Blog

  • FEYM GRUBU MESAJI  –  ERMENİ FAALİYETLERİ ( 30 Ekim 2018 )

    FEYM GRUBU MESAJI – ERMENİ FAALİYETLERİ ( 30 Ekim 2018 )

    1.. Ermenistan, Moskova’ da düzenlenen Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü- Parlamenter Konseyi (CSTO-PA) oturumuna katılıyor. Konsey toplantısına katılan heyette Meclis Başkanı Ara Babloyan, Başkan Yardımcısı Eduard Sharmazanov ve milletvekilleri Khosrov Harutyunyan ve Koryun Nahapetyan yer aldı. Babloyan, konuşmasında, oturumun Erivan’dan Moskova’ya kaydığını ifade etti ve “Gerçekten de, Ermenistan’daki iç siyasi durum parlamentonun dağılmasına ve erken seçimin bir sonucu olarak ortaya çıkabilir. Bununla birlikte, yükümlülüklerimizi yerine getirmeye ve planlanan olaylara ev sahipliği yapmaya hazırız” dedi. (İ)

    2. Ermeni <sözde> soykırımından kurtulan Kanadalı Sirvard Kurdian 106 yaşında öldü. Sirvard Kurdian, babası da dahil olmak üzere, kasabasındaki Ermeni erkekleri ve erkek çocukları 1915 yılında Türk kuvvetleri tarafından toplanıp <sözde> katledildi. Kurdian, zorla tehcirlerin başlamasından üç yıl önce doğdu. Kardeşleri ve annesiyle birlikte Erzurum’ dan Irak’taki Musul’a yürüyerek gitmek zorunda kaldı. Yolculuk altı ay sürdü. (İ)
    (Not ; Linkleri belirtilen sitelerde tartışma başlatmak ve alınan cevaplara göre karşı tezimizi savunacağımız bir platform yaratmak üzere verdiğim ve yayımlanan yorumum aşağıda. Mücadeleye devam diyorum…,o.tan)
    “Orhan Tan
    Is there anyone who knows why late Sirvard Kurdian and her family were relocated from Erzerum to Mosul? What was their guilt?”

    https://www.ermenihaber.am/tr/news/2018/10/30/Ermeni-Soykırımı-Sirvard-Kurtyan/140319

    3. Ekonomist Bagrat Asatryan gazetecilere verdiği demeçte, Ermenistan’da ekonomik sorunların devam ettiğini, Ermenistan’ın ekonomik faaliyet oranının bu yılın başından itibaren düşüşe geçtiğini, ancak, bu oranın geçen yılın aynı dönemine göre daha düşük olduğunu belirtti. Daha önce Ermenistan Merkez Bankası’na başkanlık eden Asatryan, sadece ekonomik değil politik ve yabancı faktörlerin de ülkenin ekonomik faaliyetini etkilediğini söylüyor. (İ)

    4. AB Delegasyonu, parlamento erken seçimlerinin yapılmasına yol açan mevcut siyasi süreçlere rağmen, Ermenistan hükümetiyle aktif işbirliğini sürdürüyor, misyonun başkanı Büyükelçi Piotr Switalski, ülkenin demokrasi inşasına daha fazla destek sözü verdi. Switalski, Erivan’da düzenlediği basın toplantısında, diyaloğu karşılıklı olarak daha yararlı hale getirme taahhüdünü yineleyerek, işbirliğinin sadece parayla ve mali yardımla sınırlı olmadığını, büyük ölçüde de iş geliştirme teşvikleriyle uğraştığını belirtti. (İ)

    5. Sydney’de soykırım sergisi açılıyor. Sydney kentindeki Victoria Park’ta Montreal Holokost Müzesi’nden kredi alan gezici bir sergi açılacak. Sergi “Soykırımla İlgili Birlik: Soru, Anlayın, Önleyin” başlığını taşıyor, Holokost Eğitim Haftası’nın başlangıcından 14 Kasım’a kadar açık kalacak. Sergi, tanıklar ve nadir arşivler kullanılarak ziyaretçilerin dört soykırım arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları tespit etmelerini isteyecek: Ermeni <sözde> soykırımı, Kamboçya ve Ruanda soykırımları ve Holokost. Bölge öğrencileri, Sydney’deki sergiyi ziyaret edecekler. Montreal Holokost Müzesi, sergiyi yerel Ermeni kurumlarına ücretsiz olarak ödünç verdi. (İ)

    6. Nikol Paşinyan, toplam milletvekili sayısının üçte biri oranında Başbakanlığa aday gösterildi. Adaylığı, Yelk bloğu, Tsarukyan ittifakı ve Cumhuriyetçi kanattan çıkarılan dört milletvekili tarafından desteklenmiştir. Diğer adaylar hala sabah 6’ya kadar aday gösterilebilir. Seçim 1 Kasım’da gerçekleşecek. Parlamento, ikinci kez Başbakan’ı seçmeyi başaramazsa, yasa gereği fesh edilecek. (İ)

    7. Ermenistan hükümeti, Kuzey eyaletlerinde organik tarım alanında yatırım yapma konusunda bir program üzerinde tartışmalara devam ediyor. Bu arada, AB’nin Ermenistan Büyükelçisi Piotr Świtalski, Vayots Dzor eyaletinde gazetecilere verdiği demeçte, Avrupa Birliği’ nin Ermenistan’ın tarım sektörü gelişimini desteklemeye devam edeceğini söyledi. (İ)

    8. Rusya, Ermenistan ile ilişkileri konusunda ABD’yi suçlıyor. Rusya Dışişleri Bakanlığı 29 Ekim’de yaptığı açıklamada, ABD ulusal güvenlik danışmanı John Bolton’un geçen hafta Erivan’ ı ziyareti sırasında yaptığı açıklamayı, Kremlin’in geleneksel müttefiki Ermenistan ile anlaşmazlığa yönelik ince bir çağrı olduğunu söyledi. Bakanlıktan yapılan açıklamada “ Bolton, Ermenistan’ın uluslararası ilişkilerde tarihi kalıplardan vazgeçtiğini ve bu durumun Ermenistan’ın Rusya ile olan geleneksel dostluğunu ima ettiği gerçeğini gizlemekten sıkıntı çektiğini, doğal olarak, Ermenistan’ın Rus silahları yerine ABD silahları alması gerektiğini önererek reklamını yapmayı unutmadı” diye ekledi. (İ)

    9. Ermenistan Rusya’daki CSTO tatbikatlarına katıldı. 30 Ekim Salı günü Urallar Yekaterinburg kentinde Toplu Güvenlik Anlaşması Örgütü’ (CSTO) nün “Barışçıl Kardeşler” adlı barış güçlerinin ortak tatbikatları başladı. Tatbikata CSTO üye ülkeleri Ermenistan, Beyaz Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Rusya ve Tacikistan katılıyor. CSTO Genelkurmay Başkanı General Anatoly Sidorov, açılış töreninde, “Amaç, CSTO barışı koruma birliğinin misyonlarını yerine getirmeye hazırlık durumunu, personelin becerilerini, komuta ve kontrol sistemlerinde yer alan görevlilerin harekatı yönetmedeki hazırlığını kontrol etmektir” dedi. (İ)

    10. İran ve Türkiye, Karabağ ihtilafının çözümünde Azerbaycan’ ın toprak bütünlüğünü öngören çözümüne geri döndü. Azerbaycan, İran ve Türkiye Dışişleri Bakanları 30 Ekim Salı günü İstanbul’da bir araya geldiler ve Dağlık Karabağ sorununun Azerbaycan topraklarının bütünlüğü temelinde çözülmesinin önemini vurguladılar. Üç Dışişleri BakanıSalı günü yaptıkları açıklamada, uluslararası hukukun ilkelerine olan bağlılıklarını, özellikle de egemenlik, toprak bütünlüğü, uluslararası kabul görmüş sınırların dokunulmazlığı, tüm anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözümlenmeleri ve bunlara saygı gösterilmesini vurguladıkları belirtildi. (İ)

    11. Ermenistan Başbakan Vekili Nikol Paşinyan, 29 Ekim Pazartesi günü AGİT Minsk Grubu eş başkanları Igor Popov (Rusya), Andrew Schofer (ABD), Stephane Visconti (Fransa) ve AGİT Başkanının Kişisel Temsilcisi Andrzej Kasprzyk ile görüştü. Erivan’da arabulucuları memnuniyetle karşılayan Paşinyan, Dağlık Karabağ sorununun çözümü için uluslararası bir görev almış olan eş başkanların tek format olan rollerini aktardı. Tüm çatışan tarafların, ihtilafın barışçıl çözümüne yönelik taahhüdüne sahip olma ihtiyacının altını çizdi. Başbakan Vekili ve AGİT Minsk Grubu eşbaşkanları Ermenistan’daki son siyasi değişimler ışığında barış sürecinin dinamikleri üzerinde tartıştılar. (İ)

    12. Steven Sim ve Ani Hovannisian, “Tarihi Ermenistan’ın Gizli Haritası” üzerine konuşacaklar. İskoçyalı kâşif Steven Sim ve yapımcı Ani Hovannisian, 13 Kasım Salı günü 7.30’ da Fresno State Üniversitesi kampüsünde “Tarihi Ermenistan’ın Gizli Haritası” konulu bir sunum yapacak. Sunum sırasında belgesel film “The Hidden Map – Saklı Harita” gösterilecek. (İ)

  • Karın doyurmak mı, keyifli yemek yeme mi?..

    Karın doyurmak mı, keyifli yemek yeme mi?..

    Şimdilerde şöyle keyifle, lezzet dolu yemek yenilmek istenildiğinde ilk akla gelen “Nerede yiyelim?” sorusudur. Doğrusunu söylemek gerekirse bu konuda karar vermek son derece zor diyebiliriz. Çünkü nerede bulunursanız bulunun böylesine kafanıza göre bir mekânı bulmanız neredeyse imkansız hale geldi.
    Günümüzde çokları “Karın doyurmak için değil, keyif ve lezzet dolu yemek yemek istiyoruz” vurgusu yapıyor. Buna biz de katılıyoruz. Her zaman da yemek yemeyi karın doyurmak için değil, keyifli hale getirmek için yenmesi gerektiğini savunuyoruz.
    Geçenlerde üstat Vedat Milor, Hürriyet Gazetesi’ndeki gurme köşesinde bir yazı yazdı. Yazının başlığı da “Düsseldorf’ta bir lezzet yolculuğu” adını taşıyordu.
    Biz yazının detaylarına inmeyeceğiz. Milor, yazısında özetle şu vurguyu yapıyor:
    “Sezar’a verelim. Almanlara bu konuda şapka çıkarırım. Bizi geçin, Amerika’dan bile çok öndeler bu konuda. ‘İnsan’a önem veriyorlar. Sosyal gelişme düzeyinin önemli göstergelerinden biri. Almanlar eğlenmeyi de iyi biliyor. Gasthaus dedikleri tavernalar başlı başına bir sosyal kurum. Hemen hepsinde masalar tahta ve banketlerin üzerinde ceket ve pardösüleri asmak için kanca var. Ne iyi bir fikir. Ayrıca istediğiniz masaya oturuyor ve sipariş vermek için pek beklemiyorsunuz. Fiyatlar da çok çok uygun. Ana yemek ise insanın önüne yaşamda nadir çıkacak bir et yemeği idi. Japon ‘wagyu’ danası. Bunların derecesi var yağlılığa göre. Fiyat da buna paralel olarak artıyor. Şu ana kadar 5 derece denemiş ve çok sevmiştim. Burada denediğim 8 derece olanı idi. Tüm pirzola kısmı ve 2 kişilik ısmarlanabiliyor. Dişinizi bile kullanmaya gerek yok çünkü damakta eriyor. Çok derinliği olan bir lezzeti var. Alman aşçıbaşı bunun yanında kemik iliklerinden öyle bir konsome hazırlamış ki, o bile başlı başına adamı doyurur. Patates püresi ile çok iyi gidiyor.”
    Yemek yenilecek yerde hiç kuşkusuz kalite ve hijyen önemli ama en önemlisi mekanda insana önem verilmesidir. Sosyal gelişme düzeyinin önemli bir göstergesi olarak da bunu da öne çıkarıyorsak, “Bu gelişme bizde neden yok?” demekte haksızlık mı yapıyoruz?
    Bu yazı, bize geçmişteki meyhaneleri anımsattı. Çoğu zaman bir yerde yemek yedikten sonra “Nerede o eski meyhane kültürü” demiyor muyuz?
    Çocukluğumuz ve gençlik yıllarımız Ankara’da geçti. Rüzgârlı Sokak’tan Çankırı Caddesi’ne çıkan yolda bir Cumhuriyet Lokantası, karşı tarafta da bir Çiçek Lokantası vardı.
    Cumhuriyet Lokantası’nda yemek yemek bir ayrıcalıktı. Atatürk’ün de zaman bu lokantada yemek yediği olmuş. Garsonlardaki şıklık, masalardaki kolalı örtüler ve beyaz peçeteler, mutfaktan çıkan yemek sizi zaten büyülerdi.
    Çiçek Lokantası tam bir esnaf lokantası gibiydi. Mutfağı zengin ve kaliteydi. Yıkıldı ve birçok yerde yeni Çiçek Lokantaları açıldı. Eski zenginliği ve tadı bulabilirseniz bulun. Sadece isim konulmakla kalite ve lezzet korunmuyor.
    Erdal İpekeşen, meyhaneleri anlatırken şu noktalara dikkat çekiyor:
    “Gelelim meze kültüründen meyhane kültürüne. İstanbul’da yaşayan Rumlarla ortak özelliğimiz olan meyhaneler her ne kadar tavernalarla karıştırılsa da geleneklerimiz arasında yer alan önemli mekânlardı. Küçük seramik tabaklarda 25 hatta 30 çeşit, masaya serpiştirilen o leziz mezeler özellikle rakının en has arkadaşıydı. Önce göz zevkini, sonra da damak tadını tatmine yönelik bu küçük porsiyonlar ve seramik tabaklar, zamanla yerini melamin tabaklara, üst üste doldurulmuş yiyeceklere terk etti. Bırakın mide ve içki ile uyumunu, birbiriyle bile uyumsuz o yiyecekler sayesinde meyhane kültürü de kaybolmaya başladı. Çiğ köfte ile içilen viskiler ise uyumsuzluğu doruk noktalara ulaştırdı.”
    Dikkat edilecek olursa yiyeceklerin önce göze hitap etmesi de önemlidir.
    Bir yerde oturup, bir iki kadeh bir içki içmeye kalktığınızda “çilingir sofra” denilen içi küçük tabaklarla dolu çeşitli mezelerin de içkinizle birlikte size ikram edildiğini görürdünüz. Şimdi var mı bu kültür? İçtiğiniz suyun bile hesabı abartılarak geliyor.
    Meyhane kültürüne devam edelim:
    “Rakı yalnız başına içilen bir içki değil, meze ile birlikte yavaş (sindire sindire) içilen bir içkidir. Mide ve beyne belirli bir etki yaptıktan sonra insan keyiflenir ve güzel sohbetlere yönelir. Yani hem anlatır hem dinler… Böylece rakı sofrası en az iki kişinin katıldığı toplu bir eylem, karşılıklı konuşmalara dayandığı için demokratik bir forum, evrensel ve kişisel sorunların ortaya getirildiği, fikir alıp verilen, insanın kendisi ile yüksek sesle düşünerek hesaplaştığı bir tür psikolojik grup terapisi olmaktadır. “
    Eskiyi yaşatmaya yönelik açılan bazı mekânlar var. Zaman zaman bunlar da söz ediliyor. Ancak, yine de adı geçen bu mekânlarda eskiyi yaşamanızın mümkün olamayacağını düşünüyoruz.
    Bugün, her şey “ Kısa zamanda çok para kazanma” üzerine kuruluyor. Hal böyle olunca da iş tüccarlaşmaya dönüyor. Zaten kaliteli elamanla karşılaşmak da neredeyse imkânsız. Böylece eskiyi avunarak eskiyi yaşamaktan başka çözüm yolu görünmüyor.
    Keyifli ve lezzet dolu yemek kültürünü her zamanki gibi özlediğimizi bu yazımızla bir kez daha ortaya koymaya çalıştık.

  • Dağlık Karabağ’dan Patrikhane’ye Hesaplı Kıpırdanmalar

    Dağlık Karabağ’dan Patrikhane’ye Hesaplı Kıpırdanmalar

    Dağlık Karabağ’dan Patrikhane’ye Hesaplı Kıpırdanmalar

    Alaeddin Yalçınkaya

    Başta Kaşıkçı cinayeti olmak üzere önemli gelişmelerin yaşandığı olaylar silsilesi, hiç de önemsiz olmaması gerekenleri göz ardı etmeye neden olmamalı. Lozan’da çizilen çerçeveyi bir türlü kabul edemeyen Patrikhane’nin çıkışları, Dağlık Karabağ’a fiilen bağımsız devlet muamelesi yapan Fransız ve Yunan ziyaretlerini bu kapsamda dikkatle izlemek, diplomatik tepkileri ihmal etmemek gerek.

    Ekim ayı içerisinde Ermenistan’da hiç de ilgisi olmadığı halde Frankofoni zirvesi toplanmıştır. Program, Türkiye ve Azerbaycan aleyhine iftira ve eylemlerle doldurulmuştur. Bu arada Uluslararası Hukuk’un tartışmasız kabul ettiği “işgal altındaki” statüsüne rağmen Dağlık Karabağ Ermeni Yönetimi’ne ziyaret düzenlenmiştir. Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı, Fransa’nın Bakü Büyükelçisini çağırarak ziyareti protesto etmiştir. Türkiye’nin ve diğer Minsk grubu üyelerinin bu konuda bir tepkisi henüz bilinmemektedir. Öte yandan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nden Avrupa Konseyi üyelerinin de işgal altındaki Dağlık Karabağ’ı ziyaretleri, aynı zamanda Avrupa Konseyi açısından bir skandaldır. Bu konuda da Ankara’nın tepkisi bilinmemektedir. Azerbaycan topraklarının işgaline yönelik Rum, Ermeni, Fransız, Rus başta olmak üzere Hıristiyan dünyasının işbirliği kapsamındaki bu tür kıpırdanmalarını dikkatle izlemek gerek.

