Büyük Taarruzun yıldönümünde…

26 Ağustos başlayan Büyük Taarruzun 99. yıldönümünde neleri anımsamalıyız?

Ey Türk gençliği! diye başlayan Atatürk’ün Gençliğe Seslenişinde(hitabesi) şunlar anımsanmalıdır!

* Bağımsızlık ve cumhuriyetini yok etmek isteyecek düşmanlar, bütün dünyada eşi görülmemiş bir galibiyetin temsilcisi olabilirler. 

* Zorla ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri ele geçirilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve ülkenin her köşesi eylemli olarak ele geçirilmiş olabilir. 

* Bütün bu koşullardan daha acı ve daha tehlikeli olmak üzere, ülkenin içinde iktidara sahip olanlar duyarsızlık, sapkınlık ve hatta ihanet içinde bulunabilirler. 

* Üstelik bu iktidar sahipleri, kişisel çıkarlarını işgalcilerin siyasi istekleriyle birleştirebilirler. 

* Ulus fakirlik ve çaresizlik içinde yorgun ve bitkin düşmüş olabilir.

***
Tam bağımsız Türkiye’ye giden yolda, 99 yıl önce Büyük Taarruz bugün (26 Ağustos 1922) başlamıştı. 

26 Ağustosta başlayıp 30 Ağustosta utkuyla sonuçlanan  Büyük Taarruza katılmış göçmüş ordumuzun cephede  ve cephe gerisinde cansiperane savaşan, çalışan kahramanların(her rütbeden Mehmetçik ve  Analarımızın) aziz anıları önünde saygıyla eğiliyoruz.

Bu anlamlı günde, tinimizi paklamak için Nazım’ın Kuvayı Milliye Destanı okurken  Nuri Kurtcebe, çizgileri eşliğinde Genco Erkal’ın dinlenmesi önemle önerilir. Bilginize…26.08.2021 Perşembe

Şiir: Nazım Hikmet Ran,Seslendiren: Genco Erkal,Çizgi Roman: Nuri Kurtcebe, Müzik : Alexander Briger , Keyboard Suite in D Minor, HWV 437: III. Sarabande , Uyarlama: Ahmet Yıldız 

https://www.youtube.com/watch?v=1qAaHU5Hp68

26 AĞUSTOS GECESİNDE SAATLER

İKİ OTUZDAN BEŞ OTUZA KADAR VE İZMİR RIHTIMINDAN AKDENİZ’E BAKAN NEFER 

Saat 2.30. 

Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır, 
ne ağaç, ne kuş sesi, 
ne toprak kokusu vardır. Gündüz güneşin, 
gece yıldızların altında kayalardır. 
Ve şimdi gece olduğu için ve dünya karanlıkta daha bizim, 
daha yakın, daha küçük kaldığı için ve bu vakitlerde topraktan 
ve yürekten evimize, aşkımıza ve kendimize dair sesler geldiği için 
kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi 
okşayarak gülümseyen bıyığını seyrediyordu Kocatepe’den 
dünyanın en yıldızlı karanlığını. 

Düşman üç saatlik yerdedir ve Hıdırlık tepesi olmasa 
Afyonkarahisar şehrinin ışıklan gözükecek. 
Kuzeydoğuda Güzelim dağları ve dağlarda tek tek ateşler yanıyor. 

Ovada Akarçay bir pırıltı halinde ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde 
şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var: 
Akarçay belki bir akar su, belki bir ırmak, belki küçücük bir nehirdir 
Akarçay Dereboğazı’ında değirmenlieri çevirip ve kılçıksız yılan balıklarıyla Yedişehitler kayasının gölgesine girip çıkar. 
Ve kocaman çiçekten eflatun kırmızı beyaz ve sapları bir, 
bir buçuk adam boyundaki haşhaşların arasından akar. 

Ve Afyon önünde Altıgözler köprüsünün altından 
gündoğuya dönerek ve Konya tren hattına rastlayıp 
yolda Büyükçobanlar köyünü solda ve Kızılkilise’yi sağda bırakıp, gider. 

