Blog

  • KKTC değer kaybeden TL’yi kullanmayacak: TL olarak kredi verilmeyecek

    KKTC değer kaybeden TL’yi kullanmayacak: TL olarak kredi verilmeyecek

    Karar uyarınca bazı bankaların özellikle konut ve otomobil için uyguladığı, satın alınan ürün bedelinin yüzde yüzünü karşılayan kredi uygulaması da sona erdi.

    Bundan sonra taşıt kredilerinde aracın değerinin en çok yüzde 75’i, konut değerininse yüzde 80’ine kadar kredi alınabilecek.

    Resmi para birimi olarak Türk Lirası kullanan Kuzey Kıbrıs, TL’de yaşanan değer kaybı nedeniyle farklı bir para birimine geçişi gündemine almıştı.

    Kuzey Kıbrıs Başbakanı Tufan Erhürman, dün döviz konusunda radikal değişikliklerin masada olduğunu söylemişti.

  • İrlanda kürtaj için sandık başında

    İrlanda kürtaj için sandık başında

    Halkının büyük çoğunluğu koyu Katolik olan ve AB ülkeleri arasında en sert kürtaj yasasına sahip İrlanda’da bugün kürtaj referandumu yapılıyor. İşte bu ilginç halk oylamasıyla ilgili altı soru, altı cevap:

    Son yıllarda kürtajla ilgili sık sık lehte ve aleyhte gösterilere sahne olan İrlanda‘da kürtaj konusundaki mevcut yasal düzenleme nasıl?

    İrlanda’da kürtaj hep yasaktı. 1983 yılındaki referandumla “doğmamış bebeğin yaşama hakkı” anayasa ile de güvence altına alındı. Anayasaya ilave edilen sekizinci ek maddeyle embriyo da anneyle aynı yaşam hakkına sahip oldu. Kürtaj yaptıran anneye 14 yıla kadar hapis cezası öngörülüyor.

  • Dolar meselesinin acayip güzel anlatımı

    Dolar meselesinin acayip güzel anlatımı

    Prof. özgür demirtaş dolar meselesini acayip güzel anlatmış:

    Önce durum tespiti yapmak gerek. Çünkü sorunumuz durumun yanlış tespitiyle başlıyor. Problemin ne olduğunu objektif değerlendirmeliyiz.
    Türkiye’de finans dışı şirketlerin 210 Milyar $ açığı var. Ek olarak bankalarımız verdikleri kredileri Dolar ve Euro ile dışarıdan alıyor.

    Ek olarak bizim Türk-Malı dediğimiz ürünleri bile üretirken ham maddeyi dışarıdan alıyoruz. Yani ihraç ederken bile ithal etmek zorundayız.
    O yüzden NET ve AÇIK şekilde (ve maalesef) ülkemizin Dolara ihtiyacı var. Dolar bizi ilgilendirmez demek tam anlamı ile hayalperestlik.

    Türkiye’nin cari açık veren daha bir çok başka ülke gibi Dolara ihtiyacı var. Buna ters cümle söyleyen ekonomi bilimini bilmiyordur.
    Bir başka konu faiz. Faiz neden değil sonuçtur. Bir ülkenin yüzde kaç faizden borç bulabildiği ile bir kişi veya şirketin yüzde kaç faizden borç bulabildiği aynı şeye bağlıdır. O kişi veya o şirketin RİSKİNE. Faizi indirmenin yegane yolu ülke riskini indirmektir.

    Yoksa faiz elbette emirle inmez. Tam aksine fırlar. Daha basit düşünün eğer faiz emirle inse tüm şirketler ve ülkeler kendilerine borç verenlere bir emir verirlerdi ve olay çözülürdü. Yoksa Brezilya, Yunanistan naifmi de emir vermiyor gibi basit bir soru bile faiz nedenidir argümanını yerle bir eder.
    Bir başka konu enflasyon. Türkiye’nin en büyük problemi katılaşmış ve inmeyen enflasyondur.

    Artan Dolar enflasyonu zıplatacaktır. Bu konulara bir bakalım sonra düşünürüz demek, çıkan yangın kendi kendine söner diye beklemektir.
    Yüksek faiz elbette reel sektör için kötüdür. Kim ister yüksek faizi? Elbette kimse istemez. Ama faiz bir sonuçtur.
    Örneğin kimse hasta olmayı istemez. Ama yanlış beslenirseniz hasta olursunuz. Yanlış besin neden, hasta olmak sonuçtur. Hasta olduğunuz için yanlış beslenmezsiniz. Yanlış beslendiğiniz için hasta olursunuz.
    Yine örneğin: Tembel öğrenci olduğunuz için düşük not alırsınız. Düşük not aldığınız için tembel değilsinizdir. Faiz de not gibidir.

    Yüksek faiz elbette bir yüktür, yüksek dolar elbette bir yüktür ama bunları düşürmenin yolu Türkiye’nin riskini indirmektir.
    Dolar değerleniyorsa Türkiye’deki miktarı az demektir. Bunu çoğaltmak için dolar çekmek gerekir. Dolar ise kara kaşa kara göze gelmez.
    Diyelim ki siz bir Tayvanlı yatırımcısınız. Elinizde $ var. Sıfıra yakın reel faiz veren Türkiyeye neden giresiniz? Maalesef girmezsiniz.

    Peki ne yapmak gerekiyor? Uzun ve kısa vadeli olarak ikiye ayrılabilir çözüm. Bana uzun vadeli çözüm önerdiğim zaman kızıyorlar.
    Bu tipik bir Türk halkı sabırsızlığı. Bir günde başarılı, bir günde zengin, bir günde güçlü olmak istiyoruz. Söyleyeyim: Yok öyle bir şey.
    Türkiye acilen eğitim reformuna girişmeli (çok geç kalıyoruz). Kurumların bağımsızlığı olmazsa olmaz. Yoksa elektrikleri kapatıp çıkın!

    Bunların asıl sonuçları uzun vadede gelse bile kısa vadede bunlara girişmeniz bile bize döviz getirenlere güven olacaktır.
    Dövizdeki feci fırlamanın kısa vadede durdurulmasının yolu ise Merkez Bankası’nın TAM (mış gibi değil TAM) bağımsız olmasıdır.
    Merkez Bankası piyasa oyuncularını faiz arttırabilirim hem de istediğim kadar diye tehdit edemediği sürece hiç bir etkisi olmayacaktır.

    Eğer Merkez Bankası tam bağımsız hareket edip kredibilitesini sağlarsa o zaman bir faiz artışı ile Dolar-TL’nin göçebileceğini düşünen yatırımcı Dolara elini sürmeyecektir. Ama konuya komplo teorileri ile yaklaşıldığı sürece, faiz nedendir deip suni olarak düşük tutulduğu yani piyasaya Merkez Bankası faiz arttıramaz mesajı verildiği sürece TL çok zor durumda kalacaktır.

    Kısa vadede Merkez Bankası’ndan gelecek sert, ani ve beklenti üstü faiz kararı Doları durdurur. Ama o zamanda büyümemiz durur diyenler olacaktır. Unutmayın faiz sonuçtur.
    Öğrencinin morali bozulmasın diye düşük not almamış gibi yapmak, sınavın kazanılmadığı gerçeğini değiştirmeyecektir. Evet faiz artacaktır ama sonra devreye girecek REFORM hareketi ile Türkiye faizleri tekrar (bu sefer daha kalıcı) bir şekilde indirebilir. O yüzden toparlayacak olursam:

    Kısa vadede Merkez Bankası bağımsızlığı, sert ve beklenti üstü faiz kararı, azalan toplumsal kutuplaşma, artan kucaklaşma; uzun vadede ise eğitim reformları (en radikalinden), kurumlarımızın bağımsızlaşması, artan Ar-Ge bütçeleri, özgürleşen bireyler Türkiye’yi ve içinde yaşayan bizleri rahat ettirecektir.

    Sevgiler

  • ÇİFTÇİ VARSA TOPRAK VAR !!

    ÇİFTÇİ VARSA TOPRAK VAR !!

        Nenelerimizden kalan, sandıklarda saklanan atalık tohumlarımız neden takas yapılıyor biliyor musunuz??

    2006 yılında çıkartılan yasa ile, yerel-atalık  sertifikasız, tohumlarımızın satışı ve hatta bu tohumlardan üretilen fidelerin satışları da yasaklandı.

    2010 yılında başlayan tohum takas şenlikleri kısa sürede bir kıvılcım gibi yayıldı. Ülkemizin bir çok bölgesinde onlarca  etkinlik  farklı tarihlerde, ard arda yapılmaya  başladı ve çoğalarak devam ediyor.

    Fethiye’de ‘’Yerel Tohum Takas Etkinlikleri’’ kaç yaşında ??

    Biz,  Cumhuriyet Kadınları Derneği olarak, Ülkemizin tam  bağımsızlığı yolunda,  bir milli mücadele olarak kabul ettiğimiz bu çalışmada 6.yılı devam ettiriyoruz.

    Altı yılda neler mi yaptık ??

    Yeri geldi, Küresel şirketlerin büyük paralarla katıldıkları tarım fuarlarında yer aldık, yeri geldi kendi  çabalarımızla yaptığımız  etkinliklerle  binlerce kişiye ulaştık.

    Çalışmalarımızın her aşamasında, gönüllü olarak görev alan ekibimizle, üreticilerimizin her zaman yanında yer aldık.

    Yurdun dört bir yanından, tohum isteyen, tohum gönderen, bilgi almak, ve kendi bölgesinde bu çalışmaları yapmak için destek  isteyen,  yeni dostlar kazandık.

    Küresel Tohum şirketleri, hem GDO’lu hem de HİBRİT  tohumlarla çıktıkları yolda,  yerel tohumların yaşatılması için mücadele eden dernekleri ve oluşumları ‘’küçük’’  görseler de, aslında onların varlığından son derece rahatsız olmaktadırlar.

    Küresel şirketlerin asıl amacı, insanlığın yaşamını devam ettirmek için korumak zorunda oldukları geleneksel yani atalarından kalma tarım üretimini yok etmektir. Ancak bu şekilde toplumları kendilerine bağımlı hale getirebilirler. Yaptıkları en önemli girişim   bu ülkelerden toprak satın almak, üreten köylüyü toprağından koparmak ve o ülkenin tohumuna, toprağına, suyuna, yer altı ve yer üstü tüm zenginliklerine sahip olmak.

    Yıllardır devam eden,  Yerel Tohum Takas etkinliklerinde görüyoruz ki;  Hem üretici,  hem de tüketici yerel tohumların önemini daha iyi anlamakta, GDO ve HİBRİT konusunda daha bilinçli davranmaktadır.  Tüketici,  pazardan aldığı domatesin yetiştiği toprakları görmek istiyor. Üreticiyle gönül bağı kuruyor. Her üreticinin hiç değişmeyen devamlı müşterileri varken,  meraklıları da  her geçen gün artıyor.

    Küresel şirketler, GDO ve HİBRİT kullanarak, sadece insan sağlığını değil, havanın,  suyun, toprağın dengesini de bozmakta, onların girdiği her yeşil  alan açıkça talan edilmektedir.

    Eskiden, emeklilerin büyük şehirleri terk edip bir sahil kasabasına gitme hayallerini, şimdi büyük şehirlerde doğup büyüyen insanlar gerçekleştiriyor. Cesur kararlarla geldikleri küçük beldelerde, hepsinin ilk yapmak istediği  şey,  küçük bir toprak parçasıyla atalık- yerel tohumları ekmek, doğal ilaçlarla, doğal gübre kullanarak, yerel ürünler yetiştirmek  ve  sağlıklı bir yaşama adım atmak. En önemlisi de çocuklarının sağlıklı beslenip, büyümesine  imkan sağlamak.

    Pazardan maydanoz aldığınız çiftçinin zorluklarını biliyormusunuz??

    Bugün bizim,  çiftçimiz, köylümüz  yerel tohum, atalık tohum kullandığı için devletten destek alamamaktadır. Bu, vatanın bağımsızlığına, bereketli topraklarımızın bağımsızlığına, geleceğimizin, sağlıklı nesillerimizin  en büyük teminatı olan  yerel tohumlarımıza yapılan bir ihanettir.

