SOSYAL SÖZLEŞMEDEN TÜRKLÜK SÖZLEŞMESİNE

S O S Y A L     S Ö Z L E Ş M E D E N     T Ü R K L Ü K     S Ö Z L E Ş M E S İ N E 

        Prof. Dr. A N I L   Ç E Ç E N 

Bu dünyada insanları diğer canlılardan ayıran olay ,insanoğlunun hemcinsleri ile birlikte düzenli bir toplum düzeni içinde yaşamasıdır .İnsanlar bunu sahip oldukları akıl ve benzeri yetenekler ile gerçekleştirdikleri için ,bugün yeryüzünde sekiz milyar insan iki yüz yirmi devletin çatısı altında bir  toplumsal düzen içinde yaşamlarını sürdürebilmektedirler . Yeryüzünde yaşayan diğer canlılar insanlarda olduğu gibi bir akıl ve beyin yeteneklerine sahip olamadıkları için , bu alanda insanlardan geride kalmakta  ve  dünya gezegeninin egemen gücü olarak insanoğlu ,yirmi birinci yüzyılda varlığını sürdürerek  ve geleceğe dönük bir gelişme çizgisi doğrultusunda kendisini geliştirerek , yeni dünya düzeninin hem hazırlayıcısı hem de kurucusu olabilmektedir . Böylesine bir oluşumu , akıl ve fikir sahibi insanlar hazırlarken , yeryüzünün diğer canlıları neyin ne olduğunu bilmeden önlerine gelen değişim ve dönüşüm olgusunun rüzgarlarına kapılarak  ve  değişen yeryüzü düzenine ayak uydurmaya çaba göstererek , bütünüyle  ayakta kalabilmenin arayışı içine girmektedirler . Yeryüzünün geçmişine bakıldığı zaman böylesine bir oluşumun ,binlerce yıl öncesinde ortaya çıkarak günümüze kadar devam edip geldiği anlaşılmaktadır . Devletlerin tarihi incelendiği zaman bu durum ortaya çıkmaktadır . 

Doğuştan bir sosyal hayvan olarak dünyaya gelen insanoğlu ,genel olarak hemcinsleri ile birlikte yaşamayı ve  toplu halde bir yaşam düzenini tercih ederek yüzyıllarca toplumsal bir düzen altında var olabilmenin ve yaşam düzeni kurabilmenin çeşitli örneklerini  zamanla  ortaya koymuşlardır.  İnsanlık tarihi devletleşme süreçleri açısından ele alınarak incelendiğinde  ,ilkel toplum düzenleri ortaya çıkmakta ve bunların devam ederek yaşamasını sağlayan ilkel devlet düzenleri  ,bu durumu yansıtan  ana örnekler olarak tarihin başlangıç dönemindeki yerlerini almışlardır . Yıllar geçtikçe  ilkel toplum düzenleri de gelişmeler göstererek ortaçağ dönemine doğru  yol alırken  ,ilkel toplumların yerini din kurallarına dayalı yeni bir yaşam düzeni almaya başlamıştır . Tek tanrılı dinlerin tarih sahnesine çıkarak , hızla yeryüzünün her tarafına doğru gelişmeler gösterdiği görülmüş  ve daha sonraları da klisenin öncülüğünde din adamları yönetimini hedefleyen insan toplulukları , sırasıyla  ilkel toplum yapısından dinsel toplum düzenine geçerek  ,tarih sahnesindeki yerlerini almışlardır . Bu tür bir düzene geçmeden önce ilkel toplumlar incelendiğinde , sürü halinde diğer canlılar ile birlikte yaşayan insan toplumlarının , içlerindeki en güçlü adamın yönetimi altına girdikleri ve diğer güçlü insanlar ile var olan geçmişten gelen  toplumsal düzenlerin dönüşümünün ortaya çıkmasıyla da , güç kavramının sürüler halinde yaşamakta olan insan toplumlarının dönüşümünde en etkili faktör olarak öne çıktığı görülmektedir .Güçlü insanlar, bu aşamada öne çıkarak ve çeşitli toplulukları arkasına alarak , geleceğin toplum düzeninin oluşumunda  etkili olabilmenin yollarını aramışlardır . Kuvvetli  insanlar sahip oldukları güç aracılığı ile bulundukları toplumları yönetmeye başlarken ,aynı zamanda  kurulu bir düzenin oluşumunu gündeme getiren din adamlarının önderliği ile karşılaşmışlardır .Bin yıllık ortaçağ döneminde dinin egemenliği klise üzerinden yaygınlık kazanırken ,ilkel toplumlarda görülen güç faktörü  geride kalmıştır .Kaba kuvvetten dinin egemenliğine geçerken, insanoğlu yazının keşfi sayesinde okumaya başlamış ve böylece içinde bulundukları dünya düzeni ile hayat olgusu üzerine düşünmeye başlayarak bilim olgusunun öne çıkmasını sağlayan büyük bir değişim , İlk ve Ortaçağlardan sonra yeni ve yakın çağlara doğru gelişip ilerlerken , akıl ve fikir sahibi olarak insanoğlu  geçmişten gelen bütün bilgileri bir araya getirerek bilim denilen disiplini öne çıkarmıştır . İnsanlar kaba güçten sonra dinin egemenliğindeki Ortaçağı da geride bırakarak , bilimsel bilgi disiplininin getirdikleriyle ,bir çok alanda bilimsel devrimler ile karşı karşıya gelmişlerdir . Zamanla çeşitli alanlardaki ulaşılan bilgiler, hem dünyayı hem de insanları değiştirmiş ve bu aşamadan sonra insanlar bilimsel devrimlerin getirdiği yeni oluşumlar üzerinden  kalkınmaya ve gelişmeye devam etmişlerdir . 