    1992’de oluşturulan AGİT Minsk grubu üyeleri, Azerbaycan ve Ermenistan yanında Türkiye, ABD, Fransa, Rusya, Almanya, İtalya, Portekiz, Hollanda, İsveç ve Finlandiya’dan oluşmaktadır. 2009’da alınan kararla Rusya, Fransa ve ABD eşbaşkan olarak seçilmiştir. İşgalci Ermenistan’ın önde gelen hamilerinden olan Fransa’ya karşı Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı’nın sözkonusu protestosu gerekli olduğu halde yeterli değildir. Çünkü her vesile ile işgali destekleyen bu ülkenin çözüm mercii olarak AGİT Minsk grubu üyesi, üstelik eşbaşkanı olmasını tartışmaya açmanın zamanı gelmiştir. Aynı durum, işgali bizzat yöneten Rusya ile ABD için de geçerlidir. Yukarıdaki üye listesine bakıldığında Türkiye dışındakilerin İslamofobi ve Türkofobi sendromundan kurtulamayan ülkeler olduğu dikkat çekmektedir.

    Eşbaşkan tutarsızlığı bir yana AGİT’in bu konudaki başarısızlığı tescil edilerek örneğin makul bir tahkimname ile hakeme gitme veya Milletlerarası Adalet Divanı’na müracaat gibi yollar tartışılabilir. Çünkü her halükârda mevcut sürecin bir milyonu aşkın Azerbaycan Türküne vatanını unutturma ve Dağlık Karabağ ile komşu reyonlardaki işgali, kalıcı hale getirme fonksiyonundan başka bir sonucu yoktur. Esasen yaşanan süreç, bütün boyutlarıyla izlendiğinde hedefin bu olduğu net olarak görülmektedir. Başta Rusya ve ABD olmak üzere Hıristiyan batı, büyük bir keyifle bu işgale meşruiyet kazandırmaya çalışmaktadır.

    Başta Suriye krizi ve 15 Temmuz sonrası yaşananlar olmak üzere birçok kritik konuda doğal müttefikimiz haline gelen Rusya’ya karşı Patrikhane’nin “Ukrayna golü”, kafaları karıştırmıştır. Patrikhane’nin Ukrayna Ortodoks Kilisesi’ne, Rus Ortodoks Kilisesi’nden bağımsız (otosefal) statü vereceğini açıklamasının önemli ölçüde siyasi boyutları bulunmaktadır. Rus Kilisesi, Patrikhane’yi bu konuda yetkili görmemektedir. Bununla beraber sözkonusu açıklama, Moskova ile Kiev ve Patrikhane arasından önemli bir krize yol açmıştır.

    Kiliseler arası kavgalara müdahale etmek, Türk Dış Politikası açısından gereksiz veya anlamsızdır. Kırım’ı ilhak etmiş olan Rusya’ya karşı Ukrayna tarafında yer almanın da getirisi ve götürüsü son derece karmaşıktır. Bununla beraber Lozan ile verilen statüye göre Türkiye’deki Rum cemaatinin ibadetleri konusunda görevli Patrikhane’nin Ekümenik iddialarıyla Vatikanlaşma yolundaki heves ve icraatlarının da hesabının sorulması gerekmektedir. İçişleri Bakanlığı, İstanbul Valiliği üzerinden Patrikhane’nin yasal olarak bağlı olduğu kaymakamlık aracılığıyla idari soruşturma başlatmalıdır. Bu kapsamda Fatih Savcılığı’na da görev düşmektedir.

    Tıpkı bir ilçe müftülüğünün başka ülkelerdeki benzer kuruluşlarla ortak faaliyetleri gibi Patrikhane’nin de aynı inancı paylaşan kurumlarla teşyik-i mesaisi makul karşılanabilir. Ancak bunun yasal, idari ve güvenlik boyutları izlenmeli, bu tür faaliyetler gerekli izinler, bilgilendirmeler çerçevesinde gerçekleşmelidir. Sık sık ima edildiği üzere devlet içerisinde devlet hastalığının müsamaha ile karşılanmaması gerekmektedir. Bu cümleden olarak bir kaç bin kişilik cemaatin kilise önderi olarak Patrik’in üst düzey toplantı ve temaslarda diplomatik ve protokol mevkii, Vatikanlaşma sendroumu yolunda gittikçe şımarıklığa yol açmaktadır. Gayr-i Müslim veya gayr-i Türk unsurlara tanınan bu ayrıcalıklar, bu ülke insanını kesinlikle rencide etmektedir. Benzer yanlışların Yahudi ve Ermeni cemaati için de sözkonusu olduğunu belirtelim.

    Batı Trakya’da Türklere yapılan baskı, zulüm, haksızlıkların ülkemizdeki azınlıklara yapılması elbette reva görülemez. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin başta Batı Trakya olmak üzere, Yunanistan ve Ermenistan’daki Müslümanların haklarını, camiler ve diğer tarihi eserlerin âkibetini her fırsatta sorgulaması, gerekli merciler nezdinde teşebbüse geçmesi gerekmektedir. Bir süre önce Gürcistan’daki Ermeni kiliselerine yönelik “haksızlıklar” konusunda bazı Ermeni kuruluşlar Tiflis’te protesto gösterisi yaptı. Tam da bu aşamada Batum’daki camiler ile Ermenistan ve Yunanistan’daki Müslüman eserlerinin gündeme getirilmesi gerekmez mi?

    Başta Fatih Sultan Mehmet olmak üzere ecdadımız, devlete sadakatin gereklerini ve mükellefiyetlerini yerine getirmek şartıyla bütün unsurları inanç ve mabetlerinde serbest bırakmıştır. Ancak bu serbestlik Türk ve Müslümanlara karşı üstünlük, ayrıcalık aşamasına gelmemiştir.

    Diğer bir olay ise AGOS gazetesinin Ağrı Dağı yerine Ararat ifadesiyle mevcut sınırları tanımayan, Ağrı Dağı’nı kendisine ait gören Ermenistan’a selam göndermesidir. Bu ülkede huzur ve emniyet içinde yaşayan herkesin öncelikle bu ülkenin ülkesel bütünlüğüne saygılı davranması gerektiği bir daha hatırlatılmalıdır. Soykırım iddiaları gündeme gelecekse tarih ve hukuktan kimse kaçmamalıdır. Fransa, Cezayir’deki soykırımı için tarihe takılmamak lazım derken Erivan’daki iftira anıtına çelenk koymuştur. Soykırım konusunda özür gerekliyse, Taşnak ve Hınçak torunlarının Müslümanlara karşı böyle bir borçları olduğunu tarih haykırmaktadır. Hocalı konusunda ise, soykırımcılar hayatta iken öncelikle Azerbaycan Savcılığı görevini yerine getirmelidir! Azerbaycan savcılğının bugüne kadarki ihmali, Fransa, ABD, Rusya ve diğer ülkelerin bu vahşeti görmezden gelmelerini meşru kılmaz!

    Öncevatan, 29.10.2018

  • FEYM GRUBU MESAJI  –  ERMENİ FAALİYETLERİ ( 29 Ekim 2018 )

    FEYM GRUBU MESAJI – ERMENİ FAALİYETLERİ ( 29 Ekim 2018 )

    1.. Seçim Yasası değişiklik taslakları bir kez daha Ermenistan Ulusal Meclisinde kabul edilmedi. Tasarı kabul edilmek için 63 oy gerekiyordu. Değişiklikler lehine 62 milletvekili oy kullandı. (İ)

    2. Eski Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan, Ermenistan’daki erken parlamento seçimlerinin sonuçlarının toplumun egemenliğine karşı belirlendiğini söyledi. “Ermenistan’daki seçmenlerin bir kısmı bugün bir coşku içinde ve önemli bir tartışma için hazır değil. Bu, yanlış bir karar verme riskinin arttığına işaret ediyor ”dedi. (İ)

    3. Ermenistan Cumhurbaşkanı Armen Sarkissian, bugün dünyanın dört bir yanından önde gelen Ermeni bilim adamları, mühendisler ve girişimciler arasında Ermeni Bilim ve Teknoloji Vakfı (FAST) danışma kurulu üyeleri ve mütevelli heyetleriyle çalışma öğle yemeği düzenledi. Sarkissian’ın ofisinden yapılan açıklamaya göre, yetkililer, FAST’ın çalışmalarının etkin bir şekilde organize edilmesiyle ilgili konuların görüşlerini paylaştılar. Önceden belirlenmiş hedeflerin, mekanizmaların ve fırsatların uygulanması için gerekli şartları tartıştılar. (İ)

    4. Ermenistan’ın ikinci cumhurbaşkanı Robert Koçaryan, Ermeni tarafının şu anda olmayan Karabağ’a kapsamlı ve bütünleyici bir konum geliştirmesi gerektiğine inanıyor. Koçaryan, ” Kısmi ifadeler duyuyorum. Çatışma çözümünün çeşitli unsurları üzerinde kısmi duruşlar görüyorum, ancak şu anda ayrıntılı bir ortak durum yok ” dedi. Koçaryan, Nikol Paşinyan’ın konuya henüz karar vermediği görüşünü dile getirdi: ” Bunun çok hassas bir konu olduğunu biliyor ” dedi. (İ)

    5. Ermenistan Dışişleri Bakanı Zohrab Mnatsakanyan, 29 Ekim’de AGİT Minsk Grubu Eş Başkanları Rusya Federasyonu’ndan Igor Popov, Fransa’dan Stephane Visconti ve Amerika Birleşik Devletleri’nden Andrew Schofer ve AGİT Başkanının Kişisel Temsilcisi Andrej Kasprzyk ile bir toplantı düzenledi. Taraflar, Dağlık Karabağ sorunu çerçevesinde gerçekleşen toplantılar ve Ermenistan’da yeni hükümetin kurulmasından sonra Eş Başkanların ziyaretleri hakkında fikir alışverişinde bulundular. (İ)

    6. Ermenistan Tarih Müzesi, Londra’daki İngiliz Müzesi’ (The British Museum) nde düzenlenen “Dünyanın Kralı, Asur Kralı”sergisine katılacak. Sergi, Londra’da 8 Kasım’da açılacak ve 24 Şubat 2019’a kadar sürecek. (İ)

    7. “Gazetecilere “Halkın Düşmanı denildiğinde” başlıklı haber özetle şöyle; Üç hafta önce, tanınmış Suudi muhabiri ve köşe yazarı Cemal Kaşıkçı, bir Türk hanımı ile yaklaşan evliliği için bazı belgeleri istemek için ülkesinin İstanbul Konsolosluğuna girdi. Konsolosluk binasından hiç çıkmadı. Türk kaynakları Suudi ajanlarının elindeki konsolosluğun bileşiklerinin içindeki cinayeti hakkında korkunç detaylar yaymaya başladığında, dünyanın dikkati bu konuya odaklandı. Suudi Arabistan hükümeti, Khashoggi’nin “ortadan kaybolması” ile herhangi bir ilgiyi reddetti. İki hafta sonra, gazetecinin konsolosluktaki bir yumruk savaşı sırasında “yanlışlıkla öldürüldüğünü” duyurdu. Bu cinayeti, Suudi hükümetiyle bölgesel ihtilafları nedeniyle puan elde etmek için kullanan Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’dır. Erdoğan bir gazetecinin kaderi hakkında endişe duymadı, bunun gibi görünmeye çalışıyordu, ulusal ve uluslararası kamuoyunu etkiledi. (İ)

    8. Ermenistan kültürü, 2019’da Brezilya Karnavalı’nda gösteriye katılacak. Dünyanın en popüler festivali olan Brezilya Karnavalı, Ermenistan’ın lezzetini ve ruhunu ilk kez sunacak. Ermenistan kostümleri, Nuh’un Gemisinden günümüze Ermenistan’ın tarihi, 2019’daki festival süresince sunulacak. (İ)

    9. Sarkisyan Erdoğan’a nasıl seslendi? Ara Güler’in cenazesine sarılı Türk bayrağını da bir teşekkür olarak kabul edebiliriz. Ama, Ermeniliğin Osmanlı/Türk kültürüne yaptığı katkıya saygı ve teşekkür bağlamında TC devlet başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ara Güler’in tabutu başında saygı duruşunda bulunması gerekmez miydi? Orası Fransız Cumhuriyeti, burası Türkiye Cumhuriyeti mi diyeceğiz? (T)

  • KASIM’ DA İRAN YAPTIRIMLARINA DOĞRU

    KASIM’ DA İRAN YAPTIRIMLARINA DOĞRU

    ABD, İran ile ilişkilerin normalleşmesinin küresel güvenliği geliştireceğine inanmıyor.
    İran’ın Suriye’de binlerce askeri ve vekil gücü bulunuyor.
    Yemen ile süren vekalet savaşıyla aktif olarak ilgileniyor.
    Daha bir kaç hafta önce Irak’ta Şii kuvvetlerine kısa menzilli balistik füzeler verdi.
    Bu yaz Paris’te bir mitingi bombalamaya kalkıştı.
    Bunlar İran’ın  genişlemeci ve tehlikeli tasarımlarının mutlaka engellenmesi gereğine işaret ediyor…
     
    *
    ABD’nin İran nükleer anlaşmasından çekilmesiyle birlikte iki ülke arasında yüksek gerilim yaşanıyor.
    Washington’un iki aşamalı yaptırım kararının 1. bölümü 6 Ağustos’ta uygulamaya konuldu. 
    Ülkenin en büyük gelir kaynağı petrol ticaretine darbe vuruldu, otomotiv yedek parça ticareti sınırlandırıldı.
     
    *
    Ama en sert yaptırımlar  4 Kasım’ da başlıyor.
    Bu yaptırımlarla, İran’ın ABD doları ile ticaret yapmasının önüne geçilecektir.
    ABD, yaptırım kararına uymayarak İran ile ticaretini sürdüren diğer ülkeleri kapsayacak şekilde yaptırım kartını devreye sokacağını ilan etmiştir.
    Yeni yaptırımların, uzun süredir ekonomik darboğazda olan İran’ı olumsuz yönde etkilemesi,
    Böylece İran halkının değişim talebini desteklemek için yöneticiler üzerindeki baskısının artması bekleniyor.
     
    *
    ABD’nin 4 Kasım’da devreye girecek İran’a yönelik yaptırımlarının  öncesinde,
    Başkan D.Trump’ın politikasına açık bir meydan okuma;
    Tahran’ın, ABD’nin geri çekilmesini ve İran’ın anlaşmanın ekonomik kâr paylarını alacağı pratik garantilerin sağlanması koşuluyla çabalarına bir şans verilmesini talebi üzerine, 
    Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık’ın nükleer anlaşmayı canlı tutma taahhütüyle geldi. 
     
    *
    Tahran anlaşmaya varmak için birkaç özel koşul koydu.
    1- İran ile petrol ticaretinin korunması ve dünya piyasasının istediği kadar petrolü satabileceğine dair bir taahhütü,
    2- İran Merkez Bankası’na doğrudan euro cinsi ödemeler yapılarak ABD finansal sistemini atlamanın pratik yollarının sağlanmasını,
    3- AB yatırımlarının artmasını,
    4- İran’a balistik füze programı ve Orta Doğu’daki faaliyetleri hakkında yeni müzakerelere başvurmayı reddetme taahhüdünün sağlanmasını istedi.
     
    *
    AB’nin ABD’ye karşı koyduğu en önemli önlem ise aciliyetin ve somut sonuçlara duyulan ihtiyacın farkında olarak,
    İran’ın petrolünü  ihraç etmesi,
    BM’ de üst düzey müzakereler sonrasında elde ettiği ithalat hakkını,
    Kurulan Özel Amaçlı Kurum (Special Purpose Vehicle – SPV) ödeme kanalı vasıtasıyla geliştirmek  taahhütü oldu. 
    Özel Amaçlı Kurum, Washington’ın İran’la ticaret yapan bankaları hedef almasını önleyecek şekilde tasarlandı.
    Buna göre AB’nin kurduğu bir çeşit takas yöntemi ile İran’dan satın alınacak petrolün ödemesi; 
    ABD’nin finans sistemi tarafından saptanmadan, AB’den sunulacak ürün ve hizmetlerle yapılacaktır.
     
    *
    Bu taahhüt, AB’yi üçüncü ülkelerin benimsediği bölgesel yasa uygulamalarına karşı koruyan Engelleme Yönetmeliğini esas alıyor.
    Şimdi Avrupa Komisyonu’nun Engelleme Yönetmeliği yeni ABD önlemlerini de içerecek şekilde değiştiriliyor.
     
    *
    Tahran’a göre, AB’nin Rusya, Çin ve Hindistan ile birlikte anlaşmaya olan desteği,
    Nükleer anlaşmanın meşruluğunu ve İran’ın sorumlu ve güvenilir bir ortak olarak onaylanmasının teyit edilmesi anlamına geliyor.
    AB, Tahran’ın taahhütlerini yerine getirdiğine ikna olduğu sürece; 
    İran’ ın uranyum zenginleştirmesi dahil bir sivil nükleer program hakkı garanti altına alınıyor.
    Rejim değişikliği uluslararası gündemden düşüyor…
     
    *
    30 Ağustos’ta Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA),  İran’da denetlediği tüm site ve yerlerde, İran’ın nükleer anlaşmaya uyduğunu açıkladı.
    Bu noktada AB; IAEA denetçilerinin BM denetçileri gibi ABD yönetiminin talep ettiği,
    Nükleer olmayan askeri tesisler de dahil olmak üzere tüm sahalarda denetim yapılması konusunda ısrarcı değildir.
    Oysa bu farklılık, İran’ın yürüttüğü nükleer alandaki çeşitli gizli operasyonlar göz önüne alındığında son derece önemlidir. 
    Ayrıca AB İran’a karşı tutumunda, Ayetullah’ların ve Devrim Muhafızlarının radikalliği önemsemiyor, sadece ekonomik çıkarları dikkate alıyor… 
     
    *
    AB’nin önce Washington’un nükleer anlaşmadan çekilmesine ve bununla ilgili yaptırımlara itiraz etmesi,
    Şimdi Kasım’da başlayacak yeni süreçte ABD’ nin İran politikasına bakılmaksızın nükleer anlaşmayı canlı tutmak konusunda yoğun çalışması devam ediyor.
    Başkan Trump’ın, çeşitli alanlarda uyguladığı politikalarla Obama dönemini sona erdirmesi,
    O sıralarda ABD’yi nükleer anlaşmadan çektiğini açıklamasından beri transatlantik ilişkilerde bir kopuş yaşanıyor.
    AB bir çok alanda Trumpizmi batı demokrasisi için bir tehlike olarak addediyor. 
    Kısa süre önce Almanya Dışişleri Bakanı H.Maas, Avrupalılardan “Birleşmiş Avrupa” fikrini benimsemelerinii ve Trump’ın “Amerika Birincisi” politikasına karşı çıkmaları çağrısında bulundu. 
     