    Umutluyuz, yerel tohum üreticilerimiz, GDO ve HİBRİT konusunda bilinçleniyor, eskiden sadece kendi ailesi için yerel tohum ekerken,  şimdi atalık tohumlarını hepimiz için ekmekte, onlara daha çok sahip çıkmaktadır.

    Yediğiniz Yerel Tohum Ürünlerinin yetişme aşamasında neler olduğunu biliyor musunuz??

    Sadece yerel tohum kullanmak yetmiyor, yaptığımız köy ziyaretlerinde, ev yapımı ilaçları nasıl hazırladıklarını, nasıl kullandıklarını  görüyoruz ve takip ediyoruz. Üreticilerimizle bilgi alış verişi yapıyoruz, Ziraat mühendisimiz ile yapılan sohbetler, sorunlarını dostça paylaşmaları, bize güven duymaları, onların yanında olduğumuzu bilmeleri, birimizi ötekinden ayrıştırmıyor. Bir anda bir yer sofrasının etrafında sadece insan olduğumuzu hissediyoruz.

    Pazarda 1 liraya sattığı bir demet maydanoz için, sabahın erken saatinde kalkıp, 40 derece güneşin altında nasıl emek verdiğini ziyaretlerimizde görüyoruz.

    Çapalama yapıyorlar, elleriyle ayrık otlarını topluyorlar. ( Ot, deyip geçiyoruz ama buralarda her bir otun adı vardır, her birinin ayrı bir tadı vardır, tarifi vardır)

    Zararlıları,  öldürecek değil  uzaklaştıracak yöntemler deniyorlar. Yapılacak çok işleri var. Her günleri,  tarlada, bahçede hafta da bir ya da iki gün olmak üzere pazarlarda   satış yapmakla geçiyor.Yine en çok kadınlar çalışıyor, kadınlar üretiyor…

    Kendilerine ayıracakları özel bir günleri, boş zamanları yok.. Çok emek veriyorlar, her şeyden önce topraklarını seviyorlar, toprağa bağlılıkları  bize umut veriyor..

    Eski Köyler Mahalle oldu haberiniz var mı??

    Büyükşehir yasasından sonra ne yazık ki, çok sayıda köyümüz mahalleye dönüştürüldü. Bu şekilde, bir çok çiftçi üretici olmak yerine tüketici konumuna geçti. Köylülük, ve köy kavramları yavaş yavaş yok ediliyor.

    Mahalleye dönüştürülen köylerimizin havası, suyu, yeşili, toprağı muhteşem. İnsanını anlatmaya gerek yok, davetli bir misafir gibi karşılıyorlar sizi. Bahçeler meyve ağaçlarıyla dolu, bostanlar, tarlalar,  bire-bin vermeye hazırlar. Tohumluklar ayrılmış, pazara gidecek ürünler  ayrılmış, tavukların, kuşların rıskına dokunulmamış.

    Doğa bütün bereketiyle,  onu ekecek, üretim için çaba gösterecek, tohumuna toprağına gözü gibi bakacak çiftçileri bekliyor.

    Ancak, Köylerde genç nüfus yok, olanların da,  köyde toprakla, tarımla uğraşmaya niyeti yok.  Çünkü  devlet desteği alamayan  ailenin, borçlarını ödeyemeyen köylülerin, toprağını satmak zorunda kalan çiftçilerin yaşamlarını gördükçe,  gençler  ata topraklarından uzaklaşıyorlar.

    Yarın bu emektar ana babaların bıraktıkları bereketli topraklara, sahip çıkılmaz ise  ne yazık ki sayısı azalan köylerimiz  gün gelecek  beton şehirlere dönüşecektir.

    Yerel Tohumlar Yaşasın, yaşasın ki,  ‘’kurda, kuşa, aşa’’  diyen,  çiftçilerimiz milletin yüreğinde taht kursun.

    Bizlere düşen en büyük görev, küresel şirketlerin kölesi olmayan, atalık tohumlarına, ata topraklarına gözü gibi bakan küçük üreticilere sahip çıkmak.

    Onlardan daha çok talep edip, onların emeklerinin karşılığını vermek.

    Köylü varsa biz varız, çiftçi varsa toprak var, toprak varsa tohum var, bunların hepsi varsa ekmek var.

    Tam bağımsız bir ülke için, değerlerine ve toprağına  sahip çıkacak bir Millet var…

  • FEYM GRUBU MESAJI  –  ERMENİ   FAALİYETLERİ ( 25 Mayıs 2018 )

    FEYM GRUBU MESAJI – ERMENİ FAALİYETLERİ ( 25 Mayıs 2018 )

    1.. Dağlık Karabağ Yönetiminin verdiği belge BM’ de sirküle ediliyor. Belgede, Azerbaycan tarafının hem tarihsel hem de hukuki savlarının yetersizliğini gösterdiği (iddia edilen) argümanlar sunulmakta. (İ)

    1. Azerbaycan Dışişleri Bakanı Elmar Memmedyarov Ermenistan’ı “barış sürecini öldürme” girişimiyle suçladı ve Ermenistan liderliği Dağlık Karabağ ayrılıkçılarının müzakerelere katılmasını teklif ederse, barış sürecini öldürmek istedikleri anlamına gelir dedi. (İ)
    1. Ermeni <sözde>Soykırımı tanıma sorununun manipülasyonu kabul edilemez. Son zamanlarda Ermeni Soykırımı üzerine tartışmalar İsrail’de farklı düzeylerde harekete geçti. İsrail Eğitim Bakanı <sözde> Soykırımın tanıması için çağrıda bulundu. Ermeni Soykırımı’nın tanınması ve kınanması, Ermenistan Cumhuriyeti’nin ve tüm Ermenilerin öncelikleri arasında yer aldı. Bu şekildeki manipülasyonlar gerçek kaygılara neden olur ve bu yönde adımlar atmaktan daha fazla acil hale gelir. (İ)

    (Not : Bu web sitesine verdiğim aşağdaki yorum yayımlandı …, o.tan)

    Orhan Tan ·

    Armenia and Armenians also manipulate the issue. Otherwise, they would have accepted Turkish invitation for an international group of historians / law academicians to find out what really happened before, during and after 1915.

    1. Netanyahu’nun Oğlu: Türkiye Ermeni <sözde> soykırımından suçludur. (İ)

    (Not: Bu haber daha önce de yayımlanmıştı. Armedia, yorumlarımıza izin verdiği için tekrar mesajımıza alındı. Verdiğim ve yayımlanan yorumum aşağıda…, o.tan)

    Orhan Tan ·

    Poor boy! Who you are to accuse an Empire once ruled a big part of three continents and Turkey? Did you have training on history plus law?

    1.  Cumhurbaşkanı Armen Sarkisyan bugün yaptığı açıklamada ülke çapındaki projelere Tüm Ermeniler (Hayastan) Fonu’nun yaptığı katkıya övgüde bulundu ve Ermenistan için 2018 “tarihi yıl” olacak dedi. (T)
    1. Ermenistan Dışişleri Bakanı Zohrab Mnatsakanyan Dağlık Karabağ  sorunu ile ilgili açıklamalarda bulunarak Karabağ sorunun çözümünün şu anki en önemli hedefinin, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilati’nın (AGİT) Minsk Grubu çerçevesinde müzakerelerin başlaması olduğunu belirtti. (T)

    https://www.ermenihaber.am/tr/news/2018/05/25/Ermenistan-Karabağ/129980

    1. Ermenistan Dışişleri Bakanı Zohrab Mnatsakanyan İsrail Parlamentosunun Knesset’te 30 Mayıs’ta görüşülecek Ermeni <sözde> soykırımını tanıyan yasa tasarısını değerlendirerek,

    İsrail’in, Ermeni Soykırımı’nı tanıma konusunun küresel önem taşıdığına vurgu yaptı. (T)

    https://www.ermenihaber.am/tr/news/2018/05/25/İsrail-Ermeni-Soykırımı/129968

    1. Başbakan Nikol Paşinyan, Tüm Ermeni Fonu Mütevelli Heyeti oturumu esnasında; ʺErmenistan Fonu, Ermenistan yönetimine yönelik Diaspora’nın güven göstergesine dönüştü, Fon, kurulduğu andan itibaren Ermenistan Cumhuriyetine destek oldu dedi. (T)
    1. Ermenistan Cumhurbaşkanı Armen Sarkisyan, maaşının 10 milyon dramlık bölümünü

    Ermenistan Fonuna bağışlayacak. (T)

    (Not: Armenpress haberinde herhalde yanlışlık var. On milyon dram bugünkü kurlara göre 21 bin dolara yakın bir para. Erdoğan’ ın maaşı bildiğimiz kadarı ile 10 bin dolar civarında!…,o.tan )

    1. Başbakan Paşinyan, Ermenistan Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığına Artak Davtyan’ın atandığını duyurdu. (İ)
    1. ABD Temsilciler Meclisi üyesi Steve Knight (R-CA) Kongre Ermeni Grubuna katıldı. Grup, iki partiye mensup üyelerden oluşmakta ve daha güçlü Amerikan-Ermeni ilişkileri, dini özgürlük ve Ermenistan’ın tanınması konularını koordine etmekte. (İ)
    1. Robert Fisk ; Yöresel halkın yardımı olmadan soykırım yapamazsınız diyor. Robert Fisk, yüzyıl önce <sözde> Batı Ermenistan’ da, 1940’larda Nazi işgali altındaki Avrupa’da veya bugün Ortadoğu’da başarılı bir soykırım için nasıl örgütlenileceği sorusunu cevaplamaya çalıştığı yeni bir makaleyi Independent’ te yayımladı. (İ)

    (Not.: Makalede, Ümit Kurt’ un bir yazısına atfen, Antep’ te Ermenilerin <sözde> katledilmeleri konusuna değiniliyor…, o. Tan)

    1. Boğaziçi’nden Bir Görünüm: Zaruhi Bahri’nin Ermenistan’ın İlk Cumhuriyeti’ne getirilmesi ve Sovyetleşmesi. Zaruhi Bahri, Ermeni tarihinde  yer alan dikkat çekici kadınlardan biridir. 1920’lerin sonlarında Fransa’ya taşındıktan sonra Bahri, hepsi kadın kahramanlara sahip altı tarihi roman yazdı. Bir romanı, özellikle bir Ermeni kadınının <sözde> soykırım sırasında ve sonrasındaki hayatı hakkındadır.   (İ)
    1. Arpi Tiyatro Topluluğu’ndan Ermenice oyun. Ermeni toplumunun köklü tiyatro topluluklarından Arpi Tiyatro Topluluğu Ermenice bir tiyatro oyunuyla sahneye çıkmaya hazırlanıyor. 1947 yılında kurulan ve bugüne dek çoğunlukla Ermenice oyunlar sahneleyen topluluk bu kez yazar Yervant Odyan’ın komedi türündeki eseri ‘Çarşılı Artin Ağa’ ile izleyici karşısına çıkacak. (T)
  • Kadınları Mutlu Etmenin Kaynağı

    Kadınları Mutlu Etmenin Kaynağı

    İnsanlık Dünya’nın bilinmeyenlerini keşfetmeye devam ediyor. Gelişen teknoloji çağında; teknolojiden, bilime, sanattan, felsefeye her şeye çözüm aranırken, Kaliforniya merkezli RealBotix şirketi, ‘kadınları sadece cinsellik bakımından değil pek çok açıdan mutlu edeceğini’ söyledikleri ve yapay zekaya sahip ilk erkek seks robotu Henry’yi yakında piyasaya sürmeye hazırlanıyor.

    Bütün bu olasılıkları bir kenara bırakın, Dünya’da hala kadını mutlu etmenin yolları aranıyor. Nedeni ise kadınların, erkeklere oranla hem fiziksel hem de ruhsal manada farklı psikolojilere sahip olmasından kaynaklanıyor.

    Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Opr. Dr. Esra Yüzer, ‘’Cinsel terapi merkezimize tedaviye gelen kadınlara; ”Partnerinizin sizin için ne yapması sizi mutlu eder?” sorusunu sorduğumuzda çoğu kadın daha önce bu soruyu kendisine hiç sormadığını söylüyor’’ diye özetliyor.  Kısacası kadınlar karmaşık bir yapıya sahiptir.

