Kategoriler
Kültür/Sanat

Atatürke içki içtiği için laf edenler…

Atatürke içki içtiği için laf edenler,

veya içki içene oy mu verilir. Biz Osmanlı torunuyuz diyenler. Bunu yazan Vahdettinin baş yaveri en yakını son yoldaşı..birini özel hayatı ile değil icraati ile yargılamayı belki öğrenirsiniz. Vahdettinin yaveri anlatıyor :İstediği öteberiyi bana aldırırdı, bunların başında da daima konyak vardı…..

Vahdettin’in İstanbul’dan kaçarken beraberinde götürdüğü, tam kırk yıllık emektar tütüncübaşısı Kayserili Şükrü Bey, sonraları bu kaçış olayını uzun uzadıya anlatırken şöyle demişti:“ Sabah, Yıldız Sarayı’nın arka kapısından, yani Şişli-Kağıthane yoluna bakan kapıdan bahçeye çıktık. Başmabeyinci Yaver Paşa, Mızıka-i Hümayun Kumandanı Miralay İbrahim Zeki Bey, Doktor Reşat Paşa, başseccadeci, esvapçıbaşı İbrahim, Berberbaşı Mahmut ve haremağalarından Mazhar da bavulları ellerinde oradalar.Biraz bekledikten sonra, Sultan Vahdettin de oğlu Ertuğrul’la beraber yanımıza geldi. O sırada General Harrington da göründü. Kapalı otomobiller de önümüzde sıralandı. Hemen çantaları yerleştirdik.Padişah; oğlu Ertuğrul ve General Harrington’la birlikte otomobile bindi. Arkadakilere de bizler bindik. O kadar erkendi ki ortalıkta kimsecikler yoktu. Geçtiğimiz yolu silahlı İngiliz askerleri tutmuştu. Yanımızda ve peşimiz sıra içleri yine İngiliz askerleriyle dolu kamyonlar geliyordu.

Doğru Tophane’ye vardık. Otomobillerden iner inmez, rıhtımda bekleyen İngiliz istimbotuna buyur ettiler, bindik. Yıldız’dan buraya gelinceye kadar zaten Türk olarak kimseye tesadüf etmemiştik. İstimbot, açıkta demirli duran ‘Malaya’ zırhlısına yanaştı. Padişah, arkasında biz, ağır ağır merdivenleri çıkarak güverteye vardık. Sultan Vahdettin, kendisini merdiven başında selamlayarak karşılayan amiralin elini sıktıktan sonra salona girdi. Orada kahve ikram ettiler. Doktor Reşat Paşa tercümanlık etmeye çalışıyordu; ama iyi İngilizce bilmediğinden beceremiyordu.

Beş dakika kadar geçince İngilizler salondan çekildiler. Padişah da ayağa kalktı, bana döndü, “Gel Şükrü” dedi. Peşi sıra yürüdüm. Kamarasını gösterdiler, oraya girdi. Çok yorgun bir halde koltuğa çöktü, sesi titriyordu:Ertuğrul’un yeri ayrı, dikkat edin, çocuğu deniz falan tutarsa başından ayrılmayın” diyordu.

“Merak buyurmayınız efendimiz” diye kekeledim. Ama dilimin ucuna geldiği halde böyle nereye gittiğimizi soramıyordum. Maiyetini teşkil eden bizler, emri ve arzusunu kıramayarak -doğrusu istemeye istemeye; fakat kırk yıldır hizmetinde, her iradesine boyun eğmeye olan alışıklığımız tesiriyle- peşine takıldığımız bu yolculukta, nereye gittiğimizi bilmiyorduk ve kendisi o kadar mahzun ve kederli idi ki, işte soramıyordum da… Ama meraktan da çatlıyordum.Bu halimi sezmiş gibi, “Mukadderat” diye konuşmaya başladı, “Mukadderat Şükrü… Şimdilik Malta’ya gidiyoruz, öyle icap etti. Oradan sonra bakalım, kısmet neresi ise… Sen şimdi çantaları aç, gecelikleri falan çıkar, sonra geminin mutfağını bul, kahvemle yine sen meşgul ol!”

