Kategoriler
Bilim Hüseyin Mümtaz

BEŞBİN YILIN SATIR ARALARI(2)-HÜSEYİN MÜMTAZ

BEŞ BİN YILIN SATIR ARALARI (2)

“AHLAT’I ALMAK ŞART MI?”

HÜSEYİN MÜMTAZ

                Meryem Gürbüz bir önceki bölümü Ahlat’ın fethine atıfla bitirir; “Sultanın Bâtınilere kızmasına bir başka örnek olarak da onun Ahlat’ı ele geçirmesinden sonra Alamut’tan gelen elçilerin taleplerini örnek gösterebiliriz”. (S.65)

                Meğer biz “Bitlis’te üç yahut beş minare olduğu” tartışması ile meşgulken Bitlis’in sadece bir “ilçesi” durumundaki Ahlat, adam akıllı ön almış haberimiz olmamış.

                Üçüncü Bölüm “Ahlat’ı Almak Şart Mı?” başlığını taşıyor.

                “Sultan Celâleddin Hârezmşah, Ahlat’ı ilk kuşattığında (1226 Sonbaharı) şehrin savunmasının kuvveti ve kış mevsiminin yaklaşması gibi sebeplerle bir sonuç alamamıştı. Bu arada birçok sorunun çözümü ile uğraşan Hârezmşah, bizzat kumanda ettiği ordusuyla 1229 yılında tekrar Ahlat’ı muhasara etti.  Şehir bu sırada Eyyûbî Meliki Eşref tarafından görevlendirilen İzzeddin Aybek’in idaresi altında bulunuyordu.

Van Gölünü’nün kuzeybatı kısmında bulunan Ahlat, ortaçağ Türk tarihinin önemli şehirlerinden biridir. Selçuklular devrinden itibaren Anadolu’ya yapılan Türk akınlarında merkezi bir üs görevini yerine getiren bu şehir, Sultan Alparslan’ın Malazgirt’e giderken izlediği yol güzergâhında bulunuyordu. Ahlatşahlar (1100-1208)’ın idaresinde hızla gelişen şehir ‘Van Gölü havzasının merkezi ve mamur bir belde olarak’ tanımlanmıştı.

Sultan Celâleddin bu ikinci Ahlat kuşatmasını bizzat idare ederek kesin bir zafer kazanmak arzusuyla hareket etti. Her ne kadar şehrin valisi İzzeddin Aybek, Sultanın taarruzunu önleyebilmek gayesiyle ‘sadakat ve hürmet göstermek’ arzusunda olduğunu bildirdi ise de Ahlat’ı Anadolu hakimiyeti için bir üs olarak kullanmayı planlayan Sultan buraya kadar geldiği ve bütün hazırlıklarını tamamladığı şu zamanda geri dönecek değildi. Şehri şiddetle kuşattı. Nesevî, muhasarada ‘bir tanesini sekiz kişinin idare ettiği on iki mancınığın’ surlar etrafına yerleştirildiğini kaydetmektedir. Ayrıca ok atan çarhlar, kuşatma kuleleri ve yanıcı silah olarak kullanılan neft de hazır edilmişti. Şehir içinde de savunma tedbirleri alınarak mancınıklarla kuşatmacılara karşı konulmaya çalışıldı. Şehir savunmasına halk da asker ile birlikte katıldı.

Kuşatmanın sürdüğü bir sırada Erzurum hâkimi olan Selçuklu Meliki Rükneddin Cihanşah, Sultan Celâleddin Hârezmşah’ın huzuruna gelerek itaatini bildirdi. Sultan onu iltifatlar ederek kabul etti. Cihanşah kendi bölgesine döndükten sonra Hârezmşah’ın ordusunu takviye amacıyla mancınık ve çeşitli harp malzemeleri gönderdi. Onun gönderdiği mancınığa ‘Karabuğra’ deniliyordu.

