Ana sayfa Haberler Politika

Orgeneral Mustafa Muğlalı Olayı

Kıymeti bilinmeyen, sırf görevini yaptığı için cezalandırılan insanların

başında Mustafa Muğlalı Paşa gelir. O’na millet olarak özür borçluyuz.

Vefatının üzerinden 58 yıl geçmesine rağmen Mustafa Muğlalı Paşa Türk

Milleti ile sorunu olan mâlum çevrelerin hâla bir numaralı boy

hedeflerinden birisidir. Mustafa Muğlalı ne yapmıştır da, yarım asırdır

Türkiye’nin ve Türklüğün düşmanlarının hedefi olmaya devam etmektedir.?

1882 yılında Muğla’da dünyaya gelen Mustafa Muğlalı, 1901 yılında Harp

Okulunu, 1904 yılında Harp Akademisini bitirdi. Balkan savaşına katıldı. 1.

dünya savaşı sırasında Adana Bölge Komutanlığı Kurmay Başkanlığı yaptı.

Bugünkü Milli İstihbarat Teşkilatı’nın nüvesi olan Teşkilatı Mahsusa’da

çalıştı, Onun devamı niteliğindeki Zabitan Grubu’nun kurucuları arasında

yeraldı. Zabitin Grubu’nun bir müddet sonra adını değiştirdiği ve yine

Muğlalı Mustafa Bey başkanlığında Yavuz Grubu olarak faaliyetini devam

ettirdiği anlaşılmaktadır.

Kurtuluş savaşına Tümen komutanı olarak katılan Muğlalı Mustafa, 1922’de

Albay 1927’de Tümgeneral oldu Soyadı Kanunu çıkınca, Muğlalı soyadını aldı.

23..Aralık.1930′ da Menemen’de Devlete Karşı ayaklanıp Genç Asteğmen

Kubilay’ı şehit eden yobazları yargılayan Harp Divanının başkanlığını yaptı.

Bir kısım Medyanın Mustafa Muğlalı düşmanlığının temelinde, bu mahkemenin

reisliğini yapması yatmaktadır.

1931-1939 yıllarında 1. ordu komutanlığı, iki kez yüksek askeri Şura üyeliği

ve 1943-1945 yılları arasında da 3. Ordu Komutanlığı yaptı. Mustafa

Muğlalı’nın haksızlığa uğramasına, 20 yıl hapse mahkum edilmesine yol açan

olaylar bu görevi sırasında cereyan etmişti.

1940’lı yıllar… İkinci Dünya Savaşı yılları, ülkede yokluk

yaşanıyor.İngiliz, Fransız, Alman,Rus ve İran casusları ülkede cirit atıyor.

Doğu Anadolu ülkenin diğer kesimlerine nazaran daha karışıktır. Yabancı

ülkeler lehine casusluk iddiaları hergün ilgili makamlara

ulaşıyor. Devlet bölgede sıkıyönetim uyguladığı halde hırsızlık, kaçakçılık,

eşkıyalık, soygunculuk, ırza tecavüz eylemleri engellenemiyor.

Casus mu, hain mi, eşkıya mı olduğu belli olmayan bazı gruplar, bölgede

güvenlik sağlamak için canla başla çalışan askerleri de pusuya düşürerek

şehit ediyorlar ve kendilerine kucakaçan Irak ile İran’a kaçıp bir süre

saklandıktan sonra tekrar

bölgeye dönüp eylemlerine devam ediyorlardı.

Bu çeteler, Türkiye’den büyük ve küçükbaş hayvanları çalıyor, o sıralarda

fiilen Rusların kontrolunda olan İran’a götürüp satıyorlardı. Bu eşkıyalar

Rus ve İran makamlarınca da korunuyordu.

Bu eşkıya genelde iki nüfus kağıdı taşıyordu. İran’da İran, Türkiye’de Türk

vatandaşı gözüküyorlardı. Bölge halkı bu eylemlerden dolayı canlarından

bezmişlerdi. İnsanlar kendilerini nasıl koruyacakları nı bilemedikleri için

orduya ve askere sığınıyorlardı…

Bölgedeki karışıklıklar artınca Orgeneral Mustafa Muğlalı, çok deneyimli ve

disiplinli bir asker olduğu için Üçüncü Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı’na

getirilir. Hayatı savaşlarda geçmiş olan Muğlalı Paşa işi çok sıkı tutar,

canilere karşı amansız bir mücadele başlatır ve birtakım tedbirler alır. Bu

tedirlerler arasında; Siirt’teki gezici Jandarma Taburu’nun bu bölgeye

kaydırılması, çobanlar silahlandırılması , gezici ekipler kurulması da

vardı. Ayrıca, Paşa, eşkıyanın sınır ötesine kaçmasını önlemek için de

emrindeki birliklere Irak ve İran’a kaçan eşkiyayı takip ve “gerekirse vur”

emri verir.

1943 yılında Van’ın Özalp İlçesi’nin sınır bölgesinde İran’a kaçmaya çalışan

bir grup, güvenlik güçleri tarafından sıkıştırılır. Çatışma çıkar ve dur

emrine uymayan kürt eşkıyalardan 33 tanesi öldürülür..

Bu olaydan sonra bölgede az da olsa sükun sağlanır. Bölge halkı Paşa’ya

minnettar. Bölge huzur ve sükun içinde… İçişleri Bakanlığınca, bölgede

sükun sağlandığı için, Valiliğe, Jandarma komutanlığına teşekkür yazıları

yazılır.

20.Aralık.1943 tarihinde Van Cezaevinde yatan İsmail Özay isimli bir mahkum,

TBMM’ne yazdığı dilekçesinde; bu 33 kişinin kaçmalarının sözkonusu

olmadığını, bilerek katledildiklerini iddia eder, olaydan yaralı olarak

kurtulup İran’da yaşayan kardeşinin affedilmesini ve olayın tahkikini talep

eder.