Dediklerini yaptım. O gün altmıştan fazla sigara ve sekiz fincan kahve içtiğini hatırlıyorum.

Artık yoldayız.. Her yanına gidişimde ilk sözü şu oluyordu: “Heyhat… Mukadderat böyle imiş!”Gemide alaturka yemekler yapıyorlar ve hünkârın et sevmediklerini bildikleri için sebze, makarna, pilav, börek gibi şeyler pişiriyorlar, hele bayıldığı muhallebiyi sofradan hiç eksik etmiyorlardı. Bu üç günlük yolculukta, yemeklerini oğlu Ertuğrul’la beraber yiyor, yemekten sonra iki saat kadar yatıyor ve kamarada entarisi arkasında, terlikleri ayağında, bir aşağı bir yukarı dolaşarak boyuna kahve ve sigara içiyordu.Yalnız, sabahları kahvaltıdan sonra giyinip güverteye çıkar, biraz oturur, gezinir, amiralle üç beş -işaret dili- laf eder, kamarasına dönerdi. Kamarada yanındaki çantalardan birinin içinde, üç bin altın lira vardı. Daha ilk gün onu göstererek, “Vakıa emniyetteyiz ama ne olur ne olmaz, sen yine ihtiyatlı ve dikkatli bulun…” dediği zaman, ben birdenbire boş bulunmuş, bir anda, onbir kişilik kafileye bu kadarcık paranın kaç gün yeteceğini düşünerek, “Hepsi bu kadar mı efendimiz?” diye soruvermiştim.Benim endişeli halim hoşuna gitmiş olmalı ki ilk defa gülümseyerek, “Merak etme Şükrü…” dedi. “Yirmi bin İngiliz Lirası da Londra Bankası’nda var.” Dedi. Ben ise yine kendimi tutamadım: “Başka yok mu efendimiz?”

“Daha ne olsun Şükrü?” diye yüzüme baktı.

-“Kalabalığız da efendimiz.”

-“İdare ederiz, Allah kerim.”-“Efendimiz, Kur’an-ı Kerim de o çantada mı?”

-“Hangi Kur’an-ı Kerim’den bahsediyorsun?”

-“Hani, Hazreti Osman’ın yazısı…”

Hünkâr öfkelenivermişti birdenbire… Sonradan öğrendim ki, bu meşhur ve çok kıymetli kitabı nasılsa yanına alıp beraber getirmeyi akıl edememiş. Ve buna ömrünün sonuna kadar yanmıştı. Hazreti Osman’ın bizzat kendi eliyle yazdığı -kat’i şekilde ifade edilen- bu Kur’an-ı Kerim’i İstanbul’dan hareketimizden bir ay kadar evvel Topkapı Sarayı’ndan getirtmiş; odasında, yanında alıkoymuştu. Fevkalâde nefis cildi bile nadide taşlar, değerli elmaslarla süslü olan bu kitaba elli bin altın kıymet biçiliyordu. Biz Hünkârın bunu mutlaka cebine koyduğunu sanıyorduk. Meğer geri vermiş…

Uzatmayayım, İstanbul’dan ayrılışımızın dördüncü günü sabahı Malta’ya vardık. Hünkâr, bu seyahatin ilk iki gününü nispeten sakince geçirmiş; fakat son günü sabahtan akşama kadar yalnız İstanbul’dan, orada kalan üç kadın efendiden -eşinden- ve bilhassa en gözdesi olan Nimet Sultan’dan bahsetmişti. Vahdettin, Nimet Sultan’ı delice seviyordu… O yaşında, bütün bu başına gelenlere, her şeye rağmen halâ bu sevgi ile yanıp tutuşuyordu.