    Kadınların toplumsal statüsü tarih boyunca büyük etkileşimler yaşamış ve sürekli iniş-çıkışlar göstermiştir. İnsanlığın kadınlara bakış açısı, kültürel değerler ışığında farklılık yarattığı anlaşılmıştır. Örneğin Antik Yunan Kadınları, halklar arasında son derece aktif olmuş ve özgürlüklerini asla bırakmamışlardır. Bir dönem kadınlar ve erkeklerin belli bir yaşa kadar (25) çıplak gezmelerinin önerildiği, halkların ise bu kuralsız, özgürlükçü yaşamı benimsediği görülmüştür. Antik çağdaki heykellerde kadınların cinsel kimliği ön plana çıkarılmıştır.

    Bir başka örnek verecek olursak; Romalılarda ise sistem erkek egemenliği üzerine kurulmuştur. Her kadın Roma’da Köle olarak kabul görmüş ve hukuki bir kimliğe kavuşmamıştır.

    En garip topluluklardan birisi olan Hintlilerde ise kadın, eksik olarak adlandırılır. Kocası öldüğü zaman onu aileden diğer bir erkeğe verirler. Ya da Hindistan’ın farklı yerlerinde kadının öldürülmesi gerektiği savunulur.

    Kısacası dinsel, kültürel ve psikolojik yaşantılar hep kadınları ötelemiş aynı zamanda onları farklı boyutlara taşımıştır. Sizlere kadının tarihsel boyutunu anlattım.

    Bence ‘’Kadınlar ne ister, Erkekler ne anlar’’ konusu çözüm bulunması gereken bir konu…

    Mesela Para mı? Yoksa dolu dolu yaşanmasını arzuladığı aşk mı? ya da Cinsellik mi ?

    Erkekler genelde paranın tüm sorunları çözeceği algısını yürütür. Esasında kadınlar içinde para vazgeçilmezdir mantığı hep akıllarda yer edinmiştir ancak; Yoksul kimseler bütün meselelerini ekonomik gerekçelere bağlayarak zamanını harcamışlardır. Ne yazık ki aynı kimseler zengin olduklarında da aynı şekilde farklı problemlerin devam ettiğini görürler ve maalesef mutluluğu yakalayamazlar. Kadın erkeğe övgü ve sevgi dolu yaklaştıkça, erkekte kadına aynı duyguları besleyecektir.

    Erotizm ve Romantizmi karıştırmamak gerektiği kanaatindeyim. Neden sonuç ilişkisinde genellikle tek gecelik ilişkilerde taraf, sadece erotizm düşünür fakat ertesi gün tekrar görüşme isteği geldiğinde duygusal bağlanmışlık yoksa ve bekleyen taraf kadınsa bu kadın için çökme meydana getirebilir ve kadın kendini değersiz hisseder.  Aynı şey erkekte daha baskındır. Erkek genelde tek gecelik ilişkilerde sadece erotizmi kurgular ve o an mutluluğu yaşayıp bittiğini sanır.

    Şöyle diyebiliriz. Erotizm tüketicidir. Romantizm ise üretici romantik duygular, insanı daha iyi bir sekse, sanata ve sade eylemlere iletir. Erotizm ise tek geceliktir ve sonunda biter. Yani erotizm den ziyade romantizm kadının hep beklediği duygusal dürtüler olmuştur. ABD’li bilim şirketleri kadınları Yapay Zekalı Henry’ ile mutlu edeceklerini düşünmüşler. Romantizm ve Erotizmi sanırım robota yüklemişler. Eğer öyleyse; hanımlar, mutluluk size çok yakın…

    Devamı gelecek…

    Takipte Kalın,Esen Kalın!

    Metin Tapmaz 2018/2

    Kaynakça:

    Nevzat Tarhan: Kadın Psikolojisi

    Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Opr. Dr. Esra Yüzer röportaj

  • Xeyanetin Filmi

    Xeyanetin Filmi

    Kafkas Üçlüsü nedir?

    Rüstem İbrahimbeyov’un yazdığı, kinoteatrlarda nümayiş ettirilen “Kafkas Üçlüsü “adlı film Azerbaycan hegigetlerini görmezden gelen bir Azerbaycanlının, Ermenistan terefinden torpaglarının iyirmi faizi işgal edilmiş bir Vetenin Veten derdi olmayan nankör övladının, popülizm üçün milli değerleri, milli dertleri ve
    Xocalı soygırımını yaşanmamış hadiseler kimi xatırlama gereği duymayarak bütün bunları olmayan vicdanının boş seyfesinde tutan ,ana bacılarımıza Ermeniler terefinden edilen hegaretleri sinesine çekerek Kafkasyadaki bütün problemlerin müsebbibinin Azerbaycanlılar olduğu yalanına sarılmış, yaşlı zavallı bir adamın sulanmış beyninin film adıyla perdeye yansımasıdır.
    Ölmeden evvel adını gündemde tutmak üçün xeyanet daşlarıyla döşenmiş her yolu mübah gören ,Vetenini başda olmakla mügeddes olan herşeyi bu yolda herraca çıxaran heyatı boyu Azerbaycana kenardan baxan ,milli değerlerimizden bixeber heysiyyatsız senaristin xeyal ünsürüdür.
    Ermeni heyranlığını, Gürcü yaltaklığını Azerbaycan nifteri ile maskalamağa çalışan ve güya obyektiv davrandığını isbat etmeye çalışan senarist Gerbi Azerbaycandan -milli manevi medeniyyetinden, tarixi topraklarımızdan goparılarak ,govularak mecburi gaçkın olmağa mehkum ettirilen sodaşlarımızı problemli, ölkemizde yaşayan vetendaşlarımızı da nadürüst olarak göstererek
    Ermeni diasporasının desteğiyle Oskar mükafatının xeyalını guran Rüstem İbrahimbeyov bu geder besit , vicdansız, şerefsiz bir adamdır..
    Azerbaycanlı, Gürcü ve Ermeni prototipleri vasitesiyle Türk etnik kimliğine duyduğu nifreti Kafkas Üçlüsü adlı filmde yarattığı Azerbaycanlı obrazın kimliğine büründüren ve belece öz elinden , milletinden bu şerefli milletin değerlerinden imtina eden Rüstem İbrahimbeyov ,ne hikmettirse
    bir neçe il evvel ölkemiz hakkında xaricden gezel oxuyanların gazı ve maddi manevi desteği ile bu geder nifret ettiği Azerbaycana prezidenti olmak xeyalına düşmüştü.
    Bu mesele – Kafkas Üçlüsü filmi ile vetene xeyanetin tesdiklenmiş filmi – demokratiya adı altında Azerbaycan’a xaricden müdaxile etmek isteyenleri ölke daxilinde destekleyen güçlere de ders olmalıdır.
    Bir zamanlar Rüstem İbrahimbeyov kimi bir xeyenatkarın Azerbaycan’a rehberlik etmesi üçün xalgı mitinglere devet edenler onun Kafkas Üçlüsü filminde yarattığı Azerbaycanlı obrazını seyrettikten sonra göresen ne düşünürler?
    Mesuliyyetsiz çıkışları üçün nece bir açıklama verecekler?
    Tesevvür ede bilirsiniz mi Rüstem İbrahimbeyov kimi bir xayının ölke rehberi olsaydı Azerbaycanda neler yaşanacaktı?!.

    Azerbaycanda ve vetenden uzaklarda yaşayan, menim kimi yaxınlarının mezarları da daxil olmakla bütün mügeddes emanetleri Ermeni işgalı altındakı topraklarımızda galan insanların , övladlarını bu yolda şehid veren ailelerin lenetle anacağı Rüstem İbrahimbeyov örneği vicdanını tereziye çıkarmağa hazır olan , ruhunda satgınlık olan ziyalılara da sıravi insanlara da ders olmalıdır.
    Bu hadiseden xeberdar olduğum gün , sosyal medyadan Rüstem İbrahimbeyovun resmini paylaşdığım mesajda Azerbaycanlılara bele bir çağrışım olmuştu:
    “Ey Azerbaycan,
    Bu resmî unutma , göster uşaglarına ..
    Veten xayini hakkında danışanda eyani vesaiyit kimi istifade etsinler..”
    Xeyenat “ziyalı”nın ziyasını söndürdüğünde bele zülmete gerg olur, tarix bu cür örneklerle doludur.
    Bele insanlar sadece bir aile ,bir nesil üçün değil bir millet üçün de üz garası olurlar..
    Üzün gara olsun Rüstem İbrahimbeyov..

    Bizim Azerbaycanda gözel bir değim var : Allah insanın ağlını ölmeden önce başından almasın..
    Ağlı başından geden adam Rüstem İbrahimbeyov kimi gulağının arxasından gelen halva iyisine reğmen özünü bele biyabır edir..
    Şükürler olsun ki ,Azerbaycanda ağlı başında olanların sayısı Rüstem İbrahimbeyov kimilerinin sayından çoxdur.

    turkishnews/Prof.Dr.Aygün Attar

  • “Eşim orucumu zorla bozdurdu” ya da Uludere’deki Atatürk Sevgisi..

    “Eşim orucumu zorla bozdurdu” ya da Uludere’deki Atatürk Sevgisi..