Bugünün dünyasında önde gelen bir merkezi konuma sahip olan batı uygarlığı önce Avrupa kıtasında ortaya çıkmış ve daha sonraki aşamada ise ABD’nin öncülüğünde Amerika kıtasında da genişleyip yayılarak ,beş kıtadan oluşan dünya sahnesini egemenliği altına almıştır . Yüzyılların bilgi birikimi insanlığın gelecek arayışında etkin olmaya başlayınca , önce bilimsel devrimler daha sonra da siyasal devrimler tarihsel süreç içindeki yerlerini almışlardır . Doğuştan özgür bireyler olarak dünyaya gelen insanlar daha sonraki aşamada toplumsal yaşamın içine girdikleri aşamada ,her yerdeki toplum ve devlet düzenlerinin baskıları yüzünden her yerde baskı altına alınarak zincire vurulmuş ve özgür olmaktan çıkarak esaret içindeki  diğer canlıların olumsuz durumlarına sürüklenmişlerdir .  İlkel toplumda kuvvetlilerin hakları öne çıkarken ,insanlığın esaretine giden olumsuz yolun önü açılmıştır. Güçlü ve kuvvetli insanlar toplumsal yaşama egemen olmaya başladıkları aşamada ,diğer insanların köleleşme düzenleri de öne çıkmış ve modern topluma doğru dünya ilerlerken  insanoğlu hürler ve köleler olarak ikiye ayrılmıştır . Aradan binlerce yıl geçmesine rağmen bugünün dünyasında gene eski durum devam etmekte ve her yerde güçlüler özgür ve egemen konuma sahip olurlarken ,zayıflar ve güçsüzler onların kulu ve kölesi olmaktan kurtulamamaktadırlar . Doğuştan özgürlüğüne kavuşan insanlığın her durumda ve her yerde güçlülerin baskı ve hegemonyaları ile karşılaşmaları , bütün aşamalarda insan toplulukları arasında çekişmeye ve çatışmalara neden olmuştur . Bu tür çatışmaların sıcak olaylar ile savaşlara dönüşmesi, istenmeyen olumsuz durumları beraberinde getirmiş ve insan toplumları bir türlü iç ve dış kargaşalardan kurtularak  kalıcı bir  barış düzenine kavuşamamıştır . İnsanlık tarihi bu açıdan hak ve özgürlüklere kavuşma mücadelelerinin uzantısı olarak görülebilir . Böylesine bir çıkmaz içindeki insanlığın serüveni  Avrupa’nın ortasında yer alan merkezi büyük devletlerden Fransa’da gerçekleşen siyasal devrim ile aşılabilmiştir .

Fransız devrimine giden yol Fransa toplumu ve devletinin geçirdiği aşamaların belirlediği bir oluşum sayesinde  ortaya çıkmıştır . Devrime giden yolda Monteskiyö , Volter ve Jan Jak Russo gibi düşünürlerin son derece etkili yönlendirmeleri olmuştur . İbni Haldun’un Ortaçağın birikimini yeni çağlara taşıması gibi ,Fransız devriminin öncüsü Jan Jak Russo’da , yazmış olduğu “Sosyal Sözleşme “ isimli kitabı ile hem bir durum tespiti yapıyor hem de  uygarlık yolunda nasıl davranılması gerektiğini ciddi bir hukuk birikimi örgütleyerek bu eserinde dile getiriyordu . Bu kitap özellikle Endülüs’den gelen siyasal birikimi öne çıkarırken , modern bir devlet ve toplum düzenine geçilebilmesi için neler yapılması gerektiğini de bölümler halinde yazarak ,geleceğin dünyasında daha gelişmiş ve belirli bir siyasal disiplin altına alınmış kamu düzenleri oluşturarak ,hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasını hedefliyordu . Russo , bu kitabında insanlık için geçmişin birikimlerinin örgütlenmesiyle bir hukuk düzeni oluşturmaya öncelik veriyordu . Bu doğrultuda toplum içinde bulunan her bireyin kendi hak ve özgürlüklerinin bir kısmından vazgeçmesi gerektiğini vurguluyordu .Tüm bireylerin hak ve özgürlüklerinin bir kısmından vazgeçmesiyle ortaya çıkacak yeni yapılanma içinde bütün bu vazgeçilen hak ve özgürlüklerin gündeme getirdiği yeni otorite ,vatandaşların eşit katılımı ile kurulacak  bir toplumsal örgütlenme olarak devlete geçecekti . Her vatandaşın belirli ölçülerde  vazgeçmiş olduğu hak ve özgürlüklerin devlet adı verilen siyasal mekanizmanın tekelinde toplanmasıyla ,insanlar bir otoritenin çatısı altında bir araya gelerek  , geçmişten gelen güçlüler ve zayıflar arasındaki   her türlü çatışma ve çekişmelerden ,  oluşturacakları yeni kamu düzeni sayesinde  kurtulacaklardı . Böylece hiç kimse gücüne ya da kuvvetine dayanarak toplum içinde haksızlıklar yaratamayacak ,herkesin hak ve özgürlükleri eşit koşullarda ve vatandaşlar arasında hiçbir ayırım yapılmayarak  devlet tarafından benimseneceği için ,her türlü haksızlık devletin oluşturduğu hukuk düzeni içinde  önlenecekti.Yasalar sayesinde herkese eşit ve hakkaniyete uygun hak ve özgürlük tanınacaktı . Devletin böylesine tarafsız ve etkin bir biçimde eşitlikçi bir toplum düzeni oluşturması ile herkesin hem hak ve özgürlükleri hem de mal ve mülkleri  hukuk  aracılığı ile güvence altına alınacaktı . Herkes güvenli bir toplum düzeninde yaşayabilmek amacıyla sahip olduğu hak ve özgürlüklerinin bir kısmını , toplum içinde bir sözleşme imzalayarak devlete devredecekti . Jan Jaçk Russo bu yapılanmaya “Sosyal Sözleşme” adını veriyordu . 