O gün, sevdiğinden bahsederken, dünyada en sevmediği adam olan Abdülmecit Efendi’den bahsetmeyi de ihmal etmiyordu: “Bizim budala, demek saltanatsız hilafete razı, yani tekke şeyhi olacak. Gerçi bu kadarı da çoktur ya… Ben O’nun bunca yıl evvel yüzünü ilk gördüğüm günden beri sana kaç defa demedim mi ki divanedir bu biçare…”

Ve o gün ilk defa öğle yemeğinden sonra benden kahve istediğini görmüş, hayretle yüzüne bakmıştım. Çünkü yemeği müteakip, ‘dokunuyor’ diye katiyen kahve içmezdi.

“Zarar yok Şükrü, bütün sıhhatim artık sarsılmış olduktan sonra, bir de midem bozulmuş, ne çıkar?”Malta’da açıkta demirleyen ‘Malaya’ zırhlısından istimbotla rıhtıma çıktık. Yine ortalıkta kimsecikler yok. Galiba emniyet tertipleri… Her ne ise, otomobillerle tenha yollardan geçerek bizi, ikametimiz için hazırlanmış döşeli dayalı konağa götürdüler

Hizmetçiler, aşçılar, her şey tamam; ama Malta pek berbat bir yer, hiç hoşlanmadık… Ve burada kaldığımız otuz yedi gün içinde Hünkâr, bir gün dahi sokağa çıkmadı. İstediği öteberiyi bana aldırırdı, bunların başında da daima konyak vardı.Kendisi odasında kapalı, ne kitap okur, ne yazı yazar; sadece düşüne düşüne, arada bir de yine odasında dolaşa dolaşa vakit geçirir ve İstanbul’dan, hele Nimet Sultan’dan haber beklerdi. “ San Remoda Villa Nobel’de kalırken konyak içer,namaz kılmaz,oruç tutmaz,bayramları bile kutlatmazdı

Malta’dayken, 20-30 Kasım 1922 tarihleri arasında. Vahdettin ve yakınlarının şarap masrafı, 5 İngiliz lirasıdır. Vahdettin, Almanya ziyareti şuasında verilen ziyafette, imparatorun şerefine şampanya kadehi kaldırmıştır.

Vahdettin vatan haini değildir” tezi, ilk kez 1929 yılında Mevlanzade Rıfat tarafından ortaya atılmıştır. Mevlanzade Rıfat, 1929 yılında Halep’te basılan ve 1933’te Türkiye’de yayınlanan “Türkiye inkılabının İçyüzü” adlı kitabında, “Vahdettin’in, Mustafa Kemal’i, Kurtuluş Savaşı’nı başlatması için Anadolu’ya gönderdiğini” iddia etmiş ve bu iddiasını, Vahdettin’in 14 Mayıs 1919 tarihinde Mustafa Kemal’e verdiği, sözüm ona, bir fermana dayandırmıştır. (1) Ancak şimdiye kadar böyle bir fermana rastlanmamıştır.

PEKİ AMA KİMDİR BU MEVLANZADE RIFAT?

