Kategoriler
Prof. Dr. Rıdvan Karluk

Sözde Ermeni Soykırım Anıtına Çelenk Koyan Türk Vatandaşları Hiç Utanmıyor mu?

Yazıma başlık koyarken çok tereddüt ettim. Sonunda aşağıdaki iki fotoğrafı öne çıkararak yukarıdaki başlığı  tercih ettim. Ermenistan  “aşağılık” bir devlettir. Erivan’daki çöp konteynırları  Türk ve Azerbaycan bayraklarına boyanmıştır. Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir manzara ile karşılaşmadım.  6 yıl İngiltere ve Fransa’da görev yaptım. Tüm Avrupa kıtasındaki ülkeleri gezdim, bilirim. Asya, Afrika, Avustralya, ABD, Orta ve Güney Amerika ve Afrika’da 80’den fazla ülkede gerek görev ve gerekse  sosyal amaçla bulundum. Ama hiçbirinde böyle aşağılık bir durumla karşılaşmadım. Ermenilerin ilkokul çocuklarına Türk bayrağını çiğneterek yaptırdığı yürüyüşe ilişkin   fotoğraf  bu konudaki yaklaşımı göstermek için yeterlidir. Böyle bir durumu Ermenistan dışında hiçbir ülkede göremezsiniz.

Yıllar sonra Avrupa Parlamentosu’nda  ırkçı Yunan milletvekili Ioannis Lagos, Yunan adalarındaki göçmenlerin durumuna ilişkin oturumda Türk bayrağını yırtmıştır. Yunanistan’ın aşırı sağcı Altın Şafak Partisinin eski üyesi bağımsız AP milletvekili Lagos, “Kimsenin burada Yunan vatandaşlarının durumunu konuştuğunu duymuyoruz. Herkes göçmenlerden bahsediyor, Yunan vatandaşlarının hakları ne olacak?” diyerek tepki gösterip bayrağımızı yırtmıştır

Büyük önder Atatürk Karşıyaka’da İplikçizade Köşkü’nde konaklayacaktı. Girişte kadınlı, erkekli  bir topluluk birikmişti. Atatürk  köşke yöneldiğinde yüzü asıldı ve kaşlarını çattı. Çünkü, geçeceği yerde boylu boyunca bir Yunan Bayrağı seriliydi. Karşılayıcılara bunun nedenini sordu. Onlar da, “Yunan Kralı Konstantin’in 1921 yılında İzmir’e geldiğinde bu köşkte ağırlandığını; yere serilen Türk Bayrağını çiğneyerek içeri girdiğini” anlattılar. Atatürk,  “Yunan Kralı hata etmiş. Çünkü, bayrak bir milletin onurudur. Ben bu hatayı tekrarlamam” diyerek, yerdeki bayrağı kaldırttı. Köşkün beyaz mermerlerinde ilerleyerek içeri girdi.

Atatürk; Yunan bayrağını çiğnemeyerek üzerinden geçmeyi reddeder, bayrağı kaldırtarak saygı gösterir. Bizler ne pahasına olursa olsun tüm milletlerin bayrağına saygı gösteririz. Bayrak çiğnemek, bayrak yakmak, bayrakları çöp konteynırların üzerine yapıştırmak uygar insanın davranışı değildir. Ermenistan ve Yunanistan ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki fark budur.  Ermenistan’ın sivil  hedefleri bombalamasını görmek  istemeyen  Rusya, İran, Fransa, Yunanistan ve ABD başta olmak üzere Batılı ülkelere  Atatürk’ün sözlerini hatırlatmak isterim.

ErmenistanAzerbaycan cephe hattında  Ermeni güçlerinin Azerbaycan sivil yerleşim birimlerine ateş açması üzerine  fiili çatışmalar yeniden başlamıştır.  Gelişmeler ne yönde olacaktır, şimdiden bilinmez ama bilinenler üzerinden hareket ettiğimizde bazı sonuçlara ulaşmamız mümkündür. Bir terör devleti olan Ermenistan ateşkese rağmen Azerbaycan’da sivil hedefleri vurarak ikinci bir Hocalı katliamını gerçekleştirmek  istemektedir. 1992 yılında Dağlık Karabağ’ın Hocalı kasabasına girerek sivilleri hedef alan Rus destekli Ermeni güçler, 83’ü çocuk, 106’sı kadın olmak üzere 613 Azerbaycan Türkünü  katletmiştir.  Şimdi yıl 2020. Aradan 38 yıl geçmiş.  Azerbaycan eski Azerbaycan, Türkiye de eski Türkiye değil.