Devlet ve toplum düzenlerinin nasıl kurulacağı ile ilgili bilgiler öğretiliyor  ve  Sosyal sözleşme ile ilgili bu kitap aracılığı ile de insanlığa aktarılıyordu . Halkın eşit bir biçimde vazgeçeceği hak ve özgürlüklerinin bir kısmı sonradan devlete adı verilen tüzel kişiliğe devredilirken , bunlardan vazgeçen insanlar hak ve özgürlüklerinin bir kısmını devrettikleri  devletten hem koruma  ,hem de  sahip oldukları hukuk kazanımlarının muhafaza edilerek güvence altına alınmasını bekliyordu . Sonradan yaratılan egemen varlık olarak, devletin öncülüğünde toplumu oluşturan bireylerin bir toplumsal pakt imzalayarak devleti egemen güç konumuna getirmeleri düşünülüyordu . Bu doğrultuda yaratılmış olan egemenlik gücünün  hiçbir biçimde kimseye devredilemeyeceği esas olarak kabül ediliyordu . Devlet denilen egemen gücün sahip olduğu iradenin genel bir irade olarak ,herkesin  hak ve özgürlüklerinin bir kısmının  devlete devredilmesiyle  gerçeklik kazanması sağlanıyordu . Herkesin iradesinin bir kısmının bir araya getirilmesiyle oluşturulan genel irade gücü ,hegemon devletin eline devredilerek ülkede otorite merkezli bir kamu düzeni oluşturulabilmesi için çaba gösteriliyordu .Bu  tür bir uygulamanın temelinde egemenliğin devir edilemiyeceği ,hakimiyetin bölünemeyeceği ve de genel irade gücünün de hiçbir zaman yanılmayarak devletin doğru bir çizgide etkinliklerini sürdürmesi planlanıyordu . Bu çerçevede egemen gücün kullanılma sınırlarının iyi belirlenmesi ve böylece yanlış bir yönetim tehlikesinin önlenmesi gerekiyordu . Toplumun yönetilmesi sırasında ortaya çıkan sorunların aşılmasında gene tüm sorumluluk devlete düşüyordu .Toplumu oluşturan tüm bireylerin eşit katılımı sayesinde hazırlanmış olan sosyal sözleşmeye dayanarak ,devlet toplumun  bütün gereksinmelerini karşılayacak kamu hizmetleri ile ,bu doğrultuda  oluşturulacak bir  kamu düzenini esas temel ilke olarak benimsiyordu . Vatandaşların vazgeçtiği hak ve özgürlükleri devlete devir edilirken ,hukuk sisteminin sağlayacağı güvence altında  anayasal devletin devamı öngörülüyordu . 

