandı ve vefat etti. (Ünlü Laz Şarkıcı ve Bestekâr Kazım Koyuncu)

    FUKUSHİMA ATOM BOMBASI
    Çernobil’den sonra atom santral yatırımcıları yine Dünyada meydana gelen birçok atom santral kaza ve radyasyon sızmalarını saklamaya devam ettiler. Taa ki 11.Mart 2011 de dünyanın en güvenilir atom santrali Japonya’daki Fukushima’nın patlamasına kadar. 18.000 kişinin hayatını yitirdiği 9 Richter ölçeğindeki depremin yol açtığı tsunami dalgası Fukushima atom santralinin çekirdeğinin erimesine ve radyasyonun tüm bölgeye yayılmasına yol açtı. Aradan 7 sene geçmesine rağmen bölge yaşanamaz bir halde ve etrafında ki insanların birçoğu kanser hastalığına yakalanmış durumda.

    FUKUSHİMA DÜNYA İÇİN NÜKLEERİN SONUNU GETİRDİ.
    Fukushima tüm dünya için atom enerjiden uzaklaşmanın bir sinyali oldu. Gelişmiş sanayi ülkeleri hemen atom enerji üretimi yerine başka alternatifler aramaya başladılar. Güneşi olmayan Almanya güneş enerjisi projelerini devreye soktu, atom santrallerini kapatma kararı aldı. Diğer AB ülkeleri Almanya’nın politikalarını benimsedi.
    Kendi ülkelerinde atom santrallerini kapatan gelişmiş ülkeler, ellerinde ki bu tehlikeli ve sonu gelmiş teknolojiyi hangi gelişmemiş ülkeye satarız diye müşteri avına çıktılar.

    DÜNYADA NÜKLEER SANTRAL DEVRİ KAPANIYOR
    Dünyada nükleer elektrik üretiminin payı 1996 yılından itibaren azalmaktadır. 2014 yılında dünyada 438 atom reaktörü vardı. Fukushima 11 Mart 2011 nükleer felaketin ile devre dışı kalan reaktörler çıkarıldığı zaman dünyadaki toplam nükleer reaktör sayısı 391`dır. Bu 438 nükleer reaktörden 250 tanesi 30 yaşın üzerindedir. Reaktör ömürleri en fazla 30–40 yıldır. Yani gelecek 10 -15 yıl içinde 250 reaktör zaten yaş haddinden kapanacaktır. Bu çerçevede dünyada nükleer santral devrinin kapanmaktadır.
    Türkiye’de ise dünya gerçeği dışında bir algı yaratılarak
    “Dünya nükleer santral peşinde, bizde yapalım” havası yaratılmaktadır.
    “Türkiye`de neden atom reaktörü yok” denilerek bir eksiklik olarak Türk kamuoyu yanıltılmaktadır.
    Batı`daki gelişmiş ülkeler nükleer santral yerine yenilenebilir enerji kaynaklarına büyük yatırımlar yaparken, bize geçmiş teknolojileri satmaktadırlar.

    TÜRKİYE ATOM ENERJİSİNE HAZIR MI?
    Tarihin en büyük atom santrali kazasına neden olan iki ülke Rusya ve Japonya bu eski ve tehlikeli teknolojiyi Türkiye’ye sattı.
    Atom santralleri ve atom bombalarının temeli uranyum 235 izotopunun nötron bombardımanına maruz bırakılarak Uranyum 236 izotopuna dönüştürülmesi sonucu U–236 izotopu ortaya çıkar. U–236 çekirdeğinin kararsızlığı sonucu parçalanır; Kr–92 (Kripton) ile Ba–141 (Baryum) çekirdeklerine dönüşür. Bu dönüşüm atom bombası patlaması olarak adlandırılır. Bu patlama sırasında dünyanın en büyük enerjisinde ortaya çıkar. Nükleer reaktörlerde kontrollü füsyon tepkimelerinin zincirlemeleri sonucunda enerji elde edilir.


    Yani atom santrali çok kalın beton ve çelik ile yapılmış büyük bir mekânın (çekirdek) içinde sürekli patlayan bir atom bombasıdır. Bu patlamaları kontrol altında tutmak ve soğutmak için çok büyük bir soğuk su kaynağına ihtiyaç vardır. Bu nedenle Akkuyu ve Sinop atom santralleri deniz kıyısına inşa edilecektir. Santrale çekilen soğuk su kaynamış bir şekilde tekrar denize dökülecek, o bölgedeki tüm ekolojik sistemi ve canlı yaşamı yok edecektir.
    Ama esas tehlike bu soğutma suyuna radyoaktif sızıntı olma tehlikesidir. Radyoaktif sızıntı olması durumunda tüm bölge ve yaşam bundan etkilenecektir.

    RADYOAKTİF ATIK VE ENERJİDE DIŞA BAĞIMLILIK
    Atom santralleri Türkiye’nin ucuz enerji ve enerjide dışa bağımlılıktan kurtulması için gereklidir deniliyor. NES’lerin (Nükleer Enerji Santrali) enerji kaynağı Uranyum–235 çubuklarıdır. U–235 ise dünyada sadece birkaç sanayileşmiş ülke tarafından üretilmektedir. Emperyalist ülkeler bu enerjiyi başkalarının üretmesine izin vermez. Bunları üretmeye kalkan İran’ın başına neler geldiğini hepimiz gördük. Türkiye’de bunları üretecek teknoloji yoktur. Hadi emperyalistlerden izin alıp üretmeye bile kalksa, 20 sene sürer. Yani Türkiye bu enerji temini için gelecekte dışa bağımlı kılınmıştır.

    Bir ikinci sorun ise kullanılmış ve enerjisi tükenmiş ama 80–100 yıl boyunca çok yüksek miktarda radyasyon yayacak olan U235 enerji atık çöpü çubuklarının nereye depolanacağıdır. Avrupa ve diğer sanayi ülkeleri bu atıkları saklayacak depo bulamamaktadırlar. 100 sene depolanması gereken bu radyoaktif atıklar çok yüksek maliyetler ile Avrupa’da bazı eski maden ocaklarına depolanmaktadır. Avrupa’da bu atıkların atom santrallerinden depolanacakları atom çöp depolarına transferleri özel korunaklı trenlerle polis ve havadan koruma eşliğinde her seferinde büyük olaylara neden olmaktadır. (Almanya Gorsleben). Türkiye’de bu atom çöpünü depolayacak bir yer yoktur. Bu atom çöpleri ne olacaktır?  Sinop’da kilovat saat başına 0.30 sentlik atık ve söküm masrafı devlete yüklenmiştir. Sinop’ta Türkiye, nükleer santrali alacak yeni şirketin belirsizliği karşısında atık ve söküm yükümlülüğüyle bir başına kalabilecektir.

    ELEKTRİK MALİYETİ DÜŞECEK Mİ?
    Dünyadaki diğer atom santrallerinde üretilen elektriğin kilovat saati 2 ila 4 cent/dolar arasındadır.
    Mersin’deki 4800 MW’lık Akkuyu Nükleer Santrali için (EPDK) 49 yıl süreli üretim lisansı verdi. Bu kapasite ile Akkuyu Türkiye genel elektrik talebinin %6–7 kadarını tek başına karşılayabiliyor olacak.  EPDK’nın alım garantisi çerçevesinde bu üretim 12,35 cent/dolardan (55 Kuruş/Kilovat) devlete satacak. Hali hazırda diğer üretim tesislerinden sağlanan elektrik fiyatı ise 4–4,5 cent/dolar (18 Kuruş/KW). Arada ki iki kat fiyat farkını kim ödeyecek?

    Sinop Nükleer Güç Santralinde ise durum daha da vahimdir. Sinop’ta yakıt hariç satın alınacak elektrik için ortalama 10.80–10.83 sent ödenecektir. Yani yakıt fiyat riski Türkiye`nin üzerine bırakılmıştır. Alım garantisi 20 yıl devam edecek ve Türkiye Cumhuriyeti pay sahibi olduğu yüzde 49`a denk gelen öz sermayeyi nakit olarak ödeyecek, buna karşılık daha düşük kar payı alacaktır. Üstelik bu fiyatın içine atık yönetimi ve söküm için şirketin ödemesi gereken bedellerde T.C.sırtına yıkılmıştır.
    Sinop’da alım garantisi kapsamı öylesine genişletilmiştir ki, Akkuyu`da bile olmayan bir garanti sağlanmıştır.

    Ülke genel tüketime vurulduğunda pay %12-14 seviyesinde olduğundan ülke ölçeğinde elektrik faturalarında çok büyük artışa neden olacak bir maliyet ile karşı karşıya kalacağız.

    Dr.Ahmet Güler
    İzmir 02.04.2018

  • AKP Ve Onun Genel Başkanı Sona Doğru Koşuyor…

    AKP Ve Onun Genel Başkanı Sona Doğru Koşuyor…

    2002’den bu yana, şu 16 yılda, toplum düzeninde, eğitimde – öğretimde, orduda, yargıda, vatandaşlık anlayışında çok büyük değişiklikler yapıldı.

    Atatürk’e, Atatürk ilkelerine, Cumhuriyete, laikliğe, Ulusal Kurtuluş savaşlarına, İstiklal Marşımıza açıktan dil uzatılmaya başlandı. Komutanlar zindanlara atıldı.

    Daha şimdiden, Gaziantep’te, parklar ve meydanlarda vatandaşlara dağıtılan broşürlerde “İçinde bulunduğumuz çağda demokrasi bir kurttur, okullar bir kurttur, okullardaki putlar bir kurttur,” denildi ve bu broşürde analara, babalara “Çocukları zorunlu eğitimden koruyun ki cehennem ateşinde yanmayasınız. Çocuklarınızı okullara göndermeyin” çağrısı yapıldı.

    Ama asıl değişim, önümüzdeki seçimlerden sonra olacak. Turpun büyüğü heybede…

    Başkanlık sistemi bir kez daha yüzde 50’leri aşıp ülkemize yön verirse, bu günleri mumla arayacağız.