    *
    AB bu tavrıyla uyumlu olarak, egemen bir organ olarak  kendi kararlarını almayı savunuyor.
    İran’da yüksek hacimli Avrupa yatırımları ile ilgili ekonomik çıkarların yanı sıra,
    İran’ın sanayi altyapısının geliştirilmesinde AB’nin katılımını arttırmaya yönelik gelecekteki beklentiler,
    AB’ nin nükleer anlaşmayı koruma konusunda ki ısrarına neden oluyor.
     
    *
    Bu noktada Fransa, Almanya ve İngiltere; ABD’nin  anlaşmadan geri çekilmesini  önlemek için anlaşma şartlarını değiştirmeyi öngörüyor.
    Ama Fransa, Avrupa ülkelerinin İran’ın balistik kapasiteye erişimi kısıtlayan yaptırım ve kontrol mekanizmasının oluşturulmasını istiyor.
    AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi F.Mogherini, İran’ın füze testlerinin nükleer anlaşma hükümlerinin ihlali olarak görülmeyeceğini ifade ediyor.
    Alman istihbaratı, Tahran’ın nükleer anlaşma anlaşmasını ihlal eden nükleer ve füze teknolojileri alma girişimlerini sürdürdüğünü iddiasındadır.  
    Üstelik İran’ın Yüksek Lideri Ayetullah Hamaney, füze programını hızlandırma talimatı vermiştir.
     
    *
    Bu karmaşada AB, 4 Kasım’dan itibaren kurduğu Özel Amaçlı Kurumla  İran ile tümü olmasa da ticareti sürdürmeye hazırlanıyor.
    Türkiye Dışişleri Bakanı M.Çavuşoğlu, ABD’li mevkidaşı Mike Pompeo’ya bu konuda düşüncelerini söylediğini ifade ederek:
    “ABD’den bir heyet geldi, TÜPRAŞ  ABD’ye  gitti.
    Neden İran’dan petrol alması gerektiğini açıkladık.
    Şimdi ABD bir amaçla bir karar alıyor fakat bu karar herkesi etkiliyor. 
    Kendin bir karar alabilirsin fakat diğer şirketleri ve ülkeleri neden cezalandırmak istiyorsun.
    Bu BM Güvenlik Konseyi’nin kararı değil ki!
    Bu konuda istisna tutulmak için gerekli taleplerimizi söyledik.
    Ayrıca, ‘Bakın tek taraflı kararlar alıyorsunuz. Ülkeler uymadığı zaman bu sefer sizin kredibiliteniz sarsılacak.
    O yüzden bu konularda adım atmadan önce İran’la ticaret yapan ülkelerle istişare etmeniz lazım.
    Nükleer anlaşmasından da siz tek taraflı çekildiniz ama AB ve Avrupa ülkeleri çekilmedi. Demek ki bu anlaşmaya önem veriyorlar” dedi…
     
    *
    Ulu Atatürk’ümüzün emaneti Cumhuriyet’imizin 95. yıl dönümü Büyük Türk Ulusu’muza kutlu,
    Canım bu Cumhuriyet’e feda olsun.
     
    30. 10 2018
  • Konsolosluktan Canlı Çıkamayan Cemal Kaşıkçı’nın Cesedi Nerede ?

    Konsolosluktan Canlı Çıkamayan Cemal Kaşıkçı’nın Cesedi Nerede ?

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Ekim ayı Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda Cemal Kaşıkçı cinayetine ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulunarak Suudi Arabistan’a net mesajlar vermiştir: “Bu 18 kişi Cemak Kaşıkçı’nın kimler tarafından öldürüldüğünü biliyor. Fail bunların içinde. Aslında fail belli… Kaşıkçı’yı öldürenleri Suudi yetkililer açıklayacak…Araştırmalar bizi Kaşıkçı’nın konsoloslukta öldürüldüğü sonucuna götürdü. Suudi yetkililerden yapılan açıklamalar bizi farklı endişeye sevk etti.

    O da Kaşıkçı’nın konsolosluktan çıktığı ifadesiydi burası komikti. Çıkarak da dışarıda bekleyen nişanlısını almayacak. Bu çocukça açıklamalar devlet ciddiyeti devlet adamlığı ile uyuşmaz. Bu 18 kişi Cemak Kaşıkçı’nın kimler tarafından öldürüldüğünü biliyor. Fail bunların içinde. İçinde değilse o zaman yerli işbirlikçi kim bunları açıklayacaksınız. Açıklamadığı sürece Suudi Arabistan bu zandan kurtulamaz…. Kullandıkları ifadeler çok çok enteresan mesele sıradan bir mesele değil. Aslında fail belli.”

    Cumhurbaşkanının “Fail bunların içinde. İçinde değilse o zaman yerli işbirlikçi kim? bunları açıklayacaksınız”sorusuna cevap veren olmamıştır. Suudi Arabistan Başsavcısı Suud Muceb, Cemal Kaşıkçı cinayetinin planlı işlenmiş bir cinayet olduğunu açıklamasına rağmen sanki bu soru kendilerine sorulmamış gibi sessizliklerini korumaya devam etmektedirler. Ama nereye kadar?

    Bu süreçte dikkatimi çeken Rusya’nın çıkışı olmuştur. Çünkü Kremlin Sözcüsü Peskov, Kaşıkçı cinayetine ilişkin olarak “Kral’ın (Selman bin Abdülaziz el Suud) resmi açıklaması var, Veliaht Prens’in (Muhammed bin Selman) resmi açıklaması var. Onlara inanmamak için prensipte kimsenin bir sebebi olmamalı” demiştir.

    Peskov, Cemal Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda öldürülmesinin, Rusya lideri Vladimir Putin’in Suudi Arabistan’a planlanan ziyaretinin hazırlıklarını etkilemediğini de söylemiştir. Kırım’ı uluslararası hukuka aykırı bir şekilde işgal eden, 1944 yılında yüzbinlerce Kırım Türkünü sürgüne göndererek bir insanlık suçu işleyen Rusya’nın açıklaması bana hiç inandırıcı gelmemiştir.

    Rusya Suud yönetimini kollarken, Avrupa Parlamento’su ilk defa Türkiye’yi destekleyici bir karar almış, Cemal Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğunda öldürülmesini kınamış ve Türkiye’ye bu konuda destek vermiştir.

    Avrupa Parlamentosu üye ülke vatandaşlarını temsil eder, yasama ve karar alma süreçlerine katılır, AB kurumları üzerinde demokratik denetim mekanizması oluşturur. Doğrudan halk tarafından 5 yılda seçilen milletvekillerinden oluşur. Ülkelerin partileri seçimlere katılamazlar. Partilerin Avrupa partisi olarak seçimlere girebilmesi için en az beş farklı ülkede örgütlenmiş olmaları gerekir.1 başkan, 750 vekilden oluşur.

    Parlamento’da 8 siyasi grup (1 bağımsız ve 7 siyasi grup), 23 komite, 44 heyet vardır. Üyeler ülkelerine göre değil siyasi görüşlerine göre grup oluşturur. Milletvekilleri ülkelerini değil partilerine oy veren vatandaşları temsil ederler. Türkiye aleyhine sözde Ermeni soykırımını tanıması için 4 karar almıştır. Kararlar bağlayıcı değil, tavsiye niteliğindedir ama AB ülkelerinin vatandaşlarını temsil ettiği için kararlar önem taşır.

    Parlamento, Kaşıkçı cinayetinin veliaht Prens Muhammed Bin Selman’ın bilgisi dışında gerçekleşmiş olamayacağı gerçeğinden hareketle Avrupa Birliği ülkelerinin yaptırım uygulamaya hazır olması gerektiğini kararlaştırmıştır.

    Kararda “Muhammed Bin Selman’ın kontrolü altında olan güvenlik görevlilerinin bunu tek başlarına yapmış olamayacakları” vurgulanmıştır. Cinayet; gazeteciler, avukatlar ve akademisyenleri de kapsayan insan hakları savunucularına yapılan bir saldırı olarak değerlendirmiştir. Karar Genel Kurul’da 1 hayır oyuna karşılık, 325 evet oyuyla kabul edilmiştir.

    Kaşıkçı’nın öldürülmesine ilişkin bağımsız ve tarafsız uluslararası soruşturma başlatılması çağrısında da bulunulmuştur. Parlamento, sorumluların tespit edilmesi halinde Suudi yetkililere yaptırım uygulanması çağrısında bulunmuştur. Yaptırımlar, ilgili Suudi kişilere yönelik vize yasağı ve mal varlığının dondurulması şeklinde olabilecektir.

    Suudi yetkililere Kaşıkçı’nın cesedinin yeri hakkında bilgi vermesi çağrısı yapılırken, “adam kaçırma ve yargısız infazın” insanlığa karşı suç olduğu açıklanmıştır. İnsanlığa karşı işlenen suçlar, Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü’nün 7’nci maddesinde düzenlenmiştir.

    Veliaht Prens Muhammed bin Selman‘ın bilgisi olmadan bu cinayetin işlenemeyeceği açıklanmış, AB Konseyi’nden, Suudi Arabistan’a silah ambargosu uygulanması için ortak tutum belirlemesi talep edilmiştir. Ayrıca Suudi Arabistan’a temel haklar konusunda açılım yapması çağrısında bulunulmuş, üye ülkelerden 5 Kasım’da Cenevre’de yapılacak Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi toplantısında Suudi Arabistan’ın insan haklarına ilişkin sicilini gündeme getirmesi talep edilmiştir.

    Bu süreçte bana cinayetle ilgili bazı fotoğraflar ve bir video gönderilmiştir. Videoda Arapça yazılar da vardır. Fotoğrafları gören bazı arkadaşlarım bunların gerçek olmadığını söylemişlerdir ama bana göre gerçektir. Çünkü bunlardan ikisi CNN Türk’te yayınlanmıştır. Soruşturma tamamlandığında bunların gerçek olup olmadığı ortaya çıkacak, yayınlansa bile sansürlenecektir. Çünkü korkunçtur, özellikle küçüklerin görmesi çok sakıncalıdır. Resmi makamlar eğer ilgilenirse, fotoğrafların gerçek olup olmadığı anlaşılır.

    Sedat Ergin’in 20 Ekim’deki yazısında belirtmiş olduğu gibi, Kaşıkçı’nın asistanı İstanbul’da kaybolduğu haberinin duyulduğunun ertesi günü 3 Ekim’de daha önce bırakmış olduğu yazısını Washington Post’taki editöre göndermiştir.

    Gazetenin Küresel Görüşler Editörü Karen Attiah, Kaşıkçı’nın güvenli bir şekilde geri döneceği umuduyla yazının yayınlanmasının ertelendiğini açıklamıştır. Washington Post, olayın aydınlatılmasını beklemiş ve 17 Ekim’de Kaşıkçı’nın cinayete kurban gittiğini varsayarak yazısını yayınlamıştır:

    “Şimdi kabul etmeliyim ki Kaşıkçı geri gelmeyecek. Bu, onun için yapacağım son görev. Bu sütun, Arap dünyasındaki özgürlüğe olan bağlılığını ve tutkusunu mükemmel bir şekilde ortaya koyuyor. Kaşıkçı Arap dünyasındaki basın özgürlüğü konusunda ülkesini şiddetle eleştirmiştir. Arap dünyası, dış aktörler tarafından değil, iktidar için mücadele eden iç güçler aracılığıyla dayatılan bir Demir Perde’nin esiridir. Arap dünyası, eski ulus ötesi medyanın modern bir versiyonuna ihtiyaç duyuyor. Böylece Araplar küresel olaylar hakkında bilgilendirilebilir. Daha da önemlisi, muhalif sesler için bir platform sağlamalıyız.”

    Cemal Kaşıkçı’nın nişanlısı Hatice Cengiz ise “Trump’ın samimiyetine inanmıyorum” demiştir: “Trump, Amerika’ya davet ettiği sürecin ilk günlerinde, sonrasında yaptığı açıklamalar birbiriyle zıttı, tamamen kamuoyunun sempatisini kazanmak için yaptığı açıklamalardı… Trump’ın davetinden birkaç gün sonra Mike Pompeo aradı, bunları kendisine söyledim. Şu ana kadar hiçbir şey bilmediklerini, konuya vakıf olmadıklarını söyledi, açıklamaları çok siyasiydi… Aramaları, sanırım Trump’ın konuşmalarından sonra ciddi olduklarını göstermek içindi. Amerika’ya gitmeyi düşünmüyorum. Cemal Bey’in defin için Medine vasiyeti vardı.”
    Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adil el-Cübeyr’in “Kaşıkçı cinayetinde şüpheliler Suudi Arabistan’da yargılanacakaçıklaması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kaşıkçı olayı sebebiyle suçlanan 18 kişiyi yargılamak üzere Türkiye’ye iade etmesini beklediği açıklamasına olumsuz bir cevaptır. Cumhurbaşkanı, “Öldürüldüğü kabul edilen bir kişinin cesedi niçin halen ortada yok?…Böyle bir meseleyi birkaç güvenlik mensubu üzerine yıkmak ne bizi ne uluslararası vicdanı tatmin eder. Emri verene değin herkesten hesap sorulmasıyla rahat edilecektir” çıkışı yerine ulaşmamıştır.
    Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı ayrıca “Kaşıkçı cinayeti histerik bir hal aldı. Soruşturmalar zaman alır gerçekler soruşturma devam ettikçe ortaya çıkacaktır” açıklaması cinayeti örtmeye yöneliktir. Histerik, latince histeron kelimesinden türemiştir ve özellikle kadınlar için kullanılır. Eğer Bakan Cübeyr kullandığı kelimenin anlamını bilmiyorsa ve Türkiye’nin gerçekleştirdiği araştırmalar için kullandıysa, Türkiye Cumhuriyeti’nin buna cevap vermesi gerekir. Çünkü Cubeyr, Kaşıkçı’nın İstanbul’daki başkonsolosluk binasında hayatını kaybetmesinin “büyük ve ağır bir hata” olduğunu söylemiş ve bunun sorumlularının cezalandırılacağını daha önce açıklamıştı.

    Cübeyr Suudi Arabistan ve ABD ilişkileriyle ilgili olarak, ilişkilerimiz demirle örtülü. Obama yönetimi ile zor zamanlar yaşamıştık ancak Trump yönetimi daha gerçekçi bir dış politika izliyor” ifadesi de Hatice Cengiz’i doğrular niteliktedir. Aşağıdaki fotoğraf her şeyi açıklamaktadır.

    Kaşıkçı’nın Washington Post’ta yayınlanan son yazısının Türkçe çevirisi aşağıdadır.

    “Cemal Kaşıkçı: Arap Dünyasının En Çok İhtiyaç Duyduğu Şey İfade Özgürlüğü (Jamal Khashoggi: What The Arab World Needs Most Is Free Expression)

    Özgürlük Evi’nin (Freedom House) son yayınladığı Dünyada Özgürlüğün Durumu 2018 raporunu okurken kötü bir gerçekle karşılaştım. Arap dünyasının tek özgür ülkesi Tunus. Ürdün, Fas ve Kuveyt ise kısmen özgür. Diğer Arap ülkelerinin hepsi özgür olmayan ülkeler sınıfında. Bunun sonucunda bu ülkelerdeki Araplar cahil bırakılmış ya da yanlış bilgilendirilmiş. Günlük yaşantılarını ve dünyayı etkileyen sorunları anlamaları mümkün değil. Bu sorunları kamuoyunda tartışabilmeleri çok kısıtlı. Arap toplumunun zihnine devletin yönlendirdiği görüşler hakim. Çoğu Arap inanmasa da, toplumun çok büyük bir kısmı bu yönlendirmenin etkisinde. Üzücü olan, bu durumun yakın gelecekte değişmesinin mümkün olmadığıdır.

    Jamal Khashoggi: Illustration by Alex Fine for The Washington Post

    Oysa Arap dünyası 2011 baharına umutla uyanmıştır. Gazeteciler, akademisyenler ve halk, ülkelerinde parlak ve özgür bir Arap toplumunun beklentisine inanıyordu. Hükümetlerinin baskısından, basın üzerindeki ağır sansür ve baskılardan kurtulmayı bekliyorlardı. Fakat beklentileri kısa sürede bitti. Araplar ya eski baskıcı duruma geri döndüler ya da geçmişten daha da sert bir ortamla karşılaştılar.

    Sevgili arkadaşım Suudi yazarı Saleh el Şeyhi, Suudi basınında en ünlü yazılardan birini yayınladı. Maalesef şimdi Suudi düzenine ters düştüğü öne sürülen görüşleri sebebiyle haksız bir şekilde verilen 5 yıllık hapis cezasına çarptırılmıştır. Mısır’ın El Masry El Youm gazetesinin basılı nüshalarına el koyması meslektaşlarda bir tepki yaratmadı. Bu eylemler artık uluslararasında kuvvetli bir tepkiye yol açmıyor. Bunun yerini sessizliğe bırakan kınamalar oluyor.