Batı medyası olayları çarpıtarak kamuoyu ile paylaşmaktadır. Az da olsa gerçeği  görenler de vardır: “Devlet bir efsane üzerine kurulduğunda, bu mit ne pahasına olursa olsun savunulmalıdır. Iğdır’daki Türk Soykırım Müzesi’nin soğuk odalarında dolaşırken Ermeni bir üniversite profesörünün bu sözleri Paolo’nun aklına gelir. Burada tarih efsane olur ve geçmiş altüst olur.” 20.08.2012, Paolo Martino.

Hocalı’da ne olmuştu?

“25 Şubat 1992’den itibaren Hocalı’ya üç koldan saldıran Ermeniler, Sovyet Kızılordusunun 366’ıncı Motorize Alayı’nın bütün araçlarını kullanarak şehri iki saat boyunca top ve tank ateşine tuttu. Saldırıdan bir gün sonra ise “Hocalı Katliamı” vuku buldu. Resmi verilere ve uluslararası insan hakları örgütlerinin raporlarına göre, Ermeni güçlerinin Sovyet Rus ordusunun da desteğini alarak düzenlediği saldırıda, 613 Azeri katledildi. 500’e yakın sivil ağır yaralanırken bin 250’den fazla kişi de esir alındı. Aralarında 68 kadın ve 28 çocuğun da bulunduğu 150 esirden bir daha hiç haber alınamadı. Ermeni makamları da esirlerin akıbetiyle ilgili bugüne kadar herhangi bir açıklama yapmadı.”

İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch), hadiseyi, Dağlık Karabağ Savaşı sırasında işlenenleri “katliam” olarak kayıtlara geçirdi. Birleşmiş Milletler, henüz  bir karar alamadı. Azeri kaynaklar, Rusya’nın BM Güvenlik Konseyi’nin bağlayıcı herhangi bir karar almasını engellediğini belirtiyor. Ancak 1993 yılında BM Genel Kurulu, Ermenistan’ı kınamıştır. Güvenlik Konseyi de 822 sayılı kararla, Ermenistan’dan işgal ettiği Azerbaycan topraklarını terk etmesini istedi. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) üyeleri “Ermeniler tüm Hocalı sakinlerini katletti” ifadesinin yer aldığı bir bildiriy imza attı. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı  Minsk Grubu 1996 yılında Erivan’ı kınayarak, Azerbaycan’ın toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesini talep etti.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 22 Nisan 2010 tarihli kararında, Hocalı’da yaşananlar, savaş suçları veya insanlık aleyhine suçlarla eşdeğer eylemler olarak görüldü ama  karar alınamadı.  Hocalı’da yaşananlar 1949 Cenevre Sözleşmeleri,  Birleşmiş Milletlerin  Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi, Sivil ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, İşkenceye ve Diğer Zalimane İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşmesi, Çocuk Hakları Sözleşmesi gibi çok sayıda sözleşmenin ciddi ihlali anlamına gelmektedir.

Erivan’daki  sözde soykırım  müzesi müdürü Hayk Demoyan, geçmişte  “The Guardian” gazetesine verdiği demecinde Türkiye’nin soykırımı tanımaktan korktuğunu öne sürmüş ve  “Türkiye’nin, 1915-1922 yıllarındaki Ermeni soykırımı tanıması için yapılan uluslararası baskılara boyun eğmesi halinde Sovyet Birliği’ne benzeyen laik siyasi sisteminin tehlikeye atılacağı” iddiasında bulunmuştur.

The Guardian, Demoyan’nın “Tarihin yeniden yazılması, modern Türkiye’nin en büyük korkusudur” savına da yer vermiştir. İngiliz gazetesi, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Ermenistan Cumhurbaşkanı Serge Sarkisyan’ın daveti üzerine dünya kupası elemeleri çerçevesindeki Ermenistan-Türkiye maçı için Erivan’ı ziyaret ettiğinde iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik girişimlerin yapıldığı  bir dönemde bu açıklamaları sakıncalı bulmuştu. Demoyan, Türklerin soykırım müzesine ilgi gösterdiğini belirtirken “Bu yıl 500’den fazla Türk (müzeyi) ziyaret etti. Görülmemiş sayıda (Türk) geldi. Şoke oluyorlar” demiştir. Türkiye’nin, soykırım iddialarını reddettiğini  açıklayan gazete, birçok Türk’ün de Ermeni gruplarıncaöldürüldüğünü  de açıklamıştır.

Şimdi sormak gerekir. Acaba isimleri aşağıda yazılı  16 Türk vatandaşı sözde soykırım anıtı ziyaret ettikten sonra neden  Iğdır’daki soykırım anıtını  ziyaret etmediler? Herhalde biri cevap verebilir. Aslında vermeseler de olur. Çünkü onların Hocalı katliamından haberleri bile   yoktur. Acaba sebebi  yukarıdaki  fotoğraf olabilir mi? Cevap: Evet.