Adalet Bakanlığının Genelkurmay Başkanlığından kanunun adli takibinin

yapılmasını ilişkin talebine karşı, Mareşal Fevzi Çakmak’ın verdiği yanıt

yiğitçedir, Türk’çedir: “Ordu komutanı o günkü şartların gereğini yapmıştır.

Memleketin yüksek menfaati için gerekli tedbirleri almıştır. Görevini yerine

getiren bir komutanı mahkemeye veremem.

Böyle Şey olamaz.” Fevzi Çakmak’tan sonra Genel Kurmay Başkanı olan Kazım

Orbay’da aynı tavrı sürdürür.

1945 yılında 2. dünya savaşı sona erer. Her şey normale dönüşür .

1946 seçimleri sırasında bu olayı kendi lehlerine oya tahvil etmek isteyen

siyasetçiler bu olayı saptırırlar. Bir taşla birkaç kuş vurulacaktır. İkinci

dünya savaşı sırasında yabancı ajanların kaşıdıkları Kürtçülük çıbanı

yeniden kaşınarak olay oya tahvil  edilecek, Atatürk’ün yakın bir silah

arkadaşı zor durumda bırakılarak, şuur altlarındaki Atatürk düşmanlığına

dayanan aşağılık duygusu  tatmin edilecek, Menemen olaylarında yargılamayı

yapan kahraman bir asker yargılanarak gerici çevrelere menemenin rövanşının

alındığının mesajı verilecektir.

1946 seçimlerinden sonra Meclis’e giren Demokrat Parti milletvekilleri bu

olayı yeniden Meclis gündemine getirirler. Öne sürülen iddia şudur: “Çatışma

sırasında öldüğü iddia edilen 33 insan masumdu ve kurşuna dizildiler.”

Kıyamet kopar…

Muhalefet milletvekilleri bu olaydan Cumhurbaşkanı İnönü ile Milli Savunma

Bakanı Ali Rıza Artunkal, İçişleri Bakanı Hilmi Uran’ı sorumlu tutarlar.

İktidar ise Demokrat Parti’nin derdinin 33 masum vatandaşın öldürülmesi

değil, İnönü iktidarını yıpratmak ve oy toplamak olduğunu söyler.

Aylarca süren tartışmalardan sonra bu olay hakkında Mecliste araştırma

komisyonu kurulur. Araştırma komisyonu o yılların olağanüstü şartlarını, o

olay sayesinde sağlanan huzur ortamını, 33 eşkiyanın ülkeye zararlarını,

Mustafa Muğlalı’nın ülke sevgisini, hiç dikkate almaz. Kin ve intikam

duyguları içerisinde hareket eder. Araştırma komisyonu hiçbir siyasiye,

hiçbir bürokrata suç yüklemez. Tek suçlu Orgeneral Mustafa Muğlalı ile

Necdet Bilgez ve Bilal Bali isimli yedek subaylardır.

Meclis Araştırma komisyonu kararından sonra dava açılır ve 1947 yılında

emekli olan kahraman Mustafa Muğlalı Paşa yargı önüne çıkarılır.

Mahkeme, 1943 yılının şartlarına, o tarihte bölgede cereyan eden olayların

vahametine, o ortamın düşünce ve gereklerine göre değil 1948 yılının normal

şartlarının havasına göre yürür. Muğlalı Paşa, yargılama boyunca bir Türk

komutanına yaraşır şekilde bütün

sorumluluğu üzerine alır ve zamanın hükümetini hiçbir şekilde suçlamaz.

“Bu subaylara emri ben verdim, onların suçu yoktur. Yaptıklarım suç ise tek

suçlu benim” der. Hakimin “Ya emrinizi

yerine getirmeseydiler” sorusuna

“O zaman şakileri kendim vururdum.”

Yanıtını verir.

33 şakinin yok edilmesi sırasında oh diyenler, Muğlalı Paşa’yı takdir

edenler, alkışlayanlar, başka bir havanın, başka hesapların insanı

olmuşlardır. Oy kaygısı her şeyin önüne geçmiştir. Mustafa Muğlalı Paşa

Atatürk’ün silah arkadaşı olmasına rağmen, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü bu olay

karşısında parmağını bile kıpırdatmaz. Ve mahkeme sonucu gerçekten çok

hazindir:

Hayatını Türk Ordusuna ve Türkiye Cumhuriyetine adamış olan Mustafa Muğlalı

Paşa “33 masum(!) insanı öldürmek suçundan”  idam cezasına çarptırılır….

İŞTE REZALETİN PERDESİ

Daha sonra cezası 20 yıl hapse çevrilir. 33 tane eşkıyaya hak ettiği cezayı

verdiği için ödüllendirmesi gereken Mustafa Muğlalı Paşa, politik

yalakalığın, siyaset oyunlarının kurbanı olur. Türk yargısının siyasi

kararlarından birisi olan bu yargılama sonucunda, tek mahkumiyet Mustafa

Muğlalı içindir.

Başka hiçbir kimse ceza almaz… Mahkeme, eşkıya artıklarının ifadelerini

Türk Askerinin ifadesine tercih etmiştir.

Mahkeme sonrası Askeri Yargıtay bu kararı bozar. İkinci bir mahkeme dönemi

başlar ama bu sırada kahraman Türk Ordusu’nun bir neferi olan, bütün ömrünü

Türk Yurdu’nun bağımsızlığına adayan Mustafa Muğlalı Paşa bu durumu

hazmedemez; bulunduğu

cezaevinde kahrından 11 Aralık 1951 tarihinde, 70 yaşında vefat eder.

Türk gibi düşünen tek kurum olan Türk Silahlı Kuvvetleri, Mustafa Muğlalı

Paşa’nın naaşını Devlet Mezarlığına naklettirdi ve kahraman Türk

komutanlarının heykellerinin yer aldığı

Genelkurmay bahçesindeki Ölmezler Yolu’na O’nun heykelini diktirdi.