    Sonuçta medyayı baskı altına almaya devam edebilmeleri için Arap hükümetlerinin eli serbest bırakıldı. Geçmişte gazeteciler şuna inanıyorlardı. İnternet; bilginin, yazılı basınla ilişkilendirilen sansürden kurtulmasını sağlayacaktı. Fakat var oluşları bilginin denetimine dayanan hükümetler, maalesef interneti engellediler ve yerel gazetecileri tutukladılar, bazı yayınların gelir kaynaklarını engellemek için reklam verenlere baskı yaptılar.

    Arap baharının ruhunu yaşatmaya devam eden birkaç vaha kalmıştır. Komşularının eski Arap düzenini ayakta tutmak için bilgi üzerinde denetimi sürdürme çabalarının aksine Katar, uluslararası habercilik faaliyetini desteklemektedir. Basının kısmen özgür olduğu Tunus ve Kuveyt’te bile medya Arap dünyasının karşı karşıya olduğu sorunlara değil, iç sorunlara odaklanıyor. Basın özgürlüğü söz konusu olduğunda Arap dünyasının en gözde ülkesi olan Lübnan bile İran yanlısı Hizbullah’ın etkisine girmiştir.

    Arap dünyası günümüzde yabancı aktörlerin değil, iktidar için mücadele halindeki iç güçlerin dayattığı bir Demir Perde ile karşı karşıyadır. Soğuk Savaş döneminde, Özgür Avrupa Radyosu yıllarca özgürlüğe duyulan umudun cesaretlendirilmesi ve canlı tutulabilmesinde önemli bir rol oynamıştı. Arapların da buna benzer bir girişime ihtiyacı var.

    1967 yılında New York Times ve Washington Post, International Herald Tribune gazetesini satın aldılar. Bu gazete zamanla dünyanın her bir tarafından seslerin ifade edildiği bir platforma dönüşmüştür. Yayın kuruluşum Washington Post, yazılarımı Arapçaya çevirerek yayınlayarak bir çıkış yapmıştır. Bu sebeple onlara müteşekkirim. Arapların, ABD ve Batı’daki demokrasinin gelişimini ve zorluklarını anlayıp tartışabilmeleri için bu olayları kendi dillerinde okuyabilmeleri gereklidir. Bir Mısırlı, Washington’daki bir inşaat projesinin gerçek maliyetini gün ışığına çıkartan bir yazıyı okuyabilirse, o zaman kendi toplumundaki benzer projelerin içyüzünü de anlayabilir.

    Arap kamuoyunun küresel olaylar hakkında bilgi sahibi olabilmeleri için, Arap dünyasının sınır ötesi bağımsız bir medyaya ihtiyacı var. Araplar seslerini duyurabilmeleri için bir platform oluşturmalıdır. Yoksulluktan, kötü yönetimden ve yetersiz eğitimden, nefret yayan hükümetlerin etkisinden arınmış bağımsız bir uluslararası forum yaratılabilirse, Arap dünyasındaki sıradan insanlar da yaşadıkları toplumlarının karşı karşıya olduğu sorunları konuşup tartışmaya başlayabileceklerdir.” )

    Cemal Kaşıkçı Türklere yabancı biri değildir. Murat Bardakçı ve Yıldıray Ogur Kaşıkçıların soy ağacını yazmışlardır. Kaşıkçılar 1900’lerin başında İttihat ve Terakki’ye katılmış, Medine’nin muhtesipi (vergi toplayıcısı) olmuşlar, Medine’de Hz. Muhammed’in türbesine hizmet etmişlerdir. Kaşıkçı ismi zamanla Arapçalaşıp Kaşogi (Khashoggi) olmuştur. ) 1983 yılında atalarının izlerini bulmak için Türkiye’de magazin basında tanınan Adnan Kaşıkçı’nın oğlu Muhammed Kaşıkçı atalarının izini sürerek Kayseri’ye gelmiştir.

    Kaşıkçılar hakkında Avrupa’da yapılan bazı araştırmalarda ailenin aslının Türk değil Çerkes, asıl vatanlarının da Karadeniz’in kuzeyinde Müslümanlaşmış grupların yaşadıkları Kaşgan bölgesi olduğu, Rus Çarlarından gördükleri baskılar sonucunda Medine’ye gittikleri yazılıdır.

    Adnan Kaşıkçı, 25 Temmuz 1935 tarihinde Mekke’de doğmuştur. İskenderiye’de öğrenim görmüş, 17 yaşında Kaliforniya Devlet Üniversitesi’nde daha sonra Stanford Üniversitesi’nde eğitim almıştır. Adnan Kaşıkçı, 1980’lerde dünya jet sosyetesinin önde gelenlerindendi. 86 metrelik Nabila adlı yatı çok meşhurdu. Bu yat 1983 yılında çevrilen Never Say Never Again isimli James Bond filminde kullanılmıştır.

    Yatı önce Brunei Sultanı, daha sonra da ABD Başkanı Donald Trump satın almış ve ismini Princess olarak değiştirmiş, 1991’de 20 milyon dolara satmıştır. Kaşıkçı, 6 Haziran 2017 tarihinde Londra’da vefat etmiştir. 16 Nisan 1980 tarihli Cumhuriyet Gazetesindeki habere göre Adnan Kaşıkçı Türkiye’ye gelerek dönemin başbakanı Süleyman Demirel ile görüşmüştür. Gazeteci Ufuk Güldemir bu haber ile Bülent Dikmener Ödülü’nü kazanmıştır.

    Osmanlı döneminde Kaşıkçılardan İttihat ve Terakki’ye yakın olan Abdullah Kaşıkçı, Medine’de görevliyken Şerif Hüseyin’in tahrikiyle Arap isyanı başlamış, Kaşıkçı ailesi Medine’yi koruyan Fahrettin Paşa ile birlikte şehirden çıkmamıştır. Kardeşlerden Muhammed Halid Kaşıkçı 1925 yılında Vahabi Suud Ailesi’nin Hicaz’ı Şerif Hüseyin’den almasından sonra Mekke’ye dönmüş Suudi Arabistan’ın kurucusu olan Kral Abdülaziz İbni Suud‘un doktorluğunu yapmıştır.

    Vahabilik, islamiyetten önceki Arapların olumsuz yönlerini içinde barındıran İslam mezhebidir. Hazreti Muhammed’in ailesinin mezarını tahrip ettikleri için Osmanlı padişahı (Halifesi) tarafından sapkın ilan edilmiş, şimdiki kralın büyük amcası verilen bir fetva ile öldürülmüştür.

    Muhammed Halid Kaşıkçı’nın babası Türk, annesi Suudidir. Samira, Soheir, Essam, Ahmet ve Adnan Kaşıkçı’nın babasıdır. Muhammed Halit Kaşıkçı’nın kardeşleri Mescid-i Nebevi’de dini hizmetlerde bulunmuşlardır.

    Cemal Kaşıkçı, Muhammed Halid Kaşıkçı’nın oğlu Ahmet Kaşıkçı’nın çocuğudur. 13 Ekim 1958’de Medine’de doğmuştur. 1985 yılında ABD’deki Indiana State University’den mezun olan Kaşıkçı, sonrasında ülkesine dönerek gazetecilik yapmaya başlamıştır. İngiltere ve ABD’de Suudi Arabistan Büyükelçiliği yapan Prens Türki bin Faysal al Suud’un medya danışmanlığında bulunmuştur. Adnan Kaşıkçı amcasıdır.

    Muhammed Halid Kaşıkçı’nin üç kızından biri olan Samira Kaşıkçı’nın oğlu Dodi el-Fayed halasının oğludur. Samira Kaşıkçı Mısırlı milyarder Muhammed El Fayed ile evlenmiş, daha sonra boşanmıştır. Fayed Ailesi Londra’da Harrods Mağazaları’nı alınca Londra’da yaşamaya başlamış, Prenses Diana’yla aşk yaşadığı ortaya çıkınca Paris’te bir araba kazasına (aslında cinayetine) kurban gitmiştir.

    Suudi Arabistan kralı Faisal bin Abdulaziz al Saud Türk kökenli İffat al-Thunayan (İffet) ile (ikinci eş) evlenir ve Turki bin Faisal al Saud (15.02.1945) dünyaya gelir. Prens Türki bin Faisal’ın annesi İffet hanım İstanbul doğumlu yarı Türk’tür. Babası Osmanlı ordusunda subaydır ve Çanakkale savaşında şehit olmuştur. Akyazılı olan annesi Asiye Hanım Türk’tür. İffet Hanım’ın İstanbul doğumlu kardeşi Kemal Adham Kral Faysal tarafından yetiştirilmiş ve 1965’te Suudi istihbaratını kurmuştur.

    Prens Türki reformcu olduğundan Cemal Kaşıkçı’yı Londra ve Washington elçiliği sırasında basın danışmanı olarak yanında götürmüştür. Cemal Kaşıkçı Suudi reformistlerin Al Watan gazetesinin genel yayın yönetmeni olmuş, Selefi imamı İbn-i Teymiye El Kaide’nin terör saldırılarını meşrulaştırdığı cihatta, gerekirse Müslüman sivilleri de öldürme ruhsatı veren fetvasını eleştiren yazısının ardından görevden alınmıştır.

    2016’da Trump’ı eleştirdiği için televizyonlara çıkması yasaklanmış, Katar ablukası ve Yemen savaşını eleştirmesi iktidarın hoşuna gitmemiştir. Prens Selman’ın yönetimi devir alması sonrasında farklı düşünen, eleştirel yazar, işadamı, ekonomistlere yönelik tutuklama dalgasından kurtulmak için 2017 Eylül’ünde Suudi Arabistan’ı terk edip Amerika’ya gitmiş, Washington Post’ta eleştirilerini sürdürmüştür.

    Bu eleştiriler, kendisini Batı’ya reformcu gibi göstermeye çalışan Prens Selman’ın rahatsız etmiştir. Ortadan kaybolmasından üç gün önce BBC radyosuna verdiği röportajda anlattıkları bardağı taşıran son damla olmuştur: “Ülkemde tutuklanan yazarlar, ekonomistler muhalif de değillerdi sadece bağımsız kafalardı. Kendime de muhalif demek istemiyorum. Ben sadece bir yazarım. Fikirlerimi söylemek ve yazmak için özgür bir ortam istiyorum.”

    Kaşıkçı’nın İstanbul’da cinayete kurban gitmesinden sonra 19 Ekim 2018 tarihinde Newsweek’ten Rula Jebreal, Kaşıkçı ile yapmış olduğu gizli röportajı yayınlamıştır: Cemal Kaşıkçı’nın Gizli Röportajı: Suudi Gazeteci’nin İslam, Amerika ve Reformist Prensin Kaşıkçı’nın Cinayeti’ne Bulaşması (Jamal Khashoggi Secret Interview: The Saudi Journalist’s Views of Islam, America and the ‘Reformist’ Prince Implicated in His Murder) Bu röportajda Cemal Kaşıkçı hayatı için korktuğunu söylemiştir:

    “Suudi Arabistan’da Newsweek için bir kapak hikayesi hazırlıyordum ve gizli bir şekilde konuşuyorduk: Bu röportajın şimdiye kadar yayınlanmasına izin verilmemesinin bir nedeni de buydu. Diğer nedense hala hayatta olduğunu umduğumdur. Veliaht Prens Muhammed bin Salman’ın ve onun rejiminin aşırı acımasızlığının büyük işaretlerine rağmen, yakında Jamal’ın ölümüne yazacağımı hayal edemezdim.

    Suudi Arabistan’ın geleceği ve yakın geçmişiyle ilgili ayrıntılı olarak konuştuk. Cemal sakindi: ‘Kendimi bir muhalefet olarak görmüyorum’ dedi. Sadece reform istiyordu, ‘daha ​​iyi bir Suudi Arabistan’ istiyordu. Bu çok zordu… MBS’nin ‘eski moda bir aşiret lideri’ olmasına rağmen ondan umudunu kesmemişti. Ama bana, prensin etrafındaki ‘haydut’ adamlar hakkında açık sözle konuştu. Onlara meydan okuyorsan, hapishaneye girebilirsin. )

    Kayseri Germir’de başlayan, Medine Savunması sırasında Osmanlılarla birlikte hareket edince sürgün edilmiş, Mescid-i Nebevi’ye müezzinler yetiştirmiş bir aileden gelen bir aydın acaba atalarının geldiği ülkeye geri dönemeden Türkiye’de mi gömüldü? Adalet ve fikir özgürlüğü istediği için barınamadığı ülkesinin İstanbul Konsolosluğunun kapısından girdi ama bir daha oradan çıkamadı.

    Yıldıray Ogur’a göre onu o kapıdan girmek zorunda bırakan da o Germir türküsündeki gibi yine bir gönül meselesiydi. Fakat Abdurrahman Dilipak Kaşıkçı olayının ‘Sıradan bir aşk hikayesi, sıradan muhalif bir gazetecinin başına gelen olaylarla ilgili bir olay’ olmadığını belirtmiştir.

    Kayseri’nin Gesi Bağları türküsü kadar Germir Bağları türküsü de meşhurdur. Şimdi ikisi de Melikgazi ilçesinin mahalleleri olan Gesi ve Germir’deki bu aşk türkülerinden Germir’de geçeni bir rivayete göre ağanın kızını seven köyün delisinin acıklı hikayesini anlatmaktadır.

    Gine yeşillendi Germir Bakarım erimez dağların karı
    Bergüzar yollamış ellerin yari
    Saçımı boynuma dolar ağlarım
    Verseler yarimi güler oynarım
    Ben bu yola baş koydum
    Seni gelecek diye
    Sol yanımı boş koydum
    Saçımı boynuma dolar ağlarım
    Verseler yarimi güler oynarım

    Gesi bağlarından dolanıyorum
    Yitirdim yarimi amman aranıyorum
    Bir çift selamına güveniyorum
    Gel otur yanıma hallarımı söyleyim
    Halımdan bilmiyor ben o yari neyleyim

    Gesi bağlarında üç top gülüm var
    Hey Allahtan korkmaz sana bana ölüm var
    Ölüm varsa bu dünyada zulüm var
    Atma garip anam beni dağlar ardına
    Kimseler yanmasın anam yansın derdime

    Kaşıkçı’yı korkunç bir cinayete götüren önemli sebeplerden biri, Özgürlük Evi’nin (Freedom House) son yayınladığı Dünyada Özgürlüğün Durumu 2018 raporunu okurken kötü bir gerçekle karşılaştım” cümlesidir.

    ABD merkezli düşünce kuruluşu Freedom House’un 16 Ocak 2018’de yayınladığı 2018 Dünyada Özgürlükler Raporu’nda 195 ülke yer almaktadır. Özgür olmayan ülkeler kategorisinde 49 ülke vardır. Bu ülkeler arasında Suudi Arabistan aşağıdaki grafikten de görülebileceği gibi 100 üzerinden 0-10 puan ile en alt sıradadır.

    Bu sıralamadaki ülkeler dünya nüfusunun yüzde 25’i kadardır. 88 ülke özgür olan ülkeler kategorisindedir. Listenin en altında Suriye, Güney Sudan ve Eritre yer almaktadır. Rapor’da Türkiye, kısmen özgür kategorisinden özgür olmayan ülkeler arasına alınmıştır.

    Türkiye ayrıca son 10 yılda 34 puan kaybederek, özgürlüklerin en çok gerilediği ülke olmuştur. Demokrasi Son On Yılların En Büyük Krizinde başlığı ile başlayan raporda, 2017’de siyasi haklar ve bireysel özgürlüklerin 10 yıldan uzun bir süredir en kötü olduğu açıklanmış, özgür ve adil seçimlerin, azınlık haklarının, basın özgürlüğünün ve hukukun üstünlüğünün saldırı altında olduğuna dikkat çekilmiştir.

    Son 10 Yılda Özürlüklerdeki Gerilemeler: Ülke Bazında

    Kaynak:

    Türkiye’nin özgür olmayan ülkeler kategorisine alınmasında, siyasi haklar ve bireysel özgürlüklerde yaşanan gerileme gerekçe olarak gösterilmiştir: “Basına, sosyal medya kullanıcılarına, protestoculara, siyasi partilere, yargıya ve seçim sistemine yapılan ve gittikçe artan saldırılar, ve gittikçe bozulan iç ve bölgesel güvenlik ortamında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın devlet ve halk üzerinde kendi şahsi kontrolünü empoze etmeye çalışması nedeniyle, Türkiye’nin notu 2014’ten bu yana düşüyor.”

    Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adil el-Cübeyr’in “Kaşıkçı cinayetinde şüpheliler Suudi Arabistan’da yargılanacak”açıklamasından sonra Türkiye’nin yapacak bir şeyi kalmamıştır. Büyük bir olasıllıkla cinayeti işleyenler az bir ceza ile kurtulacaklardır. Keşke Türkiye zanlıların çıkışına izin vermeseydi. O zaman Kaşıkçı’nın cesedinin nerede olduğu hemen anlaşılır, Türkiye’nin bunca gündür cesedi bulmak için zaman harcamasına gerek kalmazdı.

    Aslında konsolosluk binaları ile başkonsoloslar tam dokunulmaz değildir. 1963 Sözleşmesi’nin 41’nci maddesine göre ağır cezalık suçlarda konsolosluk memurlarının gözaltına alınmaları ve tutuklanmaları mümkündür. Fakat bu konuda bence bir yorum hatası yapılmış, kuş kafesten uçmuştur. Açıkçası atı alan Üsküdar’ı geçmiştir

    Şüpheliler Türkiye’ye verilmeyecek, ceset bulunamadığından defin için Medine vasiyeti de gerçekleşmeyecektir. Bu durumda Suudi Başsavcı neden Türkiye’ye gelmiştir? Neyi araştıracaktır? Bekleyip göreceğiz.

  • Yobazlar, Neden Cumhuriyete Ve Atatürk’e Düşmandırlar?

    Yobazlar, Neden Cumhuriyete Ve Atatürk’e Düşmandırlar?

    Bu yıl, Cumhuriyet Bayramı kutlamaları İstanbul’da yapılıyor.

    Bu bir öç alma duygusunun, Atatürk düşmanlığının dışa vurumudur ve Cumhuriyet tarihimizde ilk kez gerçekleşiyor.