Mevlanzade Rıfat, daha Atatürk Samsun’a çıkmadan önce, 24 Mart 1919’da Hukuk-i Beşer adlı gazetede, I. Dünya Savaşı’na katılan komutanlara İttihatçıların vagon vagon altın dağıttıklarını ileri sürmüş ve komutanlara, “Büyük alçaklar ve haydut başları…” diye hakaret etmiştir. Bunun üzerine Atatürk, Harbiye Nezareti’ne bir dilekçeyle başvurarak, bu yazıyı kaleme alan Mevlanzade Rıfat’ın cezalandırılmasını istemiştir. Atatürk, Mevlanzade Rıfat’a “O sefil iftiracı..” diye hitap ettiği dilekçesinin bir örneğini de Vakit, Alemdar ve Yeni Gün gazetelerine göndermiştir. (2) Atatürk, Mevlanzade Rıfat’ın Türk ordusunun şerefli komutanlarına hakaret etmesine çok bozulmuştur. Türk ordusunun, “namuslu” ve “yurtsever” komutanlarını “haydut başı” diye suçlamanın “büyük bir ahlaksızlık ve sefil bir vicdansızlık” olduğunu belirterek bu “namussuzca iftirayı ve sahibini lanetlemiştir.” Ancak Atatürk’ün Harbiye Nezareti’ne gönderdiği “şikayet dilekçesi” dikkate alınmadığı gibi Mevlanzade Rıfat, kendisine hakaret edildiği gerekçesiyle Atatürk’e dava açmıştır.Atatürk düşmanı” Mevlanzade Rıfat’ın, Padişah Vahdettin’le ise arası çok iyidir. Padişah Vahdettin, Türkiye’den kaçtıktan sonra San Remo’ya gitmiştir. Kaçak padişahın San Remo’daki ziyaretçilerinden biri de Mevlanzade Rıfat’tır. Mevlanzade Rıfat, San Remo’ya ilk defa 1922’de bir Yunan albayla birlikte gitmiş ve Vahdettin’e, Ankara’ya karşı Yunanistan’la anlaşma teklif etmiştir. Bu görüşmede Vahdettin Mevlanzade Rıfat’a para vermiştir. (3)

Mevlanzade Rıfat, Vahdettin’i San Remo’da bir kez daha ziyaret etmiştir. Bu kez de Vahdettin’e, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı”Kürtleri isyana teşvik etme” önerisinde bulunmuştur. (4) Mevlanzade, Türkiye’deki bütün önemli Kürt isyanlarında rol almış, kelimenin tam anlamıyla “bölücü” bir politikacı-yazardır. (5)

Kurtuluş Savaşı öncesi Atatürk’e ve vatansever Türk subaylarına, “büyük alçaklar ve haydut başlan” diyen, yurt dışında iki kez Vahdettin’i ziyaret eden, onu Atatürk’e ve Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı harekete geçirmek isteyen ve Vahdettin tararından çok iyi ağırlanan Mevlanzade Rıfat, bir süre sonra kaleme sarılarak”Cumhuriyet tarihi yalancılarının” ana kaynağı durumundaki ‘Türkiye inkılabı’nın İçyüzü” adlı kitabı yazmış ve bu kitabında Vahdettin’i adeta “Kurtuluş Savaşı kahramanı” ilan etmiştir. Mevlanzade’nin bu kitabı daha sonra Atatürk’e ve cumhuriyete aldırmak isteyenlerin ana kaynağı olmuştur: Necip Fazıl Kısakürek, Nihal Atsız, Tarık Mümtaz Göztepe, Vehbi Vakkasoğlu, Kadir Mısıroğlu, Abdurrahman Dilipak, Hasan Hüseyin Ceylan, Yalçın Küçük, Burhan Bozgeyik ve Mustafa Armağan gibi tarihçi ve yazarlar, hep Mevlanzade Rıfat’ın “Türkiye inkılabı’ın İçyüzü” adlı kitabının kaynak olarak kullanmışlardır. Örneğin, Mevlanzade Rıfat’ın, “Vahdettin hain değildir!” tezinden yola çıkan şair Necip Fazıl Kısakürek, çok daha ileri giderek Vahdettin’i “Büyük vatan dostu!” ilan etmiştir. (6) Kısakürek, söz konusu kitabında, belge ve bilgiye dayanmadan, sadece türlü kurnazlıklar yaparak, bütün Kurtuluş Savaşı’nın Vahdettin’in eseri olarak göstermiştir. Dahası, eski başbakanlardan Bülent Ecevit de 6 Ağustos 2005 tarihinde, “Vahdettin vatan haini değildir!” demiştir.

