“Ateşi ve İhaneti Gördük…”

İmamın biri çıktı, “Onlardan daha zalim, daha kâfir kim olabilir. Ya Rabbi, o zihniyetin bir daha bu ümmetin başına gelmesini mukadder buyurma” diyerek, Ayasofya’yı müze yapanlara, yani Atatürk’e lanet okudu.

Türkiye Cumhuriyeti büyük bir kuşatma altındadır bugün.

 Yozu – yobazı, FETÖSÜ, imamı candan, sıkı bir işbirliği içerisinde, dört koldan saldırıya geçmiş, tüm güçleri ile Mustafa Kemal’e yüklenmektedirler.

Hedefte 1923 Cumhuriyet Devrimi vardır. Atatürk Devrimleri vardır.

 Başta ulus – devlet ve bağımsız Türkiye olmak üzere, Kurtuluş Savaşımızın tüm kazanımlarını ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. 

Dinci, bölücü sermaye ittifakı, Kemalist devleti yıkmak için elinden geleni ardına koymamaktadır.

Türkiye Cumhuriyetinin laik, ulusal kimliği, İslam kimliği ile değiştirilmek istenmektedir.

Fethullah Gülen’ler, tarikatçılar, tekkeciler akbabalar gibi pusuda beklemektedirler. Eğer başarabilirlerse, güçleri yeterse, şeriatçı bir devlet ve toplum düzeni kurmak için mevzilenmişlerdir.

Ulusal Kurtuluş savaşı günlerinde Mustafa Kemal için “Dinen katli vaciptir” diye fetva veren Şeyhülislam Dürrizadeler, Hain Rıfkı’lar, Vahdettin’ler, Derviş Mehmetler bugün de işbaşındadırlar.

Denilebilir ki Kurtuluş Savaşı sadece dış düşmanlara karşı verilmiş bir savaş değildir; o aynı zamanda “Şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit eden; gaflet, dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunan” işbirlikçiler ordusuna karşı da verilmiş bir savaştır.

Şimdi ATAMIZIN iç ve dış düşmanlarla nasıl mücadele ettiğini çok kısa özetleyelim:

Atatürk bir yandan “Ya istiklâl ya ölüm” parolası kılavuzluğunda yedi düvelle savaşırken, bir yandan da bugün olduğu gibi içerideki “Hıyanet çeteleri”ni etkisiz duruma getirmeye çalışıyordu.

Hainler pusuda bekliyorlardı çünkü.

İçerideki ve dışarıdaki efendilerine yaranabilmek için yapamayacakları şey yoktu.

Örneğin Bandırma’da yayımlanan “Adalet” gazetesi, “Büyük Taarruz” un başlamasına iki gün kala şunları yazıyordu: “Hürriyetin ilanında muharebeler dolayısıyla milleti mahv ve perişan eden Talat, Cemal, Mahmut Şevket, Enver de gitti. Hamd olsun, darısı, cani Mustafa Kemal başına…” (24 Ağustos 1922)

Bu ihanet belgesinin yer aldığı gazetenin sahibi Ali Sami, Abdülhamit’in yaveriydi. Tarih sayfalarına adı “Hain Ali Sami” olarak geçti.

O zamanlarda Batı hayranı, Avrupa sevdalısı o denli çok gazeteci, sanatçı, yazar, devlet adamı, dinci takımı vardı ki, saymakla bitmez.

Amerikan mandacılığını savunan Halide Edip Adıvar, daha sonraları, “Başarıya ondan başka inanan yoktu” diyerek ihanet ortamını ve Atatürk’ün kararlı tavrını açıklamak zorunda kalmıştı.

Yine o yıllarda, ABD yerine İngiliz mandacılığını seçen Ref’i Cevat Ulunay da şunları yazıyordu:

“İngilizleri istiyoruz. Türkler kendi güçleri ile adam olamıyorlar. İngilizler elimizden tutacak, bizi kurtaracak.”

Yine aynı yazar, 4 Şubat 1919’da Atatürk’le yaptığı bir söyleşinin ardından arkadaşlarına izlenimlerini şöyle anlatıyordu:

“Şu sıralarda, Anadolu’ya geçilir, orada teşkilat kurulur, milli mukavemet harekete geçirilirse, Fransız’ı da, İngiliz’i de, İtalyan’ı da memleketten kovar, vatan istiklâline kavuşur, millet de esaretten kurtulurmuş, anladınız mı arkadaşlar? Bu, deli değil, zır deliymiş…” (Onun ‘zır deli’ dediği Atatürk)

Yıllar sonra, bu mandacı tutumundan dolayı “Pişman olup olmadığını” soran bir gazeteciye o da aynı Halide Edip gibi yanıt vermişti: “Hayır, ben haklıydım. Herkes benim gibi düşünüyordu. O günlerde böyle düşünen tek adam oydu.”

Gerçekten de “O günlerde böyle düşünen”, yani tam bağımsız bir Türkiye için savaşım veren “tek adam” oydu.

Atatürk bir yandan Erzurum Kongresi ile uğraşırken, bir yandan da Halide Edip, Bekir Sami, Kara Vasıf Bey gibi kararsız, mandacı kişileri “İnandırma yöntemiyle” ulusal direnişe kazanmaya çalışıyordu.

Bu arada İstanbul hükümeti de boş durmuyor, Mustafa Kemal’i engelleyebilmek için her çareye başvuruyordu.

 Bu işbirlikçi hükümetin tek politik seçeneği ise “Fransa, İtalya, İngiltere gibi büyük devletleri gücendirmemek, onlarla dostça ilişkiler kurup iyi geçinmekti.”

Ekim 1919’da “Kahrolsun işgal” diye slogan atan halka Harbiye Nazırı Camal Paşa şunları söylüyordu:

“İstanbul hükümeti, tutumunda ve yürütümünde yasanın gereklerini kollamak, yabancılara karşı daha konukseverce ve ılımlıca davranmak zorundadır.”

Bu konuşmaya Atatürk şöyle yanıt vermişti:

“Baylar, Rıza Paşa Hükümeti ve o hükümete Harbiye Nazırı olan kişi, sevgili yurdumuza giren, süngülerini ulusun can evine saplayan yabancıları konuk sayıyor ve ılımlıca davranmakta zorunluluk görüyor. Bu ne düşüncedir, bu ne kafadır?”

Yukarıdan beri Atatürk’ün ne zorluklar içinde ülkemizi bağımsızlığına kavuşturduğunu anlatmaya çalıştım. Şimdiyse bazı kendini bilmezler onu küçümsemeye, karalamaya, kötülemeye çalışıyorlar…

Anladınız mı şimdi neden bu kadar çok öfkelendiğimizi bu adamlara?

(alieralp37@gmail.com)

NOT: Yazının başlığı Nazım Hikmet’in bir şiirinden alınmıştır

Yayım tarihi
Ali Eralp olarak sınıflandırılmış

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.