Russo ,vatandaşların bir toplum sözleşmesinin varlığına dayanarak hak ve özgürlüklerinin bir kısmından vazgeçtiğini ve bu doğrultuda hak ve özgürlüklerin dengelenmesi için de  gelişmiş bir   yönetim biçimine sahip olunması gerektiğini  dile getiriyordu .İnsan toplumlarının birbirinden ayrılan farklı koşulları yüzünden, ülkeden ülkeye siyasal sistemlerin ve rejimlerin  değişiklik gösterebileceğini  üzerinde  ısrarla durarak öne sürüyordu . Russo’ya göre  en ileri yönetim biçiminin  halk yönetimi anlamında demokrasinin olduğunu , aristokrasi ve monarşi gibi uygulamaların yetersiz kaldığı her durumda demokrasinin öncelikle tercih edilmesi gereken siyasal rejim olduğunu ,bu nedenle de  uygulanmasının öncelikle düşünülmesi gerektiği dikkate alınarak ,en ileri düzeyde bir demokratik rejim uygulanmasına geçilmesi gerektiği açıktır . Koşullar ne kadar farklı olursa olsun  demokrasiden vazgeçilmemesi gerektiği gene sosyal sözleşme isimli  kitapta  açıklanmaktadır . Her siyasal rejim gibi en iyi demokrasiler bile zamanla yıpranabilir ya da kötüye kullanmalar nedeniyle yozlaşarak ortadan kalkabilir . Ne var ki ,egemen varlık konumundaki devletin üstünlüğünü ve merkezi konumunun  öncelikle korunması gerektiği konusunda, bütün toplum üyelerinin katılımıyla rejimin geleceğe dönük kurumlaşmasının sağlanması  , yozlaşmaların  ya da kötüye kullanımların  öncelikle düşünülmesi gereken bir konudur . Siyasal iktidarların muhalefet yapılanmaları  aracılığı  ile dengelenmesi , ya da yasama, yargı ve yürütme arasında sağlanacak bir kuvvetler ayrılığı rejimi , ülkedeki toplum  ve devlet düzeninin içindeki olumsuzluklara ve de yozlaşmalara karşı bir önleyici güvence olarak devreye girmesi gerekmektedir . Eski Roma imparatorluğu dönemlerinden kalma diktatörlük rejimlerinin giderek baskı yönetimlerine dönüşmesinin ancak ileri demokrasi rejimleri ile önlenebileceği zaman içinde ortaya çıkmıştır . Gelişmiş bir siyasal rejim türü olarak demokrasilerin varlığını koruyabilmesi  için herkesin kazanılmış haklar çizgisinde mücadele etmesi gerekmiştir . Yoldan çıkan iktidarlara karşı seçimler her zaman için bir önleyici unsur olarak görülmüştür . Siyasal rejimlere sahip çıkma çizgisinde  sivil toplum yapılanmalarının  devreye sokulması , halk kitlelerinin hareketliliği açısından her zaman için olumlu yansımalar ortaya çıkarmıştır .Demokratik rejimlerin çağdaş gelişmeler doğrultusunda kendilerini yenilemeleri toplumların gereksinmelerinin karşılanması açısından olumlu sonuçlar vermiştir . Yetki gasplarının önlenmesi açısından demokrasilerin korunması  zorunlu görünmektedir . 

Sosyal sözleşme her toplumun yönetimi ve devletlerin yasallığı açılarından  önemlidir . Bu açıdan   bilimsel çalışmalarda ve incelemelerde  her devletin kendi özel durumları dikkate alınarak hareket edilmelidir . Her devletin dünya haritası üzerinde diğer devletlerden farklı bir konumu vardır . Devletlerin tarih ve coğrafya gibi bilimsel disiplinlere konu olan yanları her zaman için birbirinden farklılık göstermektedir . Devletlerin ayrıca sahip oldukları biçimsel farklılıklar ile  oluşması   da  modellerin birbirlerinden ayrılan yönlerini öne çıkarmaktadır . İmparatorluklar , federasyonlar ya da konfederasyonlar ,din devletleri ya da ulus devletler gibi devlet modellerine dünyanın her bölgesinde rastlandığı için  ,bu tür devlet modellerinin seçiminde o devletin çatısı altında yaşayan halk kitlesinin oylarının önde gelen bir önemi vardır . Bu açıdan var olduğu kabül edilen sosyal sözleşmenin belirleyici etkisi  olmaktadır . Vatandaşların sahip oldukları  hak ve özgürlüklerinden devleti kurmak üzere vazgeçtikleri aşamada ,gerçekleştiği varsayılan sosyal sözleşmenin içinde toplumun yapısı ve farklı özelliklerine göre devletin kurulması doğrultusunda bir insiyatifin gerçekleştiği  düşünülerek  devlet modelinin kurulması tamamlanmaya çalışılır . İmparatorluklar da ya da federasyonlarda farklı bölgelerin güçlü bir merkezi yönetim aracılığı ile  idare edildiği görülmektedir . Var olan ulus devlet modeli ise ,o zaman devletin ülkesi ile birliği ve bütünlüğü ilkesi yönünde  hareket edilerek ,devletin          kurucusu olan ulusun vatanı ile karşı karşıya kalınan bir durumu  ortaya çıkarmaktadır . Ulusların devlet ve milletleriyle kaynaşarak tamamladıkları ulus devlet süreci içinde, her ulusun tarihi  o ulusun devletinin modelinin belirlenmesinde önde gelen bir etki yaratmaktadır . Bu çerçevede her ulus sahip olduğu karakteristik özelliklerini ,kendi kurduğu ulus devletin yapılanmasında  belirleyici bir çizgide  yansıtabilmektedir . Bu gibi durumların fazlaca görülmesi gibi siyasal gelişmelerde her ulus devletin birbirinden  fazlasıyla ayrıldığı görülmektedir . 

