Ana sayfa Haberler Bilim

PEYGAMBERE TAKVA DERSİ VEREN GAVSLAR!


Müslümanlar İslam Peygamberi’ni tanımıyorlar. Tanıyanlar da yanlış veya işlerine geldikleri gibi tanıyorlar. Mesela Peygamberin çocukluğunda çobanlık yaptığını söyleyen bir güruh vardır. Bu güruh, Hz. Peygamber’in çocukluğunda çobanlık yaptığını söylemekle yetinmez, sanki kendisini koyun otlatırken oralarda görmüşlercesine, Mekke’nin çeşitli yerlerinin fotoğrafını çekerek “Peygamber’in koyun otlattığı yerler” diye kitaplarına basarlar! Üstelik de bu tür kitapları Diyanet yayını olarak devlete yayınlatırlar!

Dolayısıyla; İslam Dünyası, Hz. Muhammed’i çoban olarak nitelendirmekten vazgeçmedikçe, Müslüman yöneticiler, halka sürü gözüyle bakmaktan asla vazgeçmezler. Çünkü onlara göre; peygamberin bu konuda hadisi vardır! “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüz sürüden sorumludur” demiştir. Ulema bu hadisi yorumlayarak işi devlet yönetimine kadar vardırmış ve devlet başkanını çoban, yönetmiş olduğu halkı da sürü olarak yorumlamıştır!

Günümüzde iktidarın, muhalefet liderlerini “üç koyun güdememekle” suçlaması boşuna değildir. Bu düşüncenin düşünsel bir temeli ve geçmişi vardır yani. Aynı düşünce Osmanlı sultanlarında da vardır. Mesela hani şu hiç beğenmediğimiz Vahdettin bile kendisini çoban, milleti ise sürü olarak görmüştür.

Milli Mücadele’nin öncü isimlerinden Rauf Orbay’a Bahriye Nazırı sıfatıyla kendisiyle yaptığı bir görüşmede şöyle demiştir Vahdettin: “Beyefendi, ortada bir millet var, koyun sürüsü! İdaresi için bir çoban lâzım. O da benim!”
Rauf Bey devamla şunları söylüyor kitabında: “Maksadı buymuş anlaşıldı. Donmuş kalmıştım. Hiç sesimi çıkarmadım. Zoraki bir hareketle sağ elimi kaldırarak bir selam verip, yanından çıktım…”(1)

Dedik ya; Müslümanlar İslam Peygamberini ya hiç tanımıyorlar ya da yanlış veya işlerine geldiği gibi tanıyorlar. Mesela din adına şarlatanlık yapanlara bakılırsa; Peygamberin sırtındaki bir ben (tümör veya ur da olabilir) aslında Nübüvvet Mührü imiş! Hatta üzerinde “Lâ ilâhe illallah, Muhammed’ür Rüsulullah” şeklinde söylenen “Kelime-i Tevhid” yazdığını söyleyenler ve bu yalana inananlar hiç de az değildir bu ülkede. Müslümanlar 1400 senedir işte bu türlü yalanlarla uyutulmuştur ve hâlâ da uyutulmaktadırlar. Müslümanları güvercin yumurtası büyüklüğündeki bir tümörle uyuturken, kendileri sadece deve kuşu yumurtalarını değil, deve kuşlarını ve develeri de götürüyorlar. Üstelik havutlarıyla birlikte!

Oysa gerçek ulemanın dediğine göre; O’nun doğumundan itibaren, ileride peygamber olacağına dair hiçbir iz, belirti, emare ve olağanüstü bir hal ve durum asla görülmemiştir. Bu anlamda anlatılanların tamamı yalan ve uydurmadır. Eğer aksi olsaydı, zamanın muktedirleri, ileride kendi menfaatlerini zedeleyecek ve otoritelerini sarsacak böyle bir insanı mutlaka ortadan kaldırırlardı. Peygamberliğini ilan ettiğinde ilk iş olarak kendisini öldürmeye kalkışmaları da zaten bunu göstermektedir!

Ekseri İslam Ulemasının belki de farkında olmadan Hz. Peygamber’e ve onun ümmetine yapmış oldukları bir zulüm ve iftira da O’nun peygamberliğini Yahudilere ve Hıristiyanlara doğrulatma arayışının içine girmiş olmalarıdır. Bu güruha göre; Hz. Muhammed, çocukluğunda amcalarıyla Suriye’ye gittiğinde Busra kentinin keşişi Bahira, O’nun beklenen son peygamber olduğunu anlamış, vahiy geldikten sonra ise eşi Hatice’nin kuzeni Hıristiyan din adamı Varaka Bin Nevhel de yine O’nun beklenen peygamber olduğunu itiraf etmiştir! İşin garibi, aynı güruh, Rahip Bahira’nın ve Varaka Bin Nevhel’in Müslüman olup olmadıkları konusunda hiçbir bilgi vermezler! Öyle ya özellikle O’nun peygamberliğini gören Varaka Bin Nevhel’in, O’nun peygamberliğini tasdik ederek Müslüman olması gerekirdi değil mi? Ancak bu konuda herhangi bir bilgi bulunmamaktadır kaynaklarda.

