Blog

  • YARIM KALAN DEVRİMLER

    YARIM KALAN DEVRİMLER

    ‘’Tanrının Türk Milletine en büyük hediyesi ATATÜRK’tür.

    Bu sözleri söyleyen, Küba’nın devrimci lideri Fidel Castro,  Devrimciliği Türk Devletinin devrimcisinden öğrendiğini söylerken, Türk Devriminin sadece Küba için değil dünyanın bir çok mazlum devletleri için de  esin kaynağı olduğunu, tarihin sayfalarına ve hafızalara yazdırdı.

    Çok az lider yüreklere gömülür, Fidel Castro’da yüreklere gömülen bir lider olarak anılacaktır.

    Türk Devrimi, kendisini koruyacak, devam ettirecek olan kadroları ve yeni nesilleri yetiştiremeden Devrim Liderimiz;  GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK hayatını kaybetti.

    Devrimler öksüz, Türk Milleti yetim kaldı.

    Bu süreci Metin Aydoğan kitabında şöyle anlatıyor ;

    ‘’Atatürkün ölümünden yalnızca altı ay sonra Türkiye; 12 Mayıs 1939’da İngiltere, 23 Haziran’da Fransa ile iki ayrı deklerasyona imza attı. Dışişleri bakanı Şükrü Saraçoğlu İngiltere Büyükelçisine, bu anlaşmalarla ilgili olarak, ‘’ Türkiye ‘nin bütün nüfuzunu Batı devletlerinin hizmetine verdiğini’’ söyledi.

    Kemalist politikalardan ilk ödün, Atatürk’ün üzerinde en çok durduğu konulardan biri olan dış siyaset konusunda verilmiş, 15 yıl önce savaşılan Batıyla bağlaşma içine girilmişti.

    Oysa Atatürk bağımsızlığa büyük önem vermiş, ama ölümünden sonra yerine geçenler Batıyla  anlaşmalar imzalamaya başlamışlardı.

    İngiltere ve Fransa ile yapılan 1939 üçlü bağlaşma anlaşması , gerek anti-Kemalist sürecin başlangıcı, gerekse Türkiye’nin yeniden Batı’nın etkisine girmesi anlamına geliyordu.

    Türkiye çok sayıda ikili anlaşmaya imza attı. Gümrük Birliği Protokolü ile  kapılarını AB’ne açtı. İMF ve Dünya Bankası ile bütünleşti. Tüm bu anlaşmalar Batı’ya bağımlılığı arttırdı.

    Kemalist uygulamanın Türkiye’de ki başarısı, açık ve kesindir. Uluslararası yarış ve paylaşım gerilimleri, silahlanma yarışı ve aşırı güç kullanımı, gelişmiş-az gelişmiş ayrımları kişi ve ülke sömürüsü, yüz yıl öncesindeki niteliğiyle sürüyor. Kemalizm bu yüzden günceldir. Emperyalizm var oldukça güncelliği sürecek. Üstelik yalnızca Türkiye için değil, dünyanın tüm ezilen ulusları için de günceldir. Bu nedenle Kemalizmi  öğrenip  ilkelerini günümüze uyarlamak geçmişle uğraşmak değil, günümüz sorunlarını çözme ve geleceğe yön verme girişimidir.’’

    İşte,  Metin Aydoğan,  Kemalizmi  ve yarım kalan devrimleri böyle anlatıyor. Daha fazlası ‘’Türkiye Üzerine Notlar’’   ve diğer kitaplarında.

    Türk Devrimini devam ettirmeyenler, Batı ile  ilişkilerini ülke çıkarlarının üstünde görenlerin devamı olan yöneticilerle  bu günlere  geldik.

    Ülke olarak yeniden ayağa kalkıp, Ulusça tüm güçlerimizi birleştirip en başta Tam bağımsızlığımız olmak üzere Atatürk İlke ve Devrimleri’ne  sahip çıkmalıyız.

     AB-D gerçeğini, bizi aydınlatan gerçek tarihçilerden, aydınlardan, kaynaklardan öğrenerek emperyalizme karşı örgütlenmeliyiz.

    Ayrı ayrı yumaklar olup uçuruma yuvarlanmak kolaydır. Tek yumak olup birlikte atılan ilmeklerle güçlü olacağımızın farkına varmalıyız.

    Ulusal haklarımıza, kültürümüze, dilimize, inançlarımıza ve geleceğimize,  ancak Ulus olarak birlikte sahip çıkabiliriz.

    Umutsuz, mutsuz, kaygılı, kavgacı, endişeli  bir toplum olduk.  Başarmak için,  örgütlü olmanın gücüne inanmalı  ve Atatürk’ün  şu sözlerini iyi okumalıyız;

    ’Bir milletin yüzü gülüyorsa o millet mutludur. Bir ülkede yüzü gülmeyen insanlar çoğunlukta ise, o ülkenin yöneticilerini değiştirmek gerekli olmuş demektir.’’

    Kaynak// Metin Aydoğan

  • Değişmekte olan dünya dengesi ve ulus-devletimiz

    Değişmekte olan dünya dengesi ve ulus-devletimiz

    Değişmekte olan dünya dengesi ve ulus-devletimiz

    Mustafa Kemal’in vefatından sonra, biz Küçük Amerika olacağız diye uğraşırken, Büyük Amerika’nın kendisi de, dünyanın tek egemeni olmak için uğraşıyordu.
    Birbiri ile bağlantılı olan bu iki plan, tam olacak denirken, birdenbire dünya başka bir istikamete yöneldi.
    Elbette bu yönelişin birçok sebebi vardı. Lakin asıl sebebin, Amerika’nın getireceği düzenin, savaşlar ve bölünmelerle sağlanabileceği, sonunda gelen düzenin de, çok uluslu şirketler egemenliği olduğu ortaya çıktıkça, Batının medeniyet değerleri eziyet değerlerine dönüştü.
    Uzatmayalım, milli devlet emperyalizm çelişkisi, ana çelişki haline gelince, Amerika’nın egemen olduğu ülkelerde, hatta Amerika’nın kendisinde de temsiliyet krizleri ortaya çıktı.
    Mevcut siyasi partilerin programları ve kadroları, milli devleti savunmaya göre oluşmadığından, partiler de bir amaç değil bir araç olduğundan, yenilerinin ortaya çıkması, gelişen dünya ve yurt koşullarının gereği oldu.
    Şimdilerde, partilerde yaşanan mecburiyetler bu ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır. Güvenlik ve var olma mecburiyeti partilerin yapılarını da derinden etkilemektedir.
    Çıkara göre organize olmuş partilerin, dışarıdan gelen saldırıya göre (emperyalizm) yeniden yapılanmaları gerekmektedir.
    Bu konuda en büyük zorluk, Batı değerlerine sıkı sıkıya bağlı olan ve programlarının tamamı, Batı değerlerine göre inşa edilmiş olan partilerde olacaktır.
    Kendini Batı, NATO, OECD, DB, GB gibi kurumlarla tanımlayan partiler, dünya ile bütünleşme adına emperyalizmle bütünleştiği için, emperyalizm karşıtı konumlanamayacaktır.
    Mesela Devlet Bahçelinin kadroları için söylersek; solcularla savaşmanın milliyetçilik olmadığını, olsa bile böyle bir milliyetçiliğin, Amerikan milliyetçiliği olacağı artık herkesin malumu haline gelmiştir.
    Bahçelinin kadrolarının artık bir arada kalma koşulları kalmamıştır.
    İktidar partisi için de durum bir başka şekliyle aynıdır. Amerika’nın BOP tutkalıyla bir araya getirilen “kutsal ittifak” zaten dağılmıştır.
    Kutsal İttifakı unutanlar vardır. Hatırlatalım. Neo liberaller, Kürtçüler, Fethullahçılar ve Siyasal İslamcılar.
    Türkiye’yi bölmek üzere Amerika’nın bir iktidar formülü ile iktidara gelenler, şimdi Amerika ile cephe cepheye gelmişlerdir.
    Uzatmayalım. Kuzey Suriye’de namlularını Türkiye’ye yönelten Amerika ile hesaplaşmak, iktidarda kim olursa olsun temel mecburiyetidir.
    Dolayısıyla iktidar kadroları da, bu mücadelenin gereğine göre yapılanmak zorundadır. Tüm partiler, Dağılıp, ABD ile savaşa göre yeniden yapılanacaktır. Veya Amerika’ya karşı konumlanan başka bir parti kurulacaktır.
    Artık milli devleti emperyalizme karşı savunmayan hiçbir siyasi parti ve iktidar ayakta kalamaz.
    Sosyal demokratların durumu ise hepten çok zordur. Batı değerlerini varlık değeri haline getirmiş olmak, Batı’dan hiçbir şartta ayrı olamamak anlayışı, onları daha da, darma dağınık hale getirecektir.
    Atatürk’ün, sosyal demokrat olmadığını öğrenmeleri mecburidir.
    Tek birleştirici unsurun, Atatürk olduğunu, Altı Ok’a dönüşten başka çarelerinin olmadığını bilmeleri gerekir. Mevcut kadrolar bunu ret ettiği için tasfiye olacaklardır. Hayatın şartları onları tasfiye edecektir.
    Milli devleti savunma mevzilerinde olanlar, kendilerini Türk halkına daha kolay anlatabilirler.
    Not; Bu yazıyı, bir yıl önce 6.5.2017 tarihinde yazmıştım. Seçimden önce bu yazıyı tekrarlamanın yurtseverlik görevi olduğuna inanıyorum. 24 Haziran seçimlerinden sonra bu yazıyı yeniden okumanızı dilerim.

    6.5.2018

  • HERKES MERSİN’E BİZ TERSİNE

    HERKES MERSİN’E BİZ TERSİNE

    Çin’den sonra Avrupa Birliği de 17 Nisan’da  gümrük tarifeleri anlaşmazlığına çözüm bulunması için Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) başvurdu.
    Uzlaşma sağlanamadığı takdirde ABD, Avrupa’dan ithal edilen çelik ve alüminyumdan zamlı gümrük vergisi alacak. 
    AB ek gümrük tarifelerinin ABD’nin ulusal güvenliğini ilgilendirmediğini, Amerikan şirketlerini dış rekabetten korumak için kararlaştırıldığı tezini savunuyor.
    Washington’da kararlaştırılan koruyucu önlemlerin DTÖ’ ye bildirilmemiş olmasını da eleştiriyor. 
     
    *
    ​Bu süreçte ​Pekin’de düzenlenen ABD – Çin ticaret müzakereleri​ de​​ 4 Mayıs​ Cuma günü sona er​miştir.
    Dünyanın en büyük iki ekonomisinin temsilcileri;
    ABD’nin Çin’e ihracatını genişletme, hizmet ticareti, karşılıklı yatırım, fikri mülkiyet hakları​, gümrük tarifeleri konularında görüş alışverişinde bulun​muş,
    B​ir çok  konu​da fikir birliğine var​ılmış, süren​ ihtilaflar​ için​ ​o​rtak bir çalışma grubu kuru​l​​masında mutabık kal​ınmıştır.
     
    *
    Sonuç beklentilerle uyumludur.
    Her iki ülke küreselleşmiş bir dünyada çok taraflı ticareti “Adil Ticaret ” başlığıyla savunuyor.
    Dünyanın iki büyük ülkesinin birbirleriyle ve dünyayla çatışması bütün dünyaya zarar verecektir o nedenle, iki ülkenin de işbirliği içinde olması gerekiyor.
    ​Ancak iki ülke arasındaki tüm sorunların tek bir diyalogla çözülmesi​ de​ olası değildir.
    Nitekim iki taraf da ticaret savaşını sona erdirmek için tam bir anlaşmaya varamamıştır. 
    Ancak görüşmelere devam etmek istemeleri durumun eski haline doğru değişmeye başladığına ilişkin umutları doğurmuş bulunuyor…
     
    *
    Mart’ta Başkan​ D.​ Trump,​ ABD’nin ​Çin’e ver​diği 375 milyar dolar ticaret açığını kapatmak için ek gümrük vergisi getireceğini ilan etmesiyle başlayan ticaret savaşı​;​
    ​T​arafların sert uygulamalarına sahne ol​muştur.
    ABD’nin  yaklaşık 50 milyar doları bulan Çin menşeli ürüne yüzde 25 vergi uygulamasına karşı,
    Çin, ABD’den ithal ettiği 3 milyar dolar tutarındaki 128 ürüne yüzde 15 ila yüzde 25, daha sonra da 50 milyar dolar tutarında ürünlere yüzde 25 vergi getireceğini ilan et​miş,
    ABD’nin vergi planı genel olarak Çin’in savunma, havacılık ve imalat sektörlerini,
    Çin’in misilleme vergileri de et, elektrikli araçlar, kimyasal maddeler, otomotiv, hava araçları ve soya fasulyesi gibi 106 Amerikan menşeli ürünü hedef al​mıştı.​ 
     
    *
    Ticaret savaşı Çin’e karşı bir meydan okumayı başarmış ve Çin’in  siyasetini ve gücünü test etmiş,
    Ama Çin, ABD ve dünyanın hayal gücünün ötesinde güçlü bir irade ve azim sergilemiş  ve ABD’nin taleplerine güçlü karşılıklar vermiştir.
    Çin serbest ticaret ve çok taraflı ticaret mekanizmasını korumak adına yüksek bir ahlaki zeminde ayakta durmuştur.
    Böylece Çin; ana çıkarlarının asla bir ticaret savaşının hedefi haline getirilmeyeceğine ilişkin kararlı bir duruş sergilemiştir.
     
