Blog

  • FEYM GRUBU MESAJI  –  ERMENİ   FAALİYETLERİ  ( 13 Haziran 2018 )

    FEYM GRUBU MESAJI – ERMENİ   FAALİYETLERİ  ( 13 Haziran 2018 )

    1.. İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi, Büyükdere Surp Hırimsinyants Kilisesi Vakfı’nın Büyükdere’deki mezarlık arazisini imara açma önerisini geri çevirdi.  (T)

    https://www.ermenihaber.am/tr/news/2018/06/13/İstanbulErmeni-mezarlığı/131201

    1. Talihsiz Tesadüf: Ölümünden önce Amerikalı Türk’ ten Bourdain’ e  saldırı.  ( Harut  Sassounin’ ın  yazısı)  Bir arkadaşım, New Yorklu bir  Amerikalı Türk  olan İbrahim Kurtuluş’un, yüzlerce CNN çalışanına, Anthony Bourdain’i, Chris Cuomo’yu ve Ermeni  <sözde> soykırımını kabul ettiği için diğerlerini sert bir şekilde eleştiren uzun bir e-postanın kopyasını bana iletti. Kurtuluş’un  e-postasının konusu şöyle: “CNN’ nin Chris Cuomo ve Özellikle  Anthony Bourdain’in ırkçılığı meşrulaştırması.”   (İ)
    1. Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, AGİT Minsk Grubu Eş Başkanları Igor Popov ile Rusya Federasyonu’ndan Stephane Visconti ve Ermenistan’ın Erivan şehrinde bulunan Amerika Birleşik Devletleri’nden Andrew Schofer ile bir toplantı düzenledi. Başbakan, eş-başkanların Karabağ çatışmasının barışçıl çözümünün müzakere sürecindeki rolüne önem verdiğini ve etkili bir işbirliğinin kurulacağı inancını dile getirmiştir. (İ)
    1. Erivan Belediyesi yetkilileri ile ilgili rüşvet davası. Ermenistan hükümetine bağlı Ulusal Güvenlik Servisi (NSS), Erivan Belediyesi’nin bazı yetkililerini içeren bir rüşvet davasını soruşturuyor. Çarşamba günü yayınlanan açıklamasında, iki vatandaştan alınan raporlara göre, Erivan Belediyesi’nin bazı yetkililerinin, inşaat ve mülk kayıt izinleri konularında kanunla öngörülen ödemelerin yanı sıra Erivan Vakfı’nın hesabına büyük miktarlarda para aktarmalarını istediklerini söyledi. (İ)
    1. Ermeni siyasal güçleri Karabağ ve <sözde> Soykırımın tanınması üzerinde oybirliği içindeler. Üst düzey bir parlamento görevlisine göre, Ermenistan muhalefetiyle iktidar partileri arasındaki her türlü ihtilaf ve ayrılık çizgisi, Dağlık Karabağ meselesi ve  <sözde> soykırımın tanınması gündeme  geldiğinde  ortadan kalkıyor.  (İ)

    6 .  Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland  Ermenistan, Azerbaycan, İrlanda ve Birleşik Krallık’a  Çocukların Cinsel Sömürü ve Cinsel İstismarına Karşı Korunması Sözleşmesi’ni (“Lanzarote Sözleşmesi”) onaylamaya çağırdı.  Norveç,  Avrupa Konseyi Sözleşmesini onaylayan  43 üncü  ülke oldu.  (İ)

    7 .  Ermenistan Çalışma ve Sosyal İşler Bakanı  Mane Tandilian Salı günü görevinden istifa  etti.  Ermenistan’ın  Çalışma ve Sosyal İşler Bakanı olduktan bir ay sonra Başbakan Nikol Puşinyan’ ın ulusal emeklilik sisteminde beğenilmeyen bir değişikliğine devam etme niyetinde  olması nedeniyle istifa ettiğini söyledi. (İ)

    1. Ermenistan heyetinden DTSO’ya ziyaret.  Aralarında belediye başkanlarının, akademisyenlerin,  yatırımcıların da yer aldığı Ermenistan iş heyeti, Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odasını (DTSO) ziyaret etti.  (T)

    http://avim.org.tr/tr/bulten/ermenıstan-heyetınden-dtso-ya-zıyaret

  • Ülkemizin son hali: Her dört çocuktan biri yoksul

    Ülkemizin son hali: Her dört çocuktan biri yoksul

    Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün yayınladığı raporda; Ülkemizde durumlar pekte iç açıcı değil. Özellikle çocuk işçilerde gözlemlenen artışın maddi imkansızlıklardan meydana geldiği ve bir meslek öğrenmek ile alakalı olmadığı açıklandı. 

    Raporda Türkiye’de Çocuk İşçi Sayısının 2 milyonu geçtiği, yine Ülkemiz de her dört çocuktan birinin yoksul olduğu vurgusuna varıldı.

    Dw’nin haberine göre;

    Türkiye’de 2018 yılı “Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Yılı” ilan edilmiş olmasına karşın, pek çok uzman bunun yalnızca söylemde kaldığı görüşünde. Aksine çocuk işçiliğinin artığı görüşü hakim. Çırak kategorisindekilerle birlikte toplam sayılarının 2 milyonun üzerinde olduğu tahmin ediliyor.

    Ankara İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin 12 Haziran Dünya Çocuk İşçiliği’yle Mücadele Günü nedeniyle dün yayınladığı rapora göre, son 5 buçuk yılda 319 çocuk iş kazalarına kurban gitti.

    12 Haziran, Birleşmiş Milletler tarafından dünyada giderek artan çocuk işçiliğine karşı farkındalık yaratmak ve engel olmak amacıyla 2002 yılında mücadele günü ilan edilmişti. Dünyada 5 yaşından 17 yaşına kadar 150 milyondan fazla çocuğun işçi olarak çalıştırıldığı tahmin ediliyor.

    Türkiye’deki rakamlar da biraz tahminlere dayalı. Çünkü Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) bu konudaki en son araştırmasını 2012 yılında yayınlamıştı. TÜİK’e göre 2012’de 6-17 yaş arasındaki çocuk işçi sayısı 900 bine yakındı. Bu çocukların yüzde 80’e yakını kayıt dışında, sosyal güvencesiz ve kaçak olarak çalıştırılıyordu.

    Türkiye’de çocukların çalışma yaşı, yasalara göre en erken 15. Bu çocukların bedensel, zihinsel, sosyal ve ahlaki gelişmelerine engel olmayacak hafif işlerde çalıştırılmaları gerekiyor. Eğitime devam edenlerin de okullarına gidebilmeleri öngörülüyor.

    “Sağlıklı rakamlar yok”

    Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (DİSK) bağlı Genel İş Sendikası’nın Araştırma Dairesi Müdürü Doktor Özgün Millioğulları Kaya, hükümetin 2018’i “Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Yılı” ilan etmiş olmasına karşın, henüz rakamlarının bile sağlıklı biçimde araştırılmadığını söylüyor.

    Kaya, bu yıl hazırladıkları raporda da eski verilere dayalı analizler yapmak zorunda kaldıklarını belirtiyor. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun 2016 yılı verilerine göre, çırak statüsünde çalışan çocuk işçi sayısının 1 milyon 170 bin olduğunu; bu hesaplarla toplam sayılarının 2 milyonu çok aştığının öngörülebileceğinin altını çiziyor.

    Yasaya göre “mesleğinin gerektirdiği bilgi, beceri ve iş alışkanlıklarını çalışırken geliştiren kişiler”e çırak deniyor. En az 15 yaşındaki bu çocuk işçilerle sözleşme yapılması gerekiyor. Mesleki eğitim için ayda bir hafta ücretli izin hakları var.

    Ancak Doktor Kaya, çırakların yalnızca ucuz iş gücü olarak çalıştırıldığını söylüyor. “Eskiden bir meslek öğretilmesi için çocuğu teslim ederdi aileler. Sonra bu çocuk yavaş yavaş kalfa olurdu, usta olurdu” diyor. Değişen üretim ekonomisine dikkat çekiyor, “Bu çırak çocuklar artık hiçbir şekilde kalfa ya da usta olmuyor. Yıllarca ucuz emek olarak kullanılıyorlar. Daha çok kayıt dışı çalıştırılıyorlar” diye ekliyor.

    Çocuklar en çok tarım sektöründe çalıştırılıyor

    Tarım, çocuk işçiliğinin en yoğun olduğu sektörlerden. Buradaki çocuk işçiliğiyle mücadele eden sivil toplum örgütlerinden Kalkınma Atölyesi Kooperatifi’nin başkanı Ertan Karabıyık, tarımdaki rakamları tespit etmenin neredeyse imkansız olduğunu anlatıyor. “Çünkü” diyor Karabıyık, “Tarımdaki iş gücünün tamamı kayıt dışı.”

    Türkiye’deki çocuk işçilerin yüzde 30’dan fazlası tarım sektöründe çalışıyor. Hizmet sektörü, yüzde 40’la en başta. Sanayi, yüzde 27 oranıyla üçüncü sırada. Ancak, sendikaların ”iş cinayetleri” diye andığı iş kazalarında en çok çocuğun öldüğü alan tarım sektörü. 2013 yılından bu yana bu sektörde ölen çocuk işçi sayısı 168. 37 çocuk inşaatlarda, 25’i de metal sektörlerinde öldü.

    Karabıyık, bir iş kanunu bile bulunmayan tarım işçiliği sektöründe çalışanların, toplumun en yoksul kesimleri olduğunu hatırlatıyor. “Geçinebilmek için çocuk emeğine ihtiyaçları var. Yevmiye dışındaki ücret tiplerinde, çocuk işçiliği bazen 6 yaşa kadar düşüyor. Çünkü, aile geçinebilmek için bütün emeğini seferber etmek durumunda” diye anlatıyor.

    Suriyeli çocukların dramı

    Resmi rakamlara göre 3 buçuk milyondan fazla Suriyeli sığınmacı başta olmak üzere, 4 milyona ulaştığı tahmin edilen sığınmacı ve göçmenlerin çocukları da hızla daha çok artan oranda çocuk işçiler arasına katılıyor. Son beş buçuk yılda ölen işçi çocukların 10’da biri, sığınmacı ya da göçmen. Bu oran, nüfuslarının Türkiye’deki oranının en az 2 katı.

    Kalkınma Atölyesi Başkanı Karabıyık, tarım sektöründe bunun çok yaygın olduğunu söylüyor. “Bizim tespitimize göre” diyor, 2017 yılında Adana ovasındaki çadır yerleşim birimlerinden yüzde 80’den fazlası Suriyeli’ydi.”

    Eğitim sisteminin etkisi

    Sol görüşlü muhalif Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’na bağlı etkin Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası ve bazı akademisyenlere göre, iktidarın 2012-2013 yılında uygulanmasına başladığı “4+4+4” diye anılan yeni eğitim sisteminin de, çocuk işçiliğinin artmasındaki etkisi yüksek. Yoksul ailelerin çocuklarının daha artan oranlarda iş gücüne kaydığı görüşündeler.

    Bu sistem, 6 yaşında eğitime başlayan çocukların, ilk 8 yıllık zorunlu kısımdan sonra, sistemden çıkmasına izin verdiği gerekçesiyle eleştiriliyor. 15 yaşındaki çocuklar, açık liseleri seçerek yasal yollarla istihdama dahil olabiliyor.

    Muhalif hemen bütün sivil toplum örgütleri, sendikalar ve araştırmacıların ortak görüşü çıraklık sistemi de dahil olmak üzere, çocuk işçiliğinin tamamen yasaklanması yönünde.

    Ancak bu görüşe göre, 2018’i “Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Yılı” ilan etmiş olmasına karşın iktidar, birkaç genelge yayınlamak dışında henüz herhangi ciddi bir adım atmış değil.

    Sivil toplum aktivisti Karabıyık, çocuk işçiliğine karşı toplumun her kesimine görev düştüğünü söylüyor. Özellikle tüketicilerin harekete geçirilmesi, bilinçlendirilmesi gerektiğini belirtiyor. Karabıyık’a göre “Sivil toplumun ve meslek örgütlerinin bu konuları izlemesi ve savunması, akademik dünyanın bilgi üretmesi lazım. Yani aslında, herkesin rol ve sorumluluklarının gereğini yerine getirmesi lazım.”

    Sendika uzmanı Kaya, çocuk işçiliğiyle mücadelenin temelinde yoksulluk olduğunu belirtiyor, “bu toplumsal bir mücadeledir” diyor.

  • Bilim insanları açıkladı: İnsanlık aptallaşıyor

    Bilim insanları açıkladı: İnsanlık aptallaşıyor

    ‘İnsanlığın zeka seviyesi giderek düşüyor’

    Son IQ-testleri, gözlemlenen insanlarda zeka düzeyinin düştüğünü gösteriyor.

    MedicalXpress portalının haberine göre Norveçli bilim adamları, insanların entelektüel yeteneklerinin azalmaya başladığını tespit etti. Çalışma materyali olarak, 1970-2009 döneminde askere alınan Norveçlilerin IQ-test sonuçları kullanıldı. Toplamda 730 bin testin sonuçları incelendi.20. yüzyılın ilk yarısı boyunca gözlemlenen IQ artışı Flynn etkisi adını almıştı. Bu fenomeni açıklamak için birçok tez öne sürülmüştü. Teorik olarak insanların ‘akıllanmasını’ etkileyen faktörler arasında beslenme, sağlık ve eğitimin iyileştirilmesi gösterilmişti.

    Ancak Norveçli bilim insanlarının son araştırması etkinin tersine değiştiğini ortaya koydu.

    Yapılan hesaplamalara göre, zeka düzeyi ortalama bir nesil başına 7 puan düşüyor. IQ’deki düşüşün kısmen çevre faktörlerinin yan ısıra insanların yaşam tarzındaki değişikliklerle ilgili olabileceği düşünülüyor.

  • ERDOGAN – YANDAS MEDYA – DEMIROREN  ILISKILERI : Para mı, onur m u?

    ERDOGAN – YANDAS MEDYA – DEMIROREN ILISKILERI : Para mı, onur m u?

    Kimden: Süleyman Çelik [mailto:[email protected]]

    AĞLAMANA DEĞDİ Mİ BE PATRON?..

    Süleyman Çelik (scelik44)

    Türkiye’nin büyük holdinglerinden birinin sahibi olan Erdoğan Demirören, 81 yaşında vefat etti. “Allah rahmet eylesin, günahlarını bağışlasın,” diyelim.

    Demirören Grubunun medya ile ilgisi yoktu. AKP iktidarı,“Yandaş Medya“ yaratmaya karar verince diğer işadamları gibi, sanırım bunlara da görev verildi ve Doğan Grubunun iki gazetesini satın aldılar.

    * * *

    AKP’nin PKK ile pazarlık yaptığı “Çözüm Süreci” döneminde, BDP (şimdi HDP) milletvekilleri, iktidar ile İmralı ve Kandil arasında kuryelik görevi yapıyorlardı. Bu kapsamda İmralı’da Abdullah Öcalan‘ın, BDP’li vekiller Pervin Buldan, Sırrı Süreyya Önder ve Altan Tan ile yaptığı, bir MİT yetkilisinin de hazır bulunduğu görüşmenin tutanakları, 28 Şubat 2013 tarihinde Demirörenlerin gazetesinde, ‘İmralı zabıtları’ manşetiyle haberleştirilerek yayımlandı.

    Tutanaklarda yazdığına göre Öcalan, “AKP’yi 10 yıldır ayakta tutan benim. Biz AKP’yi çıkartan gücüz. Başbakan, MİT’e darbe yapılınca sıranın kendisine geldiğini gördü, Vatana ihanet suçundan tutuklanacaktı. Bu yüzden ben devreye girdim, Darbeyi önleyebileceğimi fark ettim ve süreci başlattım” diyor.

    Sırrı Süreyya Önder, başkanlık hakkında görüşünü soruyor; “kamuoyu bu konuda çok hassas. Osman Kavala’nın size selamları var. Totaliter bir yapıya dönüşmesinden endişe ediyorlar” diyor.