    Şeyh Sait’lerin, Said Nursi’lerin, Derviş Mehmet’lerin, Derviş Vahdeti’lerin torunları, bugün muhalefetin güçsüzlüğünden de yararlanıp, “fırsat bu fırsat” diyerek Cumhuriyete, cumhuriyet kurumlarına savaş açmıştır.

    Şeriatçılar, her dönemde Kemalizm’i düşman bildiler…

    Çünkü uygarlığa, bilime karşı çıkmak ve yabancılarla ülkesi aleyhine işbirliği yapmak onların genel yapısında, mayasında, geleneğinde vardır…

    Osmanlının son dönemlerinden bu yana, şeriatçı çeteler tarafından bu görev aksatılmadan günümüze değin eksiksiz yerine getirilmiştir.

    Yobazlar, geçmişte neden Köy Enstitülerini kapatıp, köylünün eğitim ve öğretimini engellediler?

    Neden halkımızın okumasını istemediler? Neden onun bilinçlenmesine karşı çıktılar?

    Ve günümüzde, çağdaş eğitim kurumları yerine neden durmadan Kuran kursları açıyorlar? Ve neden Milli Eğitimden, sağlıktan önce en büyük bütçeyi diyanet işlerine ayırıyorlar? Binlerce öğretmen işsiz güçsüz gezerken… Çocuklarımız çağdaş okullar beklerken…

    Neden milyarlar vatansız Suriyelilere harcanıyor?

    Çünkü yobazlar, yığınları ancak bir takım hurafelerle, boş inançlarla kendilerine bağlamakta, öteki dünya vaatleri ile üzerlerinde egemenlik kurarak, sömürebilmektedirler.

    İşte bu nedenle kitlelerin bilinçlenmesinden ödleri kopar onların.

    Halk düşünmeye, kendi mantığı ile olayları yorumlamaya, gerçekleri ve sahtekârların gerçek yüzünü görmeye başladığı zaman işleri bitmiş demektir.

    Çünkü bilim dogmacılığa, değişmeyen inanç kurallarına karşıdır.

    Hayatta tek gerçek yol gösterici bilim, fen olduğu zaman inanç, vicdanlara yerleşmek zorundadır.

    Din Allah’la kul arasında kaldığı sürece sömürü kaynağı, afyonlama aracı olmaktan çıkar ve siyasal İslamcılara yaşam hakkı tanımaz.

    Çağ dışı din bezirgânları için Mustafa Kemal şunları söyler:

    ”Bizi yanlış yola sevk eden habisler (soysuzlar), çok kere din perdesine bürünmüşlerdir. Tarihimizi okuyunuz, görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep bu din kisvesi altındaki küfür ve melanetten(kötülükten) gelmiştir.”

    Atatürk’e göre en gerçek, en doğru tarikat ”Uygarlık tarikatı”dır. Dinsel tarikatçılık, ülkeleri ”yanlış yollara sevk eder”, çıkmazlara götürür. Çünkü dinlerin egemenlik kurduğu, şeriatla yönetilen toplumlarda akıldan, bilimden söz edilemez, ilerleme sağlanamaz.

    Bilim çağdaşlık, yenilik demektir; değişim, gelecek demektir. Şeriatçıların en büyük düşmanı ise değişimdir, yenileşmedir.

    Çünkü değişimin, yenileşmenin olduğu yerde ne hurafe vardır, ne üfürükçülük ne muska…

    Bilimin temel dayanağı akıldır, dincilerin ise inançtır.

    Gerçekleri ve doğruları sadece kutsal kitaplarda arayan, sorunların çözümünü göklerden bekleyen bir siyasal yönetim, ilerlemeyi gerçekleştirip, çağdaş uygarlığı yakalayabilir mi, bu mümkün müdür?

    Atatürk şöyle der:

    ”Biz ilhamlarımızı gökten ve gaibden (görünmeyen âlem) değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk ulusu ve bir de uluslar tarihinin bin bir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız sonuçlardır.”

    İşte siyasal İslamcılar Atatürk’ü bu yüzden sevmezler. Yani “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” dediği için sevmezler ve onu unutturmak isterler.

    Bugün de onların mirasçıları aynı yolu izleyerek, bir takım ayak oyunları ve tertiplerle Kemalist Cumhuriyet rejimine son vermeye çalışmaktadırlar.

    Ama bütün bunlar boş çabalardır.

    Çünkü Atatürk, tüm dünyanın sahiplendiği, öncü bildiği bir devrimcidir ve sonsuzluğa dek yaşayacaktır.

  • Cumhuriyet’i yine görmezden geldiler

    Cumhuriyet’i yine görmezden geldiler

    Türkiye Cumhuriyetin 95. Yılını coşkuyla kutlarken; bazı yandaş ve gerici gazete yine görmezden geldiler. Cumhuriyet Bayramı’nı manşetlerine taşımayan gazeteler arasında sağcısı da var! Solcusu da! İslamcısı da!…

    Akit gazetesi, yeni havalimanını manşetten görürken, “Yeni havalimanına bismillah” başlığı attı. Akit, sayfasında 29 Ekim’e yer vermedi.

    Işıkçılar Cemaati’nin yayın organı Türkiye gazetesi de yeni havalimanına ve Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un görüşlerine yer verirken, Cumhuriyet’e dair hiçbir ifadeye yer vermedi.

    AKP’ye yakın Diriliş Postası ise“Amerika’sız Suriye” başlığını atarak, liderler zirvesine yer verirken, Cumhuriyet’i görmedi.

    Milli Görüş geleneğinin yayın organı Milli Gazete, liderler zirvesini manşetine taşırken, “Enkazda siyasi çözüm aranıyor”başlığını attı. Gazete, 29 Ekim’i sayfasında ise görmedi.

    Yandaş Milat gazetesi de Cumhuriyet’i görmeyen bir diğer gazete oldu. Gazete, yeni havalimanını manşetine taşırken, “Bayrama özel” başlığıyla çıktı.

    Dinci Yeni Söz gazetesi ise, “Hristiyan ve Yahudi terörüne gözler kör” başlığıyla çıkarken, sayfasında Cumhuriyet’e yer vermedi.

    Nur cemaatinin yayın organı Yeni Asya gazetesi de 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı görmeyen bir başka gazete oldu.

    EMEP’in yayın organı Evrensel gazetesi ise sayfasında Cumhuriyet’i kutlamazken, “İşçiler tutuklu, hükümet şovda”manşetiyle çıktı.

    Hizbullah’ın yayın organı Doğru haber de,“Borçlar katlandı” manşetiyle çıkarken Cumhuriyet’e sayfasında yer vermeyen başka bir gazete oldu.(Kyn:OdaTV)

    İşte Cumhuriyet’e sayfasında yer vermeyen o gazeteler:

    ,

  • Darphane’de Sivas Kangalı diye yanlış resim bastılar

    Darphane’de Sivas Kangalı diye yanlış resim bastılar

    TURKISHNEWS- Milli Değerlerimizin tanıtımına katkı sağlamak amacıyla, Türkiye’de yetişen hayvanların resimlerini paralara basmak isterken büyük bir skandal ortaya çıktı.

    Kangal diye yanlışlıkla Google’de ilk sırada çıkan Anadolu Çoban Köpeğinin resmini paramıza bastılar. Uzmanlar ise Kangal köpeği diye ilk sırada çıkan köpeğin, Kangal köpeği ile ilgisinin olmadığını, aksine Anadolu çoban Köpeği olduğunu ve Sivasın o önemli değerlerinden Sivas Kangalı’nın günümüzde ancak uzmanlar tarafından ayırt edebildiğinin altını çizdi.

    PEKİ BU SUÇ KİMİN!

    Darphane, ülkemizin milli değerleri olan ülkemizde yaşayan canlılarla anı paraları basmış, ve bu canlılar arasında ülkemizin gurur kaynağı milli servetimiz olan kangal köpekleri de olmalı;
    ve yer verilmiş de’.. Buraya kadar her şey güzel; ancak maalesef paraya basılan köpek kangal değil!

    Gurur kaynağımız milli servetimiz kangal köpeğimizin maalesef soyu tükeniyor ; Safkan Kangal köpeklerinin sayıları özellikle son 15 yılda çok ciddi anlamda azalmıştır.

    Köpek dövüşçülerinin normalde sakin mizaçlı olan ve savunma köpekleri olan Kangal köpeklerini saldırgan bir köpek haline getirmek için bu hayvanların genleriyle oynayarak çeşitli ırklarla kırmışlardır. Mastif, Danua, Kafkas hatta pitbul’larla dahi kırarak kendilerine has Kangal görünümlü bir tuhaf ırk yaratmışlardır. Maalesef bu insanlar aynı zamanda Kangal köpeklerinin ticaretinide yapan ve kendilerinide “Kangal sever” olarak lanse etmeye devam etmektedirler. Bu insanlar Kangal ırkı için en büyük tehlikedirler, hem toplumdaki yerleşmiş Kangal köpeği imajı değişmeye başlamış hem de inanılmaz paralara yasadışı köpek dövüşleri organize ederek hayvanları birbirine kırdırmaktadırlar.

    Buradaki tek amaçları para kazanmaktır. Kendi kendilerine Kangal köpeği ırk yarışmaları düzenleyip kendi hayvanlarının birinci ilan ederek “şampiyon Kangal”ın yavrusu diye yüksek fiyatta köpek satmaya çalışmaktadırlar. Doğum yapmış safkan bir Kangal’ın fotograflarıyla ve yine babası olmayan safkan bir erkek Kangal’ın fotoğraflarıyla başka yavruları safkan diye satmaktadırlar. Yavruyken Kangal köpeklerine benzeyen bu hayvanlar büyüdükçe aslında Kangal köpeği olmadığı ortaya çıkıyor, sonucunda ya sokağa atılmaktadırlar ya da barınaklara terk edilmektedirler. Bu dram yıllardır sürmektedir. Maalesef barınaklar ve sokaklar bu tip köpeklerle doludur.“Anadolu çoban köpeği” aslında safkan Kangal köpeklerinin kırmalarıdır, sokakta sahipsiz yaşayan orta boyun üstündeki çoban köpeklerinin tamamına yakını “Anadolu çoban köpeği”dir. Bu köpeklerin yavrularını safkan Kangal köpeklerinin yavrularından ayırmak çok zordur hatta nerdeyse imkansızdır, bu ayrımları ancak işin ehli olan kişiler, dürüst yetiştiriciler yapabilirler.Bu nedenle safkan kangal köpeği diye satılan köpeklerin belkide %95′i “Anadolu çoban köpeği”dir. Ticaret amaçlı “ne kadar yavru… o kadar kar…” mantığıyla rastgele çekimler yani çiftleştirmeler yapılmaktadır. Genelde baba safkan anne kırma şekilde yapılan bu çekimler neticesinde elde edilen “kırma” köpekleri safkan diye satmaktadırlar.
    Daha fazla para kazanma hırsı uğruna safkan kangal köpeklerininde kan hattı nerdeyse kaybolmak üzeredir. Arka ayaktaki fazla tırnağın “safkan kangal köpeği” ırk özelliği olduğu kanısı yanlıştır.

    Krem renkli fazla arka tırnaklı her köpeğin Kangal köpeği diye satılması maalesef toplumumuzda çok yaygındır. Safkan anne-baba kangal köpeklerinin 7-8 hatta 10 yavru yaptıklarını iddia edenler gerçeği saptırmaktadırlar. Bu durum nerdeyse hiç olmayacak kadar nadiren olur. Eğer 8-10 yavru yapıyorsa hayvanların biri mutlaka kırmadır, Görüntüleri kangal gibi olsada kan hatlarında mutlaka kırmalık vardır. 300-500 liraya safkan Kangal köpeği alamazsınız, özel bir durum yoksa bu paralara satılan hayvanlar çok büyük ihtimalle kırma köpeklerdir. Maalesef bu kırma köpekleri alıcı bulduğu sürece bu sahte Kangal köpek üretimi yapılmaya devam edilecektir. Sonuca gelindiğinde iş ticarete döküldüğü için rastgele yapılan çekimler neticesinde safkan Kangal köpeklerinin soyları tükenmektedir. Yıllar önce A.B.D.’ye giden safkan kangal köpeklerinin kan hatları korunmuş olmasına rağmen,Türk milli köpeği olan Kangal Köpeklerinin kan hatlarının Türkiye’de maalesef korunamadığı çok acı bir gerçektir. Kangal köpeklerinin ırkı mutlaka koruma altına alınmalıdır. Bakanlık ve hükümet mutlaka bu işe ciddi olarak el atmalıdır, şu anda devlet kontrolünde üretilen kangal köpeklerinin bile büyük bir kısmı safkan Kangal köpeği değildir, devlet kontrolünde bile kayıt dışı çekimler ve köpeklerin çalınması ya da değiştirilmesi sonucunda,üretilen hayvanların büyük çoğunluğu “Anadolu Çoban Köpeği”dir. Kangal köpekleri, ırkdaşları ve kırmaları maalesef ülkemizde en çok eziyet çeken ve şiddette maruz kalan hayvanlardır. Kangal Köpekleri milli köpeğimiz olması ve görüntüsünün karakteri nedeniyle birçok kişinin bir şekilde sahip olmak istediği hayvanlardır.Birçok kangal sahibi hayvanın gücüyle kendi gücünü özdeşleştirmektedir, hayvan ne kadar büyük ve güçlü olursa kendinide o kadar güçlü görmektedir. Maalesef insanlardaki bu psikolojik bozukluk neticesinde olan yine hayvanlara olmaktadır.Genel anlamda Türkiye’de ki kangal köpekleri ya dağlarda yaylalarda davar gütmektedirler, ya da şehirlerde koruma amaçlı villa bahçelerinde yaşamaktadırlar.Bir kısmıda dövüş köpeği olarak kullanılmaktadır. Dövüş köpeği olarak kullanılmak istenen Kangal köpeklerini vahşileştirmek ve saldırganlaştırmak için insanlar olmadık vahşeti, şiddeti uygulamaktadırlar. Hayvanların etolojik dengeleri ve psikolojileri bozulmaktadır. Dövüş köpeği olarak kullanılan hayvanların ömür ortalaması 2-3 yaş civarıdır,iyi bir bakımla 15 yaş civarına kadar yaşayan bu hayvanların nerdeyse çocuk yaşlarda ölmesi hem çok üzücüdür hem de safkan kangal köpeklerinin soyunun tükenmesine neden olmaktadır.Bu hayvanlar ırk özelliklerinin tersine birçok lüks villanın bahçesinde ya kısa zincirlere ya da küçük kafeslere mahkum yaşamaya zorlanmaktadır. Büyük alanlarda yaşaması ve koşması gereken bu hayvanlar nerdeyse bütün ömrünü bir zincirin ucunda tüketmektedir. Sürekli yemek vermeyi iyi köpek bakmak sanan insanların hayvanları nerdeyse hiç koşturmayarak işkence yapmaktadırlar. Kangal köpekleri zincir ucunda koşamaz çünkü kendi gücü kadar koşarak ciğerlerini geliştirmelidirler, zincir ucunda kendi güçleri kadar değil zinciri tutanın gücü kadar hareket etmektedirler Bu hayvanlar ırk özelliklerine uygun olarak “özgür” olmalıdırlar. Yaygın olarak Kangal köpeklerinin en çok bulunduğu yer sürülerdir, akıllı ve duyarlı olan sürü sahiplerini ve çobanları ayırıyorum burada, bu kişiler bu köpeklerin gerçek kıymetlerini bilerek yeri geldiğinde kendilerinden bile daha iyi bakmaktadırlar. Ancak birde bunların tersine kış gelince sürüler ahıllara çekilince bu hayvanlara hiç bakmayan hatta salan insanlar bu hayvanları haketmemektedirler. Kurt sürülerine girdiğinde “zararım 20 milyar… 50 milyar…” diyenler ancak o zaman bu hayvanların kıymetini anlayabiliyorlar. Bir dövüşcünün elinde olacağına,ya da bir villanın bahçesinde zincirde, kafeste duracağına,ırkının gereğine ve etolojik özelliklerine uygun olarak “yarı aç yarı tok” dahi olsa dağlarda, yaylalarda olmalarını tercih ederim. Son yıllarda rantçı belediyecilerin öncülüğünde yapılan “kısırlaştırma furyası”ndan maalesef Kangal Köpekleride nasiplerini almaktadırlar. Eğer ki tıbbi bir zorunluluk yoksa Safkan bir kangal köpeğinin kısırlaştırılması ile bir Bengal Kaplanı’nın ya da Akbaş Kartal’ının kısırlaştırılması arasında hiçbir fark yoktur. Bu kısırlaştırma değil soykırımdır.Son söz olarak tekrar etmek istiyorum “Kangal köpeklerinin soyu tükenmektedir, ırkı mutlaka koruma altına alınmalıdır.

    Bakanlık ve hükümet mutlaka bu işe ciddi olarak el atmalıdır.

  • Yobaz Mizah Dergisi Misvak’tan çirkin paylaşım

    Yobaz Mizah Dergisi Misvak’tan çirkin paylaşım

    Sık sık gerici paylaşımlarıyla adından söz ettiren yobaz dergi Misvak“29 Ekim” etiketiyle sosyal medya hesabından iki “karikatür” paylaştı. Yobaz Dergiye , sosyal medya da tepki gecikmedi.

    Cumhuriyet’le sözde yaptığı mizahla saldırmaya çalışan dergi, yaptığı paylaşımda  “Halifeliği kaldırmışız… Birliklerini bozmuşuz. Alfabelerini değiştirip geçmiş ile bağlarını kopartmışız… Adamlar bunu bayram diye kutluyorlar” ifadelerini kullandı.

    Bu tepkilerle birlikte Sosyal medyada ”MisvakKapatılsın” kampanyası başlatıldı.

  • NAMAZ VE CUMHURİYET

    NAMAZ VE CUMHURİYET

    Namaz’ın konu edildiği ilk sure, tespit edebildiğim kadarıyla Meryem Suresi’dir. Meryem Suresi Mekke döneminde nâzil olmuştur. Bazı müfessirler surenin 58. ve 71. ayetlerinin Medine döneminde indiğini söyler.