    İşte o zaman ortada ne Atatürk kalacak, ne Cumhuriyet. Ne İstiklal Marşı kalacak, ne Meclis. Cumhuriyetten önceki “Padişahlık” sistemine yeniden döneriz. “Dediğim dedik, çaldığım düdük” günlerini yeniden yaşamaya başlarız.

    Ama burada bir gerçeği ifade edelim: HALK BU GİDİŞATTAN MEMNUN DEĞİL… Çünkü yoksulluk, işsizlik, çaresizlik en yüksek düzeyine ulaştı.

    Halk yeni arayışlar içerisinde… Yeni partilere yöneliyor…

    Örneğin İyi Parti hızla gelişiyor. AKP’den, MHP’den, CHP’den katılımlar var. İyi Parti üye sayısını her gün biraz daha artırmakta… Çünkü o, gerçek bir merkez partisi. Parti içinde gereksiz dalaşmalara, çekişmelere girmezlerse eğer, seçimlere kadar daha da güçlenmeye, büyümeye devam edecektir.

    Son kurultayda on binler bir araya gelmiş, üyeler kapalı mekânlara sığmamış, salonun dışına taşmıştı.

    Bu arada Saadet Partisine de ilgi artmakta. Bunun farkına varan AKP onun peşinden ayrılmıyor, ittifak teklifleri yapıyor.

    Seçim kanununda büyük değişiklikler gerçekleştirip, MHP ile birleşse de bu işbirliğinden pek memnun değil. Hatta bazı siyasal çevreler bu işbirliğinin oy kaybına sebep olacağı görüşündedir.

    Bu durumdan iktidar rahatsızdır, tedirgindir. İlk kez seçimlerden ve seçmenlerden kuşku duymakta, ittifaklardan destek sağlamaya çalışmaktadır.

    Tüm yöneticiler bu yüzden sokak sokak, cadde cadde, meydan meydan, salon salon dolaşmakta; nutuklar atmakta, toplantılar düzenlemektedirler.

    Ama bizim görüşümüz o dur ki, bu millet Evrenleri, Özalları, Çillerleri nasıl indirdiyse AKP iktidarını da aynı şekilde indirecektir. Ama bunun bir tek şartı vardır:

    Partiler kesinlikle hata yapmamalıdırlar.

    Partilerde ne ırkçılık, ne dincilik, ne particilik, ne de koltuk sevdası olmalıdır. Hele hele Kurtuluş savaşının, Cumhuriyetin önderleri, komutanları hakkında kesinlikle ileri geri konuşmamalıdırlar.

    Bir de yolsuzlukların, hırsızlıkların üzerine üzerine gitmeli; haksızlıkları, hukuksuzlukları, fabrika satışlarını halka anlatmalı, gerçekleri açık seçik ortaya dökmelidirler.

    AKP için yolun sonu görünmüştür.

    AKP de bunun farkındadır. Şu sıralar oy oranı yüzde 40’lar, 42’ler civarındadır. İşte bu nedenle MHP ile ittifak kurmuştur, BBP ile birleşmek için de kapıyı açık bırakmıştır.

    Onun en büyük korkusu ise İYİ PARTİ, CHP, SAADET, VATAN ve öteki partilerin bir araya gelip GÜÇBİRLİĞİ yapmasıdır.

    Gerçekten de bu kötü gidiş, ancak bu yolla, yani siyasi partilerin, derneklerin, siyasal kuruluşların birleşip, bütünleşerek, sağ – sol, alevi – Sünni,  şu parti, bu parti demeden, ayrım yapmaksızın bir araya gelmeleri ile durdurulabilir…

    Hileyi – hurdayı, haksızlığı – hukuksuzluğu engellemenin bir tek yolu vardır, seçimlere katılımı en yüksek düzeyine yükseltmektir…

    Bunun için de gerekirse, evdeki 80’lik yatalak dede, nine bile sırtta, seçim alanına götürülmeli, katılım oranı yüzde 90’lara çıkarılmalıdır.

     Partiler arası güç birliği sağlanmalıdır. İşte o zaman tüm ayak oyunları, kanunsuzluklar geçersiz duruma gelecek; tertipler, düzenler boşa çıkacaktır…

    Şunu burada açık açık söyleyelim: Son Anayasa değişikliği, referandum, Recep Tayyip Erdoğan’ı hayli zor duruma sokmuştur.

    Cumhurbaşkanı olabilmesi için mutlaka, ama mutlaka yüzde 50+1 oy almak zorundadır. Bu biraz zor görünmektedir.

    Hele hele muhalefet partileri kendi aralarında GÜÇBİRLİĞİ yapar, sandıkta hem karşı oyları, hem de genel oyları artırırlarsa ve sandıkları sıkı bir denetime tabi tutup, belgeleri kayıt altına alırlarsa, ne başkanlık sistemi gelir, ne AKP düzeni…

    Ama yüzde 50 + 1’i alır da başkanlık sistemini iyice yerleştirirlerse, Atatürk ve Atatürkçülük dönemi sona erer.

    Şimdiden İstiklal Marşını ilahi tarzında ve Arapça söylemeye başladılar bile. Bu kez Türk milleti sahtekârlıklara, hilelere göz yummamalı, sıkı bir mücadele vermelidir. Özellikle CHP…

    Bu arada bazı çevreler tarafından SEÇİMLERİ BOYKOT ÖNERİLERİ de gündeme getirilmeye başlandı.

    Şunu burada hemen belirtelim, bu çözüm biçimi, en çok, Tayyip Erdpğan’a ve AKP’ye yarayacak bir çözüm biçimidir. Çünkü ne kadar az kişi sandığa giderse, o kadar çok oy yükselmesi olacak ve yüzde 40’larda dolaşan başkanlık oyları bir anda yüzde 60’lara fırlayacaktır.

    AKP ve kurmayları artık halkın iradesinden korkmaya, çekinmeye başlamışlardır. Bu nedenle ittifaklara girmektedirler.

    Özellikle “İYİ PARTİ”nin ve Meral Akşener’in halkın ilgisini çekmesi, ona yönelmesi, iktidarı tedirgin etmekte, telaşlandırmaktadır. Bu yüzden “Mühürsüz zarfların kabulü gibi” yeni seçim yasaları çıkarmaktadırlar. Muhalefet bütün bu değişiklikleri engellemeli, hukuksuzluklara karşı sert bir direnç göstermeli, Atatürk’ü ve Cumhuriyeti yeniden kazanmak için AKP’yi alaşağı etmelidir…

  • İhracat yükseliyor ama…

    İhracat yükseliyor ama…

    Geçtiğimiz Mart 2018’de ihracatımızdaki artış için “Bir Cumhuriyet rekoru” deniliyor. Yapılan açıklamada Mart’ta ihracat 15 milyar 106 milyon liraya yükseldi. İhracatımızdaki rekorun küçümsenmemesi gerektiği görüşündeyiz.

    Ancak, burada vurgulanması gereken şudur:
    İthalata ne demeli?
    Çünkü ithalata bağlılığımız sürüyor. İhraç ettiğimiz malların ana malzemelerini ithal etmek durumundayız. Bu da makasın açılmasına neden oluyor.

    İşte ithalatımızı patlatan nedenler:
    1. Türkiye’de 65 bin aktif ihracatçı varken, aktif ithalatçı sayısı 77 bin…
    2. Türkiye’nin en fazla ihracat yaptığı ilk 3 sektörde (otomotiv, kimya ve hazır giyim) dışa bağımlılık oldukça yüksek. Otomotivde motorlu araçların yanı sıra Türkiye’de üretilen araçların motor dahil önemli parçaları ithal ediliyor. Tekstilde bile pamuk ve ipliğe yılda 4 milyar dolar ödeniyor. 3. İhraç ettiğimiz ürünlerde önemli ölçüde dışa bağımlıyız. Türkiye’de tarımsal ithalat da ciddi yekûn tutuyor.
    4. Düşük kur politikasının uygulandığı 2002-2008 döneminde çok sayıda fabrikanın kapanması, ara malı ithalatında patlamaya yol açtı.
    Son açıklanan rakamlara bakarak ihracat ve ithalattaki durumumuzu daha net görebiliriz, buyurun:
    Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) verilerine göre, Mart ayında ihracat geçen yılın aynı ayına göre yüzde 11.5 artarak 15 milyar 106 milyon dolara yükseldi. Böylece 2018 Mart ayı, ihracat tarihindeki en yüksek ihracat gerçekleştirilen ay oldu.
    Ayrıca tarihte ilk defa aylık ihracat 15 milyar dolar barajını aşmış oldu. TİM Başkanı Büyükekşi, “Ocak-Mart döneminde ihracatımız yüzde 10.4 artışla 40.7 milyar dolara ulaşırken 12 aylık ihracatımız yüzde 10.5 artışla 160 milyar dolara yaklaştı. Yılsonunda ise hedefimiz, 170 milyar doların üzerine çıkmak” dedi.

    TİM Başkanı Büyükekşi, miktar bazında ihracatın ise Mart ayında yüzde 7.6 azalarak 10.5 milyon ton olduğunu dile getirerek, “İhracatımız çift haneli artarken, ihracat miktarımızın azalması, aynı malı çok daha yüksek fiyata sattığımızı gösteriyor. Ar-Ge ve inovasyona dayalı, markalı, tasarım eli değmiş ürünlerle inşallah ihracat birim fiyatımızı çok daha ileri seviyelere taşıyacağız” dedi. Dolar-Euro arasındaki kurdaki (parite) değişimlerin ihracata etkisine de değinen Büyükekşi, “Mart ayında parite etkisi pozitif yönlü olarak 1.1 milyar dolar oldu. Bunda özellikle Euro-Dolar paritesinin geçen seneye göre daha yüksek olması etkili. Yıl genelinde paritenin 1.22 seviyelerinde olmasını bekliyoruz” diye konuştu.