    Öcalan, “Devlet düzeyinde karşılıklı olarak diyalog içindeyiz. Başkanlık sistemi düşünülebilir. Biz Tayyip Bey’in başkanlığını destekleriz. Biz AKP ile bu temelde bir başkanlık ittifakına girebiliriz” yanıtını veriyor.

    Gene Sırrı Süreyya Önder, akil adamlardan söz ederek, “son günlerde sanatçıların duyarlı çıkışları var. Mesela Kadir İnanır bayağı etkileyici oldu” diyor.

    Öcalan, “hepsini selamladığını ve saygılarını gönderdiğini” bildiriyor.

    * * *

    AKP’nin Terörist Başı ile pazarlık yaptığının açıklanması, Tayyip Erdoğan’ı çok kızdırıyor ve hıncını, telefonda görüştüğü Erdoğan Demirören’den çıkarıyor.

    İnternete sızan telefon görüşmesinde, Demirören’in “sizi üzdük mü patron?” sorusuna Erdoğan, “duman ettiniz her tarafı, rezil ettiniz” diye yanıt veriyor. Gazetenin genel yayın yönetmeni ve haberi yazan muhabir için “adi, ahlaksız, namussuz, kepaze, rezil herif” gibi ağır hakaretler eden Erdoğan, “bundan sonra sizin gazetelerden kimseyi Başbakanlık uçağına almayacağım” diyor. Muhabir için, “iyi niyetliyse kimin sızdırdığını söylesin, benim ekibimden biriyse gereğini yapalım, BDP’den biriyse yine söylesin yine gereğini yapalım” diyerek haberin kaynağını öğrenmek istiyor. Bunun üzerine Demirören, “akşama kadar kimin sızdırdığı bilgisini kendisine ileteceğini” söylüyor ve konuşmanın sonunda “nasıl girdim bu işe ya, kim için” diyerek ağlamayabaşlıyor. Bu konuşma üzerine “hayatında hiç kimsenin kendisine bu kadar ağır laf etmediğini” söyleyen Demirören, yayın yönetmeni ile haberi öven bir yazarı gazeteden atıyor.

    * * *

    Bunları yazmamın nedeni Çözüm Süreci’ni anımsatmak ya da sorgulamak değil. O dönemdeki yanlışları nedeniyle Türk halkı, AKP’yi 7 Haziran 2015 seçimlerinde cezalandırdı ve oyu yüzde 40’a düşerek tek başına iktidar olma gücünü kaybetti. AKP’den kaçan oylar Sürec’i destekleyen CHP’ye değil, karşı çıkan MHP’ye gitti.

    Bu arada Cumhurbaşkanı olmuş bulunan Tayyip Erdoğan, seçmenin mesajını aldı ve Çözüm Süreci’nin taçlandırıldığı, demokratik özerklikten özyönetime kadar birçok konuda görüş birliğine varılmış olan “Dolmabahçe Mutabakatı’nı tanımadığını” açıkladı. Bundan sonra AKP iktidarı, Çözüm Süreci’nde uyguladığı politikayı 180 derece değiştirdi. Askerin kışlaya, polisin karakola kapatılması nedeniyle adeta dokunulmazlık kazanan PKK’lı teröristlere karşı harekete geçildi. Kentlerde kazdıkları hendekler kapatılmaya ve Kandil bombalanmaya başlandı.

    Bu arada muhalefet partileri anlaşıp koalisyon kuramayınca 1 Kasım’da seçim tekrarlandı ve AKP, MHP’ye kaptırdığı oyları geri alarak yeniden tek başına iktidar oldu ve o süreç geçti gitti…

    * * *

    Bu yazıyı yazmamın nedeni, sahip olduğu gazetede yayımlanan bir haber nedeniyle Tayyip Erdoğan tarafından azarlandığı için, medya işine girmekten pişmanlığını dile getirerek ağlayan Erdoğan Demirören’in, kısa bir süre önce, Doğan Medya Grubunu satın alarak Türkiye’nin medya imparatoru olmasının nedenlerini sorgulamaktır…

    Azarlanma ile ilgili haberdeki görüşmeler gizli yapılmıyordu. HDP’li vekillerin, Mudanya’dan İmralı’ya gidiş gelişleri görüntülü olarak medyada yer alıyordu. Kandil’e, aralarında Devletin radyo- televizyon ve ajansının da bulunduğu medya mensupları ile birlikte gitmişler; oradan canlı yayın bile yapılmıştı. Erdoğan’ı kızdıran haberde tek bilinmeyen, Öcalan’ın doğruluğu kuşkulu magalomanca sözleriydi.

    Diğer bir yandaş kanalda yaşanan “Alo Fatih” olayından da biliniyor ki tv’de geçen bir alt yazıdan dolayı bile yukarıdan her an fırça gelebilir.

    Aydın Doğan, yukarıdan gelen tepkiler nedeniyle neredeyse tüm yazarlarını attı, yerlerine “en yandaş” yazarları aldı. Yöneticilerini sürekli değiştirdi. Ama bir türlü yaranamadı…

    Sözün özü, medya sahibi olmanın en stresli iş olduğunu herkesten iyi bilmesi gereken Erdoğan Demirören, Aydın Doğan’ın içi kan ağlayarak satmak zorunda kaldığı Doğan Medya Grubunu neden satın aldı?

    Satın alması için, çok uygun koşullarda verilen bir milyar dolara yakın, ballı Ziraat Bankası kredisinin cazibesine dayanamamış olabilir mi?

    Buna karşılık, medyaya yansımış bir sağlık sorunu olmadığına göre, bunları satın aldıktan kısa bir süre sonra ölmesi, bu işin stresine bağlı olamaz mı?

    Kapitalizme dinamizm kazandıran itici gücün, patronların kazandıkça paraya tapmaya başlamaları ve artık onlar için paranın ‘yaşam aracı’ değil, ‘yaşam nedeni’ olmasıdır”, derler.

    Peki, buna değer mi?

    80 yaşına gelmiş bir adam, hala parayla oynayacağına, torunlarıyla, hatta torunlarının çocuklarıyla oynasa daha mutlu olmaz mı?

    Onlara miras olarak, “çok çok çok para” mı yoksa, “kimsenin önünde eğilmemiş ve hep onuru için yaşamış bir dede adı” mı bırakmak, daha değerlidir?

  • DOĞU AKDENİZ VE TÜRKİYE

    DOĞU AKDENİZ VE TÜRKİYE

    Tarihi süreçte önce Aristoteles, ​ İnsan’ı “bilme”, “eylemde bulunma” ve “yaratma”  etkinliği gibi üç temel faaliyetiyle tanımladı.
    O gün bugün “Akıl ve Aklıbaşındalık” insanlık için temel şart kabul ediliyor.
    İnsan’ın bilgiyi elde etmek için düşünce erdemini işlete işlete geldiği bu tarihî serüveninde;
    İnsanlık “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi”nde belirtilen geri alınamaz kazanımlarından tümüyle yararlanmayı sağlayan ahlâki ve kültürel koşullar için ortaklaşıyor…
    Bu bağlamda çağdaş ülkeler işleyişlerinde sınırsız uygarlık için oluşturdukları sistematiklerle vicdan ve düşünce özgürlüklerini amaçlayan özgür insanlar yetiştirmeyi planlıyor.
    Ama Din’in toplumsal davranışı ve sosyal düzeni belirleyen bir sistematik olmasına izin verilmiyor.

    *

    Bu gerçekliğe rağmen  neoliberal emperyalizm R.T.Erdoğan ile Müslüman Kardeşler Örgütü ve benzerleriyle işbirliği yaparak giriştiği,
    Doğu Akdeniz’de Arap ülkeleri sınırlarının İslamcı Osmanlı’ya çekileceği konseptinin hayata geçirilmesi öngörürüsüyle,
    Türkiye ve Arap ülkeleriyle siyasi ve ekonomik usullerle kurduğu net bağımlılıklar, ortaklaşa denetim süreçleri ve vekalet savaşlarından;
    Maksimum kâr çıkarılamamış, güvenlik, istikrar ve refah sağlanamamıştır…
    Neticede bugün Doğu Akdeniz; jeostratejik, ekonomik ve diplomatik etkileriyle 20. yüzyılın başlarında oynadığı acımasız rolü yeniden yüklenmiş bulunuyor….

    *

    Bilhassa hidrokarbon enerji tekeline alternatif Nil Delta Havzası ve Levant Havzası büyük potansiyeliyle enerji kaynakları için bir geçiş sürecini zorunlu kılıyor.
    Ama bu sırada siyasi ve ekonomik dalgalanmalar bölgede her ülkeyi az ya da çok etkiliyor.
    Bölge ülkelerindeki iç savaşlar ya da iç sıkıntılar bir şiddet döngüsü yaratıyor.
    Dış müdahalelere ya da uluslararası hukuka dayanan hoşnutsuzluklara son vermek neredeyse imkansızdır.
    Bölge büyük güçler arasında bu kadar derin bir rekabet dönemine tanık olmamıştır.
    Bölge ülkeleri ise sosyo-politik beklentileriyle ilgili bir belirsizlik ve kasvet dönemindedir.

    *

    Enerji Havzaları  Türkiye, Yunanistan, Kıbrıs, Mısır ve İsrail’e  fırsatlar yaratıyor ama aynı zamanda  zorlukları ve tehlikeleri beraberinde getiriyor.
    ABD, Rusya ve Çin büyük güçler olarak çıkarları doğrultusunda bölgenin sosyopolitik yörüngesini belirliyor.
    Türkiye, İsrail, Mısır, Kıbrıs ve Yunanistan bölgesel aktörlerdir;
    Bunlar normatif ittifak düzenlemelerinin ötesinde devletler arasında sağlam bağlar kurabiliyor ve büyük güçlerin güç maksimizasyonuna destek oluyor.
    Büyük güçlerin pençelerini keskinleştirdikleri Suriye ve Libya’da ise iç savaş devam ediyor…

    *

    Özellikle Türkiye’de Aristoteles​’in ​ “Akıl ve Aklıbaşındalık”​ kriterlerine uymayan Erdoğan​’ın​,
    Güce dönük ve zorlayıcı diplomasiye dayanan taktik anlayışından tutarlı bir stratejiyi ayırt etmek her geçen gün daha zorlaşıyor.​​
    B​u yüzden Türkiye, Doğu Akdeniz’deki  müttefikler​i,​ ortaklar​ı​ ve komşularıyla birtakım zorluklarla karşı karşıyadır.
    Suriye’deki müdahalesinin kolay bir çıkışı yok​tur​ ve Kürt sorunu daha da karmaşıklaş​ıyor.
    Rusya Karadeniz’de ve başka yerlerde Türkiye’yi sıkıyor​.
    ​ABD, İsrail ve Avrupa Birliği ile ilişkiler ​giderek zayıflıyor.​
    Yunanistan​ ile Ege ihtilafları kontrolden çıkma olasılığını koru​yor.

    ​*​

    Nitekim Kıbrıs- Yunanistan- İsrail ve Mısır 8 Mayıs’ta Lefkoşa’da gerçekleştirdikleri Enerji Zirvesi bu ülkelerin;
    Şu anda, askeri düzeyde işbirliğini vurgulamadıkları,
    Ancak Kamu güvenliği, sinemacılıkta ortak yapımlar, deniz kirliliği, telekomünikasyon ve veri dolaşım maliyetlerinin azaltılması gibi alanlarda  işbirliğini derinleştirmede kararlı olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

    *

    ​Bu ülkeler arasındaki Zirve’nin ana konusu “​Enerji”dir.
    ​Doğu Akdeniz’den Yunanistan ve Avrupa güzergahında bir boru hattı​nın​,​ ​İsrail’i Türkiye’ye bağlayan bir boru hattından daha pahalıya mal olaca​ğı​,
    ​A​ncak​ Türkiye’nin tutumu nedeniyle​ Doğu Akdeniz’de güvenliği artıraca​ğı​ konuşuluyor.
    Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Ege’deki  sorunları temelinde Lefkoşa toplantısının ardından ​Kuzey ​Kıbrıs Türk lideri Mustafa Akıncı​’nın​,
    Doğu Akdeniz’den Yunanistan ve Avrupa güzergahında bir boru hattı​nın barışa giden bir yol olarak işlev göremeyeceğini ve gaz kaynaklarının Levanten Havzasından Türkiye’ye Avrupa’ya taşınmasını savunduğunu söyle​mesine yol açması dikkate değerdir.
    Bun​un gibi yorumlar, Ankara’nın Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail arasında gelişen işbirliğine olan ilgisizliğini gösteriyor.
    ​Çünkü ​Doğu Akdeniz’de demokratik bir bloğun oluşturulması, Türkiye​’de​ Erdoğan’ın ​ İslamcı Osmanlı özlemlerine hizmet etm​iyor…​

    ​*​

    Nitekim Aralık 2017′ de ​Erdoğan’ın, Yunanistan​ liderleriyle yaptığı görüşmelerden sonra 1923 Lozan Anlaşması’nın yeniden açılması konusundaki tutumu güçlen​miştir.
    Teklif, Türkiye ve Yunanistan arasındaki Ege Denizi ekonomik alanında varolan,
    Karasuları ve kıta sahanlığı ile ilgili sınırlandırmaları kapsayan deniz yetki alanlarının belirlenmesi,
    Belli coğrafi formasyonların hukuki statüsü,
    Doğu Akdeniz’de ve Ege’deki statükoyu belirleyen anlaşma hükümleri çerçevesinde bu formasyonlar üzerindeki egemenlik aidiyetinin belirlenmesi sorunlarını yükseltmiş,
    Türkiye’nin Ege Denizi’ndeki beklentileri​nin​ ötesinde, Suriye ve Irak’ta​ yürüttüğü askeri operasyonlar​ bağlamında olası ​bir yayılmacılık olarak algılanabilecek​ istikrarsızlaştırıcı​ ve çok  ​t​ehlikeli yeni bir unsur​ haline gelmiştir.

    *​

    Halbuki ​​Lozan’ın türev​ bir​ işlevi​​ de​ Türkiye’nin komşu ülkelerle sınırlarını belirlemektir.
    Daha spesifik olarak Lozan’ı tekrar açmak kıta sahanlığına​ ya da orada bulunabilecek herhangi bir hidrokarbon varlığına​ da​ cevap verm​iyor.​
    Ancak taraflar arasında  adaların, adacıkların ve açıkça isimlendirilmeyen kayalık mostraların durumu anlaşmanın müzakere tutanağı​nda desteklenm​ediği​ için muğlaklığa yol açıyor.
    Bu noktada Türkiye’nin sınırlarını doğrulamak için tasarlanan bir anlaşmayı yeniden açmak, Ankara için riskli bir öneridir;
    Çünkü komşuların kendi talepleri de olabilir, tüm sınırlar ve azınlık hakları yeniden açılabilir!

    *

    Şimdi Türkiye ve Suriye arasında çok büyük bir sorun yaşanıyor.
    Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan, Türkiye’yi kendi Münhasır Ekonomik Bölge’sini ortaya çıkarmak, bunun komplikasyonlarını öngörememek ve tezini yasal yollarla savunmamakla itham ediyor.
    Türkiye de Kuzey Kıbrıs ile birlikte  Münhasır Ekonomik Bölge’sini Rum Kesiminin tek taraflı olarak sınırlamaya hazırlandığını iddia ediyor.

