Kategoriler
Prof. Dr. A. Yalçınkaya

Ayasofya, Dünya Mirası, Vakıf ve İbadet Özgürlüğü

  • Prof.Dr. Alaeddin Yalçınkaya

Ayasofya, Dünya Mirası, Vakıf ve İbadet Özgürlüğü

Ayasofya’nın müzeye çevrilmesine dair 1934 tarihli Bakanlar Kurulu Kararının Danıştay tarafından iptal edilmesi, İslam dünyasında büyük bir huzur ve sükûn vesilesi oldu. Buna karşın Hıristiyanlık etkisindeki uluslararası kuruluşlar, birçok batılı ülkenin resmi beyanları, özellikle kilise çevrelerinden gelen itirazlar, Ortaçağ zihniyetinin modern uluslararası ilişkilerde de hükmünü sürdürdüğünü, Hıristiyan bağnazlığının hiç umulmayan çevrelerde dahi oldukça derin olduğunu göstermiştir. Bu bağlamda mabetler konusunda İslam ve Hıristiyan dünyasındaki aykırı uygulamalar, vakfın evrensel hukuktaki yeri ve ibadet hürriyeti kapsamında şu tespitlere bakalım:

  • Fatih Sultan Mehmed’in vakfiyesinin Danıştay gündemine girmesi ve Ayasofya’nın cami olarak açılışı beklentisi üzerine UNESCO, Ayasofya’nın Dünya Mirası olduğunu, camiye çevrilmemesi, bunun için kendilerinden izin alınması benzeri bir karar aldı. Hıristiyan bağnazlığının ve İslami eserlere karşı çifte standardın en çirkin örneklerinden olan bu itirazın her kelimesi batı ikiyüzlülüğünün itirafı niteliğindedir.
  • Ayassofya’nın cami olarak devam etmesi, onun dünya mirası olma vasfını değiştirmemektedir. Esasen Bizans mimarisini günümüze taşıyan eserler sınırlı sayıda camiye çevrilmiş olan kiliselerdir. Fetihten sonra İstanbul’daki Ortodoksların ibadetlerini yapabilecekleri yeterli sayıda kilise bulunmaktaydı. Ancak bu kiliseler Avrupa’nın da yardımıyla yıkılarak batı tarzında yeniden yapıldı, dolayısıyla Bizans mimarisinden (dünya mirasından) günümüze camiye çevrilen kiliseler dışında eser kalmadı.
  • Ayasofya’nın günümüze kadar ayakta kalması, camiye çevrildikten sonra etrafındaki minarelerle takviye edilmesi sayesindedir. Bununla beraber onun mimari özellikleri, dünya mirası olarak temel vasfı, cami olarak da devam etmektedir.
  • Belirtmek gerekir ki dünya mimarasi kapsamında Balkanlarda, Kafkasya’da, hatta Hicaz’da nihayet Suriye iç savaşında nice sanat değeri yüksek, tarihi eserler kasten yıkıldı, bombalandı, yer ile yeksân oldu, kimsenin ruhu duymadı. Halen Osmanlı coğrafyasındaki sadece camiler değil, mezar taşları, türbeler dahi tahrip edilmekte, yok edilmekte, medeniyet düşmanlığına kurban edilmektedir. TİKA’nın büyük ödünlerle kurtarıp restore edebildikleri devede kulak bile değil.
  • İstanbul’da ve Hıristiyanın bulunduğu her vilayette neredeyse Hıristiyan sayısı kadar kilise bulunmaktadır. Buna karşın mesela Budapeşte’nin Budin kalesindeki bütün camiler kiliseye çevrilmiş, namaz kılmak isteyen Müslümanlara bir mescit bile bırakılmamıştır.
  • Endülüs coğrafyasında Granada, Kurtupa, Malaga, Sevila, Toledo gibi şehirlerin hemen her birinde zamanında bine yakın cami varken bunların tamamı kiliseye çevrilmiş veya yıkılmıştır. Bu coğrafyada cami olarak ancak beş-on sene önce inşa edilmiş olanları görebilirsiniz. Tekrar belirtelimki İslam coğrafyasındaki dünya mirası tarihi kiliselerin büyük kısmı ya aynen muhafaza edilmiş veya cemaat mensupları kiliselerini yıkarak yeniden inşa etmişlerdir. Fakat İspanya’da böyle bir cami kalmamıştır.
  • Suriye’de ve Irak’ta tahrip edilen/ettirilen Emevilerden kalma eserlerin hesabı henüz sorulmamakta, tarihçiler ve sanatçıların bu konuda kaygıları bilinmemektedir.
  • Mekke-i Mükerreme’deki Ecyad Kalesi, Harem-i Şerif’i çevreleyen revaklar başta olmak üzere Hicaz’daki nice dünya mirası kapsamında sayılabilecek Osmanlı mühürleri görünüşte Vehhabi bağnazlığı gerçekte İngiliz intikam hırsıyla yok edildi de dünya mirası muhiplerinden kimsenin pek ruhu duymadı!
  • Ayasofya’nın cami olarak devam etmesinin Ortodoksların dini özgürlüklerini sınırlandıracağı iddiası bu konudaki en ilginç saçmalamalardandır. Çünkü bugün Türkiye’nin birçok şehrinde Hıristiyan veya Yahudi nüfusu kadar kiliseler ve sinagoglar bulunmaktadır. Hatta hiç cemaat mensubu olmadığı halde o cemaatin mabetleri bulunabilmektedir. Fakat mesela Türk şehri Revan’da (Erivan) cami bulamazsınız. Atina, halen Avrupa’nın cami olmayan tek başkentidir. İki asır önce nüfususunun çoğunluğu Müslüman olan Yunanistan şehirlerinde camilerden eser kalmamıştır. Selanik Müslümanlarının yıllardır süren bir talebi var: Parasını ödeyelim, Müslüman mezarlığımız olsun. Doğudan batıya, bir dönem Türk veya İslam beldeleri olan coğrafyanın önemli bir kısmında Müslümanların mabed problemi vardır. Halbuki Müslümanların hakimiyeti altında olan hiçbir ülkede gayr-i Müslimlerin böyle bir derdi yoktur.
  • Osmanlının klasik döneminde Müslümanlar askere giderken gayr-i Müslimler cizyesini vererek ticaret ve zenaat ile meşgul olmuş, denge sağlanmıştır. Tanzimattan itibaren düvel-i muazzamanın baskısıyla gayr-i Müslimler imtiyazlı hale gelmiştir. 2000’lerle birlikte Ermeni ve Rumlara ait vakıflar, yeniden cemaat mensuplarına devredilmiştir. Milyarlık vakıflara konan cemaatlerin vakfın gereğini yerine getirecek mensupları dahi kalmamıştı; çoğu Avrupa’ya, ABD’ye göç etmişti. Halbuki Müslümanlara ait nice vakıflar için böyle bir telafi yoluna henüz gidilmemiştir. Halbuki vakıf, kişisel mülk konusu olarak vakfedildiği konuda kullanılmak zorundadır. Gayr-i Müslim vakıfları için Tevhid-i Tedrisat Kanunu bir engel teşkil etmediğine göre Müslüman vakıflar için de bu telafi yolu beklenmektedir. Tekke, zaviye, eğitim hizmetleri dışında sosyal yardımlaşmanın birçok şubesinden hayvanların tedavisine kadar nice vakıf senetleri arşivlere kaldırılarak vakıf arazi ve binaları, vakfedilen maksat dışında kullanılmaktadır. Ayasofya için vakfedenin iradesi doğrultusundaki karar, diğer vakıflar için de emsal teşkil etmelidir.
  • Mesela KKTC’de iskana kapalı Maraş’ın aslında önemli bir kısmının vakıf arazisi olduğu tespit edilmiş ve vakfedenin iradesi doğrultusunda arazi ve binaların kullanımı yolunda girişimler başlatılmıştır. Bu yönde yurt içinde ve yurt dışında başlatılması gereken birçok girişim bulunmaktadır. Tarihçiler ve hukukçulara önemli görevler düşmektedir.
  • On yıllardır bir şekilde kullanılan araziler, binalar, akarların vakıf sahibinin iradesi doğrultusunda kullanıma açılmasıyla birçok kesim veya kişinin çıkarı zedelenebilecektir. Bunların yasal çerçevede telafi yolları bulunacaktır. Ancak bir insanın, toplumun veya devletin karşılaşacağı en büyük musibetlerden birinin, vakıf arazisi üzerinden vakfedenin iradesine aykırı bir şekilde çıkar sağlamak sayıldığını önemle hatırlatalım.
  • Öncevatan, 14.07.2020
  • alaeddinyalcinkaya@gmail.com