1967 yılında tamamlanan 44 metre uzunluğundaki kule, Ermeni halkının “yeniden doğuş” unu simgelemektedir. Anıtta daire şeklinde birleştirilmiş, Ermenilerin, Batı Ermenistan’da terk ettikleri 12 ili  simgeleyen 12 adet tabela vardır. Dairenin merkezinde, 1,5 metre derinlikte, Ermeni  tehciri sırasında öldürülen sözde 1,5 milyon insanı temsil eden  söndürülmeyen bir ateş yanmaktadır.

Adı geçen 16 Türk’e hatırlatmakta yarar var: Erivan Iğdır arası 591 kilometre olup 8 saattir.  Rusya Kırım  Tatar Türklerinin anavatanı Kırım’ı uluslararası hukuku yok sayarak işgal ederken bu arkadaşlar acaba neden seslerini çıkarmamışlar? Kırım kökenli bir Türk olarak çok merak ediyorum. 18 Mayıs’ın,  Rusların Kırım Tatar Türklerine yaptıkları soykırımı anma  günü olduğunu  bildiklerini de hiç sanmıyorum.

Iğdır ve köyleri 1915-1920 yıllarında Ermeni katliamlarının en yoğun yaşandığı  bölgelerdendir. O dönemde Iğdır halkının büyük kısmı (seksen binden fazla) katledilmiş, sağ kalanlar ise kendi yurtlarını terk etmek zorunda kalmıştır. Bu nedenle “soykırım” anıtının Iğdır’ da yükseltilmesi doğaldır. Türkiye’nin en yüksek anıtı olup, yüksekliği 43.50 metredir.  Anıtın Gelibolu’daki 41 metre 70 santimetre yüksekliğindeki Çanakkale Şehitler Abidesi’nden 30 santimetre yüksek, Türkiye’nin en yüksek anıtıdır.

Ermeni tehciri, (Ermenistan’a göre soykırım)  BM’in kabul ettiği uluslararası soykırım tanımına uymamaktadır. Eğer Ermenistan’ın tanımını esas alırsak ANZAK askerlerinin 250 bin Türk askerini katletmesi de bir soykırımdır. Çünkü  “ insanın (Türklerin) ortak varoluşlarına  son vermek amacıyla örgütlü bir şekilde öldürülmesi” tanımına uymaktadır. Avustralya ve Yeni Zelanda askerleri,  binlerce kilometre  uzaktan gelerek  250 bin Türkü  Gelibolu’da varoluşlarına son vermek amacıyla örgütlü bir şekilde öldürmüştür.  Bu tanıma göre 18 Mayıs 1944 tarihinde 300 bin Kırım Türkü  anavatanları Kırım’dan sürülerek “ortak varoluşlarına  son vermek amacıyla örgütlü bir şekilde” katledilmiştir. Bu bir soykırımdır. 

Nazilerin 1940 yılında Polonya’nın Auschwitz kentinde kurduğu toplama kampı, Auschwitz1, Auschwitz2 ve Birkenau olmak üzere üç kamptan oluşur. Naziler, 1940-1945 yılları arasında Avrupa ülkelerinden topladıkları yüzde 90’ı Yahudi olan insanları trenlerle bu kampa getirdiler. Kampta 1,1 milyon ile 1,5 milyon arasında insan gaz odalarında  katledilmiştir. 27 Aralık 1945’te Sovyet ordusu tarafından kurtuluşunun 75 yılı sebebiyle   Angela Merkel  Auschwitz Toplama Kampı’na  gitmiştir.  Merkel’den önce  Başbakan Helmut Schmidt ile Başbakan Helmut Kohl  de kampı ziyaret etmişti. Kampı ben de  ziyaret ettim. Gaz odalarında  duvarlara sinmiş  ölüm gazı kokusunu hissettim.

Ölenleri fırına taşımak için kampa  demiryolu döşediklerini görünce,  katliamın boyutunun büyüklüğüne tanık oldum. Fakat kampı gezen bir Türk vatandaşının “Kampı gezerken, Türkiye’nin Almanya gibi katliam ve soykırımla anılan bir tarihe sahip olduğunu, ne var ki, bununla yüzleşmekten kaçınan da tek ülke olduğunu düşündüm” (https://m.bianet.org/bianet/insan-haklari/155465-dersim-ve-mauthausen-gusen-nazi-toplama-kampi) diyenlere, sözde Ermeni soykırımının bir yalan olduğuna ilişkin  tarihçilerin kitaplarını                                                                 okumalarını öneririm.