Düşündü birdenbire kayalardaki adam kaynakları ve 
yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri. 

Kim bilir onlar ne kadar büyük, ne kadar uzundular? 
Birçoğunun adını bilmiyordu, yalnız, Yunan’dan önce 
ve Seferberlik’ten evvel Selimşahlar çiftliğinde ırgatlık ederken 
Manisa’da geçerdi Gediz’in sularını başı dönerek. 

Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu. 
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam 
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu 
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında, 
birdenbire beş adım sağında onu gördü. 

Paşalar onun arkasındaydılar. 
O, saati sordu 
Paşalar: ‘Üç’, dediler. 
Sarışın bir kurda benziyordu 
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. 
Yürüdü uçurumun başına kadar, 
eğildi, durdu. 
Bıraksalar 
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak 
ve karanlıkla akan bir yıldız gibi kayarak 
Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı. 

…………

Saat beşe beş var. 

Dağlar aydınlanıyor. 
Bir yerlerde bir şeyler yanıyor. 
Gün ağardı ağaracak. 
Kokusu tütmeğe başladı: 
Anadolu toprağı uyanıyor. 
Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp 
ve pırıltılar görüp ve çok uzak 
çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak 
bir müthiş ve mukaddes macerada, ön safta, en ön sırada, 
şahlanıp ölesi geliyordu insanın. 
Topçu evvel mülâzimi Hasan’ın yaşı yirmi birdi. 
Kumral başını gökyüzüne çevirdi, kalktı ayağa. 
Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa. 
Şimdi bir hamlede o kadar büyük. 
Öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki bütün ömrünü 
ve hâtırasını ve yedi buçukluk bataryasını 
ağlanacak kadar küçük buluyordu. 

Yüzbaşı sordu: 

— Saat kaç? 

— Beş. 

— Yarım saat sonra demek… 

98956 tüfek ve şoför Ahmet’in üç numaralı kamyonetinden 
yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar, 
bütün aletleriyle ve vatan uğrunda, yani, toprak ve hürriyet için 
ölebilmek kabiliyetleriyle Birinci ve ikinci Ordu’lar baskına hazırdılar. 

Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde, beygirinin yanında duran sarkık, 
siyah bıyıklı süvari kısa çizmeleriyle atladı atına. 
Nureddin Eşfak baktı saatına: 

— Beş otuz… 
Ve başladı topçu ateşiyle 
ve fecirle birlikte büyük taarruz… 

Sonra. 
Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü. 
Bunlar: 
Karahisar güneyinde 50 
ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler. 

Birçoğunun adını bilmiyordu, yalnız, Yunan’dan önce 
ve Seferberlik’ten evvel Selimşahlar çiftliğinde ırgatlık ederken 
Manisa’da geçerdi Gediz’in sularını başı dönerek. 

Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu. 
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam 
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu 
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında, 
birdenbire beş adım sağında onu gördü. 

Paşalar onun arkasındaydılar. 
O, saati sordu 
Paşalar: ‘Üç’, dediler. 
Sarışın bir kurda benziyordu 
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. 
Yürüdü uçurumun başına kadar, 
eğildi, durdu. 
Bıraksalar 
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak 
ve karanlıkla akan bir yıldız gibi kayarak 
Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı. 

*** …..Sonra. 
Sonra, 9 Eylülde İzmir’e girdik 
ve Kayserili bir nefer 
yanan şehrin kızıltısı içinden gelip 
öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya, 
Güneyden Kuzeye, 
Doğudan Batıya, 
Türk halkıyla beraber 
seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz’i. 
Ve biz de burda bitirdik destanımızı. 
Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap, 
Türk halkı bağışlasın bizi, 
onlar ki toprakta karınca, 
                                     suda balık, 
                                                     havada kuş kadar 
                                                                    çokturlar; 
korkak, 
            cesur, 
                     câhil, 
                             hakîm 
                                       ve çocukturlar 
ve kahreden 
                 yaratan ki onlardır, 
kitabımızda yalnız onların mâcereları vardır… 

( Kuvayi Milliye/Destan-  Nazım Hikmet)

EK Bilgi(İlgi duyanlar için):

O görkemli süreci anımsamak için Ergün AYBARS,( Türkiye Cumhuriyeti Tarihi 1, Ege Ün. Basımevi, 1986, ss. 334-341) yazısının girişi aşağıya alınmıştır.