    *
    Doğrusu Trump yönetiminin fikri mülkiyet hakları konusunda Çin​ ​ile yüzleşmek için bir ticaret savaşını göze alması doğru bir karardı.
    Ancak Beyaz Saray, Mart​’​ta başta Çin olmak üzere aynı zamanda AB ülkelerini de hedef alan çelik ve alüminyum ithalatlarına yönelik sert  tarifeler uygulama​ya​ karar vermesi,
    Daha ilk anda ABD’nin “Tarifeler” gibi yanlış bir silah seçtiğini gösteriyordu.
     
    ​*​
    Çünkü tek taraflı tarifeler DTÖ kurallar​ı​​nı​  kesinlikle ihlal etmek,
    ​D​oğrudan doğruya karşı taraflara ticaret savaşı açmak,​
    Üstelik ABD şirketlerin​i​​ korumak değil onlara ​zarar vermek anlamın​a geldi.​
    Çin’i ve AB ülkelerini fikri mülkiyet haklarına saygı göstermeye ikna etmek sürekli baskı ve taahhüt gerektir​iyordu. 
    Bu yüzden Trump’ın tarifeleri sadece müzakereleri teşvik eden bir manevra olabili​rdi… 
     
    *
    ​Şimdi ABD; ​Çin​’in ve AB’ nin​ fikri mülkiyet hırsızlığına karşı ​ “Haksız Rekabet Hukuku “nu işletmenin ​daha ​doğru bir yöntem olduğunu düşünüyor.
    “Haksız Rekabet Hukuku” nun kullanımı nispeten yeni bir araçtır; üretim sürecinde çalıntı fikri mülkiyeti kullanan belirli şirketleri hedefl​iyor.
    Çalınmış fikri mülkiyeti bir girdi olarak kullanmak para tasarrufu​na yol açıyor ama b​u durum yasalara saygılı rakiplere karşı haksız bir maliyet avantajı sağlıyor.
    ​B​öyle​ce  bu tür şirketler adil bir şekilde rekabet edemiyor… 
     
    *
    Nitekim, Haksız Rekabet Hukuku’nun piyasalarda  haksız davranışlarla rakiplerine zarar veren hem özel şirketlere hem de kamusal uygulayıcılara karşı kullanılabileceği düşüncesi gelişiyor..
    Yabancı üreticileri fikri mülkiyet hırsızlığı için hesap verebilir tutmak; haksız rekabet hukukunun yeni bir kullanımını temsil etmektedir.
    Bu tür bir eylem  karşı tarafın bu eylemleri misilleme ile provoke etme ihtimalini çok azaltıyor.
    Bir “Tarife Acısı” geniş yelpazedeki şirketlere ve ürünlerine yayılırken, haksız rekabet davaları gerçek yanlışları hedef alıyor.
    Doğrudan doğruya fikri mülkiyetten haksız şekilde faydalanan özel şirketleri ve kamusal uygulayıcıları hedefliyor.
     
    ​*
    Ancak Haksız​ R​ekabet​ K​anunu her derde deva değildir.
    Davalar her türlü kötü muameleye çözüm getiremez.
    Trump yönetiminin ​e​tkili olma​sı için stratejik sektörlerdeki haksız rekabet eylemler​i​​ni​, bir şikayette bulunma da dahil olmak üzere  tüm ana hatlarıyla DTÖ’de  güncelleştirmesi gerekiyor.
     
    *
    Dünya Ticaret Savaşı bu düzlemde devam ediyor.
     
    *
    Dünya Ticaret Savaşı sürerken, Türkiye başka bir alemde yaşıyor gibidir.
    Koca bir ülke Erdoğan’ın tasfiye edilmek, Yüce Divan’a gitmek, Uluslararası Ceza Divanında yargılanmak ve onu hastalıklı raddede önyargılı yapan “La şarkıyye la garbiyye illa İslamiyye illa İslamiyye’ felsefesinin baskısındaki ağır psikolojik travmasını yaşıyor. 
     
    *
    Bu travmasıyla Erdoğan uzun süredir belki toplumu kendi hakimiyeti altına almak, kendi anlayışı doğrultusunda kültürel değişim yaratmak ve gücünü pekiştirmek üzere giderek totaliterleşmiştir.
    Bu sırada hukuk devletine, güçler ayrılığına ve demokratik değerlere büyük zararlar vermiştir.
    Sadece bir siyasi güç meselesi olarak değil ama aynı zamanda insanların zihniyetleri için ideolojik ve çok sert bir iç savaşı yürütüyor.
    Yıllar boyunca inşa edilen tüm değerleri hızlı bir şekilde yıkıyor.
    Hiçbir sivil toplumun taşıyıcısı  bu durumu engelleyemiyor…
    Erdoğan’ın önyargılarıyla yürütülen Türkiye dış politikası ise artık açık açık uluslararası dengeleri alt üst ediyor…
    Batı’dan gelen eleştirilere misliyle mukabele gibi olumsuz bir diplomatik tutum Türkiye dış politikasını belirleyen en önemli unsur olmuştur…
     
    *
    Şimdi Erdoğan “Haksız Rekabet Hukuku”nun daniskasını tüm aleme gösteriyor.

    “Herkesi kör, âlemi sersem sayıyor” ve  OHAL şartlarında erken seçimlere gidiliyor…

    7. 5. 2018
  • Cumhurbaşkanlığı seçimi 2. tura kalırsa…

    Cumhurbaşkanlığı seçimi 2. tura kalırsa…

    Cumhurbaşkanlığı seçimi için, ortaya çıkan adayların hepsinin önemli isimler olduğu ve hitap güçleri ile seçimi 2.tura taşıyabilecekleri söyleniyor. Son yapılan anketler de bunun böyle olabileceği ihtimallerini güçlendiriyor.
    24 Haziran’da sandığa gidilecek. Cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimler yapılacak. Eğer, Cumhurbaşkanlığı için adaylardan herhangi birisi % 50+1’i bulamazsa seçimler iki hafta sonra yenilenecek. En fazla oy alan iki aday ikinci turda yarışacak ve en fazla oyu alan da cumhurbaşkanı seçilecek.
    24 Haziran seçimlerine katılım oranının yüksek olabileceği görülüyor. Anket çalışmalarını yapan şirketler “Katılım % 90’ları bulabilir” diyor. Gerek iktidar cephesi, gerekse muhalefet, seçmenlerini sandığa götürebilmenin ince yollarını araştırıyor.
    Bunun yanı sıra Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci tura kalabileceği ihtimalleri de değerlendiriliyor. Seçimlere olan ilgi nedeni ile tatilcilerin programlarını Temmuz ortalarına doğru yapma eğilimi hız kazandı. Daha önce otel rezervasyonunda bulunanların da bunları iptal ya da ertelemeye doğru gittikleri söyleniyor.
    Özetleyecek olursak, seçmen bu seçimlere büyük ilgi gösteriyor. Bu nedenle de sandıklara gidecek olanların sayılarında artış bekleniyor. Katılımın fazla olması,seçimin kaderini de değştirecektir.
    Saadet Partisi Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Temel Karamollaoğlu, 24 Haziran cumhurbaşkanlığı ve genel seçimleriyle ilgili açıklamalarda bulundu. Karamollaoğlu, anket firmalarından aldıkları parti ve ittifak bloklarının oy oranlarına ilişkin bilgileri paylaştı. Verdiği bilgiler şöyle:
    “Bize verilen bilgilere göre AK Parti’nin şu anda yüzde 24 kemik oyu var. Yani bu yüzde 24’lük seçmen, net olarak kararını vermiş ve asla değiştirmeyi düşünmüyor. Bu yüzde 24, oyunu mutlaka AK Parti’ye verecek. Yani şu an itibariyle AK Parti’nin en düşük oy alması halinde yüzde 24’ü var. 24’ün yanında yüzde 8’lik bir seçmen daha var. Bunlar da oylarını AK Parti’ye veriyor ama sorgulamaya başlamış. Halen AK Parti’den vazgeçmiş değiller ama ülkedeki gelişmelere de başka partilerin ne dediklerine de bakıyorlar. Gözleri kapalı değil. Ama sonuçta AK Parti’ye oy vermeyi sürdürmeye yakınlar. Bunların üzerine de bir 6 puan koyulması gerekiyor. Bunları da koyduğumuzda AK Parti’nin oyu yüzde 38’lerde seyrediyor demektir. Benim gördüğüm tablo da AK Parti’nin yüzde 38’lerde olduğunu gösteriyor. İttifakta MHP’den yüzde 4-5-6 gibi bir oy gelebilir. MHP’den de gelebilecek bu oyla AK Parti-MHP ittifakının yüzde 42-44 bandında bir oyu görülüyor. İktidar ve muhalefet blokları olarak baktığımızda parlamento seçimlerinde yüzde 45-55 gibi muhalefetin üstünlüğünde görülüyor. Ben HDP’nin de baraj sorunu olmadığını düşünüyorum. Bu durumda muhalefetin iktidara 10 puan fark atmasıyla Meclis’te önemli bir üstünlük sağlayacağını görüyorum. O yüzden ben muhalefet olarak hedefi yüzde 60 olarak koyduğumu açıkladım. Yani kampanya süresince muhalefetin yüzde 60’ları yakalayabileceğini gördüğüm için. Anketlerdeki rakamlara bakıldığında yüzde 60 hedefi abartılı değil, gerçekçi. Anketler, Erdoğan’a olan desteğin, AK Parti’ye olan destekten bir miktar daha fazla olduğunu gösteriyor. Ama bu ilk turda kazanmayı sağlamıyor. O nedenle ben ilk turda cumhurbaşkanı seçiminin yüzde 50+1’le sonuçlanmayacağını, ikinci tura kalacağını düşünüyorum. İkinci tur için kendimi de şanslı görüyorum. İkinci turda muhalefetten bir isim cumhurbaşkanı seçilecek, buna inanıyorum.”
    Dikkat edilecek olursa, Cumhurbaşkanlığı seçiminde en iddialı isimlerden birisi de İYİ Parti Genel Başkanı Akşener olarak öne çıkıyor. Akşener, baştan bu yana seçilebileceği inancında. Seçimlerin de ikinci tura kalabileceğini söylüyor.
    Böyle bir durumda muhalefet cephesinde hangi isim ikinci tura kalırsa İYİ Parti o adayı destekleyecek. Muhalefet cephesi liderleri yaptıkları protokolle, hangi aday olursa olsun ikinci tura kalanlara destek vereceklerini baştan açıklamışlardı.
    Konu ile ilgili son notlar:
    CHP’de Muharrem İnce’nin Cumhurbaşkanlığına aday olarak açıklanmasından sonra, İnce’nin CHP’nin oylarını % 30’lra taşıyabileceği ifade ediliyor. Ayrıca İnce’nin CHP dışındaki seçmenlerden de oy alabileceğine dikkat çekiliyor.
    İnce’nin şu vaadinin de altını çizelim:
    “Cumhurbaşkanı yardımcılarını baştan ilan edeceğim: Bir yanıma muhafazakâr bir ismi, bir yanıma milliyetçi bir ismi, bir yanıma bir Kürt’ü, bir yanıma bir Alevi’yi alacağım Cumhurbaşkanlığı yardımcısı olarak. 6 yıl sonra rozetini çıkardım genel başkanıma teslim ettim. Partinin Cumhurbaşkanı olmaz. Beni seçtiğinizde en kısa sürede parlamenter sisteme gececeğiz. O sarayda asla oturmayacağım. Orayı ben aslında iyi bir emlakçi arıyordum satacaktım ama. Milletvekili arkadaşlar karşı çıktı. Orayı yüksek puanlar almış öğrencilere üniversite yapacağım. Ben de Çankaya Köşkü’nde oturacağım.”

    .