    *
    Erdoğan bu durumu geçmişe doğru iterek bölgesel istikrarı yönlendirmeye çalışıyor.
    ​Ama e​gemenlik ve toprak bütünlüğü üzerindeki duygusal enerji ne olursa olsun ​Erdoğan’ın statükoyu değiştirme girişimlerine rasyonel bir Yunan​istan​ tepkisi ​oluşuyor.
    ​Türkiye ve Yunanistan​, Doğu Akdeniz’de Ege araştırması konusunda fiili bir moratoryum kurmuşlardır,
    ​A​ncak zaman zaman politikacıların kamuoyu açıklamaları, liderlerin kriz yönetimi becerilerini test e​ttiği​ bir veya iki tarafça bir saldırganlık yarat​ıl​mış​ bulunuyor…​

    *
    ​​Doğu Akdeniz’de hidrokarbon enerji tekeline alternatif Nil Delta Havzası ve Levant Havzası büyük potansiyelinin,
    Enerji kaynakları için bir geçiş sürecini zorunlu kıldığı şu aşamada;
    Türkiye’nin 24 Haziran seçimlerden Erdoğan’ın temsil ettiği etnik ve dini milliyetçilik ve popülist politikalardan arınarak çıkması gerekiyor.
    Çünkü mevcut durum meseleleri çözmek için diplomatik alanlara umutsuzluk getiriyor.
    İronik olarak da Yunanistan ve Türkiye paylaşamadıkları hidrokarbon kaynaklarının tadını çıkarıyor…

    14. 6. 2018

  • Seçimlere Çeyrek Kala İnce’ye, Akşener’e, Karamollaoğlu’na Uyarımdır…

    Seçimlere Çeyrek Kala İnce’ye, Akşener’e, Karamollaoğlu’na Uyarımdır…

    Televizyonlar, gazeteler, ajanslar gizlese de gerçekler gün gibi ortada artık… Güneş balçıkla sıvanmıyor. Sıvanamıyor. Güneş, Samsun’dan doğar gibi, Türkiye’nin üzerine yeniden doğuyor…

    Çok az kaldı, yakında ortalık yeniden aydınlanacak. 16 yıllık acı, baskı, sıkıntılarla dolu bir karanlık dönem sona erecek. AKP’nin sonu geldi…

    Bunu herkes biliyor. Görünen köy kılavuz istemez çünkü. AKP, perişan durumda.

    Otobüslerle çevre illerden getirilen toplama, taşıma partililer de meydanları dolduramıyorlar. Üstelik hata üstüne hata, gaf üstüne gaf yapıyorlar, başkanlarını da mahcup ediyorlar.

    İzmir’in Ödemiş İlçesi’nden Erdoğan’ın Denizli mitingine getirilen AKP’liler Erdoğan’a “Ödemiş seninle gurur duyuyor” diye slogan atınca Erdoğan, “Ya arkadaşlar Denizli’de de mi Ödemiş var. Allah Allah” diyerek yandaşlarına tepki göstermişti.

    AKP bozgunu her yanda etkisini göstermeye başladı… Karanlık geleceklerini görüyorlar artık. “Yiyin efendiler yiyin, bu devri iştiha sizin. Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yiyin…” dönemi bitiyor.

    Dalkavuklar, yandaş sanatçılar, iş adamları, politikacılar sessizliğe büründüler. Çıt çıkmıyor ağızlarından. Dut yemiş bülbüllere döndüler… Çünkü ortamı görüyorlar. İnce’nin, Akşener’in topladığı kalabalıkları görüyorlar. İktidarın veda günlerinin yaklaştığını, bahtlarının karardığını görüyorlar.

    Yalnızca onlar değil, bunu tüm Türkiye görüyor.

    Recep Tayyip Erdoğan’ın zamanı doluyor, ayrılma vakti geldi. Yeniden Cumhurbaşkanı seçilse bile, artık eskisi gibi, yani sultanlar gibi yönetemeyecek ülkeyi. Çünkü muhalefet tarafından “Yönetemez” duruma getirildi. Zayıflatıldı.

    Bunlar gerçekler… Bu gerçeklerin yanında başka gerçekler de var. AKP iktidarı kaybederse onu çok kötü bir akıbet, sonuç bekliyor.

    Şekerli ballı, ihtişamlı sultanlık günleri sona eriyor. Sarayların, yalıların, köşklerin kapıları yüzlerine kapanıyor. Hatta işin içine yargı bile girebilir. Vur patlasın, çal oynasın döneminin, tarafsız kalması gereken devlet erkânının işledikleri suçların hesabı sorulabilir…

    Bir eli yağda, bir eli balda yaşayanlar, yaşadıkları ortamı cennete çevirenler, bu tatlı hayatı terk etmemek için ellerinden geleni artlarına koymayacaklardır… Bunların en başında sandık hileleri gelmektedir…

    Bu nedenle, meydanların muhalif partililerce hınca hınç doldurulması, vatandaşların AKP mitinglerine katılmaması, ilgi göstermemesi, iktidarın kesinlikle ele geçirildiği anlamına gelmez…

    Bunun yanında AKP’yi bir de sandıkta yenmek gerekir. Sandık hilelerini engellemek, bu alanda yapılan planları, oyunları boşa çıkarmak gerekir. Bu görev ise muhalefet partilerinin başkanlarına düşmektedir.

    Şunu açıkça söyleyelim. Muhalefet bu konuya ne yazık ki şimdiye dek yeteri kadar önem vermedi. 16 yıl boyunca bu konuyu es geçti. Gözünün önünde binlerce mühürsüz zarf ve oy pusulası kabul edildi, sesini çıkarmadı, sineye çekti, başkanlık sistemini bu milletin başına bela etti.

    Biz seçim saati dolmadan sandık başından ayrılan muhalif sandık görevlilerini gördük. Oy sayımında yapılan hileleri önemsemeyen, altına imzasını atan, muhalif partilileri gördük.

    Seçimler geldi kapıya dayandı. Seçimlere çeyrek kala İnce’yi, Akşener’i, Karamollaoğlu’nu uyarıyorum.

    Bu AKP belasını defetmek için Türkiye’de çok iyi bir ortam yakalanmıştır. Bir dip dalgası vardır. Geçmişte olduğu gibi bu dalga onu üçüncü parti konumuna bile sokabilir.  AMA TEK ŞARTLA:

    Tüm seçim ve sandık hilelerini, ayak oyunlarını boşa çıkarmak, boşa getirmek; hırsızları, sahtekârları teşhir etmek ve hak ettikleri cezaya çarptırmak şartıyla.

    Yoksa bütün emekler, çabalar, harcanan paralar boşa gider ve halkın morali bir daha hiç düzelmemek üzere bozulur ve “Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç” şarkıları söyleriz. Belki de bu yaptığımız, yapacağımız son seçim olur…

    Çünkü hepimiz biliyoruz ki devletin bütün kurumları, bütün imkânları AKP’nin elindedir. 16 Nisan Referandum seçimlerinde “hayır” oylarının nasıl “Evet”e dönüştürüldüğünü iktidar da biliyor, muhalefet de biliyor, dost da biliyor, düşman da biliyor…

    Hatta Hüsnü Mahalli’nin yazdığına göre önümüzdeki seçimlerde “YSK, sonuçlarını değiştirmek için İsrail’den bilgisayar programı bile almış.” Kazanmak için bütün bu oyunları işlevsiz kılmak gerekir. Bu ise muhalefet partilerinin görevidir.

    Ve daha şimdiden seçim hileleri ortaya çıkmaya başladı bile. İddiaya göre; “Türkiye’de 24 Haziran’da yapılacak Milletvekili Genel Seçimi ve Cumhurbaşkanlığı Seçimi için Paris’teki konsolosluk binasına oy kullanmaya giden bir kişiye, sandık görevlileri tarafından pusula ve zarf kapalı bir şekilde teslim edildi.

    Oy kullanmak için kabine giren vatandaş, oy pusulasında AKP’nin bulunduğu yere mühür basılı olduğunu gördü ve hemen duruma itiraz etti.”

    “İtirazının ardından video çekip olayı anlatan vatandaş, “Cumhurbaşkanlığı için hazırlanan pusulada herhangi bir sorun yoktu. Ama partilerin yer aldığı oy pusulasında AKP’ye mühür vurulmuştu. ‘Ben hiçbir seçimde AKP’ye oy vermedim. Gerekli itirazlarımı da gerçekleştirdim’ dedi.

    Daha seçim başlamadan önce sandıkta görevli muhalif üyeler zarfları ve pusulaları kontrol etmeli bu tür hileler varsa hemen tutanağa geçirmelidirler. Onlar orada bostan korkuluğu değildirler.

    Seçim bitiminde çift mühürlü pusulaları tespit etseler bile bu bir işe yaramaz. Çünkü yeni yasaya göre bu oylar geçerli olup, doğrudan AKP’ye yazılacaktır…

    Ama bütün bunlar asla yurtsever, Atatürkçü vatandaşları yıldırmamalı, karamsarlığa sevk etmemelidir. Piyasada yüzlerce algı oyunu sergilenmektedir. AKP’nin tek amacı muhalif seçmeni yılgınlığa, korkuya, umutsuzluğa sevk etmektir.

    AKP iktidarına ve talancıların, yalancıların, hırsızların saltanatına son verinceye kadar seçim gecesi mücadelemizi devam ettireceğiz. Gerekirse sabahlara dek…

    En önemlisi de tatilimizi, işimizi, çalışmamızı bırakıp sandıklara koşacağız. Seçimlere katılım yüzde 90’lara vardığında onların hileleri de zaten bir işe yaramayacaktır…

  • 13 Haziran 2018 İkizler Burcunda Yeniay

    13 Haziran 2018 İkizler Burcunda Yeniay

    13 Haziran 2018 Tarihinde İstanbul saati ile 22.43’te İkizler Burcunda Yeniay gerçekleşecektir. Anın haritasında Oğlak burcu yükselmektedir. Güneş ve ay 5. Evde yer almakta olup, kavuşum halindedirler. Ay ve güneş Neptün ile kare açıdadır. Bağımlılıkların arttığı bir dönemdir. Finansal anlamda çok iyi ilerisi düşünülerek adım atılması gerekir, Neptün burada herkesin gözüne perde indirmeye çalışacaktır. Güneş ile de aynı açıda olduğundan borç para verirken iki kere düşünmeyi ihmal etmeyiniz. Ruhen ve bedenen ayakta durup, gelecek günlere odaklanılması gerekir. Bazı su altında kalmış olaylarla yüzleşme cesaretini kendimizde bulursak daha iyi yol alınabilir. Hayal kırıklıklarına açık olacağımız bir dönemden geçiyoruz. Plüton ile de birleşmeyen açı oluşmaktadır, horoskoplarımız özelinde ihmal kaynaklı değişim, dönüşüm ve yıkım yaşamamız olasıdır. İkizler iletişim, yakın çevre, kardeşler, komşuları ifade eden evin doğal burcudur, öğrenmeye hevesli, meraklı, araştırmacı, bol bol konuşan, eli ayağı durmayan yapıdadır. Bunlar üzerine hareketli olacak bir dönem olabilir. kulağınıza bol bol dedikodu gelebilir, sizlerde de bol bol dedikoduya karışabilirsiniz.Oğlak burcu ve İkizler burcunun horoskoplarınızda düştüğü evlerin konularını deneyimleyeceksiniz.Yeniayın ardından Tr Venüs de 14 Haziran 00:53’te Aslan Burcu’na geçiş yapacaktır. Tr Mars da kova ilerlemesine devam etmektedir. Bu dönemde iletişim ile ilgili konularda şans ikizlerin üçgen burçları olan hava grubu Terazi ve Kovalardan yanadır. Venüs’ün Aslana geçmesi ile ateş gruplarına denk geldiği evde şans getirecektir.

    AYLIK BURÇ YORUMLARI 

    KOÇ BURCU: Yeniay koç burcu kişilerinin yakın çevre, kardeşler, kısa seyahatler, eğitimi anlatan 3. Evlerinde gerçekleşecektir. İkizler Burcu iletişimin burcu olduğunda tüm bunları kapsayan iletişim ile ilgili olan konularda dikkatli olmalarında fayda vardır. Fazla abartıya kaçmadan ilişkilerini az gayretle yöneterek şansı yakalayabilirler. Kariyer alanında otorite figürleri ile iletişimde daha yumuşak olmaları gereken süreçtedirler.Trafikte dikkatli olmaları gerekiyor. Venüs de aşk ve hobi evleri olan 5. Eve girişiyle yeni aşklar ve yeni hobiler koçların kapısını çalacak. Arkadaş grupları ve toplulukları, sosyal organizasyonlar alanında Mars harekete devam etmektedir. Agresif ve hareketi kontrolü ele alarak, sakince bu dönemi atlatmalarında fayda vardır. Bu şekilde yönetebildiklerinde hayallerinin gerçekleşme şansına gruplar yardımcı olabilir.

     

    BOĞA BURCU: Boğa burçlarının para evinde yeni ay gerçekleşecektir. Maddi anlamda yeni gelişmelerle karşısında şansı yakalayabilirler. Yeni iş yolları açılabilir. Maddiyatla ilgili iletişim trafikleri çoğalacaktır. Para kazanmak için çevreleri ile fikir alışverişinde bulunabilirler. Arkadaşlara borç para verme konusunda tedbirli olmaları gerekiyor. Venüs de evlerini, ailelerini temsil eden 4. Evlerinde ilerlemeye başlayacaktır. Evlerini dekore ettirebilirler, bulundukları ortamı güzelleştirmek için bir adım atabilirler. Bunları yaparken dikkatli olmalarında fayda vardır. Mars ise kariyer alanlarında ilerlemektedir. Üstleri ile agresif tavırlar sebebiyle pürüzler yaşanabilir, bazı zorlanmalar atlatabilirler. Aynı şekilde ebeveynleri ile de tartışmalardan uzak durmaları gereken bir dönemdir. Olası iftira ve skandallara karşı tetikte durmalıdırlar.

     

    İKİZLER BURCU: Kendilerini dışarıya ifade ettikleri alanda gerçekleşecek bu yeniay enerjisi ile iletişime daha açık bir hal alabilirler. Belki çenelerinin de düştüğü bir dönem olabilir. iletişim ile konuşarak, yazarak motive olacakları bir dönemdeler. Miras gibi konularda gelişmelere açık bir dönemdedirler. Gelir ve gider döngüsünü dengelemelidirler. Tr Venüs de yakın çevre, kardeşler, kısa yolculuklar, eğitim evlerini ziyarete geçecektir. Yarım kalan eğitimlerine çaba ile devam edebilirler, çevreden ve kardeşler aracılığıyla şans yakalayabilirler. Burçlarına yapacak olduğu sextile açı ile kendilerini iyi ifade etme şansı yakalayabilirler. Kısa seyahatler gündeme gelebilir. Yakın çevreden bir aşk da kapılarını çalabilir. Uzak yollar, yüksek öğretim, yabancı yerler, eşin kardeşleri evlerinde Mars ilerlemeye devam etmektedir. Krizleri yönetebilirlerse, bu konularda şans onlarladır. Burçlarına Mars üçgen açı yapmaktadır.

     

    YENGEÇ BURCU: Yengeç burcunun bilinçaltı, gizli düşmanlar, kaygılar, endişeler evinde gerçekleşecektir. Bu dönem inzivaya çekilme ihtiyacı duyabilirler. Gizli konulara ilgi artabilir, Merkür’ün araştırmacı tavrı ile bu tarz şeylere yönelebilirler. Ayrıca arkalarından dönen bazı takım olaylar önlerine de gelebilir. Yeni macera ve heyecan arayışı içine girmeleri olasıdır. Ortaklık ve imza gerektiren işlerde dikkati elden bırakmamalıdırlar. Tr Venüs de para evlerinde ilerleyecektir. Yeni kazanç kapıları bulabilirler, lükse de paralarını harcayabilecekleri bir dönemin çanları çalabilir. Bu dönemi maddi anlamda rahat geçirebilirler. Tr Mars da transitine devam etmektedir. İhmal kaynaklı sigorta prim ödemesi, vergi, kredi ödemesi, nafaka gibi giderlerle karşılaşabilirler. Bir yandan maddi anlamda rahat bir dönemken bir yandan unutulmuş borçlar çıkabilir. Bu dönemde operasyonlara dikkat etmelerinde fayda vardır.

     

    ASLAN BURCU: Aslan burcunun arkadaşlıklar, sosyal gruplar, umutlar, hayaller evinde gerçekleşecektir. Yeni gruplara dahil olabilir, hayallerinize götürecek organizasyonlar içinde yer alabilirsiniz. Biraz çabanız ile bu topluluklardaki insanlardan hedefleriniz konusunda fayda görmeniz olasıdır. Bu sayede iş değişikliği ortam değişikliği yapabilirler. Umutlarınızın gerçekleşeceği bir dönem olabilir. Tr Venüs de aslan burcu yolculuğuna başlayacak, dış görünüşünüz ile ilgili değişiklik yapmanın tam zamanı, estetik operasyon tarzı şeylere yönelebilirsiniz. Bu gibi şeylerde fazla abartıp eşlerle kavgadan uzak durulması gereken bir dönem. Tr Mars ilişkiler evindeki yolculuğuna devam etmektedir. İmzalık işlerde ve ortaklı işlerde de sakinliğinizi korumanın fayda sağlayacağı dönemi göstermektedir.