    Bir ramazan programına ait olduğu anlaşılan ve sosyal medyada dolaşan bir video kaydında orta yaşlı tesettürlü bir kadın, bizim meşhur hocaya soruyor:
    -“Yeni evliyken eşim bana orucumu yedirdi; zorla. Onu ben mi tutmalıyım, yoksa kendimi?”
    Seyircilerin kahkahaları ve alkış tufanı arasında kendisi de gülümseyen ve uzunca bir süre kafasında vereceği cevabı tasarlayan meşhur hoca, sonunda cevap veriyor:
    -“Ehehe; tabi o günaha girmiştir. Tövbe istiğfar etmesi lazım. Onun oruç tutmasına gerek yok! Onun günahı ayrı bundan dolayı. Keşke onu diyebilmiş olsaydık; keşke senin yerine o oruç tutsaydı. Ancak orucu yiyen kişi olarak siz tutmalısınız orucu. İleride bir gün kaza edersiniz. Sadece bir gün, tamam mı?”
    Meşhur hoca, orucu zorla yedirmekten ne anladı bilmiyorum.
    Uzun süre gülümseyerek soruyu soran kadına baktığına göre; aslında soruyu doğru anladı.
    Ancak cevabını yanlış verdi!
    Yani kadın demek istiyordu ki; “genç yaşımızda henüz yeni evliyken oruçlu vaziyette, eşimin ısrarıyla cinsel ilişkiye girdik ve orucumuz bozuldu. Oruç ibadetine dair hükümler karşısında bizim durumumuz nedir?”
    Kadın “yeni evliyken..” vurgusu yaparak, bunu açıkça belli ediyor zaten.
    Görüldüğü gibi, bu olayda kadın ve erkek olarak her iki eşin de orucu bozulmuştur.
    Elbette erkek de oruç tutuyordu ise.
    Bu sebeple her ikisinin de kaza olarak birer gün oruç tutması gerekir.
    Hadiseye sebep olduğu ve ısrar ederek kadına orucunu bozdurduğu için erkeğin ilave olarak tövbe istiğfar etmesi, durumu yerindeyse hayır hasenat işlerinde bulunması, mesela sadaka türünden yardımlarda bulunması elbette yerindedir.
    Bu, en azından bu işten dolayı duyulan vicdan azabından ve ruh sıkıntısından kurtulmak için faydalıdır.
    Ancak “eğer eşiniz zaten oruç tutmuyordu ise” gibi herhangi bir ön şart belirtmeden “onun oruç tutmasına gerek yoktur” demek yanlıştır.
    Hocanın, televizyon vasıtasıyla umuma açık şekilde verdiği bu yanlış cevabı düzeltmesi iktiza eder.
    Efendim “erkek, eşini zorlamış ve ona zorla orucunu bozdurmuş. Bu sebeple erkeğin günahı kadına göre daha fazla. Onun bir gün kaza orucuna ilave olarak başka şeyler de yapması gerekir!”
    Valla benim gördüğüm kadarıyla; soruyu soran kadın da o işten hoşnut kalmış gibiydi.
    Soruyu sorarken ağzı kulaklarında görünüyordu.
    Ya da soru, sanki sorması için önceden kadına verilmiş kalıp bir soru gibi geldi bize!
    Üstelik, “zorla bana tecavüz etti” demiyor, sadece “zorla orucumu bozdurdu” diyor.
    Belli ki; deli oğlan, gençliğin ve yeni evlenmenin verdiği enerji ile eşi olan kadına bir miktar ısrarcı olmuş, o da sonunda razı gelmiş…
    *
    Orucu bozan şeyler bellidir.
    Bu anlamda, oruçlu iken eşlerle cinsel ilişkiye girmenin, oruçlu iken yemek içmekten, ilaç içmekten, damar yoluyla serum veya kan almaktan fazla bir farkı yoktur.
    Hepsi de orucu bozar ve kazası gerekir.
    Efendim, “orucu bozan şeyler arasında cinsel ilişkiye girmek diğerlerinden çok daha günahtır!”
    Neden, keyif verdiği için mi?
    Keyif denilen şey, adamına göre değişir.
    Aç bir insan için en çok keyif veren şey yemek, susuz bir insan için en çok keyif veren şey sudur mesela.
    Rahmetli Yaşar Nuri Öztürk, ekranlarda kendisine “Hocam akşam iftar vaktinde seksle oruç açılır mı?” diye soru soran bir adama şöyle cevap vermişti:
    -“Kudurdun mu be adam? Önce bir güzel ye, iç, orucunu aç; sonra ne halt edersen et…”
    *
    Eşler dışındakilerle oruçlu iken cinsel ilişkiye girmek ise farklıdır.
    Bu durumda hem oruç bozulur, hem de zina suçu işlenmiş olur.
    Bu elbette büyük günahtır ve cezası da farklıdır.
    Onun günahını 61’de temizleyemez!
    *
    Genel kabul edilmiş görüşe göre; oruçlu iken cinsel ilişkiye girmenin hükmü şöyledir:
    “Oruçlu olduğunu bile bile cinsel ilişkide bulunmakla oruç bozulur, hem kaza ve hem de kefaret gerekir (Buhârî, Savm, 30). Kişinin hanımını sadece öpmesiyle orucu bozulmaz (Buhârî, Savm, 24). Ancak kendine güveni olmayan, işi daha ileri götürmek endişesi olan kişinin hanımını öpmesi ve kucaklaması mekruhtur (Ebû Dâvûd, Savm, 35). Eğer öpmek veya kucaklamakla boşalma meydana gelirse, sadece mekruh olmakla kalmaz, aynı zamanda oruç bozulur ve gününe gün kaza gerekir (Merğinânî, el-Hidaye, I, 123).”
    Diyanet’in görüşü olarak da sağda solda yayınlanan bu ifadelerde görüldüğü gibi “kefaret” tabiri de geçmektedir.
    Yani halk arasında “61” olarak bilinen olaydan bahsedilmektedir.
    Bu 61’in biri, bozulan orucun yerine kaim olmak üzere tutulur, 60’ı da ceza olarak tutulur.
    Peki ceza, yani kefaret diye bir olay var mıdır?
    Kur’an’da orucu bozan şeylerden bahsedilmekle birlikte (Bakara/187), kefaretten bahsedilmemektedir.
    Hadise, tamamıyla hadis kaynaklıdır.
    Bu sebeple bazı İslam alimleri, uydurma hadisleri de hesaba katarak, oruçta 61 diye bir olayın bulunmadığını söylemişlerdir.
    Bir İslam alimi olmamakla birlikte doğrusu biz de böyle düşünenlerdeniz.
    Zira bizim kanaatimiz de, oruçlu iken duymuş olduğu şiddetli arzu ve ihtiyaç sebebiyle orucunu bozan kişinin, bir günlük oruca karşılık fazladan 60 gün, 30 günlük oruca karşılık 1800 gün daha oruç tutmasına gerek olmadığı yönündedir.
    Adam zaten bir gün bile dayanamamış, 60 güne nasıl dayansın!
    Elbette sağlık açısından sakınca yoksa oruç bozulan gün sayısı kadar oruç tutulmalıdır!

    Uludere’deki Atatürk Sevgisi

    Dün Şırnak Uludere’den bir görüntü yansıdı televizyon ekranlarına.
    Büyüklerin eğlence tertip ettiği, Kürtçe ve Türkçe şarkılar söyleyip halaylar çektiği bir meydanda birden yağmur bastırıyor.
    4-5 yaşlarında küçük bir kız çocuğu elindeki şemsiyeyi hemen meydanın kenarındaki Atatürk büstünün üzerine tutarak büstün ıslanmasına engel olmaya çalışıyor!
    Bu manzarayı görünce hem gözlerim yaşardı, hem de baltayı ve tahrayı alıp Atatürk heykellerine saldıran ve “Meczuptur” denilerek geçiştirilen hergeleler geldi aklıma.

    En çok da birkaç yıl önce “Kartal İmam-Hatip Lisesi öğrencisi” oldukları iddia edilen bir grup türbanlı genç kızın, parmaklarını okulun bahçesindeki Atatürk büstünün burnuna sokarak ve kafasına dokundurarak yaptıkları saygısızlık yıktı beni.
    Uludereli küçük bir Kürt kızı, bize bir kez daha gösterdi ki; etnik kökeni ne olursa olsun bütün insanlar masum doğarlar.
    Ona şekil ve yön veren, çevredir.
    Aile, sokak ve okul demek istiyoruz.
    Özellikle de okul ve eğitim.
    Umarım ve dilerim ki; yağmurda ıslanmasın diyerek elindeki şemsiyeyi Atatürk büstünün üzerine tutan Uludereli bu küçük kız, ileride almış olduğu yanlı ve yanlış eğitimin etkisiyle bir Atatürk düşmanı olarak çıkmaz karşımıza.
    Hele de militan olarak!
    Bu bakımdan, yani Kartal İHL öğrencileri oldukları söylenen başörtülü genç kızlar ile Uludere’deki küçük kızın Atatürk’e karşı takınmış oldukları tavırlardan hareketle; Sayın Cumhurbaşkanının, açıklamış olduğu Manifestodaki “Tek tip insan yetiştirmeyeceğiz” sözünün altını kalın çizgilerle bir kez daha çiziyoruz…

    25.06.2018
    Ömer Sağlam

  • Ramazan Geldi, Hoş Geldi, Baklava Sinisi Boş Geldi…

    Ramazan Geldi, Hoş Geldi, Baklava Sinisi Boş Geldi…

    Sokaklarda oynarken, çocukluğumuzda böyle söylerdik: “Ramazan geldi hoş geldi, baklava sinisi boş geldi…

    Yine bir ramazan geldi.

    Yine siniler, tepsiler boş. Sofralar boş… Çarşı – Pazar yanıyor… Yoksulluk bir veba gibi sardı ülkemizi… O görkemli eski ramazanlar yok şimdi. Pahalı olduğu için, baklavalardan Antep fıstığını bile kaldırdılar. Baklavalar fıstıksız yapılıyor artık…

    Ama Tarım Bakanı işin kolayını buldu. “Fıstığı da baklavayı da ithal ederim…” dedi.  Satıp savmaya, üretimi yok ederek, dışarıdan mal almaya iyi alıştılar.

    Peki, bu işle geçimini sağlayan, çoluğuna çocuğa bakan esnaf ne olacak?

    Zaten şu sıralarda çarşılarda, pazarlarda alışveriş, yani ticaret bitmiş, tükenmiş durumda. Esnaf kan ağlıyor. Kepenkler iniyor, işyerleri bir biri ardı sıra kapanıyor.

    Köylü isyanlarda… Gençlerimiz iş bulma kuyruklarında… Çile dolduruyor.  İşsizlik, çaresizlik karabasan gibi çökmüş sevgili yurdumuzun üstüne.

    Üretim, istihdam, büyüme, enerji, bin bir çeşit sorun çözüm bekliyor. Ekonomik kriz kapımıza gelip dayanmış. Önlem alınması gerekiyor. Ama kimler alacak? Nasıl alacak din sömürüsü dururken?

    Devlet adamları iftar açmak için gariban sofralarına gitmeye başladılar bile… Özellikle de “Yer sofraları” revaçta…

    Yüzde 99’u Müslüman olan ülkemizde, halkın dine saygısından da yararlanılarak, her çeşit sosyal, kültürel, siyasal çalışma İslamcılık üzerinden yapılmaya başlandı…

    Hele bir de önümüzde yaşamsal derecede bir seçim var ki bu durum, ramazanın önemini bir kat daha artırmakta…

    Bu yüzden, on iki ayın sultanı ramazan,  din alıp satanlar ve sadaka ekonomisine muhtaç garibanlar için en verimli, en bereketli bir aydır.

    Bu ayın gelmesiyle birlikte, “fırsat bu fırsat” denilerek kollar sıvanır, hazırlıklar yapılır, sadaka paketleri depolara yerleştirilir. Ramazan çadırları kurulur. Televizyonlara, basına haber verilir. Dağıtım başlar…

    Yoksullaştırdıkları, aç bıraktıkları insanları törenlerle kameraların önünde doyurmaya çalışırlar. Bu geçici çözümlerle bir yandan “hayır duaları” alırlarken, bir yandan da “oy avcılığı” yaparlar. Böylece bir taşla iki kuş vururlar.

    İşte bu nedenle, siyasal İslamcılar, şeyhler, şıhlar arasında şu sıralar en geçerli meslek “din ticareti”dir. Altın çağını yaşamaktadır.

    Aslında bütün bu çabaların amacı “siyasal sadakati, yani siyasal bağlılığı, sadaka ile sağlamak”tan başka bir şey değildir.

    Kurnaz tilkiler, din-ticaret-siyaset” üçlüsünü kullanarak, seçmenleri diledikleri gibi yönlendiriyorlar. Seçiyorlar, seçtiriyorlar. Sonra da iktidara yerleşip, koltukları paylaşıyorlar.

    Osmanlı sultanları gibi ömür sürüyorlar.

    Onun için koskoca PROF. DR. çıkmış, “Ben okumamış yazmamış, cahil insanları daha çok severim…” diyor.

    Böyle bir düşünce yapısı, dünyanın neresinde görülmüştür? Nasıl bir anlayıştır bu? Afrika kabilelerinde bile deneyimli, usta, güngörmüş adamlara öncelik tanınır, değer verilir. Saf, temiz, dindar vatandaşlarımızın dolandırılması olayı, dinciler tarafından bir gelenek, görenek ve alışkanlık haline getirildi.

    Din iman adına Müslüman Müslüman’ı kandırıyor. Dolandırıyor. İnanç hortumculuğu yapıyor. Servet, mal-mülk sahibi oluyor, siyasal çıkarlar elde ediyor.

    Ama rüşvet, kayırmacılık, soygunculuk, yolsuzluk diz boyu… Almış başını gidiyor. Ona bakan yok…

    Suçları kanıtlanmış nice dolandırıcılar, üçkâğıtçılar, büyük bir pişkinlik ve utanmazlık içinde, ellerini kollarını sallayarak, Türkiye’nin her yanında boy gösterirken; AKP’ye muhalif kişiler, kuruluşlar, basın ve TV’ler baskı altında…

    Ülkesini seven, ülkesinin talan edilmesini istemeyen çevreler, bireyler, gazeteciler suçlanıyor, kovuşturuluyor, içeriye atılıyor. İnsan emeğine, vatana değer verenler, hain ilan ediliyor. Ama Cumhuriyet düşmanı, bayrak düşmanı, Ulusal Kurtuluş Savaşı, Atatürk düşmanı vatansızlar el üstünde tutuluyor, ödüllendiriliyor.

    Hangi ülkede insanlar kurucusuna, kurtarıcısına küfreder, anasına sövüp sayar, onu tarih kitaplarından silmeye çalışır?

    Bu nasıl bir ahlaksızlıktır?

    Bu nasıl bir terbiyesizliktir?