“Vahdettin vatan haini değildir!” tezini incelemeden önce Vahdettin’i birazcık tanıyalım:Başkatibi H. Ziya Uşaklıgil Vahdettin’i, “Yaradılışında, hileye, entrikaya, gizli düzenlere, karışık girişimlere düşkün” olarak tanımlamıştır. Adına gelen mektupların açılmadan kendine verilmesini istemesi, hükümetle haberleşmesinde başkatibi Ali Fuat Bey yerine adamı Refik Bey’i kullanması, bazı kimselerle gizlice özel dairesinde görüşmesi, onun “kurnaz ve entrikacı” biri olduğunu göstermektedir. Atatürk de Vahdettin’le yaptığı görüşmelerden sonra onun “kurnaz” ve “entrikacı” biri olduğunu düşünmüştür.

8 – Rol yapar: M. Fuat Bey ve Lütfi Simavi Bey, Padişahın eski sadrazam Ahmet izzet Paşa’ya “hasta rolü” yaptığına bizzat tanık olmuşlardır. Ayrıca, Mazhar Müfit Kansu’yla yaptığı görüşmede, “Kuvayı Milliye tacımın pırlantasıdır! Mustafa Kemal Paşa nasıldır, afiyettedir inşallah! Ne zaman dönecek!” gibisinden sözler söyleyen Vahdettin’in yine rol yaptığı açıktır. Çünkü o günlerde Osmanlı yönetimi bir taraftan Kuvayı Milliye’yi yasaklarken, diğer taraftan da Mustafa Kemal’i etkisiz hale getirmeye çalışmaktadır. Vahdettin “rol yaparak”, Mazhar Müfit Bey’in ağzından laf almaya çalışmıştır.

9 – Paraya düşkündür: Bilinenin aksine Vahdettin paraya çok düşkündür. II. Abdülhamit’in kızı Sadi ye Osmanoğlu’nun anıları ve Lütfi Simavi’nin “Vahdettin Efendi’nin Paraya Karşı Olan Aşırı Sevgisi” başlığı altında yazdıkları, Vahdettin’in paraya çok önem verdiğini göstermektedir.

10 – Vahdettin, ayrıca iyi bir baba ve ağlayacak kadar duygulu bir insandır. (12)

VAHDETTİN VE GELENEKSEL DEĞERLER

Vahdettin’e, Osmanlı padişahı ve halife olduğu için “dindardır”, “geleneksel değerlere bağlıdır” diye sahip çıkanların bilmedikleri çok önemli bazı gerçekler vardır. Evet! Vahdettin dindardır, ama onun dindarlığı “Batı kültürü ne” sonuna kadar açık, “bağnaz” olmayan bir dindarlıktır.

Vahdettin, geleneklerin aksine sakal bırakmamıştır. Yavuz’dan sonra sakal bırakmayan ikinci Osmanlı padişahı Vahdettin’dir. Sakal bırakmamasının nedenini, “Ben büyük ceddim Yavuz Sultan gibi sakal bırakmayacağım, çünkü sakalımı kimsenin eline vermek niyetinde değilim” diyerek açıklamıştır! (13)Vahdettin zaman zaman içki içen ve içkili toplantılarda ve ziyafetlerde eline şarap kadehi almaktan çekinmeyen biridir. Örneğin, Tütüncübaşı Şükrü Bey, Padişah Vahdettin’in, kendisine “daima konyak aldırdığını” belirtmiştir.(14)Malta’dayken, 20-30 Kasım 1922 tarihleri arasında. Vahdettin ve yakınlarının şarap masrafı, 5 İngiliz lirasıdır. (15)Vahdettin, Almanya ziyareti şuasında verilen ziyafette, imparatorun şerefine şampanya kadehi kaldırmıştır. (16)

San Remo’da ikamet ettiği köşkün alt katındaki misafir odasının duvarında büyükçe bir çıplak kadın tablosu asılıdır. Halifelik iddiasında bulunan Vahdettin, misafirlerini bu tablonun altında ağırlamıştır. (17)