————–AYNI HIKAYEYI BASKA BIR KAYNAKDAN DINLIYELIM

Orgeneral Mustafa Muglali Olayi


30 Temmuz 1943 günü akşamüstü, Van’ın Özalp ilçesinde 33 Kürt köylüsü, gözaltında tutuldukları sınır karakolundan alındılar ve içlerinden 32’si kırsal bölgede kurşuna dizilerek öldürüldü. Katliamdan kurtulan tek kişi, bir taşın arkasına gizlenmiş ve cinayetleri başından sonuna kadar izlemişti.
Aslında köylüler olaydan birkaç gün önce gözaltına alınmışlardır ve suçları sınırı izinsiz geçerek hayvan ticareti yapmaktır. Daha sonradan TBMM Soruşturma Komisyonu’nun saptadığına göre aslında kaçakçılıktan hisse alan bir devlet çetesi başından beri vardır. “Anlaşıldığına göre” deniliyor raporda, “İranlı çapulculara misilleme yapmak için sorumluluğu olmayan çeteler kurmak fikri şu üç kişinin kafasından çıkmış bulunmaktadır: Özalp Kaymakamı Hilmi Tuncel, Özalp Jandarma Kumandanı Yüzbaşı Vasfi Bayraktar ve Hudut Tabur Kumandanı Binbaşı Şükrü Tüter. Bu üç resmi memur söz ve fiil birliği halinde çeteyi kullanmakta ve İran hudutları içerisine sokarak hayvan talan ettirmektedirler.”
Bu talan operasyonlarından birinde askerler İran sınırından içeri girip Mehmedi Mısto isimli aşiret reisinin hayvanlarını gaspettiklerinde, Mısto, önce güzellikle hayvanlarını geri ister. Aldığı yanıt: “Gelir karını da alırız” olur. Bu kez harekete geçen Mısto, sınırdan içeri girer ve hayvanlarını geri alır. Böylece aslında o gün katliam kararı alınmıştır bile. Önce olay, “Rus askerleri sınırı geçti” diye sağa sola abartılarak bildirilir. Sonra operasyon başlar ve Mısto ile birlikte 40 köylü gözaltına alınır. Ancak Özalp Sulh Mahkemesi sanıkları suçlu bulmaz ve serbest bırakır. Ancak iş bu kadarla kalmaz, artık olaya 3. Ordu Müfettişi Mustafa Muğlalı da karışmıştır. Muğlalı, 24 Temmuz günü Van’a ulaşır ve daha orada generallerle yaptıkları toplantıda bu köylülerin yeniden gözaltına alınıp öldürülmeleri kararı alınır. 25 Temmuz’da biri kadın, biri 11 yaşında çocuk, biri kıtasından izinli gelmiş muvazzaf çavuş ve biri de hava değişimli er olmak üzere 33 kişi yakalanıp Özalp polis karakoluna konulur.
Bu arada, İçişleri Bakanlığı müfettişi Avni Doğan, bu kadar açık bir cinayet kararından biraz rahatsız olur ve Muğlalı ile görüşmek ister. Ancak general, bu talepleri reddeder. Daha doğrusu yine komisyon raporuna göre, Muğlalı, ‘’Memleketin çıkarı için babamı bile asarım, Avni Doğan bu işe karışmasın, onu kırbaçlarım’’ gibi bir yanıt verir.
Özalp’te yanındakileri dairede bırakıp tutukluları görmeye giden Avni Doğan’dan gözaltındaki köylüler yardım istediklerinde, Şükrü Tüter, “Efendim, bunlar casusturlar, ordunun konuşunu düşmana bildiriyorlar, Harp Divanına verileceklerdir’’ diye müdahale eder. Bu cevap karşısında müfettiş işin büyüdüğünü anlar ve geri çekilir.
Artık karar kesindir. Ertesi gün, Muğlalı Özalp’tan ayrılır ve geride bir yazılı emir bırakır. Emir aynen şöyledir:
“Van Mıntıka Komutanlığına
1. Özalp mıntıkasındaki teftişlerimde Özalp hudut mıntıkasını çok iyi tanıyan ve sık sık memleketimiz içlerinde çapulculuk yapan aşiretler hakkında çok iyi bilgi sahibi oldukları anlaşılan ilişik listede isimleri yazılı kişilerin çeşitli gruplar halinde, subay ve erlerin beraberliğinde hudut mıntıkasına götürülerek kendilerinden esaslı bilgi alınmasını ve İran hududunun gizli ve çapulcuların görünmeden gelmesine elverişli yol ve patikaların öğrenilmesini çok faydalı buluyorum. 2. Bu adamların her ne kadar görevi yerine getireceklerine söz vermelerine rağmen sözlerinden dönmeleri ve fırsat bulurlarsa kaçmaları her an olanaklı bulunduğundan müfrezelerin çok uyanık bulunmaları gereğinin müfreze komutanlığına bildirilmesini, şayet bu hale cüret edenler ve erlerin silahlarını almak amacıyla üzerlerine saldıranlar bulunduğu taktirde derhal silah kullanılmasının hiçbir zaman unutulmamasını önemle rica ederim.”
Bu, kesin bir öldürme emridir. Gerçekten de 33 Kürt köylüsü karakoldan alınıp Çilli Gediği denilen bölgeye getirildiklerinde karar uygulanır ve biri dışında tümü kurşuna dizilir.

“Baktı otuzüçten biri
Karnında açlığın ağır boşluğu
Saç, sakal bir karış
Yakasında bit
Baktı kolları vurulu
Cehennem yurekli bir yiğit
Bir garip tavşana
Bir gerilere.”