Türkiye Cumhuriyeti de bir ulus devlet olarak dünya haritasında yer alan diğer ulus devletlerden çok farklı özellikleriyle öne çıkmaktadır . Sosyal sözleşme teorisinin getirdikleriyle Türk devleti ele alınarak incelenirse ,ortaya bir Türklük sözleşmesinin geldiği görülmektedir . Var olduğu kabül edilen bir Türklük sözleşmesinin Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş sürecinde gündeme geldiği ve devlet kurma hazırlıkları içinde yer aldığı öne sürülmektedir . Geçen yüzyılın bir ulus devletler çağı olarak benimsenmesi üzerine öne çıkan yeni ulus devletler , yirmi birinci yüzyıla geçilen yeni dönemde tartışma konusu yapılmakta ve yeni egemen güçlerin hegemonyasının kurulması amacıyla  var olan ulus devletler ileri geri çekiştirilerek , onların belirlediği bugünkü dünya düzeni yeni egemen güçlerin çıkarları doğrultusunda değişim konusu  yapılmaktadır. Değişimden daha çok dönüşüm gibi köklü değişiklikler öne çıkarılarak ulusal yapıların egemen olduğu ulus devlet modelleri açıkça ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır . Geçen yüzyılın son çeyreğinde başlayan ulus devlet düşmanlığı ya da  yeni dünya düzenciliği gibi akımların sürekli olarak önde gelen büyük emperyalist güçler ile birlikte dayatılması yüzünden ,yeni  ekonomik düzen çerçevesinde yeni yüzyılın ilk çeyreğinde ulus devletler fazlasıyla yara almış görünmektedir . Avrupa’nın ulus devletleri bir kıtasal federasyona  doğru dönüştürülmeye çalışılmış ve bu nedenle ulus devletlerin tarih sahnesine çıkmış olduğu Avrupa kıtasında ,öncelikle ulus devletleri tasfiye çabası sonuç vermemiştir . Avrupa kıtasında başlayan bu ulus devlet düşmanlığı girişimleri ,daha sonra diğer kıtalarda ve bölgelerde gündeme getirilince , özellikle Siyonizmin tehdit ettiği  Orta Doğu bölgesinin tam ortasında merkezi bir devlet konumuna sahip olan Türkiye Cumhuriyeti ,fazlasıyla hem emperyalist hem de Siyonist saldırılar ile uğraşmak  zorunda kalmıştır . Türk devletinin bir ulus devlet olarak varlığını korumasını istemeyen alt kimlikçi gruplar ile birlikte ,onlarla işbirliği yaparak  ulus düşmanlığını bayrak gibi kullanan emperyalistler ,alt kimlikçi eyalet ve şehir devletleri oluşumlarını  destekleyerek dünya haritasından ulus devletleri silmek için her yolu denemektedirler . İşte tam da bu aşamada  Türklük sözleşmesi var mı yok mu diye bir tartışma , emperyalizm ile Siyonizmin temsilcisi merkezler tarafından Türkiye’de başlatılarak , merkezi coğrafyada bin yıldır geçerli olan Türk hegemonyasının Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti  ile birlikte ortadan  kaldırılmaya çalışıldığı göze çarpmaktadır . 

Türklük sözleşmesi genç bir araştırmacı tarafından kitap haline getirilirken ,bu kitabı yayınlayan yayınevinin çıkardığı dergide hem bir özel sayı çıkarılmakta hem de sonraki sayılarda  ondan fazla makale yayınlanarak  Türk kamuoyunda Türk devleti gözden düşürülmeye çalışılmaktadır .  Şimdiye kadar devletin kurucu önderi  ile ilgili  Mussolini ve Hitler yakıştırmaları gırla giderken ,her türlü diktatörlük suçlamaları ,Rıza Nur ya da diğer  Atatürk düşmanlarının dile getirdiği  öyküler  ile birlikte dile getirilerek , dergi ve kitaplarda  bu gibi konular  daha da öne çıkarılarak   siyasal konu tırmandırmaları yapılmaktadır . Bir ulus devlet olarak çağdaş Avrupa devletleri standartlarına sahip bir biçimde  kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyetine yönelen ulus devlet düşmanlığı ,günümüzde her açıdan ele alınarak tartışılmakta ve bugünkü Türk devletinin ortadan kaldırılmasına yönelik olumsuz tutum ve davranışlara ,Türkiye’yi bir kaos ortamına sürükleme doğrultusunda her açıdan zorlama yapılırken , bir de Türklük Sözleşmesi gibi , Türkleri ve Türklerin kurmuş olduğu ulus devleti  ortadan kaldırmaya yönelen girişimlerin birbiri ardı sıra gündeme getirildiği anlaşılmaktadır .Türklük halleri  üzerinden konuya girenler Türklük hallerine son verilirse , Türklüğün de sona ereceğini açıkça ifade edebilmektedirler . Her Türk vatandaşının Türk görünmekten vazgeçmesiyle  ,Türk toplumu içinde ulusal bağlantının ortadan kalkacağı ve Sevr haritasına benzer bir yapılanmanın dış desteklerle devreye girebileceği ihsas edilmektedir . Türklük hallerinden vazgeçmenin yaratacağı hazzı dile getiren Türklük karşıtı bir söylem , Türklük sözleşmesi tartışmalarıyla tırmandırılarak Türklük olgusuna son verilmeye çalışılmaktadır .Soğuk savaş yıllarında alt kimlikçilik ve bölücülük girişimleriyle  yok edilemeyen Türklük ve Türkçülük oluşumları ,şimdi daha üst düzeyde bir teori geliştirilerek Türklük sözleşmesi üzerinden devre dışı bırakılmaya çalışılmaktadır . Türklük ve  Türkçülük muhit  ya da mahalle milliyetçiliği diye  küçümsenirken , Türk devleti çatısı altında yeni bir Türklük sözleşmesi hazırlanarak  Türklük’ten Türkiyeliliğe doğru bir geçiş ,açıkça Türk kamuoyuna empoze edilmektedir . Böylece Türk vatandaşı olan  bazı alt kimlikli gruplar üzerinden Türklük olgusuna karşı çıkılmaktadır . 