Almanya Cumhurbaşkanı Frank Walter Steinmeier, Nazi diktatörü Hitler rejiminin imha kampı olarak bilinen Auschwitz Kampı’nın kurtuluşunun 75’nci yılı anma törenleri için 23 Ocak 2020  tarihinde gittiği Kudüs’te  “Bu, insanlık tarihinin en büyük katliamıydı. Ağır bir tarihi yükle önünüzdeyim”  demiştir.

Birinci  Dünya Savaşı sonrasında İtilaf Devletleri ile Osmanlı İmparatorluğu arasında 10 Ağustos 1920 tarihinde  Paris’in batı banliyösü Sevr (Sevres)  kasabasındaki Seramik Müzesi’nde  (Musée National de Céramique)  Sevr Anlaşması imzalanmıştır. Müze, Türkiye için Anlaşma’nın imzalandığı yer olması bakımından önemlidir. Bir diğer önemi de, Ermenilerin müzenin önüne 8 Mart 2001 tarihinde  sözde Ermeni soykırım anıtı dikmesidir.

Anıtın üzerinde tarafımdan çekilen fotoğrafta da görülebileceği gibi “1915’te Jön Türk Hükümeti tarafından katledilen 1,5 milyon Ermenin anısına” yazılıdır. Benzer şekilde 1,5 milyon rakamı, Auschwitz-Birkenau toplama kampının önündeki anıtta da yazılıdır: “…about one and a half million men, women and children mainly jews from various countries of Europe.”

Birinci Dünya Savaşı’nda  Alman Nazileri, Holokost öncesinde  dokuz milyonu bulunan Avrupalı Yahudilerin  üçte ikisini öldürmüş,  bir milyon üzerinde Yahudi çocuk,  iki milyon Yahudi kadın ve üç milyon Yahudi erkek Holokost’ta  katledilmiştir. Almanya ve Almanların işgal ettiği sınırlar içerisindeki 40 binin üzerindeki  tesis Yahudileri toplamak, hapsetmek ve öldürmek için kullanılmıştır. Yukarıda savaş öncesindeki Yahudi nüfusunun Holokost esnasında öldürülen yüzdeleri verilmiştir.

Gerçekler bu kadar açık iken anıtın dikilmesine izin veren Fransa, başta Paris Büyükelçimiz İsmail Erez ile şoförü Talip Yener (24 Ekim 1975), Oktar Cirit, Yılmaz Çolpan, (22 Aralık 1979), Reşat Moralı (4 Mart 1981), Tecelli Arı (4 Mart 1981) ve Cemal Özen’i (24 Eylül 1981) koruyamamış ve 7 Türk diplomatının Ermeni terör örgütü ASALA tarafından şehit edilmesini görmezden gelmiştir. 

Müzenin önüne sözde Ermeni soykırım anıtı dikilmesinin sebebi şudur: “Biz Ermeniler Türkiye Cumhuriyetini kuran Lozan Anlaşmasını tanımıyoruz. Bizler Sevr Anlaşması’nın halen yürürlükte olduğunu kabul ediyoruz. Çünkü Sevr’de büyük Ermenistan vardır.” Fransa, 24 Nisan 2003 tarihinde Paris’te Kanada meydanına Gomitas Sogomonyan adına  bir sözde Ermeni  kin anıtı dikilmesini de onaylamıştır.

Acaba katledildiği iddia edilen  1,5 milyon Ermeni’nin mezarları bulunarak sonra neden Tuol Sleng Soykırım Müzesi’nde olduğu gibi sergilenmiyor? Kamboçya’daki Pol Pot rejiminin yaptığı ve yüzbinlerce insanın hayatına mal olan katliamlar, uzun süre  Sözleşme’deki tanıma uymadığından soykırım olarak kabul edilmemiştir. Kamboçya’da 1975-1979 yılları arasında gerçekleşen soykırım, yaklaşık 3,5 milyon insanın ölümü ile sonuçlanmıştır. Soykırım Pol Pot liderliğinde Kızıl Kemer üyeleri tarafından gerçekleştirilmiştir.