    Cemaat ve biat kültürü günümüzde özgür düşüncenin yerini aldı. İnanç, din sömürüsü aklın, bilimin önüne geçti. Düşüncelerinden dolayı insanlar mahkûm ediliyor.

    Din iman adına Müslüman Müslüman’ı kandırıyor. Dolandırıyor. Deniz Fenerlerini henüz unutmadık…

    İnanç hortumculuğu yapıyorlar. Servet, mal-mülk sahibi oluyorlar, siyasal çıkarlar elde ediyorlar.

    DİN SÖMÜRÜSÜ YAPABİLMEK İÇİN “SADAKA DÜZENİ”NE, “SADAKA DÜZENİ”Nİ KURABİLMEK İÇİN YOKSULLARA İHTİYAÇ VARDIR.

    Yardım isteyen insanlar, yardıma muhtaç yoksullar çoğalmalı, artmalı ki sadaka düzeni rahatça işlesin, politikacılar da bu düzen sayesinde gemilerini rahatça yürütsünler…

    Bir yandan kendisine yardımsever, hayırsever, dindar devlet adamı görüntüsü versin, bir yandan da önemli makamlara geçip cebini doldursun…

    Sadaka ekonomisi demek, şeriatçı egemenliği ve sömürüsü demektir. Sadaka ekonomisi demek sömürü, talan düzeni demektir…

    Sadaka ekonomisi demek, semt pazarlarından yiyecek artıkları toplayan milyonlar demektir. Bunlardan birisi olmadan ötekisi olmaz.

    Bu yüzden, VİCTOR HUGO’NUN deyişi ile onlar hep:

    Yardım edilmiş yoksullar isterler, bizse bütünüyle ortadan kaldırılmış yoksulluk…” için savaşırız…

    Aydınlar, demokratlar, devrimciler bu çarpık düzene ilgisiz kalamazlar artık. Bu inanç hortumculuğuna, dinci faşizme kulaklarını tıkayamazlar. Çünkü bu kavga cumhuriyetle Ortaçağın, şeriatla demokrasinin, küreselleşme ile ulusalcılığın, kısaca aydınlanma ile kör karanlığın kavgasıdır.

    Halkımızın boynuna dolanan ABD, Siyonizm, AKP zincirleri kırılmadan kimse esenlik, mutluluk, özgürlük yüzü göremeyecektir.

  • Okumanın, öğrenmenin yaşı yok … Prof. Dr. Ata ATUN

    Okumanın, öğrenmenin yaşı yok … Prof. Dr. Ata ATUN

    Okumanın, öğrenmenin yaşı yok derler, çok doğrudur. 2011 yılında başladığım ikinci anadal eğitimim geçtiğimiz gün itibarıyla doktora payesiyle –şimdilik-tamamlandı. Araştırmacı ve yazar yönümden ötürü birçokları benim anabilim dalımın inşaat mühendisliği olduğunu bilmez, siyaset bilimci sanır. O nedenle de gece gündüz okuyarak/araştırarak edindiğim bilgileri taçlandırmam, bilgilerime bilimsel bir paye kazandırmam gerekiyordu ki, onu yaptım. ALES’le, YDS’yle yeniden sınav heyecanları yaşarken öğrencilerimi anladım, geleceğe dair umutlar/amaçlar yeşerttim. “Bu yaştan sonra…”yla başlayan cümleler kurmak yerine, “yapacağım” dedim. “Sen profesörsün, ne gerek var” diyenlere hayatta öğrenilecek çok bilgi olduğunu, bir konuda etrafa bilgi veriyorsak bunun bilimsel temelli olması gerektiğini anlatmaya çalıştım dilim döndüğünce… Hoca olmanın bana yüklediği sorumluluğun emrettiği gibi bir öğrenci oldum ve 70. Yaşımda GAÜ Siyaset Bilimi ve Uluslararası bölümünden doktoramı aldım. Keplerimizi, doktorasını GAÜ İletişim Fakültesi, Medya Yöneticiliği bölümünden geçen ay alan eşimle birlikte atacağız Allah’ın izniyle. Bitti mi; hayır! Bundan sonrası akademik makalelere yoğunlaşıp, gideceğimiz yere kadar gitmek…
    Bu arada, GAÜ Chancellor’u (Başkanı) Serhat Akpınar’a, Fakülte Dekanı Prof. Dr. Aykut Toros’a, Tez danışmanıma, Jüri üyelerime ve emeği geçen tüm hocalarıma sonsuz teşekkürler.

    Doktora Jürisi: Soldan sağa- Dr. Ersoy Önder, Prof. Dr. Ulvi Keser, , Prof. Dr. Aykut Toros, Yd. Doç. Dr. Emete Gözügüzelli, Yd. Doç. Dr. Enver Gülseven.

  • Dolardaki yükseliş devam ederken…

    Dolardaki yükseliş devam ederken…

    “Faiz ne kadar düşük olursa enflasyon da o kadar düşük olur. Sebep netice ilişkisine baktığımız zaman faiz sebep enflasyon neticedir. Faizi aşağı çektiğimiz anda bütün maliyet girdileri aşağı inecektir. Tabii ki Merkez Bankası’nın bağımsızlığı söz konusu. TCMB bağımsız diye yürütmenin başının sinyallerini bir kenara koymaz. Şu anda Merkez Bankası ile bir ilişkimiz var, bundan sonra da aynı istikamette devam edecek. Ülke yönetiminde yeni değiliz, görevi yeni devralmıyoruz ki; 16 yıldır ülkeyi aralıksız yönetiyoruz.”
    Yukarıdaki sözler Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ait. Erdoğan, bugüne kadar Dolardaki yükselişi Merkez Bankası’nın tutumuna bağlamış ve “Merkez Bankası faizi indirmedikçe, Dolar yükselişe devam eder” demişti.

    Bu kadar mı? Hayır, Erdoğan, faiz artırımlarına her zaman itiraz etmiştir.
    Erdoğan, bir yurt dışı ziyareti öncesi Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (TCMB) ile toplantı yaptığını, toplantıda Zeybekci’nin de olduğunu ancak seyahate çıktıktan sonra Merkez’in faiz artırmasından şikâyet etmiş ve “Benim arkamdan iş çevirdiler. Ekonomi konusunda bazı arkadaşlarımızın açıklamaları çok yanlış” demişti.
    Dikkat edilecek olursa Ekonomiden sorumlu Mehmet Şimşek’i sert sözlerle eleştirdiği ve bu konuda aralarının da açık olduğu basına yansımıştı.

    Geçtiğimiz gün, Dolar neredeyse 5 lirayı görecekti. Merkez Bankası yönetim kadrosu toplandı ve Erdoğan’ın tam aksine faizi 300 baz puan artırarak Dolara fren yağmayı hedefledi.

    Ancak, bu önlemlerin de tutmadığını görmekteyiz. Özetle, ortada bir yanlışlık var ama, hala bu yanlışlık üzerinde sanki ısrar ediliyor gibi geliyor bize.
    Ekonomi kurmaylarının Merkez Bankası’nın faiz artırımı uygun buldukları için bu konuda Erdoğan’ı da ikna ettiklerini sanıyoruz.

    Ancak, bu kararla 15-20 kuruş düşüşe geçen Dolar, ertesi günü yeniden şaha kalktı.
    Demek ki, ekonomi yönetiminde eksiklikler ve sıkıntılar devam ediyor.
    Ekonomistler, Dolar’daki yükselişin nedenlerini açıklıyorlar. Biz de bu açıklamalarda bazılarını sizlere yansıtmıştık.

    Şimdi de AK Parti’nin ittifak ortağı MHP’den Dolar’ın artışı ile ilgili uyarıcı bir açıklama geldi. MHP Genel Başkan Yardımcısı Sefer Aycan ile Kahramanmaraş milletvekili adayı Fatih Mehmet Ceyhan, partisinin Dulkadiroğlu İlçe Teşkilatı’nın verdiği iftar yemeğine katıldı. Aycan, ekonomi ile ilgili bir soruya yanıt verirken aynen şunları söyledi:
    “Bir takım yanlışlıklar var tabii ki. Yani hükümetin de yanlışlar yaptığını kabul etmek lazım ben o görüşteyim. Evet dış baskılar var, dış etkiler var. Dolar, dünya piyasalarında değer kazanıyor. ABD’nin para politikası değişti. Doları çekiyor ve faiz oranlarını yükseltti. Genel anlamda tabi bu doların dünyada değer kazanmasına sebep oldu ama bizim de yanlışlarımız var. Söylüyorum, Sayın Cumhurbaşkanını eleştirmek için söylemiyorum ama para politikalarına müdahale ediyor. Bence etmese daha iyi olur. Merkez Bankası’nın para politikalarına karışmamak lazım. Bir de sıkıntılar var tabi güven ortamı etkileniyor, transferlerde sorun var, cari açık büyüdü, yatırım yok. Hatta tersine yerli sermaye kaçıyor. Ekonomik sıkıntılar var kabul ediyorum. Ama bizim burada söylediklerimiz kendi politikalarımız, icra makamında hükümet var. Ama bizim her söylediğimizi de yapmıyor mesela. Af konusunda mesela söylediğimizi yapmadı ters de düştük aslında.”

    Analistlerin ortak görüşünü de yansıtalım:
    “Kurda belirgin iyileşme olmazsa, enflasyon önümüzdeki aylarda yüzde 14 seviyesine, çekirdek enflasyon da yüzde 15 seviyesine ulaşabilir. Enflasyon görünümünde kısa vadeye yönelik bozulma beklentisi ve büyüme odaklı mali politikaların enflasyon ve cari açık risklerini artırması ile kurdaki olumlu tepkinin sınırlı kalabileceği ihtimali artıyor. Enflasyon, cari açık görünümü kötü ve mali politikalar büyümeyi desteklediği sürece faiz artırımlarının çok etkili olmadığını görebiliriz. Bugüne baktığımızda yüksek döviz borçları nedeniyle şirketlerin döviz talebi devam ediyor olabilir. Bireysel yatırımcının döviz mevduatı da son dönemde belirgin düşüş göstermişti, kurlar yükseldikçe kar realizasyonuna gitmişlerdi. Onlar da dövizlerini geri alıyor olabilir.”

    Merkezi Londra’da bulunan Oxford Economics’in Ekonomisti Adam Slater de konu ile ilgili olarak yaptığı açıklamada, gelişen piyasalara ilişkin risk algısının son haftalarda kötüleştiğini belirterek, “Bize göre bu, ABD dolarının güç kazanması, artan faiz oranları ve küresel büyümeye ilişkin güvenin azalması gibi faktörlerin birleşimden kaynaklandı. Şu anda küresel büyüme görüşümüzün oldukça pozitif olmasından dolayı risk iştahının daha fazla kötüleşeceğini düşünmüyoruz. ABD’nin geniş bütçe ve cari açığı nedeniyle doların çok daha fazla güçlenebileceğini düşünmüyoruz” açıklamasında bulundu.

  • KTHY’yi hayata geçirme zamanı geldi … Prof. Dr. Ata ATUN

    KTHY’yi hayata geçirme zamanı geldi … Prof. Dr. Ata ATUN

    KTHY’yi hayata geçirme zamanı geldi

    BM Güvenlik Konseyi’nin insanlığın yüz karası 18 Kasım 1983 tarih ve 550 No.lu kararı ile bizlere uygulanan ulaşım ambargosu, zorlaşan ekonomik koşullar, azan enflasyon, fırsatçı hava yollarının bayramlarda, özel günlerde ve üniversitelerin dönem sonlarında aniden fiyat yükseltmeleri nedeni ile Kıbrıs Türk hava Yollarının tekrardan hayata geçirilmesi zamanı geldi de geçiyor.

    Ama bu sefer KTHY kurulursa, politikacılar ve sendikacılar ellerini bu kuruluşun üzerinden tamamen çekmeli. KTHY politikacıların arpalığı olmamalı. Eskiden olduğu gibi Yönetim Kuruluna atanan siyasi kimlikli kişiler kendi ticari çıkarları için KTHY’yi kullanmamalı, ticari mallarını KTHY’ye beleş taşıtmamalı. Yönetim Kuruluna meslekleri havacılık olan profesyoneller atanmalı, Genel Müdür ve ekibi profesyonellerden oluşmalı.