Vahdettin, aile hayatında da son derece moderndir. Örneğin, gelenek gereği Osmanlı hanedanına mensup kızların düğünden önce bile kocaları tarafından görülmeleri yasakken, Vahdettin, düğünden önce damadı İsmail Hakkı’yı davet ederek, kızı Ulviye Sultan’la görüştürmüştür. (18)O buluşmayı, “Son Padişah Vahdettin” kitabının yazarı Yılmaz Çetiner, belgeler ışığında şöyle anlatmıştır: “İsmail Hakkı Beyefendi’ye Harbiye Nezareti’nden resmi bir yazı geldi… Veliaht Vahdettin Efendi, Çengelköy’de köşküne çağırıyordu. İsmail Hakkı’yı bir korku aldı! Acaba kızıyla buluştuğunu haber aldı da buna kızacak, danlacak mı endişesi içinde salonda beklerken Vahdettin Efendi girdi içeriye… Selamlaştıktan sonra oturdu hiç konuşmadan. Bir sigara içti ve birden ayağa kalkıp çıktı odadan… Garip bir durumdu bu ve İsmail Hakkı’nın yüreği küt küt atıyordu! Az soma bir de baktı ki, Vahdettin, yanında kızı Ulviye Sultan’la beraber tekrar içeriye giriyor. İşte kızım müstakbel kocan!” (19)

Vahdettin’in eşlerinin, kızlarının ve kız torunlarının başı açıktır. Vahdettin ailesine mensup kadın hanedan üyelerinin yurtdışında çekilmiş fotoğraflarına bakılacak olursa başların açık olması bir yana, padişahın eşlerinin, kızlarının ve kız torunlarının son derece modern, hatta dekolte batılı kıyafetler giydikleri görülecektir. Örneğin, Vahdettin’in torunu Neslişah Sultan, Hümeyra Sultan, Hanzade Sultan ve Hibetullah Necla; kızları Ulviye Sultan ve Sabiha Sultan ile ikinci eşi Müveddet Kadın efendi başları açık, modem giysiler içinde adeta batılı kadınlardan ayrılamayacak şıklıkta Avrupa’da arzı endam etmişlerdir. (20)Vahdettin kadınlara çok düşkündür. İlk eşi Nazikeda Sultan’la evlenirken ona “üzerine başka bir kadınla nikahlanmayacağı” sözü vermiştir. Evet! Vahdettin 7 yıl boyunca sözünü tutmuş, başka bir kadınla evlenmemiştir, ama bu sürede gizlice başka kadınlarla birlikte olmuştur. “Vahdettin Efendi, tıpkı babası Sultan Abdülmecit ve Ağabeyi Sultan Abdülhamit gibi kadınlara düşkündü… Yemin ettiği için bir başka kadını nikahına alamıyordu, ama gizli gizli kısa süreli aşklar yaşıyordu…”(21)Beste yapan, içki içen,şampanya kadehi kaldıran, misafir odasında çıplak kadın resmi bulunduran, sakal bırakmayan, evlenmeden önce kızım damat adayıyla bizzat görüştüren, gizlice başka kadınlarla birlikte olan ve eşlerinin, kızlarının ve kız torunlarının başları açık olan Padişah Vahdettin’e “halifedir” diye sadece “dinsel gerekçelerle” sahip çıkanla şapkalarını önlerine koyup düşünmelerini öneririm.

Derlemede yararlanılan Kaynaklar :

1 Mevlanzade Rıfat, Türkiye inkılabı’nın İçyüzü. İstanbul, 2000, s. 215)

2 Vakit, Yeni Gün, Alemdar gazeteleri, 25 Mart 1919).

3 Tarık Mümtaz Göztepe, Vahdettin Gurbet Cehenneminde, İstanbul, 1968, s. 159: Turgut Özakman, Vahdettin, M. Kemal ve Milli Mücadele, 6.bs , Ankara, 2007,s. 75).