Başkent Phnom Penh’deki   müzede, 1975-1979 yıllarında   iktidarda olan  Kızıl Kmerler tarafından gerçekleştirilen soykırıma ilişkin   belgeler yer almaktadır. Müzenin bulunduğu bina Kızıl Kmerler iktidarı döneminde sorgulama  hapishane olarak kullanılmış,  yaklaşık 17 bin  kişi burada hapsedilmiş, bunlardan  sadece 12’si sağ  çıkabilmiştir. Müzeyi önceki yıl gezdim ve işkence aletlerini görünce şok oldum. (A History of Democratic Kampuchea (1975-1979). Documentation Center of Cambodia, s. 74) 

Acaba katledildiği iddia edilen  1,5 milyon Ermeni’nin mezarları  bulunup, sonra neden Tuol Sleng Soykırım Müzesi’nde olduğu gibi sergilenmiyor? Herhalde Ermeni muhibbi   Taner Akçam  ya da  sözde soykırım anıtına giderek çiçek koyan 16 Türk’ten biri cevap verebilir.  Aslında cevap  açık:  Çünkü  1,5 milyon rakamı büyük bir yalandır ve Yahudi soykırımından çalınmadır.

Bunu devamlı yazmama rağmen sahip çıkan bir yetkiliye rastlamadım. 1,5 milyon Ermeni katledilmiş ise mutlaka onlardan kalan kemikler bir yerlerde olmalıdır.  Çünkü üzerinden  yüzlerce yıl geçmemiştir. Basit bir hesapla 1,5 milyon rakamı gerçek ise,  ortalama bir insanda 4 kg kemik olduğunu düşünürsek  toplamda 6 milyon kg kemik eder ki, bunların yok olması mümkün değildir. Kutna Hora’yı gezenler bilir. 14. yüzyıldan kalan kemiklere bile bir şey olmamış. 1915’te 1,5 milyon Ermeni katledilmiş ise  bunların kemikleri nerededir?  Dile kolay tam tamına 6 milyon kg kemik. Bu soruma cevap verilmediği sürece kimse bu yalana inanmamalıdır.

1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni “soykırım suçu” işlemekle suçlama, ceza hukukunun temel ilkeleriyle bağdaşmaz.  Soykırım, bir suç tanımıdır. 1915  tehcirine ilişkin  yetkili mahkeme kararı yoktur. Ceza hukuku,  kişilerin suç oluşturan eylemleriyle ilgilenir. Yetkili Türk mahkemesinin ve yetkili Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin bu yönde  kararı  bulunmamaktadır. Parlamentolar ve uluslararası kuruluşlar 1915  tehcirini  “soykırım”  olarak niteleyemez. Bunlar siyasal amaçlı kararlardır.  Ermeni  tehciri “holocaust” diye anılan Yahudi  soykırımından farklıdır.

Michael Daventry’nin  sözde Ermeni soykırımı konusunda Türkiye’nin pozisyonunu açıklayan çalışmasının okunmasında yarar vardır. Çalışma, Türk tarihçiler tarafından ifade edilen çeşitli görüş ve argümanları incelemektedir.  Türkiye’deki üniversitelerde görev yapan tarihçiler, yurt dışındaki kurumlarda görevli  akademisyenler ve  Türk olmayan tarih profesörlerinin görüşleri yer almaktadır.   Türk vatandaşlığına sahip küçük ama önemli bir grup olan Ermenilerin  görüşleri de  çalışmada  ele alınmıştır. (https://www.academia.edu/237643/What_is_the_Turkish_position_on_the_Armenian_genocide_June_2008_?email_work_card=view-paper)

Yahudi soykırımı, Nürnberg mahkemesinin kararıyla hükme bağlanmış bir soykırım suçudur. Bu suçu işleyenler uzaydan gelmiş yaratıklar değildir. Suçlanan da Almanya ya da Almanlar değildir. Mahkum olanlar soykırım suçunu işleyen Alman yetkililerdir. Diğer bir deyişle gerçek kişiler olup Alman’dır. Ermenistan’ın iddia ettiği gibi  Nürnberg mahkemesi kararı sonucunda  mahkum olanlar Alman olduklarına göre, Almanya’nın tarihte ilk soykırım suçu işlemiş bir ülke olması gerekir ama bu hukuken mümkün değildir. Soykırımı Almanlar değil, Alman kökenli Naziler işlemiştir.

Tehcir  iddia edildiği gibi bir suç ise, tehcirin yapılmasının yolunu açan   Talat Paşa olduğuna göre O’nun yargılanıp hüküm giymesi gerekirdi. Ama bu mümkün değildir. Çünkü o dönemde “Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme” yoktur ve bu sebeple suç yoktur. Talat Paşa’nın katili Teilirian Almanya’da   yargılanmıştır ama suçluluğu mahkeme tarafından  reddedilmiştir. Kararda cinayet, sanığın aile fertlerinin öldürülmesinin intikamını almak  amacıyla işlenmiş, ahlaki bir eylem olarak haklı bulunmuştur. Bu konuda Osik Moses’in araştırmasının okunmasında yarar vardır.                  (https://www.academia.edu/11049790/Trial_of_Soghomon_Tehlirian_in_Berlin_in_1921?email_work_card=abstract-read-more#)