Daha sonra da kaçarken vuruldukları yolunda tutanak düzenlenir.
Orgeneral Mustafa Muğlalı ise Genelkurmay Başkanlığı’na raporunu şöyle yazmaktadır:
“Özalp mıntıkasındaki teftişimde, Özalp mıntıkasını çok iyi tanıyan ve İran topraklarında akrabaları olup sık sık memleketimiz içinde çapulculuk yapan aşiretler hakkında çok iyi bilgi sahibi oldukları anlaşılan kişilerin çeşitli gruplar halinde hudut mıntıkasına götürülerek esaslı bilgi alınması ve İran hududunun gizli ve çapulcuların görünmeden hududumuza girmelerine elverişli yolların öğrenilmesini ve bu mıntıkada öteden beri meydana gelen çapulculuk olaylarının önlenmesi bakımından çok faydalı buldum. Emir üzerine subay komutasında çeşitli gruplar halinde hudut mıntıkasına sevkedilen 32 kişi Çilli Gediği mıntıkasına götürülmekteyken hududumuz dışında gruplar üzerine ani olarak açılan ateşle beraber bir kısmı korunmalarına memur edilen süvarilerin hayvanlarını almaya ve diğer bir kısmı da hududu geçerek kaçmaya teşebbüs etmişlerse de derhal silah kullanmak zorunda olan muhafızlarla, hududun dışından açılan ateş arasında kalan ve kısmen hududun dışına çıkmayı başaran kişilerin çarpışma sonucunda firarlarına meydan verilmeden tamamen imha edildiklerinin tahmin edildiği; çarpışma gruplarının birine komuta eden subayın elinden yaralandığını ve grupların görevlerini çok iyi bir surette yaptıklarını Van Mıntıka Komutanlığı’nın bilgilerine atfen arz ederim.”
Oysa, TBMM Komisyonunun raporunda olay şöyle özetlenir: “30 Temmuz 1943 Cuma günü sabahleyin nezarette bulunan 30 sivil ve iki asker dışarı çıkarılmış elleri arkalarına ve kişiler birbirlerine iplerle bağlanmak suretiyle adı geçen iki teğmenin komutasındaki takımın önüne; katılarak Çilli Gediği yönünde sevkedilmişlerdir. Bu sırada zaten öldürüleceklerini bilen elleri bağlanan mağdurların yalvarıp yakarmaları, feryadı figanları çok yürekler acısı bir sahnedir. Kafile Çilli Gediğine geldiğinde ikiye ayrılmış, işaret mangasının havaya ateş etmesi üzerine, iki teğmen emirlerindeki mangalara ateş emrini vermişler erler piyade tüfekleri ve hafif makinalı tüfeklerle 32 masum vatandaşı yaylım ateşi altına alarak katletmişlerdir. Bundan sonra yine Şükrü Tüter’in evvelce verdiği sözlü emir gereğince mağdurların üzerleri aranıp para ve saatleri gaspedilip kişilere dağıtılmıştır.”
Daha sonradan; o süreçte ordunun oligarşi içindeki yeri ve konumunun, bugünkü düzeyinden oldukça uzakta olmasının da etkisiyle, biraz da Demokrat Parti’nin popülist politikaları sonucu başlatılan yargılamalarda, 1950’lerin başında Muğlalı idam cezasına çarptırıldı ve bu ceza 20 yıl hapse çevrildi. 1951 yılında cezası infaz edilirken kalp krizi geçiren general Muğlalı cezaevinde öldü. Böylece sömürgeciliğin tarihindeki en kanlı olaylardan birinin üstü de kapanmış oldu.

—————-BASKA BIR KAYNAK DAHA AYNI HIKAYEYI SOYLE ANLATMIS ————

Devletin demir yumruğu: Muğlalı Paşa

Ayşe Hür 10.05.2009

http://taraf.com.tr/makale/5536.htm

KORUCU TERÖRÜ. Mardin’in Bilge Köyü’nde (Köyün Kürtçe adı bazılarına göre Kertê, bazılarına göre Zanqırt) yaşanan korkunç olayın etkisinden kurtulmak kolay değil. Televizyonlarda, gazetelerde son derece nitelikli analizler yapılıyor. Olayın kaynağı rant mı, husumet mi, cahillik mi, töre mi, feodal düzen mi, koruculuk sistemi mi, terör kültürü mü, yöneticilerin aymazlığı mı, JİTEM’in komplosu mu, bunların bileşimi mi karar vermek için biraz daha vakte ihtiyacımız var ama aşağıda okuyacağınız Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın 30 senelik devlet hizmetinin hikâyesi gösteriyor ki, bu ülkedeki en büyük cinayetleri maalesef, devlet işlemiştir.

DEVLET TERÖRÜ . Vatandaşlarının bir bölümünü düşman gibi gören ve en ağır silahlarla üstüne giden, yeri geldiğinde beynine kurşun sıkan, köylerini ‘devlete düşman’, ‘devlete dost’ diye tasnif eden, ‘dost’ dediklerinin eline en korkunç silahları verip, ‘düşman’ dediklerini taciz ettiren, suçüstü yakalananları ‘tanırım iyi çocuktur’ diye kanadı altına alan bir devletin vatandaşlarının birbirine sevgi ve saygı duyması beklenebilir mi? Bu korkunç olayın, otoriter devlet yapımızı, askerî ve siyasal kültürümüzü, töremizi, inanç sistemlerimizi samimi şekilde gözden geçirmemize vesile olmasını diliyorum…