    Sendikalar, grev şantajı, bayramlarda, özel günlerde ve turizm döneminin başladığı günlerde uçmamak tehdidi ile bütün gelire el koymak sevdasından vazgeçmeli. Temizlikçi kadınlar yılda 14 adet, asgari 4 bin dolar maaş almamalı. Sendikalar, halen daha günümüzde bazı sendikaların yaptığı gibi, “fırsat bu fırsat vatandaşın cebine el atalım, biz yüksek maaş alalım da halk ve devlet batsın” mantığını sürdürmemeli yeni kurulacak hava yolunda.

    **

    Cyprus Airways uçağı

    Kıbrıs Rum tarafında geçmiş yıllarda ekonomik çıkmaza girerek batan Cyprus Airways adlı milli havayolu, aynı ismi ve devlet hava yolu olmak haklarını kullanarak hayata geçti. Logosu da, Kıbrıs’a özgü ve doğası ile uyumlu “yeşil zeytin dalı.”

    Türkiye’de faaliyet gösteren ünlü bir ulaşım acentesinin beyninde görev yapan M. M. İbili adlı kıymetli bir arkadaşımın uyarısıyla Cyprus Airways adlı bir şirketin varlığından haberim oldu. Arkadaşım, Kıbrıs Havayollarının CY 311 sayılı saferi ile 30 Nisan tarihli Atina-Larnaka uçuşuna rezervasyon yapmış bu şirketin varlığının ve uçuşlarının gerçekliliğini teyit için. Konuyu bana iletince hemen araştırmaya başladım ve şirketin faaliyetleri ile ilgili daha detaylı bilgiler edindim. Bulabildiklerim aşağıda;

    Şirketin kullandığı isim hakkı: Cyprus Airlines.
    Bu ismi kullanan şirketin adı: Charlie Airlines.
    Şirketin IATA kodu: CY
    Şirketin ICAO kodu: CYP
    Şirketin ana hava alanı: Larnaka
    Şirketin ülkesi: Kıbrıs Rum Kesimi

    Şirket şimdilik IATA’ya tam kaydı ve üyeliği yok. Bu nedenle de biletlerde fiyat çıkmıyor ve bilet sadece bir tek yerden satın alınabiliyor. Acenteler “Cyprus Airways”ın biletlerini satamıyorlar. Kısa bir müddet içinde bu sorunu da çözerler herhalde. Uçuş süresinde ikram yok. Parasını ödeyen istediği yiyeceği, içeceği ve kozmetik ürününü alabiliyor.

    Şirketin sahibi, S7 Havayollarının eski sahibi Vladislav Filev. “Cyprus Airways” adını ve tüm haklarını 2016 yılının Temmuz ayında satın almış, yeni bir logo ve renk tasarımı yaptırmış. Avrupa ülkelerine 2 adet Airbus A319 ile uçuşlar yapıyor.

    Bunları Kıbrıs (Rum) Havayollarını tanıtmak için değil, 2010 yılında sıra dışı ve berbat bir ekonomik darboğaza giren Kıbrıs Rum Kesiminin, “Cyprus Airways” gibi yüzlerce şirketinin iflasından sonra yıllar içinde AB yardımları ile kendini toparlayabildiği ve tekrardan özel sektöre ait olsa da kendi devlet havayolunu kurabildiği için yazdım.

    Tabi bizim ülkemizde, devlet fakir, memurlar zengindir. Bütün KKTC halkı, memurlarımız ve devlet emeklileri yüksek maaşlar alsın diye çalışır ve her tür dolaylı, dolaysız ve direkt vergileri hazineye öder. Devletin kasası memurlar tarafından boşaltıldığı için, devletimiz -memurlar yüksek maaş alsın diye- vergilerin altında ezilen halkımıza yeterince hizmet veremez. Devlet yapımız, hantal bürokrasimiz, memurların büyük çoğunluğunun tembelliği ve memurların vatandaşa karşı tutumu tam bir yüz karasıdır. Bu nedenle de an itibarı ile işbaşında olan hükümet “Devlet batmıştır ve böyle devam edemez” demektedir.
    Cesur ve popülist olmayan birilerinin çıkıp bu düzeni değiştirmesi ve belli bir zümrenin yerine halkın tümünün çıkarları ile refahına yönelik yeni bir düzeni kurması gerekmektedir.
    Bu nedenle de Kıbrıs Türk Havayollarının devlet eliyle tekrardan hayata geçirilmesi sadece “pembe bir hayal” görünüyor. Özel sektör eliyle belki…

    Prof. Dr. Ata ATUN
    KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı
    e-mail: [email protected] veya [email protected]

    Facebook: AtaAtun1

  • FEYM GRUBU MESAJI  –  ERMENİ   FAALİYETLERİ ( 24 Mayıs 2018 )

    FEYM GRUBU MESAJI – ERMENİ FAALİYETLERİ ( 24 Mayıs 2018 )

    1.. Litvanya Cumhuriyeti bugün Ermenistan ve Avrupa Birliği arasındaki Kapsamlı ve Geliştirilmiş Ortaklık Anlaşması’nı (CEPA) onayladı. Bu anlaşma daha derin bir siyasi diyalogu işaret ediyor, ekonomik işbirliğinin kapsamını genişletiyor ve enerji, ulaşım, ve daha yakın ilişkiler (altyapı, çevre, ticaret, eğitim ve diğer sektörler) için yeni fırsatlar sunuyor. Litvanya, Letonya ve Estonya’dan sonra Anlaşmayı onaylayan üçüncü AB devleti oldu. (İ)

    1. Knesset, Ermeni <sözde> soykırımı tanıma girişimini 23 Aralık Çarşamba günü onayladı. Knesset Ermeni <sözde> soykırımını tanıyıp tanımadığına 30 Mayıs’ taki toplantısında karar verecek. (İ)

    (Not: Haber çeşitli web sitelerinde yer alıyor. Yoruma açık site olan Ermeni Haber’ in linkini belirttik. Verdiğim ve yayımlanan yorumum aşağıda. FEYM Grubu için bir mektup ayrıca hazırlanıyor…,o.tan)

    “”Orhan Tan

    U.N. Acknowledged only the 1945 Jewish Holocaust and the 1992 Rwanda Genocide, both depending on verdicts of authorized tribunals! To use the word “genocide” conform UN definition the “culprits must be first tried in a tribunal in the home country or at international authorized tribunal and must have a legal verdict. Since 2004 the UN General Secretary has a special rapporteur and office with application rules under UN. No party has ever approached UN or made an effort for the “genocide verdict””.

    https://www.ermenihaber.am/tr/news/2018/05/24/İsrail-Ermeni-Soykırımı/129861

    1. Ermenistan Milli Meclisi Başkan Yardımcısı ve Ermeni-Slovak Dostluk Grubu Başkanı Eduard Sharmazanov Bratislava’ya gitti. Sharmazanov, ziyareti kapsamında Slovak Cumhuriyeti Ulusal Konseyi Başkanı Andrej Danko ve Ermenistan – Slovak dostluk grubu Başkanı ile bir araya gelecek ve Bratislava’daki “Soykırım karşıtı milletvekilleri” sergisinde bir konuşma yapacak. (İ).

    https://www.panorama.am/en/news/2018/05/24/Sharmazanov-to-deliver-remarks-at-“Parliamentarians-against-Genocide”-exhibition-in-Bratislava/1953804

    1. Ermenistan Dışişleri Bakanı Zohrab Mnatsakanyan, La Francophonie Uluslararası Organizasyon Sekreterliği heyetini 24 Mayıs’ta kabul etti. Taraflar, 2018 yılında Erivan’da düzenlenecek olan La Francophonie Zirvesi’nin örgütlenmesi için hazırlık sürecini ayrıntılı bir şekilde tartıştılar. (İ)
    1. Hraparak: Hükümet ileri gelenleri yeni bir anayasa değişikliği süreci için hazırlanıldığını söylüyorlar. Söz konusu hazırlığın, Cumhurbaşkanlığı yetkilerinin genişletilmesi ve Başbakan ile Millet Meclisi arasındaki görevlerin yeniden dağıtılması için başbakanlığa verilen ana otoritenin (temel yasada yapılan en son değişiklikler uyarınca) ortadan kaldırılmasını kapsadığı bildirildi. (İ)
    1. ABD Kongresi Dış İlişkiler Komitesinde bugünkü oturum esnasında Kongre üyesi David Cicilline, DİB Pompeo’ya ʺGeçtiğimiz asrın başında Osmanlı İmparatorluğu tarafından Ermenilere karşı işlenen Soykırımı tanıyor musunuz? ʺ sorusunu sordu. Pompeo ʺYanıt veremem. Yanıtını bilmiyorum. Bu meseleyi değerlendiririm. ʺ yanıtını verdi. (T)
    1. “Sultan Bestekarlar” çerçevesinde ünlü Ermeni besteci Ara Dinkjiyan Washington’da konser verdi. Türkiye Yunus Emre Enstitüsü’nün, son yıl boyunca dünyanın farklı yerlerinde yürütülen “Anadolu’nun Renkleri” etkinlikleri devam ediyor. “Anadolu’nun Renkleri” faaliyetleri çerçevesinde tüm dünya ile buluşan “Sultan Bestekarlar”, Amerika’nın başkenti Washington’ da sahneye çıktı. (T)
    1. Başbakan Nikol Paşinyan, bugün hükümet tarafından düzenlenen bir toplantıda, Movses Hakobyan’ın Genelkurmay Başkanlığı görevinden alınacağını söyledi. (T)
    1. Cumhurbaşkanı Armen Sarkisyan, Cumhurbaşkanlığı ödül töreninden sonra gazetecilere verdiği demeçte ; “ Ülkemizde siyasi tutuklu olmamalı. İnsan hakları örgütlerinden bazı belgeler aldım, yakında hükümete ve ilgili bakanlıklara gönderilecek. Af ile ilgili bazı değerlendirmeler varsa, Ermenistan hükümetinin kararını beklemek zorundayız.” dedi.  (İ)
    1. Ermenistan Başbakanı Paşinyan, AİHM kararında siyasi tutukluların varlığını göz ardı edemeyiz dedi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Arzumanyan vs Ermenistan kararı uyarınca Adalet Bakanlığı 2500 Avro ödeyecek. (İ)
    1. Ermenistan tüm yönleriyle CNN’de. Ünlü mutfak şefi, yazar ve gezgin Amerikalı Anthony Bourdain, CNN için hazırladığı “Bilinmeyen Köşeler” (Parts Unknown) adlı çok konuşulan programı için bu kez Ermenistan’daydı. Tarih, siyaset ve yemekler ile dolu programında, Ermenistan’daki birçok şehrin yanı sıra, Karabağ’ ı da ziyaret eden ünlü gezgin, “1915’de yaşanan korkunç olaylara, ortalama bir Amerikalı ya da siyasi söylemimizdeki gibi felaket değil Ermeni Soykırımı diyeceğim” sözleri ile bu hafta Diaspora ve Ermenistan’ı heyecanlandırdı. (T)
    1. Süryaniler tapularını aldı. Süryani Vakıflarının, el konulan ibadethane ve mezarlıklarının iadesi gerçekleşti. Mor Gabriel Vakfı, 50 yerin tapusunu aldı. (T)
  • Hainin Milleti Olmaz

    Hainin Milleti Olmaz

    Rahmetli Nenem; “diyordu ki bir insanın kendine yaptığı kötülüğü bütün dünya gelse yapamaz.” Kadrolu hâinlerimizden Rüstem İbrahimbeyov gibi.

    Türkiye’den olan okuyucularıma hatırlatayım ki Azerbaycan’da da Türkiye’de olduğu gibi kadrolu vatan hainleri var. Bunlar genellikle Rusya’nın koltuğuna sığınıp Ermenilerin sesi olmayı tercih ederler. Çünkü paraları oradan gelir. Hemen kadrolu hainlerden biri Rüstem İbrahimbeyov’un çektiği “Kafkasya’nın üçlemesi” adlı filmi buna örnektir. Filmde Ermenilerin 1918 yılında aynı zamanda 1992 yılı Hocalı’da yaptıkları unutulur. Ermenilerin Türklere karşı yaptığı vahşeti Azerbaycanlıların Ermenilere karşı yapmış gibi gösterir. Ermeniler mazlum, Azerbaycanlılarsa zalim olarak takdim edilir. Bir sözle Ermenilerin bugüne kadar yaptıklarının hepsi birer birer bizim önümüze konur.