    Sektörel bazda ise Mart ayında en fazla ihracatı, 3.1 milyar dolarla yine otomotiv sektörü yaptı. Bu sektörün ihracatı Mart ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 16.1 arttı. Otomotiv sektörünü, 1 milyar 683 milyon dolarla hazırgiyim ve konfeksiyon ve 1 milyar 558 milyon dolarla kimyevi maddeler sektörleri takip etti. Mart ayında en fazla ihracat artışı yaşayan sektörler ise yüzde 53.7 ile mücevher, yüzde 48.9 ile zeytin ve zeytinyağı, yüzde 34.7 ile yaş meyve ve sebze oldu. Genele bakıldığında ise tarım ihracatı yüzde 7.1 ve sanayi ürünleri ihracatı yüzde 12.6 artarken, madencilik ürünleri ihracatı yüzde 1.4 azaldı

    Mart ayında 154 ülke ve bölgeye ihracat arttı. En fazla ihracat yapılan ilk 5 ülkeden; Almanya’ya ihracat yüzde 13.6; İngiltere’ye yüzde 19.1; İtalya’ya yüzde 18.1; İspanya’ya yüzde 23.8 artarken, ABD’ye ihracatımız yüzde 1.5 azaldı. En fazla ihracat yapılan 20 ülke arasında ise en yüksek artışı ise yüzde 58.2 ile Rusya’da yakalandı. AB’ye ihracat ise yüzde 17.7 artış gösterdi. Mart ayında AB’nin ihracattaki payı 52.1 oldu.

    Türkiye’nin ihracatı hızla artarken, ithalatın da dörtnala takması dikkat çekiyor.
    Nitekim Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ile Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın 30 Mart’ta açıkladığı dış ticaret istatistikleri bunu ortaya koyuyor. Bu yılın iki ayında (Ocak-Şubat) Türkiye’nin ihracatı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 9.8 artarak 25 milyar 621 milyon dolara, ithalatı yüzde 28.8 artışla 40 milyar 459 milyon dolara yükseldi. Verilere bakıldığında ithalatın ihracattan 3 kat daha hızlı artması dikkat çekiyor. TÜİK, Mart ayı ithalat verisini Nisan ayı sonunda açıklayacak. Mart 2017’de ithalat 18 milyar 988 milyon dolar olarak gerçekleşmişti. Yeni Mesaj’ın İstanbul’daki gümrüklerde yaptığı gözleme göre bu yıl Mart ayı ithalat açısından da oldukça hareketli geçti. Mart ithalatının 23.5 milyar dolar civarında çıkması bekleniyor. Bu durumda Mart ayında dış ticaret açığı 8.5 milyar doları aşmış olacak. Bu yıl Ocak-Şubat döneminde dış ticaret açığı, yüzde 83.7 artışla 14 milyar 838 milyon dolar olarak gerçekleşti. İhracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 63.3 oldu.

  • FEYM GRUBU MESAJI  –  ERMENİ FAALİYETLERİ ( 02 Nisan 2018 )

    FEYM GRUBU MESAJI – ERMENİ FAALİYETLERİ ( 02 Nisan 2018 )

    1. Ermeni Basınında yer alan habere göre ; “ İsrail’li Bakan, Ermeni <sözde> Soykırımının tanınması çağrısında bulundu….İsrail iç Güvenlik Bakanı Gilad Erdan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son demeçlerine yanıt olarak Ermeni Soykırımının tanınması çağrısında bulunarak, Erdoğan’ı ‘Hamas’a destek olmaya devam eden anti semit’ olarak tanımladı…..The Jerusalem Post’un verdiği habere göre ‘İsrail muhtemelen Türkiye’ye karşı uluslararası alanda adım atmaya teşebbüs etmeli ve Osmanlı İmparatorluğu tarafından gerçekleştirilen Ermeni <sözde> Soykırımını tanımalıydı’ dedi….”

    2. Tert.am’ de yer alan habere : “ Eski bir ombudskişi Pazartesi günü yaptığı açıklamada, Ermenistan’ın Nisan savaşından sonra BM Güvenlik Konseyi’ne konuyla ilgili acil bir uluslar arası ilgi çağrısında bulunması için devlet seviyesinde başvurmuş olması gerektiğini söyledi……‘Siyasi baskı diğer platformlarda daha güçlü olmalıydı. Firmamın inancı, Ermenistan’ın BM Güvenlik Konseyi’ne nisan ayında yaşanan çatışmalar nihayetinde ortaya çıkan gelişmeleri detaylandırmak için bir devlet olarak başvurması gerektiğidir ‘dedi….”

    3. News.am’de yer alan habere göre ; “ Karabağ Ermeni Yönetimi liderine yakın kişilerden Tigran Abramayan, ‘Nisan derslerine ilişkin konuştuğumuzda bu sadece silahlı kuvvetlerin değil, tüm devlet kurumlarını ilgilendirmektedir’ dedi… Abrahamyan, 2016 sonrasında yaklaşımların gözden geçirildiğini, gerekli derslerin çıkarıldığını, keşif kabiliyetlerinin artırılması yönünde çalışmaların yürütüldüğünü, böylece baskın olasılığının hemen hemen bertaraf edildiğini, sorunun karşı tarafın işlemlerini daimi surette değerlendirmek ve gerekli olması halinde önleyici tedbire başvurmak olduğunu ifade etti……”

    4. Ermeni Haber ve Panarmenian.net’ te yer alan habere göre ; “Ermenistanlı film yöntmeni Diana Kardumyan’ın çektiği “Tombe” kısa filmi uluslararası Moskova film festivalinin kısa film yarışması programına dahil oldu. Haber Uluslararası Moskova Film Festivali’ nin resmi sitesinde aktarıldı….Kısa film yarışması programında Ermnistan, Kanada, İsveç, Norveç, Bulgaristan ve Rusya yapımı toplam 9 film yer aldı….Kardumyan’ın 19 dakikalık “Tombe” filmi şiddete maruz kalan bir kadının hikayesini anlatıyor….Festivalın açılış töreni 19 Nisan tarihinde yapılacak…..”

    5. Artsakhpress.am’ de Panarmenian.net’ te yer alan habere göre ; “Utah Senatosu’nun eski üyesi Barton, uluslar arası kamuoyunu Karabağ’ı tanımaya çağırdı….TheSpectrum.com’daki makalesinde, Utah Senatosu’ nun iki yıl önce acımasız bir diktatörlüğün Başkonsolosunun konuşmasına eyaletin hoşgörüyle izin verdiğini hatırlattı…..Barton yazısına devam ederek ;
    ‘Şubat ayında, Azerbaycan hükümeti tarafından onaylanan bir <sözde> katliamın Ermeni vatandaşlarına karşı 30 uncu yıl dönümü anıldı. Utahlıların Sovyetler Birliği’nin karanlığına yol açan bu tarihi bilmesi zorunludur, bu yüzden hiçbir zaman bir kez daha zengin lobicilerin yalanları tarafından manipüle edilmedik’ diye yazdı…….”

    6. Ermeni Radyosu’ nda yer alan habere göre ; “Ermeni <sözde> Soykırımı hakkındaki sosyal video Hindistan Film Festivali’nde ödülü kazandı…Silver Times’ın bildirdiğine göre, Ermeni <sözde> Soykırımı anısına adanmış sosyal video, Hindistan’ın Pune kentinde düzenlenen Küresel Hindistan Uluslararası Film Festivali’nde “En İyi Reklam Filmi” kategorisinde birincilik ödülüne layık görüldü….‘Tekrar çiçeklenme şansı için teşekkür ederim’ başlıklı film ”Ukrayna Ermenileri Birliği’ nden Andranik Berberyan ve Andrew Ludogoscha tarafından üretildi…. Video, 2D animasyon tekniği ile filme alınmış olup Ermeni <sözde> soykırımı konusundaki ikinci sosyal video…..”

    7. Armenpress’ te yer alan habere göre ; “İstanbul’dan 5 yıl önce Mardin’in Derik ilçesine dönen Ermeni kökenli Zekeriya Sabuncu, St. Gevorg Kilisesi’nde Paskalya’yı kutladı…. St. Gevorg Kilisesi 1650 yılında inşa edilmişti…”

    8. Massispost.com’ da yer alan haberin başlığı ; “ “Hayatımız için Yürüyelim”…..Haberin özeti; “14 Şubat’ta, en son silahlı saldırı Fort Lauderdale, Florida’da bir orta okulda gerçekleşti. Eski bir öğrenci okula yarı otomatik tüfekle girdi ve 17 öğrenciyi öldürdü…..Bu son katliam, birçok yönden ülkenin siyasi kurumunu şaşırtan büyük bir öğrenci hareketine yol açtı….Bu son olayın, öncekiler gibi kısa bir süre içinde unutulacağı, hareketin sona ereceği ve Amerikan yaşamının en savunmasız tarafı haline gelen bir sonraki katliamın beklenileceği düşünülüyordu… Ancak, olaydan kırk gün sonra, Öğrenci Hareketi her zamankinden daha güçlüydü. Sosyal ağlar aracılığıyla Amerika Birleşik Devletleri’nin gençleri seferber oldu ve 24 Mart Cumartesi günü, Washington DC’de 500.000’den fazla Amerikalı bir araya gelerek “Hayatımız İçin Yürüyüş” mitingine katıldı. Aynı günde, dünyadaki 800 şehirde milyonlarca insan tarafından destek verildi……Miting sırasında, öğrenci konuşmacılar Kongre üyeleri ve Beyaz Saray’dan, özellikle genç yaşta olanlara, serbest silah satışını kısıtlamak için yeni yasalar çıkarmasını talep ediyorlardı….”