Yazar Alaeddin Yalçınkaya

Alaeddin Yalçınkaya, 1961'de Elazığ'da doğdu. Adapazarı Ozanlar Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun oldu. 1987-1996 yılları arasında Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'nde çalıştı. İ.Ü. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde "Cemalettin Efgani ve Türk Siyasi Hayatı Üzerindeki Etkileri" konulu teziyle 1990’da Yüksek Lisans, “Sömürgecilik-Panislamizm Işığında Türkistan” başlıklı tezi ile 1995’te doktora eğitimini tamamladı. 1993-1994 yıllarında, New York Universty, Center for Middle Eastern Studies'de visiting scholor statüsüyle araştırmalarda bulundu. 1996’da Sakarya Üniversitesi’nde Yardımcı Doçent, 2000 yılında doçent, 2007’de Profesör olan Yalçınkaya, 2013 yılından beri Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesidir. Yayınlanmış kitaplarından bazıları, "Yetmiş Yıllık Kriz: Sovyetler Birliği'nde Moskova - Türkler İlişkileri", "Almatı'dan Akmola'ya Kazakistanı'ın Başkenti", "Türk Cumhuriyetleri ve Petrol Boru Hatları", "Etnik Düğümlerden Küresel Kördüğüme Kafkasya'da Siyasi Gelişmeler" başlığını taşımaktadır. Yalçınkaya, Sakarya, Kocaeli, Bahçeşehir, Marmara üniversiteleri ile İstanbul, Şükrü Balcı Polis MYO'nda Uluslararası İlişkiler, Uluslararası Hukuk, Uluslararası Örgütler, Diplomatik Yazışma Teknikleri, Bölgesel Dış Politika, Türk Dünyası ve Kafkasya, İnsan Hakları Hukuku gibi alanlarda lisans ve lisansüstü seviyesinde dersler vermiştir/vermektedir. Evli ve iki çocuk babası olan Yalçınkaya, halen Marmara Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.