    Meryem Suresi’nin 31. ayetinde şöyle deniyor: “Nerede olursam (olayım,) beni kutlu kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe, bana namazı ve zekatı vasiyet(emr) etti.”

    Aynı surenin 55. ayetinde; “Halkına, namazı ve zekatı emrediyordu ve o, Rabbi Katında kendisinden razı olunan (bir insan)dı.” denirken 59. ayetinde: “Sonra onların arkasından öyle nesiller türedi ki, namaz (kılma duyarlılığın)ı kaybettiler ve şehvetlerine kapılıp-uydular. Böylece bunlar azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır.

    Yukarıdaki ayetlerden 31. ayette konuşan kişi Hz. İsa’dır. 55. ayette bahsedilen kişi Hz. İsmail’dir.

    59. ayet ise Âdem, Nuh, İbrahim ve Yakub ile onların soyundan gelenlere işaret etmektedir. Zira Meryem Suresi’nin bir önceki 58. ayetinde şöyle denilmektedir: “İşte bunlar, Âdem’in ve Nûh ile beraber (gemiye) bindirdiklerimizin soyundan, İbrahim’in, Yakub’un ve doğru yola iletip seçtiklerimizin soyundan kendilerine nimet verdiğimiz nebîlerdir. Kendilerine Rahmân’ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.”

    Görüldüğü gibi ayetlerde, namazın konu edildiği ilk ayetlerde, namazın Hz. Adem’den itibaren bilinen ve icra edilen bir ibadet olduğu belirtilmekle birlikte bu ibadetin Hz. Muhammed’e ve dolayısıyla Müslümanlara da farz kılındığına dair herhangi bir hüküm bulunmamaktadır.

    Bizim ulema; önceki şeriatlarda beş vakit namazın olmadığını, ancak vakitleri belirsiz olmak kaydıyla genel anlamda namazın bulunduğunu söyler. Yukarıdaki ayetlerden de anlaşılacağı üzere; Kur’an, Hz. Adem’den itibaren hemen bütün peygamberlerin, Rahmanın ayetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapandıklarını haber veriyor bize.

    Bu secdeye kapanma işi, bizim anladığımız anlamda namaz kılmak şeklinde miydi şahsen bilmiyoruz. Onun cevabını yine sevgili ulemamız verecektir bize. Ancak biz şu kadarını söyleyelim; Meryem Suresi’nin namazı konu alan yukarıdaki ayetlerinin tamamında “Salat” kelimesi geçmektedir. Arapça “Salat” kelimesi ise “dua, istiğfar, rahmet” gibi anlamlara de gelmektedir. Istılahta ise salât, bildiğimiz namaz anlamına geliyor. Namaz kelimesi ise Arapça değil, Farsça bir kelimedir.

    Ayrıca Kur’an, Hz. Lokman’ın oğluna namazı tavsiye ettiğinden (Lokman, 31/17), Hz. İbrahim’in Hicaz’ın güvenliği için dua ederken namazdan söz ettiğinden (İbrahim,14/37), Hz. Musa (as)’nın Tur Dağı’nda Allah’tan vahiy alırken namaz ile emrolunduğundan(Taha, 20/14) bahsetmekle, namaz ibadetinin bu isimler tarafından da yerine getirildiğinden, daha doğrusu hangi anlamda kullanıldığı tarafımızca kesin olarak bilinmemekle birlikte, Hz. Lokman, Hz. İbrahim ve Hz. Musa’nın da “Salat” emrine muhatap olduklarından bahsetmektedir. Elbette Kur’an’da aynı başka bir çok peygamberin de “Salat” ile emrolunduğuna ilişkin ayetler bulunmaktadır. Bunlardan birisi de Hz. Zekeriya’dır (Bkz. Âl-i İmrân/39).

    Ekseri ulemaya göre; Namaz ibadeti, hicretten bir buçuk yıl kadar önce Miraç (İsrâ) gecesinde farz kılınmıştır. Miraç değil ama İsrâ hadisesinin konu edildiği İsrâ Suresi’nin 78. ve 79. ayetlerinde şöyle denilmektedir:

    “Güneşin zevalinden (öğle vaktinde Batı’ya kaymasından) gecenin karanlığına kadar (belli vakitlerde) namazı kıl. Bir de sabah namazını kıl. Çünkü sabah namazı şahitlidir(78). Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere teheccüd namazı kıl ki, Rabbin seni Makam-ı Mahmud’a ulaştırsın.(79)”

    Özetle; anladığımız anlamdaki namaz, hicretten bir buçuk yıl kadar önce (620-621 yıllarında) farz kılınmıştır. Peki, peygamberlik 610 yılında geldiğine göre; Hz. Peygamber ve ilk Müslümanlar, 10-11 sene boyunca namaz kılmadılar mı? Kıldıklarına dair somut bir bilgi yok elimizde. Kıldılarsa bile o gün için bugünkü anlamda bir namazdan bahsetmek mümkün değildir.

    İçkinin, Hicretin 4. yılına tekabül eden 626 yılında haram kılındığı kabul edilmektedir. İçkinin yasaklanma sebebi ise, sahabenin sarhoş olup birbirleriyle kırıcı tartışmalar ve kavgalar yapması, ayrıca sarhoş bir şekilde ortalıkta dolaşmaları, namaza bile sarhoş gelmeleri olarak gösterilmektedir. Hatta kaynaklarda Hz. Ömer’in, sahabenin bu halinden hoşnut olmayarak Allah’a duâ ettiği ve bunun üzerine de Mâide Suresi’nin 90. ayetinin geldiği söylenmektedir. Söz konusu ayetin anlamı şöyledir:

    “Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar (putlar) ve fal okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz.”

    Bu ayetin, neden Hz. Peygamber yerine Hz. Ömer’in duası üzerine nâzil olduğu tartışmasına girmek istemiyoruz ama bu demek oluyor ki; Namaz ibadeti, 626 yılına gelinceye kadar, bugünkü şekliyle, yani disiplin içinde, bilinen ifadesiyle “Tadili Erkân” ile kılınmıyordu!

    Yine kaynaklarda, beş vakit namaz farz kılınmadan önce, Hz. Peygamber’in ibadet tarzının, Cenab-ı Hakk’ın yaratıklarını düşünmek, Allah’ın yüceliğini tefekkür etmek şeklinde olduğuna ve sabah ve akşam saatlerinde olmak üzere ikişer rekat halinde namaz kıldığına, ayrıca Hz. İbrahim’in Tevhid dini olan Haniflik dinine mensup olduğuna ilişkin bazı bilgiler bulunmaktadır.

    Kur’an, bize Hz. İbrahim’in de namaz kıldığını haber verdiğine göre (Bkz. İbrahim, 14/37,40); onun dinine mensup olan Hz. Muhammed’in namaz farz kılınmadan önce de az ve düzensiz olsa da namaz kıldığı kabul edilmelidir. Muhtemelen namazın bugünkü kılınış şekline ait birçok hareket de Hz. İbrahim’in dini olan Haniflik’ten bize miras olarak kalmış olmalıdır. Tıpkı hac ibadetindeki ritüellerin de Hz. İbrahim’den bu yana uygulana geldiği gibi. Bu anlamda Hac Suresi’nin 78. ayeti önemlidir. Söz konusu ayette şöyle denilmektedir:

    “Allah uğrunda hakkıyla cihad edin. O, sizi seçti ve dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi. Babanız İbrahim’in dinine uyun. Allah, sizi hem daha önce, hem de bu Kur’an’da Müslüman diye isimlendirdi ki, Peygamber size şahit (ve örnek) olsun, siz de insanlara şahit (ve örnek) olasınız. Artık namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a sarılın. O, sizin sahibinizdir. O, ne güzel sahip, ne güzel yardımcıdır!”

    Bugünkü eda ediliş tarzına bakılırsa; kulluğun en uç noktada sergilenme şekli, hiç şüphesiz namaz ibadetidir. Zira namazda nefis ve gurur yerle bir olur. Tıpkı efendisinin ayaklarına kapanan kölenin durumu gibidir secdedeki Müslüman’ın hali. Dolayısıyla Türk Milleti’ni kula kul olmaktan çıkarıp, sadece Allah’ın kulu ve eşit yurttaşlar haline getiren Cumhuriyetimizin 95. yılını kutluyor, onu kuranları saygı ve rahmetle anıyorum. Ruhları şad, mekânları cennet olsun…

    Ömer Sağlam
    29.10.2018

  • GENÇLER!..  CUMHURİYETİ BİZ KURDUK, ONU SİZLER YAŞATACAKSINIZ.

    GENÇLER!..  CUMHURİYETİ BİZ KURDUK, ONU SİZLER YAŞATACAKSINIZ.

    TÜMER DİYOR Kİ:

    GENÇLER!.. 
    CUMHURİYETİ BİZ KURDUK,
    ONU SİZLER YAŞATACAKSINIZ.
    29 EKİM 2018 Cumhuriyetin kuruluşunun 95. Yılı.
    29 Ekim 1923 de Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, bütün milletvekilleri Hacı Bayrama giderek dua ettiler, Sonra da Meclise gelinerek Türkiye Cumhuriyeti devletinin idare şeklinin Cumhuriyet olduğu ilan edildi ve ilk Cumhurbaşkanı da Mustafa Kemal Atatürk seçildi.
    Bizler Cumhuriyet çocukları olarak yetiştik. Cumhuriyetin kazanımları ile büyüdük. Şimdi görüyoruz ki, Cumhuriyete kasteden, onu kaldırmak isteyen vatan hainlerinin mücadele içerisinde olduklarını görüyoruz.
    Cumhuriyetin ne olduğunu, büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün bizlere söylediği sözler ile anlatmak istiyorum.
    Başka söze gerek yok.
    “Bugünkü hükümetimiz, devlet teşkilatımız doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilatıdır ki onun adı CUMHURİYETTİR. Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet, millet ve millet, hükümettir.”
    Sevgili okurlar, bu kadar güzel bir idare neden ortadan kaldırılmak istenir, akıl ve mantık dışı değil midir?
    “GENÇLER! CUMHURİYETİ BİZ KURDUK, ONU SİZ YAŞATACAKSINIZ.”
    Gençler, sizler de artık aklınızı başınıza alın. Elinizdeki cep telefonları ile meşgul olmayı bir kenara bırakın ve Atatürk’ün sizlere emanet ettiği Cumhuriyet’e sahip çıkmak için mücadele edin.
    “Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir.”
    Gerçekten de Türk milletinin karakterine ve örf ile adetlerine en uygun idare olarak Cumhuriyet idaresinin seçilmesi çok isabetli olmuştur. Bizim karakterimizde bağımsızlık, hür irade vardır. Baskıya gelemez Türk milleti.

    “Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir.”
    İslamiyetin temelinde de Demokrasi vardır. Bu nedenle Cumhuriyet rejimi en uygun rejimdir.
    “Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir.”

    Yüksek ahlaki değerlere sahip olanlar Cumhuriyet ile yönetilmek isterler. Burada şunu belirtmek istemiştir Atatürk. Cumhuriyet idaresindeki devlet görevlilerinin ve devleti idare edenlerin Yüksek ahlaklı olmaları ve faziletli kişilerden seçilmeleri gerektiğini vurgulamıştır.
    “Cumhuriyetimize vereceğimiz en büyük armağan, gençlerin eğitilmesi olacaktır.”
    Evet, Cumhuriyete verilecek en büyük armağan gençlerin eğitilmesidir. Demek ki, Mustafa Kemal Atatürk’ün bu sözünü, onun bıraktığı yerden itibaren, bugüne kadar ki dönemde Gençlerimiz iyi eğitilmemişler ki, şu an içerisinde yaşadığımız Cumhuriyet Düşmanları ile Cumhuriyetimiz tehlike içerisindedir.

    “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti sonsuza kadar yaşayacaktır.”
    Mustafa Kemal Atatürk, kendisinin bir fani olduğunu çok iyi bilmektedir. Dini bütün ve Allah’a inanan bir insan olarak, elbette bir gün gelecek benim de ömrüm bitecek ve Naciz vücudunun toprakla birleşeceğini bilmektedir. Bu nedenle, ben ölsem, toprak olsam da sizlere öyle bir eser bırakıyorum ki, sizler başkalarının kölesi olmayın, esaret altında yaşamayın, Türkiye Cumhuriyetini sonsuza kadar yaşatın diye tembihlemiştir.
    Bizler Ata’mızın bu sözlerini dikkate almalıyız ve Türkiye Cumhuriyeti’ni sonsuza kadar yaşatmanın mücadelesini yapmalıyız.
    Cumhuriyete düşman olanlar, ancak eğitimle, bilgi ile yok edilebilir.
    Ne mutlu bizlere ki, Laik, Demokrat Türkiye Cumhuriyeti devleti içerisinde yaşıyoruz.
    Ne mutlu bizlere ki;

    TÜRK’ÜZ, DOĞRUYUZ, ÇALIŞKANIZ, YURDUMUZU, MİLLETİMİZİ, ÖZÜMÜZDEN ÇOK SEVİYORUZ.
    29.10.2018
    Zekeriya Tümer
  • Donuyor muyuz?

    Donuyor muyuz?

    Jandarma Uzman Çavuş Ferruh Dikmen, Jandarma Uzman Çavuş Asım Türkel…
    Tunceli’nin Nazimiye ilçesi kırsalındaki operasyonda 2 askerimiz donarak şehit oldu. İki askerin donarak şehit olması kafalarda soru işaretlerine neden oldu. Şehit olan askerlerin üstlerinde dağcıların da giydiği dondurucu havaya karşı termal giysilerin olup olmamasından, olası ‘hipotermi’ye karşın ilaç bulunup bulunmamasına kadar birçok soru da henüz yanıt bulamadı. Sosyal medyada “donuyoruz” etketiyle duruma tepki gösterildi. Evet, donuyoruz!

    İçimiz üşüyor şehit olan her asker için! Her asker anne yavrusu, her asker kardeş, sevgili ve bir can! Nasıl donmuyalım?
    PKK’nın şehit ettiği askerin gözleri kapandığında da, teröre kurban giden asker olduğunda da, vatan için her koşulda canını feda eden askerimiz için kanımız donuyor, vücudumuz buz bağlıyor ve de biz donuyoruz!

    Tunceli’de şehit olan iki kardeşimiz görev yaparken şehit olmuş! Donarak şehitlik bir tuhaf seslenebilir. Olayın vahim olmasından dolayı tepkiler normal. Sıradan insanlar o dağlardaki karı, yerden kilometrelerce yüksekte görev nasıl oluyor bilemez. Bende bilemem. Ben orda olmadım, şartları bilemiyorum ama sahiden ihmal varsa askerlerimizin donmaması için önlem alınmamışsa o zaman suçlular cezasını çekmeli!

    Bizim çocuklarımız gülsün diye kendi çocuklarını yetim bırakan,anadan,babadan,yardan geçen yiğitler var diyoruz ya hep, işte o yiğitler bizim için hangi şartlarda görev yapıyor onu bazen unutuyoruz. Şehit haberi gelince isyan ediyoruz. Sıcak odamızda oturmuş, restoranlarda kahvemizi yudumlayarak elimizde akıllı telefon itiraz ediyoruz.
    Ya da makam arabalarından inerek, ceketimizi kapatıp ” vatan sağ olsun” diyoruz ve sonra yine unutuyoruz askeri..

    Yatıyor asker diyoruz. Bakın ve görün askerlerimiz donarak ölüyor. Lütfen “donuyoruz” dediğinizde sıcak odanızdan çıkın!

    “Donuyoruz” dediğinizde o tüm vücudu donan askerin üzerinden politika yapmaya çalışmayın. Sahiden, içiniz ve dışınız aynı anda donsun.
    Tunceli’de 2 yiğidimiz donarak şehit oldu!
    Bu ülke bölünmesin, bayrak inmesin, millet huzur bulsun, devlet yıkılmasın diye.
    Şehitlerin yüce makamını böyle anın.
    Ama…
    Bu olayda ihmal varsa o zaman hepimiz donalım! O soğuk kar altında gencecik canları buz olmuş şehitlerimizin makamı da bize haram olsun!

  • Amerika ve iki mecburiyeti; savaş ve oligarşi

    Amerika ve iki mecburiyeti; savaş ve oligarşi

    Amerika ve iki mecburiyeti; savaş ve oligarşi

    Birazcık ekonomi ile ilgilenenler bilirler ki, kapitalizm sürekli krizler içindedir. Ekonomi bilimi ile uğraşanlar ve ekonomi kitapları, kapitalizmde krizler yapısaldır diye ifade ederler.

    Demek istiyorlar ki, eğer kapitalizm varsa krizle vardır. Kapitalizmin tarihi krizler tarihidir.

    Krizler dönemi yeniden sermaye birikimi dönemidir.

    Bir sermaye birikiminin dönemi bitmiş ve yenisine ihtiyaç duyulan bir dönem gelmiş demektir. Büyümeyen sermaye küçüleceği ya da yok olacağından, kriz dönemleri yeniden sermaye birikimi süreci demektir. Kriz dönemleri, sermaye sahipleri için yeni kaynak arayışıdır.

    Bu kaynak çalışanlar veya işçi sınıfıdır. Bir başka çözümde, dış borç arama dönemidir. Böyle dönelerde sermaye çok pahalı olduğundan pek tercih edilmez ve işçi sınıfı üzerinden yol alınmak istenir.

    Zaten zar zor geçinen işçi sınıfından yeniden fedakârlık istemek; onu yaşam sınırı ile karşı karşıya getirmek anlamına gelir.

    İşçi sınıfından yeniden fedakârlık istemek, güzellik ve iyilik yollarından (Demokratik yollarla) mümkün olmadığı bir yere geldiğinden, sermayenin tek çaresi faşizme davetiye çıkarmasıdır. İşlerin iyi gittiği ve karların yüksek olduğu dönemde hiç aklında olmayan işler, şimdi onun için çıkış yoludur. İşçi sınıfı içinde tek çare direnmektir.

    Böyle dönemlerde hem işletmeyi ayakta tutmak yani işçinin işini kaybetmeyeceği bir asgari düzeyi muhafaza etmek siyasetin işidir.