     

    BAŞAK BURCU: Başak burcunun kariyer, toplumsal statü, terfiler, mesleki fırsatlar evinde gerçekleşmektedir. Yeniay yeni fırsatları kapınıza getirebilir.Bu anlamda iletişimin hızlanacağı, biraz zorlanacağınız bir süreç olabilir. Devletle ilgili işlerden haber gelebilir. Risk almaktan kaçınılmalıdır.Spekülasyonlara dikkat etmelidirler. Dilinizi doğru kullanmanız gereken bir süreçtir. Aynı zamanda ebeveynleri de ifade etmektedir. Aile büyükleriyle ters düşmemekte fayda vardır, onlarla ilgili bazı gelişmeler de yaşanması olasıdır. Daha rahat, daha akışta kalarak ilerlemek olası bir sorunu engelleyebilir. Kendi kendinizi rahatlatmanız gereken bir dönem. Tr Venüs de Aslan burcunda, gizli konular, bilinçaltı, gizli düşmanlar evinde ilerleyecek. Gizli saklı kalmış bazı konular su yüzüne çıkabilir. Kadınlardan gelecek gizli düşmanlıklara dikkat edilmesi gerekir. Sanatsal konularla ilgilenmenin iyi geleceği bir dönem olabilir. Birlikte iş yapılan kişilere karşı da tedbirli olmakta fayda vardır. Sağlığa dikkat.

     

    TERAZİ BURCU: Terazi burcunun uzun yollar, inançlar, farklı kültürler, eşin akrabaları evinde gerçekleşecektir. Yurt dışı seyahatleri fırsatı yakalayabilirsiniz, yarım kalan bir eğitiminiz varsa onu tamamlama şansını yakalayabilirsiniz, yabancı dil kursuna başlayabilirsiniz. Bu alanlarda iletişiminiz güçlenecektir. Hukuksal süreci devam eden davalarınız varsa onlarla ilgili gelişmeler yaşanması olasıdır. Eşin kardeşleriyle de iletişiminizin aktif olacağı bir dönem olabilir. Uzak akrabalardan haberler gelebilir. Aileden gelir elde edebilirler. Arkadaşlar, sosyal gruplar, organizasyonlar evinize de Tr Venüs giriş yapmasıyla bu ortamlarda neşelenebilir. Organizasyonlara katılıp, yeni çevreler edinebilirsiniz. Bu gruplar sayesinde de hedeflerinize ulaşmak adına yardımcı destek bulabilirsiniz. Tr Mars da kovadaki ilerlemesine devam etmektedir. Çocuklarınızı ilgilendiren konularda girişimler yapabileceğiniz bir dönem. Yeni bir hobi ile zaman geçirebilirsiniz. Şans oyunları ve spekülasyonlara dikkat etmekte fayda vardır.

     

    AKREP BURCU: Akrep burcunun eşten gelir, sigorta, prim, kredi, vergi gibi konuların yer aldığı evde gerçekleşecektir. Bu konularla ilgili iletişiminiz hızlanacaktır. İhmal kaynaklı borçlar çıkabilir. Hukuki konularda da temkinli ve ihmale yer vermeden ilerlemeniz gerek bir dönemden geçiyorsunuz. Hali hazırda devam eden bir sağlık sorununuz varsa kontrolünü aksatmamakta fayda vardır. Gizli konulara ilginin artacağı bir dönem olabilir. Tr Venüs de kariyer, toplumsal statü evinize giriş yapacaktır. Venüs’ün rahatlığıyla bu konuları es geçme rehavetine kapılabilirsiniz. Sansasyonel konulara karşı tedbirli olmanız gerekir, iş değiştirmek için pek uygun bir zaman dilimi değil. Tr Mars da aile ve aile köklerinizi, taşınmazları ifade eden alanda ilerlemektedir. Ebeveynlerle olan ilişkilerinizde stresli iletişimden kaçınmalısınız, kaş yaparken gözden olmamanız gereken bir dönemdir. Aniden taşınma kararı alabilirsiniz. Fikir ayrılıkları yaşanabilir.

     

    YAY BURCU: Yay burcunun ilişkiler, ortaklıklar, imzalık işler alanında gerçekleşecektir. Tam karşıt evinde gerçekleşecektir. Düşmanlarınızı da su yüzüne çıkarabilecek bir yeni ay gerçekleşecektir. Kimi yaylara yeni bir birliktelik getirebilirken, devam eden ilişkisi olan kişilere de ayrılık getirebilir. Ortaklılarınız ile de yol ayrımına gidebilirsiniz. Ancak maddi anlamda iki kere düşünüp ilerlemeniz gerekmektedir. Tr Venüs de 9. Evinize giriş yapacak bu dönem içerisinde yabancı ülkelere gezilere, yabancı dil ve eğitim üzerine yönelebilirsiniz. Bu seyahatlerde şans sizden yana. Yeni bir aşk da bu gezilerde kapınızı çalabilir. Tr Mars da ilerlemesine devam etmektedir. Dilinizin sebep olabileceği tartışmalara karşı tedbirli olmanızda fayda vardır. Kardeşler ve yakın çevre ile olan sorunların altından gayretle kalkılabilecek bir dönemi işaret etmektedir.

     

    OĞLAK BURCU: Oğlak burcunun sağlık, günlük rutin, iş ortamı, hizmetkarlar, evcil hayvanlar evinde gerçekleşecektir. İşlerin yoğunluğuna dalıp, sağlığınızı ihmal etmemelisiniz.Kontrollerinizin zamanını atlamamalı, doktorunuzla iletişim halinde olmanız gereken bir dönem. Çalışma hayatında yeni bir düzen oluşturabilir, iş değişikliğine gidebilirsiniz. Tüm bunları yaparken iletişimde kendinizi ifade etme hususunda sonunu düşünmez tavır için girilmemesinde fayda vardır. Birlikte çalıştığınız insanların dedikodularına şahit olabilirsiniz. Tr. Venüs de eşten gelir, sigorta, prim, vergi, miras, hukuki konularını temsil eden 8. Evinizde ilerlemeye başlayacaktır. Miras gibi gelir konularından gelecek maddi gelir olabilir. hiçbir detay anlatmazsa gelecek paraların önüne engeller çıkmayabilir. İnzivaya çekilip, sakin kalmalarıyla daha rahat yönetebilecekleri bir süreçten geçmektedirler. Evcil hayvanınız varsa onun bakımını da ihmal etmemeniz gereken bir süreç. Tr kova da para evinde ilerlemektedir. Maddi anlamda hırslanmanız olasıdır. Harcamalarınızda kontrollü davranmalısınız. Kontrol sağladığınız takdirde güzel kazançlar elinize geçebilir.

     

    KOVA: Kova burçlarının aşk, zevk, eğlence, hobiler ve çocuk evlerinde yeniay gerçekleşecektir. İletişimleri de güçleneceğinden havada aşk kokusu olabilir. daha coşkulu, daha heyecanlı iletişim tarzları olacaktır. Açılmak istedikleri birine rahatça kendilerini ifade edebilirler. Bir hobi aracılığıyla yeni biriyle tanışabilirsiniz ve birliktelik yaşamaya başlayabilirsiniz. Çocuğunuz varsa onunla iletişiminiz de bu dönem karşılıklı olarak renklenecektir. Onunla hoş vakit geçirebilirsiniz. Çocuğu olmayanlar da bu zaman diliminde niyetine girebilir. Zevk için olan harcamalar konusunda dikkatli davranın. Tr. Venüs de ikili ilişkiler, ortaklıklar evinize girecek. Bu dönem de yeni iş anlaşmaları yapmanız, yeni ortaklıklar kurmanız olasıdır, süren bir birlikteliği evliliğe de taşıyabilirsiniz. Yine her hareketinizi kontrollü yapınız. Tr. Mars 1. Evinizde ilerliyor olacağından size girişimci ruh verecektir. Yüreklendirecektir.

     

    BALIK: Balık burçlarının aile, ebeveynler, aile kökleri, taşınmaz mallar konularının yer aldığı evde ikizler yeniayı gerçekleşecektir. Bu dönemde evde tadilata kalkışmak, birkaç eşyayı yenilemek isteyebilirsiniz. Ev satmak, almak, değiştirmek de olabilir. Eviniz ile ilgili daha çok dergi, gazete karıştırabilirsiniz. Ama maddiyat boyutunu tamamen geriye atarak adımlar atmayınız. Uzun vadede pişman olacağınız girişimlerden ve stresten kaçınmakta fayda vardır. Aile büyükleri ile de iletişimin artacağı bir dönem. Tr Venüs de günlük rutininiz, sağlığınızı, çalışma şeklinizi gösteren evde ilerleyecektir. Siz de rutine kendinizi fazla kaptırarak sağlığınızı ihmal etmeyiniz. Yanınızda çalışan veya birlikte çalıştığınız kadın figürlere karşı da dikkatli olmakta fayda vardır. Tr Mars da bilinçaltı, sırlar, kapalı alanlar, gizli düşmanlar evinde ilerlemektedir. İnzivaya çekilecekleri bir dönemdir. Umulmadık gizli düşmanlarla karşı karşıya gelebilirler. Sakladıkları, gizledikleri istemedikleri konular su yüzüne çıkabilir.

    Astrolog Burcu Yapıcı 

    www.turkishnews.com 

    Hertürlü İhbar,Öneri ve istekleriniz için +90 0546 951 2876 nolu WhatsApp ihbar hattımızdan bize ulaşın.

  • TÜRKİYELİ OLMAK

    TÜRKİYELİ OLMAK

    “TÜRKİYELİ” OLMAK
    Hüseyin MÜMTAZ

    “Yeni” Hürriyet ayni manşeti atar mıydı emin değilim ama “eski”sindeki manşet şöyle;
    “Türkiye kökenli Belçikalı Bakan, öğrencilere Türkçe dersi verilmesine tepki gösterdi!”.

    Hâliyle merak ediyorsunuz!
    Bakan hem “Belçikalı” hem “Türkiye kökenli” hem “Türkçe dersine tepkili”.
    Ters bir şey var.
    Kilit kavram acaba “Türkiye kökenli” olması meselesi mi?
    Ne demek bu?
    “Google” engin bir hazine, devam ediyorsunuz ve bakın daha neler çıkıyor…
    “Belçikalı Bakan Zuhal Demir’den başörtüsü yasağına destek!”
    “PKK destekçisi Belçikalı Bakan”…
    Ve nihayet; “Belçika Hükümeti’nde eşitlikten sorumlu devlet bakanı olan Yeni Flaman İttifakı (N-VA) partisi üyesi Zuhal Demir, Türkiye’de her şeyin tersine gittiğini söyleyerek Türk vatandaşlığından çıkacağını söyledi”.
    Hatırım kalır!
    Kalır da, “Türk vatandaşlığı” bu kadar mı ucuz? Bu kadar lâf, faaliyet ve eylemden sonra neden biz çıkar(a)mıyoruz böylelerini vatandaşlıktan da kendileri “lütfedip” çıkıyorlar?
    Ve bingo!
    “Ailem aslen Tuncelili Kürt kökenli.. Ailemin orada dil için verdiği savaşı, ben Flamanca tarafında Fransızca’ya karşı verdim. Vermeye devam ediyorum. Kısacası Fransız egemenliğine karşı Flaman direnç merkezinde yer aldım”…

    Demek “Türkiye kökenli”lik ile “Türklük” farklı şeyler!
    Demek her “Türkiye kökenli”, her “Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı” Türk olmayabiliyor…
    Aslında olmak zorunda da değil…
    Bahçeli, “çiçek bahçesi”, başkaları “zengin mozayiğin parçaları” demişti ve sayıları bir ara 86’ya kadar çıkmıştı bu hazine parçalarının.
    Necdet Sevinç’in unutulmaz eseri “İSTİKLAL HARBİ’NDE ETNİK İHANET”i raftan indirip klavyenin sağına koyduktan sonra; “Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne saygı duydukları sürece” çiçek bahçesinin bütün çiçeklerine ben de elbette derin bir saygı ve sevgi duyuyorum.
    Daha önce de bilhassa Azerî Türkleri’nden “Osmanlı Türkü” kavramını duymuş ve üzerinde uzun uzun düşündüğümü yazmıştım.

    “OSMANLI TÜRKÜ”?


    Osmanlı bir imparatorluk olduğu için, haliyle elli çeşit dil, din, ırkı bünyesinde barındırıyordu ama demek bu kalabalık içinde “Osmanlı’nın Türkleri” de “dışarıdan” farklı görünüyordu.
    Öyle ya “Türkler”, dünyada sadece Osmanlı’da yaşayanlardan ibaret değildi ki!
    Geçenlerde Kerkük Türkü bir dostum, bir Kıbrıs Türkü’nün de bulunduğu ortamda lâfa, “Siz Anadolu Türkleri” diye başladı.
    Ve tam da aynı zamanda Sadi Somuncuoğlu şöyle yazdı;
    “Türk ve Türkiye, birbirinden ayrılmayan iki kavram. Tarihçilerimize göre; Türk ismi ilk defa, M.Ö. 1328 yılında Çin kaynaklarında, [Çincede R sesi olmadığı için] ‘Tu-kue’ olarak geçiyor. Türkiye kelimesi ise, Prof. Dr. Abdulhâluk Çay’a göre, M.S. 6. yüzyılda Bizans’ta ‘Turkhia’ şeklinde; daha sonra 9. ve 10. yüzyıllarda İdil/Volga Nehri’nden Orta Avrupa’ya kadar uzanan sahada kullanılıyor. Prof. İlber Ortaylı da, ‘Türkiye’ kelimesinin 12. yüzyılda Venedikli ve Cenovalı tüccarlar tarafından kullanıldığını söylüyor. Türkiyeli ismi ise, son zamanlarda ortaya çıkan, Türk ülkesinde (coğrafyasında) yaşayan kişi anlamında kullanılıyor. Bireyin kendisini, tarih boyunca birlikte yaşadığı milletten ve devletten saymadığını ifadeye müsait bir sözcük. Batı ülkelerinde olduğu gibi, Türk sözlüklerinde de olmayan bir kelime. Türkiyeli kelimesi piyasaya, ayrılıkçı hareketlerle ve terörle eşzamanlı sürüldü. Arkasında, ayrılıkçılığın ideolojisini yazan ve güdümünü yapan emperyalist güçler var. Bunlar aralarında ittifaklar kurarken, oltaya takılan teröristler bu gerçeği göremez, ‘ayrı devlet’ olma tuzağında kendi ülkelerini bölmeye çalışırlar. Komşu ülkelerde su gibi akan kanda ve kaybedilen canda, akıbetlerini göremezler. Terörist ve bölücü biri gösterilemez ki, kendine Türk desin. Her yerde ağızlarından düşürmedikleri Türkiyeli sözü, onların Türklük düşmanlığının da açığa vurulmasıdır. Buna göre de, siyasetçilerin, yöneticilerin, aydınların, bilim adamlarının ve bilinçli vatandaşlarımızın bu sözcükten uzak durmaları gerekir”.