Ahlat, bu şiddetli kuşatmaya başlangıçta son derece iyi bir şekilde direndi.  Ancak hiçbir surette yardım alamayan şehirde kuşatma uzayınca zorluklar baş gösterdi. Kıtlık başladı. Erzak az olduğu için pahalandı. İnsanlar açlıktan ölmemek için kedi ve köpekleri dahi yemek mecburiyetinde kaldılar. Ölümler de gittikçe arttı.

Neticede Sultan, içeriden İsmail Vânî adındaki bir kişinin Ahlat’a ihaneti ile şehre hâkim oldu. Vânî ile yapılan anlaşmaya göre; Sultan, Azerbaycan arazisinden bir iktâyı ona verdiğini yazılı olarak belgeleyecek, buna karşılık olarak o da gece vakti şehir surlarından Hârezmşah’ın askerlerinin tırmanabilmesi için halatlar sarkıtacaktı. Plan kusursuzca uygulandı. Celâleddin Hârezmşah’ın askerleri surlara tırmanarak kulelere Sultanın bayraklarını astılar. Birçok Hârezmli asker de şehre girmişti. Gün aydınlandığında burçlara çekilmiş bayrakları ve sultanın askerlerini gören Ahlatlılar artık yapılacak bir şey kalmadığını anlayarak savaşmaya son verdiler. Mayıs 1230 tarihinde, sekiz aylık bir kuşatmanın ardından Ahlat düştü. Vali İzzeddin Aybek ise beraberinde az sayıda adamı ile iç kaleye sığındı.

Aylarca süren kuşatmanın ardından zapt olunan Ahlat, halkının çoğunun öldüğü, bir kısmının kaçtığı, kalanların ise perişan halde bulunduğu, tahrip olmuş bir şehirdi. Aslında ‘Ahlat’ın sükutu burayı alan için bir ağır yük ve ağır bir endişe olmuştu’. Buna rağmen Sultan askerin şehri yağmalamasına engel olmadı. Ordusunun ileri gelen han ve emirleri Hârezmşah’a, ‘Muhasaranın uzaması askeri çok yordu. Bunları yağmadan alıkoyarsanız, taarruz etme ihtimali kuvvetli olan düşmana karşı duramazlar. Bu da dağılmalarına ve disiplinin ortadan kalkmasına sebep olur’ dediler. Sultan da içinde bulunduğu şu halde en çok savaşacak askere ihtiyaç duyuyordu. Askerini kendisine bağlı kılamazsa, onları rakiplerinin saflarında kendisine karşı kılıç sallarken görmesi işten bile değildi. Askerin memnuniyetini şehrin ve halkının uğrayacağı zarara tercih eden Sultan, Ahlat’ın üç gün boyunca yağmalanmasına izin verdi. Bu yağma ve talan şehrin felaketi oldu. Hârezmşah’ın askerleri şehirde gömülmüş veya bir yere saklanmış olabilecek eşyayı ortaya çıkarmak için halka işkence etmekten geri durmadı. Bu arada savaşla ele geçirilen şehirlerin orta çağlarda akıbetinin çoğunlukla bu şekilde olduğunu da vurgulamalıyız.  Yoksa bu sadece Ahlat’a özgü bir durum olmadığı gibi şehri yağmalatan kumandanların gerekçesi de genellikle askeri memnun ederek kendisine bağlı kılmaktır.

Sultan şehre girdikten sonra surların onarılması için hazineden ödeme yapılmasını emretti. İç kaleye sığınan Vali İzzeddin Aybek’i ise önce huzuruna kabul etmedi. Şehrin bu kadar tahrip edilmesinden ve halkın çektiği sefaletten onu sorumlu tutuyordu. Sultan araya giren ricacıların da tesiriyle Aybek’in huzura gelmesine müsaade ettiyse de ona elini öptürmedi. Onu tahkir etmek için yalnızca ayağını öptürdü. Vali önce hapsedildi. Bir süre sonra da öldürüldü.