Türklüğü tarihsel süreç içinde iktidar yapılanması olarak görenler ,aynı zamanda Türklükten çıkışı da bu doğrultuda görerek ,Türk devletini tarihin çöplüğüne doğru sürmeyi hedeflediklerini açıkça yazabilmektedirler . Türklük karşıtı alt kimlikçiliğin zaman içinde Türkçülük akımının yeniden güçlenmesine hizmet ettiğini ileri süren sözleşmeci Türk vatandaşları ,bazı gerçekleri görmezden gelemeyeceklerini anladıklarından  ,var olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurulmasına giden yolda ortaya  eylemsel olarak çıkan  fiili  Türklük sözleşmesinin temellerinin sağlam atılması nedeniyle  bunun ilga edilmesinin mümkün olmadığını, çünkü Türkiye cumhuriyeti vatandaşlarının yüzde sekseninin kendisini Türk olarak tanımladığını  açıkça dile getirmektedirler . Bu çerçevede  Türk ulus devletinin kuruluşunu başarılı bulduklarını ve bu durumun yakın zaman içinde değiştirilmesinin mümkün olmadığını da dile getirerek gerçekçi bir yaklaşımı ifade etmektedirler . Bu çerçevede Türklerin bir varoluşsal tehdit içinde olmadığını dile getiren sözleşmeciler  , Türkiye cumhuriyetinin yapısının durduk yerde değiştirilmesinin mümkün olmadığını ,ancak dünyada meydana gelebilecek değişim rüzgarlarının Türkiye üzerine estirilmesi ile ,bazı denemeler yapılabileceğini de söylemekten geri durmamaktadırlar . Cumhuriyetin kuruluşu itibarıyla var olduğu öne sürülen  Türklük’le ilgili sözleşmenin ,demokratik ya da popüler  çizgilerde değişiklik göstermesinin önümüzdeki seçimlerde Türk halkının tercihleri ile mümkün olabileceğini de görebildiklerini belirtmektedirler . Sözleşmeci bir yaklaşım ile Türklük olgusunun farklı boyutlarda gündeme getirilmesi sayesinde, batı emperyalizmi ile Siyonizmin  bölgesel yeniden yapılanma arayışlarına yardımcı olabilecek bir düzeyde konu gündeme getirilmektedir . Türklük siyaseti alttakiler ile üsttekiler arasındaki çekişmeler açısından ele alınarak incelenirken ,araya Türklük sözleşmesi gibi yeni bir bakış açısının eklenmesi ,var olan tartışma ortamını daha da genişleterek kafa karışıklığına yol açılmasına neden olmuştur. Yazılı anayasaların yanında Türklük sözleşmesini Türkiye’nin yazısız anayasası olarak gören  sözleşmeci Türkler ,soldan gelen geçmişlerinin kavramı olarak sınıf çelişkileri ve mücadeleleri gibi kavramları kullanarak ,yeni tezlerini güçlendirmeye çalışırlarken ,  Türkler’in  tutarlı bir ulusal direnişi  ile karşılaşmışlardır.

Türklük sözleşmesinin bir ulusal mutabakat örneği olarak ele alınması konunun ciddiyeti açısından önemlidir . Türklük sözleşmesinin hem Müslüman Türkleri korurken hem de çağdaş batı dünyasının yanında , modern bir devlet ve kurumsal ağ kurarak başarılı olduğunu , sözleşmeci  Türk vatandaşları kabül ettiklerini açıkça vurgulamışlardır . Türkiye cumhuriyetini karşıdan bakarak inceledikleri aşamada Atürkçülüğün ortadan kalktığını ,Kemalist tarih öğretisinin artık eski gücüne sahip olmadığını da belirtmekten kaçınmamışlardır . Atatürkçülüğün İslamcılar yüzünden resmi ideoloji olmaktan çıktığını ,cumhuriyeti kuran partinin diğer partilerden devşirme kadrolarla  kimlik ve yapı değiştirerek emperyal projelerin bölge temsilciliğini yaptığını ,önümüzdeki dönemde  ise Atatürkçülüğün bir sivil toplum hareketi olarak yeniden gündeme gelebileceğini , Kemalistlerin geleceğe dönük hayallerini ve özlemlerini kaybettiklerini  ve bu yüzden  eskisi gibi  etkin bir siyaset biçimi geliştiremedikleri , gene sözleşmeci Türklerin açıklamalarında görülmektedir . Kapitalist sistem kendisine  karşı  olan hareketleri de kendi  içine çektiği için , Atatürkçülüğün anti emperyalizm çizgisinden çıkarak, batıcı bir yaklaşıma doğru kaydırıldığını açıktan ifade etmekten kaçınmamışlardır .Yeni dönemde  geçmişten gelen çizgilerin değişeceğini ve Türklük sözleşmesinden dışlanan toplum kesimlerinin de içinde yer alacağı yeni bir sözleşme türü arayışlarının tartışma platformlarında konuşulmaya başlanacağını , sözleşmeci Türkler  açıkça belirtmek durumunda kalmışlardır . Türklük olgusu bu yeni yaklaşımlar doğrultusunda  ele alınarak  yeniden değerlendirmeye alınarak , Türkiye’nin içinde bulunduğu çıkmazlardan nasıl kurtulacağı gibi yeni arayışlar da, farklı  tartışmalar ile birlikte siyasal gündemde öne geçmektedirler . Sosyal sözleşme kökenli Türkçülük tartışmaları  sürekli olarak devam ettirilirken ,yeni bir Türkçülük sözleşmesi arayışlarına devam edilmektedir . 