    Tamamen katılıyorum…
    Belçikalı bakaniye’nin durumunu, tutumunu, hâl ve efkârını da çok güzel ifade ediyor bu çözümleme.
    Öte yandan, sevdim! bu “Türkiyeli”liği.
    Demek her “Türkiyeli” Türk değil, olmak zorunda da değil.
    Demek Türkiye’de kendini Türk saymayanlar da yaşamakta…
    Gayet tabii değil mi?
    (Ama neden içeride değil de Hollanda, Almanya, Belçika’da…. akıllarına geliyor hep “Türkiye kökenlilik?”
    Osmanlı Türkü, Kuzey ve Güney Azerbaycan Türkü, Anadolu Türkü, Kıbrıs Türkü…
    Balkan Türkü, Kırım Türkü, Kerkük Türkü…
    Belçika’dan, Azerbaycan’a dönelim.
    Yukarıdaki fotoğrafa bir daha bakın…
    Elçibey’in mezarının üzerinde ne yazıyor, okudunuz mu?
    “BURADA ŞEREFLİ BİR TÜRK ESGERİ YATIR”.
    Elçibey, bağımsız Azerbaycan’ın ilk Cumhurbaşkanı’dır.
    Kasım 1992’de ilk yurt dışı ziyaretini Türkiye’ye yapmış ve Anıtkabir defterine şunları yazmıştı:
    “Ey böyük Türk’ün böyük Komutanı! Seni ziyaret etmekle özüm ve bütün milletim adına şeref duydum”.
    İmza; “Senin esgerin; Ebülfez Elçibey”.
    Hayattayken kıymetini bilemediklerimizden, sonra da hiç hatırlamadıklarımızdandır Elçibey.
    13 Haziran 2018

  • Suriye’de ABD-Rusya işbirliği…

    Suriye’de ABD-Rusya işbirliği…

    Yanı başımızdaki Suriye’de son günlerde yeni gelişmeler oluyor. Başrol oyuncuları Amerika ve Rusya’nın yeni işbirliği çalışmalarının hız kazandığını da görmekteyiz. İçinde bulunduğumuz seçim ve diğer sıkıntılar nedeni ile Suriye konusunda gereken hassasiyeti gösterdiğimizi de söyleyemeyiz.

    Suriye’dek iç çatışmalar sonrası hep şunu vurguladık:
    “Suriye toprakları üzerinde Kuzey Irak modeli gibi bir özerk Kürt bölgesi oluşturulacak. İki süper güç Amerika ve Rusya anlaşarak kendi çıkarları doğrultusunda hareket edecek. Daha açık ifae etmek gerekirse Suriye toprakları paylaşılmış bulunuyor.”

    Konuyu daha da açalım:
    İki süper güç, Suriye’de üsler kurarak, Ortadoğu coğrafyasında varlıklarını sürdürmeye devam edecekler. Dikkat edilecek olursa iki gücün Suriye’deki üs sayısı giderek artıyor.
    Bugün gelinen noktaya baktığımızda bu ön görülerimizin doğruluğunu görmekteyiz.
    Önce Serdar Turgut’un konu ile ilgili yazısının bir bölümünü paylaşalım. Bu bölümde Suriye üzerinde oynanmakta olan oyunların içyüzü ile doğrudan karşılaşacaksınız, buyurun:
    “Amerika, Suriye’nin uzun vadede toprak bütünlüğünün korunması ilkesine sıcak bakmaya başladı. Kuzey Suriye’deki Kürtler için de toprak bütünlüğü korunmuş Suriye içinde merkezi yönetimden kopmayan ve idari ve kültürel özerkliği bulunan bir Kürt oluşumu öngörülüyor.

    Yönetim içinde buna “Kuzey Irak modeli” de deniyor. Bunu Rusya uzun süredir zaten savunuyordu, hatta Washington, Rusya’nın üzerinde çalıştığı yeni anayasa taslağında bu önerinin yer aldığını biliyordu.

    Kuzey Suriye’deki otonom kültürel özerk oluşum, Türkiye sınırına yakın olmayacak ve bu oluşum ile Türkiye arasında Kürt unsurların da katılmasıyla rafine edilecek Suriye ordusu bulunacak. Bu bölgede Rusya ile ABD ortak garantör gibi davranacaklar. Türkiye’nin de gözlemci statüsünde sınırları tam korunmuş bir ülke olarak konumlanması düşünülüyor bu planda.

    İleriki aşamalarda Deyrizor bölgesi ayrıca ele alınacak ve bölgedeki enerji kaynaklarının kullanımıyla ilgili Suriye yönetimi ile Kürtler arasında kapsamlı anlaşmaların yapılması istenecek. Bu süreçte Amerika, Rusya’nın çok daha aktif olup Suriye’yi ikna etmesini bekliyor.

    Planın bu kısmı haricinde yönetim birimleri ayrıca Rusya’nın Akdeniz’e açılan üslerine ve Akdeniz’deki gücüne daha anlayışlı davranmanın ve Rusya’nın İsrail ile İran arasında bir uzlaşma sağlamak amacıyla bir süredir yürüttüğü gizli diplomasiye Amerikan yönetiminin destek vermesinin gerekli olduğunu düşünüyor.”
    Zaman zaman Amerika ve Rusya birbirlerine karşı düşmanca hareket ettikleri izlenimin sergiliyorlarsa da bunların sadece “kayıkçı kavgası”ndan başka bir şey olmadığını her defasında gördük.

    Serdar Turgut yazısının son bölümünde de şunları vurguluyor:
    “Bu arada Amerika bu Kürt oluşumunun Kuzey Irak’ta olduğu gibi PKK ile bağlantılarını tamamen ortadan kaldırmak için siyasi çalışmalarını sürdürecek. YPG içinde Salih Müslim ve arkadaşları gibi İran’a yakın duran unsurların ABD tarafından tasfiye edilmesi de bu temizleme sürecinin bir parçası olarak görülüyor burada. ABD Genelkurmay Başkanı Dunford ile Rusya Genelkurmay Başkanı Gerasimov’un 8 Haziran’da Helsinki’deki görüşmelerinde bu konuların da konuşulduğu söyleniyor Washington’da.”
    Bu gelişmeler neyi ifade ediyor?
    Suriye’de de Kuzey Irak modeli bir özerk Kürt bölgesinin kurulması ile Amerika ve Rusya’nın Kürtlerle olan sıcak ilişkileri sürecek.
    İran ile bağlantılar ve kişilere fırsat verilmeyecek.
    İsrail için Suriye ve Ortadoğu coğrafyasında geniş yer açılacak.
    PKK’nın bölgede varlığını sürdürmesi engellenmeyecek.
    Daha neler mi olacak?
    Bunlar da bir başka yazımızda.

  • CEHALET, İLK ÖNCE AİLEYİ SONRA DA ÜLKEYİ BATIRIR!..

    CEHALET, İLK ÖNCE AİLEYİ SONRA DA ÜLKEYİ BATIRIR!..

    Zekeriya TÜMER
    CEHALET,
    İLK ÖNCE AİLEYİ
    SONRA DA ÜLKEYİ BATIRIR!..
    Sevgili okurlar; bazı kişiler her söylenene körü körüne inanırlar. Bu cahilliğin sebebidir.
    Cahil insanları kullanmak kolaydır. Uyanıklar onları çok iyi kullanırlar ve istediklerini de yaptırırlar.
    Çünkü cahil insan söylenen bir sözü araştırmaz. O yeteneği yoktur. Sabit fikirlidir. Yorum yapmaz. Kendi söylediğini doğru kabul eder ve hemen saldırıya geçer, karşısındakini yargılar.
    Cahil insan okumaz, araştırmaz, düşünmez. Hele ki, yalanı söyleyen kişi beğendiği birisi ise, onun her sözünü doğru kabul ederler ve itaatkar olurlar, her söylediklerine inanırlar. Söylenen sözün doğruluğunu ve yanlışlığını araştırmaya tenezzül bile etmezler.
    Cahil insanı en iyi Din ile kandırırsınız. Onlar Dini bildiklerini sanır. Din bilgisini, hocadan, şeyhlerden, şıhlardan, ya da anne ve babasından öğrenmiştir.
    Kendisi okumamış, araştırmamıştır. Bu nedenle de tek korkuları vardır, günah işlemek ve öldüklerinde cehenneme gitmek korkusudur.
    Doğruyu öğrenebilme imkânları olmadığından körü körüne inanırlar.
    Karşılarına doğruyu söyleyen çıkınca çok kızarlar. Dinlemek istemezler. Zannederler ki doğru söyleyen onu günaha sokacak, bu nedenle onu dövmek, yok etmek, katletmek isterler.
    Cahil insan basit düşünür. Tek düzedir, asla sosyal olamaz.
    Dinimizin en önemli sözü olan “oku” sözünü bir türlü idrak edemezler.
    En tehlikeli cahillerde okumuş cahillerdir. Bunların kafaları çoğunlukla şeytani düşünceler ile doludur. Öğrendikleri bilgilerini kötülük yapmaya ve cahil insanları kandırmaya, aldatmaya ve yönetmeye kullanırlar.
    Nedeni ise menfaat ve çıkar sağlamaktır. Cahiller onlar için çantada kekliktir. İstedikleri gibi kandırırlar, aldatırlar ve kullanırlar. Sonra da kendilerine köle yaparlar. Cahil insanların sırtlarına binerler, sömürürler ve yaşamlarını sürdürmeye çalışırlar.
    Cahil insan okumuş cahillere çabuk inanır. İtimat eder. Güvenir. Onun doğru söylediğini zanneder. Cennete onların sayesinde gideceğini zanneder. Çünkü okuma, araştırma ve sağlıklı düşünerek gerçekleri görebilme yetenekleri yoktur.
    Cahil anne ve baba, çocuklarını da kendileri gibi yetiştirmek ister. Çocukları onlara soru sorduklarında, mantıklı bir cevap verebilme bilgisinden yoksun olduklarından cevap yerine sus, konuşma, günaha girme diyerek Allah ile korkuturlar.
    Kendileri dinsel baskı altında büyüdüklerinden, çocuklarını da bu baskıya maruz bırakırlar. Yaşamları hep Dinsel baskı ve korku içerisinde geçmiştir.
    Okumuş cahillerin verdikleri makarna, un, şeker, onları öyle mutlu eder ki, ufak hediyeler hayatlarını şekillendirir. Dolayısı ile okumuş cahillerin kulu kölesi olurlar.
    Cahil insanlar, cehaletin pençesinde olduklarından, kadınlarının, kız çocuklarının aydınlanmasını istemezler. Onların okumalarına, ilim ve bilim sahibi olmalarına, sosyalleşmelerine tahammül edemezler.
    Kadını çocuk doğuran, kendisine hizmet eden, her dediğine evet demesini isteyen kişi olarak görürler.
    Ahlaki değerleri daha çok kadın üstünde uygularlar.
    Yalan söylemek, hile yapmak, kandırmak onlar için fazla günah sayılmaz. Namaz kılıyor, oruç tutuyor ve Müslüman’ım diyorsa o insan makbuldür onlar için. Her şeyi mubah sayarlar.
    Medeni insan, olgun insan, akil insan olmak kolay değildir.
    Okuyan, araştıran, hisleri, duyguları ile hareket etmeyen, aklını kullanan, doğruyu, yanlışı ayırt edebilen, kendini geliştiren, topluma hizmet eden, çocuklarının geleceğini düşünen, onların ahlaklı, dürüst, medeni, insan olması için mücadele eden kişi medeni insandır.
    Medeni insan, kadını ile erkeği ile birlikte yürüyebilendir.
    Kadın aydın, okumuş, öğrenme duygusu gelişmiş olursa, o kadın çocuklarını da aydın insan olarak yetiştirir.
    Cahil insanlar, cehaletin pençesinde olan insanlar, kadınlarının aydınlanmasını istemezler.
    Cehaletin tek korkusu kadınlardır.
    Kadın annedir, öğretmendir. Çocuklarını yetiştiren ve onları topluma hazırlayan daha çok annedir.
    Baba ve anne medeni olursa çocukları da medeni olacaktır.
    Toplumun aydınlanmasını istemeyen uyanık cahiller, çıkarları için her türlü hile ve madrabazlığı kendilerinin hakkı olarak görürler.
    Hayat başkalarının yansımaları ile devam eder.
    Ne ekersen onu da biçersin.
    Gerçi şimdi kimse bir şey ekemiyor ve de hiç bir şey biçemiyor.
    Kötülük yapan, mutlaka kötülük bulur. Sen karşındakini beğenmez ve yargılarsan, bir başka kişi de seni beğenmez ve bir gün gelir yargılar.
    Sen etrafındaki yapıları yakar, yıkarsan, zamanı gelir seninde yakılıp yıkıldığın olur.
    Artan kötülük, ahlaksızlık, yalancılık, dolandırıcılık, hırsızlık, soysuzluk, bir gün gelir seni de bulur.
    Medeni insan, okumuş insan, kanundan, Allah’tan korkar ve yanlışlık yapmamaya çalışır.
    Sonuç olarak cahillik kötü nesillerin yetişmesine, kötü nesiller kötü bir geleceğe, kötü bir gelecek dünyanın kirlenmesine, dünyanın kirlenmesi yok olmaya mahkûm bir gelecek yaratmaktır.
    Ahlaklı ve dürüst olmak bilgi ile olur.
    OKUMAK İBADET;
    OKUMAMAK İSE VATANA İHANETTİR.
    Stratejileriyle ünlü İngiltere’nin Büyükelçisi olan Jane Marriot’un, İngiliz avam kamarasına sunduğu ARAP Dünyasında eğitim konulu raporunda mezunlar arasındaki farkların korkunç olduğu anlatılmıştır.
    Bu raporda şöyle denilmektedir:
    “En zeki öğrenciler tıp ve mühendisliğe gidiyorlar,
    İkinci derece mezunlar ise iş idaresi ve iktisat gibi bölümlere giderek birinci derece mezunların yöneticisi oluyorlar.
    Üçüncü derece mezunlar ise siyasete yöneliyorlar ve ülkenin siyasetçileri olarak birinci ve ikinci derece mezunlara hükmediyorlar.
    Fakat eğitimde tamamen başarısız olanlar ise ordu ve emniyete katılarak siyaset ve iktisada tahakküm ederek, onları mevkilerinden indirip, isterlerse öldürüyorlar.
    Gerçekten dehşet verici olansa, asla hiçbir okula gitmeyenler parlamentoya seçiliyor, kabile şeyhlerini kullanarak herkesin onlara itaat etmesini sağlıyorlar.”
    Bu rapor Arap dünyasına yönelik ve Arap halklarının sosyolojisi göz önünde bulundurularak yazılmış.
    Ancak, ülkemizde de durum farklı mı?
    Araplara özenmiyor muyuz?
    Bu nedenle 24 Haziran seçimi çok önem arz etmektedir.
    Cehalete kurban olunmamalı, sağduyu ile hareket edilmelidir.
    MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN ŞU SÖZÜNE DİKKAT EDİLMELİDİR.
    ONUN HER SÖZÜNÜN GERÇEK YANI VARDIR.
    “EFENDİLER, CUMHURREİSİ’NİN HALK TARAFINDAN SEÇİLMESİ MAHSURLUDUR, VEKİLLERİN SEÇMESİ EN İYİSİDİR.
    NEDENİNE GELİNCE, YARIN BİRİSİ ÇIKAR, “BENİ HALK SEÇTİ, DİYEREK KRALLIĞINI YA DA DİKTATÖRLÜĞÜNÜ İLAN EDERSE DEMOKRASİ TEHLİKEYE GİRER.
    TARİHTE ÖRNEKLERİ ÇOKTUR…”

    ***
    12.06.2018
    Zekeriya Tümer
    [email protected]
  • Cezai sorumluluğu olmayan sivil nasıl bir şey? 

    Cezai sorumluluğu olmayan sivil nasıl bir şey? 

    Cezai sorumluluğu olmayan sivil nasıl bir şey?
    Komşuda İran’da bu sistemin pek benzeri var. Hemen anlatayım.

    Tahran’ın varoşlarında yaşayan, ceplerinde para olmayan, üniversiteye gidemeyecek, gitse de iş bulamayacak olan gençler mahalle camilerinde “örgütlenir”.
    Besici olurlar.
    Örgütlenme dediğimiz; ceplerine üç beş kuruş para konur, ellerine birer sopa verilir, belki denk gelirse bir de ucuz bir motor.
    Ama hepsinin ötesinde bu çocuklara iktidar verir sistem.
    Ellerine sopa, ceplerine üç beş kuruş konan bu çocuklar rejimin bekçileridir artık.

    Tahran’ın kuzeyindeki sosyete mahallelerine giderler, üniversitede okuyan gençlere, kadınlara musallat olurlar.

