Su Başlarını Devler Tutmuş

Ismet Gedik

“Su Başlarını Devler Tutmuş” 1.Bölüm

Devlet denilen toplu yaşam sistemi doğadaki olağan koşullarda örgütlenmiş olsaydı asla tepedeki bir kişi veya zümreye teslim edilmezdi. Nitekim normal doğal koşullarla oluşturulan toplumsal örgütlenmelerde toplumun tepesine yerleşmiş bir efendi veya hanedanlık yoktur. Bunun böyle olduğu önceki paylaşımlarda gösterilmişti. Yaklaşık 4 bin yıl önceleri bu doğal gidişattan sapılarak doğadaki yaratma ve yönetme erkinin gökteki bir EFENDİde olduğu, dolayısıyla toplumların da tepedeki efendilerce yönetilmesi gerektiği gibi bir inanç sistemi halka empoze edilmeye başlanmış ve ondan sonra da günümüze kadar devam ettirilmiştir. Ve tepedeki efendiler de bu düzen bozulmasın, ağalar-efendiler hep rahat yaşayabilsinler diye halkı yanlış hayat görüşleriyle zombileştirmişlerdir.

Geçmiş bölümlerde, evrenin oluşumundan, insanlığın gelişimine ve günümüze kadar gerçekleşmiş temel olaylar sunulmuştur. Bunlarda bir veri veya mantık hatası varsa, gerekli bilimsel argümanlarıyla ortaya koyulsun ki, yanlışlıklar düzeltilebilsin. Ama yok ise, o zaman kafalarınızdaki tüm eski bilgileri tekrar gözden geçirip, gerçek hayata dönmeniz gerekir.

İnsanların dünya hakkındaki görüşleri böyle olan bir geçmişimiz var. Böyle bir bilgiye göre oluşturulan yaşam modeli ise şekildeki gibi olmuş ve tepedekilerce sahiplenilen ve yönetilen devletler olmuştur. Böyle bir sistemde, toplumun sahipliğinin bizzat halka ait olduğu bilgisi çeşitli yöntemlerle engellenmiştir.

Hak-hukuk hep tepedekileri koruyacak şekilde düzenlenmiştir, çünkü yasalar hep tepedekilerce yapılır. Doğal sistem hayatı hiç dikkate alınmaz ve ekolojik sistem alt-üst olur. Kazanç artırmak uğruna zirai ilaçlar kullanımı nedeniyle topraktaki canlılar zehirlenir ve genetiği değiştirilmiş ürünler yetiştirilerek, hem insan sağlığı, hem diğer canlıların sağlığı bozulur, iklim değişikleri öngörülemez olur, vs. vs.

Şekil Geleneksel görüşlerde doğadaki oluşumlar nasıl düşünülmüştür?

Son 50-60 yılda ortaya konulan bilimsel araştırmalar ve deneysel çalışmalar ise, doğa ve dünyanın kuant denilen alt-sistemlerden başlanarak, kuantizasyon denilen eklenmeli artırımlarla gittikçe büyüyen üst-sistem oluşumları şeklinde ortaya çıktığını göstermektedir. Bu oluşumları tetikleyip yönlendiren güç sisteminin ise, doğa-üstü kaynaklı değil doğa-altı kaynaklı olduğu ve bilgi denilen faktörün de, zamanla geliştirilerek, gittikçe daha ergonomik üst-sistemler oluşturucu bir tarzda evrimleştiği anlaşılmaktadır.

Böyle bir tabana dayalı ve tabandaki öğelerin bilgi oluşturarak doğa ve dünyayı gittikçe evrimleşen bir düzen içinde oluşturdukları görüşü ise günümüz insanlığına çok ama çok yabancıdır.

Yani sözün kısası, Devlet denilen sistemi başlatanlar, toplum hayatının sevk ve idaresini, asil-soylu olduklarına inanılan kişilere bırakmışlardır. Sıradan insanlar ise bu asil soylulara hizmet etmek üzere yaratılmış köleler olarak kabul edilmişler ve ticari mal gibi alınıp-satılmışlardır.