    9. Agos Gazetesinde yer alan haberin başlığı ; “ Akademisyenlerden Boğaziçili öğrencilerin gözaltına alınmasını kınayan mektup”….Haberin Özeti ; “ Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin gözaltına alınmasına karşı aralarında Judith Butler, Nancy Fraser gibi isimlerin de yer aldığı 199 akademisyenin başlattığı imza kampanyası büyüyor. Aralarında Nobel ve Pulitzer ödüllü isimlerin de bulunduğu 1257 uluslararası akademisyen, öğrencilerin gözaltına alınmasına tepki göstererek öğrencilerin yanında olma sözü verdi….Akademik Dayanışma Ağı’ nda (Academic Solidarity Network) olan akademisyenler tarafından kaleme alınan açık mektupta siyasi görüşlerini ifade ettiği için gözaltında olan öğrencilerin derhal serbest bırakılması ve haklarındaki tutuklama ve soruşturmaların düşürülmesi talep edildi….26 Mart 2018 tarihinde Boğaziçi Üniversitesi’nden üç öğrenci evleri ve yurtları polis tarafından basıldıktan sonra gözaltına alınmıştı. Bugün itibarıyla 15 olan gözaltılar, bir grup öğrencinin, Afrin’ de yaşamını kaybeden 46 asker için lokum dağıtılan bir standı protesto etmesi sonrasında başlamıştı. Protesto eden ögrenciler, üzerinde ‘İşgalin ve katliamın lokumu olmaz’ yazan bir pankart açmış, bunun üzerine lokum dağıtma etkinliği organize eden İslam Araştırmaları Kulübü ve protesto edenler arasında gerginlik yaşanmıştı…..Recep Tayyip Erdoğan konuşmalarında etkinliği protesto eden Boğaziçi öğrencilerinden ‘terörist’ diye bahsetmişti ve onlara okuma hakkı vermeyeceklerini söylemişti….”

    10. Ermeni faaliyeti olmamasına rağmen Ermeni basınının pek çok web sitesinde yer alan haberlerde Türkiye için dikkat çekici ifadeler şöyle ; “ Erdoğan, İsrail – Gazze krizi nedeniyle İsrail Başbakanı Netanyahu’ ya terörist diyerek İsrail’ i terörizm suçu ile itham etti… Bu iddialar karşısında Netanyahu Erdoğan’ a verdiği cevapta, ‘ Erdoğan, değerler ve etik konularda bize ders veremez dedi….”

  • ŞEREF SİZLERSİNİZ

    ŞEREF SİZLERSİNİZ

    İsmi ŞEREF olan birini tanıma talihsizliğini yaşamıştım Nüfus cüzdanının cinsiyeti bölümüne  ’’ ERKEK’’ diye yazıyordu

    Ama erkek değildi

    Kadın da değildi

    Kısaca cinsiyetsiz ve cibilliyetsizin biriydi

    Bir gün KARA dediğine ertesi gün AK derdi.

    Her fırsatta Müslüman olduğunu söylerdi.

    Lakin helal nedir, Haram nedir onu da bilmezdi.

    Öz amcasının karısına aşkını ilan etti.

    Bir şekilde kadını baştan çıkarmayı da başardı.

    Sonra aniden kayıplara karıştı.

    Bir gün yanında çok güzel bir kadınla geri döndü.  

    Herkese, ’’ Evlendim, ben artık uslandım’’  dedi.

    6 ay sonra ahlak polisinin yaptığı bir baskında eşim dediği kadını erkeklere para karşılığı pazarladığı ortaya çıktı 

    Kısa bir süre hapis yattı. Hapishaneden çıktıktan sonra hemen umreye gitti.

    Artık günde 5 vakit namaz kılmaya başlamıştı.

    Şerefsiz Şeref, şimdi olmuştu Şeref Efendi hazretleri

    Üzerinde Osmanlı arması bulunan enfiye kutusu taşırdı. 

    Tespihi ise gümüş püsküllü, altın kakmalı ve 99 taneli Oltu taşındandı.

    Başını yana doğru hafifçe eğer ve anlaşılmaz bir mırıldanma ile bu tespihi çekerek dolaşırdı.

    Çok geçmedi

    Bir erkekle uygusuz vaziyette mescitte yakalanınca yeniden ortadan kayboldu

    Şerefi bir daha da ne gören ne de duyan olmadı.

    Rivayete göre günahlarının kefaretini ödemek üzere yürüyerek Mekke’ye seyahat etmeye karar vermiş. 

    Mekke’ye vardı mı yoksa giderken yolda öldü mü kimse bilmiyor.

    Şerefsiz Şerefini kaybeden ahali de onu hiç  özlemedi ve aramayı da düşünmedi

    Şerefi aratmadılar da zaten. Çünkü günümüz de bu Şereflerden öylesine  çok var ki.

    Modern Şerefler artık Uçaklarda seyahat ediyorlar.

    Günah çıkarmaya klarnet çalıp  toplu olarak  hep birlikte gidiyorlar.

    Cinsiyetlerinin herhangi bir önemi yok.

     İcraatları önemli

    Esrar içip, kokain çekeni var

    Dün ‘’MEGRİ MEGRİ’’ diyerek birlikte halay çektiği teröristlere bugün ‘’DILO DILO YAYLALAR’’ diyerek nispet yapanı var

    6 Tane koca değiştirip  ‘’ Ben bir şey anlamadım. Halen daha çok açım’’ diyeni var

    Eskiden porno filmlerinde rol alarak bu gün süperstar unvanı ile dolaşanı var

    Velhasıl var da var.  Ne ararsan var

    Afrin de yapılan terör operasyonunda 52 civan mert şehit oldu.

    225 baba yiğit ise yaralandı.

    Bunlar öyle yara bandı veya sargı bezi ile kapatılacak yaralanmalar değil

    Kimi kolunu, kimi ayağını,  kimi gözünü, kimi de herhangi bir organını kaybetti.

    52 Ana feryat ediyor.

    225 Ana evladına kendi kolunu, bacağını, gözünü yavrusuna vermek istiyor

    Ahali Şerefsiz Şerefin izini kaybettirdiğini sanıyordu

    Yanılmışlar

    Şerefler topluca bir uçakta ortaya çıktılar

    Şehit anaları ağlarken onlar klarnet eşliğinde DILO DILO YAYLALAR diyorlar

    Çok net ve çok kesin bir şekilde anlaşılmıştır

    Şeref sizlersiniz.

    Sevgiyle kalın

  • ABANIN KADRİ YAĞMURDA BİLİNİR

    ABANIN KADRİ YAĞMURDA BİLİNİR

    Recep Erdoğan hükümetinin, Cumhuriyetin ulus bütünlüğünü, ulusal birliği ve tam bağımsızlığını belirleyen, bunlarla bağdaşmayan ödünlerde bulunulmasını engelleyen Türkiye’nin 1.Meclisinin Misak-ı Milli’sinin değil,
    Israrla son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin ülke sınırlarını Suriye ve Irak’ın kimi bölgelerini de kapsar biçimde belirlediği Misak-ı Milli’si peşinde koşması;
    Türkiye’yi çağdaş dünyadan koparmıştır, ülke ekonomik ve siyasi olarak bir felâkete sürükleniyor…

    *

    Bu noktada Ulu Önder Atatürk, “Hayat felsefesinin garip bir tecellisidir ki, her faydalı ve her yeni şeye karşı mutlaka bir kuvvet çıkar.
    Buna bizim dilimizde irtica denir.
    İşte bu irticanın imhası için gerekli tedbirleri evvelden almış olmak lazımdır.
    Uygarlık yolunda başarılı olmak yenileşmeye bağlıdır.
    Uygarlığın buluşları, teknik harikaları, dünyayı değişmeden değişmeye uğrattığı bir dönemde yüzyıllık köhne düşüncelerle, maziseverlikle varlığı koruyup, sürdürmek olasılığı yoktur”  sözünü bir kez daha hatırlamak gerekiyor…

    *

    İşte, 2254 sayılı BM Güvenlik Konseyi Kararının tanımladığı üzere;
    Anayasal, kanuni ve meşru sorumluluğu olan Esad hükümeti  ve Suriye halkının öncülüğü ve sahipliğinde,
    ​Ortadoğu’da,
    ABD koalisyonu ve k​apsayıcı, özgür, adil ve şeffaf bir siyasi sürecin hayata geçirilmesine yardımcı olması için Astana süreciyle Rusya, Türkiye ve İran’ın yürüttüğü  bir istikrar planı işliyor…

    *
    1-Ortadoğu’daki bütün sorunlardan bağımsız olarak “İki Devletli Çözüm” amacıyla Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması, bu suretle  tarafların barışa ivmelenmesi ve İsrail- Filistin Barışı’nın sağlanmasına,
    2- İslamcı İdeolojilerin ve terör örgütlerinin ortadan kaldırılmasına,
    3- Suriye krizine siyasal çözüm bulunmasına,
    4- İran’ın nükleer bomba kullanma olasılığının engellemesine çalışılıyor…

    *
    Bu paralelde, Astana süreci ve Soçi Zirvesinde Rusya, Türkiye ve İran;
    1- Suriye İç Savaş’ına siyasi çözüm noktasında Kürtlerin katılımının sağlanması,
    2- Şam’ın meşru izni olmadan uluslararası güçlerin Suriye’de bulunmasının hiçbir nedeninin olmadığı,
    3- Yabancı askerlerin varlığının yalnızca Suriye hükümeti onları davet ettiyse kabul edilebilir bir durum olduğu,
    4- Suriye krizinin çözümüne yönelik hiçbir siyasi inisiyatifin  ülkenin egemenliğini, birliğini ve bütünlüğünü hiçbir halükarda bozmaması konularında anlaşmışlardır…

    *

    Öngörülen  istikrar planı  bu düzlemde seyrederken;
    Tayyip Erdoğan, İsrail askerlerinin Gazze sınırında eylem yapan 15 Filistinli’yi öldürmesine,
    “Biz, haklı davalarında sonuna kadar Filistinlilerin yanında yer almayı sürdüreceğiz. İsrail terörünü her fırsatta ve her zeminde ifşa edeceğiz” diyerek tepki gösteriyor.

    *
    İsrail Başbakanı Benjamin Netenyahu ise,
    “Erdoğan, ona tepki gösteren insanlara alışkın değil ama buna alışmaya başlamalı.
    Kuzey Kıbrıs’ı işgal eden, Kürt şeridini işgal eden, Afrin’de vatandaşları katleden kimse, bize değerler ve etik hakkında ders veremez” diyor.