    Ne aklı ne de fikri vardır bu çocukların.
    Çoğu zaman, hayatları ve dünyaları götürüldükleri cuma namazlarında dinledikleri imamların bakış açısı ve mahallelerinde gördükleriyle sınırlıdır.
    Pek çoğu için Tahran’ın kuzeyi Paris gibi bir yerdir, oradaki kadınlar asla ulaşamayacakları kadınlar, yaşanan hayatlar asla ulaşamayacakları hayatlar.

    Kadınları ve gençleri sopalarken muhtemelen de bunun hıncıyla vururlar.
    Mahallelerinde süt dökmüş kedi gibi olanların pek çoğu, Tahran’ın kuzeyinde elinde sopayla aslan kesilir.

    İran’ın meşhur 2009 seçimleri…
    Ahmedinejad’ın zaferi ilan edilmiş ama seçim sonuçları hayli tartışmalı.
    İran’ın solcuları eylemde, Tahran’ın kuzeyi ayakta. Şehrin dört bir yanından dumanlar yükseliyor, gençler korsan eylemler yapıyor.
    Profesyonel polis ekiplerinden önce rejim sokağa besicileri saldı.
    Eli sopalılar motorlarıyla eylem yapılan yerlere geliyorlar, eylemcilerin arasına dalıyorlar, şiddetle eylemcileri dağıtıyorlardı.
    İnsanlar deli gibi kaçıyordu bu adamlardan, ellerinde sopaları arkalarında da rejim vardı çünkü.

    Adamlardan biri kafanıza sopayla vursa ve oracıkta ölseniz, kimse hesabını soramazdı.
    Motor sesleri duyulunca dağılıyordu eylemciler, can havliyle koşuyorlardı.
    Sonra zaman içinde bu besicileri motorlarından alaşağı edip motorları yakmaya başladı eylemciler.
    Yıllardır bastırılmış olmanın, eli sopalı zorbalığa baş eğmek zorunda kalmış olmanın hıncını aldılar.

    Yine eylemlerin patlak verdiği günlerden biri, gençler “Diktatöre ölüm” sloganlarıyla sokakları inletiyor.
    Eli sopalılar gecikmeden beliriverdi.
    Aralarında göbekli, iri yarı bir tanesi, vatandaşın birini tuttu sarstı, zorla altındaki motorunu aldı. İtiraz etmeye çalıştı motorun sahibi adam, sopasını gösterdi besici.
    Yapacak hiçbir şey yoktu, göbekli besici, atladı motora eylemcileri dağıtmaya gitti.
    Geri getirdi mi motoru getirmedi mi, artık kim bilir, zaten kim sorabilir.

    Kim bu besiciler?

    Rejime sorarsan vatanını milletini seven çocuklar, Amerika’ya kafa tutan çocuklar, vatanını “satmaya” çalışanlara dersini veren aslan çocuklar…

    Rejimin besleme çocukları.
    Ellerinde sopaları, arkalarında da Ayetullahlar…

    Nevşin Mengü

  • Erdoğan’ın seçilmesi halinde olacakları anlattı

    Erdoğan’ın seçilmesi halinde olacakları anlattı

    Muhafazakar kimliği ile bilinen Gazeteci Levent Gültekin ‘AK Partililere’ başlığı ile bir yazı kaleme aldı. Gültekin, yazısında AKP’lilere Erdoğan’ı seçmeleri halinde olacakları çarpıcı bir dille anlattı.

    İşte o yazı:

    Sevgili AK Partililer,

    24 Haziran’da seçime gidiyoruz.

    Bu seçim ülkemizin kader seçimi.

    Sizin, bizim… hepimizin hayatı, yaşamı, geleceği, çocuklarımızın hayatı… yani geleceğimizin belirleneceği bir seçim.

    Neden mi kader seçimi?

    Anlatayım.

    Biliyorsunuz 16 Nisan referandumu ile cumhurbaşkanlığı sistemi adı altında bütün yetkilerin tek bir kişide toplandığı bir sisteme geçtik.

    24 Haziran, işte o “tek adam” rejiminin uygulamaya konulup konulmayacağının seçimi.

    ***

    Tek adam rejimlerinde devlet bir parti devletine dönüşüyor.

    Aynen Irak’ta, aynen Suriye’de aynen Libya’da, aynen Kuzey Kore’de olduğu gibi.

    Tüm ülkenin kaderi bir kişinin iki dudağı arasına teslim oluyor.

    Böyle rejimlerde güçlü kurumlar yok, değerler yok, liyakat yok, denetleme yok, hesap verme yok.

    Tek adam rejimiyle yönetilen ülkelerin durumu ortada.

    Irak, tek adam rejimine teslim olduğu için bu halde.

    Suriye bir parti devletine dönüştüğü için büyük bir yıkım yaşadı. Libya hakeza…

    Son olarak tek adam rejimine geçen Venezuela’nın haline bakın.

    Açlık, yoksulluk, iç çatışmalar… Dünyanın en büyük petrol rezervine sahip ülkelerinden biri olmasına rağmen büyük bir yıkım yaşıyor.

    ***

    Sevgili AK Partililer,

    Bu ülke hepimizin. Hepimiz istiyoruz ki bu ülkede ağız tadı ile huzur içinde yaşayalım.

    Hepimiz istiyoruz ki dünyada saygın ülkeler arasında yerimizi alalım.

    Ekonomide sorunlarımız var, eğitimde sorunlarımız var. Bilimde, sanatta, teknolojide… birçok alanda dünyanın fazlasıyla gerisinde kaldık.

    Bu iktidardan önce de sorunlarımız vardı şimdi de var.

    Dişimizi sıkar, el ele, omuz omuza verirsek bütün bu sorunları bir şekilde çözeriz.

    Fakat tek adam rejimine geçersek, hiçbir sorunumuzu çözemeyiz. Ülkemiz elimizden kayıp gider. Mahva sürüklenir.

    Devletin başında kim olursa olsun, tek adam rejimi felaket demektir.

    Türkiye’nin hayatı söz konusu.

    ***

    Sevgili AK Partililer,

    İktidar ülkemizi yıkıma götürecek bu tek adam rejimini tesis etmek için sizin dini ve milli duygularınızı istismar ediyor.

    “Alnı secde gören cumhurbaşkanı, alnı secde gören bakan, alnı secde gören genelkurmay başkanı…” hamasetiyle kendilerine iktidar alanı açıyorlar.

    Bir düşünün alnı secde gören siyasetçinin, yöneticinin size, bize, ülkemize nasıl bir yararı var?

    Onların yaptıkları haksızlığın, hukuksuzluğun, adaletsizliğin faturasını hepimiz ödüyoruz.

    Mesela “Dindar cumhurbaşkanı” yazlık, kışlık ayrı ayrı saraylar yaptırıp sefa sürerken siz, biz hepimiz yoksullukla boğuşuyoruz.

    “Alnı secde gören” yöneticilerimiz “Her şey din, dindarlık için” diyerek özel uçaklarla, lüks makam araçlarıyla lüks şatafat içinde yüzerken 40 milyon insanımız yoksulluk sınırının altında yaşıyor.

    Kendi çocuklarını, torunlarını Fransız okullarına gönderirken, bizim çocuklarınızı zorla gelecek vaat etmeyen imam hatiplere gönderiyorlar.

    Kendi çocukları lüks ve şatafat içinde yaşarken, bizim çocuklarımızı millilik duygusu ile ölüme gönderiyorlar.

    “Dini, dindarlığı yüceltiyoruz”, “az kaldı bu sefer tamam”, “bu seçim milat” diyerek size her seçimde yalancı bir cennet vadediyorlar.

    7 yıldır her seçim aynısını söylüyorlar ama her seçimden sonra ülke olarak her alanda biraz daha kötüye gidiyoruz.

    Bu süreçte Müslümanlık büyük yara alırken, onlar güçlerine güç, zenginliklerine zenginlik katıyorlar.

    Onlar yüzünden dindar insan “hırsız, kaba, düşünmeyen, cahil” damgası yedi.

    Onlar yüzünden namaz kılan insana duyulan itimat yerle bir oldu.

    Bugüne kadar yaptıkları ile Müslümanlığı yüceltmek bir yana, inancı siyasete malzeme yaptıkları için dine, dindarlığa cumhuriyet tarihinin en ağır zararını verdiler.

    Bütün bunlar ortadayken “Aman dindarlar iktidarı kaybetmesin” yalanı ile sizin o temiz duygularınızı istismar ediyorlar.

    ***

    Sevgili AK Partililer,

    Dindarlar, aleviler, Atatürkçüler, solcular, şunlar bunlar yok.

    Hepimiz bu ülkenin evladıyız.

    Hepimiz huzur istiyoruz.

    Hepimiz ülkemiz daha iyi olsun diye çabalıyoruz.

    Hepimiz çocuklarımıza yaşanabilir bir ülke bırakma derdindeyiz.

    Hepimiz istiyoruz ki çocuklarımız şu ülkede huzurla, dostça, kardeşçe yaşasınlar.

    Bizim düştüğümüz “bizden- onlardan” ayrımına çocuklarımız düşmesin, bunun bedelini onlar da ödemesinler.

    Medyada, sosyal medyada size hakaret eden, aşağılayan, sizi ötekileştiren üç beş kendini bilmeze bakarak toplumun diğer kesimleri hakkında bir kanaate varmayın.

    Geçmişte hepimiz hata yaptık. Hepimizin yanlışları oldu.

    Hepimiz bu hatalarımızdan ders çıkardık.

    Toplumun her kesiminde barışçı, dürüst, saygın, temiz insanlar çoğunlukta.

    Bu ayrımcılığa son verip ele ele verirsek bütün sorunların üstesinden gelebiliriz.

    Türkiye artık eski yasakçı günlerine istese de dönemez.

    İktidarın “Biz gidersek yasaklar yeniden başlar” yalanına inanmayın.

    Bu mümkün mü?

    Kimsenin buna gücü yeter mi?..

    Sevgili AK Partililer,

    Ne bir partinin taraftarı, ne sempatizanı ne de mensubuyum.

    “Filan partiye oy verin” çağrısı yapmıyorum.

    Size, bu ülkeden başka bir yerde yaşayamayan, ülkesi için endişelenen biri, bu ülkenin bir evladı olarak sesleniyorum:

    Ülkemizi yıkıma götürecek tek adam rejiminin tesisine onay vererek hepimizin yaşamını, ülkemizin geleceğini tehlikeye atmayın.

    Vereceğiniz bu onayla çocuklarımızın hayatını, geleceğini karatmayın.

    Sizin vereceğiniz oylarla tek adam rejimi kurulursa bu ülke yaşanmaz hale gelecek.

    Hiçbir şey yapamıyorsanız, mevcut aktörlerden birine oy veremiyorsanız bile tek adam rejimi kurma heveslisi mevcut iktidara da oy vermeyin.

    Vermeyin ki ülkemizin yaşayacağı muhtemel yıkımın ortağı olmayın.

    Vermeyin ki yaptıkları, yapacakları haksızlıkların vebalini yüklenmeyin.

    Umarım bu seçim hepimizin dostça, kardeşçe, özgürce, eşit, huzur içinde yaşayacağımız; yoksulluğun, kavganın, dışlamanın, ayrımcılığın olmadığı bir ülke olmanın ilk adımı olur.

  • Astana Süreci Çöpe mi Gidiyor?

    Astana Süreci Çöpe mi Gidiyor?

    Alaeddin Yalçınkaya

    Öncelikle on yıllardır on binlerce insanımızn hayatına mal olan Kandil’de terör yuvalarını imha harekâtı başlatmış olan askerimize başarılar diliyoruz. Tam da bu sürecin öncesinde ABD ile Menbiç yol haritası imzalanmıştır. Dışişleri ve Milli Savunma Bakanlarının temasları sonucu ortaya çıkan bir mutabakat belki de son yılların en kısa fıkrasıdır: “ABD ve Türk askeri YPG’yi temizleyerek Menbiç’te birlikte devriye gezecek!” Askerimizin başına çuval geçiren, ortak tatbikatta kasten biz müttefik gemisini batıran, daha nice düşmanlık sicilleri dağlar gibi kabarık devletin askeri ile!

    İki müttefikin bir araya gelerek bu hassas konuyu müzakere edebilmesi, başarı olarak kabul edilebilir. Bununla beraber ABD tarafından masada yer alan Pompeo veya Mattis’in attığı imzaların kıymetini anlamak için Beyaz Saray’da bu tür mevkilerdekilerin ortalama kaç ay kalabildiklerine bakmak gerek. Öte yandan Suriye sözkonusu olduğu zaman Beyaz Saray ve ekibinin sözü, sözde kalır. Belirleyici olan CENTCOM, Pentagon, CIA, Neoconlar, kısaca İsrail lobisidir. Trump öncesi dahil bugüne kadar Beyaz Saray ile mutabakatların neticesine bakıldığında aldatmalar veya sözünde durmamalardan oluşan dev gibi bir çöplük karşımıza çıkar. Bu mutabakatın da günü geçiştirmeden öteye anlamı olmadığının yığınla sebebi var.

    Menbiç mutabakatında Türkiye’nin güvenliğini, kısaca PKK-PYD bağlantısı ile ilgili hassasiyetlerini dikkate alan hususlar var. Ancak en ilginci son aylarda daha sık dillendirdiğimiz “Menbiç’i Menbiçliler yönetsin” formülünü Suriye’nin her birimine uygulama “ilke”sidir. Bunun anlamı örneğin “Kobani’yi Kobanililer yönetsin”dir. Yani kantonlaşmayı, yeni Kandil kamplarını kabullenmemizdir.

    Denebilir ki bu coğrafyayı kendi sahiplerinin yönetmesinin Türkiye açısından ne sakıncası olabilir? Buna karşı cevabımız bu coğrafyanın kendi sahipleri ya öldü, ya göç etti, kalanlar ise bir dış güçün veya terör örgütünün zorunlu piyadesi durumunda. Öte yandan harabeye dönen şehirlerle birlikte kayıtlar da enkaz altında kaldı. Özellikle çatışma bölgelerine vagonlarla gelen Yahudi, Ermeni kökenliler veya diğer istihbarat örgütlerinin yönlendirdiği kitleler bir şekilde yerli kimliğine bürünmekte, bir adım sonra bulunduğu kasabanın sahibi olarak dış güçlerin desteği ile yöneticilik pozisyonuna hazırlanmaktadır. Kandil’i teröristlerden temizlerken sınır boyumuzda nice Kandillerin oluştuğunu, Menbiç mutabakatıyla farkında olmadan bunlara da meşruiyet tanıma aşamasına geldiğimizi görelim.

    Menbiç mutabakatında olmayan şey ise Suriye’nin ülkesel bütünlüğüdür. Halbuki Türkiye’nin Rusya ve İran’la yürüttüğü Astana sürecinin en önemli vasfı Suriye’nin bütünlüğünü savunmasıdır. Bu hedefte önemli aşamalar geçilmiş idi.

    Denilecek ki Suriye mi kaldı? Bugün fiilen Suriye, en az üç bölgeye ayrılmış durumda. ABD-YPG’nin işgal ettiği bölge fiilen bağımsız ve ABD’nin, bir şekilde İsrail’in kontrolünde. Bir devletten beklenen bütün fonksiyonlar PYD üzerinden icra edilmekte. Bizim silah bırakmasını beklediğimiz PYD’liler elbise değiştirerek bulunduğu şehrin “asıl sahibi” olarak polis, zabıta, jandarma, memur pozisyonunda varlığını sürdürecektir. PKK ile ilişkilerin koparılması veya silahsızlanma mutabakatı ise oldukça komik laflar. Yıllarca bölgeyi dev gibi bir askeri üs haline getiren ve bütün stratejisini Suriye’yi parçalayarak terör örgütleri üzerinden kontrol kurmuş olan güçler şimdi kendi öz evlatlarını mı satacak. Filvaki ABD’nin şartlar değiştikçe dünkü dostlarını sattığının örneği çoktur. Ancak burada Siyonist projeler de devreye gireceği için bugüne kadar olduğu gibi ilk fırsatta Türkiye’ye verdiği sözleri unutacaktır. Adı değişse bile PYD’yi daha da güçlendirecektir.