Oysa bırakın Hz. Muhammed’in peygamber olacağının doğumundan itibaren belli olduğunu anlatan rivayetlerin yalan olduğunu, Peygamber olduktan sonra bile O’nun Peygamber olduğunu gösteren hiçbir alamet ve emare yoktu. Öyle ki; yabancılar O’nun bulunduğu ortama geldiklerinde kendisini tanıyamıyor ve sorarak ancak öğrenebiliyorlardı. Hatta hicret esnasında Medine’ye ulaştıklarında Medineli Müslümanlar, Peygamber diye Ebu Bekir’in etrafında toplanmışlardı. Tıpkı fetihten sonra 2. Mehmed’in maiyetiyle birlikte şehre girdiğinde, Bizans halkının, padişah zannederek Fatih’in hocası Akşemseddin’in (veya Molla Gürani’nin) etrafında toplanmaları gibi!

Zira O, ashabının arasında onlardan birisi gibi yaşadı; onlar gibi giyindi, onlar gibi yedi, içti, oturdu, kalktı ve uyudu. Eşi Ayşe’nin elinden tutup Habeşli Müslümanların tertiplediği eğlence yerine götürdü, hatta onu ortamı daha iyi görebilmesi için omzuna aldı. Torunlarını omzuna alarak sıradan bir insan gibi Medine sokaklarında ve Medine çarşısında dolaştı. Namaz kılarken üstüne çıkan torunları, üzerinden ininceye kadar secdeyi uzattı. Kucağına aldığı yakınlarından bir minik kızın, üzerine çiş yapması üzerine ev halkından su isteyip kirlenen yeri temizledikten sonra küçük kızı sevmeye devam etti.

O’nun Peygamber ve Devlet Başkanı olarak özel bir minderi, seccadesi, makam koltuğu, makam odası ve özel kaftanı yoktu. Mescidini, hem bir ibadethane, hem okul, hem meclis, hem de hükümet binası ve hatta (bir bölümünü) ev olarak kullandı. Bir hurma kütüğünün üstüne çıkarak ashabına hitap etti, bir hasırın üstünde oturdu, namaz kıldı ve uyudu. Meşhur bir rivayete göre; O’nun Peygamber olduğunu öğrendikten sonra yanına gelen ve heyecanlanan bir yabancıya hitaben şöyle demiştir : “Heyecanlanma; ben bir kral ve hükümdar değilim. Tıpkı sizler gibi Kureyş’ten kuru ekmek (ya da kurutulmuş et) yiyen bir kadının oğluyum. Sizden tek farkım bana peygamberlik verildi!”

Ev işlerinde eşlerine yardım etti, onlara şaka yaptı, espriler yaptı, onları neşelendirdi, hatta Ayşe ile koşu yarışı bile yaptılar. Peki, Hz. Peygamber’in bu hali, günümüzde hangi Müslüman Devlet Başkanı’nda ya da hangi tarikat veya cemaat liderinde, hangi şeyhte, hangi gavsta ve hangi Seyda’da var? Hiçbirisi burnundan kıl aldırmaz tarikat lideri, şeyh ve gavs denilen madrabazların. Dün en güzel atlara biniyorlardı, bugünse en lüks arabalara. Hemen hepsi köşk, yalı ve dönümlerce arazi üzerinde kurulu malikânelerde oturuyorlar. Arkalarındaki mürit gücünü kullanarak siyaset yapıyorlar, devlet yönetiminde etkili olmaya çalışıyorlar. Geçmişte ve bugün olmak üzere; aralarında darbe yapmaya kalkışanlar bile var!

Fıkraya göre; bu madrabazlardan birisi camide, yukarıda bahsettiğimiz üzere Hz. Peygamber’in eşleriyle ve aile fertleriyle olan ilişkilerini anlatan hatibi dinledikten sonda kendi kendisine şöyle homurdanmış: “Biraz da ehli takva olmak lazım canım!”