Farklı çizgilerde ele alınmaya başlanan Türklük olgusu kaynakları araştırıldığında aslında tarihin derinliklerinden gelen  kalıcı bir çizginin  Türk kimliği üzerinde  belirleyici  olduğu artık iyice anlaşılmaktadır . Türklük olgusu hem tarihsel süreç içinde hem de  toplumsal oluşumların sürekliliği çerçevesinde kimlik kazanarak, bugünlere kadar gelebilmiştir . Türklük kavramı tanımlanırken toplum içinde var olan bazı sosyal gruplar ile farklı bir takım kimliklerin dışlandığı görülmektedir . Bu çizgide dışlanan toplum kesimleri giderek asıl kimliğin karşısına ötekileşerek çıkmakta ve bu yüzden de ulusal toplumlarda öteki konumuna sürüklenen diğer alt kimlikli toplum kesimleri de homojenlikten uzaklaşarak kendi ulus devletlerini kurabilmenin  heterojen arayışı içine girebilmektedirler . Eski bir imparatorluğun varisi olarak ortaya çıkan Türkiye cumhuriyeti ulus devleti ,bu aşamada uluslaşmaya öncelik vererek ayakta kalmaya  ve bu doğrultuda  çok uluslu  kozmopolit bir toplum yapısından uzak durmaya çalışarak , olayların gelişim süreci içinde  belirli ana ilkeler doğrultusunda Türklük olgusunu besleyerek ve yürüterek hedefe ulaşmaya çalışmıştır . Bu  doğrultuda atılan adımlar  ve ortaya konulan ilkeleri  bütünüyle bir araya getiren bir sistemci yaklaşım ile değerlendirildiğinde ,ortaya Türklük sözleşmesi gibi bir oluşumun eylemsel  çizgide  çıktığı ifade edilebilir . Üç yüz milyonluk bir Türk dünyası , doksan milyonluk bir Türkiye Cumhuriyeti , yedi bağımsız Türk devleti  ,Rusya ve Çin’in sınırları içinde var olan on iki Türk devleti  gibi  Türklük oluşumları ,bir bütünsellik içinde ele alınırsa o zaman ,teorisi eksik de kalsa görmezden gelinemeyecek bir Türklük  olgusu geleceğe dönük olarak büyüyerek varlığını korumaktadır . Türk kökenli halklar , bağımsız ve bağımlı  yirmi civarında Türk devleti hep birlikte ele alındığında ,dünya haritasının tam ortalarında büyük bir Türk ağırlığı göze çarpmaktadır . Bu gerçeklik yüzünden  dünyanın geleceği ile ilgili güncel tartışmalarda Turan konusu ağırlıklı bir biçimde öne geçmektedir . İmparatorlukların parçalanması sonrasında  bir büyük Türk imparatorluğunun oluşumunu önlemek amacıyla  ideolojik bir yapılanmaya gidilerek,Rusların Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği gibi küresel bir oluşumu Türk dünyasının tepesine binerek kurması  sağlanmıştır. Sosyalist sistemin çöküşü sonrasında dağınık bırakılan  Türk dünyasının Türkiye Cumhuriyeti öncülüğünde  toparlanmasına izin verilmemiş , Rus ve Çin emperyalizmlerinin  kendilerine bağlı işgal ve hegemonya altında tuttukları  Türk devletlerinin, diğer devletler gibi özgür ve bağımsız olmaları kesin olarak önlenmiştir .

