Kategoriler
Ali Eralp

Baskıyla, Korkuyla, Zulümle İktidar Olunmaz…

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret ettikleri gerekçesiyle 2018 yılında 26 bin 115 kişiye dava açılmış.Bu sayı, 1980’den bu yana Cumhurbaşkanlarına hakaret edenler için açılan davaların toplam sayısının 30 katı.

Evren döneminde 340, Özal döneminde 207, Sezer döneminde 168, Gül döneminde 248 kişiye dava açılmıştı.

2019 yılında bu rakamın 40 binlere ulaştığı söyleniyor.

Zanlıların içerisinde 12 – 15 yaşında çocuklar, 70 – 80 yaşında ihtiyarlar da var.

AKP, 3 Kasım 2002 seçimlerinde tek başına iktidara gelmişti.

Ülke yönetimine ve ülke halkına hâkim olabilmek için önünde uzun, çakıllı – dikenli, engellerle dolu bir yol vardı. Bu yolları kazasız – belasız aşması gerekiyordu.

Ülkeye şeriatı, şeriat yasalarını yerleştirebilmek için koşullar elverişli olmalıydı.

Atatürk Türkiye’sinden ayrı yeni bir düzen kurulmalıydı.Bu düzenin kurulmasına en büyük engel ise Cumhuriyet kurumları idi.Bu kurumların başında asker, yargı, emniyet ve medya geliyordu.Çeşitli yöntemlerle bunların hizaya sokulması gerekiyordu. Büyük çabalar harcandı bu iş için. Planlar programlar yapıldı ve ülke dikensiz gül bahçesine dönüştürüldü…

Her şey AKP’lileştirildi.

Bütün bu değişimler ve dönüşümler olup biterken, muhalefet ve aydınlar direnmediler, karşı koymadılar, mücadele etmediler.

 Sendikalar, toplum kuruluşları sadece seyrettiler…

Sonunda gele gele geldik Karataş’a, kara günlere, kara döneme…

Menderes de aynı yöntemleri kullanmış, aynı yollardan geçerek iktidarını sürdürmek istemişti.

Zaman zaman güç kullanmış devlet radyosunda yalan haberlere, bilgilere bile yer vermişti…

Son seçimlerde, kazanamadığı bölgeleri, yerleri kazanmış gibi ilan etmişti.

İnönü bu duruma karşı çıkmış, radyoda ilan edilen yalan sonuçların düzeltilmesini istemişti. Menderes ise sonuçların aynen kalmasını emretmişti.

Sonradan yapılan itiraz üzerine sonuçları yargı değiştirmişti.

O yıllarda da yine yüzlerce gazeteci, yazar, çizer, şair içeri atılmış, düşünce özgürlüğüne zincir vurulmuştu…

Geçmişte de Namık Kemal’leri, Mithat Paşaları, Nazım Hikmet’leri “Vatan haini” ilan ederek zindanlara atan, sürgünlere gönderen düşünce, yine aynı düşünceydi.

 “Orduyu isyana teşvik etti” gerekçesiyle Nazım Hikmet’in gençliğini cezaevlerinde tükettiler.

Günümüzde de aynı yöntem izleniyor…

Ülkeyi içine düştüğü bataklıktan kurtarmak için çözüm yolları arayanlar darbecilikle suçlanıyor.

“Darbeci sayılıyor.

 Cezalandırılıyorlar.

Oysa, toplumların ilerlemesi, yücelmesi kötü koşulların değişimi ile olur. Değişim ise her çağda direnme ve devrimlerle gerçekleşir.

Direnmek yaşamak demektir.

1789 Fransız Devrimi olmasaydı, bugün ne kardeşlikten ne özgürlükten ne de eşitlikten söz edebilirdik. Feodal zulüm sürüp giderdi.

1923 Devrimi ve Mustafa Kemal olmasaydı, şeriatla yönetilen ülkelerden hiçbir farkımız kalmazdı. Aydınlanmayı yaşayamazdık.

Atatürk,  yaşamı boyunca direnmeyi ve mücadeleyi seçti.

 Baskılar, tehditler karşısında asla yılmadı. Subay olduktan sonra Şam’a sürüldü. Daha sonraları Sultan Vahdettin onu ölüme mahkûm etti. Yine vazgeçmedi.

Şöyle diyordu:

“Ordu müfettişliğinden istifa edip de basit bir vatandaş olarak milletim ve vatanım için çalışmaya başladığım gün bütün bir düşman dünya içinde, kendimi en kuvvetli bir adam olarak buluyordum. Bu kuvveti bana, Türk ulusu davasının büyüklüğü ile vicdanım veriyordu. (Atatürk İhtilali, Mahmut Esat Bozkurt)

Türk ulusu o karanlık dönemi aşıp, aydınlığa nasıl ulaştıysa, bugün de ulaşacaktır. Bundan kimse kuşkusu duymasın.

Tarihin şaşmaz yargısı, gerçeği, mihenk taşı göstermiştir ki, “Baskıyla, korkuyla, zulümle iktidar olunmaz…”

Bu yolu ve yöntemi seçen iktidarlar önünde sonunda tarihin mezarlığında yerlerini almışlardır…

Tarih böyle yazar…

(alieralp37@gmail.com)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.