Karakol ve Zabitan örgütleri

Kahramanımız Muğlalı Mustafa Bey, Mondros Mütarekesi sonrasında, Karakol, Zabitan, Yavuz gibi İttihatçı direniş örgütlerinde yöneticilik yapmış, ancak bu görevi sırasındaki bazı tedbirsizlikleriyle Ankara’nın tepkisini çekmiş bir Yarbay’dı. (Örneğin Hintli Müslümanların temsilcisi sıfatıyla Ankara’ya gelen ve Mustafa Kemal’e suikast girişimi suçundan idam edilen Mustafa Sagir’in yolculuk belgesinin üzerinde Muğlalı’nın mührü vardı.) 1922’de zaferin kazanılmasından 1927’ye kadar Albay rütbesiyle 18, 13, 10, 3, 11 ve 41 Tümen Komutanlıklarını yürüten Muğlalı’nın yıldızı 1927’de, devletin Dersim yöresindeki isyanlardan sorumlu tuttuğu Koçuşağı Aşireti’ne karşı yürütülen ‘Tedip Harekâtı’ ile parladı. ‘Tedip’ terbiye etmek anlamına geliyordu ve devletin terbiyeye soyunduğu Koçuşağı Aşireti, bazı kaynaklara göre 2.500 kişiydi, bazı kaynaklara göre 4 bin kişiydi. Elbette nüfusun büyük bir çoğunluğu yaşlı ve çocuklardan oluşuyordu. Eli silah tutan sayısı ise iyice azdı. Ama nedense koskoca devlet bu küçücük aşiretten çok korkuyordu ve onu ezmek gerektiğine inanıyordu.

Koçuşağı Tedip Harekâtı

Tedip Harekâtı’nın başına devletin raporlarında “cebbar (kudretli), gayur (gayretli) ve bilhassa çok sert bir kumandan” olarak tarif edilen Elazığ ve Havalisi Komutanı Muğlalı Mustafa atandı. Harekâtın icrası için bir piyade alayı, bir bölük, üç kudretli dağ bataryası, altı tayyare ve jandarma ve milislerden oluşan grupları seferber edildi. 6 Eylül 1926’da başlayan harekâtın ikinci günü akşamı, Koçuşağı Aşireti’nin ileri gelenleri teslim bayrağını çekmişlerdi ancak Muğlalı, köylüleri samimi görmeyerek, harekâta devam kararı aldı. İlâve üç tabur ve bir müfreze ile takviye ettiği birlikleri, uçakların desteğinde Koçuşağı Aşireti’nin iflahını kesti. Tam aşirete yataklık ettiği gerekçesiyle Tağar ve Koçulu köyleri yakılmıştı ki, 30 eylülde, Koçuşağı isyancılarından bir grup Mustafa Bey’in Amutka mıntıkasındaki çadırına baskın düzenleme cüretinde bulundu. Bu durum ‘sert kumandan’ın tepesini iyice attırdı ve 30 ekime kadar süren kanlı harekât sonunda, mağaralara sığınmış isyancılar teker teker imha edildiler.

Bicar Tenkil Harekâtı

Kürtleri tepeleme işini gayet başarılı yaptığı görülen Muğlalı’nın yeni görevi 1925’teki Şeyh Said İsyanı’nın bastırılmasından sonra Murat Suyu yakınlarındaki Bicar bölgesinde toplanarak sağa sola saldırdığı iddia edilen eskiisyancıları imha etmekti. Haziran 1927’de bölgeye gelen Muğlalı’nın emrine verilen kuvvetler 7. Kolordu’dan 63. ve 62. Piyade Alayları (Bir tabur eksik), 40. Süvari Alayı, 7. Seyyar Jandarma Alayı, bir muhabere, bir sıhhiye birliği, 8. Kolordu’dan 12. ve 19. Alay (Bir tabur daha sonra Bingöl’ den getirilmişti), 3. Seyyar Jandarma Alayı ve üç dağ bataryasıydı. Ayrıca devlete sadakatleriyle tanınan Hezanlı Şeyh Selim Efendi Milisleri, Şeyh Selâmet Köyü Milisleri, Bicar Milisleri, Lice Milisleri, Hani Milisleri, Bingöl’den katılan milis grupları, Gökdere Milisleri de kendisine yardımcıydı. Olayları uzun uzun anlatmaya yerimiz yok. Sadece şunu söyleyelim: 3 kasımda resmî adıyla Bicar Tenkil (‘uzaklaştırma’, ‘örnek olarak ceza verme’) Harekâtı’nın bittiği merkeze müjdelendiğinde, 280’den fazla köy yakılmış, iki binden fazla asi kurşuna dizilmişti.

“Menemen Fatihi”

Bu büyük başarısından (!) sonra Mustafa Muğlalı, 1927 yılında tümgeneral rütbesine yükseltildi. 1927 – 1928 yılları arasında 3. Ordu Kurmay Başkanlığı, 1928- 1929 yılları arasında Genelkurmay 2. Başkan Yardımcılığı, 1929- 1931 yılları arasında da 57. Tümen Komutanlığı görevlerini icra etti. Ayrıntısını başka bir hafta anlatacağım, 23 Aralık 1930 tarihli ‘Menemen Olayı’nda, Asteğmen Kubilay’ı (asıl adı Mustafa Fehmi’ydi ama o günlerde moda olan Türkçülük akımının etkisiyle Kubilay adını almıştı) ve iki bekçiyi katledenleri yargılamak üzere kurulan Divan-ı Harb’e Mustafa Kemal tarafından başkan olarak atanan Mustafa Muğlalı, bu olayı da şanına yaraşır şekilde yürüttü. Sıkıyönetim uygulamasının bittiği 8 Mart 1931 tarihine kadarki dönemde 2.200 kişiyi tutukladı, 606 kişiyi yargıladı, aralarında Nakşi Şeyhi Esat Hoca da olmak üzere 28 kişiyi idama mahkûm etti, bu kişileri halka gözdağı vermek için Menemen’in değişik yerlerinde (Hükümet Meydanı, İstasyon, Tuz Pazarı, Bedesten ve Sinema önü gibi) astırdı. İdam edilenler, saatlerce asıldıkları yerde aynı şekilde bırakıldılar böylece Menemen halkının zihninde hiç silinmeyecek bir iz bırakıldı…

Bu olaydan sonra “Menemen Fatihi” olarak adlandırılan Muğlalı, 1931’de korgeneral rütbesine yükselecek, 1931 – 1939 yılları arasında 1.Kolordu Komutanlığı, 1939 – 1943 yılları arasında İstanbul 3. ve 10. Kolordu Komutanlığı yapacaktı. 1942’de orgeneral rütbesine yükseltildikten sonra 1942-1943 yılları arasında Yüksek Askerî Şûra üyeliğine getirilen Muğlalı, 25 Şubat 1943’de 3. Ordu Komutanı oldu ve görev bölgesi olan Van’ın Özalp ilçesinde meydana gelen bir olayla yeniden tarihe geçti.  