Bugün gelinen noktada Türk dünyası eylemsel bir gerçeklik olarak varlığını  sürdürmekte ama tutarlı bir siyasal sistemin çatısı altına girerek kendisini koruma şansından uzak tutulmaktadır .  Tam bu aşamada Türklük sözleşmesinin tartışma alanına getirilmesi konusu , Türkiye’nin Türk devletleri üzerinde kurgulanan emperyal ve Siyonist plan ve projelerde bir ön cephe ülkesi konumunda   geleceğe dönük kullanılmak istenmesidir . Şimdiye kadar noter tasdikli bir Türklük sözleşmesi Türk ulusunun önde gelen evlatları tarafından hazırlanarak konulmamıştır . Ama Türkleri , Türklüğü ve Türk devletlerini zaman zaman bir araya getiren hukuki  ve siyasal toplantılar düzenlenerek  bir çok konuda kararlar alınmıştır . Bu gibi kararların içeriği bir anlamda evrensel Türklük sözleşmesi boşluğunun   doldurulmasında  ve geleceğe yönelen bir sosyolojik kültürel yapılanmanın ortaya çıkarılmasında ,birbirini izleyen toplantılar aracılığı ile  Türk bilim adamları yön göstererek etkili olmaktadır . Resmi bir toplantı organizasyonu ile bütün Türk dünyası ve devletleri bir araya gelerek bir Türklük sözleşmesini açıkça ortaya koymamışlardır ama bu doğrultuda bir çok toplantı ve örgütlenmeler  meydana çıkarılarak  ,dünyanın tam ortasında Türkiye Cumhuriyeti gibi büyük bir devletin aracılığı ile geleceğe yönelen  Türkçü bir yeni yapılanma dönemine girmişlerdir . Bu yeni durum dikkate alındığında emperyalist ve Siyonist merkezlerin yeni bir Türklük sözleşmesi aracılığı ile siyasal gelişmeleri kendi çıkarları doğrultusunda izleyerek  Türkleri kontrol altında tutma arayışlarına yöneldikleri anlaşılmaktadır . Eylemsel oluşumlara teorik bir çerçeve çizerek,gelecekteki Turan yapılanmasının batılı emperyalistler tarafından denetim altına alınmaya çalışıldığı açıkça göze çarpmaktadır . 

Russo’nun sosyal sözleşmesi ile dünya yeni bir döneme sürüklenerek çağ değiştirmiştir . Şimdi de dünya Türk dünyasının merkeziliğine doğru  giderken ,yeni bir emperyal sözleşmeye değil ama tarihin her döneminde Türklere ve Türk devletlerine yön gösteren Orhun Kitabelerinden başlayarak var olan Türk eserlerinden yararlanılması gerekmektedir . Son yüzyıllarda yapılan Osmanlı devleti ve Türkiye Cumhuriyeti temelindeki ulusal ve uluslararası toplantıların ,Türklere yön gösteren  kararları da ,dayanak noktası  resmi kaynaklar olarak öne çıkmaktadır . Rusya’da yapılan Türkçülük kongrelerinde alınan kararlar  , Cenevre Türkçülük Kongresi, Bakü Kurultayı kararları ,Erzurum Kongresi , Sivas Kongresi, Lozan Antlaşması , Montrö Antlaşması ,Türk Keneşinin kurulması ve bu çizgideki  diğer kongrelerin hepsi Türkiye Cumhuriyetine ve Türk dünyasına giden yolda , Türklük Sözleşmesi boşluğunu dolduran resmen atılmış adımlardır . Ayrıca Misakı Milli kararları ,Amasya Tamimi, ve Atatürk’ün Halkçılık Programı gibi belgelerde , Türklük Sözleşmesi çizgisinde hazırlanan ve katılımcı heyetler tarafından resmen kabül edilen  ilke ve kararlar  olarak  ,günümüzde var olduğu ileri sürülen Türklük Sözleşmesinin  içeriğini resmen dolduran tarihsel metinlerdir . Bütün bu gibi girişimler dikkate alınarak değerlendirildiğinde ortada bir siyasal boşluk olmadığı ama  , var olan Türk dünyası , Türkiye Cumhuriyeti ve  Türklük olgusu  üçgeninde  geçerli olan bir Türklük Sözleşmesinin varlığından ve uygulamada Türklere yön gösterdiğinden söz etmek mümkündür . Bu  açıdaan , Türklük dünyasının ya da Türkiye cumhuriyeti devletinin yeni bir  Türklük Sözleşmesine gereksinmesi yoktur . 

Türklük sözleşmesi konusunu yeni bir şeymiş gibi bugün gündeme getirenler , Türklüğün tarihin derinliklerinden gelen ağır baskısından  rahatsız oldukları için , yeni bir sözleşme hazırlıyormuş gibi davranarak ,bölgede var olan diğer alt kimlikli grupları da dikkate alan bir  kozmopolit  anlaşmayı yeni bir Türklük sözleşmesi olarak topluma ve kamuoyuna  göstererek ,kabül ettirmeye   çaba göstermektedirler . Tarihten gelen Türklerin varlık sözleşmesine başka kimlikleri de katarak sulandırma girişimlerine ,Türk ulusunun izin vermeyeceği son dönemlerdeki gelişmeler doğrultusunda kesinlik kazanmıştır .Noter tasdikli yeni  bir Türklük sözleşmesi ile sorunların çözülemeyeceği ama tarihsel dönüşüm noktalarında yapılan toplantılar ve alınan kararlar aracılığı ile  geçmişten gelen Türklük  sözleşmesinin yeni anlaşmalar üzerinden varlığını koruması sağlanabilecektir . Tarihin dönüm noktalarında tarih yapıcı millet olarak, her zaman üzerine düşen sorumlulukları yerine getiren Türklerin , yeni dönemde toparlanarak küresel ve bölgesel  etkinliklerini  sürdürmesi gerekmektedir .  

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.