Kategoriler
Prof. Dr. A. Yalçınkaya

Türk ve İslam Dünyasının Doğu Türkistan’daki Soykırıma Sükut Ayıbı

Prof. Dr. Alaeddin Yalçınkaya

Türk ve İslam Dünyasının Doğu Türkistan’daki Soykırıma Sükut Ayıbı

Doğu Türkistan’daki Müslümanlara yapılan başta soykırım olmak üzere her türlü zulüm, tecavüz, işkence uygulamaları yeri göğü inletmektedir. Buradaki nüfusun önemli bir kısmı Uygur Türkü olup Kazak, Kırgız, Özbek ve diğer Türk boyları mensupları da bulunmaktadır. En az üç bin yıldır Doğu Türkistan Türk yurdu olup Uygur dışındaki farklı Türk boylarının yakın asırlarda buraya yerleşmesinin hazin hikayeleri bulunmaktadır. Geçen süre içinde hepsi Müslüman Türkler olarak kaynaşmıştır. Binlerce yıl, bu soydaşlarımız Çinlilere karşı savaşmışlar, dönem dönem Çin Türkistan’ı hakimiyeti altına almış veya Türkler Çin’i kısmen veya tamamen yönetmiştir. Fakat önemli tarihi gerçek Çinliler binlerce kilometre uzunlaktaki Çin Seddi’ni Türklere karşı inşa etmiştir. Buna karşın Bilge Kağan ise “Çinlinin yumuşak ipeği, tatlı dili sizi aldatmasın” tarihi uyarısında bulunmuştur.

Doğu Türkistan’ın belli başlı şehirleri: Kaşgar, Aksu, Hoten, Turfan, Tarım, Urumçi (Beşbalık), Kumul, Gulca.. Köy isimlerine baktığınızda Türkiye’nin veya Azerbaycan’ın herhangi bir vilayetinde olduğunuzu zannedersiniz. Komünist Çin burayı işgal ettikten sonra adını Sincan (yeni ülke) adını koymuştur. Doğu Türkistan’ın resmi adı “Sincan Uygur Özerk Bölgesi” dahi bu bölgenin işgal altında olduğunun delilidir.

Uluslararası Hukuk, Sömürge altındaki ülkelere ve halklara kendi geleceğini belirleme hakkını tanımıştır. Bu hakkın konusu Asya ve Afrika’daki sömürgeler olduğu halde Müslüman Türkler mahrum bırakılmıştır. Wilson’ın 14 ilkesinde Çarlık yönetiminden Bolşevik rejimine geçişte Türklerin Sovyet idaresinde kalacağı belirtilmiştir. Ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Türk cumhuriyetleri bağımsızlıklarını kazanabilmiştir. Çin’den çıkan biyolojik virüs gibi bu baskı rejiminin sosyo-ekonomik virüslerinin de dev diktatörlüğü paramparça etmesi beklenmektedir. Buna karşın Trump’ın hesapsız, öngörüsüz Çin düşmanlığı belki de ömrünü uzatmaktadır.

Belirtmek gerekir ki günümüz uluslararası sisteminde, Doğu Türkistan’ın Çin’den bağımsızlığı hayal mesabesindedir. Bir dönem Sovyetler Birliği’nin dağılması hayal bile edilemezdi. Bununla beraber Çin yönetiminin Müslüman Türklere uyguladığı soykırım ve diğer insanlık suçlarına karşı her devletin hatta her kişi ve kuruluşun günümüz şartlarında yapabileceği birşeyler vardır. Öncelikle bu yönde iradeyi ortaya koymak, hukuk ve siyaset yollarını kullanmak gerekmektedir.

Doğu Türkistan’da on milyonlarca Müslümana yapılan işkencenin mahiyeti konusunda Çin resmi belgeleri dahi yeterli bilgiyi vermektedir. Bilişim ve iletişim çağında, Çin yönetimi, mesela Türkiye’deki Uygurların akarabalarını ziyaret etmesini, hatta telefonla görüşmesini imkansız kılmıştır. Kapalı hapishane durumundaki ülkede bağımsız kuruluşların araştırmalarına müsaade edilmemektedir. Türkiye’de ikinci ve üçüncü nesil dikkate alındığında yüz binlerce Uygur, arkabalarının hayatta olup olmadığını dahi bilememektedir. Binlerce öğrenci, annesi veya babasıyla en son üç veya beş yıl önce görüşebilmiştir. Türkiye’de önde gelen üniversitelerde Konfüçyüs enstitüleri üzerinden Çin propagandası yapıldığı halde Doğu Türkistan şehirlerinde tek Yunus Emre Enstitüsü açılmasına izin verilmemiştir. Dış Türkler Başkanlığı burs komisyonu, bursiyerlerini seçmek üzere her ülkeye gidebildiği halde Doğu Türkistan kapalıdır.

Müslümanların maruz kaldığı işkence, tecavüz ve soykırımı uygulayan Çin yönetiminin, on binlerce görevlisi bulunmaktadır. İnsanı insanlığından utandıran vahşetlerden yönetimdeki görevliler de vicdan azabı duyarak bunları ifşa etmek zorunda kalmaktadır. Bu itiraflar ve görsel mesajlarla son gelişmelerden haberdar olmaktayız. Son olarak görevli bir doktor Uygur hamile kadınlara hangi vahşi metotlarla kürtaj yapıldığını anlatmaktadır. Zorla kürtaj, zorla kısırlaştırma ve rahimlerin alınması da dahil olmak üzere en az 500-600 Müslüman kadına yönelik operasyonda görev almış bu doktor da insanlığından utanmıştır. Verilen emirle çöpe atmak zorunda bırakıldığı bebeklerin aslında hareket ettiklerini haykırmaktadır.