Savunma, cürmün kişisel önemini vurguladığından, suikastın örgütlü yönü göz ardı edilmiş ve bunun sonucu olarak Ermeni terör örgütlerinin işleyeceği diğer cinayetlerin de önü açılmıştır (Şeref  Ünal,  Salomon Teilirian Davası -Talat Paşa Suikastı: Berlin, 2-3 Haziran 1921, 2004, s. 65-66). Talat Paşa davası ve jürinin kararı, Batı dünyasında “Talat Paşa’nın suçunun ispatı”  olarak algılanmıştır. Karar, Almanya’nın da suçunun reddedilmesi demekti ve Almanya’yı suça iştirakten kurtarıyordu.

Osmanlı’nın Avrupa kıtasındaki topraklarından  Anadolu’ya zorla göç ettirilen, tehcire uğrayan  Türkler de soykırıma uğramıştır. Bu durumda Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, eski Yugoslavya ve Kırım Türklerini Kırım’dan tehcire zorlayan Rusya, Türklere karşı soykırım yapmıştır.  Rahmetli babam Süleyman Karluk, halamla birlikte  1944 yılında soykırıma uğramamak için Köstence’den Türkiye’ye göç etmiştir. Baba dedem Ankara Cebeci mezarlığında yatmaktadır.

Sözde Ermeni  soykırımı  yalanlarına karşı  gerçekleri dünya  kamuoyuna anlatacak  üst düzeyde  bir kurum  oluşturulmalı, YÖK   üniversitelerde “Ermeni Araştırmaları Enstitüleri” kurulmasını sağlamalıdır. “Yalana karşı topyekun mücadele” edilmemesi durumunda Türkiye’yi altından  kalkamayacağı büyük zorluklar beklemektedir. Mahkeme kararıyla istenecek  tazminatlarla, istenecek topraklarla karşı karşıya kalabiliriz. Ermeni terörüne 40’tan fazla diplomatını şehit vermiş Dışişleri Bakanlığı’mızın öncülüğünde  sivil toplum kuruluşları yurt dışındaki  muhataplarına gerçekleri anlatmak için  harekete geçmelidir.  Son pişmanlık fayda etmez demiş atalarımız.

ABD Başkanı Donald Trump’ın “Ermenistan ile çalışıyoruz. Ermenistan ile çok iyi ilişkilerimiz var. Onlar çok iyi insanlar. Ne olacağını göreceğiz. Çok iyi yol katedildi. Bu ülkede Ermenistan’dan gelip yaşayan birçok insan var. Çok iyi insanlar. Biz onlara yardım edeceğiz” açıklamasını  Türkiye not etmelidir.  3 Kasım yaklaşıyor. Ermni diasporasından oy almak için bile söylenmiş olsa bu açıklama kabul edilemez. Bu konuda büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün  tespiti  çok önemlidir:

“Efendiler, vukubulmuş olan teklif’in ne derece nabemahal olduğuna dair bir fikir verebilmek için biz de, o günlere ait bazı vaziyetleri hatırlayalım. Şüphe edilmemek lâzımdı ki, Ermeni kıtali hakkındaki beyanat, mavakaa mutabık değildi. Bilâkis cenup menatıkında, ecnebi kuvvetleri tarafından teslih edilen Ermeniler, mazhar oldukları himayeden cür’et alarak bulundukları mahallerdeki İslamlara tasallut etmekte idiler. İntikam fikriyle her tarafta bî rahmane bir surette katil ve imha siyasetine saik olmakta idiler. Maraş hâdise-i feciası, bu sebepten zuhur etmişti. Ecnebi kuvvetleriyle birleşen Ermeniler, top ve mitralyözlerle Maraş gibi kadîm bir İslâm beldesini hâk ile yeksan eylemişlerdi. Binlerce âciz ve masum valide ve çocukları kahr ü imha eylemişlerdi. Tarihte emsali namesbuk olan bu vahşetin faili Ermenilerdi. Müslümanlar ancak muhafaza-i namus ve hayat kaydiyle mukavemet ve müdafaada bulunmuşlardı. Yirmi gün devam eden Maraş katliamında, Müslümanlarla birlikte şehirde kalan Amerikalıların, bu hâdise hakkında İstanbul’daki mümessillerine çektikleri telgraf, facia müsebbiplerini gayrikabil-i tekzip bir surette tayin etmekte idi. Adana vilâyeti dahilindeki Müslümanlar, tepeden tırnağa kadar teslih edilen Ermenilerin, süngüleri tehdidi altında, her dakika katliama maruz bulunuyorlardı. Hayat ve istiklâlinin muhafazasından başka bir şey istemeyen İslâmlara kaşlı tatbik edilen bu zulüm ve imha siyaseti, beşeriyet-i mütemeddinenin nazar-ı dikkat ve insafını calip mahiyette iken aksinin vaki olduğunu iddia ve ondan sarfınazar edilmesi teklifi, nasıl ciddî kabul olunabilirdi?” (Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk-Söylev, I. Cilt: 1919-1920, Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1989, s.508, 510)