O gece Çilli Gediği’nde neler oldu?: 33 Kurşun Olayı

1943 yılının temmuz ayında Van’ın Özalp İlçesi’nde yaşanan ’33 Kurşun Olayı’nın içyüzünü ortaya çıkarmak, henüz tam olarak mümkün olmadı çünkü olayı soruşturan Genelkurmay Askerî Mahkemesi kayıtları araştırmacılara hâlâ açılmadı. Ancak yıllar sonra ortaya çıkan ayrıntıları biraraya getirince, tarihe “33 Kurşun Olayı” diye geçen meşum olayın şöyle geliştiği anlaşılıyor:

1940’ların başlarında, Özalp Kaymakamı Hilmi Tuncel, Özalp Jandarma Kumandanı Vasfi Bayraktar ve Hudut Tabur. Kumandanı Binbaşı Şükrü Tüter (bazı kaynaklarda Tutar diye geçer) devletin zafiyetlerini yüzünden bir türlü sağlanamayan sınır güvenliğini kendilerine sadık adamlardan oluşturulan çetelere havale etmişlerdi. Ancak, 1943 yılının yaz aylarından birinde, bu çetelerden biri, İran’da yaşayan Milan (Milânengiz veya Milânlar) Aşireti reisi Mehmedi Misto’nun, bazı tanıklara göre 400-500, bazı tanıklara göre ise 1.500 – 2.000 kadar hayvanı kaçırılıp Türkiye’ye getirmişlerdi. Türk istihbarat belgelerinde, dedelerinin Birinci Dünya Savaşı’nda Ruslara karşı Osmanlı Devleti’ne hizmet ettiği, kendisinin de 1943 yılında Türk İstihbaratı için çalışmakta olduğu kayıtlı olan Mehmedi Misto, olay üzerine Özalp Kaymakamı’na bir mektup yazmış ve “Gasbedilen hayvanlarımı bana iyilikle iade ediniz. Ben sizin dostunuzum. Ricamı kabul etmezseniz bu hayvanlarımı aynı usûlle geri alabilirim. Fakat bu takdirde Türk Hükûmeti’nin haysiyeti rencide olur. Buna sebebiyet vermeyiniz” demişti.

Misto Ağa ile devletin bilek güreşi

Kaymakam, bu tehdide kulak asmayınca da olan olmuştu. Mehmedi Misto, 6 Temmuz 1943 tarihinde İran dahilindeki diğer bazı aşiretlerin de yardımıyla sınırı aşıp, Özalp yakınlarındaki otlaklarda otlamakta olan Özalp halkına ait 400 kadar büyük baş hayvanı alıp İran’a dönmüştü. Çetelerle ilişkisinin ortaya çıkmasından korkan Kaymakam, olayı Van Valiliği’ne bir grup Rus askerinin sınır ihlali olarak duyurmuş, Tabur Kumandanı da üstlerine benzer bir rapor verince, Vali, Özalp’te arzuhalcilik yapan Rıfat adlı birinin hazırladığı liste uyarınca (daha sonra bu kişinin ihbar ettiği kişilerle arazi ihtilâfı olduğu anlaşılacaktı) Harapsorik ve Milânengiz aşiretlerinden toplam 40 kişiyi mahkemeye sevk etmişti. Ancak mahkeme bu 40 kişiden sadece beş kişiyi olayla ilgili görmüş, 35 kişiyi salıvermişti. Olay muhtemelen bir şekilde kapanacakken, ‘Devletin Demir Yumruğu’ Mustafa Muğlalı Van’da zuhur etmişti…

Vali’nin evinde karar veriliyor

Yine yıllar sonra devletin resmî raporlarında belirtildiğine göre, 24 temmuzu 25 temmuza bağlayan gece, Tümgeneral Cevat Yalım, Tuğgeneral Rasim Saltuk ve 3. Ordu Komutanı Mustafa Muğlalı, Van Valisi Hamit Onat’ın evindeki gayrı resmî toplantıda devletin itibarını iki paralık eden Mehmedi Misto’ya haddini bildirmek için Misto’nun adamı olan 35 kişinin öldürülmesine karar vermişlerdi. Ertesi gün, evlere baskın yapılmış, evlerinde bulunan 33 kişi nezarethaneye atılmıştı. Daha sonra, 33 kişiden Mehmedi Misto’nun kızı Zühre serbest bırakıldıktan sonra geriye kalan 32 kişi 30 Temmuz 1943 Cuma günü, sabah saat 03.20’de Şükrü Tüter’in taburuna teslim edilmiş, adamlar elleri arkadan bağlanarak Kutur Deresi Çilli Gediği mevkiine (Kürtlerin deyişiyle ‘Geliye Seyfo’ yani Seyfo Geçidi’ne) götürülmüş, burada kafalarına kurşun sıkılarak öldürülmüşlerdi.

Evdeki hesap çarşıya uymuyor

Daha doğrusu hepsinin öldüğü sanılmıştı, çünkü bu kişilerden İbrahim Özay adlı biri, olay sırasında ölmemiş, yaralı olarak İran’a kaçmayı başarmıştı. Ardından o sırada Van Cezaevi’nde tutuklu bulunan kardeşi İsmail Özay’a durumu bildirmiş, İsmail Özay, 15 Eylül 1943 tarihinde durumu bir telgrafla Meclis Başkanlığı’na bildirmiş ama Meclis’ten hiç ses çıkmamıştı. Bunun üzerine 20 Aralık 1943’te bir dilekçe ile tekrar başvurmuş, yine ses çıkmamıştı. Olay da böylece kapanmıştı.