4 Özakman, age, s.75).

5 Uğur Mumcu, Kürt-îslam Ayaklanması, 5.bs , İstanbuU993s. 11,16,59,184,186).

6 N. Fazıl Kısakürek, Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu S. Vahdettin, İstanbul, 1975).

7 Mahmut Kemal İnal, Son Sadrazamlar, C.IV, İstanbul, 1982, s.2096).

8 Özakman, age, s.30).

9 Yılmaz Cetiner, Son Padişah Vahdettin, 7.bs , İstanbul, 1993).

10 İnal, age, s. 2101).

11 İngiliz Arşiv Belgeleri, FO,371/3410/12379; Hardinge’den Balfour’a gizli yazı, Madrid, 9.7.1918; Salahı, R. Sonyel, Gizli Belgelerle Mustafa Kemal, Vahdettin ve Kurtuluş Savası, Ankara, 2007, s.x).

12 Özakman, age, s.31).

13 Enver Behnan Şapolyo, Osmanlı Sultanları Tarihi, İstanbul, 1961, s.460,461).

14 Yakın Tarihimiz, C.3,388).

15 FO, 371/9118/E.172: Colonial Office’ten Fpreigen Office yazı, Bilal N. Şimşir, “Vahdettin’in Kaçışı ve Sonu”, Cumhuriyet gazetesi, 28 Kasım 1973; Özakman, age, s.31.dipnot 67).

16 Rıza Tevfik Bölükbaşı, Biraz da Ben Konuşayım, İstanbul, 1993, s.32),

17 Göztepe, age, s. 147: Özakman, age, s.31)

18 İ. Hakkı Okday, Yarıya’dan Ankara’ya, 2.bs , İstanbul, 1994, s.206).

19 1. Hakkı Okday, Yanya’dan Ankara’ya, 2,bs , istanbul, 1994, s.206).

20 Fotolar için bkz. Cetiner, age, s. 381 vd).

21 Çetiner, age, s.52).

22 İnal, age, s.2095).

23 Tarık Mümtaz Göztepe, Vahdettin, Mütareke Gayyasında, İstanbul, 1969, s. 15),

24 Lütfi Bey, Osmanlı Sarayı’nın Son Günleri, Hz. Ş. Kutlu, İstanbul, 1978, s.445,446).

Rıza Tevfik Bölükbaşı, Biraz da Ben Konuşayım, İstanbul, 1993, s.32),

İngiliz Arşiv Belgeleri, FO,371/3410/12379; Hardinge’den Balfour’a gizli yazı, Madrid, 9.7.1918; Salahı, R. Sonyel, Gizli Belgelerle Mustafa Kemal, Vahdettin ve Kurtuluş Savası, Ankara, 2007, s.x).

FO, 371/9118/E.172: Colonial Office’ten Fpreigen Office yazı, Bilal N. Şimşir, “Vahdettin’in Kaçışı ve Sonu”, Cumhuriyet gazetesi, 28 Kasım 1973; Özakman, age, s.31.dipnot 67 numara olanı..

Lütfi Bey, Osmanlı Sarayı’nın Son Günleri, Hz. Ş. Kutlu, İstanbul, 1978, s.445,446).

Sultan Vahdettin’le birlikte sürgüne gönderilenlerden biri de Padişahın Tütüncübaşısı Kayserili Şükrü Bey’dir. Şükrü Bey’in Kayseri’deki torunlarından Gazeteci Yazar Muzaffer Şahin, büyük dedesinin çileli hayatını Saraydaki Kayserili Şükrü Bey (Vahdettin’in Tütüncübaşısı) kitabı.