Türkiye’deki başta öğrenciler olmak üzere bazı Doğu Türkistanlıların Çin’e teslim edileceği iddiasını muhalif eski başbakandan duymasaydık dikkate almazdık. Uygur önde gelenlerinin böyle bir bilgisi olmadığını memnuniyetle öğrendik. Bununla beraber bir süre önce Tacikistan pasaportuyla Türkiye’de oturma izni almış olan Zinnetgül Tursun, Çin’in talebi üzerine iki kızıyla zorunlu olarak Duşanbe’ye gönderilmiştir. Tacikistan’ın başkenti Duşanbe havaalanına inince bekleyen görevliler derhal Çin’e götürmüştür. Ve bugün Zinnetgül Tursun ve iki minnacık kızının nerede olduğunu kimse bilmiyor. Bu gibi hadiseler mesela Pakistan’da, Mısır’da, Türk cumhuriyetlerinde daha sık yaşanmakta, Çin’in talep ettiği kişiler derhal paketlenerek Çin’e gönderilmekte ve her şey bitmektedir.

Sırp kasabı Miloşevic’in tutuklanması ve yargılanması sürecine öcülük eden Geoffrey Nice, Uygur halkına yönelik vahşet ve soykırımın araştırılması konusunda adli bir süreç başlattı. Esasen Avrupa ve Amerika’da gerek hükümetler gerekse STK’lar nezdinde birçok girişim bulunmaktadır. Bunların önemli ölçüde yükselen Çin’in ekonomik tehdidi boyutu bulunsa da soykırım ve insanlık kaygısının da etkili olduğunun birçok örnekleri bilinmektedir. Bu girişimler arasında Türk ve İslam dünyasının yer almaması ayıbına bir an önce son verilmelidir.

Sayısı 50’yi geçen Doğu Türkistanlı dernek yetkililerine resmi görevlilere ve siyasi parti birimlerine daha sık uğramalarını, sorunlarını anlatmalarını önerdim. Son olarak büyük bir dosya ile Ankara’da önemli bir birime giden ekibin görüşmesinin özeti: “Yetkililer bizi dikkatle dinledi. Tek kelime konuşmadı. Verdiğimiz dosyaları ve sunduğumuz önerileri hiçbir şekilde dikkate almadı.”

Zulmün payidar olamayacağı bir dünyada “nasıl olsa birşey yapılamaz” diye susmak vebaldir. Bu ağır vebali siyasi parti yetkililerine ve görevlilere özellikle hatırlatıyorum. Bu faciaının farklı boyutlarını tekrar tekrar yazmaktan ve her zeminde dile getirmekten bıkmamak gerek. Bir yalan ve iftira üzerine bina edilmiş Ermeni soykırım iddialarının, bıkmadan, usanmadan diplomaside, akademide, medyada katlanarak anlatılmasından ders almak gerekmez mi?

Öncevatan, 08.09.2020

alaeddin.yalcinkaya@marmara.edu.tr

Yazar Alaeddin Yalçınkaya

Alaeddin Yalçınkaya, 1961'de Elazığ'da doğdu. Adapazarı Ozanlar Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun oldu. 1987-1996 yılları arasında Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'nde çalıştı. İ.Ü. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde "Cemalettin Efgani ve Türk Siyasi Hayatı Üzerindeki Etkileri" konulu teziyle 1990’da Yüksek Lisans, “Sömürgecilik-Panislamizm Işığında Türkistan” başlıklı tezi ile 1995’te doktora eğitimini tamamladı. 1993-1994 yıllarında, New York Universty, Center for Middle Eastern Studies'de visiting scholor statüsüyle araştırmalarda bulundu. 1996’da Sakarya Üniversitesi’nde Yardımcı Doçent, 2000 yılında doçent, 2007’de Profesör olan Yalçınkaya, 2013 yılından beri Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesidir. Yayınlanmış kitaplarından bazıları, "Yetmiş Yıllık Kriz: Sovyetler Birliği'nde Moskova - Türkler İlişkileri", "Almatı'dan Akmola'ya Kazakistanı'ın Başkenti", "Türk Cumhuriyetleri ve Petrol Boru Hatları", "Etnik Düğümlerden Küresel Kördüğüme Kafkasya'da Siyasi Gelişmeler" başlığını taşımaktadır. Yalçınkaya, Sakarya, Kocaeli, Bahçeşehir, Marmara üniversiteleri ile İstanbul, Şükrü Balcı Polis MYO'nda Uluslararası İlişkiler, Uluslararası Hukuk, Uluslararası Örgütler, Diplomatik Yazışma Teknikleri, Bölgesel Dış Politika, Türk Dünyası ve Kafkasya, İnsan Hakları Hukuku gibi alanlarda lisans ve lisansüstü seviyesinde dersler vermiştir/vermektedir. Evli ve iki çocuk babası olan Yalçınkaya, halen Marmara Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.