    *

    ​Bu kez Erdoğan, “​Türkiye​’​ye sataşmasınlar. Önce teröristleri Elysée Sarayı​’​nda kabul edenler kendilerine çeki düzen versinler.
    Kendilerine çeki düzen vermeyenler Türkiye​’​nin dostluğunu da kaybederler.
    İsrail Başbakanı muhatabım değil de​,​ bir l​â​f etmiş.
    Onların ordusu hiçbir zaman zulüm yapmamış.
    Dünyada İsrail ordusunun ne kadar zalim olduğunu benim anlatmama gerek yok​.​
    Kalkmış bizim​ askerlerimizin ​ Afrin​’​de mazlumlara zulüm ettiğini söylüyor.
    Ey Netanyahu​!​ ​S​en çok zayıfsın, çok garipsin. Bir defa kendine çeki düzen ver. Biz teröristlerle uğraşıyoruz ama senin derdin teröristler değil sen terör devletisin​ ” diyor…​

    *
    Ama Ortadoğu’daki işler, B.Netenyahu’nun işaret ettiği üzere;
    “Erdoğan, ona tepki gösteren insanlara alışkın değil ama buna alışmaya başlamalı” yoluna dönmüş ve süratle ilerlemeye başlamıştır…

    *

    Perşembe günü, Başkan D.Trump Suriye’den çok yakında çıkılacağını, böylece “diğer bölge ülkelerinin” daha büyük roller üstleneceğini,
    Ancak İran’ın Suriye’de askeri varlığını tesis etmemesi için birkaç yıl boyunca az sayıda ABD kuvvetinin bölgede kalacağını açıkladı.
    Aynı gün, Fransa Cumhurbaşkanı E.Macron, aralarında YPG’lilerin de bulunduğu bir heyetle Elysée Sarayı’nda bir araya geldi.

    *

    Ve Saray’dan,
    1- Fransa’nın ABD ile anlaştığı üzere Kuzey Suriye’de konuşlanacağı,
    2- YPG dahil Kürt yetkililerle Suriye’nin kuzeyinde istikrar sağlanacağı,
    3- Fransa’nın Suriye’nin kuzeyinde IŞİD’le savaş koalisyonunu faaliyetlerinden başka yeni operasyon düzenlemeyeceği,
    4- Demokratik Suriye Güçleri ile Türkiye arasında arabuluculuk yapılabileceği,
    5- Fransa’nın  bölgede var olan rolünü güçlendireceğine ilişkin açıklaması yapıldı.

    *

    Bu noktada Fransa’nın, Batılı ülkeler adına bu ülkelerin Suriye’ye karşı oynadığı askeri role ilişkin tanıklıkların silinmesi için Kuzey Suriye’de bulunacağından söz ediliyor.
    Bunun için Kosova örneğinde olduğu gibi bu kez Fransa, Kürtlerin Paris’te  bir temsilciliği olan Rojava’yı ;
    Fransız-Suriye Anlaşmasını: Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşmeyi :Fransız Anayasası’nı ihlal etmek pahasına,
    Geleceğin Suriye Federasyonunda özerk bir devlet olarak tanıyacaktır…

    ​*​

    Rojava’nın özerk bir devlet olarak tanınmasından sonra kurulacak ve evrensel yargı yetkisini kullanacak bir mahkeme,
    Bugün PYD’nin elinde esir olan Avrupalı İŞİD cihadçilerini yargılayacak,
    Onların temsil ettiği ülkelerin Suriye’ye karşı oynadığı askeri role ilişkin tanıklıkları silinirken,
    İlgili Rojava Mahkemesi BM Savaş Suçlarını Araştırma Komisyonu’nun hazırladığı  dava dosyalarını,
    Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi mevcut bir organa ya da  Suriye için yeni bir mahkemeye  aktararak yetki verecektir.
    Bu suretle  hukukî alt yapı oluşturulacak ve Suriye krizinin siyasi çözümü yolunda yürünecektir.

    *

    Erdoğan, Fransa’nın Suriye’ye “tamamen yanlış yaklaştığını” söylüyor.
    Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Fransa Cumhurbaşkanı Macron’ a  “Sen kimsin, arabuluculuk yapacaksın?” derken,
    Erdoğan, “Macron ile geçen hafta görüştüm. Baktım garip garip şeyler söylüyor. Kendisine biraz frekansı yüksek oldu ama söylemek zorunda kaldım” diyor…

    *
    Ama bir önemli gelişme d,e Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Salman’dan geliyor.
    Mart’ta lobi faaliyetlerinde bulunmak üzere yurt dışına çıkan Veliaht, Mısır’da Başkan Abdel Fattah el-Sisi ile görüşmesinin ardından,
    ​”​Mısır ve Suudi Arabistan​’​ın düşmanları şeytan üçgenini temsil ediyor. Bu da Türkiye, İran​, Katar​ ve terör örgütleridir​”​ demiş,
    Erdoğan​’ın​ yeni bir​ ​​”​Osmanlı Halifeliği​”​ kurmaya çalıştığını iddia e​tmişti.

    *

    Yine Türk Dışişleri Bakanlığı anında karşı çıkmış,
    ​Bu kez ​Suudi Arabistan Ankara Büyükelçiliği,​ ​Prensin sözlerinin doğru olduğunu ancak bu sözler içerisinde hedefin Türkiye olmadığını belirtmişti..
    ​Ya? ​Büyükelçilik açıklamasında, “Veliaht Prens, şer güçlerden söz ederken Müslüman Kardeşler ve radikal grupları kast etmiştir” demişti…​

    *
    Prens Bin Salman, 20 Mart’ta Beyaz Saray’da bir araya geldiğinde Başkan D.Trump’a,
    “Eğer ABD askerini Kuzey Suriye’den çıkarırsanız kontrolü kaybedersiniz.
    Biz, ABD Birliklerinin Demokratik Suriye Güçleri ve Kürt PYD’nin kontrolü altında bulunan  Kuzey Suriye’yi ayakta tutmak ve rehabilite etmek maliyetlerini karşılamaya,
    Bunun için 4 milyar dolar vermeye hazırız” diyor…
    Başkan Trump, Kuzey Suriye’ye yapılan 200 milyon dolarlık ABD tahsisatını kesiyor!

    *

    Suudi Arabistan ve İsrail koalisyonu; ABD askeri birliklerinin Fırat nehrinin doğusundaki üslerinden ayrılması durumunda,
    Doğu Suriye, Ürdün ve İsrail  İran’dan gelecek saldırılara doğrudan açık olacak, bu durum  Suudi Arabistan’a da aşırı yükler getirecektir.
    Bu noktada İsrail zaten,  İran’ın Suriye’de kalıcı bir askeri bir konuma gelmesini önlemek için ABD’den daha iyi bir garantiye sahip olamayacağını düşünmektedir.
    Nitekim Başbakan Netenyahu bu düşünceden hareketle 5 Mart’ta Beyaz Saray’da  Başkan Trump’tan, sadece ABD kuvvetlerini Suriye’de tutmak için değil Afrin’de Türk Ordusuna karşı savaşan Kürt YPG milislerinin desteklenmesini de istemiştir…

    *
    Şimdi Suudi Prensi Salman’ın Bağdat’ı ziyaret etmesi ve İran’ın genişlemesine karşı;
    Irak’ın ordusunu Suriye sınırına göndermeye ikna edip-edemeyeceği bekleniyor.
    Ama Türk Ordusunun bulunduğu Kuzey Suriye’nin giderek kuşatıldığı görülüyor…

    *

    Keşke, Türkiye bu işlere hiç  girmeseydi…

    3. 4. 2018

  • Sağ gösterip sol vurmak…

    Sağ gösterip sol vurmak…

    ABD Başkanı Trump’un “Suriye’den çekileceğiz “açıklamasının yankıları sürüyor. Ani kararlar ve çıkışlarla dikkat çeken Trump’un bu açıklamasından sonra tam tersi Suriye’ye takviye güç göndermesi “Sağ gösterip, sol vuruyor” dedirtiyor.

    Belki de isteyerek şaşırtmaca yapılıyor.

    Trump, açıklamaları ile de pek inandırıcı da olmuyor. Kendisine yakın olanlar bile çoğu zaman bu açıklamaları alaya alıyor.

    Yönetimde şahinler grubunun yer alması ile Amerika’nın Ortadoğu’da daha aktif ve sert politikalar uyuyabileceğine dikkat çekiliyor. İsrail’in güvenliği açısından İran’ın etkileştirilmesi, enerji kaynaklarının sahiplenilmesi ve kullanılmasında da Amerika’nın varlığının önemli olduğu görülüyor.

    Bütün bunları alt alta koyduğumuzda Amerika’nın bölgeden çekilmesi zaten düşünülemez. Trump’un etrafındaki Pentegon yetkilileri ve askerler bugüne kadar hiç de Başkan gibi düşünmediklerin ortaya koyan açıklamalar yaptı.

    Açıklamaların ardından ortaya çıkan hareketlilik ve sahadaki ortam bunun da böyle olabileceğini gösteriyor.

    ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’den çekilme açıklamasının ardından, ABD’nin IŞİD’le mücadele koalisyonu çerçevesinde Menbiç’teki özel operasyonlar birliğini genişlettiği bildirildi.

    ABD Ordu sözcüsü ve koalisyonun halkla ilişkiler direktörü Albay Thomas F. Veale, Amerika’nın Sesi’ne gönderdiği açıklamada, yeni konuşlanmanın bölgedeki koalisyon askerlerinin güvenliğinin sağlanması için bir koruma tedbiri olduğunu söyledi.
    Veale, “Koalisyon güçleri, Menbiç Askerî Konseyi ile resmî ilişkileri üzerinden, operasyonlar için ortak bir işbirliği mekanizması oluşturuyor” dedi. ABD’li askerî sözcü Albay Thomas F. Veale, bölgede özel operasyondan kaç askerin konuşlandırıldığını açıklamayı reddetti. Veale, tehditi bertaraf edecek seviyede koruma gücü sağlandığını belirtmekle yetindi. Menbiç Askerî Konseyi’nin başkan yardımcısı Najim Muhammed de, Amerika’nın Sesi’ne yaptığı açıklamada, koalisyonun şehri koruyacağı sözü verdiğini kaydetti. Muhammed, “ABD önderliğindeki koaliyonla, Menbiç’in korunması ve güvenliğinin sağlanması için işbirliği içindeyiz. İşbirliğimiz çok güçlü” açıklamasında bulundu.

    ABD Başkanı’nın bu açıklamalarına zaten inanmamıştık. Bugüne kadar söylediklerinin çoğu ters çıkan Trump’un açıklamaları Amerika’da da değişik şekillerde yankılanmıştır.