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

YÜZBAŞI MÜMİN

Edirne’de iki gün kaldıktan sonra Atina’ya gönderildi. Aradan iki yıl geçti, 26 Ağustos 1922 ‘de başlayan Büyük Taarruz’un ardından Uşak yöresinde, Yunanlıların Küçük Asya Orduları Komutanlığına yeni atanan General Trikopis, yanındaki yüksek rütbeli subaylarla birlikte yakalandı.

İzmir’in 9 Eylül 1922’de ele geçirilmesinden sonra yapılan görüşmelerde Yunanlılar, General Trikopis’e karşı Albay Cafer Tayyar’ı önerdi.

Mustafa Kemal bu öneriyi dinlemedi bile. “Jandarma Yüzbaşısı Mümin’i isterim Trikopis’e karşılık!” diye kestirip attı.

Mustafa Kemal’in bu önerisi hem Yüzbaşı Mümin’i tanıyan hem de tanımayanları şaşkına çevirdi. Tanıyanlar, Mustafa Kemal’in bir vatan hainine sahip çıkmasını anlayamadılar. Tanımayanlarsa koskoca bir orgenerale karşı bir yüzbaşının takası ne menem iştir diyip kafalarını kaşıdılar!

Aslında Mustafa Kemal’in dışında hemen hemen hiç kimse Mümin’in ne yaptığını, asıl kimliğini bilmiyordu.

Mümin, İzmir’in işgalinden sonra Ankara’nın yolunu tutacaktı ki, çok iyi Rumca bildiği için Mustafa Kemal, Ege’de kalmasını, istedi: Milli Mücadele’nin gözü kulağı olacaktı İzmir’de.

Yunanlıların Ege ve İç Anadolu’daki askeri harekatlarının bilinmesi Kurtuluş Savaşı’nın başarıya ulaşmasında çok önemliydi.

Mümin artık batılılar gibi giyiniyor, bütün gün Kordon’da Yunan subaylarıyla kol kola dolaşıyor, sabahlara kadar onlarla yiyip içip eğleniyordu. Tabi onlardan aldığı her türlü bilgiyi de Ankara’ya iletiyordu anında.

Gerçeği bilmeyen arkadaşları için o artık işbirlikçi, satılmış, Gavur Mümin’ di…

Gavur Mümin’in öyküsünü Attila İlhan şöyle anlatır:

“Demokrat İzmir Gazetesi’ni yönetirken bana ‘Gavur’ Mümin’in öyküsünü getirdi Naci Sadullah Bey. Okuyunca dehşete düştüm… Onca hakarete hiç sesini çıkarmamış, suratına tükürenlere dönüp bakmamıştı…

Türk istihbaratının en önemli görevlisiydi. Sonunda İzmir sokaklarında Yunan istihbaratı onu yakaladı. Yunan Askeri Mahkemesi’nce ömür boyu hapse mahkum edildi. Kim ispiyonlamıştı Mümin’i peki? Türk İstihbaratı’nda çalışan bir Giritli Türk, Yunan İstihbarat görevlisiydi ve Mümin’i, o ele vermiştir. Sonradan kurşuna dizilmiştir ama o ayrı bir hikayedir!”

Mustafa Kemal’in işte General Trikopis ve yüksek rütbeli tutsak Yunan subayları karşılığında Mümin’i istemesinin nedeni budur. Daha sonra Cafer Tayyar’a karşılık 11. Tümen Komutanı Kladas’ı takas edecekti Ankara.

Yani Mustafa Kemal’in gözünde Mümin, Trikopis’den çok daha değerliydi. General Trikopis ve diğer generaller Atina’da büyük törenlerle karşılanırken Jandarma Yüzbaşı Mümin, sessiz sedasız esaretten gelip Ankara’ya gitti. Albay’lığa kadar yükseldi. Nişanlısı Muhsine Hanım’la evlendi ve 25 Ocak 1948’de İzmir’de öldü. Onu rahmetle ve saygıyla anıyorum.

Atilla İlhan

(Okan Bostancı)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.