Kategoriler
Prof. Dr. A. Yalçınkaya

Batının İnsan Hakları ve Mülteci Çıkmazı

Batının İnsan Hakları ve Mülteci Çıkmazı

Prof.Dr. Alaeddin Yalçınkaya

Ortaçağ’ın Katolik-Protestan katliamlarından II.Dünya Savaşı’na batı kültürünün parçası olan “kendinden olmayanı yok etme hakkı”, bir takım İnsan Hakları mutabakatlarının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Cenevre Sözleşmeleri, İnsan Hakları Evresel Beyannamesi, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Sözleşme gibi metinler, insanlık açısından önemli kazanımlardır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ise daha ileri düzeyde olduğu gibi taraf devletlerin yetkisini tanıdığı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile denetlenebilir hale gelmiştir.

Bu belgelere, acı tecrübeler sonunda bir anlamda kanla yazıldığı için, dört elle sahip çıkılmaktadır. Bununla beraber, söz konusu haklar ve teminatlar, her ne kadar açıkça belirtilmese de Hıristiyan veya Yahudilerin huzur, güvenlik ve haklarının garantisi için imzalanmıştır. Bu hakların bir gün Müslümanlar tarafından da sahiplenileceği hesaba katılmamıştır.

Burada temas edilen iltica veya geri gönderilmeme hakkı, İslamiyetten önce dahi mesela Araplarda farklı boyutlarla uygulanmaktaydı. Örneğin Arap kültüründeki “Dahilek” (Himayene Girdim, Sana Sığındım), muhatap açısından prestij meselesidir. Buna muhatap olan, sığınmak isteyen kişiyi ciddi bir engel yoksa kabul eder, ihtiyacını giderir, onun muhafazasını kendi şeref ve haysiyetinin parçası olarak görür, düşmana teslim etmez.

Gerek Ortaçağ’dan gelen Katolik, Protestan ve Ortodoks kiliselerinin birbirini tekfir ederek yok etmeyi hedefleyen yarışlar, gerekse etnik gruplar arasında uzlaştırılması imkansız tarihi bagaj durumundaki kin ve düşmanlık, nihayet her fırsatta kontrolden çıkan Yahudilere karşı öfke, Batı rasyonalliğini, sözkonusu sözleşmeleri imzalamaya mecbur bırakmıştır. Kilisesi, havrası, etnik kökeni ne olursa olsun farklı grupların haklarının garanti altına alınması, herkesin kendi haklarının teminatı olarak görülmüştür. Sömürgecilik döneminde Asya’dan, Afrika’dan aşırılanlarla kurulan refah düzeninin devamı yanında, kendi aralarında da bir daha savaş çıkmaması için önemli kurumlar oluşturulmuştur. Uzlaşma ve barış içinde birlikte yaşama ilkesi, hukuki düzenlemeler yanında yerleşik kültürün parçası haline gelmiştir. Her ne kadar sömürgecilik dönemi sona erse de önceki bağlar ustaca kullanılarak görünüşte bağımsız olan eski sömürgelerdeki kontrol sürdürülmüş, kaynakların kendi ülkelerine akışı devam ettirilmiştir. Bunun devamı için de hedef ülke aydınları, zenginleri, asilzadeleriyle ilişkiler sürdürülmüştür. Sıradan halkın ise ihtiyaç duyulan sektörlerde sadece üretim aracı olarak kullanılması tasarlanmıştır. Bu bağlamda birçok alanda yoğun emek gerektiren sektörler, eski sömürgelerde devam etmiştir.

II.Dünya Savaşı’ndan sonra imzalanan belgelerde, yaşanan tecrübeler dikkate alınarak farklı etnik grupların hayat ve refah garantisi kapsamında iltica hakkı ile birlikte Yabancı hakları da tanınmıştır. Örneğin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 4.Protokol, md.4 “Yabancıların topluca sınır dışı edilmesi yasaktır” hükmünü getirmiştir. Aslında bu madde önemli ölçüde farklı kilise mensupları, Yahudiler veya eski sömürgelerden bir şekilde gelen işbirlikçiler, darbeciler veya kullanılışlı teröristle için öngörülmüştü. Hiçbir malı, mülkü, parası olmayan milyonlarca Müslümanın bu hakları kullanabileceği hesaba katılmamıştı.

11 Eylül saldırıları ile kurgulanan sarsıntılar, Dinlerarası Diyalog, Arap Baharı, nihayet hemen her Orta Doğu ülkesini bir şekilde tehdit eden iç çatışmalar sonucu herşeyini kaybeden kitlelerin sözkonusu hakları gündeme getirebileceği düşünülmemişti. Bugün binbir tehlikeyi göze alarak bir şekilde Avrupa’ya adım atmış, sınırın öbür tarafına geçmiş veya adalardan birine çıkmış olanlar, sözleşmelere göre önemli haklara sahiptir. 4 Nolu Protokolde garanti altına alınan toplu sınırdışı edilme yasağı yanında 7 Nolu Protokole göre bu tür kişilerin sınır dışı edilebilmesi için ciddi güvenlik ve kamu düzeni sorunlarının olması gerekmektedir. Halbuki kendi ülkesinde evleri yıkılmış, herşeyini kaybetmiş olanların kabul edilmesi için, sözleşmeler kapsamında önemli gerekçeleri sözkonusudur.