  • FEYM GRUBU MESAJI  –  ERMENİ FAALİYETLERİ ( 05 Mayıs 2018 )

    FEYM GRUBU MESAJI – ERMENİ FAALİYETLERİ ( 05 Mayıs 2018 )

    1. İranlı işadamları Ermenistan’ı bir iş koridoru olarak görüyor – İran’ın Alborz Eyaleti’nin girişimiyle 40’tan fazla şirket Ermenistan’daki İran ürünlerinin sergisine katılıyor. Serginin organizatörü olan İran-Ermeni iş danışmanı Ara Shahbazian, farklı alanları temsil eden önde gelen firmaların sergiye katıldığını söyledi. “Alborz Eyaleti, İran’ın sanayi bölgelerinden biridir. En büyük üretim ve hizmet şirketleri burada bulunuyor ”dedi. (İ)

    2. Ermenistan Cumhurbaşkanı Armen Sarkisyan ve Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev bugün bir telefon görüşmesi yaparak Ermenistan’daki siyasi durumu ele aldılar.
    Nazarbayev, Ermenistan’ın dost halklarının yasal alanda krizden kurtulmanın yollarını yapıcı bir diyalog yoluyla bulacağını belirtti. (İ)

    3. Eski Adalet Bakanı Hovhannes Manukyan, Anayasanın revizyonu oldukça gerekli dedi.
    Manukyan açıklamasında şunları kaydetti: ʺÖzellikle yargı sistemi faaliyetlerini düzenleyen, mantığı zorlayan ve somut bazı şahıslar için hazırlanmış düzenlemeler yargıç bağımsızlığına ve sisteme zarar vermektedir.ʺ (T)

    4. Ermeni <sözde> soykırımı konulu “Anadolu hikayesi” filmi. Ermeni film yönetmeni Artak İgityan Fransa’da Ermeni <sözde> soykırmı’nı konu alan “Anadolu hikayesi” filminin çekimlerine devam ediyor. Ermeni <sözde> soykırımı konulu film, yazar Mark Aren’in “Vahşi güllerin açıldığı yer: Bir Anadolu hikayesi” kitabından uyarlanmış. (T)
    https://www.ermenihaber.am/tr/video/2018/04/04/Ermeni-Soykırımı-konulu-“Anadolu-hikayesi”/85

    5. Cumhurbaşkanı Armen Sarkissian, 5 Mayıs’ ta Ermenistan’a yerleştirilen Suriyeli Ermeni cemaatinin bir grup temsilcisini kabul ederek görüştü. (İ)

    6. Paşinyan Arjantin Büyükelçisi ile görüştü. Ermenistan muhalefet partisi milletvekili ve Başbakan adayı Nikol Paşinyan, 5 Mayıs’ta Arjantinli Büyükelçi Gonzalo Urriolabeitia ile görüştü. Paşinyan, görüşmeyi müteakip yaptığı açıklamada, “Dostluk mesajlarımı Arjantin halkına ve hükümetine ilettim. Ülkemizin devam eden değişikliklerinin, özellikle şu anda Arjantinli yatırımcılarının başarılı bir şekilde geliştirildiği ve gelişmeye devam edeceği zaman yeni Arjantin yatırımları getireceğini umduğunu” söyledi. (İ)

    7. Kudüs İbrani Üniversitesi Ermeni <sözde> Soykırımı için Anma Gecesi düzenledi. 22 Nisan 2018 Pazar akşamı, Osmanlı İmparatorluğu tarafından Ermeni halkına karşı yapılan <sözde> soykırımın yıllık anma töreni Kudüs İbrani Üniversitesi’nin Scopus kampüsünde yüzlerce kişi Beşeri Bilimler İleri Araştırmalar Okulu’nda düzenlenen akşam yemeğine katıldılar. Prof. Der Matossian, Osmanlı İmparatorluğu’nda görevli Yahudi Amerikan ABD Büyükelçisi Morgenthau’nun anılarını konu alan bir konuşma yaptı. (İ)
    (Not : “ Yayımlanmayan yorumum aşağıda. Bu web sitesine girebilenlerin belirttiğim linki referans vererek yorum göndermeleri yararlı görülmektedir;
    ““ < Prof. Der Matossian should have read the Book Review ( the link is below) before his address on the Memories.
    http://armenians-1915.blogspot.com/2012/11/3379-book-review-preposterous-paradoxes.html>“”

    8. Rus ve Kazak cumhurbaşkanları Ermenistan’daki durumu tartıştı.  Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin ve Kazak mevkidaşı Nursultan Nazarbayev 4 Mayıs Cuma günü Ermenistan’daki durumu görüşmek üzere telefon görüşmesi yaptılar. Cumhurbaşkanları, Ermenistan’daki durum da dahil olmak üzere, ikili işbirliğinin yanı sıra bölgesel ve uluslararası gündem meselelerini tartıştılar. (İ)

    9. Ermenistan 8 Mayıs’ı bekliyor. Ermenistan’da Başbakanlık için ikinci oylama 8 Mayıs’ta yapılacak. 1 Mayıs’taki oylamada yeterli oyu alamayan halk hareketi lideri Paşinyan, Cumhuriyetçi Parti’den gelen olumlu mesajlara rağmen temkinli duruşunu koruyor. (T)

  • HUZUR VE HIZIR BİZİMLE OLSUN…

    HUZUR VE HIZIR BİZİMLE OLSUN…

    ‘’İnanışa  göre   iyileri  mükafatlandırıp,  kötüleri cezalandıran, zorluklarda  yardımcı  olan ve bolluğa kavuşturan Hızır’ın İlyas peygamberle buluştuğu 6 Mayıs, bir bayram olarak binlerce yıldır kutlanıyor.  Hıdırellez   “Hızır” ve “İlyas” kelimelerinin halk arasındaki telaffuzundan aldığı bilinen isimdir.

    Türk dünyasının mevsimlik bayramı olarak “kış mevsiminin bitip, sıcak yaz günlerinin başladığını” müjdeliyor. Doğanın canlanmasının habercisi olarak görülen bu günde, Hızır ve İlyas’ın her türlü dileği yerine getireceği inanışı yaygın olarak kabul görüyor.

    Onların su kaynaklarında, kırlarda buluştuğunun düşünülmesi nedeniyle kutlamalar genellikle yeşillik, ağaçlık alanlarda, su kenarlarında, bir türbe ya da yatırın yanında yapılıyor. Bu gibi yerlere bu nedenle “Hıdırlık” da deniliyor. Hızır ve İlyas’ın kavuştuklarında Allah yolunda olmanın ve birlikteliklerinin verdiği sevinçle kuvvet bulduğuna inanılıyor.’’

    Anadolu’da  heyecanla kutlanan Hıdırellez’in kısaca tanımı böyle.

    Hıdırellez’de bu inanışlara göre, bolluk, bereket, kısmet, için yapılan dualar, günümüzde hala geçerliliğini sürdürmekte, ülkemizin her bölgesinde farklı şekillerde kutlanmaktadır.

    Çocukluğumuzda, mahallede yakılan ateşlerden atlayarak dilek tutulması, gül ağacına dileklerin asılması, sabahın erken saatinde yazılan dileklerin akarsu ve denizlere bırakılması,  bugün de benzer şekillerde devam etmektedir.

    Kış mevsiminin sona ermesi ve baharın gelmesiyle, Mayıs ayında canlanan doğa, bereketli topraklar, inanışlar, farklı kültürlerin paylaşılması ile birlikte, bir Hıdırellez gününe daha kavuştuk.

    Ülkemizin huzura ve Hızır’a en çok ihtiyacı olan günlerdeyiz.

    Bugün aynı zamanda bir şafak vakti, ülkenin bağrından  zamansız koparılan evlatlarının darağacına götürüldükleri gündür…

    Bugün dilekler kişisel olmasın, hepimiz için olsun, birlik için, beraberlik için, ülkemiz için  olsun.

    Dostlukların, komşulukların, yardımlaşmanın, paylaşmanın yaşandığı  o  güzel günlere kavuşmak için olsun.

    Çocuklarımızın aydınlık geleceği, Ülkemizin tam bağımsızlığı için olsun.

    Toprağımızın bereketi, köylümüzün emeği, işçimizin alın teri için olsun.

    Üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi, yaşanılan her türlü olumsuzluğu kabullenen milletimin uyanması için olsun..

    Yeniden üretelim, milli duygularımıza, ilkelerimize, devrimlerimize  sahip çıkmamız  için olsun.

    Kendi ekmeğimiz, aşımız için değil,  ülkemizin  varlığı, toprağımızın bütünlüğü  için olsun.

    Hak, hukuk ve  adalet’in yerini bulması için olsun.

    Kirlenmiş siyasetin içinde, temiz kalanların Milli uyanışı  için olsun.

    Bu Hıdırellez’de;  HUZUR VE HIZIR  bizimle olsun…

  • SURİYE, BİR CİHAN DEPREMİ (3)“ORTADOĞU VE NATO”

    SURİYE, BİR CİHAN DEPREMİ (3)“ORTADOĞU VE NATO”