    CNN televizyonunun internet sitesinde yer alan bir analizde, Pentagon’un yakın gelecekte ABD askerlerinin Suriye’de kalması gerektiğine dair değerlendirmesinden birkaç saat sonra Trump’ın ‘ABD’nin çok yakında Suriye’den çekileceğiz’ diye açıklama yaptığına işaret edildi.

    Terör örgütü IŞİD’e yönelik kampanyaya yakın bir ABD savunma yetkilisi, CNN’e yaptığı açıklamada, Başkan’ın ne demek istediğinin net olmadığını söyledi. Askerler, Suriye’de birçok zorluk olduğunu belirterek şu an çekilmeyi düşünecek bir zaman olmadığı görüşündeler. Söz konusu savunma yetkilisi, zorluklardan biri olarak SDG’nin elinde bulunan yaklaşık 400 yabancı IŞİD mensubuna ne olacağının açıklık kazanmamış olmasını gösterdi.

    ABD’nin Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın akıbeti ve Rusya’nın bölgede devam eden askeri varlığıyla ilgili de bir karar vermiş olmadığına dikkati çeken yetkili, Trump’ın Suriye’den çekilme kararı alabileceğini ancak komutanların şu anda böyle bir şey tavsiye etmediklerini de belirtti.

    Trump’tan saatler önce Pentagon Sözcüsü Dana White, gazetecilere, Suriye’de şiddet yanlısı radikallerin kalıcı bir şekilde yenilgiye uğratılması için yapılması gereken önemli işlerin olduğunu söylemişti. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Heather Nauert de Trump’ın açıklamasını görmediğini belirterek “Ancak genel anlamda bu ABD yönetimi Suriye’ye daha çok yardım edecek ortaklara bakıyor” yorumunda bulunmuştu.
    Washington Post gazetesi, Trump’ın Suriye ile ilgili ‘sürpriz’ bir açıklama yaptığına işaret etti. ‘Trump, birçok kez askeri anlamda ne yapacaklarını önceden söylemeyeceklerini ifade etmişti’ diyerek Başkan’ın son açıklamasıyla bu sözünün dışına çıktığına dikkati çekerek “Her halükarda Trump’tan tuhaf bir açıklama” yorumunu yapmıştı.

    Sözü fazla uzatmayalım:
    Amerika’nın bölgede çıkarları ve hesapları var. Durum böyle olunca da bölgeden çekilmesi düşünülemez. Özellikle İran tehlikesi karşısında Amerika’nın bölgedeki varlığı önemlidir. Dikkat edilecek olursa Amerika’daki “savaş kabinesi” oluşumu tam bir İsrail projesi olarak da tanımlanabilir.

    Son bir not:
    Bu satırlar yazılırken Türkiye’nin Menbiç’e yönelik operasyon işaretlerinin artmasının ardından, ABD ordusu bölgedeki güçlerini takviye etmeye başladı. Bölgeye, zırhlı araçların bulunduğu konvoyla 300 kadar ABD askeri geldi. Takviye unsurlarının, Fırat Kalkanı Harekatı bölgesi ile YPG/PKK arasında cephe hattını oluşturan Sacu Çayi boyunda günlük devriyelere başladığı bilgilerine ulaştık.

  • GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU’NDAN “SİLAHLANMAYA 1 MİLYON KERE HAYIR” KAMPANYASINA VİDEOLU DESTEK

    GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU’NDAN “SİLAHLANMAYA 1 MİLYON KERE HAYIR” KAMPANYASINA VİDEOLU DESTEK

    Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, bireysel silahlanmanın kontrol altına alınması amacıyla başlatılan #Silahlanmaya1MilyonKereHayır kampanyasına katıldı.

    CHP Balıkesir Milletvekili Mehmet Tüm tarafından başlatılan ve bireysel silahlanmaya karşı 1 milyon imzayı hedefleyen kampanyaya video mesajıyla destek veren CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu şunları söyledi:

    “Silahlanmaya hep birlikte karşı çıkalım. Masum insanların silahlı kişiler tarafından öldürülmesine karşı çıkalım. Silahlanmaya karşı çıkmak intiharlara karşı çıkmaktır. Silahlanmaya karşı çıkmak barışı kucaklamaktır.”

    [youtube https://www.youtube.com/watch?v=iIYywrKSn4U?rel=0&w=560&h=315]

  • Eskişehire Yapılacak Termik Santrale Bir Tepki de Saadet Partisinden Geldi.

    Eskişehire Yapılacak Termik Santrale Bir Tepki de Saadet Partisinden Geldi.

    Eskişehir’de Tepebaşı İlçe Plânlama ve Koordinasyon Başkanı Ensar Tuna bugün gündeme dair basın açıklamasında bulundu.

    Açıklamalarından satırbaşları şöyle;

    Değerli Basın Mensupları Kıymetli Eskişehir’liler…

    Siirt’in Eruh ilçesinde şehit düşen 6 korucumuza Allah’tan rahmet ve korucularımıza acil şifalar dilerim.

    Her biri kendi içerisinde ayrı öneme ait gündem taşıyan bir zaman sürecinden geçiyoruz. Fertten-Topluma, Özelden-Kamuoyuna ait ele alinacak bir çok konu var.

    İşsizlik devletimizin sırtında kambur iken istihdama yönelik plan, program ve yatırım yapılmazken övünülerek gazoz fabrikası açmak, şaka gibi.

    İnsanımız salt bir şekilde evine ekmek götürmesini değil, huzurlu ve mutlu bir şekilde evinin ihtiyaçlarıni gideren evin reisi olması gerekirken; hamdolsun yardım alanların sayısı arttı açıklamarı şaka gibi.

    Ekilebilir arazilerimizin imara açilmasını yıllarca tenkit ettik. Ekilebilir verimli arazilerimizin alternatifi yoktur. Alpu ovamızın tarımı, pancarı, çiftçimizi olumsuz etkileyecek. Termik santralde ısrar etmek, şaka gibi.
    Bunların hiçbirini asla şaka olarak değerlendirmiyoruz.

    Basın açıklamamıza göstermiş olduğunuz ilgi ve alakadan dolayı teşekkür ederiz. Dedi.

    Turkishnews|MetinTapmaz

  • Onur Uysal Sarkısını Sevenleri ile Buluşturuyor

    Onur Uysal Sarkısını Sevenleri ile Buluşturuyor

    Başarılı sarkıcı Onur Uysal, “Sevdiğini Söylesen” isimli şarkısına klip çekti. 6 nisanda düzenlenen tanıtımla sevenlerinin karşısına çıkacak olan şarkı için açıklamalarda bulunan Uysal, bu şarkı benim geleceğim dedi.

    Böylelikle yaptığı müzikler ve başarılı çalışmalardan çok; İstanbul, Ankara, İzmir, Eskişehir ve birçok gece kulüplerinde sahne alan genç sarkıcı sevenlerine vermiş olduğu sözü de yerine getirmiş oldu.

    Turkishnews.

  • Eskişehir’de Böyle Seçim Yarışı Görülmedi

    Eskişehir’de Böyle Seçim Yarışı Görülmedi

    Genel ve yerel seçimler açısından seçimlerin en rahat geçtiği şehirler arasında olan Eskişehir’de, 7 nisan Cumartesi günü Eskişehir Ticaret Odası seçimleri gerçekleştirilecek. Üç adaylı gerçekleşecek seçimlerde oda üyeleri oy kullanacak. Seçim çalısmalarına aylar öncesinden başlayan adaylar ise vaadlerini bildirmeye ve esnafla kucaklaşmaya devam ederken, ilginç bir olay muhabirimiz Metin Tapmaz’ın gözünden kaçmadı. Tüm cadde ve reklam tabelalarına Erdoğan Tekgöz ve mevcut başkan Metin Güler’in reklam çalışmaları yer alırken, gazete ve haber programlarında da ençok bu ikiliye yer verildi. Diğer bir aday Ayhan Sezer ise gününün büyük bir bölümünü halk ile konuşarak ve sorun dinleyerek bu yarışa hazırlandı.

    Metin Güler’in mevcutta başkan olduğu, Erdoğan Tekgöz’ün ise bir siyasi parti tarafından destek gördüğü, diğer aday Ayhan Sezer’in ise kendi imkanlarıyla seçim yarışında yer alması; “Seçimlerin sonucu ve adil bir seçim yarışı gerçeklestiriliyor mu? ” sorusu akıllara getirdi.

    Turkishnews|MetinTapmaz

  • Cem Uzan’dan Aydın Doğan’a Sert Sözler

    Cem Uzan’dan Aydın Doğan’a Sert Sözler

    Doğan Medya Grubu’nun, Demirören Medya Grubu’na satılması ile ilgili bir tepki de; Yıllar önce medyasına el konulan Cem Uzan’dan geldi.

    Uzan, instagram hesabından paylaştığı Aydın Doğan’a ait bir fotoğrafla;

    “Türkiye karaborsacı sahtekar iftiracı bir mikroptan kurtuldu. Emeği geçen herkese teşekkürler…” ifadelerine yer verdi.

    Aydın Doğan’ın sahibi olduğu medya, Cem Uzan’ın medyasına el konulmasına destek vererek büyük bir kavganın içerisinde bulunmuştu. Ikili arasındaki kavga ise yıllardır devam ediyor. Cem Uzan ise Fransa’da yaşantısına devam ediyor.

    Turkishnews

  • Tehditler kalkana dek Rusya ittifakına mecburuz

    Tehditler kalkana dek Rusya ittifakına mecburuz

    Son söyleyeceğimi baştan söyleyerek başlamalıyım. Ülkemiz üzerindeki ABD tehdidi kalkana dek, ülkemiz bölge ülkeleriyle ittifaka mecburdur.

    Tehditlerin yalnızca ABD’den gelmediği de, son günlerdeki Fransa’nın çıkışıyla iyice netleşmiştir.

    Batı ve Amerika’nın Türkiye’nin sınırlarını yeniden belirlemekte kararlı oldukları görünüyor, biliniyor.