Sultan Ahlat’ı, Anadolu işleri ile ilgilenebilmek için bir merkez olarak görüyor ve bu nedenle de şehri almayı çok önemsiyordu. Ahlat’ı ele geçirmek şüphesiz onun için bir başarıydı. Ancak bu başarının tam anlamıyla gerçekleşebilmesi için burayı elinde tutabilmesi gerektiği de açıktır”. (S.67-70)

Sultanın Zaferini İlanı: Ahlat Fetihnâmesi

“Celâleddin Hârezmşah’ın, Ahlat’ı almaya verdiği önemi, şehrin düşmesinin ardından, zaferini haber vermek için gönderdiği fetihnâmeden de anlıyoruz. Müjdeciler tarafından zaferin ilanı maksadıyla muhataplarına iletilen bu fetihnâme bizzat sultanın münşisi Nesevî tarafından kaleme alınmıştı.

Fetihnâmeler her ne kadar başlangıçta gerçek anlamına uygun olarak bir bölgenin fethinden sonra dosta düşmana bu haberi ilan etmek üzere tanzim edilse de zamanla kazanılan her zaferden sonra yazılır olmuştu. Yoksa Ahlat bir İslâm beldesiydi ve Celâleddin Hârezmşah her ne kadar bir fetihnâme yazdırmış olsa da şehri feth etmiş değildi. Zapt etmişti.

Cüveynî’nin Tarih-i Cihangüşa adlı eserinde bu fetihnâmenin bir sureti bulunmaktadır. Kitap, Mürsel Öztürk tarafından Türkçeye tercüme edilmiştir. Biz bu fetihnâmeyi bir örnek olması ve Celâleddin Hârezmşah’ın Ahlat’ı aldığı zamanki atmosferi yansıtmasının okuyucuya bir fikir verebileceğini düşünerek buraya alıyoruz.

AHLAT FETİHNAMESİ

“Hamd, şükür ve övgü Yüce Allah’a ki O, zafer ve başarıyı bizim devlet kuran düşüncemizin ve ülkeler fetheden bayrağımızın yanına verdi. Güç ve kuvveti, Sultanımızın mübarek işlerine ve niyetlerine eş etti. Sultan’ın -Allah devletini daim etsin- tedbirleri ve isabetli düşünceleriyle ülkesini günden güne genişletmekte, yenik düşen düşman orduları onun hizmetine girmektedir. ‘Bu, şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınayan Rabbimin lütfundandır’ durumuna geldi. Muzaffer bayrağımızın gölgesi Doğu Anadolu topraklarına kadar uzandı. Ahlat şehrinin civarını sekiz ay süreyle kendimize mekân tutup Kur’an-ı Kerim’in vaad ve tehdit eden âyetlerini devletimizin düşmanlarına defalarca okuduk. Belki akıllı hareket edip selâmet yolunu seçerler, Sultan’ın karşısında dağların bile dayanamayacağını kahredici öfke ve gazabından kurtulur, cihan fâtihinin ordusunun hışmının meydana getireceği azgın dalgadan sakınıp ona itaat ederler diye cezalandırmadan önce defalarca onları uyardık. Yaptıklarına tövbe ederek aman dileyip yanımıza yaklaşmalarını bekledik. Bu uzun bekleme süresinde ‘Allah’ım benim doğru yolu bilmeyen kavmimi hidayete eriştir’ duası edilmedi. O muhalifler, tuttukları sapık yolda yürümekte ısrar ettiler.

Ahlat, yöneticileri, Diyar-ı Bekr’den, Fırat sahillerinden, Mısır ve Suriye ülkesinden, bazı Doğu bölgelerinden Türkleri ve Türkmenleri Ahlat’a yığmışlar, değişik ırktan ve dinden insanlar bir araya gelmişler, bileklerinin gücüne, kale duvarlarının sağlamlığına, çarh, mancınık ve neft gibi silâhların ateş yeteneklerine, göğün burçlarıyla yarışan kale burçlarına, dünyayı üzerinde taşıyan öküzün sırtına dayanmış hendeklerine güvenmişler, mahallî ve semavî güçler, onları yanlış karar vermeye itmişti.