    SURİYE, BİR CİHAN DEPREMİ (3)
    “ORTADOĞU VE NATO”
    HÜSEYİN MÜMTAZ

    Suriye olayının en önemli sonuçlarından birisi de NATO’nun iflâs etmiş, yok olmuş, bölünmüş; yüz yılların, bin yılların “orta malı” Ortadoğu’nun da bir defa daha çökmüş olmasıdır.
    NATO’nun anlamsızlığı, hiç bir işe yaramadığı; sadece Pentagon’un (Başkan’ın değil) istek ve hedeflerine uygun hareket ettiği bu olayla artık iyice gün yüzüne çıkmıştır.
    Irak’tan sonra Suriye’de de Pentagon’un dünyayı parmağının ucunda oynattığı, NEOCON’ların sudan bahanelerle dünyanın her yerinde ama özellikle Ortadoğu’da “yeni sınırlar” çizmeye kalktığı ve çizdiği açıkça belli olmuştur.
    Pentagon yahut NEOCON’lar yahut Amerikan derin devleti, ne derseniz deyin; değişen Başkanlar ile stratejik hedeflerini değiştirmez. Gelen/giden her Başkan saptanmış o hedeflere uymak zorundadır.
    Örnek; Kennedy’nin hiç istemediği ama sonunda “mecburen” gerçekleştirmek zorunda kaldığı Küba/Domuzlar Körfezi çıkarması…
    Freni patlamış Trump “bile” bunu değiştiremez ama patlak fren özelliği NEOCON’lar tarafından gereken yer ve zamanda kullanılabilir.
    Olayın bir diğer yönü, Suriye’nin “sudan bahanelerle” bombalanmış olmasıdır.
    Son olarak; Rusya Genelkurmay yetkilileri, Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (OPCW) heyetinin; ABD ve müttefiklerinin, zehirli maddeler bulunduğu iddiası ile Suriye’de vurduğu tesislerden biri olan Barza araştırma merkezinde kimyasal silah depolanmadığını doğruladığını açıkladı. Rusya Genelkurmay Başkanlığı yetkilisi Sergey Rudskoy, ABD, İngiltere ve Fransa’nın kimyasal silah üretilip depolandığını öne sürerek 14 Nisan’da Suriye’de vurduğu tesislerden biri olan başkent Şam’daki Barza araştırma merkezinde 2013’e kadar kimyasal saldırıdan korunmak için bazı maddeler geliştirildiğini söyledi.
    Rudskoy, ABD ve müttefiklerinin hedef aldığı Him Şinşar yeraltı deposunda da hiçbir zaman kimyasal silah geliştirilmediğini ve depolanmadığını belirtti. Rus yetkili, “ABD, İngiltere ve Fransa’nın bu tesisleri seçme mantığı anlamsız. Eğer, Batı’nın görüşüne göre, bu tesislerde zehirli maddeler bulunsaydı, Cruz füzesi saldırısı sonucunda Şam’da on binlerce kişi ölürdü” dedi.
    Zaten Lavrov da daha önce, ABD, İngiltere ve Fransa’nın Suriye’ye füze saldırısını Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü’nün (OPCW) kimyasal saldırı iddialarını soruşturmasını engellemek için düzenlediğini söylemişti.
    Aynı Özal/Baba Bush zamanındaki Irak müdahalesi gibi.
    İngiltere eski Başbakanı Gordon Brown da sonradan; ABD’nin Irak konusunda tüm dünyayı kandırdığını, Bush yönetimindeki ABD’nin Saddam’ın kitle imha silahına sahip olduğu yalanını ortaya attığını söylemiş, hâttâ eski İngiltere Başbakanı Tony Blair bile bunu açıkça itiraf etmemiş miydi?
    Evet; NATO çökmüştür. Trump NATO’yu bölmüştür.
    14 Nisan’da Suriye’nin “füzelenmesi”ne Amerika, onun baş yardakçısı İngiltere ile ondan geride kalmak istemeyen Fransa katılmış; Almanya ile beraber İtalya, Hollanda, Kanada ve Yunanistan katılmayacaklarını bildirmişlerdir.
    Hani “Sovyet tehlikesine karşı kurulmuş olan” NATO müttefikleri, “müşterek hedefler” doğrultusunda beraber hareket edip “müşterek hedefleri” beraberce vuracaklardı?
    Bu son “harekât”, Varşova Paktı yıkıldıktan sonra neye yaradığı hep soruşturulan NATO’nun anlamsızlığını bir kere daha gözler önüne sermiştir.
    Müslüman Suriye, Hristiyan müttefikler tarafından Miraç Kandili gecesi vurulmuştur.
    Vuranlar “nükleer silah sahibi” ülkelerdir.
    NATO Genel Sekreteri’nin palas pandıras gerçekleştirdiği 24 saatlik Türkiye ziyaretine bu açıdan da bakın.
    Madem kitle imha silahları ve kimyasal silahlar zararlı oldukları için kimsede bulunmayacaktır, Nükleer silah “bazılarında” neden bulunmaktadır?
    “Füzeleme” birlikteliğinin meyvelerini alelacele toplamak isteyen Macron’un Trump ziyareti sonrasında sarf ettiği şu sözler; ziyaret her ne kadar “first lady”lerin bitmek bilmeyen kıyafet seremonisinin gölgesinde kalmış olsa da, dikkat çekicidir…
    Macron ziyaret sonrası demiştir ki;
    “Fransız güçleri Suriye’den IŞİD yenildikten sonra çekilecektir. Trump, İran’la varılan nükleer anlaşmadan Mayıs ayında çıkacaktır. İran yahut başka bir ülke kesinlikle nükleer silah sahibi olmamalıdır”.
    Fransa’nın İran’dan farkı, ayrıcalığı, üstünlüğü ne?
    Neden o “5’li”den başkası, meselâ Türkiye “de” nükleer silah sahibi olamıyor?
    Neden Fransa, İngiltere ve diğerleri Trump’ın peşine takılmışlardır?
    Trump “içeride” fevkalâde zordadır. Bunalmıştır. Dikkatleri başka tarafa çekmek için kriz icat etmektedir.
    Bakmayın “crown baby”lerin doğum haberlerine! May de Brexit açmazı içindedir.
    İşte daha ne olduğu kesin olarak açıklanamayan Skripal olayı ikisi için de cankurtaran simidi olmuş, üstüne atlamış, uzattıkça uzatmış, Suriye’ye kadar gitmişlerdir.
    Trump Ortadoğu’da 18 yıl içinde 7 trilyon dolar harcadıklarını, bölge ülkelerinin ABD’nin Suriye’deki masraflarını karşılamaları gerektiğini, ABD’nin koruma sağlamaması halinde bazı ülkelerin bir haftada çökebileceğini ifade etmiş; pası ve sazı eline alan Riyad’da “masrafları, ABD’nin koruma sağladığı Doha’nın üstlenmesi gerektiğini” söylemiştir.
    İşte lâfın tam burasında Recep Akdağ’a kulak veriyoruz.
    Brüksel’de düzenlenen “Suriye’nin ve Bölgenin Geleceğinin Desteklenmesi” konferansına katılan Akdağ, Suriye savaşının 8’inci yılında sivillerin bombalara, zorla yerinden edilmeye, kimyasal silahlı saldırılara ve terör saldırılarına maruz kalmaya devam ettiğine dikkati çekerek, Suriye savaşının İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki en korkunç insani krize dönüştüğünü kaydettikten sonra krizin Suriye sınırlarını aştığına işaret ederek “komşu ülke Türkiye’nin 3,5 milyondan fazla –kayıtlı- Suriyeli’ye, inanç ve etnik ayrım yapmaksızın, ev sahipliği yaptığını” hatırlatmış, bu kişilerin sağlık, eğitim, konaklama gibi hizmetlerden ücretsiz faydalandığını belirtmiş, savaşın başlangıcından bu yana Türk topraklarında 300 bin Suriyeli bebeğin doğduğunu ifade etmiştir.
    Diğer yandan yaklaşık 20 bin Suriyeli’ye çalışma izni verildiğini, 13 bine yakın Suriyeli işletmenin açıldığını söyleyen Akdağ, tüm bu rakamların Türkiye’nin krizin insani yükünü üstlenmeye devam ettiğini gösterdiğini söyledikten sonra; “Suriyelilere sağladığımız birçok hizmet kapsamında Türkiye’nin giderleri 31 milyar euroya ulaştı. Burada açıkça söylemem gerekiyor ki uluslararası toplumun büyük bir kısmı yük paylaşımı ve sorumluluk üstlenme sınavını başarıyla geçemedi” diyerek sözlerini bitirmiştir.
    Bu itiraflardaki iyileştirilmiş rakamları bir taraf bırakıyorum ama dört soru soracağım Akdağ’a.
    1.Hani ensar/muhacir yaklaşımındaydık? 2.Bir elin verdiğini öteki bilmeli mi? 3.Ensar yaklaşımı ile ve Allah rızası için kucak açtıysak başkasından para istemenin âlemi var mı? 4.Hele bazı yetkililerin zaman zaman alttan alta dillendirdiği gibi; “kapıları bir açarsak!” diye Avrupa’yı tehdit etmek “hâlis” niyetimizle çelişmiyor mu?
    Evet…
    Üstelik Birleşmiş Milletler’in 2017 yılı Uluslararası Göç Raporu’na göre, Türkiye’de göçmenlerin nüfusa oranı yüzde 6’ya ulaşmış, bu da göçmen oranında Türkiye’yi dünyada birinciliğine yükseltmiştir. Türkiye’deki göçmen sayısı 18 ilin toplam nüfusundan fazladır.
    Suriye’nin Amerika, İngiltere ve Fransa tarafından “füzelenmesi” NATO’yu bir daha düzelmemek üzere parçalamıştır.
    Ortadoğu, Araplar ve Müslüman ülkeler; bazıları İsrail’in bile yanında yer alacak şekilde bölünmüştür.
    İngiltere ve Fransa 100 yıl önceki gibi Ortadoğu’ya yerleşmiş, yarım kalan paylaşmayı tamamlamak niyetindedirler…
    Onlara 100 yıl önce süper güç olmayan Amerika ve Rusya da eklenmiştir.
    Ortadoğu bir gayya kuyusudur.
    Suriye ve Skripal bir bahanedir. Tıpkı Avusturya/Macaristan Veliahdı Ferdinand’ın Saray Bosna’da öldürülmesi gibi.
    Peki….
    14 Nisan’da Amerika ve iki ortağı Suriye’yi neden bombalamışlardır?
    Miraç gecesine özellikle denk getirilen o üç saatlik bombalama sonucu herşey bir anda ve bütünüyle hallolmuş mudur da bir daha sözü bile edilmemiştir?
    Dünya artık iki Kore’nin birleşmesi ile uğraşmaktadır.
    Peki Türkiye?
    Fırat’ın doğusu ve batısından artık kimse söz etmemektedir. Kurtarılan köyler gündemimizde yoktur. “Etkisizleştirilen” teröristler haberlerde yer almamaktadır. Suriye’nin kuzeyinde kurtardığımız bölgelerden her saat canlı yayın yapan miğfer, kurşungeçirmez yelek giymiş savaş muhabirleri bir anda “sahadan” çekilmişlerdir. Her kanalda saatlerce “müzmin” yorumlar yapan strateji uzmanı gediklilere artık nedense yer verilmemektedir!
    Oralarda hayat normale dönmüş müdür, savaştan kaçanlar evlerine geri gitmiş midir? Nasıl bir hayat sağlanmıştır orada savaş mağdurlarına? Sosyal hayat, siyasi hayat, sağlık, iş dünyası nasıldır? “Sayemizde” nasıl bir yaşam alanı, sosyal hayat kurulmuştur IŞİD’den kurtardığımız yörelerde?
    Hiç mi merak edip de bize aktarmak isteyen gazete, radyo, televizyon kanalı yoktur?
    Hepsi bir rüya mı idi?
    Rüyalarımızı da mı kontrol ediyorlar?
    “Şekil A”da görüldüğü gibi Trump’ın, May’in, Macron’un… Yahut Putin, Kim Jung Un’un istediği, programladığı rüyaları mı seyredeceğiz gözlerimizi kapatınca bundan böyle?
    Rüya mı, olacak kâbus mu? 5 Mayıs 2018

  • İthalattaki artış, ekonomimizi olumsuz etkiliyor…

    İthalattaki artış, ekonomimizi olumsuz etkiliyor…

    Bizi yönetenlerden hep şunu duyuyoruz:
    “İhracatımız artıyor ve rekor üzerine rekor kırıyoruz.”
    Doğrudur ve ihracatımızdaki artışların yüzleri güldürdüğünü de biliyoruz.
    Peki, ama ya ithalatımız ne olacak? Çünkü ithalata verdiğimiz para, yaptığımız ihracatı neredeyse ikiye katlıyor.
    Yine bizi yönetenler, ihracatımızdan övgü ile söz ederken, ithalatımızı hiç gündeme getirmiyor.
    Şimdi aşağıda size vereceğimiz verilere baktığımızda ihracat ve ithalatımız konusunda yaşananları daha iyi analiz etme şansını görebileceğiz.
    Gümrük ve Ticaret Bakanlığının dış ticaret verilerine göre, Türkiye’nin dış ticaretinde alarm zilleri çalmaya devam ediyor. Verilere göre ihracat Nisanda geçen yılın aynı ayına göre yüzde 8.59 artarak 13 milyar 879 milyon dolara, ithalat da yüzde 15.42’lik artışla 20 milyar 531 milyon dolara çıktı.
    Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin (TİM) Salı günü Kayseri’de açıkladığı verilere göre Nisan ayı ihracatı 13 milyar 549 milyon dolar olarak gerçekleşmişti. Nisan dış ticaret açığı yüzde 32.83’lük artışla 6 milyar 652 milyon dolara ulaştı. İthalat ile ihracat arasındaki farkı gösteren dış ticaret açığı Ocak-Nisan döneminde 27 milyar 369 milyon dolara ulaştı.
    Nisanda en çok ithalat yapılan fasıl ise 3 milyar 96 milyon dolarla ‘mineral yakıtlar, mineral yağlar ve bunların damıtılmasından elde edilen ürünler’ yani kısaca petrol ve petrol ürünleri oldu.
    İhracattan söz ederken, AB ülkelerini de unutmayalım. Çünkü Türkiye en fazla ihracatı adı geçen ülkelere yapıyor. Bu nedenle Türkiye-AB ilişkileri her açıdan önem kazanıyor. İhracatımız kadar, ithal edilen malların önemli bir bölümünü de yine adı geçen ülkelerden alıyoruz.
    İşte Nisan ayında en fazla ihracat 1 milyar 367 milyon dolarla Almanya’ya yapıldı. Bu ülkeyi 852 milyon dolarla İngiltere ve 786 milyon dolarla İtalya izledi. En fazla ithalat ise 1 milyar 978 milyon dolarla Almanya’dan gerçekleştirildi. Bu ülkeyi 1 milyar 890 milyon dolarla Rusya ve 1 milyar 779 milyon dolarla Çin takip etti.
    Gümrük idareleri tarafından Nisan ayında tahsil edilen vergiler 11 milyar 365 milyon lira oldu. Türkiye’deki şirket sayısı Nisan itibarıyla aktif limited şirket sayısı 759 bin 854, ticari işletme sayısı 718 bin 280, şube sayısı 196 bin 539, anonim şirket sayısı 123 bin 945, kooperatif sayısı 35 bin 263, kolektif şirket sayısı 10 bin 862, komandit şirket sayısı bin 783 olarak belirlendi.
    Türkiye genelinde nisan ayı itibarıyla aktif firma sayısı 1 milyon 846 bin 526, esnaf ve sanatkar iş yeri sayısı da 1 milyon 847 bin 228 oldu.
    S&P Türkiye’nin notunu kırdı Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard&Poor’s (S&P), Türkiye’nin kredi notunu düşürdüğünü duyurmuştu.
    S&P’den yapılan açıklamada, Türkiye’nin yabancı para cinsinden kredi notunun ‘BB’den ‘BB-‘ye, yerli para cinsinden notunun ‘BB+’dan ‘BB’ye düşürüldüğünü, görünümünün ‘durağan’ olduğunu bildirdi.
    Kredi notunun düşürülmesiyle ilgili olarak, Türkiye’nin makro ekonomik dengesizliklerinin arttığı belirtilen açıklamada, enflasyon görünümünün bozulduğu, Türk lirasında değer kaybı ve hareketlilik görüldüğü ifade edildi. Türkiye’nin mali pozisyonunun zayıfladığına dikkatin çekildiği açıklamada, ekonominin aşırı ısındığı da vurgulandı.
    Açıklamada, Türkiye’nin dış finansman koşullarının ve Türk lirasının konumunun daha da bozulması ve özel sektörün hassaslaşması durumlarında ülkenin kredi notunun yeniden düşürülebileceği uyarısında bulunuldu. S&P’nin döviz kurlarında ciddi değişikliğe yol açmadı. Çarşamba günü Dolar 4.11, Euro ise 4.94 seviyesinden işlem gördü.
    Kredi notumuzun düşürülmesine de tepkiler oldu. Ancak, ortada olan bazı gerçekleri de görmezden gelemeyiz.
    Enflasyon önlenemiyor. Dolar’daki artış sürüyor. Ekonomimizin iyi olduğunu söylemek doğrulardan uzaklaşmak demektir.
    Son söz:
    Türk Lirası Nisan ayındaki enflasyon ve Dolar’daki yükseliş nedeni ile yine değer kaybına uğradı. Biraz daha fakirleştik.

  • BU İDDİA DOĞRU İSE TÜM TAŞLAR YERİNDEN OYNAR

    BU İDDİA DOĞRU İSE TÜM TAŞLAR YERİNDEN OYNAR

    Her gün yüzlerce ihbar ve iddia alıyorum.

    Bu durumdan şikâyetçi olduğumu falan düşünmeyin

    Sadece bu İhbar ve iddialara zamanında yanıt verememekten, bana güvenen bu insanlara yeterince zaman ayıramamaktan dolayı üzüntü duyuyorum.

    İşte o iddialardan çok ilgimi çekti. İddiada bulunan kişi 11. Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gülün yakınında olan  bir akrabası olduğunu ve eskiden Adalet ve Kalkınma Partisinin il teşkilatında görev yaptığını söylüyordu. Prensiplerim gereği bu tür ihbar veya iddiaları iyice araştırmadan okuyucularımla paylaşmıyorum. Ama bu seferki diğerlerinden çok farklıydı ve eğer doğru ise çok korkunçtu…

    Geçtiğimiz hafta sonunda Cumhurbaşkanı baş danışmanı İbrahim Kalın ve Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akarın 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Güle yaptıkları baskın ziyaret gündeme bomba gibi düşmüştü. Elbette ki böyle bir ziyaretin Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bilgisi dışında olmasının veya onayı alınmadan yapılmasının imkân ve ihtimali yoktu.