Belirtmek gerkir ki Türkiye’nin AB ile imzaladığı Geri Kabul Sözleşmesi, aslında Avrupa’nın temel sözleşmelerine aykırıdır. Bununla beraber tarafların rızasıyla imzalanmış belgenin hukukiliği tartışma konusu olmamıştır. Buna karşın AB’nin bunu uygulamaktan kaçınması ile sözkonusu belge de hükümsüz kalmıştır.

Küreselleşme senaryosunu başka ülkelere daha fazla satış için kurgulayanların açtığı yolu hedef ülkelerin kullandığı gibi kendi çıkarları için imzalanan İnsan Hakları belgelerinin diğer halklar tarafından da kullanılması batıyı “zor” durumda bırakmıştır. Bu süreçte “bu insanları niye sömürdük”, “bu ülkelerde niçin terör örgütleri kurduk”, “halen niçin bu teröristleri beslemekteyiz”, “bu ülkelerde insanlar açlıktan ölürken niçin çatışan taraflara silah veriyoruz” gibi sorgulamalar derin dalgalar halinde kamuoyundan aydınlara ve siyasilere akmaktadır. Bir taraftan kendinden olmayanlara ölüm diye bağıran aşırı sağ örgütlenmeler güçlenirken karşı tarafta insancıl bilinçlenmelerin zemin kazandığı görülmektedir.

Gittikçe yaşlanan, nüfusu azalan Avrupa’nın genç ve dinamik nüfusa ihtiyacı her geçen gün artmaktadır. Bununla beraber gelenlerin tamamına yakınının Müslüman olması ırkçı duyguları depreştirmektedir. Duvarlar, tel örgüler, karadan ve denizden barikatların sorunu çözmediği, hatta daha da derinleştirdiği herkesin kabul ettiği bir gerçek haline gelmiştir. Müslümanların Hristiyanlaştırılması, köleleştirilmesi, hiç değilse yok edilmesi üzerine kurulan stratejilerin geri teptiği açıktır. Bu bağlamda yöneticilerin ve aydınların, sömürgecilik hastalığından kurtularak herkesin kendi ülkesinde huzur, refah ve emniyet içerisinde yaşaması için önceki yanlışlardan geri adım atması; Müslüman halklar arasına fitne, fesat, düşmanlık tohumları atılmasına son vermesi, onların inanç, itikat ve ibadetlerine yönelik saldırı ve dejenerasyon programlarını çöpe atması zamanının geldiğini görmesi gerekmektedir.

Öncevatan, 10.03.2020

alaeddinyalcinkaya@marmara.edu.tr

Yazar Alaeddin Yalçınkaya

Alaeddin Yalçınkaya, 1961'de Elazığ'da doğdu. Adapazarı Ozanlar Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun oldu. 1987-1996 yılları arasında Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'nde çalıştı. İ.Ü. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde "Cemalettin Efgani ve Türk Siyasi Hayatı Üzerindeki Etkileri" konulu teziyle 1990’da Yüksek Lisans, “Sömürgecilik-Panislamizm Işığında Türkistan” başlıklı tezi ile 1995’te doktora eğitimini tamamladı. 1993-1994 yıllarında, New York Universty, Center for Middle Eastern Studies'de visiting scholor statüsüyle araştırmalarda bulundu. 1996’da Sakarya Üniversitesi’nde Yardımcı Doçent, 2000 yılında doçent, 2007’de Profesör olan Yalçınkaya, 2013 yılından beri Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesidir. Yayınlanmış kitaplarından bazıları, "Yetmiş Yıllık Kriz: Sovyetler Birliği'nde Moskova - Türkler İlişkileri", "Almatı'dan Akmola'ya Kazakistanı'ın Başkenti", "Türk Cumhuriyetleri ve Petrol Boru Hatları", "Etnik Düğümlerden Küresel Kördüğüme Kafkasya'da Siyasi Gelişmeler" başlığını taşımaktadır. Yalçınkaya, Sakarya, Kocaeli, Bahçeşehir, Marmara üniversiteleri ile İstanbul, Şükrü Balcı Polis MYO'nda Uluslararası İlişkiler, Uluslararası Hukuk, Uluslararası Örgütler, Diplomatik Yazışma Teknikleri, Bölgesel Dış Politika, Türk Dünyası ve Kafkasya, İnsan Hakları Hukuku gibi alanlarda lisans ve lisansüstü seviyesinde dersler vermiştir/vermektedir. Evli ve iki çocuk babası olan Yalçınkaya, halen Marmara Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.