Kategoriler
Ali Eralp

Politikacı Önce Doğayı, İnsanı Sevmeli…

18 yıldan bu yana şu ülkede yaşamadığımızı yaşadık, görmediğimiz gördük…

Öyle anlar oldu, öyle olaylarla karşılaştık ki şaşkınlıktan küçük dilimizi yuttuk.

Çevrilmedik dolap, oynanmadık oyun kalmadı… Öksüzün, fakir fukaranın hakkını yediler…

Yapılan haksızlıklar, hukuksuzluklar, tüm çıplaklığı ile ortada. Saklısı, gizlisi kalmamış.  Kirli çamaşırlar dağlar gibi yığılmış…

   İki kere ikinin dört etmesi kadar kesin kanıtlarla yasa dışı işlerin ortaya çıkarılmasına karşın, adamlar yine de hiçbir şey olmamış gibi, büyük bir pişkinlik ve utanmazlık içerisinde demeçler veriyorlar. Uygulamalarını savunuyorlar. 

 Gözümüzün içine baka baka yalan söylüyorlar. 

İnsanları Tanrı ile Tanrıyı da “hırka, tespih, post, seccade ile kandırmaya” çalışıyorlar. İnsan olan insan bunu yapar mı?

Dilinden 24 saat Allah, peygamber sözcüklerini düşürmeyen sahte din adamlarına soruyoruz şimdi?

Başkalarının hakkını ayaklar altına alarak, çiğneyerek bir yerlere, bir makama gelmek nasıl bir duygudur?

Bu kadar gencin, vatandaşın, garibanın geleceği ile oynamak size nasıl bir zevk veriyor? Şu sefil ortam içinize siniyor mu?

Çalıyorsunuz, çırpıyorsunuz, bir yandan da yalancı pehlivanlar gibi “Müslüman’ım” diye ortalarda dolaşıyorsunuz?

Ne demiş Ömer Hayyam:

“Hacı hoca olmuşsun, kaç para!

Hırka, tespih, post, seccade güzel:

Ama Tanrı kanar mı bunlara?”

Yastığa başınızı koyduğunuzda rahat uyuyabiliyor musunuz? Sizin kitabınızda hiç doğruluk, dürüstlük yazmaz mı? Sizin kitabınızda “adam olmak” diye bir kavram yok mudur?

Önce adam olun, adam… Hacı hoca olmadan önce insan olun. Hayvanları, doğayı sevmesini öğrenin…

Sevgidir insanı insan yapan, yücelten. Sevgidir her işin başı.

Sevgi güzelliktir. Doğadır. Acıları, sevinçleri, sevdaları ortaklaşa yaşamaktır. Bölüşmektir.  Sevgi insanlaşmaktır.

Halktan uzakta, mutluluğu sırça köşklerinin duvarları arkasında arayanlar, anlayabilirler mi sevginin derinliğini?

Politikacılık, insanı sevme sanatıdır.

İnsana çile çektiren, “Komşusu açken, kendisi tok yatan” bir kimse ne Tanrı’nın buyruğunu yerine getirmiş sayılır ne de peygamberin. Yöneticilik de yapamaz.

Her konuda olduğu gibi bu konuda da yine siyasetçiler, yüce önder Atatürk’ü örnek almalıdırlar.

 O, her zaman ve her yerde yurttaşları büyük bir ilgiyle, içtenlikle dinler, dertlerine derman olmaya çalışırdı.

Çünkü o savaşlardan, sıkıntılardan, çilelerden, yani yaşamın içinden çıkıp gelmişti. Çekilen sıkıntıları yakından görmüş, ulusu ile paylaşmıştı. Kimsesizlerin kimsesiydi. 

Gücünü halktan alıyordu. Batıl inançlarla, hurafelerle ilgisi yoktu. Temel dayanağı halktı. Bilimdi. Kin, nefret, öç alma duygusu, yalan dolan, talan onun kitabında yazmazdı.

Vatandaşlar karşısında sesini asla yükseltmedi. Kimseyi azarlamadı. Ama ihanet içerisinde olanlara, gericilere, halk düşmanlarına da asla ödün vermedi.

Ölümünden bir yıl önce yabancı bir devlet adamına şunları söylemişti: “Şeflerin ödevi hayatı sevinç ve istekle karşılamak hususunda uluslarına yol göstermektir.”

Günümüzün politikacıları hayatı bize zindan ettiler. Dünyamızı kararttılar. Güneşimizi, aydınlığımızı, ışığımızı, geleceğimizi çaldılar…

Topluma, halka sadece kazanç, kâr, para – servet, mal – mülk penceresinden baktılar. İnsanı ve doğayı sömürülmesi, soyulması gereken kaynaklar olarak gördüler. Felaketlerin, ölümlerin, yoksullukların kaynağı ve nedeni oldular…

Onlar yeşilin, sarının, turuncunun, mavinin, kırmızının buluştuğu ormanları üç kuruşluk kazanç uğruna doğa katliamcılarına, taş ocaklarına, HES’lere, müteahhitlere, madencilere peşkeş çektiler…

Çünkü onlar insanlığın, toprağın, derelerin, ırmakların, ormanların düşmanıdırlar.

Ne diyor yüce şair Nazım:

Onlar, “Sana düşman, bana düşman  / Düşünen insana düşman / Vatan ki bu insanların evidir / Sevgilim, onlar vatana düşman…”

(alieralp37@gmail.com)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.