Bu şekilde başlayan Devlet yönetimi, orta çağa kadar ufak değişikliklerle sürmüştür. Nitekim bizde de 1-2 asır öncesine kadar padişahlık vardı. Ülke ve topraklar padişahın mülküydü ve padişah bu mülkünü ağalık- beylik gibi belli unvanlar sürdüği kişilere bir fermanla veriyor ve o ağalar-beyler fermanda belirtilen tüm toprakların ve de üzerindeki tüm canlı-cansız varlıkların sahibi oluyorlardı. Dolayısıyla, o topraklarda yaşayan insanlar da o ağanın uşakları-hizmetçileri oluyorlardı. Böyle bir toplumsal hayat sisteminde bürokrasi çarkı tüm malların sahibi olan kişi (padişah, kral, sultan, vs.) için çalışıyorlar, tüm işlemleri onun çıkarları doğrultusunda yapıyorlardı. Bu nedenle devletlerin adları da bu sahip-ailelerin adlarını taşıyordu: Frank-Reich (Frank’ın egemenlik bölgesi), Osmanlı-İmparatorluğu, vs. gibi.

Yukarıda açıklandığı üzere, doğadaki bağımlılık yönünün hatalı yorumlanmış olması nedeniyle toplumsal hayat sisteminin temeli, tepedeki bir kişi veya zümreye bağımlılık içinde oluşturulacak şekilde atılmış olunur ve günümüze kadar hep bu şekliyle devam eder. Tepedekilerin biri gelir, diğeri gider; tepedekilerin görüşlerindeki değişikliklere göre, çeşitli toplumsal hayat modelleri ortaya atılır: çeşitli teokratik hayat görüşleri, çeşitli …izmler birbirini takip eder ve günümüze gelinir.

Hepsinin ortak noktası, doğa ve dünyanın harici bir sahibi olduğu yönündedir. Bu sahiplik, yaratılış görüşünde “Allah”, evrimci görüşte ise varlıkların üstünde olduğu tasarlanan bir doğal seçici olarak kabul edilmiştir.

Doğa ve dünyanın sahibi olarak harici bir varlık (harici bir güç sistemi) ve zaman da bu harici varlığın ömrüne endeksli bir sonsuzluk kabul edilince, bireysel hayatların neden doğum ve ölüm üzerine oturtulduğu çözülemez bir sorun olmuştur. Bu nedenle insanlık hayata bir anlam veremez duruma düşmüş ve başka dünyalarda ebedi yaşam senaryoları üretmeye başlamıştır.

Gerçek doğada varlıkların sahipleri ve oluşturucuları, onların bileşenleri iken, insanlığın geleneksel düşünce sisteminde bu sahiplik ve yönlendiricilik, varlıkların dışında-üstünde olduğu sanılan hayali bir şeye atfedilmiştir.

Böyle olunca, içlerimizdeki ve çevremizdeki hücrelere ve diğer küçük öğelere karşı duyarlı davranmak yerine, (hayali) harici bir seçici veya yaratıcı güç sistemi öğretilerine göre davranmaktadırlar. Bunun sonucu, doğadaki varlıklar arası ilişkilerde eskiden beri süregelen doğal denge bozulmakta ve bu bozukluklar iklimsel bozulmalardan tutun, toplum sağlığının ve kişisel sağlığımızın bozulmasına kadar tüm alanlarda kendini göstermektedir.

Sorunlar statik sistemden dinamik sisteme geçilmesiyle çözülür, çünkü statik sistem Tepeye Bağımlı Örgütlenme (TBÖ) gerektirir.

(TBÖ) ise tüm toplumsal sorunların kaynağıdır, şöyle ki:

•       1- TBÖ’de bireyler sadece tepeye karşı sorumlu ve bağımlılık içinde yetiştirildiğinden, insanların birbirlerine karşı bağımlılık duyguları gelişmemiş, birbirleriyle anlaşıp-uzlaşma yetenekleri körleşmiştir. Bu ise, temel yeteneğin yok edilmesi anlamına gelir.Biri muz derken, diğeri hıyar anlıyorsa, anlaşıp-uzlaşma sağlanamaz.

•       2- TBÖ’de saygın ve saygın olmayan meslekler gibi ayrımcılık ortaya çıkar, çünkü kimi meslekler emir verici, kimisi emir alıcıdır. Bu nedenle, kişilerin mesleklere yönlenmeleri, yeteneklerine göre değil, toplumdaki saygınlık değerine göre olduğundan, 

a) İnsanlar hep SAYGIN varsayılan mesleklere yönelirler; o mesleğe yeteneği olmayan insanlar bu mesleklerde gerekli başarıyı gösteremezler ve toplumsal kalkınma engellenir.

b) İnsanların doğal yetenekleriyle meslekleri birbirine uyumsuz olduğunda, insanlar kendilerini mutsuz hissederler; mutsuz insanların çevrelerine yarardan çok zararı olur, vs.

Her şey tepedekilerce belirlenirse tabandakilerin yeteneği körleşir.