    Şüphesiz ki böyle bir görüşme yapıldı ve bir şeyler konuşuldu ama basına bilgi verilmedi. Ve hatta ört bas edilmeye çalışıldı.

    Peki neden?

    İddia bu soruya cevap verdiği için önemlidir ve sadece iddia olarak bile haber değeri bulunmaktadır.  Bu yüzden de okuyucularımla paylaşılması gerekmektedir..

    İddiaya göre ziyaretin amacı Sayın Abdullah Gülün Cumhurbaşkanı adaylığından vazgeçmesi için yapılan bir ikna turu veya bir nezaket ziyareti değilmiş.

    En üst seviyeden verilen gözdağı ve açık açık yapılan bir tehditmiş.

    Şöyle ki;

    15 Temmuz Darbe girişiminde derdest edilerek akıncı üssüne götürülen Hulusi Akar’ı ikna etmek isteyen Tümgenerallerden biri Genel Kurmay başkanını Fetullah Gülenle görüştürmek istemiş bu talep Hulusi Akar tarafından reddedilmişti. Bu olay iktidar tarafından yalanlanmamış ama bu teklifi yapan Tümgeneralin ismi de resmi olarak hiçbir zaman basına açıklanmamıştı.

    Darbeci Tümgeneralin Hulusi Akarla görüştürmek istediği kişi Fetullah Gülen değil, darbeden haberi olmayan ve darbecilerle hiçbir ilişkisi bulunmayan, bilgisi dışında darbecilerin operasyon sonrası kendisini Cumhurbaşkanı olarak görevlendirmeyi düşündüğü Sayın Abdullah Gül’müş. Bu konu sadece Adalet ve Kalkınma Partisinin üst yönetim tarafından biliniyormuş ve Partinin zarar görmemesi için kimseye söylenmiyormuş.

    Cumhurbaşkanı Baş danışmanı İbrahim Kalın Abdullah Gülü arayarak görüşme talebini iletmiş. Baş Danışman ile görüşmeyi bekleyen Abdullah Gül için Hulusi Akar’ında İbrahim Kalınla birlikte gelmesi tam bir sürprizmiş. Üçlü tarafından Suriye operasyonu konuşulurken konu bir şekilde 15 Temmuz darbe girişimine getirilmiş ve bizzat Hulusi Akar tarafından bu olay Abdullah Gül’e anlatılmış.

    Anlatılanların özeti budur. Bir nevi aba altından sopa gösterilmiş. AKP yıkılırsa 15 Temmuz darbe girişimindeki tüm gerçekler ortaya çıkar sizde yıkılırsınız mesajı verilmiş. Doğru veya yanlış olmasından daha çok Türkiye Cumhuriyeti Genel Kurmay Başkanının adının bu tür olaylarda geçmesi çok acı ve çok trajik bir durumdur.  Bizzat kendisi tarafından bu makama yapılmış en büyük hakarettir.

    Rahmetli annem torunlarını ” Seni paşa olasın kuzum” diyerek severdi. Ana’ma göre paşa olmak tüm unvanların en yükseği en yücesiydi. Çünkü öyle bilirdi. Öyle görmüştü. Mustafa Kemal Atatürk bir paşaydı. Parçalanmak üzere olan bir enkazdan bir devlet çıkardı.

    İsmet İnönü bir paşaydı. İnönü savaşlarının unutulmaz komutanıydı.

    Mareşal Fevzi Çakmak bir paşaydı. İstiklal savaşımızın efsane isimlerinden biriydi.

    Kazım Karabekir bir paşaydı. Doğu cephesinde kefenini üniformasının altına giymesiyle biliniyordu.

    Paşa demek saygı demekti. Paşa demek baba demekti. Paşa demek cesaret demekti. Paşa demek onur demekti. Paşa demek namus demekti.  Paşa demek kurtarıcı demekti. Paşa demek VATAN demekti. Paşa demek dize gelip doğurduğu yavrusunu emanet edebileceği en güvenilir insan demekti.

    İyi ki bu günleri görmedin. Eğer görseydin kahrından ölür, acziyet içindeki çaresizliğimizle bizleri de de utancımızdan öldürürdün Anam.

    Paşalar maşa, maşalar cahilin postası oldu Anam.

    Şehitler Kelle, Kelleler baş efendi oldu Anam.

    Katiller Evliya, Evliyalar Yobaz oldu Anam.

    Reziller vezir, Vezirler rezil oldu Anam

    Hırsızlar Beyefendi, Beyefendiler mahkûm oldu Anam.

    Ülkeyi yönetenler pavyon lisanı ile konuşuyorlar Anam

    Artık Mehmetçikleri Köprülerde boğazlıyor sonrada bunu hep birlikte kutluyorlar Anam.

    Sahip Çıkan mı?

    Yok Anam Yok.

    Sahip çıkması gerekenler de sahip çıkılacak duruma düşmüş. Vatan toprağı çöle dönüşmüş. Çöle akbabalar üşüşmüş.

    Nur içinde yat ANAM

    Sevgilerimle

  • İnce şiir

    İnce şiir

    Adam çıktı, ince ince,
    Barış olur, o gelince,
    Analar ağlamayacak,
    Güzel olacak gülünce.

    İkilik kalksın aradan,
    Bıktık artık biz karadan,
    Selam olsun buralardan,
    Gönüller de ince ince.

    Sular içinde yanmayın,
    Aman sakın aldanmayın,
    Yalan sözlere kanmayın,
    Hesap yapın ince ince.

    Hem batıdan, hem doğudan,
    Bir sağından, bir solundan,
    Mustafa Kemal Yolundan,
    Yürüyelim  ince ince.

    Bayram olur, seyran olur,
    Gönüllerde huzur bulur,
    Yaradan da memnun olur,
    İnsan insanı sevince.

    Kanma makarna kömüre,
    Yazıktır geçen ömüre,
    Sular can verir demire,
    Ateş olun ince ince.

    Kimler kurdu bu vatanı,
    İncitme yazık Atanı,
    Yürüsün birlik kervanı,
    Kös vurulsun ince ince.

    Ozan olur Çalar sazım,
    Yunus söyler, dinler Nazım,
    Adalet herkese lazım,
    Terazimiz ince ince.

    Irkı, cinsi ayırmayan,
    Eşi dostu kayırmayan,
    Türkiye yi kucaklayan,
    Bir lider ol, ince  ince.

  • “Sporda kültürsüzlüğün kültürü”

    “Sporda kültürsüzlüğün kültürü”

    “Sporda kültürsüzlüğün kültürü”

    Seyir ve futbolcu kültürsüzlüğümüz sosyal hayatımızı fena halde değiştirmekte, alçaltmakta, tahrip etmektedir. Futbolda galiz küfür etmek gelenekten gelmektedir. Karadeniz’li İdris amca, oğluna “Hadi amcaya bir küfür et bakim” der. Bebekken oğlunun çıplak resmini albüme koyarak teşhir etmekle övünç duyar. Eski Beşiktaş’lı futbolcu Nouma seyirciye malum yerini gösterir. Türkiye’de reklamların değişmez adamı olur.

    Trabzon il yönetimi, Hakeme kırmızı kart gösteren TS futbolcusunun mahallesine adının verilmesini onaylar. Bir iki yıldır seyirci,”İ..e hakem. Hakeme gözlük” hakeretlerini yeni terk etmişken,TS futbol takımı ex başkanı Hacıosmanoğlu kadını aşağılayacağı laf etmekten kaçınmaz. Takımı yenilince, “hakemleri odada tutun ben gelinceye kadar sakın salıvermeyin bırakmayın” der. FB futbol takımı otobüsünün kurşunlanması ve en son FB-TS futbol maçında yan hakeminin dövüldüğü ortamda ekteki resimde görüldüğü gibi Emre Belezoğlu ve Arda Turan gibi seyirciye örnek olması beklenen değersiz değerlerin hakem itmesi, hakeme küfür etmesi gelenekten gelen olağan bir değer alamamış kazanamamış bir kültürsüzlüğün sonucudur.

    Erdil Ünsal

  • İNCE İNCE YASEMİNCE :)  ADAYMIŞ MUHARREM İNCE :)

    İNCE İNCE YASEMİNCE 🙂 ADAYMIŞ MUHARREM İNCE 🙂

    Kılıçdaroğlu ve CHP ileri gelenleri günlerce ve de elbette saatlerce ola ki uykularında bile düşünüp, nihayet içlerinden bir C. Başkanı adayı çıkarabildiler. Ya da bula bula bulabildiler. Kim mi? Başlıkdaki komedide görüldüğü gibi; Muharrem İNCE.

    Böyle bir şeyi hatırlıyorum. 1980 12 Eylül öncesi süresi dolup görevi bırakan C:Başkanının  yerine bir yenisini seçemediği için TBMM ki günlerce tur üstüne tur ata ata zaman kaybedip sinirleri de lâçka ettiklerinde, yurt dışı bir geziden dönen o anki G.K.Başkanı “Bana soruyorlar, neden bir C. Başkanı seçemiyorsunuz? diye, ben de “Demek ki aday o kadar çok ki bir türlü birine karar veremiyorlar” diyorum şeklindeki bu espri, bu seçim içinde cuk oturuyor. CHP’nin bu göreve aday seçimi valla aslında bal gibi dağ doğura doğura tavşan doğurdu anlamında gibi bişey.

    Bu, Kemâl Kılıçdaroğlu’nun önceki C. Başkanlığı seçimindeki tavrı  ile bir farkı olmayan bir tavırdır. İçlerinden bu göreve aday gösterilebilecekleri isimlerin içinden, en son akla gelebilecek kişi bugün CHP’nin C:Başkanı adayı. Adam kalmamış gibi…

    Aslında isimde belki yok ama ismi öne sürmede oldukca parlak bir zekâ var. Önce yok ama’yı açayım; Muhterem zât Muharrem İNCE, ince bir zekâya sahip olaydı bu görevi reddederdi. Aptal yerine konmamak isteseydi. İstemediği gibi havada kaptı, rozetini fırlattı attı, bu yola yattı. Oysa seçilemeyeceği hele hele Erdoğan’ın karşısında bırakın 2. tur’u ilk turda kaybolup gideceği kesin. Bunu görmedi, göremedi demiyorum zira o bir yetenek meselesidir. Her bakan görmez. Görmek için bakan görür. Haaa gelelim 2. zekâ olayına yani  ismi öne sürmekteki parlak zekâya.

    Kılıçdaroğlu kendine karşı 2 kere Genel Başkanlık yarışına kalkışıp 2’sinde de kaybetmiş birini, bırakın kendi koltuğuna oturabilmeyi beceremeyen birini nasıl olur da Devletin en üst makâmına, koltuğuna oturacakmış gibi düşünüp adını verir. 2 Sebepten; 1- Eğer hasbelkader ya da eskâza İNCE C. Başkanlığı seçimini kazanırsaaa Ecevit’in kimsenin tanımadığı adını dahî bilmediği bir Anayasa Mahkemesi  Başkanını öne sürüp, diğer parti liderlerine de kabûl ettirip TBMM dışından seçtirip C. Başkanı görevine getirmesini, Sezer’in kendisine  karşı bir diyet borcu olacağı vehmi ile davranınca  duvara toslamasına benzer ama aslında hiç de benzemez bir durum ortaya çıkıyor. Sezer bir hukukcu idi ve bir iki imza hariç (ikiz yasalar falan) hukuk içinde davrandı, diyet miyet de ödemedi. Ama İnce yukarı çıkınca, kendisi oturabileceği yerde (seçimi İnce kazanacaksa  Kılıçdaroğlu haydi haydi kazanacaktır gerçeğinden hareketle) bu koltuğu kendisine ikram eden kişinin vesayeti altında olacaktır, bir gönül borcu borçlusu  olarak. Böylece iplerinin CHP. Başkanı Kılıçdaoğlu’unun elinde olan bir C. Başkanı var olacaktır. Yok İNCE bu seçimi ilk ya da 2. Turda kaybederse M. Vekili olma hakkı da olmadığından gidip evine oturacak veee siyaset dışı kalacaktır. Bu ilk veya 2. durumun gerçekleşmesi hâlinde, yani herhâlükârdaaa Kılıçdaroğlu ikide bir BEN VARIM diye ortaya fırlayan bin rakipden kur tul muuuş olacaktır. Ki bu bir siyasi komedi durumudur, Yasemin bile bu komediyi düşünemezdi, komedinin kraliçesi olmasına rağmen.

    Adı geçenlerden İlhan Kesici olsun Yılmaz Büyükerşen olsun bu koltuğa daha uygun daha yakışan daha yerinde isim sahipleri iken, bu İNCE de ne?

    Sıralamaya girer ise yani 3.4. falan sırada oy alırsa bu “Ben babadan, dededin CHP’liyim diyen, sanki kulüp taraftarı gibi davranan, kemik bir CHP kitlesinden alacaktır, başka kimseden değil. Hele benden HİİİÇ!