    Sermaye kendini kurtarmak için işçiyi işten çıkarır ve kendisini kurtarmaya kalkarsa ve işçi de isyan ederse, tüm düzen alt üst olur. Böyle bir durumda kaybeden sadece işçi sınıfı olmaz. Sermaye de kaybeder.

    Hele bir de ulus devlet emperyalizmin kıskacındaysa ve vatan savaşı vermek durumundaysa…

    Oligarşinin başarısızlıklarını çalışanların üzerine yıkarak faşizme davetiye çıkarmak herkesin kaybedeceği ve daha çoğunun da halkın kaybedeceği bir düzen demektir.

    Konkordato ve iflasların ilan ediliyor olması ve işçi çıkarmalarının anlamı; oligarşi kendini kurtarıp işçiyi feda etme dönemidir.  Şimdi bunu yaşıyoruz.

    Yukarı da anlattığım ve içinde yaşadığımız modelin aynısını emperyalizm yaşamaktadır. Amerikan tekelleri, pazarların ve ucuz hammadde, enerji kaynaklarını kaybedilmesi riski altındadır.

    Amerika’nın kendi tekellerinin hayatiyetini sürdürmesi için; hizadan çıkan ulus devletleri hizaya getirmesidir. Tıpkı bir işletmede, sermayenin işçiden daha fazla fedakârlık yapmasını talep etmek gibi ulus devletten daha fazla fedakârlık beklemektedir. Bu olmazsa savaş demektedir.

    Amerika’nın dünya egemenliği, enerji güvenliği Batı Asya’dan geçmektedir.

    Amerika’nın fabrikası orta doğudur

    Ulus devletler onun işçileridir. Bölgedeki kriz Amerika’nın krizidir. Krizin tek çözümü vardır. O da savaştır.

    Aynı kriz dönemlerinde patronların içinde bulunduğu dönemde olduğu gibi Amerika’da büyük bir kriz içindedir. Bu kriz kapitalizmin krizidir. Ya oligarşinin yeni rasyonalite diye, bir başka sermaye birikimi modeline geçmesi ile sonuçlanacaktır. Ya da ulus devletlerin kendi aralarında (tıpkı işçilerin kriz dönemlerinde kendi aralarında ki birlik gibi) birleşeceklerdir. Astana süreci böyle bir birliktir.

    Amerika’nın mecburiyeti savaş ve sermaye faşizmidir.

    Ulus devletlerin mecburiyeti kendi aralarında ki birlik ve direniştir.

    Bu sebeplerden ötürü Türkiye’nin artık hem Rusya hem de Amerika’yı aynı anda stratejik müttefik kabul etmesi imkansızdır.

    Direniş dönemlerinde patronla iş birliği olmaz.

    28.10.2018

  • Beş amiralden Ege ve Doğu Akdeniz çağrısı: Yunanistan’a mesajı net verelim

    Beş amiralden Ege ve Doğu Akdeniz çağrısı: Yunanistan’a mesajı net verelim

    Beş amiralden Ege ve Doğu Akdeniz çağrısı: Yunanistan’a mesajı net verelim

    27.10.2018 02:05

    ​Deniz Kuvvetleri’nde önemli görevler üstlenmiş emekli amiraller, Yunanistan’ın ABD’yi arkasına alarak Türkiye’ye yaptığı kışkırtmalara karşı atması gereken adımları anlattı: Doğu Akdeniz’de kesin MEB ilanı, işgal edilen adalara karşı hamle yapmak, Avrasya’nın yapıtaşlarıyla işbirliği

    TURAN SALCITürkiye’nin son günlerde en önemli gündem maddesi Ege ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı atılan adımlar oldu. Yunanistan’ın karasularını 12 mile çıkaracağını açıklaması ve Doğu Akdeniz’de faaliyet yürüten Barbaros Hayrettin Paşa Sismik Araştırma Gemimize yönelik taciz girişimi bardağı taşıran son damla oldu.

    Barbaros Hayrettin Paşa Sismik Araştırma Gemisi

    Yıllarca Türk Deniz Kuvvetleri’nin en önemli kademelerinde görev yapmış beş emekli amiral, hem son yaşanan gelişmeleri hem de olayın uluslararası boyutunu ele alarak Aydınlık’a Türkiye’nin ne yapması gerektiğini ve Batı ittifakının amacını anlattılar.

    ‘SINIRLAR AÇIKÇA BELİRTİLMELİ’

    Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz

    Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz:

    İşler çığrından çıkmış durumda. Son 14 günde yaşananlara bakalım:

    Mısır, Güney Kıbrıs ve Yunanistan başbakanlarının Girit’teki meşhur deklarasyonu ortada. Burada Yunan Başbakanı, ‘Mısır’la, Doğu Akdeniz’de Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) sınırlarını müzakere etmeye hazırız’ dedi. Arkasından geçen hafta, Barbaros Araştırma Gemimizin Yunan fırkateyni tarafından ‘Burası bizim sahamızdır’ anonsuyla taciz edilmesi ve bizim gemilerimizin müdahale etmesi. Üçüncüsü, önceki günkü törende Dışişleri Bakanlığı görevini sancılı bir şekilde bırakmak zorunda kalan Kotzias, son yıllarda karşı karşıya kalacağımız en ciddi problem olan, Ege’deki karasularının 6 milin üzerine çıkarılması büyük planının başlangıç safhasını ilan etti. Bu çok ciddiye alınması gereken, en az Doğu Akdeniz’deki çıkar alanlarımız kadar Türkiye’nin jeopolitik geleceğini de ilgilendiren bir konu.

    Bu saydıklarımı üst üste koyduğunuz zaman, bunlar küçücük Yunanistan’ın tek başına, dev bir Türkiye’yi karşısına alarak yapabileceği işler değil. Nüfusu 11 milyon olan, dünya ekonomileri içinde ilk 60’a zar zor giren, borç içerisinde yüzen bir ülke, kalkıp da Türkiye’ye karşı bu kadar saldırgan bir politikaya geçemez. Güç dengelerine aykırı. Bu bir kışkırtma.

    Türkiye’nin son yıllarda Doğu Akdeniz’de yaptığı işler tabi ki denizci hegemonyayı rahatsız ediyor. Çünkü Türkiye ilk defa tarihinde çok güçlü bir şekilde bu deniz yetki alanlarındaki çıkarlarını koruma iradesini gösteriyor. Bu irade tabi kabul edilmiyor. O yüzden Yunanistan’ı Mısır’ı ve diğer ülkeleri salıyorlar. O yüzden buna dikkat etmemiz lazım.

    Türkiye, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanını, MEB veya kıta sahanlığı adı altında koordinatları açıkça yayımlamalıdır. 2004 ve 2013’te BM’ye verdiğimiz notalar yetersizdir. Sadece ‘32 derece 16 dakika 18 saniye doğu boylamının batısında Türkiye’nin çıkarları vardır’ demek yetmez, sınırı açık açık belirlemek gerekir. Ve siz sahanızı çizmeden de bu adamlar caydırılamaz.”

    ‘ATİNA’DA KRİTİK TOPLANTI’

    Emekli Tümamiral Mustafa Özbey

    Emekli Tümamiral Mustafa Özbey:

    ABD; Ege, Doğu Akdeniz, Suriye’nin kuzeyi ve Irak’ta, tam anlamıyla bölgede geniş çaplı bir istikrarsızlaştırma politikası güdüyor. Bunu yaparken de Türkiye’yi dikkate almadan, kendine özel bir yapı içinde süreci yürütüyor. Yapı içinde öncelikle ele aldığı ve korumaya çalıştığı değer, bölgedeki İsrail’in çıkarları. Bunun üzerine olgunlaşmış bir tavrı görmüyoruz, hazırlıkları görüyoruz. Ne zaman somutlaşır sorusunun cevabı ise aralık ayında Atina’da yapılacak bir toplantıda gizli. ABD, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail dışişleri bakanları bir araya gelecekler. Bu toplantıda bölge politikaları ile ilgili bir ortak tavır şekillenecek. Onun askeri içerikte mi olacağını, enerji odaklı mı olacağını yoksa başka konuda mı olacağını toplantıdan sonra anlayacağız.

    Bölgede şu anda ABD, İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Mısır işbirliği ve dayanışma içinde ‘Burada müşterek neler yapabiliriz’in arayışını ortaya koyuyorlar.

    Yunanistan şu aşamada Ege’de değil de İyon Denizi ve Girit civarındaki karasularını 12 mile çıkararak Türkiye’nin bu konudaki reaksiyonunu ölçmek istiyor. Rusya’nın tavrı konusunda bir değerlendirme yapacak olursak, 12 mil kararının tam olarak neresi için geçerli olacağına bakarak bir tavır alacağını düşünüyorum.

    ‘YUNANİSTAN BU ADIMI ATAMAZ’

    Emekli Tümamiral Deniz Kutluk

    Emekli Tümamiral Deniz Kutluk:

    ABD, Türkiye’de bulamadıklarını Yunanistan’da bulmaya çalışıyor. Ama bu konuşlanma stratejik eksende bir etki yaratmaz. Rusya’nın sıcak denizlere inme potansiyelini oradan gözetlemek istiyor. Ama diyemeyiz ki ABD, Yunanistan’ın bütün iddialarının arkasında bulunuyor. Çünkü Yunanistan’ın Ege’deki iddiaları uluslararası hukuktan destek almıyor. ABD de uluslararası hukuku reddeden iddiaların arkasında durursa, kendisi de ihlal etmiş olur. Bu bakımdan bizim hukuki pozisyonumuz güçlü sayılır. Buradaki çelişki, ABD şirketlerden kurulmuş bir devlet. Dolayısıyla şirket çıkarı ABD de direkt devlet çıkarına dönüşebiliyor. Doğu Akdeniz’de de Rumlar büyük devletlerin sondaj gemilerini kiralayarak onların desteğini arkasına alıyor. Exxon Mobil gibi ABD şirketleri de buna dahil…

    Yunanistan 12 mil kararını Ege’de almayacak kadar zekidir. Alacak olsaydı 1995 yılından beri yapardı. 1995’te alınan Meclis kararına göre Hükümet bu adıma karşı her türlü askeri önemli almak için yetki almış durumda. Dolayısıyla Yunanistan o günden bugüne Türkiye’nin her açıdan geliştiğini gördü. Yunanistan zaten şu anda ekonomik krizle uğraşan bir ülke ve bu adımı atması durumunda savaş sebebi olacağını da biliyor. Diyelim yaptılar savaş çıktı, bir sürü kayıplar yaşandı ve sonunda barış oldu. O barışın maddeleri içinde uluslararası hukuka aykırı olan bu kararın uygulanmayacağını da biliyor. Dolayısıyla burada kamuoyunu okşayan mesajlar ayrı bir şey, reel politika ayrı bir şey. Çipras’ın resen yapılacak bir karara nazaran, konunun Meclis’te tartışılması, o süreçte biraz da zaman kazanarak kamuoyunu sakinleştirmek. Bunu bir siyasi manevra olarak görebiliriz.

    ‘ÖNCE ESAD SONRA BÖLGESEL İŞBİRLİĞİ’

    Emekli Tuğamiral İlker Güven
    Reklamdan sonra devam ediyor

    Emekli Tuğamiral İlker Güven:

    Yunanistan, ABD’nin teşvikiyle bu adımları atıyor. ABD, Doğu Akdeniz ve Ege’de müşterek tatbikatlar yaparak bunları yüreklendirmeye çalışıyor. 1. Dünya Savaşı’ndaki İngilizlerin rolünü bugün ABD oynuyor.

    Türkiye’nin burada yapacağı çok önemli iki şey var. Politik olarak Suriye’de mevcut hükümetin başındaki Beşar Esad ile derhal el sıkışıp bununla eşzamanlı olarak da Münhasır Ekonomik Bölgemizi (MEB) kıta sahanlığı tezimize ve uluslararası haklarımıza uygun olarak ilan etmektir.

    İsrail, Mısır, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan, arkasına ABD’yi alarak Türkiye’yi Ege ve Doğu Akdeniz’den, yani batıdan kuşatmak istemektir. Türkiye bu kuşatma sırasında hem güneyde bir askeri harekat içinde hem de ekonomik sıkıntıları var. İşte Türkiye’nin bu kritik durumundan faydalanmak için çaba sarf ediyorlar. Türkiye ne zaman zayıf düşerse, Yunanistan arkasına bir gücü alarak hareket eder. Türkiye’nin güçlü olduğu zamanlarda da Yunanistan sesini çıkaramaz. Buna karşı yapmamız gereken bellidir. Esad ile birlikte bölge ülkeleriyle de yani İran, Irak, Azerbaycan’ın da katıldığı bölge işbirliğinin ilk temelini atmak.

    Bakın, Türkiye’nin belirsiz, her tarafa çekilebilen politikası nedeniyle ne İran’a ne Rusya’ya yani Astana ortaklarımıza asla güven vermiyoruz. Bu güvenin ilk temel taşı Suriye Hükümeti’yle el sıkışmak. Bölgesel işbirliği temin ettiğimiz takdirde Doğu Akdeniz’deki o ittifaka karşıt bir güç oluşturmuş olursunuz. Biz tek başımıza Yunanistan’la mücadele edebiliriz ama onların oluşturduğu güce karşı bunu yapmak durumundayız. Bölgesel işbirliğinin ardından Avrasya’nın yapıtaşları Rusya ve Çin’i de katarak Doğu Akdeniz ve Ege’de ABD’nin kışkırtıcılığına denge oluşturabiliriz.

    ‘TÜRKİYE MESAJINI NET VERMELİ’

    Emekli Tümamiral Soner Polat

    Emekli Tümamiral Soner Polat:

    Demeçlerde ‘kararlılık’ mesajı verilmesini bu kritik aşamada son kerte önemli buluyorum. Ayrıca, 1995 TBMM kararına vurgu yapılması da büyük bir etki yarattı. Ancak, konjonktürel olarak sonuç verebilecek bu girişimlerin kalıcı bir şekilde çıkarlarımızı garanti altına alması için ilave adımlar da atılmalıdır. Bu kapsamda, ‘neye kararlı’ olunduğu açık, seçik ve net olarak ortaya konulmalıdır. Mesele, Yunanistan’ın yarattığı oldubittilerle (fait accompli) karasuları sorununun çok ötesine geçmiştir. Girit açıkları da dâhil Türkiye’ye ait Ege’de 152’nin üzerinde ada, adacık ve kayalık vardır. Yunanistan bu adalar üzerinde egemenlik iddia etmektedir. Bunlardan Türkiye’nin 6 mil olan karasuları içindeki ada ve adacıklarının bazıları fiili Yunan işgali altındadır. Türkiye bu konuda da net duruşunu ilan etmelidir.

    Yunanistan, muhtemelen Meis Adası nedeniyle kendi MEB’i içinde kaldığını düşünerek Barbaros Hayrettin Paşa Araştırma Gemimizi taciz etmiştir. Yunanistan, 152’den fazla ada ve adacık için Türkiye’nin benzer taleplerde bulunacağını dikkate almalıdır. Bu nedenle Türkiye, Doğu Akdeniz’de koordinatlarını net olarak deklare ettiği MEB’ini bir an önce ilan etmelidir. Kaldı ki iki kez Doğu Akdeniz için ilan ettiğimiz kıta sahanlığının net sınırları belli değildir. Bunu önemli bir teknik eksiklik olarak değerlendiriyorum.

    Yunanistan’ın son karasuları çıkışının iç politika ile hiçbir ilgisi yoktur. Yunanistan’daki bütün partiler Ege ve Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının ‘tartışma dışı’ Yunan egemenlik alanları olduğu konusunda hemfikirdir. Yunanistan’ın Türkiye’ye yönelik dış politikası tarihi boyunca hiç değişmemiştir: “Batı’yı arkasına alarak Türkiye’nin zayıf düştüğü anlarda bir zaman planlaması ile parça parça egemenlik alanlarını genişletmek, Türkiye’nin güçlü olduğu dönemlerde dostluk mesajları vererek sorunları dondurmak!” Yunanistan, her hal ve şartta Türkiye’nin karşısına tek başına çıkma niyetinde değildir. Bu nedenle, ABD ve/veya AB’nin Yunan siyasetine destek vermesi hayatın olağan akışına uygundur. Avrupa jeopolitiğini de dikkate alırsak, Türkiye’nin Yunanistan ile olan her sorununun aynı zamanda Batı ile arasında bir sorun olduğunu farz ve kabul etmeliyiz.

    Türkiye öncelikle kimseden çekinmeden Ege ve Doğu Akdeniz siyasetlerini belirlemeli, bunu devlet politikası haline getirmeli, HDPKK dışındaki bütün partiler bu siyasetlere tam destek vermeli ve bu siyasetler millete mal edilmelidir. Türkiye daha sonra MEB ilanı, işgal edilen adalarımız ve diğer deniz sorunlarımız hakkındaki somut politikalarını dünyaya ve uluslararası kuruluşlara deklare etmelidir. Şu aşamada, öncelikli konu ne istediğimizin, tereddüde mahal bırakmayacak tarzda ortaya konulmasıdır. Bu yönde kesin bir irade gösterilebilirse, Türkiye’nin deniz alaka ve menfaatlerine tecavüz edenleri caydırmak daha kolay olacaktır.

  • Yeni Havalimanı havacılık açısından doğru, şehircilik açısından yanlıştır..!

    Yeni Havalimanı havacılık açısından doğru, şehircilik açısından yanlıştır..!

    Prof. Dr. Ahmet  Vefik  Alp

    1. Müh. Mimar  Kentbilimci

    Istanbul’un güneyinde Marmara Denizi kıyıları Tekirdağ dan Darıca ya kadar betonlaşmıştır. Güneydeki bu yapılaşma önce D 100, daha sonra da TEM Otoyolu ile kuzey yönünde patlamıştır. Biz kentbilimcilerin en büyük kabusu ise Istanbul’un kuzey yönünde daha fazla genişleyerek son ciğerlerimiz Sarıyer ve Beykoz ormanlarını tehdit altına almasıdır. Bendeniz bu nedenle Istanbul 3. Boğaz geçişini güneyde Marmara denizi üzerinden ‘TransMar’ Pendik-Yeşilköy Yüzer Viadük’ Sistemi ile projelendirmiştim. Bu proje dünya basınında yer aldı ve bilimsel literatüre girdi. Aynı uzunlukta benzeri geçiş Hong Kong-Macau arasında yeni hizmete alındı.