Gurur illeti asilerin içlerine öyle işlemiş ki onlarda hiçbir şekilde nasihati kabul etmeye yer kalmamış, yanlışlar beyinlerine öyle yerleşmişti ki doğrunun araya girmeye imkânı yoktu.

Sonunda Cemaziyelevvel ayının (Nisan 1230) sonlarına doğru cihan fatihinin ordusu -Allah yardım edip onları güçlendirsin- savaş izni alınca, herkese kendilerine gösterilen yeri alması ve her gruba mevzilerine yerleşmeleri emri verildi. Uzun süredir boş durmaktan sıkılmış, araç ve gereçleriyle düşmana saldırıyı bekleyen ordunun kahramanları ve Sultan’ın aslanları üç gün üç gece daha kendilerini tutup beklediler. Şehre girmenin yollarını aradılar. Nihayet 28 Cemaziyelevvel (15 Nisan 1230) günü gökyüzü yıldızlarla süslenince kale burçları bayrak ve sancaklarla süslendi. Şehirde büyük bir gürültü koptu. Ahlat’ın ileri gelenleri şehirdeki iç kaleye sığındılar. Muzaffer ordu -Allah zaferini daim etsin- yağma ve talana başladı.

Her ne kadar Ahlat halkı yanlış hareket edip direnme yolunu seçtiyse de Sultan’ın adalet yayan merhametli düşüncesi, onların canlarını bağışladı. Yağmadan el çekmeleri konusunda ferman çıkardı. O zulüm görenlerin üzerine cömertlik bulutunun feyizlerinin tam zamanında ve arkası kesilmeden yağdırdı. Herkes o zaman rahata kavuştu ve devlete -Allah sütunlarını güçlendirsin- dua etti.

Sultan’a karşı koyanlar, kaçış yolunu kapalı ve merhamet yolunu açık gördükleri zaman tövbe istiğfar ederek ‘Ey rabbimiz biz zulmettik’ dediler. Saadet bağışlayan ve kötüleri affeden o yüce Sultan, onları da bağışladı. Onların hatalarına karşı ümit kapısını açtı. Melik Eşref’in kardeşi Mücirüddin Takiyeddin, İzzeddin Aybeg, Erzen yöneticisi, Ahsam emiri, Esed b. Abdullah, Eyyüboğulları ülkesinin bütün yöneticileri, isteyerek ve istemeyerek Sultan’ın hizmetine girmek için sıra oldular. Canlarını bağışlayıp onlara güven verdiği için onlar, ellerini havaya kaldırarak Sultan’ın gücünün artması, devletinin devam etmesi ve muzaffer olması konusunda dua ettiler.

Sultan, kutlu düşünce ve hareketleriyle kendine miras kalan toprakları büyük ölçüde genişletti. -Allah daha da genişletsin- Artık şimdi Suriye ve Anadolu bölgelerinin, Sultan’ın devletinde görevli olanların -Allah onların zaferlerini devamlı kılsın- ellerine geçmesi an meselesidir.

İşte olaylar bu   şekilde onun istediği şekilde sonuçlanınca müjdeyi emirlere, eşrafa, reislere, şeyhlere ve halka vermesi için emiri -Allah ona yardım etsin- görevlendirdi. Hemedan halkının tamamı, Yüce Allah’ın Sultan’a gösterdiklerinden sevinç ve mutluluk duydular ve onun hanedanının -Allah daim etsin- başarısından cesaret aldılar. Sultanın yaptığı iyiliklerden bütün insanlar yararlandı ve onun yaptığı işler herkese uygun geldi. Yüce Allah, sâlih kişilerin onun hakkındaki dualarını arttırsın!” (S.71-74)

                Öyleyse şimdi tekrar baştaki soruya dönebiliriz; Ahlat’ı almak gerçekten şart mıydı?