  • FEYM GRUBU MESAJI  – ERMENİ FAALİYETLERİ ( 04 Mayıs 2018 )

    FEYM GRUBU MESAJI – ERMENİ FAALİYETLERİ ( 04 Mayıs 2018 )

    1. Berlin’de, The General Assembly’ (Genel Kurul) nin oturumunda Ermeni <sözde> Soykırımını inkar eden Türk aktivist, yazar Tuğrul Selmanoğlu salondan çıkarıldı. Birleşmiş Milletler’ e alternatif olarak kurulduğu iddia edilen Kurul, Berlin’deki toplantısında sıra Ermeni yasa tasarısının konuşulmasına geldiğinde Tuğrul Selmanoğlu söz isteyerek, kürsüye çıktı ve “bunun hiç de böyle olmadığını, tarihi gerçeklerin mecliste alınacak kararlarla ifade edilemeyeceğini” iddia etti. Selmanoğlu, Ermeni <sözde> soykırımını “fantezi bir soykırım” olarak nitelendirdi. Bu açıklamaları yapan Selmanoğlu’na Asamble Başkanı, “Bu soykırıma karşı mı çıkıyorsunuz? Bunu ret mi ediyorsunuz? Net bir cevap istiyorum?” dediğinde Selmanoğlu, “Evet. Reddediyorum” cevabını verdi. Bunun üzerine Asamble Başkanı Selmanoğlu’ndan salonu terk etmesini istedi. (T)
    (Not : << >> linkinden ulaşabileceğiniz (merkezi Melbourne’ daki) Kurul’ un Facebook’ unda şu bilgi yer alıyor ; “Genel Kurul, kodlama, iş, veri ve tasarım konularında dinamik kurslar aracılığıyla profesyonelleri güçlendirir. Kampüsünde öğrenciler, başarılı bir profesyonel topluluğun bir parçası olarak bilgi ediniyor ve kariyerlerini ilerletmek için ihtiyaç duydukları becerileri alıyorlar. Kurslarımız ayrıca Melbourne’ un başlangıç, teknoloji ve yaratıcı sahnelerinde yenilikçiliği teşvik eden uzmanlarla bağlantı kurmaktadır.”…, o.tan)
    https://www.ermenihaber.am/tr/news/2018/05/04/Berlin’de-The-General-Assembly-Ermeni-Soykirimi/128649

    2. Ermenistan Cumhurbaşkanı Armen Sarkissyan, Ermenistan’da Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Lübnan’ın Büyükelçileri ile Kuveyt ve Irak’ın maliye bakanları ile görüştü. Cumhurbaşkanlığı ofisi, yetkililerin ikili gündemle ilgili konuları, özellikle ekonomik işbirliğinin genişlemesini tartıştıklarını bildirdi. (İ)

    3. Washington Post Gazetesi ; Ermenistan’daki son siyasal gelişmelere, “Ermenistan devrime giden yolda dans mı ediyor?” başlıklı bir makale yayımladı. Makale, “Başbakanını kovmak ciddi bir iş olabilir. Ama, aynı zamanda da eğlenceli olmalı ”diyor. (İ)

    4. Ermenistan Cumhurbaşkanı Armen Sarkissian, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjørn Jagland ile bir telefon görüşmesi yaptı. Taraflar, Ermenistan’daki iç siyasi durumu ele alarak, Anayasa ve mevzuat çerçevesinde yapıcı diyalog yoluyla durumun çözümüne dikkat çekti. (İ)

    5. Jamanak: Emenistan Cumhuriyetçi Parti (ECP) Meclis Grubu Başkanı Vahram Bağdasaryan 8 Mayıs’ta Gruplarındaki milletvekillerinin veya hiç olmazsa bir kısmının başbakan adayı Nikol Paşinyan yararına oy kullanacakları hususunda teminat veriyor ve Başbakan seçilmesi sonrasında Nikol Paşinyan Millet Meclisini dağıtmalı diyor. (T)

    6. Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zakharova, Moskova’nın, Ermenistan’daki durumun Karabağ çözümüne ilişkin daha fazla gelişmeler konusunu görüşmek üzere istikrarı beklediğini söyledi. (İ)

    7. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) tarafından yayımlanan 2018 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 180 ülke arasında Türkiye 157 nci sırada yer alıyor. (İ)

    8. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Parlamenter Asamblesi (AGİT PA) Başkanı George Tsereteli, Ermenistan’daki siyasi çıkmazı çözmek için yapıcı çabaları yakından takip ediyor ve memnuniyetle karşıladıklarını bildiriyor. (İ)

    9. Ermenistan İşverenler Sendikası Başkanı Gagik Makaryan gazetecilere verdiği demeçte; “Ermenistan’daki son günlerde yaşanan siyasi olaylar ekonomiyi de etkiledi diyor. “Çalışılmayan
    5 gün boyunca GSYİH’ yı yaklaşık % 2 oranında etkilediğini, on gün boyunca çalışmadığımızı düşünürsek, GSYİH’ nın % 3-4 oranında olumsuz etkilendiğini varsayabiliriz” dedi. (İ)

    10. Akçam: ‘Türkiye’nin İnkar’ı Hediyesini Belirliyor’. Türk tarihçi Clark Üniversitesi Ermeni Soykırımı Araştırmaları Başkanı Taner Akçam, Ermeni <sözde> soykırımının 103 üncü yıldönümünde İsveç parlamentosuna bir konuşma yaptı. (İ)
    (Not : Haberde, Ermenian Weekly konuşmanın tam metnini yayımladı. Yorumlarımızı yayımlamamasına rağmen aşağıdaki test mesajımı yazdım. Bu basit yorum bile, hiç bir kötü anlam ihtiva etmemesine rağmen yayımlanmayacak…,o.tan)
    Orhan Tan says:
    Your comment is awaiting moderation.
    WHO is Akçam? Is he a Turkish guy?

    11. Ermenistan Cumhurbaşkanı Armen Sarkissian, Nikol Paşinyan liderliğindeki halk hareketine ve Ulusal Meclis’te temsil edilen siyasi güçlere, yeni bir Ermenistan yaratılması konusundaki gayretlerini övdü. (İ)

  • Çilem Doğan’ın savunması

    Çilem Doğan’ın savunması

    Çilem Doğan polis gözetiminde cezaevine götürülürken

    Çilem DoğanKendisini pazarlamaya çalışan kocasını öldüren Çilem Doğan’ın tarihi savunması; “Erkekler takım elbise giyip önüne bakınca cezası iniyor, benim takımım, kravatım yok, annem apar topar bu tişörtü bulabilmiş. Bir de ne yalan söyleyeyim hayatta kalmış olmanın saklayamadığım bir sevinci var içimde. Şu adliye koridorlarında yüzüm mor şekilde çok dolaştım koruma kararları için. Başka bir seçeneğim kalmamıştı. O ölmese ben ölecektim. O size beni pazarlamaya karar verdiğini söylemeyecekti başka adamların koynuna beni sokma planlarını anlatmayacaktı benim patlıcan fazla pişti diye perdeler azıcık kirlendi diye masada kırıntı kaldı diye yediğim dayakları söylemeyecekti. Kaç kere hastanelik olduğumdan bahsetmeyecekti. Çay bahçesinde çekilmiş bir fotoğrafım var. Biraz yan gülmüşüm. Belki de o fotoğrafı gösterip namussuz karılar gibi çıkmış filan diyecekti. Karısını başka adamlara satan o değilmiş gibi “namusumu temizledim” diyecekti. Siz onu 3-5 yılla yargılayıp namusu kirlendi diye mazur görüp yandan gülüşümü tahrik sayıp bir de üzülecektiniz adama. Oysa namus benimdir Hakim Bey bir kağıda imza attık diye kimselere bırakmam.”

    ~ Çilem Dogan ~

  • Yüksek demokrasimizin utanç fotoğrafı!..

    Yüksek demokrasimizin utanç fotoğrafı!..

    Perihan Pulat, 77 yaşında, emekli Sayıştay hakimi
    Perihan Pulat, emekli Sayıştay hakimi

    Yukarıdaki fotoğrafa iyice bakın lütfen…
    İçiniz acıdı, gözleriniz nemlendi, aklınıza bir yığın sözcük doluştu, şayet yalnızsanız saydırdınız, kalabalık bir ortamdaysanız yutkundunuz, içinizden saydırdınız, değil mi?..
    -Benim yaşadığımı aynen yaşadınız yani!..
    O fotoğraftaki kadının adı Perihan Pulat, 77 yaşında, emekli Sayıştay hakimi!..
    1 Mayıs’ta Ankara’da on binlerce kişiyle birlikte emekçinin bayramını kutlamak, destek vermek için sokağa çıktı… Hep çıkıyordu zaten, eylemlere, etkinliklere, anmalara katılıyor, evinde kendi elleriyle hazırladığı dövizleri taşıyor, atılan sloganlara eşlik ediyordu…
    -Suçu büyüktü yani!..
    1 Mayıs’ta da aynı suçu işledi Perihan Hanım; işsizliğe, açlığa, yoksulluğa, şiddete, baskıya karşı slogan attı, hazırladığı dövizi taşıdı. Karşılığını da aldı tabi… Çocuğu, torunu yaşındaki pek çevik polisler tarafından ağzı, burnu, alnı bi güzel düzeltildi… Yetmedi, yerlerde sürüklendi, sürüklenirken coplandı, sonra da bir kenara atıldı!..
    Saray başta olmak üzere, iktidar cenahı seçimler için hazırladığı broşürlerde, yaptıkları konuşmalarda lütfedip “Daha çok demokrasi” sözü veriyor ya, işte yukarıdaki fotoğraf  verdikleri bu sözün elle tutulur, kanlı canlı kanıtıdır!..
    -Bizi bekleyen yüksek demokrasinin belleklerden asla silinmeyecek, silinemeyecek fotoğrafıdır!..
    Bu fotoğraf 16 yıldır yaptıklarının, işledikleri cürümlerin, batırdıkları ülkenin, ayrımcılığın, nefretin, yoksulluğa, açlığa, hapishanelere, coplara, biber gazlarına, tazyikli kimyasal sulara mahkum ettikleri insanların somutlaşmış vesikasıdır!..
    -Bu fotoğraf, yazmak istediğim binlerce, on binlerce sözcüğü tek bir karede donduran, ciltler dolusu kitaba bedel bir manifestodur!..
    Tarih babanın kitabında buna benzer milyonlarca fotoğraf, milyonlarca öykü, milyonlarca belge vardır… İbret almasını bilenlere, bilmeyenlere hatta okumayanlara bile verdiği mesaj ise şudur:
    -Herkes ama herkes, zengini, yoksulu, muktediri, efendisi, uşağı bir gün mutlaka bedelini öder!..

    Kıbrıs’ta satış!..

    Koca bir ülke, koca bir millet yaşamsal seçimlere kilitlenmişken, en önemli konular dahi unutuluyor, unutturuluyor!..
    Geçen gün “Afrin gündemden düşürüldü, Münbiç’ten ‘tık’ sesi bile gelmiyor, neler oluyor?” diye sormuş, İktidarın Kürt yurttaşlar üzerine oynadığı ikili oyunu anlatmaya çalışmıştım…
    Meğer Kıbrıs’ta da bir “satış tezgahı” yaşanıyormuş!.. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, inanılması zor bir sürprize imza atıp, Rum lider Anastasiadis‘e, geçen yıl İsviçre’de yapılan Kıbrıs müzakerelerinde reddettiği “Guterres Belgesi” ni kabul etme teklifi yapmış!..
    Guterres Belgesi neydi peki?.. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından iki tarafa sunulan belgede Türkiye’nin adadaki etkin ve fiili garantisi sonlandırılıyor, Kıbrıs’ta yalnızca 650 Türk askeri kalabiliyor yerine ise uluslararası bir güç konuşlandırılması öngörülüyordu!..
    Şahane değil mi?!. Adada İngiltere’nin üsleri devam edecek, ABD, Rusya, Fransa, Yunanistan, İsrail İstediği gibi Kıbrıs topraklarında, denizlerinde, havasında cirit atacak, Türkiye ise soydaşlarını Rumların insafına terk edip adayı terk edecek!.. KKTC’nin 3. Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu da aynen böyle konuştu!. Yetinmedi, bu belgeyi kabul etmekle KKTC halkının ve Türk Ulusu’nun geleceğini, özgürlüğünü büyük tehlikeye sokacağını belirterek şöyle dedi:
    -Bu öneri asla Kıbrıs Türk halkı ve Türkiye tarafından desteklenemez!..

    En büyük Türk büyüklerinin haberi var mıydı?..

    Mustafa Akıncı, geçen yıl bu belgeye tepki göstermiş, “Bizim neslin federasyon yapamayacağı artık belli olmuştur” demişti…
    Köprülerin altından hangi sular aktı, hangi “İyi saatte olsunlar” hangi “cin fikirleri” Akıncı’nın beynine enjekte etti acaba? Daha yaşamsal soru ise şu:
    -Türkiye’yi yönetenler, Mustafa Akıncı’nın böyle bir öneri yapacağını önceden biliyorlar mıydı?!.
    Her iki ihtimal de felaket; biliyorlardı ise, böylesine bir tuzağı önlemek, engellemek için hiçbir şey yapmamış, aksine bu çıkışı yapmasını desteklemişler demektir!.. Bilmiyorlardı ise şu soruya yanıt vermeleri gerekir:
    -Siz buna ülke yönetmek, ulusal çıkarları korumak mı diyorsunuz?!.
    Kıbrıs’tan çekilmek demek, Akdeniz’den çekilmek, Türkiye’nin güney kıyılarını her türlü tehlikeye açık bırakmak demektir!.. Son sözü yine Derviş Eroğlu söylesin:
    -Sayın Akıncı, Filistinlilerin başına bir garantörleri olmadığı için gelenlerin farkında değil mi?!.
    Yunanistan’la görünürde sertleşme hatta restleşme yaşandığı bir sırada, Mustafa Akıncı böylesine akıl almaz bir adımı nasıl atabildi acaba?..
    -Hadi bilin bakalım!..