Yazımızın burasında sözü Dr. Said Başer’e bırakıyoruz:

HANGİNİZ MUHAMMED?
”Önce üç rivayet:
1- “Peygamberimiz ile birlikte oturduğumuz sırada biri gelip ‘Hanginiz Muhammeddir?’ diye sordu. Allah’ın Resulü ashabı arasında dayanmış oturuyordu. ‘İşte dayanmış olan şu beyaz kimsedir.’ dedik. (Buhari; Kitabu’l-ilm, 57).
2- “Peygamberimiz bir gün sahabelere verdiği bir ziyafet sırasında, onlara hizmet ederken, uzaklardan geldiği anlaşılan bir atlı, Peygamberimizin meclisine yaklaşıp: ‘Bu kavmin efendisi kimdir?’ diye sordu. ‘Bu kavmin efendisini arıyorum’ dedi. Allah’ın Resulü ‘Benim’ demedi. O sırada sahabelerine su dağıtmakta olduğundan, atlıya şöyle cevap verdi: ‘Bir kavmin efendisi, ona hizmet edendir!” (Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:463).
3- “Beni Amir heyetiyle Allah’ın Resulünün yanına gitmiştik. ‘Sen bizim efendimizsin!’ diye hitap ettik. ‘Efendi, Allah
tır!’ buyurdular. Biz: ‘Fazilette en ileride olanımız, mertlikte en başta gelenimizsin!’ dedik. Bize: ‘Söylediğinizin hepsi bu veya buna yakın bir söz olsun. Şeytan sizi uçurmasın’ buyurdular.” (Kütüb-i Sitte, hadis no: 5391).
Görüldüğü gibi ilk iki rivayette “dışarıdan gelen bir adam”, topluluğun içine karışmış peygamberin kim olduğunu tanıyamıyor. “Hanginiz Muhammed?” veya “Sizin efendiniz kim?” diye soruyor. Birincisinde “İşte şurada yaslanmış oturan beyaz (yüzlü) adamdır”, ikincisinde de bizzat kendisi “Benim” demiyor da “Kavmine hizmet edendir.” diyor. (o sırada su dağıtmaktadır). Üçüncü rivayette ise onu tanıyan bir grup direk kendisine “Sen bizim efendimizin” diye hitap edince “Efendi, Allah’tır!” diye cevap veriyor.
İçinde yaşadığı topluma karışıp gitmiş birisine “Hanginiz Muhammed?” diye sormak durumunda kalıyorsanız, bilin ki o, derin bir ahlak ve karakter sahibidir.
Rivayette geçen adam gibi ben de sorayım: Allah aşkına (söyleyin), günümüzün şeyhleri, hocaları, liderleri burada gördüklerinize ve duyduklarınıza hiç benziyor mu?
Rivayetteki adam gibi dışarıdan gelip, devenizi bağlayarak (arabanızı park ederek) gidip bunlardan birinin yanına girseniz, “Hanginiz şeyhiniz?”, “Hanginiz hocanız?” veya “Hanginiz lideriniz?” diye sorar mısınız, sormaya gerek kalmadan hemen tanır mısınız?
Uygulanan protokolden, oturduğu yerden, giyiminden kuşamından, çevresindekilerin ona davranışından, hal ve hareketlerinden hemen belli olur mu olmaz mı? Topluluğun arasına karışmış, sıradan birisi ile karşılaşmak sanırım hayal.
Siz hiç seçmenleri arasında fark edilmeyen bir lider gördünüz mü?
Siz hiç müridleri arasında fark edilmeyen bir şeyh gördünüz mü?
Siz hiç yoksulların arasına karışıp giden ve fark edilmek istemeyen bir zengin gördünüz mü?
Ayette geçtiği gibi böylelerinin halkla (yoksullarla, müridleriyle, seçmenleriyle, seyircileriyle, okurlarıyla, işçileriyle) eşit hale gelmekten, onlardan birisi gibi olmaktan, onların içine karışıp tanınamaz hale gelmekten ödleri kopar.
“Hanginiz Muhammed?”
Bu öyle bir soru ki, sorulduğu an, peygamberin kürsüsünde oturarak elde edilmiş bütün kisveleri tiril tiril döker.
Bu öyle bir soru ki “ihram” ve “kefen” dışında adamda hiçbir şey bırakmaz, her şeyini sıyırır döker. İnsanı yalnızca imanı ve yalnızca ameli ile baş başa bırakır.
Bu öyle bir soru ki Allah, Kitap, Peygamber namına konuşan/onun kürsüsünde oturan bütün rütbe, kisve, servet, şan ve şöhret sahiplerini eğer imanları varsa utanç içinde bırakır.
Böyle öyle bir soru ki, sorulunca bütün kastlar yıkılır, hiyerarşiler yerle bir olur.
Bu öyle bir soru ki, sorulunca mağrur rütbeler sökülür, kibirli kasıntılar iflas eder.
Bu öyle bir soru ki efendi-kul ilişkileri ile örülmüş kerpiçten duvarları yer ile yeksan eder.
Onun için “Hanginiz Muhammed?” sorusu üzerine ne kadar düşünsek azdır.”(2)

03.12.2019
Ömer Sağlam


1- Bkz. Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni-Siyasi Hatıralarım, Emre Yayınları, İstanbul, 1993, c,1, s. 188.
2- https://tasavvufvebilim.wordpress.com/2015/11/30/386/#more-386

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here