    Istanbul için korkulan gerçekleşmeye başladı ve karşı görüşlere rağmen milyonlarca ağaca kıyılıp YSS 3. Boğaz Köprüsü Boğaz ın en kuzeyine yapıldı, Istanbul ormanları %40 lardan % 30 lara geriledi. Tehlike yalnız 3. Köprü ve bunun uçlarına monte edilen Kuzey Marmara Otoyolu ile sınırlı kalmayacak, buraya gelecek muhtemel yapılaşmanın tahribatı daha büyük olacaktır. Yönetimler her ne kadar kuzeyde yapılaşmaya izin vermeyeceğini ileri sürseler de şimdiden o bölgede satılık arsa ve bina ilanları verilmeye başlanmıştır. Para ve oy toplamak için periodik olarak çeşitli adlar altında tekrarlanan imar afları da dikkate alınırsa Ülkemizde kaçak yapılaşmayı durdurmak neredeyse imkansızdır. Çarpık yapılaşma iktidarların yumuşak karnıdır

    Şehircilik uzmanlarınca Istanbul Metropoliten Planı’nda Silivri bölgesine yerleştirilen 3. Havalimanının kuzeye, Karadeniz kıyısına taşınmasıyla korkular tavan yapmıştır Böylece, Istanbul’un ekosistemini dengeleyen son akciğerler ‘Kuzey Ormanları’ büyük bir tehdit altına girmiş ve Istanbul’a hormonlu ızdırap şehri ‘Ekümenopolis’ olma yolu açılmıştır.

    Istanbul Yeni Havalimanı’ na hızlı toplu taşım ulaşmakta halen sorunludur. Havalimanı nın merkezler ile metro veya hızlı tren bağlantısı yoktur. Yanlış yer seçimi haricinde, Istanbul 3. Havalimanı kendi içinde doğru bir proje, başarılı bir ulaşım eseridir, Havacılık açısından Ülkemize ciddi katkıları olacağına inanıyorum. Uzak Doğu, Doğu ve Batı arasında bir transfer merkezi olacaktır. Ayrıca, Türkiye’ye itibar kazandıracaktır. Atatürk Havalimanının bir bölümü belli iç ve dış hatlarda ve özel havacılık alanında görevine devam etmelidir.

    Yanlışların neticelerini önümüzdeki yıllarda görmeye başlayacağız. Nasıl bahçelerimizde yanıp sönen ağustos böcekleri yerlerini sivri sineklere bıraktılar, nasıl Istanbul’un ılıman iklimi yazın bunaltıcı ve rutubetli havaya dönüştüyse, nasıl bugün başımıza ceviz gibi dolu yağıyorsa, ileride de daha ciddi iklimsel sıkıntılar beklemek artık görünür bir olasılıktır. Bir de gündemde Kanal Istanbul ve onu kıyılarına inşa edilecek yeni şehirler vardır. Karar verici ben olsam, zorunlu olanlar dışında Istanbul’ a yeni projelere ve yeni nüfusa izin vermezdim. Aşırı büyüyen şehirler kanserli tümörler gibidir, hastalıklıdırlar.

    Attachments (4)

    1. Boğaz geçişi kuzeydenmi, güneyden mi ALP.JPG

    247 KB   View   Download

    Istanbul Yeni Havalimanı ALP.docx

    23 KB   View   Download

    1. HVL Sİlivri den Karadeniz kıyısna alındı ALP.jpg

    1 MB   View   Download

    Transmar ALP.jpg

    424 KB   View   Download

  • FEYM GRUBU MESAJI  –  ERMENİ FAALİYETLERİ ( 27 Ekim 2018 )

    FEYM GRUBU MESAJI – ERMENİ FAALİYETLERİ ( 27 Ekim 2018 )

    1.. Dünya Bankası’nın Ermenistan Makroekonomik Gelişme Raporu’ na göre, ülkenin borcu 2020 yılına kadar azalacak ve GSYİH’ nin % 55’ine düşecek. 2017’de borç GSYİH’ nın % 58,9’u idi. Rapora göre, ihtiyatlı makroekonomik politikalar, düşük enflasyon ve elverişli ticaret hadleri ekonomik büyümeyi desteklemeye devam edecektir. Reel GSYİH büyümesinin 2018 yılında yüzde 5,3 seviyesinde gerçekleşmesi bekleniyor. (İ)

    2. Dağlık Karabağ savunma güçleri, askeri birliklerin taktik yeteneklerini geliştirmeyi amaçlayan simülasyon ve taktik tatbikatlara devam ediyor. (İ)

    3. Almanya’nın Köln şehrindeki bir topluluk etkinliğinde sergilenen <sözde> eski Ermenistan haritası, Türk medya kaynaklarında bir karmaşa yarattı. Ermeni Haber, Köln Katolik Kilisesi tarafından düzenlenen “Ermeni Tarihi ve Kültürü: Sessiz Ağrı” isimli bir etkinlikte, günümüz Türkiye’sinin kuzeyde Samsun ve güneyde Mersin’e kadar ulaşan sınırlarla birlikte eski Ermenistan haritasına dahil olduğu bildirildi. Harita, daha güneyde, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti topraklarını da kapsamaktadır. (İ)
    (Not ; Bu web sitesi yorumlarımızı yayımlıyor. Verdiğim yorum aşağıda, bilginize. Aynı haritanın Fransa’ nın Lyon kentinde düzenlenen bir etkinlikte de kullanıldığını haberlerimiz arasında yer vermiştik.…, o.tan)
    “Orhan Tan
    Which year and in which document does this map exist? There has not been such a map in world history. On the other hand, showing such a map as real, shows the imperialist ambitions of Armenia over Turkish territory. The Armenian constitution proves my statement. After that sort of unreal attempts Armenian President offers Turkish Presedent come together to solve the problem between our countries!…”

    4. AGİT Minsk Grubunun eski Rus eşbaşkanı Büyükelçi Vladimir Kazimirov Cuma günü yaptığı açıklamada, 1998 yılında imzalanan belgelere değinerek ilgili tarafların hepsi Karabağ’ ı müzakere partisi olarak resmen kabul ettiklerini belirtti. Dağlık Karabağ’ı barış sürecine dahil eden üçlü müzakerelerin 1997’den beri yapılmadığını söyledi. (İ)

    5. Ermenistan Başbakan vekili Nikol Paşinyan ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’un ABD’den silah alınması önerisine ilişkin olarak bir gazetecinin sorusunu yanıtladı ve dikkat ҫekici bir aҫıklama yaptı. Paşinyan, “ABD’den bizim iҫin elverişli bir öneri alırsak, değrlendireceğiz” dedi. (T)
    https://www.ermenihaber.am/tr/news/2018/10/27/Paşinyan-ABD/140162

    6. Ermenistan Başbakan Vekili Nikol Paşinyan, gazetecilere verdiği demeçte, “1 Kasım’da kapatılmış bir parlamentoya sahip olacağız, ancak, bu olayın hangi senaryodan gerçekleşeceğini göreceğiz” dedi. ikinci tur seçimlerinde de aday gösterilmesini engellemiyor. (İ)

    7. Başbakan Nikol Paşinyan gazetecilere verdiği demeçte, Dağlık Karabağ çatışmasının çözümünde Ermenistan ve Karabağ halkının arzusu dışında bir kararın kabul edilemeyeceğini söyledi. (İ)

    8. Sınır Tanımayan Gazeteciler (Reporters Without Borders – RSF) tarafından 2002 yılından beri her yıl yayımlanan Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi, gazetecilere sunulan özgürlük düzeyine göre 180 ülkeyi kapsıyor.
    Ermenistan, RSF’nin serbestlik endeksinde 180 ülke arasında 80’inci sırada yer aldı. Gürcistan 61, Türkiye 157, Azerbaycan163 ve İran 164 üncü sırada yer aldı. (İ)

  • TRIDENT JUNCTURE’ 18 TATBİKATI  

    TRIDENT JUNCTURE’ 18 TATBİKATI  

    Şubat’ta ABD yönetimi, nükleer caydırıcılık ve savunmaya yönelik Nükleer Doktrini’ni yayınladı.
    Doktrin’in ana fikri; düşük verimli nükleer seçenek dahil olmak üzere “Nükleer Üçlü” denilen,
    1- Olası bir savaşta hayatta kalmaya,
    2- İlk vuruşu yapabilmek için geniş kapsamlı nükleer cephane varlıklarının çeşitli silah  platformlarına yayılmasına,
    3- Stratejik olmayan nükleer kapasitenin sürdürülmesine dayandı.
    Doktrin’in politikasını ise;
    1- Düşmanın herhangi bir ölçekte nükleer saldırısını ve nükleer olmayan stratejik saldırganlığını caydırma,
    2- Caydırıcılık başarısız olursa ABD nükleer güçlerinin özel ve esnek rolüyle zararın sınırlanması  oluşturdu. 
     
    *
    Doktrin çerçevesinde Başkan Trump, Rusya’nın anlaşma şartlarını yerine getirmemesini esas aldı.
    Ve Washington’un 1987’de Sovyetler Birliği ile imzaladığı Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması’ndan (INF) çekeceğini açıkladı.
    INF Antlaşması’nın çökmesi; 
    1950 ve 1960’lara benzer yeni teknoloji ve sınırsız rekabet ile körüklenen Soğuk Savaş’ın yeni bir versiyonuna geri dönüldüğü anlamına geldi… 
     
    *
    Nitekim yeni teknolojilerle  sınırsız rekabet, Eylül’de  Sovyet döneminden sonra Rusya’nın en büyük askeri tatbikatı olan Vostok’ un sahneye koyulmasıyla başladı.
    Vostok Tatbikatı ; ABD ile uzun süredir devam eden gerginlikte, Rusya’nın bir başka jeopolitik rakibin yörüngesine daha da yakınlaştığı mesajını verdi.
    Tatbikatda Rusya, Çin ve Moğol ordularının Radyasyon, Kimyasal ve Biyolojik Savunma Birliklerinin, düşmanın kitle imha silahına karşı belirli bir bölgeyi  koruma
    yöntemleri test edildi…
     
    *
    Vostok’tan sadece bir hafta sonra bu kez, 25 Ekim- 7 Kasım’da  ABD ve NATO birlikleri Norveç’te “Trident Juncture” tatbikatını başlattı.
    ABD, NATO üyeleri ve üye olmayan İsveç ve Fillandiya’nın oluşturduğu bloğun tatbikatında ;
    Rusya ve Batı arasındaki artan jeopolitik gerginlik döneminde, çok uluslu  bir savunma gücünün bir müttefiki kurtarmaya gelebilme yeteneği ve caydırıcılık güvenilirliği test ediliyor… 
     
    *
    Trident Juncture, NATO’nun son 20 yıldaki en büyük tatbikatıdır.
    Tatbikatın olası senaryosuna göre, NATO’nun bir charter üyesi olan Norveç’in Kuzey Kutup sahil şeridi, düşmanın amfibi birliklerince saldırıya uğramıştır.
    Tatbikatta NATO’nun  ittifak anlaşmasının 5.maddesi uyarınca toplu savunma müdahalesinde bulunmak üzere harekete geçmesi,
    Ve düşmanın üye bir ülkenin egemenliğini ihlal etmesine göstereceği tepki test ediliyor…
     
    *
    Başkan Trump ve Rusya Devlet Başkanı V.Putin, karşılıklı sıcak ilişkileri sürdürmeye çaba gösteriyor.
    Ancak Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi, Rusya’yı ve Çin’i,  ABD değerleri ve çıkarlarına karşı revizyonist ülkeler olarak tanımlıyor.
    Çünkü Rusya’ nın son beş yılda Ukrayna krizinde oynadığı rol, Kırım’ı ilhak etmesi, Suriye’de rejime destek vermesi,
    Batı seçimlerine müdahale etmesi ve daha bir çok nedenle Güvenlik Anlaşmalarını ihlal ettiği  iddia ediliyor.
     
    *
    Fakat ABD’nin Rusya’ya yönelik bu  yol ayrımındaki  tehlike;
    Gerçek bir kriz sırasında hem düşman hem de müttefikler arasında bir kafa karışıklığının yaşanıyor olmasıdır. 
    Çünkü NATO ittifakının özünde, ABD’nin müttefiklerinin yardımına hemen yardım edeceği inancı yatıyor,
    Ama Başkan Trump’ın NATO ile ilgili görüşleri, AB’nin kendi güvenlik ordusunu kurmaya yeltenmesi;
    Müttefiklerin ABD’nin savunma konusundaki kararlılığına ilişkin inancı giderek zayıflatmıştır.
     
    *
    Bir tatbikat ancak hem bir ulus olarak ABD’nin müttefikleriyle,
    Hem de müttefiklerin kendilerinin Rusya tehdidi için daha yetenekli ve daha hazırlıklı bir şekilde büyüdüğünü somut olarak gösterebilir  
    Ama hiçbir tatbikat, güvenilirlik kaybını tam olarak telafi edemez.  
    *
    Norveç, müttefiklerin ABD’nin çelişkili Rusya politikasına nasıl tepki verdiğinin iyi bir örneğidir.
    Rusya ve Norveç arasındaki ilişki, komşular arasındaki ilişkilere yakışır bir olgunluktadır.
    Kuzey Norveç’teki Norveçli yetkililer ve  Kola Yarımadası’ndaki Rus yetkililer arasında güçlü iletişim vardır.
    Rusya ve Norveç, balıkçılık ve sınırlar gibi konularda anlaşmazlıkları dostane bir şekilde çözdüler.
    Ruslar, antlaşma gereği bir varlığa sahip olma hakkını Norveç’in egemen toprakları olan Svalbard’da Norveçlilerle barışçıl bir şekilde bir arada yaşayarak kullanıyor. Norveç Dışişleri Bakanı Ine Eriksen Soereide, Arctic’de Rusya ile bir  savaş riskini  “düşük” olarak değerlendiriyor…
     
    *
    Ama iyi komşuluk ilişkilerine rağmen bu tatbikat Norveç topraklarında yapılıyor.
    Savunmasını ciddiye alan bir ülke olan Norveç için bu tatbikata katılım iki mesaj  veriyor;
    1-  Norveç olası bir zorbalığa karşı tedbir alıyor.
    2-  Bölgesinde Rusya’nın faaliyetlerinden endişeleniyor.
    Ve NATO  askeri kapasitesini kullanarak olası bir Rus maceracılığını caydırmayı öngörüyor…
     
    *
    Norveç’in komşusu İsveç’te Trident Juncture’a  katılıyor.
    Rusya’nın siber ve dezenformasyon kampanyalarının yanı sıra kışkırtıcı hava araçları ve denizaltı faaliyetleri Stockholm’ü endişelendiriyor.
    Zorunlu askerlik yeniden başlatılmış, stratejik olarak yerleşilen  Gotland Adası’daki askeri güç takviye edilmiş,
    Hükümet savunma harcamalarında ciddi bir artış sağlamıştır.
    Stockholm’ün mesajı; İsveç’in savunmasını sağlamak için gerekenleri yapacağı ve tehditlere göz yummayacağı anlamına geliyor.
     
    *
    Bu sırada Başkan Trump, Rus askeri faaliyetleri ile çok ilgili olmasa bile Avrupa’da Rusya’ya karşı caydırıcılığı güçlendirmeye devam ediyor.
    ABD ile Avrupa arasındaki deniz koridorlarının  korunmasına ve müttefiklerin Grönland-İzlanda-İngiltere bölgesinde artan Rus askeri faaliyetleri ile başa çıkmalarına yardımcı olmak için Norfolk’ta , ABD İkinci Filosunu yeniden oluşturuyor.
     
    ABD dahil olmak üzere Trident Juncture tatbikatına katılan ülkeler,
    Avrupa’daki Rus askeri faaliyetleri hakkında açıkça endişe duyuyor.
    Ama endişeler;
    1- Rusya’yı bir tehdit değil  “iyi bir rakip” olarak gören  ABD başkanıyla tamamen çelişiyor,
    2- Avrupa’nın ortak bir Avrupa Gücü oluşturma çabalarıyla boğuluyor.
     
    *
    Bu çelişkili tablo, Nordik-Baltık’taki Rus maceracılığını engellemek için harekete geçen ABD müttefikleri ve ortakları arasında hayal kırıklığı ve tedirginliğe yol açmıştır.
    ABD müttefiklerinin beklediği Amerikan güvenilirliğini pekiştirecek gibi görünen Trident Juncture tatbikatına büyük katılıma rağmen,
    ABD’nin NATO’ya olan sarsılmaz  taahhüdü; NATO’nun güvenilirliğini ve ABD ordusunun Avrupa’daki güçlü bir caydırıcı duruşunu yeniden kurma çabalarını altüst ediyor.
    NATO ve İskandinav-Baltık ülkeleri de  aynı fikirde gibi görünmüyor.
     
    *
    Sadece büyük güçler arasında var olan ve haftadan haftaya kötüleşen anlaşmazlıklar, NATO tatbikatıyla eliyle daha da şiddetleniyor…  
      
    *
    Onlar şu düşünce ya da bu düşüncede ordularının Sibernetik, Nükleer, Kimyasal ve Biyolojik Savunma birliklerini test ederken,
    Bu sırada İslamcı bir İmam ve bu sıfatlarıyla yüce İslam dinine meydan okuyan birisinin Başkomutanı olduğu TSK’da,
    Dehşetli bir inatla sürdürülen bitmez-tükenmez operasyonların birinde Tunceli Nazımiye  kırsalında,
    Jandarma Özel Harekat mensubu sıfatları önemsiz,
    İki uzman çavuş soğuk havada donarak hayatlarını kaybetmiştir…
    O hâlâ Rabia’sını sallıyor…
     
    28.10.2018