    Bütün bunlara göre İbrahimbekov’a asla kızmadım, aksine aksini yapsaydı şaşırırdım. Vatana millete sahip çıkmak namus meselesidir. Namus da her benim diyen de olmaz. Bu öyle bir değerdir ki onun hiçbir yüksek eğitimle ya da bütün dünyayı gezmekle elde edilmesi mümkün değildir. O değer; “annenin sütünden babanın damarındaki kanından” gelir.

    Bu bir karakter meselesidir!

    Rüstem İbrahimbeyov gibiler bu hisleri anlamaz. Her soy isminde “Bey” olan Bey olsaydı, bugün ben bu yazıyı yazmış olmazdım. Aziz ve değerli milletin bugün soy kütüğüne sahip çıkmasını bilmeyen yaşadığı toprağına hainlik yapan, Rus’un Fransız’ın İngiliz’in emri ile başına geçirilen tasma nereye çekilse oraya giden, “Nobel mükâfatı” almak için Ermenilerin karşısında köle olmayı tercih edenlere kızmayın. Unutmayın onlar bu davranışlarıyla sizleri, vatanı, milleti değil her şeyden önce soy kökünü taşıdığı dedelerinin mezardaki kemiklerini sızlatmışlardır. Böyle satılmış kölelerden fayda olmaz.

    Yabancıların Türkler üzerinde bir politikası var. Derler ki; “Türklerin hainlerini kahraman yapın kendi hainlerimizi ise idam edin.” Rüstem gibilerde yabancıların sizlere kahraman olarak göstermek istedikleri kişilerdendir.

    Benim bu konuda kızdığım taraf Azerbaycan iktidarı ve muhalefetidir. Bildiğim kadarıyla bu hain Ermeni kölesi hala Azerbaycan Devlet Yazarlar Birliği’nin Fahri üyesidir. Aynı zamanda Azerbaycan’ın yüksek ödülü olan  Şöhret madalyasını taşımaktadır.

    Neyi bekliyorsunuz?

    Azerbaycan karşıtı başka filmleriyle cikmasını mı?

    Bugüne kadar Azerbaycan için hiçbir iş görmeyip, bir kere olsun Azerbaycan’a geldiğinde “Şehitler hiyabanına” geçmeyen birine bu ödülü neden vermişler, bunu hiç düşünmediniz mi?

    Bir kere Putin’le bir kere Fransa’nın herhangi bir memuruyla yemek yedi diye bunları bizim başımıza kahraman olarak geçirmeniz yeter. Kendi dilini bilmeyip Rus dilini biliyor diye bunlara elitler(!) demeyiniz yeter!

    Kendi dilinde konuşmayıp, İngilizce, Fransızca konuşuyor diye bunları aydın(!) olarak görmeniz yeter. Kafkaslardan Rusya’ya giden bütün hırsızlar, Rus dilini ana dili gibi konuşur. Geçmiş Sovyetler Birliği’nden Dubai’ye kendini satmaya giden bütün ahlaksız kadınlar İngilizceyi kendi ana dili gibi konuşur. O zaman alın bunların hepsine madalya verin.

    Bu vatan haini ile Milli şurada birleşen muhalefetedir sözüm. Hayırdır, sesiniz neden çıkmıyor?

    Yoksa ağababalarınızdan emir mi bekliyorsunuz?

    O isminin altına sığındığınız Ebulfez Elçibey’den utanın! İktidar olamamanızın kinini Azerbaycan’dan, milletimizden çıkarmaya hakkınız yok! O arkanızda gördüğünüz Batı, sizi hiçbir zaman iktidar yapmayacak. Bugün sesinizi çıkarmadığınız arkadaşımız, dostumuz deyip sahiplendiğiniz Rüstem gibi karaktersizler, size makam vermeyecek…

    O yüksek makamı sadece ve sadece halk verir!

    Rüstem gibilerle yola çıktığınız için Azerbaycan halkı size oy vermedi ve bundan sonra da oy vermeyecek. Siz Rüstem’e sarılmaya devam edin. Bir şeyi unutmayın ki; “tarih ne Rüstemleri ne de ona sarılan sizleri asla unutmayacak!”

    Nasıl ki Ali Haydar Karayev ve onun gibiler unutulmadıysa, bu yaptıklarınızla siz Azerbaycan iktidarına değil Azerbaycan devletine Azerbaycan halkına, 100 yılını kutlamaya hazırlandığımız Azerbaycan demokratik Cumhuriyeti’nin kurucularından, onların devamcılarına, Karabağ uğrunda 1988-1993 yılında  verdiğimiz 20 bin  şehidimize ihanet etmiş oluyorsunuz.

    Hainlere ise Türk töresinde; değil bu dünyada, öbür dünyada bile yer yoktur!

    Son olarak da, Ramazan Kurt’un “Hain” isimli şiirinden bir beyiti hatırlatmak istedim.

    Üreğinde kin ve nefret sezenler
    Dost görünüp düşman gibi gezenler
    Ana yurdum bölge bölge çizenler
    ZAN arıyor bu vatanı bölmeye

  • Halkbank’ın cezası

    Halkbank’ın cezası

    Mehmet Hakan Atilla

    Halk Bankası’na Atilla davası ve ilgili davalarla ilgili olarak 47 milyarlık bir ceza verileceğinden bahsediliyor.

    Pazarlık için Esenboğa’dan 15 kişilik bir heyet Amerika Birleşik Devletlerine hareket etmiş.

    Eğer bu haber doğru ise 47 milyar çok yüksek bir rakkam, Türk bankacılık sektörünün sonunu getirecek bir meblağ. Fakat iktidarı ilgilendiren daha önemli konu seçimler.

    Bu sebeple giden heyetin pazarlık konusu cezayı düşürmek değil, açıklamayı seçimlerden sonraya bırakmak.

  • SURİYE BARIŞINDA NE BEKLENİYOR

    SURİYE BARIŞINDA NE BEKLENİYOR

    Cumhurbaşkanı B.Esad, Suriye’nin iç savaşı hakkında ” şu an her şey doğru yönde ilerliyor. En kötüsü geride kaldı ” dedi.
    Rusya, İran, Hizbullah ve Amerikalı bazı üst düzey diplomatlar, isyancı grupları ve Washington’u bu gerçeklikle uzlaşmaya çağırdılar.
    Suriye’nin iç savaşına siyasal çözüm bulunması için diplomasi yolunun açılmasını istediler.

    *

    Ancak bölgesel çatışma dinamiklerini analizleyen ABD, daha karmaşık bir tablo ortaya koyuyor.
    Bir dizi gelişmenin rejimin son zamandaki kazanımlarını zayıflatabileceğini ve kendisine yeni fırsatlar yaratabileceğini düşünüyor…

    *
    Suriye rejim güçleri, Suriye topraklarının yüzde 50’sinden fazlasını ve nüfusun yarısını kontrol ediyor.
    Ancak rejimin tutumu; sadakatli ve yetkin birlikler ve kurumsal kapasite eksikliği nedeniyle birçok alanda belirsizdir.
    Nitekim rejim yeniden ele geçirdiği pek çok alanı temizlediği halde bu alanları tutabilmenin kararlılığını gösteremiyor.
    Mesela Deir el-Zor ve Palmyra gibi bölgeleri İŞİD terör örgütünden defalarca  tasfiye etmiştir ama halen saldırılara uğruyor.
    ​Üstelik rejim güçler​inin​, bu alanlarda yeni bir muhalefet kuşağından yeni​ bir​ silahlı direnişle karşı karşıya kal​ması da çok olasıdır!
    ​Çünkü​ ABD​ ve koalisyonundan Fransa ve Birleşik Krallık ya da bunların üzerinden NATO​,​ kuzeydoğu Suriye’de​dir.
    Hiç bir biçimde rejimin Çin’in İpek Yolu projesinde çok önemli olan ülkenin en​ fazla​ petrol üreten ve tarımsal bölge​si olan bu kısmında egemen olmasını istemiyor ve engelliyor…

    *

    Suriye Ordusu’nun, ülke çapında saldırı operasyonlarında düzenli birliklerden devşirilen 10 ila 20 bin askeri bulunuyor.
    Ordu’nun geri kalanı düzenli birliklerinin kalıntılarıdır ve kendi bölgelerinin dışındaki operasyonlarda kullanılmayan 100 ila 150 bin kişiden oluşuyor.
    ​Esasen rejimin saldırı gücünü​ 6-8 bin savaşçıyla Hizbullah,  2 bin savaşçıyla İran, 10 ila 20 bin savaşçıyla Iraklı, Afganistan ve Pakistanlılar,  Şii savaşçıları ve Ru​s​​ların Hava ve Kara birlikleri​nin küçük bir kısmı​ oluşturuyor.
    Bugün birçok bölge yabancı rejim yanlısı güçlerin yanı sıra rejime bağlılığı şartlı olan isyancı gruplar ve kabileler tarafından kontrol ediliyor.

    ​*​
    ​Halbuki​ uzmanlar istikrarlı operasyonlar için​  bin sivil başına 20 asker gerektiğini ifade ediyor.
    Buna göre rejimin, şu anda az ya da çok kontrol e​ttiği bölgelerde yaşa​yan 10-12 milyon insana hükmetmesi için 200-240 bin arasında bir güce​ ihtiyacı vardır.
    ​Bu sayı rejim yanlısı güçlerin ellerinde bulundurdu​ğundan çok fazladır.
    Ancak  yedi yıllık savaştan sonra, isyancı güçler de tükenmiş ve bölünmüş​tür, öyle ki çoğu yerde artık direnişte bulunamıyorlar…
    ​Rejim yanlısı güçler​in​ sürekli olarak daha büyük bir amaç birliği ile hareket e​tmiş olmaları da kendilerine bir avantaj sağlıyor.​​

    ​*​
    İran, Esad’ı iktidarda tutabilmek için gerekli asgari sayıdaki savaşçıdan daha fazlasını Suriye’ye hiç göndermemiştir.
    Bu noktada ABD’nin nükleer anlaşmadan çıkarken ceremeyi yüklediği güçlü  Devrim Muhafızları Ordusu’nun;
    Ağır yaptırımlara uğratılan Tahran’da karar almada daha büyük bir söz sahibi olmak isteyip Suriye’ye ek güçler göndermesi de söz konusu olamayacaktır.
    Çünkü bu durum İranlıların ülkelerine karşı tepki göstermesine yol açabilir…

    *

    Suriye rejimi ek zorluklarla da karşı karşıyadır.
    İç savaşa katlanmış olan Lübnan ve Ürdün gibi ülkeler bölgesel gerilimlerle yeniden istikrarsızlaşmaktan endişe ediyor
    Çünkü bir tarafın askeri zafere dönüşmesiyle sonuçlanan iç savaşlar da bir sessizlik döneminin ardından yerleşim yerlerinin yeni bir muhalefet kuşağından yeni bir silahlı direnişle karşı karşıya kalması çok olası kabul ediliyor.
    Suriye kendini yalnız hissediyor!
    Bugün isyancılar İdlib’te, Türkiye Ordusu’nun,  ülkenin kuzeydoğusundaki Kürt kontrolündeki bölgelerdeki isyancıları da  ABD, Fransa ve Birleşik Krallık güçlerince korunuyor.
    Türkiye hükümetinin PYD’ye  karşı Suriye’deki rejim karşıtı Özgür Suriye Ordusu’nun unsurlarını kullanması, Esad karşıtı muhalefetin en azından bir kısmının hayatta kalmasını sağlıyor…

    *

    Bu yüzden ABD, Esad rejiminin tam bir zafer kazanmış olduğunu söylemenin doğru olmadığından yanadır.
    Çünkü Askeri ve Siyasi tecrübeler; zafer kazandığını ilan eden ülkenin başarısını engellemeye çalışan komşuları olması halinde;
    Bu kırılgan yapılı devleti dengelemenin çok daha zor olduğunu gösteriyor.
    Şu anda Türkiye dışındaki hiç bir komşu ülkenin Suriye aleyhinde olmadığı öngörülüyor.
    Türkiye ise Suriye’de terörist olarak tanımladığı Esad başta olmak üzere rejim güçleri ve Kuzey Suriye’deki PYD güçleriyle sonlarına kadar mücadele etmek kararlılığındadır.
    Bu durumda Suriye’nin komşularının güvenlik durumundaki bir bozulma da olumsuz sonuçlar doğurabilir…

    *

    Çok sorunlu bir bölgede Suriye İç Savaşı’nın zaferle kazanılmış olduğu iddiası;
    Askeri zaferlerin genellikle geçici olduğu ve ergeç sosyo-politik güçler tarafından geri alınacağı,
    Savaşların çözmek istedikleri problemler gibi zarar verici sonuçları da doğurduğu,
    Bu yüzden savaşların nadiren belirleyici olduğu gerçeğiyle de karşı karşıyadır.
    Suriye iç savaşının en kötüsünün geride kaldığına inanan rejimin içindeki  gerilimler ve bölünmelerin de her an ön plana çıkabileceğini öngörmek gerekiyor.