DP-CHP çatışması işe yarıyor

Ancak 3 Aralık 1948’de, Çok Partili dönemin yeni partisi Demokrat Parti’nin Eskişehir Milletvekili İsmail Hakkı Çevik, Meclis’te bir soru önergesi vererek, Van’ın Özalp İlçesi’nde 1942 yılında yaşanan olayın nasıl olduğunu sorunca olay yeniden alevlendi. (O sırada olay tarihi tam bilinmiyordu.) Aslında önergede Mustafa Muğlalı’nın adı geçmiyordu ancak, DP bu olayın CHP’yi yıpratmak için iyi bir fırsat olduğunu keşfetmişti. Menemenli Esat Hoca’nın intikamını almak isteyen Nakşiler de perde arkasından bastırınca, 19 Ocak 1949’da Mustafa Muğlalı’nın soruşturulmasına başlandı. Genelkurmay Askerî Mahkemesi 23 Kasım 1949’da verdiği görevsizlik kararıyla Muğlalı’yı tahliye etti. Görevsizlik kararı 9 Ocak 1950’de Askerî Yargıtay’ca bozuldu. Ancak, 2 Mart 1950 tarihinde verilen nihai karara göre, Mustafa Muğlalı önce idama mahkûm oldu, sonra bu ceza yaşı nedeniyle 20 yıl hapse çevrildi. Mustafa Muğlalı ile birlikte 40 duruşma boyunca yargılanan Tümgeneral Rasim Saltuğ, Albay Şükrü Tüter (olay sırasında Binbaşı ve Tabur Komutanı), Yüzbaşı Vahdet Yüzgeç, Asteğmen Necdet Bilgez ve Seyit Bilâl Bali’nin beraat etmesinin Muğlalı’nın “Ben emir verdim, memur ve subayların bir suçu yoktur” şeklinde ifade vermesi yüzünden olduğu ileri sürüldü.

Muğlalı’nın beklenmedik ölümü

Hüküm Muğlalı tarafından temyiz edildiği sırada mahkemece Mustafa Muğlalı’nın Gülhane Askerî Hastanesi’nde yapılan muayenesinde ileri derecede aklî yetersizlik (bunaklık) tespit edilmiş, Muğlalı’nın tahliyesine karar verilmişti. Muğlalı 27 Eylül 1950 tarihinde tahliye edildi ama konuyu Meclis gündemine getiren DP Diyarbakır Milletvekili Mustafa Ekinci 33 kişinin ölüm kararını vermekle yargılanan Muğlalı’nın neden dışarıda olduğunu soruyor, eğer deliyse tımarhaneye, aciz ise Darülaceze’ye, sağlam ise hapishaneye gönderilmesini istiyordu. Tam basın olayın üstüne gidiyordu ki, Muğlalı 11 Aralık 1951 yılında, 69 yaşındayken vefat etti ve Edirnekapı Şehitliği’nde toprağa verildi. Vefat nedeniyle dava düştü.

6-7 Eylül’ün intikamı

Ancak dosya bazıları için kapanmamıştı. Olay tarihinde Van’da savcı olan ancak, Muğlalı kendisini Van Valisi’nin evindeki toplantıya davet etmediği Muğlalı’ya gönül koyduğu anlaşılan DP Van Milletvekili Kemal Yörükoğlu, 15 Ağustos 1956’da Meclis’e verdiği bir önergeyle o dönemde görevli olan Milli Savunma ve İçişleri Bakanı’nı ile Genelkurmay Başkanı hakkında soruşturma açılmasını istedi. her şeyi bildiği halde yıllarca susmayı tercih eden Yörükoğlu’nun birden hak ve hukuk yanlısı kesilmesinin nedeni, 6-7 Eylül 1955 yağmasından dolayı CHP tarafından epeyce hırpalanmış olan DP’lilerin misilleme için ‘katil’ Muğlalı ile İsmet İnönü eşleşmesinden siyasi fayda ummalarıydı. Nitekim Meclis bir Tahkikat Komisyonu kurdu. Komisyonun raporu, DP’nin artık popülaritesini kaybetmeye başladığı bir tarihte, 30 Nisan 1958’de açıklandı. Komisyon, olayın gerçek oluş şeklini ortaya çıkarmıştı ancak, Mustafa Muğlalı artık hayatta olmadığı için, bunun çok anlamı yoktu. Öte yandan Yörükoğlu’yla birlikte başka DP’liler de okkanın altına girebileceği için olayın üstü tekrar örtüldü.

Görgü tanıkları konuşuyor

Olaydan tam 31 yıl sonra 7 Mart 1974 tarihli Milliyet gazetesinde, o sırada askerî doktor olarak olay yerinde bulunan Reşit Ersezer’le yapılmış röportaj yayınlandı. Ersezer’e göre, Muğlalı, “bunları öldürün!” derken adamların yüzünü görmek ve haklarında bilgi almak gereği bile duymamıştı. Van’a dönüşte, Vali, Diyarbakır’daki Umûmî Müfettiş Avni Doğan’ı derhal Van’a çağırmış, gece, orduevinde Avni Doğan ile Muğlalı bir köşeye çekilerek gizlice konuşmuşlardı. Daha evvel Muğlalı, Ankara’daki bir şahısla gizli bir telefon konuşması yapmış ve bir aralık yüksek bir sesle Avni Doğan’a “Sen bu işe karışma, ben emri yüksek yerden aldım, icab ederse seni bile yok ederim!” diye bağırmıştı.

İnönü’nün rolü neydi?

