ŞAHSIM DEVLETİ (16) Cumhuriyet esprisi

            İnsanlık tarihinde, ‘Modern’ denilen dönemden önceki bin yıllık dönem için, dünya genelinin bir ‘durgunluk dönemi’ (immobilisme) içinde olduğu bilinmektedir.

            Buna ‘Orta-Çağ karanlığı’ da denilmektedir.

            Ardından gelen ‘Yeni-Çağ’ XVnci yüzyıldan itibaren başlamış olsa bile, irdelemekte olduğumuz ‘Devlet-Ulus’ kavramı bakımından ‘Milad’, 1789 Fransız Devrimi’dir.

            Ancak ‘Devrim’lerin bir ‘süreç’ olduğu kesinlikle gözardı edilmemelidir.

            Nitekim ‘Cumhuriyet esprisi’nin bir ‘Cumhuriyet İdeali’ biçiminde tasarlanmasına, Fransa’da 1792 yılından itibaren başlanmıştır.

            Cumhuriyet ‘ideal’inin ise üç önemli ‘ilke’si var:

            Biri, Orta-Çağ’ın egemen konumu olan ‘bölgesel özgüllük’ten (particularité) arınarak ‘birey’lerin ‘yasa önünde eşit’liğe kavuşturulması.

            Ki, denilebilirse eğer, en ‘çelişkili’, en ‘anlaşılmaz’ ve en ‘tartışılan’ ilke budur.

            Burada sanki ‘özgürlük’ ilkesi ile ‘eşitlik’ ilkesi biribirlerine girmiş durumdadır.

            O nedenledir ki, sözde ‘modern-ötesi’ denilen dönemde, ‘kültürel zenginlik’le Orta-Çağ’ın partikülarizmi biribirlerine karıştırılmakta; ve böylece ayırdında olmadan ‘cumhuriyet esprisi’nden uzaklaşılmaktadır.

            Dahası ‘tekbiçimcilik’ (uniformisme) eleştirisi öylesine ileri götürülmektedir ki, ‘yeni-cumhuriyet’, ‘demokratik cumhuriyet’ vb kavramların ‘keşfi’yle neredeyse ‘Cumhuriyet’in kendisinin reddine ulaşılabilmektedir.

            Oysa, ‘Cumhuriyet esprisi’, bireylerin ‘bölgesel özgüllük’lerinden arındırmayı onların ‘kişisel erdem ve yetenekleri’ni daha bir geliştirmeleri için istemektedir.

            Yani ‘bölgesel özgüllük’te direnme, bin yıllarca kalındığı gibi kalma özleminde direnme anlamına da gelebilir.

            Ki, çoğu ‘modern-ötesi’ ideolojinin özünde bu vardır.

            Ancak böylece, ‘modern-ötesi dönemde’, toplumlar  Ortça-Çağ ‘immobilizm’i içinde tutulabilmektedirler.

            Ki, genel olarak ‘sağcı’ bakış açısına sahip olan yazar ve düşünürlerce bu görüş savunulmaktadır.

             ‘Solcu’ yazar ve düşünürlerin böyle yaklaşımlar geliştirmeleri ise, ‘eski ray’larda ‘hızlı tren’ kullanmak isteyen makinistlere benzetilebilir: toplumu nerede uçuracaklarını bilmeden ‘Hızlı solcu’luk yapmak…

            Ya da sol gösterip sağ vurmak.

            Değil mi ki, bugün kimi ‘hızlı solcu’lar ile ‘aşırı sağcılar’ kolkoladır.

            Benzer biçimde (P)artiya (K)arkerên (K)urdistan ve (K)oma (C)ivakên (K)urdistan savunucuları da, sözde ‘solcu’ olduklarını ileri sürerken en aşırı ‘sağcı’ konumuna düşmektedirler.

            Cumhuriyet esprisinin ikinci ‘ilke’si ise, ‘genel irade’nin gerçekleştirilmesidir.

            Günümüzde, ‘millî irade’ denilen ‘aşkın güç’ ya da ‘aşkın istenç’, bir anlamda salt seçimlerde verilen ‘oy’a indirgenmiştir.

            Oysa, ‘genel irade’, özgür ‘birey’lerin kişisel çıkarlarının ‘toplamı’ değil, ama kişisel çıkarlarından vazgeçerek (dépasser) oluşturmak istedikleri ‘aşkın’ (transcendant) bir istenç birliği olup, ‘toplam’ından daha büyüktür.

            Somut değil ‘soyut’tur.

            Dolayısıyla yüzde (%) ile ölçülemez.

            Kaldı ki, ‘Şahsım Devleti’nde, bu yüzdelerin de herhangi değeri yokmuş gibi davranılmaktadır.

            Cumhuriyet esprisinin üçüncü ve en önemli ‘ilke’si ‘egemenlik’tir.

            ‘Egemenlik’ ise, Devlet’in ‘bağımsızlık’ından önce ilk iki ‘ilke’nin sağlanabilmesinin olmazsa olmazıdır.

            Demek ki, eğer ‘genel irade’ şu ya da bu şekilde ‘sakatlanmış’ ise; örneğin ‘Şahsım Devleti’nde sakatlanmış olduğu apaçık ortada ise, sözkonusu ‘Devlet-Ulus’un ‘bağımsızlık’ından sözetme olanağı da kalmayacak demektir.

            Söylemeye gerek yok ki, bu durumda, ‘Cumhuriyet esprisi’nden sözetmenin olanak ve olasılığı da kalmayacaktır.

            Cumhuriyet esprisinin olmadığı bir yerde, doğaldır ki ‘Cumhurbaşkanlığı’ da olamayacaktır.

            Tam da bu nedenle, ‘Şahsım Devleti’nde cumhurbaşkanlığı değil ama ‘Başkanlık’ olabilecektir.

            Ve bu duruma, ‘modern ötesi’ dönemde, Orta-Çağ dönemi ‘immobilisme’ne, ‘particularisme’ine kısaca ‘karanlığı’na dönmekten başka bir tanım verilemeyecektir.

            İşte ‘Ulus’un parçalanması (fracture) süreci de böylece başlatılmış olmaktadır.

            Ardından gelen ‘Birlik ve beraberlik’ feryatları, olsa olsa, başta ‘Cumhuriyet’ olmak üzere, ‘Millî irade’, ‘ulusal bağımsızlık’, ‘demokrasi’, ‘özerklik’ vb terim ve kavramların, içi boşaltılarak sürdürüldüğü bir ‘sağırlar diyaloğu’na dönüşecektir.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.