    Sınırımızda ve/veya ülkemizin içinden Bir Kürdistan bir de Ermenistan çıkarmakta kararlılar. Fransa’nın oyuna dahil olması tıpkı Kurtuluş Savaşı sürecini hatırlatıyor. O zaman ki Ermeni Fransız ittifakının şimdi Fransa PKK ittifakından hiçbir farkı yoktur.

    Bu süreçte, Kilikya bölgesinde ki Fransız varlığı savaşın önemli aşamalarındandı. O zaman Antep, Dörtyol, İskenderun, Maraş Adana bölgelerinde olan Fransız varlığı, demek ki an itibariyle Membiç, Haseke ve Kuzey Suriye’de Amerika’nın kuyruğuna takılmış vaziyette…

    Önemli bir hususa dikkat çekmek istiyorum.

    Türkiye’nin Rusya ve İran ile yaptığı ittifak Batıya karşı bir ittifaktır. Bu ittifakı da biz, keyfimizden yapmadık. Amerika ve Batıdan tehditler yükselmeye başlayıp, ülkemizin bölünmesi söz konusu olunca bu ittifaka mecbur kaldık. 15 Temmuz, Hendek Savaşları ve içerde yükselen Amerikan varlığı ve etkisi hatırlanmalıdır.

    Elbette, Türkiye’yi bu ittifaktan koparıp yalnızlaştırarak teslim almak isteyen Amerika, Astana sürecine saldıracaktır. Rusya’ya ve İran’a saldıracaktır.

    Bu ittifaka sözde milli özde Amerikancı olan bazı çevrelerden şöyle bir saldırı geliyor. Ve televizyonlarda hâkim görüş olarak rağbet bulmaya başladı.

    Rusya ile Amerika anlaştılar. Suriye’nin Kuzeyinde bir Kürdistan (gerçi şimdi bir de Ermenistan çıktı da…) kurma konusunda anlaştılar.

    Bu cümle şu anlama geliyor. “Ruslar da Türkiye’yi bölecekler! Astana Sürecine ne gerek var.”

    Rusya’nın bölgede yaşayan Kürtlere olan hassasiyetini, Rusya ABD anlaştı diye yorumlamak; Türkiye’yi Kürt düşmanı ilan etmektir. Emperyalizmle olan savaşı Kürtlerle savaş sanmaktır.

    Amaç; Türkiye’yi bölge ülkelerinden koparmak ve yalnızlaştırmaktır.

    Amerikanca konuşanlara, Esad düşmanı mezhepçilerde katılınca, Kürdistan’ı, Amerika ve Rusya birlikte kuracaklar görüşü gerçekmiş gibi alıcı bulmaya başlıyor.

    Eskiden Amerikancılıkta şampiyon olmuş büyükelçiler, emekli generaller bir araya gelmişler, Astana Sürecine saldırmaya devam ediyorlar. Türkiye’yi Rusya ve İran ile karşı karşıya getirmek için kamuoyu imalatı yapıyorlar.

    Kestirmeden söylemek gerekirse, bu süreçte Rusya ve bölge ülkelerinden koparsak, ABD’nin kucağına otururuz. O da bizi istediği gibi eskisinden daha kolay yönetmeye devam eder. Bölecekse de böler.

    ABD ve AB’nin Rusya’ya karşı tüm alanlarda yürüttüğü örtülü savaşı görmezden gelerek, Suriye’de ABD ve Rusya anlaştı diye yorum yapmak, Rusya düşmanlığı yaparak, ittifaktan Türkiye’yi koparmaya çalışmaktır.

    Esad düşmanlığının da buna benzer bir işlevi vardır. Hem Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunuyor görünüp, öte yandan Esad gitsin demek, Rusya ile eninde sonunda yolumuzu ayırmak demektir ki, Astana Sürecinden Türkiye’yi koparmaya hizmet eder.

    Televizyonlarda yorumlarına Rusya ve İran düşmanlığını katarak yorum yapanlar, ABD yanında olmaya devam edenlerdir. Arada bir, ABD düşmanlığı da yapıyor görünseler de bu sadece görüntüden ibarettir.

    1.4.2018

  • Ortadoğu

    Ortadoğu

    Ülkemiz Ortadoğulu bir zihniyet tarafından, Ortadoğulu bir üslupla yönetiliyor ve görünen o ki yakında tamamen Ortadoğu’ya dönüşeceğiz.

    Ortadoğululuk nedir bilir misiniz?
    -Ölümü yüceltip güzel yaşamayı aşağılamak Ortadoğululuktur.
    -Dini yüceltip bilime kayıtsız kalmak Ortadoğululuktur.
    -Lideri yüceltip, iyi sistem kurmayı aşağılamak Ortadoğululuktur.
    -İmanı yüceltip aklı aşağılamak Ortadoğululuktur.
    -Duyguları yüceltip mantığı küçümsemek Ortadoğululuktur.
    -Müteahhitti yüceltip, mühendisi aşağılamak Ortadoğululuktur.
    -Üniversiteleriyle değil, camileriyle gurur duymak Ortadoğululuktur.
    -“Alnı secde görüyor” diye, zorba ve hırsız politikacılara oy vermek Ortadoğululuktur.
    -İmamları yüceltip, filozofları aşağılamak Ortadoğululuktur.
    -Ev kadınlığını yüceltip, kariyer yapan kadını aşağılamak Ortadoğululuktur.
    -Kendi çocuklarını Amerika’da okutup, halk çocuklarını imam hatiplere zorlamak Ortadoğululuktur.
    -Sözü yüksek olanı değil, sesi yüksek olanı iyi lider sanmak Ortadoğululuktur.
    -Kurumsal çözümler üretmek yerine, karizmatik lidere tapmak Ortadoğululuktur.
    -Hatasından öğrenmek yerine, onunla duygusal bağ kurup hayatını bataklığa çevirmek Ortadoğululuktur.
    -Standart sahibi olmak yerine, düştükçe “beterin beteri var” diye kendini avutmak Ortadoğululuktur.
    -Başına gelene katkısını görmek yerine, hep dış güçleri suçlamak Ortadoğululuk.
    -Şeytan taşlamaktan ibadet etmeye zaman bulamamak Ortadoğululuktur.
    -Kendi hayatında hiçbir başarısı yokken, sürekli atalarıyla övünmek Ortadoğululuktur.
    -Sıkılmış bir yumruğun, açık bir elden daha güçlü olduğuna inanmak Ortadoğululuktur.

    Yukarıdaki maddelerin birçoğunun dinle ilgili olduğunu görüyorsunuz, neden?
    Çünkü ortalama bir Ortadoğulunun beyninin yüzde 75’i dinle kaplıdır. Bu yüzden diğer şeylere çok az yer kalır.
    Onun zihniyetiyle ilgili söylediğiniz her şeyi, dinine saldırı sayar.
    Dinle ilgili olmayan pek fikri olmadığı için, dinini ilgilendirmeyen hiçbir eleştiri yapma şansınız da yoktur!
    Üstünüzü ıslatmadan, elinizle balık yakalamanın imkansızlığı gibi bir şey.
    İronik bir şekilde, Ortadoğulular ülkelerinin sıkıcılığından kaçıp, nefes almak için turist olarak Türkiyeye geliyor.

    Türkiyenin yöneticileri ise gittikçe ülkemizi Ortadoğululaştırıyor
    Birkaç yıldır, yılın yarısını yurt dışında geçiriyorum.
    Yurt dışında, gittiğim en iyi restoranların en iyi yerlerinde hep Arap şeyhlerinin çocukları, yanlarında Rus sevgilileriyle oturduğunu görüyorum.
    Kendi ülkelerini modernleştirmek yerine, modern ülkelerde hayatlarını yaşıyor, kendi halklarına da din pazarlıyorlar.
    Gidip, bu adamların ülkesinde, “bu adamlar size din merkezli yaşamayı övüyor ama kendileri son derece dünyevi yaşıyor” desem, beni o diktatörlerin polislerinden önce, o yoksul insanlar linç eder.
    Celladına aşık zihniyetteki insanlar için ne yapılabilir ki?
    Bu açıklamayı kimseyi ikna etmek için yazmadım.
    Mantığa inanmayan insanların mantıklı argümanlarla değiştirilemeyeceğini bilecek kadar tecrübeliyim.

    Bu hayatta, bazıları akılla öğreniyor, bazıları acıyla.
    Maalesef bu coğrafya, acıyla öğrenenlerin coğrafyası.
    Benimki, sadece geleceğe dönük bir “ben dememiş miydim” notu.
    Bu topraklarda, her şeyin bir gün anlaşıldığını ama hep geç anlaşıldığını biliyorum.
    Hepsi bir gün neyin ne olduğunu anlarlar, ama hep geç anlarlar!
    Azgelişmişlerin kaderi iki kelimede saklıdır:
    İdrak gecikmesi!
    Matbaanın 300 yıl geç geldiği bir topluma, mantık da olması gerekenden 30 yıl sonra geliyor. Neyin en mantıklı çözüm olduğuna karar vermeden önce 30 yıl kavga ediliyor!
    “Coğrafya kaderdir” der, Ibni Haldun, bizim kaderimiz de idrak gecikmesi!
    Mümin Sekman

  • Al birini,vur ötekine…

    Al birini,vur ötekine…

    ABD Başkanı Trump’un sürpriz şekilde Amerikan güçlerini Suriye’den çekeceğini açıklamasının yankıları sürüyor. “Bırakalım başkaları uğraşsın, bu ağır yükü biz çekemeyiz” diyen Trump ile Fransa Cumhurbaşkanı Macron ile konuşmadan önce yaptığı görüşmenin önemi de bu şekilde açığa çıkmış bulunuyor.
    Hemen belirtelim:
    Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un sıcağı sıcağına terör örgütü YPG ile Türkiye arasında arabuluculuk önerisi geldi. Böyle bir önerinin Fransa’nın terör örgütünü Türkiye’ye karşı muhatap aldığı görülüyor ki bu yaklaşım yenilir yutulur değildir.
    Fransa’nın skandal YPG açıklamasına sert tepki gösteren Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, “Türkiye’nin, SDG adı altında kendini meşrulaştırmaya çalışan PKK/PYD/YPG ile ilgili duruşu açık ve nettir. Türkiye ile bu tür terör yapılanmalar arasında ‘diyalog, temas, arabuluculuk’ gibi ciddiyetten uzak yaklaşımları reddediyoruz. Dost ve müttefik kabul ettiğimiz ülkeler, terörün her türüne karşı açık ve net bir tavır sergilemelidir. Terör yapılanmalarını meşrulaştırmak anlamına gelecek adımlar atmak yerine dost ve müttefik kabul ettiğimiz ülkeler, terörün her türüne karşı açık ve net bir tavır sergilemelidir. Farklı isim ve kılıflar terör örgütünün gerçek kimliğini gizleyemez.” açıklaması ile tepkileri de ortaya koymuş oldu.