  • KIBRIS’ TA  TÜRKİYE ETKİNLİĞİNİ SONA ERDİRME HAMLESİ

    KIBRIS’ TA  TÜRKİYE ETKİNLİĞİNİ SONA ERDİRME HAMLESİ

    Türkiye kamuoyu yaklaşan seçimlerle meşgulken Kıbrıs’ta bazı gelişmeler dikkatlerden kaçıyor.
    Bir kaç gün önce KKTC Cumhurbaşkanı M.Akıncı,  Rum lider N. Anastasiadis’i, 
    28 Haziran -7 Temmuz 2017’de BM tarafından İsviçre/ Crans Montana’da yapılan Kıbrıs Konferansı’nda taraflara sunulan Gutarres Planı’nı kabul etmeye çağırmıştır…
     
    *
    Kıbrıs sorununun çözümü yolunda Mayıs 2015’te yeniden başlayan toplumlararası müzakerelerin bir devamı olarak Crans Montana’da,
    Kıbrıs Türk ve Rum kesimleri ile üç garantör ülke Türkiye, Yunanistan, Birleşik Krallık ve AB temsilcileri;
    İlk kez  ” Garantiler ve Ülke Güvenliği ” konusu ile birlikte  Yönetim ve Güç Paylaşımı: Ekonomi ve AB ile ilişkiler: Mülkiyet: Harita ve Yüzdelikler: Toprak ve Güvenlikler başlıklarını ele almışlardı.
     
    *
    BM Genel Sekreteri  A. Gutarres’in hazırladığı plan doğrultusunda yürütülen müzakerelerde,
    Katılımcılar; bilhassa “Garantiler ve  Ülke Güvenliği” başlıklarının her iki toplum için de hayati öneme sahip olduğu,
    Kaydedilecek ilerlemenin, kapsamlı bir çözüm ve gelecekte her iki toplum arasında güvenin oluşturulması yönünde kritik öneme sahip olduğunda hemfikirdiler…
     
    *
    Ancak Konferans sırasında taraflara sunulan  Gutarres Planı’nında “Garantiler ve Ülke Güvenliği ” başlığının;
    “Müdahale hakkının geçerli kalacağı bir sistem sürdürülebilir değildir.
    Garanti Anlaşmalarının kapsadığı alanların yerini, iki tarafça üzerinde mutabık kalınan ve çeşitli boyutları içeren yeterli uygulamayı izleme mekanizmaları alabilir.
    Bunların bazılarına garantör güçler de katılabilir.
    Güvenlik Sistemi her iki toplumun da Birleşik Kıbrıs’ta kendisini güvende hissetmesini temin etmeli ve bir tarafın güvenliği diğerinin güvenliği pahasına olmamalıdır.
    Asker konusu Garanti Anlaşmasından farklı bir konudur ve farklı bir formatta ele alınmalıdır” biçiminde olduğu görüldü.
     
    *
    Birleşik Krallık, İngiltere, Yunanistan, Kıbrıs Rum kesimi ve AB  işbu  plandaki ” Garantiler ve Ülke Güvenliği” başlığını;
    1- Kıbrıs için Avrupa hukuku ve ilkelerine, AB müktesebatına, tüm Kıbrıslıların insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygılı olan istikrarlı ve yaşayabilir bir çözüm bulunması,
    2- Kıbrıs vatandaşlarının güvenliğinin ve Kıbrıs sorunun çözümünün sadece AB tarafından garantiye alınması, 
    3- Başarı için gerekli olan ön koşulun yabancı askerlere ihtiyaç olmayacak, Kıbrıs’ın ve vatandaşlarının güvenliği ve bağımsızlığının sağlanması için üçüncü ülkelere ihtiyaç duyulmayacak bir çözüm olarak ele aldılar.
     
    Türkiye ve Kıbrıs Türk Tarafı ise;
    1960 Ankara Anlaşması’nın; Kıbrıs’ta Türklerin siyasi eşitliğini, idareye etkin katılımını, aynı toplumsal statülerle hak ve özgürlüklerini, Lozan Anlaşması çerçevesinde Türk-Yunan dengesini, Yunanlı olduğunu iddia eden Rumlarla Türkler arasında bir ortaklık devleti olan Kıbrıs Cumhuriyeti’ni garantilediğini,
    Türkiye, Birleşik Krallık ve Yunanistan’ın garantör ülkeler olduğunu,
    Crans- Montana konferansında  Ankara Anlaşmasının sömürge dönemi kalıntısı olarak kabul edilmesine  razı olmayacaklarını ileri sürdüler.
     
    *
    Çünkü Garanti Anlaşması’nın 1.maddesi; “Kıbrıs Cumhuriyeti herhangi bir devletle tamamen veya kısmen herhangi bir siyasi veya iktisadi birliğe katılmamayı taahhüt eder.
    Bu itibarla uluslararası tanınmışlıklarını kullanarak avantaj elde etmek için taraflar kendi egemenliğini kabul ettirme konusunda direnemez.
    Herhangi bir diğer devletle birleşmeyi veya adanın taksimini doğrudan doğruya veya dolaylı olarak teşvik edecek her nevi hareketi yasak ilan eder” biçimindedir.
     
    *
    Çünkü Rumlar egemenliklerini kabul ettirmek için 1963 Akritas Planı’nda direnmektedir.
    Bu plan Türklerin Rum egemenliği kabul etmesi ve Kıbrıs sorununun ortadan kalkması anlamındadır.
    Rumlar, bu planla Türkleri zayıflatmayı ve Kıbrıs’ın Yunanistan’a birleştirilmesini yani ENOSİS’i amaçlamakta,
    Bu amaçta direnmeleri yüzünden 1968’den beri ortak devlet, toprak, mülkiyet hakları ve askeri düzenlemelerle ilgili uzlaşmalar sağlanamamaktadır.
     
    *
    Çünkü 1974’te Kıbrıs Cumhuriyeti Albaylar Cuntasından kaçan Yunanlıların sığınağı olmuştu.
    ABD Dışişleri Bakanı H.Kissinger; Atina’nın Lefkoşa’da bir darbe yapmasını, Ankara’nın ise darbeye karşı çıkma iddiasıyla adanın bir bölümüne asker çıkarmasını planladı.
    O günden beri Kıbrıs’ın Kuzeyinde Türkiye himayesinde KKTC ve Türk birlikleri bulunuyor…
    2004’ten beri İsviçre modeli, federal bir yönetim altında adanın yeniden birleşmesi amacıyla barış müzakereleri yürütülüyor…
    Ama 2004’te Rumlar; BM ve AB’de Kıbrıs’ın yasal hükümeti ve temsilcisi olduklarını kabul ettirmişlerdir.
    Böylece Türkler azınlık konumuna itilmiş, Kıbrıs adına Kıbrıs Rum Yönetimi AB’ye katılmıştır.
    O gün bugün, Rum Yönetimi Kıbrıs Cumhuriyetini kendilerinin temsil ettiği iddiasındadır…
     
    *
    Crans Montana’da Türk ve Rum kesimleri arasındaki farklı düşünce yapısı,
    1974’te ortaya çıkan durumun nasıl algılanması gerektiğindeki görüşler arasındaki tezatlar nedeniyle, 
    Yönetim ve Güç Paylaşımı: Ekonomi ve AB ile ilişkiler: Mülkiyet: Harita ve Yüzdelikler: Toprak ve Güvenlikler başlıklarında da farklılıklar göstermiştir.
     
    *
    Mesela;
    1- Kişisel mülkiyet hakkının tanınması kuzeydeki Türk çoğunluğunun garanti altına alınmasıdır. 
    2- Ne ki bir çok gelişme Kıbrıs konusunda tartışmayı siyasi mülkiyetler noktasında düğümlemiştir. 
     
    *
    Siyasi mülkiyetler konusunda  tartışılmaya değer bir çok konu bulunuyor:
    1-  Kıbrıs; ABD ve Rusya’nın Stratejik Silahların Sınırlandırılması Anlaşmalarında karşı karşıya geldiği bir adadır.
    NATO’nun Stratejik Konsept Belgesinin omurgasını oluşturan füze savunma araçlarının Kıbrıs’ta konuşlandırma yerleri, imha araçlarının hızı ve sayısı, konum algılama sistemleri gibi başlıklar küresel ortaklaşmaya yönelik askeri güç dengesinde büyük önem arzediyor…
    2- Halbuki Türkiye, NATO Stratejik Konsept Belgesinde “AB üyesi olmayan NATO ülkesi” olarak anılıyor ve bu durum NATO’da sorun teşkil ediyor…
    Çünkü Türkiye, NATO’nun AB üyesi olmayan bir müttefiki olarak Avrupa güvenliğine katkısı için öncelikle Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasına dahil edilmesi gerektiğini savunuyor.
    Fakat AB üyesi Kıbrıs Rum Yönetimi Türkiye’nin Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasına girmesini, bu durumda Türkiye de Kıbrıs’ın NATO’ya girmesini engelliyor…
    Bu karmaşa, ancak Kıbrıs Türk ve Rum kesimlerinin birleşme şartlarında anlaşmaları ve “Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti”nin  NATO’ya ve Türkiye’nin de Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikasına üye olmasıyla adil biçimde çözülebilecektir…
    3-Kıbrıs sorununda, Doğu Akdeniz ve Mısır’da bulunan hidrokarbon kaynakları da  katalizör bir güç olarak devrededir.
    Yunanistan,  Kıbrıs Rum kesimi  ve İsrail  doğalgazı Avrupa’ya ulaştırmak için AB ile görüşmelerden geçmiş ve ortak çalışmaların ileri götürülmesi konusunda anlaşma sağlamıştır.
    İsrail’in doğalgazını dünyaya satabilmesi için ya Türkiye gibi komşu ülkelerin mevcut  boru hatlarını kullanması,
    Ya da İsrail, Güney Kıbrıs, Mısır ve Yunanistan’ın offshore sahalarının bağlanmasıyla oluşturulacak Doğu Akdeniz Boru Hattı ile gazın Yunanistan üzerinden diğer Güney Avrupa ülkelerine ulaştırılması öngörülüyor.
    Türkiye ve KKTC ise aralarındaki Kıta Sahanlığını Sınırlandırma Anlaşması’yla, Kıbrıs’ın karasularında ve münhasır ekonomik bölgesindeki egemenlik haklarıyla benzer arama çalışmaları yapabilecekleri ve Ada’nın birleşmemesi halinde bir kesimin adanın tümünü temsil ediyormuş gibi görülmesinin Avrupa değerlerine aykırı olduğu tezinde duruyor.
    *
    Bu ve diğer farklılıklar çerçevesinde Yunanistan Başbakanı A.Çipras herşeyi çözen, herkesin kendisini güvende hissedeceği bir sihirli formül ile Türkiye dışında diğerlerini ikna etmiştir.
    “Kıbrıs’ta garantilere ve garantörlere gerek yok, bunlar artık çağdışıdır” diyor…
     
    *
    Bu yüzden Rumlar, KKTC’den; “Müzakerelerin zeminini AB ilke ve değerleri belirlemelidir.
    Kıbrıs Cumhuriyeti AB’ye bütün olarak katıldı, müktesebatın Kuzey kesimde uygulaması ertelendi. 
    10. protokole göre Anayasa tasfiye edilerek değil ama değiştirilerek işgal altındaki bölgelerin Kıbrıs Cumhuriyeti çerçevesine entegrasyonu söz konusu olmalıdır” ilkesine riayet etmesini,
    KKTC’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’ne entegrasyonunun hukuki ve siyasi yönlerini, dönüşümü ve müteakip devletler sorununu düşünmesinin gereklerini istiyor. 
     
    *
    Nitekim Rumlar, sorunlar çetrefilleşince toptancı bir yaklaşımla siyasi mülkiyet konusunu “Türkiye’nin Kıbrıs’ta İşgalci” olduğu noktasına taşımıştır.
    Türkiye’nin Ada’daki 40 bin askerini geri çekmesi: Türkiye’den gelip adaya yerleşenlerin geri dönmesi : Toprak değişikliklerinin yapılabilmesi, konularında;
    Türkiye’ye daha fazla baskı yapılması için garantörlük konusunu uluslararası alanda askıya aldırma çabasını sürdürmekte,
    Garantörlükle ilgili alternatif senaryoların önünün açılmasını talep etmektedirler. 
     
    Crans- Montana’da garantörlük sistemi yerine Türkiye’ye kabul edilmesi gereken bir geçiş dönemi,
    Kıbrıslı Rum ve Türklerin güvenliğine yönelik herhangi bir tehditi caydırmak ya da gidermek amacıyla kurulmuş  çok uluslu bir polis gücü önerilmiş,
    Ayrıca üç ülkenin gelecekteki ilişkilerinde sağlam bir temel oluşturan “Yunanistan, Türkiye ve Kıbrıs arasında üçlü bir Dostluk Paktı kurulmasını teklif edilmiştir.
     