    Fiilen birleşik Suriye kalmadığı halde Uluslararası Hukuk açısından Suriye’nin bütünlüğü devam etmektedir. Bunun en büyük garantörü de Türkiye’dir. Aslında Türkiye, kendi ülke bütünlüğü için Suriye’yi savunmak zorundadır. Buna Suriye kadar Türkiye’nin de ihtiyacı vardır. Mevcut şartlarda Türkiye’nin kararlılığına karşı Suriye’yi hukuken bölmek zordur. Belki de ABD tarafından bu yüzden mutabakata ihtiyaç duyulmuştur. Ancak Ankara’nın bu aşamada vereceği tavizlerin dönüşü zor olacaktır.

    İttihat ve Terakki bir İngiliz projesi olduğu halde I. Dünya Savaşı’nda bu partinin iktidarda olduğu Osmanlı’yı karşı cepheye itti. İngiltere’nin hedefi binlerce kilometre ötedeki Osmanlı’yı parçalayarak çıkarları doğrultusunda siyasi yapılanmayı sağlamaktı. Osmanlının kontrollü bir şekilde parçalanmasının İngiltere açısından birçok getirisi olabilir. Ancak Türkiye’nin 2011’den beri Şam yönetimini karşı kamplara iterek Suriye’nin parçalanmasını sağlamakta hiçbir menfaati yoktur. Öncelikle 900 kilometrelik sınır komşusunun yıkılan duvarları kendi üzerine çökecektir, dört milyonluk mülteci ile zaten çökmüştür.

    İçinde Türkiye’nin bulunduğu Astana sürecine Şam yönetimi ile birlikte muhaliflerin de katılmasından sonra yeniden düzenlenecek bir Suriye yönetiminin olmazsa olmazı, Ankara-Şam işbirliğidir. Ancak Ankara, 2011’den beri önemli ölçüde ABD’nin aldatmaları yüzünden Şam ile diyaloğu kesmiş, atları arabanın arkasına koşmuştur. Bu diplomatik kopukluk, ülkeyi Esed’den kurtarmak şöyle dursun, Nusayri rejimini daha da güçlendirmiş, vazgeçilmez hale getirmiştir. Nitekim Rusya-İsrail anlaşmasıyla Esed’in de bu sürece katıldığı haberleri gelmektedir. Halbuki Esed yönetimi, Türkiye için hayati tehlike olan YPG’ye karşı olan tek güç idi.

    Eğer bölgeye barış gelecekse bu ancak Ankara ile Şam’ın ülke bütünlüğü ve sınırların değişmezliği temelli anlaşması, diplomatik ilişkiler kurması ile mümkün olacaktır ki Rusya ve İran bunun doğal taraflarıdır, adım adım diğer bölge ülkeleri de katılmak zorunda kalacaktır. İsrail’in manipülasyonları elbette sürecek, ancak bunun bertaraf edilmesi imkan dahilindedir.

    Başlıktaki soruya dönecek olursak, Astana süreci, ABD’nin yeni bir aldatması zahir oluncaya kadar çöpte gibi. Bunun da çok fazla zaman alacağı beklenmemelidir. Fakat geçen zamanda köprülerin altından akacak sular, endişeyi muciptir.

    Öncevatan, 12.06.2018

  • Atatürk’ün yazdığı şiir

    Atatürk’ün yazdığı şiir

    Mustafa Kemal Atatürk’ün kendi yazdığı 4 şiirden;

    Hakikat Nerede?

    Gafil, hangi üç asır, hangi asır,

    Tuna ezelden Türk diyarıdır.

    Bilinen tarih söylememiş bunu,

    Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak,

    Dinleyin sesini doğan tarihin,

    Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak.

    Yaşanan tarihi gömüp doğru tarihe gidin.

    Asya’nın ortasında Oğuz oğulları,

    Avrupa’ nın Alpler’ inde Oğuz torunları,

    Doğudan çıkan biz, batıda yine biz;

    Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz.

    Hep insanlar kendini bilseler,

    Bilinir o zaman ki hep biriz.

    Türk sadece bir milletin adı değil

    Türk bütün adamların birliğidir.

    Ey birbirine diş bileyen yığınlar,

    Ey yığın yığın insan gafletleri

    Yırtılsın gözlerdeki gafletten perde,

    Hakikat nerede?

    Mustafa Kemal Atatürk

  • Bütçe açığımız endişe veriyor…

    Bütçe açığımız endişe veriyor…

    Bütçemizdeki kara deliğin giderek büyümesi endişelerin de artmasına neden oluyor. Alınan onca önleme rağmen cari açığımız büyüyor. Dövizdeki yükseliş sürüyor, cebimizdeki para da küçülüyor.

    Türkiye’nin cari (döviz) açığı 2018 Nisan ayında da coşarak, 5 milyar 426 milyon dolara yükseldi. 12 aylık açık ise 57 milyar doları aştı. Açığın yüksek çıkması doların artmasına yol açtı. Türkiye, dünya cari açık liginde ABD ve İngiltere’den sonra 3. sırada yer alıyor.
    Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek de açıklamasında “Bizim son bir kaç yıldır Türkiye’nin başına gelmeyen felaket kalmadı. Bunlar Türkiye algısına olumsuz yansıdı ve fon akışı aksadı. Lirada bir değer kaybı var. En son açıklanan enflasyon yüzde 12.2. Bu enflasyonun 4 puanı liradaki değer kaybı bundan ve petrol fiyatlarındaki artıştan kaynaklanıyor. Liranın bu dönemi atlatması için desteğe ihtiyacı vardı”diyor.
    Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Türkiye ekonomisinin 2018 yılının ilk çeyreğinde yüzde 7.4 büyüdüğünü açıkladı. Ancak piyasalar büyüme rakamlarını değil cari açık verisini dikkate aldı.

    Nitekim borsa düştü, Dolar TL karşısında yüzde 1.15, Euro de TL karşısında yüzde 1.23 değer kazandı. Üretim yöntemine göre cari fiyatlarla GSYH tahmini, bu yılın ilk 3 aylık döneminde geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 21.9 artarak 792 milyar 691 milyon lira olarak gerçekleşti.

    Yılın ilk 3 ayında sanayi sektörü yüzde 8.8, inşaat sektörünün ise yüzde 6.9 büyüdü. Ticaret, ulaştırma, konaklama ve yiyecek hizmeti faaliyetlerinin toplamından oluşan hizmetler sektörünün katma değeri de yüzde 10 yükseliş gösterdi.
    Büyümede yüksek ithalatın etkisi de yüksek oldu. Nitekim bu yılın ilk 3 ayında Türkiye 20 milyar 661 milyon dolar dış ticaret açığı verdi.

    Türkiye ekonomisinin ana sorunu cari açık bir başka ifadeyle döviz açığı Nisan ayında da sıkıntı verdi. Ak Parti’nin 15 yıllık iktidar döneminde hiç olumlu sinyal vermeyen cari açık, Nisan ayında da beklentileri aşmış bulunuyor.

    Şimdi de Merkez Bankası’nın verilerine bakalım:
    Merkez Bankası (TCMB) verilerine göre Nisan ayında cari açık 5 milyar 426 milyon dolara yükseldi. Son 12 aylık cari işlemler açığı ise 57 milyar 73 milyon dolara çıktı. Bu yıl Ocak-Nisan dönemindeki cari açık da 21 milyar 799 milyon dolara yükseldi.
    Oysa geçen yıl bu rakam 12 milyar 104 milyon dolardı. Ak Parti’de Erdoğan dönemindeki (Mart 2013-Nisan 2018) cari açık da 570 milyar doları aştı.
    Türkiye, 57 milyar doları aşan cari açığıyla dünyada 3. sırada yer alıyor. İlk sırada 466.2 milyar dolarla ABD bulunurken, bu ülkeyi 106 milyar dolarla İngiltere izliyor. Türkiye’nin ardından ise 53.8 milyar dolarla Kanada geliyor.

    Nisan 2018’de Nisan 2017’ye göre iyi seyreden turizmin katkısıyla hizmetler dengesinden kaynaklanan net girişlerin 375 milyon dolar artarak 1 milyar 474 milyon dolar düzeyinde gerçekleşmesi de cari açığı frenlemede etkili olamadı. Nisan 2018’de turizm kaleminden kaynaklanan net gelirler, 366 milyon dolar artarak 1 milyar 122 milyon dolara yükseldi.
    Bu yıl Nisan ayında portföy yatırımları 502 milyon dolar net çıkış kaydetti. Alt kalemler itibarıyla incelendiğinde, yurt dışı yerleşikler hisse senedi piyasasında 414 milyon dolar net satış, devlet iç borçlanma senetleri piyasasında ise 456 milyon dolar net alış yaptı.
    Diğer yatırımlarda Nisanda 7 milyar 726 milyon dolarlık net çıkış yaşandı. Resmi rezervlerde ise Nisanda 2 milyar 761 milyon dolar rezerv azalışı gözlendi.
    Ülkeye giren dövizle ülkeden çıkan döviz arasındaki farkı gösteren cari açığın ana sebebi ithalat olarak gösteriliyor. Bu yılın ilk 4 ayında ithalat 79 milyar 911 milyon dolara yükseldi.

    Geçen yıl aynı dönemde ithalat 65 milyar 643 milyon dolardı. Buna karşılık ihracat aynı dönemde 53 milyar 497 milyar dolardı. Bu yıl ise Ocak-Nisan döneminde 57 milyar 273 milyon dolara çıktı. Kısaca ithalat 14 milyar dolardan fazla artarken, ihracat 3 milyar 776 milyon dolara yükseldi. Böylece bu yıl 4 aylık dönemde dış ticaret açığı 22.6 milyar dolar olarak gerçekleşti.

    Son 12 aylık cari açık 57 milyar doların üzerine çıkarken, ekonomistler verideki kötüleşmede artan enerji ve altın ticaretinin etkili olduğunu, yılın ikinci yarısından itibaren cari dengede artması turizm gelirlerinde artışın etkisiyle iyileşme sürecinin başlayabileceğini savunuyor.

    Bu arada bu yıl Ocak-Nisan döneminde enerji dışı cari açığı 22.0 milyar dolar gerçekleşti. Enerji ve altın dışı cari açık ise 7.8 milyar dolar oldu. Altın ticaretinde ise geçen yıl 10 milyar dolar açık verildi. Bu yılın ilk dört ayında verilen açık ise 5.5 milyar doları aştı.
    Ortada dış borç ödemeleri var. Bütçe giderleri de başka nedenlerle de artıyor. Üretim zaten neredeyse yok. Ortadaki kara deliğin kapanması için yeni vergi yüklerinin devreye gireceği görülüyor. Özetle bütçe açığımızın daha çok baş ağrıtacağı ve çok tartışılacağını da söyleyebiliriz.

  • KADİR GECESİ

    KADİR GECESİ

    Şimdi diyeceksinizki Kadir Gecesi pazar günü değil miydi,niye bugün yazıyorsun.Biraz gelenek görenekleri yıkmak gibi bir alışkanlığım var.Çocukluğumdan beri Kadir Gecesi ni Ramazanın 27 sinde kutlarız halbuki HZ Muhammed’in dediğine göre;

    Kadir Gecesi’nin hangi gece olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte, halk arasında yaygın olarak bilinen anlayışla alakalı Ramazanın 27. gecesi olduğuna dair kesin bir delil de aslında yoktur.Kadir gecesini Ramazanın son on gününde ve özellikle de tek gecelerinde olabileceği söylenegelmiştir.

    Buna göre Kadir gecesi Ramazanın yirmi bir, yirmi üç, yirmi beş, yirmi yedi veya yirmi dokuzuncu gecelerinden herhangi biri olabilir. Yani Kadir gecesi, zamanımızda Müslümanlarca ihya edilmeye çalışıldığı gibi herkesçe bilinen sabit bir gece olmayıp, aksine gizlenmiştir.

    Ramazan ayı 2018 yılında 16 Mayıs tarihinde başladı. Son oruç 14 Haziran’da tutulacak.

    Ramazan ayının son on günü çok önemlidir. Çünkü Kur’an-ı Kerimde bin aydan daha hayırlı olduğu bildirilen Kadir Gecesinin bu on gün içerisinde olması kuvvetle muhtemeldir.

    Rivayetlerin çoğu da bu doğrultudadır. Ramazan ayının 27. gecesi İslam âleminde Kadir Gecesi olarak bilinir ve kutlanır. Bu gece Allah’ın izniyle melekler ve Cebrail yeryüzüne inerler ve gece boyunca yeryüzüne barış ve esenlik hâkim olur.

    Kadir Gecesi:İslam  inancına göre Kur’an ‘In Allah  tarafından Cebrail aracılığıyla Muhammed’e Vahyedilmeye başlandığı gece.

    Kadir Gecesi’nden Mekke devrinde nazil olan ve Kur’an’ın doksan yedinci sûresi olan beş ayetlik Kadir Suresi’nde bahsedilir. Bu surede Kur’an’ın indirildiği Kadir Gecesi’nden bahsedildiği için bu sureye Kadir Suresi denmiştir.Kadir, ‘azamet’ ve ‘şeref’ demektir.Kur’an’ı Kadir gecesinde indirdiğini ve bu gecenin bin aydan daha hayırlı olduğunu bildirmiştir.

    Bakara suresinin 185. ayetinde de Kur’an’ın Ramazan ayında indirildiği beyan edildiği için Kadir gecesinin Ramazan ayında bulunduğu net bir şekilde anlaşılmaktadır.

    Kadir gecesinin değerlendirilmesi ile ilgili olarak Nebiden bir dua haricinde herhangi ibadet tavsiye edilmemiştir. Fakat  eşi Aişe’nin bildirdiğine göre Allah’ın elçisi, Ramazan ayında diğer aylardan daha çok ibadet ederdi. Son on günde ise ibadetlerini biraz daha artırır, geceleri ihya eder, ailesini de geceyi ihya etmeleri için uyandırırdı.

    Bir gün Âişe, Resûlullâh’a: “Ey Allah’ın elçisi! Kadir gecesinin hangi gece olduğunu anlarsam o gece nasıl dua edeyim? ” diye sormuş, O da:  “Şu duayı oku” buyurmuştur:

    “Allahım! Sen affedicisin, cömertsin. Affetmeyi seversin. Beni de affet.”

    Muhammed, 40 yaşına yaklaştığında toplumdan uzaklaşarak Mekke’nin kuzeyinde,Nur Dağı’ndaki Hira 

    mağarasında inzivaya çekilmeyi ve burada vakit geçirmeyi adet edinmiş, bu durum 1-2 yıl devam etmiştir. 610 yılında bir Ramazan gecesi (Kadir gecesi) hırkasına bürünüp Hira Mağarasında tefekküre daldığı bir sırada ilk vahyi almıştır.

    Muhammed’in aldığı ilk ayetler Alak Suresi’nin ilk 5 ayetidir. inancına göre Allah Kur’an’ın ilk ayetlerini Cebrail  isimli melek aracılığıyla İslam dininin Peygamberi Muhammed’e Nur Dağı Hira Mağarası’nda göndermiştir. 

    Muhammed’in 610 yılından başlayarak, vefat ettiği yıl olan 632’ye kadar aldığı vahiyler Kur’an’ı oluşturur.

    İslam dininde Kur’an-ı Kerim’in indirilmeye başlandığı Kadir Gecesi, “sema kapılarının açıldığı, dua ve tövbeerin kabul edildiği kutlu gece” olarak kabul ediliyor.

    Kadir, sözlükte, hüküm, şeref, güç, yücelik gibi anlamlara gelir.

    Dini literatürde, “leyletü’l kadr” şeklinde Kur’an-i Kerim’in indirildiği gecenin adı olarak kullanılır. Aynı adı taşıyan Kur’an-i Kerim’in 97. Kadir süresi, bu gecenin fazileti hakkında nazil olmuştur. Bu sürede yüce Allah (cc) şöyle buyurmaktadır. “Şüphesiz biz o Kur’an’ı Kadir gecesinde indirdik, Kadir Gecesinin ne olduğunu sen ne bileceksin, Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır, Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede Rab’lerinin izniyle her türlü iş için iner de iner. O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir”

    Ebu Hureyre (r.a.) dan : Ramazan ayı geldiğinde Resulullah (sav) şöyle buyurmuş : “Ramazan ayı geldi, o mübarek bir aydır, o ayın orucunu Allah size farz kılmıştır. O ayda cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur. Onda bir gece vardır ki, bin aydan daha hayırlıdır. O gecenin hayrından mahrum kalan gerçekten mahrum kalmıştır.