……………………………………………………………………….
Türk ordusu 25-26 Ağustos gecesi bütün hazırlıklarını yapıp, düşman cephesine iyice yaklaştı. Taarruz süresince, ordunun ihtiyacı olan cephane, malzemenin taşınması için yine halktan yardım istendi.
Erkekleri cephede olan kadınlar, yüzlerce kağnı ile geldiler.Hatta bazı kağnılara öküz bulunamadığı için inek koşulmuştu.
…………………………

Türk taarruz planının esası, düşmana, geride yeni bir cephe kurmasına olanak vermeyecek bir biçimde bir tek darbede yenmek ve düşman silahlı kuvvetlerini imha etmek idi. 

Bin bir güçlük ile sağlanmış bulunan cephanenin uzun bir savaşa yetmesi mümkün değildi.

Türk topçusunun 26 Ağustos sabahı saat 04:30’da ateş açması ile taarruz başladı. 

Başkomutan, Genelkurmay Başkanı ve Cephe komutanı Kocatepe’den taarruzu izliyorlardı. 26 Ağustos günü düşmana ait önemli birkaç tepe ele geçirildi. 27 Ağustos’tan itibaren düşman geri çekilmeye başladı. Türk kuvvetleri üstünlüğü ele geçirdiler.

Yunan ordusu çekilirken etrafı ateşe vermeye başladı.

Bu iki gün içinde Yunanlıların 4-5. tümeni yenildi. Yunanlılar’ın Eskişehir cephesinde bulunan kuvvetli birliklerinin, savunma cephesi kurmalarına fırsat vermemek için süvari birlikleri, gerilere sarktılar ve Dumlupınar yolunu tıkadılar. 

Çember içine alınan Yunan Ordusu’nun 5. tümeni, bizzat Başkomutan tarafından yönetilen bir savaş sonunda, çok ağır şekilde yenilerek teslim oldu. 

Kurtulan Yunan kuvvetleri panik halinde İzmir’e doğru kaçmaya başladılar. 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da düşman kuvvetlerinin imhası ile sonuçlanan bu meydan savaşına İsmet Paşa 31 Ağustos’ta, “Başkumandan Meydan Savaşı” adını verdi. 

M. Kemal bu savaşa “Rum Sındığı” adını vermişti.

Meydan savaşından sonra, çevreyi gezen M. Kemal Paşa, düşmanın ağır yenilgisini, savaş alanında bıraktığı silah, cephane ve savaş malzemesini, ölülerini, sürü sürü esirin kafilelerle geriye götürülmesini gördükten sonra çok duygulanmış ve yanındakilere, “Bu manzara insanlık için utanç vericidir. Ama biz burada vatanımızı savunuyoruz. Sorumluluk bize ait değildir.” demiştir.31 Ağustos’ta düşmanın ana kuvvetleri imha veya esir edilmişti. Eskişehir yöresindeki kuvvetleri de çekilmeye hazırlanıyordu. Fakat Kocaeli ve Trakya’dan getirecekleri kuvvetleriyle Eskişehir’den çekilen kuvvetlerini birleştirme olasılığı olan Yunan Ordusu İzmir’in doğusunda yeni bir savunma hattı kurabilirdi. 

Bu duruma fırsat verilmemesi için Başkomutan ordulara Yunan Ordusu’nun İzmir’e kadar aman verilmeden izlenmesini, nerede yakalanırsa orada taarruz edilmesini bildirerek, tarihi, “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri!” emrini verdi. Başkomutanın isteği ile Fevzi Paşa Mareşalliğe ve İsmet Paşa Ferikliğe terfi ettiler. Diğer komutanlar da bir üst rütbeye yükseltildiler.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.