    *
    Rum lider N.Anastasiadis o günden beri bu teklife sıcak bakıyor ancak Ada’da konuşlanacak askerlerin Türkiye veya Yunanistan’dan değil üçüncü ülkelerden olmasını öneriyor.
    Birleşik Krallık ise Kıbrıs’ta bir anlaşma durumunda adadaki garantörlük haklarından vazgeçmeye hazır olduğunu bildirmiştir.
    Ama Crans-Montana konferansından beri Türkiye’nin 1960 Ankara Anlaşmasına sadık kalmıştır…


    *

    KKTC Cumhurbaşkanı M.Akıncı ise “Türkiye’yi tamamen dışlayarak bir garanti sistemi oluşturmanın ve Kıbrıslı Türklerin bunu kendileri için güvence olarak görmelerini beklemenin mümkün olmadığı, 
    Ama  kimse 1960’daki şartların aynen geçerli olduğunu söylemiyor. Eskiden noktası virgülü değişmez deniyordu, bu çağda bunu diyemezsiniz.
    Haklarınızı gözetip endişelerinizi giderecek yeni formüller, yeni düşünceler üretmelisiniz” düşüncesindedir…
     
    *
    Aslında Türkiye’nin Kıbrıs üzerine tarihsel hakları bir yana Cumhurbaşkanı M. Akıncı’nın teklif ettiği, “Garantör ülkeler Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’den oluşan çok uluslu bir güç oluşturulması planı”;
    1- Ankara Anlaşmasıyla kazanılan Kıbrıs’ta Türklerin siyasi eşitliğinden idareye etkin katılımından ve aynı toplumsal statülerle hak ve özgürlüklerinden ve garantörlükten feragat etmesi: mülkiyet: toprak gibi konularda zarara uğranması,
    2- Lozan Anlaşması çerçevesinde Türk-Yunan dengesinin bozulması,
    3- Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin AB’ye “Kıbrıs Adası ” olarak girmesi hâlâ tartışmalı bir konu iken, Türkiye’nin “Kıbrıs’ın karasularındaki ve münhasır ekonomik bölgesindeki egemenlik haklarından” da vazgeçmesi anlamına geliyor…
     
    *
    Çok dikkat gerekiyor, çünkü Türkiye’nin etkin ve fiili garantisinden vazgeçmek Türkiye ve KKTC’nin, Türk ulusunun geleceğini, güvenliğini tehlikeye atmak demekti

    ​r.​


    Bu yüzden Türkiye’de iktidarın, muhalefetin, basının ve ilgili bütün kuruluşların  bu milli davada kararlı bir tutum sergilemesi, böyle hayati bir konuda ödün vermekten kaçınılmasını sağlamaları gerekiyor.
     
     
    5. 5. 2018
  • Ermenistan adeta felç geçiriyor…

    Ermenistan adeta felç geçiriyor…

    Bizi takip eden okurlarımız anımsayacaklardır:
    Geçenlerde Ermenistan ile ilgili yazdığımız bir yazıda “Ermenistan’da neler oluyor?” diye sormuş ve komşuda çok önemli gelişmelerin olduğuna değinmiştik.
    Olayların giderek arttığı, protesto gösterilerinin önünün alınamadığı Ermenistan’ın Başkenti Erivan’da göstericilerin şiddet olaylarını daha da artırmakta olduğunu görmekteyiz.
    Bugün gelinen noktaya baktığımızda Ermenistan’ın hem siyaseti, hem de ekonomisinin adeta felç olduğunu görmekteyiz. Bunu daha iyi analiz edebilmek için son gelişmelere bakmamız yeterli olacaktır.
    Ermenistan Parlamentosu’nda başbakanlık seçimine tek aday olarak giren muhalif hareketin lideri Nikol Paşinyan gereken oyu alamadı. Parlamentoda özel oturumla yapılan başbakanlık seçiminde Paşinyan, genel kurula gelen 102 milletvekilinden sadece 45’inin desteğini alabildi.
    Seçimde iktidardaki Ermenistan Cumhuriyet Partisi 56 ret oyu verdi. Gereken 53 oyu alamayan Paşinyan, başbakan olamadı. Seçimler öncesinde iktidardaki Ermenistan Cumhuriyet Partisi aday çıkarmayacağını ilan etmiş, muhalefetteki partiler ise tek aday olan Paşinyan’ı destekleyeceklerini duyurmuştu.

    Ermenistan parlamentosunda 105 koltuk bulunuyor. İktidardaki Ermenistan Cumhuriyet Partisinin 58, Tsarukyan Blokunun 31, Yelk (Çıkış) grubunun 9, koalisyondan çekilen Daşnak Partisinin 7 milletvekili bulunuyor.

    Ermenistan yasalarına göre Parlamento’da yapılan seçimde ilk turda başbakan seçilmezse, 7 gün sonra ikinci tur seçim yapılıyor. İkinci tura milletvekillerinin en az 3’te 1’nin gösterdiği adaylar katılabiliyor.
    Bu turda da başbakan seçilemez ise parlamento dağılıyor ve erken seçime gidiliyor. Milletvekili seçimleri, parlamento dağıldıktan en erken 30, en geç 45 gün sonra yapılıyor. Yeni parlamentonun oluşturulmasına kadar şimdiki geçici başbakan ve hükümet görevlerine devam ediyor.

    Ermenistan’da muhalif lider Nikol Paşinyan’ın iktidardaki Cumhuriyetçi Parti’nin desteğini alamayarak başbakan seçilememesi sonrası ülkede protesto gösterileri yeniden başladı.
    Göstericiler, genel grev isteyen Paşinyan’ın çağrısıyla Başkent Erivan’da yolları kapattı. Kentte havaalanına giden yollar da kapandı. Çarşamba günü başkentte neredeyse tüm sokaklar trafiğe kapandı.
    Paşinyan taraftarları toplu taşıma araçlarının çalışmasını da engelledi. Yolların kapalı olması, yolcu otobüslerinin ve metronun çalışmaması, çok sayıda çalışanın iş yerlerine ulaşamamasına da yol açtı. Eylemlere rağmen bankalar ve devlet daireleri rutin çalışma sistemlerine devam ederken, Paşinyan’ın grev çağrısına uyarak işe gitmeyen çalışanlar da bulunuyor.
    Öte yandan, eylemlere destek veren başkentteki birçok dükkan ve iş yeri de kepenk indirdi. Güvenlik görevlilerinin engelleme çabalarına rağmen bazı eylemciler bakanlık binalarının girişini araçlarıyla kapattı. Ermenistan’dan Gürcistan’a ve İran’a giden yolların da Paşinyan destekçilerince kapatılmasından dolayı iki ülkeye giriş ve çıkışlar yapılamaz hale geldi.
    Paşinyan, olayların büyümesine hazırlıklı olduğunu belirterek, polisin müdahale etmesi halinde kendisinin ve taraftarlarının cevap vermeyeceğini söyledi.
    Protestorlara liderlik eden Paşinyan, iktidar partisini “Ermeni halkına savaş açmakla” suçluyor. Paşinyan, “Ben gücümü sadece halktan alıyorum. Pes etmeyeceğiz. Grevimizi de direnişimizi de sürdüreceğiz” dedi.
    Ermenistan ikinci turda da başbakanını seçemezse, Parlamento’nun dağıtılması ve erken seçime gidilmesi gerekecek. Paşinyan’a göre, böyle bir durumda seçimleri boykot etmek, muhalefetin seçenekleri arasında olacak.
    Bütün bu gelişmeleri değerlendirdiğimizde ortaya çıkan tabloya bakalım:
    Ermenistan’da siyasi kriz sürüyor.
    Daha önce zaten kötü olan ekonomi daha da kötüye gidiyor.
    Halkın rahatsızlığı tavan yapmış durumda.
    Dış güçlerin ajanları cirit atıyor.
    Sonuç:
    Böyle bir durum karşısında Ermenistan için sadece “Felç geçiriyor” denilebilir.

  • Uyan: Eyyyy Halkım !

    Uyan: Eyyyy Halkım !

      Ege’de Türk karasularına ve adalara sürekli tecavüz edilmesi sonucu doğal olarak Türk jetleri zaman zaman uyarı yapmaktadır. İşgal ve tecavüze karşı uyarı uçuşu dışında hiçbir şey yapamayan Türkiye elindeki adaları, kayalıkları bir tek mermi dahi atmadan Yunanistan’a altın tepside sundu. Dış politikanın dipte olduğunu  yazmaya gerek var mı? Bilmiyorum. Türk topraklarının işgaline karşı savaş verecek diplomatik misyon: Avrupa ülkelerinde nasıl seçim mitingleri yapacaklar onun peşindeler. Kayalıklar elden gitmiş, karasuları altı milden aşağıya düşmüş, gemileri Ege denizinde hapsedilmiş hiç umurlarında değil.

    Seçim yaklaşırken halk bunaldı artık sormak zorunda. Hesap sormuyorsa adaların ve karasularının peşkeş çekilmesine onlarda ortaktır. Bugün adalar, kayalıklar, karasuları elden giderken yarın tüm Anadolu elden gittiğinde feryat etmemiz hiçbir işe yaramayacak. Ne olacak üş beş kayalık giderse gitsin diyebilmek bu vatana ihanettir. Başka bir izahı olamaz. Denilecek ki bu konuyu bu derece neden abartıyorsunuz, seçim arifesinde dış siyaseti neden yerden yere vuruyorsun? İzah edeyim: Türkiye’nin hakkı olan 12 adayı gasp eden Yunanistan AB’nin de desteği ile yirmiye yakın kayalığı bu iktidar döneminde ele geçirdi. Kayalıklara Yunan bayrağı dikti. Yetmedi karakol kurdu, buda yetmedi  Lozan anlaşmasını hiçe sayarak bırakın adaları kayalıkları dahi silahlandırdı. Türkiye’de herhangi bir tepki yok. Usul yerini bulsun diye kınama dışında. 20 kayalık elimizden alınırken neredeydiniz eyyy siyasiler, bürokratlar, sonradan olma diplomatlar. Türkiye bu kadar aciz ve vurdumduymaz olamaz. Vatan milletten bahsedenler kayalıklar vatan toprağı değil mi?

    Bütün bunlar neleri değiştirecek? Örnek verelim. Güney Çin denizinde Spratly adası ve çevresinde deprem sonucu yüzeye çıkmış onlarca kayalık bulunur. Burası Çin ile Filipinler arasında kriz yaratma potansiyeli taşımaktadır. Çin buraya bayrak diktiği an uluslararası kriz patlak verecektir. Çin gücüne güvenerek bu kayalıklara sahip çıkmak istemektedir. Kayalıklara sahip çıkıldığı, bayrak dikildiğinde  çok şey değişecektir. Şöyle ki, üzerinde bayrak dikilen her kayalık, avlanma-balıkçılık, keşif hakları, egemenlik konusunda Çin’e imtiyazlar sağlayacaktır. Çin deniz dibini tarama, buralardaki doğal kaynakları kullanma, dip tarama, toprak ıslahı yaparak kayalık ve mercan adalarını ada statüsüne kavuşturmaya çalışıyor. Buralara liman, savaş uçağı pistleri inşa ediyor. Cephane yığınağı yapıyor ve hava üstünlüğünü elde  tutmak istiyor. Kayalıkların neden önemli ve hayati olduğunu yukardaki örnek fazlasıyla anlatıyor.

    Neden mi tepki veriyoruz? Adaların dışında Türkiye’nin karasuları içinde olan kayalıkların Yunan askerleri tarafından işgal edilmesi, silahlandırılması ve konuşlandırılması karşısında sussan şeytandır. Gelebilecek tehlikeyi görmeniz için isyan ediyoruz. Bu gün önemsiz görünen üç beş kayalık, yarın İstanbul ve İzmir’in istenmesine, işgal edilmesine neden olacak olayların ön ve kesin habercisidir. Türkiye karasularına giren Yunan uçaklarına uyarıda bulunan Türk uçakları için Yunan dış işleri bakanı ‘Türkiye kırmızı çizgilerimizi aşmaya çok yaklaşmıştı’’ diyor ve buna cevap verilmiyorsa buna aymazlık demek çok hafif kalır. Bakan resmen alay ediyor. Biz neyle meşgulüz? İslami devletin alt yapısını oluşturmakla. Ne kadar hazin ve içler acısı durumumuz var.

    Eyyyy halkım bunları gör artık, kafanı kumdan çıkar. Yoksa vatan elden gidiyor. Unutmayın ‘’Ayyaş’’ denilen insanlar döneminde vatanın bir karış toprağı kimseye verilmedi. Dinciyim diyenler döneminde ise millet parçalandı, vatan topraklarını Yunanistan aldı. Hala gözleriniz bağlı mı?

    ++++

    Şair Eşref Osmanlı’nın son dönemlerinde Karagaç kaymakamlığına atanır. Kasabaya geldiğinde Hükümet Konağı dökülmekte, damı akmakta, duvarlar çatlak, sıvalar dökkülmekte, bütün odalar su almaktadır. Hemen kolları sıvar Hükümet Konağının onarımı için İstanbul’dan para ister.

    Gelen cevap: Nereyi tamir ettireceksiniz?

    Eşref: Binanın her tarafı su alıyor, oturulamaz halde olduğunu bildirir.

    İstanbul tekrar sorar: Neresi akıyor, tam olarak bildirin?

    Eşrefin sabrı tükenir ve dayanamaz.’’ Hükümet konağının muslukları dışında her  yer akıyor’’ cevabını verir.