1933’de Nazilerin yakmaya başladıkları kitapların yazarı Yahudi kökenli Stefan Zweig’ın “Akıl ve siyaset nadiren aynı yolda buluşur” sözü günümüzde Ermeniler için geçerlidir. Bu nedenle sözde Ermeni soykırımı gündemden düşmeyecektir.  Mark Twain’e ait olduğu söylenen “Gerçek Ayakkabılarını Giymeden, Yalan Dünyayı Üç Kez Dolaşır” sözü sözde Ermeni soykırımı yalanı için geçerliliğini koruduğu sürece, Türkiye en az  Ermeniler kadar gerçeklerin ortaya çıkması için çaba harcamalı, bunun için   yumurta kapıya gelmeden önlem almalıdır. 3 Kasım 2020’ye 11 gün var.  Çok geç ama sonuç almak için yeterli bir zaman. Bu zamanı iyi kullanalım.

Milli Düşünce Merkezi’nin sayfasında yayınlanan  “Erivan’da sözde soykırım müzesini ziyaret eden Türkler şimdi ne düşünüyor?” başlıklı  yazımdaki tespitim şöledir: “Gerçek ayakkabılarını giymeden, yalan dünyayı üç kez dolaşır” sözü sözde Ermeni soykırımı yalanı için geçerliliğini koruduğu sürece, Türkiye en az  Ermeniler kadar gerçeklerin ortaya çıkması için çaba harcamalı, bunun için  gerekli önlemleri almalıdır. 24 Ekim 2020.”

(https://millidusunce.com/erivanda-sozde-soykirim-muzesini-ziyaret-eden-turkler-simdi-ne-dusunuyor/)

Yazar Prof. Dr. Sadık Rıdvan Karluk

1948 yılında Eskişehir’de doğdum .1970’de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdim. Kısa bir süre Maliye Bakanlığı ve Sayıştay’da çalıştıktan sonra 1972 yılında Eskişehir İTİA İktisat Bölümü’nde akademik kariyere başladım. 1975’te doktor, 1979’da doçent oldum. 1975 – 1976’da İngiltere Sussex Üniversitesi’nde doktora üstü çalışmalar yaptım.

1982 yılında Devlet Planlama Teşkilatı Başbakan Turgut Özal’ın direktifleri doğrultusunda kurulan AET Genel Müdürlüğü’nün (şimdiki AB Bakanlığı) başkanlığını yaptım. 1984 – 1985 döneminde İktisadi Kalkınma Vakfı Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundum, 1982 – 1985 yılları arasında İstanbul Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı’na (Nuh Kuşçulu) danışmanlık yaptım. Bu dönemde Türkiye’de Yabancı Sermaye Yatırımları konusunda iki kitabım (biri İngilizce) ile İhracatta Vergi İadesi kitabım İTO tarafından yayınlandı.

1985 yılında Paris’te OECD nezdinde Türkiye Büyükelçiliği’ne Planlama Müşaviri sıfatıyla tayin edildim. Görev yaptığım dönemde Türkiye’yi 4 Komite’de temsil ederek, Türkiye’de kalkınmakta olan bölgeler konusunda OECD’nin önemli bir araştırmasının (Regional Problems and Policies in Turkey) basılmasına katkıda bulundum. 1990 yılında yurda dönüşümde DPT Müsteşar Müşavirliği’ne getirildim. Daha sonra Başbakanlık Başmüşavirliğinde Türkiye ile Türk Cumhuriyetlerinin ekonomik ilişkilerinin gelişmesinde bir model olan “Türk Ödemeler Birliği” kurulması için bir proje geliştirdim.

1991 yılında profesörlüğe atanarak Anadolu Üniversitesi’ne geçtim. Anadolu Üniversitesi’nde Türkiye Ekonomisi, Uluslararası İktisat, Uluslararası Ekonomik Kuruluşlar, Avrupa Birliği, Avrupa Birliği Türkiye İlişkileri , Dış Ticaret Teorisi ve Politikası, Uluslararası Entegrasyonlar derslerini kendi eserlerimi esas alarak yürüttüm. Akademik kariyerimde 23 yüksek lisans, 16 doktora tezi yönettim. Bu öğrencilerim arasında çeşitli üniversitelerde görev yapan çok sayıda profesör, doçent ve yardımcı doçent bulunmaktadır. Üniversite Senato ve Yönetim Kurulu üyeliği yaptım, İktisat Fakültesi Dekanlığım döneminde AÖF kapsamında bulunan tüm iktisat kitaplarının yeni formata göre yazılmasına yazar ve editör olarak katkıda bulundum.