•       3- TBÖ’de sorumluluk tamamen liderlerin sırtında olduğundan, halk düşünme tembelliğine mahkûm edilmiştir. Tembel veya çalışkan insan yetiştirmek sisteme bağlıdır.Sorunlarının çözümünü bir kurtarıcıdan bekleyen halk, fikir üretme ve sorunlarını çözme çabalarına girişmez. Dolayısıyla halkın bilgi üretme kapasitesi otomatik olarak sınırlandırılmış olunur. Bilgi ise, verimli üretimin, kalkınmanın temel direğidir.

•       4- TBÖ’de, tepedekiler hem yönetici hem de toplum mallarının sahibidir. Tepedekiler toplum mallarına sahip çıkınca, halk toplum mallarına sahip çıkmaz ve “devletin malı deniz, yemeyen domuz” sistemi ortaya çıkar. Kamu mallarına zarar veren insanlar, hatalı eğitilmiş olduklarından, kendi bindikleri dalı kestiklerinin farkında değillerdir.Toplum malları hor kullanılmaya başlanır ve 10 yıl dayanması gereken bir araç bir yılda bozulur ve toplumsal kalkınma engellenir.

•       5- TBÖ’de tepedekiler kendilerini devletin sahibi olarak görürler ve kendi görüşlerine uymayanları cezalandırma yetkisine sahip olduklarını sanırlar. Bu nedenle gizli-sinsi eylemlere girişirler. Bunun sonucu, “derin-devlet” mekanizmaları oluşturulur, insanlar şantaj, tehdit, suikast, gibi yöntemlerle susturulmaya çalışılır.Tepedekilerin emirlerine uyularak, onlar gibi düşünmeyenlere işkenceler yapılır.

•       6- Devletin sahipliği tepedeki bir kişiye bırakıldığında, tepedeki “devletin geleceği için” Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptığı gibi, öz oğlunu öldürtmek zorunda kalabilir. Demokrasilerde Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, vs. gibi bir sürü aydın kişi, tepedekiler gibi düşünmediklerinden, “devlet çıkarlarını koruma” adına öldürülürler.

•       7- TBÖ’de yükselme, bilgiden ziyade, “tepedekilere” yakınlıkla sağlandığından, insanlar bir şey öğrenerek bu bilgiye dayalı bir üretim ve karşılıklı hizmet alışverişi içine girmek yerine, tepedekilerle yakın ilişki kurmaya (yağcılığa) yönelirler. Bu ise üretimin düşmesine ve toplumun geri kalmasına yol açar. El-Etek öpmek aşağılık kompleksi ürünüdür.

•       8- TBÖ’de toplumsal sorunların çözümü, karşılıklı etkileşimlerle değil, tepedekilerin yönlendirmesine bağlı olduğundan, insanlar arasında “sana ne; bana ne, babanın malı mı?” gibi davranışlar yaygındır. Bu ise vatandaşın kendisini toplumun sahibi olarak görmediğinin delilidir. Doğada her olay, diğer varlıkları da ilgilendirir.

•       9- Her insanın içinde, bir sisteme ait olma, bir grup içinde bir araya gelme dürtüsü vardır. Toplum bürokratik bir zümre tarafından sahiplenilince, kendilerini dışlanmış hisseden halk, çeşitli şekillerde birlikler oluşturarak, aidiyet duygusunu tatmin edeceği gruplaşmalar oluşturur. Bu durum, mevcut toplumsal sistemlerin en zayıf noktasıdır ve toplumu içten içe kemiren, parçalayıcı bir hastalık oluşturur. Her tür anarşi, mafya, çete, etnik veya dinsel gruplaşmanın kökeninde bu aidiyet dürtüsü yatar.

•       10- TBÖ’de farklı görüş sahipleri yönetimi (devleti) ele geçirme yarışı içindedirler. Bu nedenle, bürokrasi çarkının içine kendi görüşlerine uygun adamlar yerleştirirler. Bürokrasi çarkı bu şekilde farklı görüşlerce parsellenmiş olur. 1970’li yıllarda emniyet güçlerimiz “Pol-Bir” “Pol-Der” gibi sağcı-solcu olarak bölünmüştü. Her biri kendi görüşündekilerin çıkarını savunacak, diğerlerini baltalayacak tutum içinde olduklarından, hak-hukuk sistemi yaralanır: Herkes kendini vatansever görüp, karşıtlarını yok edecek tutum-ve davranışlara girdiğinden, bir sürü çeteleşme ortaya çıkar. Susurluk, Ergenekon- Balyoz-davaları, faili-meçhul cinayetler, sonuç alınamayan davalar, yolsuzluklar, çeteleşmeler, vs. kaçınılmaz olurlar.