    *
    Suriye’de yeni çatışmalar potansiyeli Esad rejiminin, Hizbullah’ın ve İran ile müttefiklerinin yeni özgüveniyle daha da artmıştır​.​
    Ama ​Suriye iç savaşının bu kısa değerlendirmesi;
    Suriye iç savaşının hâlen bitmediğini,
    Rejim güçlerinin Sünni çoğunluklu bölgelere dönüşü​nün​ yeni​den direnişi destekleyeb​i​​leceğini,
    Türk​iye ve Kürtler, İsrail ve İran arasındaki çatışmalar​ sonucunda ABD​’nin Suriye’de  öngörülemeyen şekillerde etkileşime girebi​leceğini olası kılıyor.

    *

    Aynı zamanda rejim güçlerine karşı yeniden bir direniş, ABD’nin Suriye’deki gelişmeleri bir vekil stratejisi ile şekillendirmesinde yeni fırsatlar verebilir.
    Nitekim ABD’nin anti-terörist füzeleri ve diğer askeri yardım biçimleriyle isyancı güçleri silahlandırmak için geçmişe göre yenilediği programlar;
    Rejim ihlallerini körüklemeyi ve isyancı saldırıları körüklemeyi amaçlıyor.
    Böyle ise  bu ABD’nin yeni nesil isyancılara yani bir kez daha El Kaide’nin eski yerel ortağı IŞİD ve Hayat Tahrir el Şam gibi aşırı gruplara yöneleceği anlamına geliyor.

    ​*​

    Çatışmayı şekillendirmek ve rejim yanlısı güçlere maliyet getirme çabaları,
    Suriye’nin iç savaşına son vermek için uluslararası diplomasinin cazibesini  kaybettiriyor.
    Washington’ da askeri bir çözüm olduğuna inanıldığı sürece, müzakereler sonuç vermeyecektir.
    Suriye rejimi ve vekillerinin de siyasi çözüm yönünde kullanabilecekleri herhangi bir kaldıraçları bulunmuyor.
    Suriye’deki gelişen dinamik; ABD Başkanı Trump ve yönetimine ek rejim saldırıları, kitlesel mülteci akışları ve dünyada herhangi bir yerde bir bölgesel savaş çıkarmaya fırsat sunuyor.

    25. 5. 2018

  • Trump, Kudüs’te de yalnız kaldı…

    Trump, Kudüs’te de yalnız kaldı…

    ABD Başkanı Trump’un ülkesinin Büyükelçiliğini Kudüs’e taşına inadı öyle görünüyor ki kendisine pahalıya mal olacak. Her şeyden önce AB ülkeleri Trump’un bu girişiminin arkasında olmadıkları gibi, konuyu eleştirdiler, Başkanı bu konuda da yalnız bıraktılar.
    Almanya Başbakanı Merkel’in de açıkça dediği gibi, Kudüs kararı ABD’nin Avrupa ile arasını iyice açtı. Baş müttefiki İngiltere bile Kudüs adımına karşı çıkan Avrupa ülkeleri arasında yer alıyor. Türkiye gibi Amerika’nın en önemli müttefiki Kudüs konusunda Amerika ve İsrail’i hedef alan açıklamaları ile dikkatleri çekiyor.

    Şunu da ekleyelim:
    İran’a karşı ambargo konusunda AB ülkeleri ve diğer birçok ülke Amerika’nın yanında yer almıyor. Türkiye, Rusya, Çin ve Hindistan gibi ülkeler de açıklamalarında İran ile olan iyi ilişkilerini sürdüreceklerini açıkladılar. Amerika’nın attığı adımın yanlışlığına vurgu yaptılar.
    Trump’un Kudüs inadının arkasında iki neden var:
    Başkan, ayakta kalabilmek ve iç sorunlarını çözebilmek için Amerika’daki Yahudi lobisinin desteğine ihtiyaç duyuyor. Amerikan büyükelçiliğini Kudüs’e taşıyarak bu konuda adım attı. Her şeyi İsrail’in güvenliği ve istekleri doğrultusunda yapmakta olduğunu da görüyoruz.

    İkinci neden de ABD Başkanı her şeyden önce Kasım 2018’de yapılacak ara seçimleri kazanma derdinde. Bunun için de Kudüs hamlesiyle Yahudi lobisinin tam desteğini sağlama almayı hedeflemektedir.

    Geçenlerde Verda Özer, Milliyet’teki köşesinde bu konuyu enine boyuna masaya yatırmış. Trump’un asıl derdinin İran’ı zayıflatmak olduğunu, bu konuda attığı adımlarla İsrail’i bölgede rahatlatmayı hedeflediğini kaleme almış. Hiç kuşkusuz, Yahudi lobisinin de isteği doğrultuda bölgeyi ateşe atmaktan kaçınmamıştır.
    Ancak, Verda Özer, Trump’un attığı bu adımların ters teptiğini, İran’ı bölgede daha da güçlendirdiğini vurguluyor. Bunun nedenlerini de detayları ile açıklıyor. Kısa alıntı ile Özer’in bu konudaki görüşlerini yansıtalım:
    “Bir kere Trump’ın asıl derdi, İran’ı zayıflatmak. Kudüs kararının arkasında bile bu var. Çünkü İran İsrail’in baş düşmanı. Şimdi ABD Başkanı büyükelçiliği Kudüs’e taşıyarak İsrail’in elini güçlendirdiğine, böylelikle İran’a karşı önemli bir hamle yaptığına inanıyor.

    Oysaki aksine, Tahran’ın elini güçlendiriyor. İki sebeple.
    1.si; İran’ın liderlik ettiği Şii ekseni; Suriye’yi, Lübnan Hizbullah’ını, Irak’taki Şii milisleri, Yemen’deki Husileri ve Filistin’de Gazze’yi kontrol eden Hamas’ı kapsıyor. Bu aktörlerin hepsi de İsrail karşıtı. Kudüs hamlesi sonrası İsrail ile bu aktörler (özellikle Hamas) arasındaki ateşin iyice alevlenmesi İran’ın ekmeğine sadece yağ sürer. Bölgedeki nüfuzunu daha da artırır.
    2.si; bu hamle İran’ı Sünni eksenine karşı daha da güçlendirir. Şöyle ki: Şii İran’la Sünni eksene liderlik eden Körfez ülkelerinin (Suudlar başta olmak üzere) arası zaten uzun süredir had safhada gergin. Aynı Arap dünyası bugün İsrail ve ABD yanında hizalanmış durumda. İşte Trump Filistin meselesini kaşıdıkça da, Arapların İsrail’in yanında konumlandıkları gün gibi açığa çıkıyor. Çünkü Filistin için kıllarını kıpırdatmıyorlar. Bu da onları Müslümanların gözünde iyice gözden düşürüyor.

    Dahası, bu durum İran’ı Filistin davasının Türkiye dışında- tek savunucusu gibi gösteriyor. Zaten Körfez ülkeleri dışındaki diğer ana destekçiler Irak, Suriye, Libya ve Yemen bugün kendi dertlerindeler. Ürdün deseniz, ABD’nin kontrolü altında, tepkisiz. Mısır da Körfez ülkeleriyle aynı cephede.

    Kısacası, Kudüs adımı İran’ı yalnızlaştırmadığı gibi, aksine, Tahran’a altın tepside sunulmuş bir hediye. Buna mukabil, Trump’ın kendine bölgede baş müttefik olarak seçtiği Körfez ülkelerini ise zayıflatıyor.”
    Özetleyecek olursak, gelişmeler Trump’u ileride daha da sıkıntılı durumlara sürükleyebilir. Çünkü, işler hiç de hesap edildiği gibi yürümeyecek gibi görünüyor.

  • HİİİÇ!

    HİİİÇ!

    (DİKKAT TÜMÜNÜ OKURSANIZ ALTINIZA KAÇIRABİLİRSİNİZ)

    Hoca Nasreddin olur a… İşsiz kalmış, (haaa Nasreddin bir camii imamı değil, medrese hocası, bunu da söyliyeyim) dedim ya işsiz kalmış…Ne yapsam da para kazansam diye düşünürken birden aklına bir fikir gelmiş ve doooğru zamanın Kadı’sının huzura çıkmış ve – Kadı hazretleri ben münhâl bulunan (kadrosu boş yani) Gölge Kadılığına talibim, demiş. Kadı bundan bişey anlamadığından – O da ne? diye sorunca, – Aman Kadı hazretleri pek alâ bilirsiniz ki mühim davalar vardır önemsiz davalar vardır, mühim davalara Kadı hazretleri bakar önemsiz olanlara da Gölge Kadısı bakar. Kadı bir an düşünmüş ki hiç de fena değil, yükü azalır. – Tamam, seni şu kadar kuruş maaşla Gölge Kadısı tayin ettim, geç şu yandaki odaya otur demiş.

    Gel zaman git zaman Kadının önüne 2 kişi gelmiş. Kadı sormuş – Nedir? Davacı olan demiş ki – Efendim, bu kişi bir alçak duvara dayanmış sırtındaki küfe ile duruyordu, ben de önünden geçiyordum. Bana seslendi “Efendi şu küfeye bir el at da doğrulayım”, ben de “Ne vereceksin” dedim, o da “Hiiiç” dedi. “Ona yardım ettim, doğruldu ve yürüdü gitti, koşup yakaladım, hiç’imi istedim, vermiyor. tuttum huzurunuza getirdim, davacıyım kadı hazretleri, ben hiç’imi isterim”. Kadı şaşkınlıkla diğerine davalıya sormuş – Bu ne diyor ya? Adam – Doğru diyor kadı hazretleri ama ben hiç’i nasıl verebilirim ki? deyince bakmış ki kadı bu çetrefilli bir iş, gürlemiş. – Defolun, böyle süflî davalarla beni meşfûl etmeyin, yan odada Gölge Kadısı var, gidin o halletsin, demiş. Adamlar yan odaya geçmişler. Yalnız, kadı hemen fırlayıp kulağını ahşap duvara dayamış ki acaba Nasreddin ne yapacak, merak etmiş.

    Nasreddin de sormuş – Nedir davanız? Bir güzel anlatmış davacı..sonra diğerine sormuş, – Doğru mu dedikleri? Davalı olan, – Evet ama ben nasıl hiç verebilirim ki? deyince bu defa da Nasreddin gürlemiş ve davalıyı bir güzel paylamış – Bre arsız, utanmaz, zındık…Hem hiç veririm dersin hem de vermezsin, bu nasıl şeydir? Sonra davalıya dönüp gayet mûnis sesle – Evlâdım sen haklısın, hele şöyle bir yaklaş, diye ilâve etmiş ve oturduğu post’un üstünden kalkıp demiş ki davalıya – Kaldır bakiiim şu postun ucunu…adam tutmuş kaldırmış, hoca sormuş – Ne var altında…adam bakmış ve demiş ki – Hiiiç! Hoca birden parlamış ve – Efendiii, al o hiç’ini siktir git bir daha da karşıma gelme!