Muğlalı’nın Ankara’da görüştüğü kişi kimdi? Bunun cevabını vermek kolay değil ancak İsmet İnönü’nün 1945’te Muğlalı’yı koluna takarak Ezrurum’da ve Van’da gövde gösterisi yaptığı, Muğlalı, yargılanırken avukatı Hamid Şevket İnce’ye (bir ara ırkçılıktan yargılanan Nihat Atsız’ın avukatlığını yapmıştı) “İnönü bana ordu içinden seni seçtim. Şark’taki şekâveti (eşkıyalığı) önle. Senin gibi demir adam oraya giderse o havaliye salâh (barış) gelir, ne yaparsan yap, ben varım arkanda” demişti. Aynı şekilde mahkemede “Bana bu işi yaptırana iki defa yazdım. Cevap bile vermedi” demişti. Gerçekten de Mustafa Muğlalı mahkeme sırasında İnönü’ye iki kez mektup yazmıştı. Bu mektuplar Tahkikat Komisyonu raporuna eklenmediği ve mahkeme kayıtları kapalı olduğundan içeriği bugüne dek öğrenilemedi.

Devletin ‘Muğlalı Psikozu’

Olayın üçüncü aşaması 1980’li yılların ikinci yarısında başladı. Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da PKK ile çatışmalar başlayınca 12 Eylül darbecisi 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren, MİT Müsteşarı Korkut Eken’den bahsederken “Senelerce Muğlalı psikozu herkesin üstüne yapıştı kaldı. Kimse bir şey yapmadı. Ben de Muğlalı olmayayım, diye” demişti. (Aktaran Murat Belge, “Muğlalı, Manisalı, Erzurumlu vb.” Radikal, 17 Mart 2002)

İade-i itibar süreci başlıyor

Ama devletimiz vefasız değildi. 1988’de alınan özel bir kararla Mustafa Muğlalı’nın Edirnekapı Şehitliği’ndeki naaşı, Devlet töreniyle Ankara’daki Devlet Kabristanı’na nakledildi. 1997’de Muğlalı’ya itibarı resmen iade edildi. 1998’de Muğlalı’nın büstü, Harp Akademileri’ndeki “Kahramanlar Geçidi”nde Atatürk, Fevzi Çakmak ve diğer komutanların arasına yerleştirildi.

Yönetici kademelerin yüreklerinin tam olarak soğumadığı gazeteci Güneri Civaoğlu’nun Süleyman Demirel’le olan bir anısında ortaya çıktı. Şöyle yazıyordu Civaoğlu: “… [Demirel] Koltuğunun önündeki alçak çay masasında ve yerlerde 10’larca dosyayı gösterdi. İçlerinden rastgele birini seçerek, ‘Bütün teröristler burada’ dedi. Terör örgütünün adı ve o örgütün hücre evinin adresi sayfanın başına iri harflerle yazılmıştı. Altında hücre evinin bulunduğu apartmanın fotoğrafı vardı. Hangi katta ve hangi daire olduğu pencere camına “x” işaretiyle gösterilmişti. Resmin yanında hücre evinin açık adresi de bunlarda yer alıyordu. Ve hücre liderinin fotoğrafı ile hücre militanlarının fotoğrafları yapıştırılmıştı. İsimleri ve kullandıkları “kod” adları da yazılıydı. Başka dosyalara baktık… Yüzlerce sayfa dolusu isim ve fotoğraf. Demirel dosyaları itti ve anlattı: ‘Bunu yaptırmam çok zor oldu. Bizden önceki iktidar zamanında devletin istihbaratı durmuş ya da devre dışı bırakılmış, istihbarat yoktu. Kırgındılar, güvensizdiler. Onları Devlet’e yeniden kazandırdım. O haftalarda terör her gün 20-30 can alıyordu.’ ‘O halde madem hepsi biliniyor neden toplanmıyorlar’ diye sordum. Demirel’in bamteline basmıştım. ‘Aldırtamıyorum kardeşim!’ Diye öfkeli bir sesle çıkıştı. Bir gecede toplayın diyorum, yasal yetkimiz yok diyorlar. Demirel burada bir süre soluklandı ve ‘Muğlalı Paşa olmak istemiyorlarmış’ diye cevap verdi…” (Güneri Civaoğlu, “Çok Gizli”, Milliyet, 13 Eylül 2005.)

‘Kör gözüm parmağına’ misali

Avni Özgürel de, Radikal gazetesindeki yazısında “Doğuda terör dalgasının olanca şiddetiyle vurmaya devam ettiği dönemde yeterince atak ve kararlı hareket etmedikleri için eleştirilen komutanların, özel tim sorumlularının ‘Yarın ikinci bir Mustafa Muğlalı olmak istemeyiz’ cevaplarını unutmadık. Orgeneral Muğlalı’nın adı o gün bugün Silâhlı Kuvvetler’in subay kadrosunun şuuraltında hâlâ bir simge” demişti. (Avni Özgürel, “33 Kurşun ve Muğlalı Paşa”, Radikal, 16 Mayıs 2004.)

Neyse ki TSK’nın ‘şuuraltı’ 2004’te bir hamle daha yaptı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı “33 Kurşun Olayı’nın yaşandığı Van Özalp’te bulunan Kara Kuvvetleri’ne bağlı sınır taburundaki kışlaya Mustafa Muğlalı adını verdi. Böylece 33 kişinin ölüm emrini verdiği için 1950’de idama mahkûm edilen eski bir asker, bir kahramana dönüştü…Ne mutlu Türküm diyene!

Özet Kaynakça: Dersim: Jandarma Genel Komutanlığı Raporu,Kaynak Yayınları, 1998; H.Neşe Özgen, Van-Özalp Olayı 33 Kurşun Olayı: Toplumsal Hafızanın Hatırlama ve Unutma Biçimleri, TÜSTAV, 2003; Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar, Genelkurmay Basımevi, 1972; İsmail Beşikçi, Orgeneral Muğlalı Olayı, Belge Yayınları, 1989; Barış Ertem, “Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın Asker Kişiliği”, Marmara Üniversitesi’nde 2006 yılında kabul edilmiş yüksek lisans tezi.

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here