    Bu noktada hemen vurgulayalım:

    Biz her zaman şunu söylüyoruz:

    “Dost ve müttefiklik diye bir şey yok. Her ülke kendi çıkarlarını korumak için çaba gösteriyor. Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur.”

    Fransa’nın takındığı bu tutum, “Al birini vur ötekine” den başka bir şey değildir.
    Eğer, söylendiği gibi Amerika Suriye’den çekilecekse,bayrağı Fransa taşıyacak demektir.
    Dış güçlerin bugüne kadar Türkiye için sergilediği oyunları hepimizi biliyoruz. Bunlara güvenmediğimiz de her fırsatta dile getirdik. Bugün ortaya konulmak istenilen oyun ve tuzaklar da bunların bir başka ayağıdır.

    Detaylarına da bakalım:
    Türkiye’nin Afrin’e yönelik operasyonuna başından bu yana sıcak bakmayan ve açıkça eleştirmekten kaçınmayan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Ankara’nın çok sert tepkisine neden olacak bir adım attı. Macron, Türkiye’nin arananlar listesinde bulunan Salih Müslim’in de çatısı altında faaliyet gösterdiği TEV-DEM’in Eş Başkanı Aysa Abdullah’ın da aralarında bulunduğu bir heyeti Elysee Sarayı’nda kabul etti. Fransa’nın Menbiç’e asker göndereceği belirtilirken Macron’un terör örgütü YPG’ye destek garantisi verdiği öğrenildi.
    Görüşme sonrası Reuters’a konuşan terör örgütü YPG üyesi, “Macron, DEAŞ’la savaşa destek olmak ve Türkiye’yi kasabaya ilerlemekten vazgeçirmek için Menbiç’e asker gönderme sözü vermişti” ifadesini kullandı.
    Fransa’nın Menbiç’e özel kuvvetler göndermeye hazırlanması da ayrıca tartışılması gereken diğer bir konudur.

    Bunun anlamı nedir buna da bakalım:
    Fransa bu hamle ile Suriye’nin kuzeyindeki Fırat Vadisi’nin üstündeki bu stratejik kentin kontrolünü ele geçirmek için bir operasyon başlatmaya hazırlanan Türk kuvvetlerinin saldırısını önlemeyi amaçlıyor.
    Amerika ile Fransa arasındaki bu görüşme ve gelişmelerin hiç kuşkusuz sonuçları Türkiye aleyhine gelişecek.
    Amerika, İran’a karşı yapacağı hamlelerde Türkiye’ye ihtiyaç duyacak. Bunu Başkan Trump da açıkça ifade ediyor. Bu nedenle Türkiye’yi kaybetmek istemiyor. Suriye’deki görevi Fransa’ya devrederek böyle bir adım atmayı doğru buluyor.

    Bu noktada şunu söyleyebiliriz:
    Fransa, Suriye’de Amerika’nın taşeronluğunu yapacak.
    Sömürgeciliği ile tescillenmiş Fransa’nın yeni sömürge noktalarına doğru akış yapmasını da yadırgamamak gerekiyor.
    Muhalefetin de Fransa’ya karşı “Haddini bil” açıklamaları ile cephe almasını da memnuniyetle karşılıyoruz.

  • MARŞLARIMIZIN BİZE ANIMSATTIKLARI

    MARŞLARIMIZIN BİZE ANIMSATTIKLARI

    Gün geçmiyor ki Cumhuriyet düşmanları ve dinciler, Cumhuriyet karşıtı bir eylem ve söylemde bulunmasınlar. Her gün tahrik edici, etnik ve mezhepsel bölücülüğü körükleyici söylem ve eylemlerde sınır tanımıyorlar. Konunun biri kapanmadan hemen diğerini gündeme getiriyorlar. Son olarak TBMM Başkanı’nın  sergilenecek bir oyunda Atatürk resmi/ büstü ve bayan oyuncu istemediğini medyada izledik. Arkasında İstiklaâ Savaşı döneminde Ankara-Keçiören’de Atatürk’ün kullandığı manevi değeri olan binanın önce metruk hale getirildiği, sonrada yakıldığı haberini üzülerek okuduk. Kin, nefret, intikam aldı başını gidiyor. En halisane duygular bile yerini nefrete bırakıyor.

    İstiklâl Marşı’nın yeniden yazılması gerektiği yetkili ağızlardan ifade olundu. Ne demek değiştirilemez, Allah Kelamı mı bu diye çıkış yapanlar acaba ne yaptıklarını biliyorlar mı? Bunları söyleyenlere :  Sizler, Allah Kelamı’na karşı gelenler, uymayanlar, dini kullananlar sizler değilmisiniz?. Yolsuzluk, istismar, bölücülük dosyanız çok kabarık. İstiklal Marşı’ndan neden korkuyorsunuz. ‘’Korkmaz sönmez bu şafaklarda yüzen Alsancak’’ sözleri sizi niye rahatsız ediyor, neyinize dokunuyor? 95 yıldır söylenen marşı ilahiye çeviriyor ve  Milli Marşı, Dini İlahi olarak icra ediyorsunuz!. Yasalar sizlere uygulanmıyor, teşvik ediliyor, azdıkça azıyorsunuz. Durmasını bilin. Bu millet bu vatanı havada bulmadı, kanlarıyla yaptığı dişe diş İstiklal Savaşı ile kazandı. Ülkemiz asla ve asla sahipsiz değil. Zamanı gelince herkes ne yapıldığını anlayacak ve dur diyecek. Tıpkı Çanakkale’de ‘’ Ey yolcu dur ’’ dendiği gibi.

    İstiklal Marşımız ‘’ Siper et göğsünü dursun bu hayasızca akın…. ‘’? Yoksa 10 Yıl Marşı’mı ‘’  Çıktık açık alınla 10 yılda her savaştan…’’, veya Mülkiye Marşı’mı ‘’ Başka bir aşk istemez, aşkınla çarpan kalbimiz. Ey vatan gözyaşların dinsin yetiştik çünkü biz’’, Ya Harp Okulu Marşına ne buyurursunuz? ‘’Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti. Cehennemler kudursa ölmez nigâh banıyız’’ sözleri mi? sizlerde onulmaz yara açıyor. Bitmedi daha . Aydınlığımızın timsali, eğitimin kalesi Kolej Marşı ‘’Bozkırda yeşil bir yuva bilgi yuvası….’’ Bütün bunlar sizin neyinize dokunuyor. Haçlı seferi açmış durumdasınız. Kime karşı? Sizden olmayanlara, taraf olmayanlara karşı. Üstelik Müslüman vatandaşlarımıza karşı. Din, mezhep, milliyet tanımıyorsunuz.

    Zannediliyor ki Cumhuriyet sadece bir rejim adıdır. Rejiminde ötesinde varlık, yokluk ve irtica, gericilik savaşıdır. Zulme karşı çıkmanın, ezilenlerin korunması savaşıdır. Mazlum milletlerin idolüdür. Cumhuriyet direnme ve yeniden diriliştir. Saldırarak, yıkarak, yok sayarak bir yere gelinemeyeceğinin bilinmesi gerekir. Cumhuriyet, özgürlüktür, insan gibi yaşamaktır. Kölelik ise hiç değildir. Bağımsız, üniter-bütüncül Cumhuriyet’e tehditler her geçen gün artmaktadır. Cumhuriyet yasaları rafa kaldırılmış, kurumları teker teker elden çıkarılmış, fonksiyonsuz hale getirilmiş, ulemaya, fetvacılara teslim edilmiştir. Kısaca siyasi, ekonomik, diplomatik, kültürel açılardan kuşatılarak, ihanete uğramıştır. İlimde, sanatta, kültürde gerileme dönemine geçilmiş, Orta Çağ karanlığına doğru yelken açmış durumdayız. Ülkeyi bu hale getirenler kim? Kimlerdir. Sorgulayalım lütfen.

    ++++

    CENNETE GİTMEK O KADAR KOLAY OLSA

    Herkes Cennet’e gideceğini söyler. Bu sadece bir arzudur. Kul hakkıyla gidenlere Cennetin kapıları kapalıdır.

    Yıldırım çarpmasından ölen bir siyasetçi, trafik kazasında ölen taksi şoförü ve birde eceliyle ölen dinci hoca mezara defnedilirler. Definden sonra melekler tarafından Amel defterleri açılır. İlk önce siyasetçinin Amel defteri açılır, melekler müşfik bir ses tonuyla ‘’Şuradan ipek elbise alın içeri girin’’,. Taksi şoförüne ‘’Sende ham keten elbise al içeri gir’’ ve sıra dinci hocaya gelince , meleğin yüz hatları değişir‘’ Sende çuval kumaşından bir elbise al içeri gir’’ der.

    Bunun üzerine dinci hoca fena halde bozulur ve itiraz eder. Meleklere hitaben ‘’ Ben din adamıyım, öncekilere ipek ve keten elbise al dediniz, bana ise çuval elbiseyi gösterdiniz. Ben herhalde siyasetçiden ve şoförden daha üstünüm’’.

    Melek cevap verir.’’ Biz burada sonuçlarla ilgileniriz. Sen vaaz verirken camide insanları uyuttun, taksi şoförü araba kullanırken yolcular Allah’a Dua etti, politikacılar ülkeyi yönetirken halk gece gündüz Allah’a yalvardılar. Dua okudular, Kur’an’ı hatmettiler, sen ise halkı uyuttun’’

    Bahattin Ayhan

    1.Nisan.2018