•       11- “Sahip” tepedeki bir kişi olunca, tüm varlıklarıyla doğa+dünya sahiplenilmeye başlanır; X- devleti, Y-devleti gibi bir sürü parçaya bölünür; sonra bu devlet-sahipleri ülkeyi çeşitli ağalara-beylere parsellerler. Doğa ve dünya bu şekilde parsellenip-sahiplenilince, halk doğaya sahip çıkamamıştır. Denizler kirletilmiş, hava kirletilmiş, sular kirletilmiş, içme suyumuz bile pet-şişelerle uzak dağ tepelerinden getirilir olmuştur.

•       12- Sahiplenme tüm fabrika ve benzer iş-yerlerinde de devam etmiş, işçiler boğaz-tokluğuna çalışmaya mecbur edilmişlerdir. İşçilerin sendika gibi kuruluşlar içinde birleşerek, seslerini duyurabilmelerinden sonra işçi-işveren mücadeleleri devam etmektedir. Bu ise grev-lokavt gibi toplum-hayatını felç eden çatışmalara yol açmaktadır.

•       13- Statik sistemli Toplum hayatında insanların hedefi “para” olmaktadır. Para ile yaptırılamayacak bir kötülük var mıdır? YOKTUR! Statik sistemde “Paranın” kontrolü tepedekilerin-zenginlerin elinde olduğundan, dünyada huzur olması mümkün müdür? Para peşinde koşan insanlara her türlü kötülüğü yaptırmak mümkün olduğuna göre, Statik sistemli TBÖlü hayat görüşleri yok edilmediği sürece dünyada huzur olmayacaktır.

•       14- TBÖ’de, toplum malları tepedekilerce sahiplenilir. Halk kendini toplumsal sistemin bir ortağı olarak görmediğinden, yaptığı işlerde sadece kendi çıkarını gözetecek davranışlara yönelir; devleti yönetenler ise herkesin başına bir bekçi dikmek zorundadırlar, bu ise olanaksızdır; vs..

Özetle: Tepeye yerleştirilen lider ister en iyisi, ister en kötüsü olsun, yukarıda sıralanan toplumsal sorunların oluşması kaçınılmazdır. TBÖ’lü sistem tüm toplumsal sorunlarımızın temel kaynağıdır. 

Tepeye bağımlılığın toplumsal sisteme bu kadar zararlı etkileri varsa, acaba doğada tepeye değil de, tabana bağımlılık sistemi mi var?

Bir düşünsel deneyle, toplumsal sistemin tabana bağımlı olduğu bir model tasarlayalım:

•       Çocuklarınızı yetiştirecek öğretmeni siz seçecek olsanız, en iyi öğretmeni seçerdiniz;

•       Güvenliğinizi sağlayacağınız bekçiyi, trafiğinizi düzenleyecek, elektrik işlerinizi yapacak kişiyi siz seçecek olsaydınız, en yetenekli, en bilgili kişileri seçerdiniz;

•       İnsanlar meslek edinirken, iyi yapabilecekleri işlere soyunup, iyi bir eğitimden geçerek, bilgi ve beceri sahibi kişiler olarak toplumda yerlerini alırlardı;

•       Kötü hizmet verenler dışlanıp- uzaklaştırılırdı.

•       Toplum iş ve meslek mensuplarının hizmet takaslarına dayalı kredi sistemiyle işleseydi, kalpazan, vergi-kaçakçısı, kiralık-katil, sabotajcı gibi kişilikler nasıl iş bulurlardı?

Böyle bir toplumsal sistemde her şey tıkır-tıkır işlemez miydi? Evet!!! Her şey düzeliyor.

İnsanlara şu temel hayat görüşü verilse, tüm toplumsal sorunlar ortadan kalkmaz mı?

Toplum iş ve meslek mensuplarının bir ortaklığıdır. Her insan yeteneğine uygun bir işe soyunur o konuda bilgi edinir ve bir hizmet üretir, bu hizmet toplum havuzuna gider. Diğer insanların hizmetleri ve ürünleri de toplum havuzunda toplanır, insanlar da bu havuzdan neye ihtiyaç duyarlarsa alırlar. Öyleyse toplumsal sorunları ortadan kaldırmanın en basit yolu, toplumun sahipliğinin kendilerine ait olduğu bilgisini insanlara vermektir. Toplumun kendilerine ait olduğu bilgisiyle yetişen insanlar topluma zarar verecek bir davranışta bulunurlar mı?

DEVAMI yarın

Yayım tarihi
Kültür/Sanat olarak sınıflandırılmış

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.