    Kadir gecesi, yüce dinimiz İslam’ın en şerefli, en faziletli ve en ihtişamlı gecelerinden en başta gelenidir. Kadir gecesi, İslam güneşinin, Kuran meşalesinin dünyayı aydınlatmaya başladığı mübarek bir gecedir. Bu gece, kalbi Kuran nuru ve peygamber müjdesi ile parlayan, alnı secde izleri ile nurlanan müminler için af ve mağfiret gecesidir.

    Bu gece melekler yeryüzüne inerken bereket ve rahmette iner, Kuran okunduğu zaman melekler yeryüzüne inerler. Bu gece her iş için bir selamet ve saadet gecesidir. Bu gece selamet gecesidir. Şeytan bu gece Müslümanlara kötülük yapmaya ve eziyet vermeye güç yetiremez. Bu gece çakıl tanelerinden daha çok sayıda melekler yeryüzüne inerler. Bu gece ibadet edip, gündüz oruç tutmak, gece kıyam etmek (geceyi ibadetle geçirmek) bin aydan daha hayırlıdır.

    Şüphesiz güzel olan, her zaman ve her vakit ibadet ve dua etmektir. Bu gecenin kadrini bilen ve onu iyilikle ve ibadetlerle ihya eden kimse Allah katında yüksek yer ve şeref sahibi olur.

    Yüce Allah’ın biz kullarına olan sonsuz inayet ve rahmeti sayesindedir ki Cenabı Hak zamanların ve mekânların bir kısmını diğerlerinden üstün ve faziletli kılmıştır. O zaman ve mekânlarda yapılan ibadet ve iyiliklere bahşedeceği mükâfat ve sevapların çok daha fazla olacağını bize bildirmiştir. Şöyle ki, mekânlardan Kâbe-i Muazzama, Ravza-i Muahhara…

    Bir gün Resulullah (sav) efendimiz, İsrail oğullarından Allah’a 80 sene ibadet edip bir göz açıp kapayacak süre bile isyan etmemiş olan dört kişiden bahsetti, bunların Eyüp (a.s.), Zekeriya (a.s.), yaşlı adamın oğlu Hazkiyal ve Yuşa bin Nun olduğunu bildirdi. Resullullah (sav)in ashabı, bu duruma hayran oldular. Bunların makam ve derecelerine ulaşmanın imkânsız olduğunu düşündükleri sırada Cebrail (a.s.) gelip dedi ki, “ Senin ümmetin bu kişilerin seksen yıllık ibadetlerin hayran oldular, hâlbuki Allah Teâlâ ondan daha hayırlı iyi bir şeyi senin ümmetine indirdi.” Ve Kadir süresini okudu. Peygamber (sav) Efendimiz ve beraberindekiler bunun üzerine çok sevindiler.”

    İnsanlar Kadir Gecesi yaptıkları amellere güvenip, “Biz bin aydan daha hayırlı bir geceyi ibadetle geçirdik. Allah (cc) bizi bağışladı. Allah katında dereceler, mükâfatlar ve cennetler kazandık” derler ve artık hiçbir ibadet yapmaya gerek ve lüzum görmezler. O gece yaptıklarına dayanıp güvenirler, ümitleri ağır basar ve sonra helak olurlar.

    Bu suretle kul, daima ölümden korku ve çekinme hali üzere olsun, devamlı hayırlı işler yapsın, tövbe ve Salih ameller işlemeye devam etsin. Ramazan-ı Şerif ayını ve tüm zaman dilimlerini ibadetle geçirsinler. Böylece ölüm kişiye iyi bir hal üzere gelsin. Böylece ahrette azaptan kurtulmuş olarak, Allah’ın rahmet ve cennetine kavuşmuş olsun.

    Ramazanın son on gününe girildiğinde Hz. Peygamber (sav) dünyevi işlerinden uzaklaşıp itikâfa çekilir, geceleri daha çok ibadet ve tefekkürle geçirdiği gibi ailesini de ibadet için uyanık tutardı.

    Arafat Dağı, Müzdelife ve Mina mübarek mekânlardandır. Burada yapılan ibadetler diğer yerler ile kıyas edilemeyecek derecede faziletlidir. Aylar içinde Ramazan ayı, haftanın günleri içinde Cuma günü, geceler içerisinde ise Kadir Gecesi bu yüceliklere haiz bulunan mübarek zamanlardır.

    Bu gece bin aydan daha hayırlı olan ve fecre kadar devam selam ve esenlik dolu bir gecedir. Bu gece oruç, Kuran, teravih ve diğer ibadetlerle temizlenen müminlerin, meleklerle melekleştiği şükran gecesidir.

    O halde, mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim’in kâinatı aydınlatmaya başladığı, meleklerin Allah’a kulluk eden müminleri müjde ile kuşattığı, Rabbimizin af ve mağfiretinin coştuğu ve bin aydan daha hayırlı olduğu bildirilen selam ve kurtuluş gecesi olan Kadir gecesini gafletle, dalgınlıkla, ibadetten uzak geçirmeyelim.

    Bu geceyi tam bir ihlâs ve samimiyetle Kuran okuyarak, namaz kılarak, tövbe ve istiğfar ederek, efendimize selat-ü selamlar getirerek, anne babalarımızı, akraba ve komşularımızı, fakir ve yoksulları sevindirerek, geçmişlerimizi rahmetle anarak geçirmeliyiz.

    Kadir Gecesini her zamankinden daha fazla Kur’an okuyarak, manasını anlayarak, namaz borcu varsa kaza namazı kılarak, nafile namaz kılarak, tövbe istiğfarda bulunarak ve dua ederek değerlendirilmeli; Hayatımızın ve yaşantımızın Kur’an ve sünnete uygun olup olmadığının muhasebesini yapmalı; dargınlık, kırgınlık, kin ve nefretin yerine kardeşliği hâkim kılmalıyız. Yetimlerin, kimsesizlerin, fakir ve muhtaçların yüzünü güldürmeli, onlara yardım elini uzatmalıyız.

    Sayısız manevi güzelliğin yaşandığı ve mükâfatın sınırsız olarak verildiği bu gecede; özümüze dönerek gaflet içinde geçen günlerimizi sorgulamalı, kendimizle hesaplaşmalı, iyi ve güzel davranışlarımızı artırmaya, kötü davranışlarımızdan uzaklaşarak kalbimizdeki manevi kirleri temizlemeliyiz.

  • S-400 füzeleri konusunda kafalar karışık…

    S-400 füzeleri konusunda kafalar karışık…

    Türkiye’nin Rusya’dan alacağı F-400 savunma füzeleri ile ilgili tartışmalar bitmiyor. Özellikle Amerika, bu füzelere şiddetle karşı çıkıyor.
    Hemen vurgulayalım:
    Türkiye’ye savunma sistemleri gerekiyor. Amerika bunları vermiyorsa Türkiye’nin başka ülkelerden alması kadar doğal bir şey olamaz mı? Rusya’dan alacağımız bu füzelere hem karşı çıkacaksın, hem de senden istenildiğinde vermeyeceksin. Amerika’nın yaptığı budur.
    Ancak, Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli’nin, ABD Savunma Bakanı Mattis’e S-400 füzelerinin hiçbir NATO unsurunu rahatsız etmeyeceğine dair garanti verdiklerini söylemesi kafaların karışmasına neden oldu.

    Önce Canikli’nin açıklamalarına bakalım:
    “Onların kaygı ve hassasiyetleri S-400 sisteminin çok güçlü radarlara sahip olması. Türkiye’ye kurulması halinde başta F-35 savaş uçakları olmak üzere diğer NATO unsurlarını rahatsız edebileceği ve bazı NATO’ya ait bilgilerin bu radarlar vasıtasıyla başka yerlere aktarılabileceği şeklinde bir kaygıyı ifade etti. O nedenle büyük oranda ABD Senatosunun da S-400’lerin Rusya’dan alınmasına itirazı olduğunu söyledi. Biz de kendisine böyle bir tehlikenin, riskin hiçbir zaman olmayacağını, gündeme gelmeyeceğini ifade ettik ve bu garantiyi verdik. Yani Türkiye’de kurulacak S-400 sistemi hiçbir şekilde, hiçbir NATO unsurunu, F-35 uçakları dahil rahatsız etmeyecek ve onlar için bir tehdit ve tehlike oluşturmayacak. Bu garantiyi kendilerine verdik, açık olarak bunu ifade ettik. Bunu, kendisinden Senatoya anlatmasını talep ettik. S-400’ler kurulacak, gelecek, o konuda herhangi bir tartışma söz konusu değil.”

    Canikli’nin nasıl bir garanti verildiği konusundaki açıklamaları konusunda kafalarda oluşan soru işaretlerine de bakalım mı?

    Bakan Canikli’nin de ifade ettiği S-400 sistemlerinin sahip olduğu çok güçlü radarlar çalıştırılmayacak mı? Radarları çalıştırılmayacaksa, kör durumdaki S-400 sistemleri hedefleri nasıl tespit edecek? Radarlar kısıtlı mı çalıştırılacak? Radarlar çalıştırılacak ise hiçbir NATO unsurunun ve F-35 uçaklarının bundan rahatsız olmaması nasıl sağlanacak? Yahut da kısa süre önce ABD’li yetkililerin Ankara’ya ilettikleri ‘S-400’leri satın alın ama kullanmayın’ talimatı gereği, S-400 sistemleri hiç mi çalıştırılmayacak?
    Canikli’nin açıklamalarında dikkat çeken bir diğer konu ise teslimatı yılan hikayesine dönüşmekte olan F-35 savaş uçaklarıdır.

    ABD yönetimi Türkiye’ye “S-400’leri alırsan F-35 uçaklarını unut” şantajı yapıyor. S-400 hava savunma sistemleriyle F-35 savaş uçağı projesinin ilişkilendirilmesinin ne doğru olduğu da bir tartışma konusu olarak değerlendirilebilir.

    Canikli’nin de açıklamaları bunun yanlışlığını gösteriyor:
    “F-35 projesi bir ticari anlaşmadır. Türkiye bu projeyle ilgili taahhütlerini zamanında yerine getirmiştir. 800 milyon dolardan fazla ödeme yaptık. Toplam 100 uçaklık bir alım öngörülüyor. Bunun da 11 milyar dolardan fazla bir maliyeti var Türkiye açısından. Biz yükümlülüklerimizi yerine getirdiğimiz için başka hiçbir şarta bağlı olmaksızın, başka hiçbir olayı gerekçe göstererek bu projeyi ertelememek, geciktirmemek gerekiyor. Bu yaklaşımımızı da kendilerine ifade ettik. Temennimiz F-35 uçaklarıyla ilgili planlandığı, projelendirildiği gibi anlaşmalara sadık kalınarak bunların gereklerinin yerine getirilmesi.”
    Bakan Canikli’nin açıklamalarının da gösterdiği gibi proje ortağı olduğumuz ve 800 milyon dolar ödeme yaptığımız F-35’lerin teslimi konusunda Türkiye’nin elinden temennide bulunmaktan fazla bir şey gelmediğini gösteriyor.

    F-35’lerin teslimatı konusunda nihai kararı ABD verecek. Bu durum, F-35 projesine Türkiye’nin hangi şartlarda ortak olduğunun sorgulanmasına neden olacak. ABD’nin keyfi bir şekilde uçakları teslim etmediği durumlarda F-35 projesindeki ortaklık anlaşmasının Türkiye’ye hangi hakları sağladığı bir an önce açıklanmalı.

    Suriye’deki gelişmeler ve özellikle Münbiç konusu da Türkiye için çok büyük önem taşıyor.
    ABD’li mevkidaşı Mattis ile görüşmesinde Münbiç konusunun da gündeme geldiğini ifade eden Milli Savunma Bakanı Nuretin Canikli, Münbiç’te Türk askeriyle ABD askerlerinin birlikte devriye atacaklarını söyledi. Canikli, “Münbiç ile başlayan yeni bir ilişki hattı açılmış durumda. Bunun ilerleyerek, genişleyerek başka alanlarda da uygulanmasını talep ediyoruz. Münbiç yol haritasının planlandığı gibi yürütülmesinde gecikme ve oyalama olmayacak. Burada başarılı olursak, Suriye’nin diğer bölgelerindeki benzer problemlerin bu yöntem ve bu mekanizmayla ortadan kaldırılmasında ön açacak aynı zamanda” dedi.

  • PKK uzantısı siyasetler neden yoğunlaştı?

    PKK uzantısı siyasetler neden yoğunlaştı?

    PKK uzantısı siyasetler neden yoğunlaştı?

    Yaşadığımız seçim sürecinde, ülkenin en büyük sorunu PKK uzantısı HDP’nin PKK’dan bağımsız siyaset yapamamasıdır.  Gücünü PKK silahına dayandırıyor olmasıdır.

    Siyaset yapma ve/veya iktidar olup, olamama sorunu, geldi tekrar aynı çıkmaza sokuldu.

    Millet İttifakının HDP oylarına mahkûm olması, dolaylı veya dolaysız olarak, HDP’yi iktidarın kilidi haline getirdi.

    Durum bu olunca, Cumhur İttifakının karşısındaki partiler, PKK siyasetlerini HDP Eş Başkanı Demirtaş üzerinden meşrulaştırma yoluna girdiler.

    PKK ile yapılan silahlı mücadelenin sulandırılması ve başarısızlığa uğratılması için tutulan bu yol; ülkenin yeniden hendek savaşlarına mecbur edilmesi ile sonuçlanacaktır.

    Böyle bir durumda, hem Kürt halkı mağdur olacak hem de Türk halkı mağdur olacaktır.

    ABD’nin yeniden ülke siyasetinde etkin roller aldığını bu seçim sürecinde görmek mümkündür.

    Eskiden gladyo üzerinden yürütülen bu propaganda şekli bu kez, yasal siyasi partiler üzerinden yürütülür oldu.

    Ülkenin büyük işverenleri dediğimiz guruplardan, hukuk adına, PKK siyasetlerinin uzantısı siyasetlere özgürlük istenmekte, PKK dolaylı yollardan meşrulaştırılmak istenmektedir.

    Amerika Suriye’deki varlığının devamını Kürt guruplar üzerinden yürütmek istediğinden, Türkiye içerisindeki işbirlikçiler de bu siyasete yardımcı olacak “özgürlük ve demokrasi” şarkıları söyleyebilmektedir.

    Siyaset gelmiş HDP varlığı veya yokluğuna indirgenmiş görünmektedir.

    Zaten bir program ve bir planı olmayan iktidar partisi de konuyu bu noktaya odaklayarak, kendi yönünden, oy devşirme işine girişmiştir.

    IŞİD bitti diye Suriye’den çıkacak değiliz” diyen ABD Savunma Bakanının bu sözünü, Türkiye’ye uyarlamak mümkündür. FETO bitti diye Türkiye’den çıkacak değiliz ya… diye anlamak mümkün.

    Bu seçim süreci bir kez daha göstermiştir ki, Türkiye’deki Amerikan varlığı hala çok güçlü bir şekilde sürmektedir.

    Hala Amerikancı partilerimiz var. Hala sadece Batı değerleriyle iktidar hesabı yapanlarımız var. Bir de bunun karşısında Amerikan emperyalizmi ile Müslümanlığı güçlendirirsem, emperyalizm ile mücadele ederim sananlar var.

    Her iki anlayış da Amerikan emperyalizmine piyasa ekonomisiyle sıkı sıkıya bağlıdırlar.

    Öyle anlaşılmaktadır ki, seçimden sonra Türkiye daha karmaşık sorunlarla karşı karşıya kalacaktır.

    Sorunlar kör çıkmazlarda çözüme ulaşır diye deyiş var. Duvara tosladığımızda, gerçek çözümlere yol vereceğimizden hiç kuşkum yok.

    11.6.2018