“Sultan, Moğollar’ın İran’ın batısına ulaşacağını daha önceden açıkça görmüştü. Azerbaycan’da tutunarak Moğollar’a karşı oluşturmayı planladığı savunma hattını arzu ettiği gibi kuramamıştı. Azerbaycan ve Arrân’ı her ne kadar ele geçirmeyi başarmış olsa da hakim olduğu bölgelerde kargaşayı tamamıyla önleyememiş, küçük iktidarları bir bayrak altına toplayamamıştı.  1228 yılında Isfahan yakınlarında Moğollar’a yenildi. Moğolların ilerleyişi de Sultanın hakimiyet sahası olarak doğu Anadolu’yu hedeflemesinde etkili oldu. O, bütün dikkatini Ahlat’a yöneltmişti. Burayı ele geçirip bir üs olarak kullanabilirse hem doğu ve hatta iç Anadolu bölgelerine kadar uzanabilir hem de Azerbaycan, Gürcistan ve Batı İran’da faaliyetlerini kontrolü altında devam ettirebilirdi. Bu plana göre jeopolitik açıdan Ahlat’ın son derece stratejik bir önemi haizdi.

Fetihnâmede yazılanlara baktığımızda Sultanın hedefleri arasında sadece Anadolu’nun değil hatta Suriye’nin de olduğunu görüyoruz. Sultanın faaliyetlerinin Selçuklu Sultanı ve Eyyûbî Melik’i tarafından endişeyle takip edildiğine şüphe yoktur. Ahlat’ın zaptı da Sultanın açıkladığımız bu planlarını artık somutlaştırmıştı.

Hârezmşah’ın hakimiyet kurmak istediği Anadolu, o gelmezden evvelden beri siyasi çekişmelere sahne oluyordu. O, Erzurum hakimi Cihanşah’ın desteğini sağlamış olsa da  Ahlat’ı aldıktan sonra kuvvetli bir karşı cephe oluşabilirdi: Pekâlâ Anadolu Sultanı ile Eyyûbî Meliki kendisine karşı birleşebilirdi. Anadolu’da hüküm süren küçük iktidar sahiplerinin tutacağı tarafın ne kadar değişken olduğunu da son birkaç yılda Sultan bizzat tecrübe etmiş bulunuyordu.

Moğol tehlikesi de bütün şiddetiyle devam ediyordu. Onları Anadolu’dan uzak tutacak plan ne olabilirdi? Moğollar eninde sonunda, durduracak bir güçle karşılaşmazlarsa Anadolu’ya ulaşmayacaklar mıydı? Şimdilik Türk hükümdarları günlük siyasi durumlarını muhafaza veya artırmaya çalışmakla meşguldüler.

Celâleddin Harezmşah, Moğol tehdidine en yakın bir coğrafyada bulunan Sultandı. Şimdi her ne kadar ifade ettiği siyasi güç babası devri ile mukayese edilemeyecek derecede olsa da güçlü Hârezmşahlar İmparatorluğu’nun şaşalı zamanlarının hafızalardan silineceği kadar çok zaman da geçmiş değildi. Belki de hâlâ Sultanı bir kurtarıcı olarak görenler vardı ya da en azından mensup olduğu hanedanın ifade ettiği güç hâlâ büyük bir anlam ifade ediyordu.

Sultan açısından değerlendirdiğimizde Ahlat’ı almak şarttı. Ne var ki Ahlat’ın alınış şekli, uzun süren kuşatma ve şehrin düştüğü zor durum Sultanın şöhretine gölge düşürdü. Bu İslâm beldesinin tahribi Sultanın siyasi hayatında da bir dönüm noktası oldu. Hârezmşah’ın Anadolu üzerindeki planları onun kaderini belirledi”. (S.74-76)

Kitabın “Ahlat” bölümünü hiç kısaltmadan aldık.

Aslında Harezmşahlar, Türk tarihinin 5000 yılı içinde çok küçük, sadece 134 yıllık bir zaman dilimini teşkil edip  (1097-1231) yeterince etraflı incelenmemiştir.

Bu açıdan da Meryem Gürbüz’e teşekkür borçlu olduğumuzu düşünüyoruz.  9.2.2021

“TANRI VERDİ- Celâleddin Harezmşah” (Erdem Yayınları. İstanbul 2019)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.