İkinci (1981), Üçüncü (1992) ve Dördüncü (2004) Türkiye İktisat Kongrelerine bildiri sunarak katılan tek öğretim üyesiyim. Dördüncü Türkiye İktisat Kongresi Bilim Komisyonu üyeliği yaparak Türk Sanayici ve İşadamları Vakfı (TÜSİAV) Bilim Kurulu Başkanlığı görevinde bulundum. 1996 yılında TOBB Milletlerarası Ticaret Odası (International Chamber of Commerce: ICC) Uluslararası Ticaret ve Yatırım Politikaları Komisyonu’nda (Commission on Trade and Invesment Policy) ICC Türkiye Temsilciliğine getirildim. Son 10 yıldır TOBB ICC IFO World Economic Survey kapsamında her üç ayda Türkiye ekonomisindeki gelişmeler ile ilgili olarak gönderilen sualnameleri cevaplandıran 12 uzmandan biriyim.

“Uluslararası Ekonomi: Teori ve Politika”, “Türkiye Ekonomisi: Cumhuriyetin İlanından Günümüze Yapısal Değişim”, “Avrupa Birliği”, “Türkiye Avrupa İlişkileri: Bir Çıkmaz Sokak” ve “Uluslararası Kuruluşlar” başlıklı temel ders kitaplarım dahil yayınlanmış 24 kitabım, 300’den fazla makalem, 12 ortak ve 3 çeviri eserim vardır. Beş ders kitabım (642-908 sayfa aralığında) 42 baskı yapmıştır. Tüm üniversitelerde ders kitabı ve yardımcı kitap olarak okutulmaktadır.

Ortak yazarlı bir ders kitabım TÜBA üniversite ders kitapları 2012 yılı telif ve çeviri eser ödülü olmak üzere 6 “bilimsel araştırma ödülüne” sahibim. Diğer araştırma ödüllerim şunlardır: 1984: Enka Vakfı, “Türk Ekonomisinin Dünya Ekonomisine Entegrasyonu,” Bilimsel Araştırma Yarışması Üçüncülük Ödülü, 1982: Türkiye Milli Kültür Vakfı: Teşvik Armağanı, Dal: İktisat, 1981: İktisadi Kalkınma Vakfı, “AET ile İlişkilerimizin Atatürkçü Ekonomik Politika Açısından Değerlendirilmesi,” Behçet Osmanağaoğlu İnceleme Yarışması Birincilik Ödülü, 1979: Pamukbank, “Dışsatımın Özendirilmesinde Ticari Bankalarımızın Yeri” Bilimsel Araştırma Yarışması İkincilik Ödülü.

ABD ABI Enstitüsü’nün Yılın Eğitimcisi (Man of the Year 2011) ödülü sahibiyim. Özgeçmişim WHO’s WHO Dünya, Asya ve Türkiye baskılarında yer almıştır. (Who's Who in Asia 2012, Asya’da Kim Kimdir 2’nci baskı, 01/11/2011, Who's Who in the World 2011, Dünyada Kim Kimdir, 28’nci baskısı, 03/12/2010, Günümüz Türkiyesi'nde Kim Kimdir, 01/05/2005). Özgeçmişim Turkischer Biographiscer Index/Turkish Biographical Index’te (2004, s.563) yer almıştır. Google Akademik’te 1.070 (05.02.2018) atıfım vardır.

Eskişehir Sanayi Odası, Eskişehir Ticaret Odası, İstanbul Sanayi Odası, Ankara Ticaret Odası, Ankara Sanayi Odası, Kayseri Sanayi Odası, İşveren Dergisi, İktisadi Kalkınma Vakfı Dergisi gibi oda dergilerinde yazılarım yer almıştır. Türkiye’de yayınlanan çok sayıda bilimsel derginin hakem heyetinde yer almaktayım. Ders kitaplarım: 42 baskı yapmış olup 3.884 sayfadır.

“Sözde Ermeni Soykırım Anıtına Çelenk Koyan Türk Vatandaşları Hiç Utanmıyor mu?” için bir yanıt

ermeni devletinib başına hiç doğru adam gelmedi.hepsi terörist.apocu kanı sütü bozuk vahşi katıil ve kan emicidirler.onlara destek çıkanlar aynı özellikte ve utanmaz hayası reaillerdir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.