Kategoriler
Habip Hamza Erdem

ŞAHSIM DEVLETİ (2)

            ‘Devlet’ deyince, hiç kuşkunuz olmasın, her insanın kafasında farklı bir kavram belirir.

            Bir süre önce Reha Muhtar’ın her programda sorduğu gibi ‘nerede bu Devlet?’ diye sorulduğunda, ‘ne yerdedir ne gökte’, ancak ve sadece senin ‘hayal’indedir (imagination) denilebilir.

            Tam da bu nedenle, ‘senin Devlet’in, ‘benim Devlet’im, ‘onun Devleti’ gibi bir tanımlama yapılabilir.

            Somuta indirgendiğinde ise, biri için Devlet ‘köyün muhtarı’dır, bir diğeri için ‘jandarma komutanı’, bir diğeri için ‘zabıta’, bir diğeri için ‘vergi memuru’, bir diğeri için ‘kaymakam’, bir diğeri için de ‘vali’  ve ilah…

            Sondan başlanacak olursa, birkaç yüzyıl öncesine değin, Mutlakiyet döneminde, bugün ‘vali’ (préfét) olarak bilinen (hem özel ve hem de tüzel olarak) kişilik, kral ya da padişahın kâhyası (intendant) idi.

            Denildiği üzere, monarşi döneminde monarkın (yani kral ya da padişah) ikili bir yapısından sözedilebilir: biri fiziksel diğeri mitsel (*)

            Yani vali, merkezde egemenliği elinde bulunduran kralın, taşradaki temsilcisi idi.

            Ancak ve ne var ki, merkezdeki padişah (kral), divan (parlamento), vezirler (bakanlar), şeyhülislam (klise) vb kurumların taşrada eksiksiz bir ‘temsilciliği’nden tarihin hiçbir döneminde sözetmenin olanağı bulunmamaktadır.

            Yani yerelin de kendine özgü kurum ve kuruluşları vardı.

            O arada valilerin de, kendi kişisel yetenekleri doğrultusunda, bir anlamda ‘özerklik’leri vardı.

            Öte yandan, yereldeki kurum ve kuruluşlar ve denilebilirse eğer ‘halkın Devlet anlayışı’nın da (mentalité) gerçek bir güç oluşturduğu söylenebilir.

            Yani halkın ‘padişahın kulu’ olması, çok sıradanlaştırılmış bir formül olarak karşımıza çıkmaktadır.

            Eğer böyle olmasa, fiziksel yasalarda olduğu gibi, halkın egemeniliğini ‘kendi eline alması’ gökten indirilmiş bir güçle gerçekleştirmiş olacaktır ki, bunun ‘bilimsel’ bir açıklama olmayacağı apaçıktır.

            Demek ki, bugün bile sıkça vurgulanan ‘halkın gücü’, potansiyel olarak tarihin tüm dönemlerinde vardır.

            Ancak bu gücün belirli bir devinimle kinetik enerjiye dönüşmesi gerekmektedir.

            Eğer böyle olmasa idi, ‘tarihsel/toplumsal gelişim’ sözkonusu olmayacaktı.

            İşte, bu tarihsel devinim sonucunda, mutlakiyet rejimlerinden meşrutiyetlere ve oradan demokrasilere geçilmiştir.

            Burada tarih boyunca ‘Devlet’ kavramının geçirdiği tüm aşamaları özetlemekten çok, günümüzde gerçek bir sorun olarak ortaya çıkan ‘Şahsım Devleti’nin ‘demokrasi’yle bağdaşıp bağdaşmayacağı konusuna değineceğiz. (**)

            Öyle ki ‘Şahsım Devleti’nde artık devletin tüm kurumsal ve bürokratik aygıtının, salt bir ‘vitrin malzemesi’ne dönüştüğü ve giderek şu ya da bu biçimde ‘kriminel’ bir nitelik kazandığına tanıklık etmekteyiz.

            Başlangıçta, yani sadece ‘néopatrimonial’ izler taşıyan politik sistemlerin, giderek Devlet’in tüm kurum ve kuruluşlarına yaygınlaşması durumunda artık ‘demokrasi’den sözetmenin olanağı kalmamaktadır.

            Nitekim günümüz kimi Afrika ‘Devlet’lerinin artık boş bir kabuğa (coquille vide) dönüştükleri bile ileri sürülebilmektedir (***)

            Orada kalsa iyi, ‘Devlet’, evet evet doğrudan ‘hırsızlık’ aracı olmanın yanısıra, hem saldırgan (prédateur) ve hem de ‘gelişme-karşıtı’ (anti-développement) bir niteliğe bürünmektedir.

            Devleti ele geçiren güç ise, başlangıçta dayandığı ideoloji sayesinde elde ettiği karizmatik güç (autorité charismatique) ya da otoriter meşruiyet yerine, artık ganimet paylaşan müşterilik ilişkisine (relations clientèles) yönelmektedir.

            Böylece ne vali ya da kaymakamının ve ne de komutan ya da herhangi bir yönetcisinin konumu, toplumsal ya da politik olarak değil, ama psişik ve psikolojik olarak ele alınabilir olacaktır.

            (Sürecek)

(*) E. KantorowiczLes deux corps du roi, Gallimard, 1989’dan aktaran S. Soleil, “L’ancien régime, centralisateur ou respectueux des libertés?”, in Désantraliser en France- idéologies, histoire et prospective, Colloque du Centre Caen, 28-29 novembre 2002, F.X de Gubert, Paris, 2003

(**) Gazibo M., « Le néopatrimonialisme est-il soluble dans la démocratie ? », in Bach D., Gazibo M., L’État néopatrimonial, Genèse et trajectoires contemporaines, Ottawa, Presses de l’université d’Ottawa, 2011

(***) Chabal P., Daloz J.-P., Africa Works: Disorder as Political Instrument, Oxford, James Currey, 1999, p. 24. ibid

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.